6. bölüm · MAHTAP
YILLARIN HATIRINA
“En karanlık yollar, ışığı en çok arayanları sınar.”
Beklenmedik çıkmazların gerçekten kaçışı var mıdır? Peki ya insanın hiç ummadığı anda karşısına çıkan o beklenmedik karşılıkların…
İnsan bazen farkına varmadan yürür çıkmazlara; sonu olmayan sokaklara, kapıları çoktan kapanmış evlere ve içine kimseyi almamaya yemin etmiş kalplere…
Kimi, karşısına çıkan duvarı kader sayıp susar. Kimi ise sessizce boyun eğer karanlığa.
Ama bazı insanlar vardır ki; çıkmaz sokakların ardında gizli bir yol, taşlaşmış kalplerin içinde unutulmuş bir his, anahtarsız sanılan evlerde ise hâlâ açılmayı bekleyen kapılar bulur.
Çünkü insan, sonunu kabullenmek istemediği anda kaderine teslim olmaz. İçindeki kırık umutları avuçlayıp karanlığın üzerine yürür. Ve bazen, düştüğü en derin sonsuzluğun içinden bile kendine yeniden doğacak bir gün ışığı yaratır.
“Orada ne işin vardı?”
Kusursuz olduğunu düşündüğüm planım aslında sanırım hiç öyle değildi. Fatih’i ve annesini bir şekilde atlatmayı başarmıştım ama Faysal Bey’e yakalanacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Pasif bir insan değildi ama çok nadir önemli işlere karışır, genelde kendi çıkarına olacak şeylerde herkese söz geçirirdi. Bu, beni görmesinin sorun olmayacağı anlamına asla gelmiyordu ama ondan ne gibi bir tepki alacağımı bilmiyordum. O, ruhuna aşikâr olduğum biri değildi.
Artık hiçbir şekilde olduğum durumdan kurtulamazdım. Kendimden emin bir şekilde yüzleşmem lazımdı.
“Ayza, sana söylüyorum; orada ne işin vardı?”
Elimdeki bardağı yavaşça masaya koyup tamamen arkamı döndüm. Gözlerimiz kesiştiğinde birkaç saniyeden fazla gözlerinin içine bakamadım. Sinirlenmişti ve bütün duygularını gözleri yansıtıyordu. Bir süre sessizce duvarı izledikten sonra konuşmaya başladım.
“Bunu yapmam gerekiyordu. Biliyorum, sinirlendiniz. Belki de bütün güveninizi kırdım ama inanın ki güven, benim de alışık olduğum bir duygu değil. Ama kardeşim bir zamanlar sonuna kadar bana güvenmeye alışıktı. Kardeşim belki yanımda değil ve bundan sonra hiç olamayacak ama eminim ki o yine bir yerlerde bana güveniyor. Bu yüzden de benim kimseye güvenmemem gerekiyor.
Evet, bugün yapmamam gereken bir şeyi yaptım. En baştan beri uyardığınız o odaya girdim, hatta etrafı kurcaladım. Ama ben bunu bir can borcum olduğu için yaptım. Kendi canımı hiçe saymayı çoktan göze aldım. Ufak bir dikkatsizlikte alacağım darbeleri çoktan kabullendim. Bu darbeyi siz vurmak istiyorsanız da hiç tepki vermeden her şeyi yine kabullenmesini bilirim.”
Etrafa yoğun bir sessizlik çökmüştü. Ne diyeceğini veya ne tepki vereceğini asla bilmiyordum. Sonunda sessizliği adım sesleri bozmuştu. Yaklaştı ve omuzlarımdan tutup gözlerinin içine bakmamı sağladı.
“Kızım, güvenmediğin adam benim evladım bile olsa, yukarıda ağlayan çocuk da benim kanımdan ve canımdan. Evet, belki sen bütün bedellerin yüklerini kaldırırsın ama o çocuk kimin bedelini ödeyecek? Bugün ben denk geldim, belki şanslıydın ama yarın öbür gün daha tehlikeli bir durumla karşılaşırsan kendinle beraber evladını da yakarsın. Ya yol yakınken buna bir son ver ya da dikkatli ol. Hırsın gözünü bürümesin.
Şimdilik bunu görmezden geliyorum ama yarın bir gün kendinle beraber torunumu da ateşe atarsan bu sefer kendi canımdan olanı seçmekten başka çarem kalmaz. Seni ben de kurtaramam.”
Dediklerini bitirdikten sonra hafif bir tebessümle yanımdan uzaklaştı. Yaşadığım şokla tek kelime dahi edememiştim. Az önce Faysal Demirkan bana ılımlı mı yaklaşmıştı? Bu adamın böyle sözler söyleyebilmesi için başına büyük bir taş düşmesi lazımdı. Cidden hiç beklemediğim yerden karşılık vermişti.
Aslında haklı da sayılırdı. Evet, intikamımı almam gerekiyordu ama her şeyden önce ben bir anneydim. Çocuğumun huzurunu ve mutluluğunu hiçbir şekilde tehlikeye atmamam gerekiyordu. Cehennemin içinde de olsa onu cennette yaşatmalıydım. Bu durumun hatası bile kabul edilir olamazdı.
Hemen kendimi toparlayıp yukarıya çıktım. Dikkatleri daha fazla üstüme çekemezdim. Etraf sessizleşmişti. Muhtemelen Elzem’i sakinleştirdikten sonra çalışma odasını kontrol etmeye geri dönmüşlerdi.
Üstümü düzelttikten sonra yavaşça odaya girdim. Fatih yatağın bir köşesine oturmuş ve odaklanmış bir şekilde Elzem’i izliyordu. Kapıyı kapatmamla beraber bütün odağı bozulup bana doğru döndü.
“Neredeydin?”
“Mutfağa gideceğimi söylemiştim.”
Gözleri hafiften kısılırken konuşmaya devam etti.
“Neden bu kadar uzun sürdü?”
Benden mi şüpheleniyordu? Yoksa o da Faysal Bey gibi görmüş olabilir miydi?
“Acıktım, Fatih. Bir şeyler atıştırdım. Acıkınca bir şeyler yemek de mi suç oldu bu evde?”
Ayağa kalkarken konuşmaya devam etti.
“Bir daha bu çocuğu bu kadar süre yalnız bırakıp gitme. Birden ağlamaya başladı. Allah’tan annem yanımdaydı da susturabildik.”
Bir yandan pijamalarımı dolaptan çıkartıyordum. Dönüp zoraki bir gülümsemeyle konuşmaya devam ettim.
“Ne güzel işte, canım kayınvalidem kırk yılda bir iyilik yapmış.”
Cevap bile vermeden kapıyı çarpıp çıkmıştı. Sadece göz devirmekle yetinebilmiştim.
“Her gece nereye gidiyorsun bilmiyorum, Fatih Demirkan ama öğrenmem yakın buna eminim.”
Artık tamamen uyumak için hazırdım. Kızımı nazikçe kucağıma alıp kafasına bir buse kondurmuştum. Güzelce beşiğine yerleştirdikten sonra ben de uyumak için yatağıma yerleşmiştim.
Tam o sırada telefonuma bir bildirim gelmişti. Tuna, ondan dün Fatih’i araştırması için istediğim dosyaları göndermişti.
Tuna
“Abla, benden dün gece istediğin dosyaların tamamı burada. Eniştemin son zamanlardaki halleri şüpheli, evet ama bu onun tamamen katil olabileceğini söylemiyor. Temkinli olup bütün ihtimalleri değerlendirmek zorundayız.
Kendim ayrıca Işık’ın son zamanlarda görüştüğü veya sorunu olabilecek herkesi buldum. Bununla ilgili dosyayı tamamlayıp yarın sana göndereceğim.”
Ayza
“Yarın seninle iletişime geçeceğim.”
Dosyayı açıp incelemeye başladım ama bunlar neredeyse benim de hepsini bildiğim sıkıcı işlerdi. Ta ki bir şeyi fark edene kadar…
Fatih, kendinden bağımsız bir kadınla gece bir yemek yemeye gitmişti. Aynı gece birkaç saat önce bir buluşmaya gitmişlerdi ama o kadın dışında hepsi tanıdığım insanlardı. Yine bu kadınla aralarında garip bakışmalar geçmişti. Ama bu asla tanıdığım bir sima değildi.
Ertesi gün aynı saatlerde bağlantıları belli olmayan başka bir adamla konuşurken görüntülenmişti. Yine aynı şekilde bu adamın siması hakkında da hiçbir fikrim yoktu. Bunlar kimdi bilmiyordum ama bunun altında bir iş olduğu belliydi.
Ayza
“Tuna, son attığın fotoğraflardaki kadın ve adama ait tüm bilgileri istiyorum.”
Tuna
“Tamamdır abla.”
Ne yaptın veya ne planlıyorsun bilmiyorum, Demirkan ama bir şekilde gizlediğin her şeyi öğreneceğim. Gerekirse ateşin ortasına düşecek bile olsam bütün soru işaretlerini kıracağım.
Telefonumu kenara koyup bütün ışıkları kapatmıştım. Artık sadece odaya yansıyan ay ışığıyla beraberdim. Yüzümü o tarafa dönüp uzun bir süre gökyüzünü izledim.
“Başaracak mıyım bilmiyorum, Işığım ama deneyeceğim.”
Yavaş yavaş gözlerim tamamen kapanıyordu. Tam o sıra telefonuma gelen bildirimle bütün uykum kaçmıştı.
Alkan Alaz
“Ayza, yurt dışından artık tamamen döndüm. Cenazeye gelemediğim için özür dilerim ama bilmeni isterim ki her anında yanında olup sana destek olmak istedim ama ne kadar çabalasam da gelemedim.
Zor ve biraz geç olsa da artık buradayım. Senin için…
İzin ver de yıllar önce verdiğim sözü tutayım. İzin ver sana yardımcı olayım.
Yarın akşam 20.00’da, 10 yıl önce gittiğimiz her zamanki kafede seni bekliyor olacağım. Beni fazla bekletmemeye çalış, biliyorsun beklemeyi sevmem. Sabırsız bir insanım.”
