12. bölüm · LUDUS
[BÖLÜM 11]-[OYUNUN İÇİNDEKİ GERÇEK]
YAZARIN ANLATIMIYLA
Her kapıyı açan bir anahtar, aralayan bir söz mutlaka bulunur kalbin derinliklerinde. Hiçbir eşik sonsuza kadar karanlık değildir, önünde beklemesini bilenler için. Fakat nasıl çalacağımızı, hangi anahtarla açacağımızı bilemediğimiz, önünde öylece durduğumuz kapıların önünden de geçer yolumuz. Bu kapıların eşiklerinde, sabır yağmurlarıyla sulanır ümitler. Korku, ümidin yanında boy verir kalbimizde.
İnsan, bilmediğinden korkardı. Bilinmezliğin içinde kaybolan ruhlar, zamanla ölüme terk edilirdi. İnsanın önüne sürekli kilitli kapılar gelir. Bu kapıları açmak sadece bilinmezi çözmekle mümkün olurdu. Ve insan, bilinmezi çözmekten korkardı.
Bilmek bazen iyiyken, bazen de kötüydü. Her şeyi bilmek, insanın ruhuna zarar verebilirdi. Ama bilmemek de, insanın ruhuna zarar verirdi. İnsanlar sürekli bu iki problemi arasında kalır.
Bilmek mi istemek, yoksa bilmemek mi?
Bazen bu iki tercihten birini yapmak isteriz. Ama kaderin planı farklı olur. Sen istemediğin şeyi yaşamak zorunda kalırsın.
Yelkovan, akrebin sürekli peşindeydi. Zaman akıyordu ve kader ağlarını örmeye çoktan başlamıştı. İnsanlar, zamanın ne kadar kıymetli olduğunu, o zaman geçtikten sonra anlıyorlardı. Hiç kimse, şu an olduğu zamanın farkında değildi. Ya geçmişte yaşıyorlardı ya da gelecekte. Oysa herkes, olduğu zamanı — yani şu anı — yaşasaydı, belki geçmişini daha güzel hatırlayacak ve geleceğini daha güzel inşa edecekti.
Kader, sürekli bir döngünün içinde, bir çark gibi dönüp duruyordu. Yiğit Arslan, bu döngünün içinde kaybolmuş gibiydi, geçmişin izlerini arkasında bırakmıştı. Elindeki viski bardağını sertçe kavrayarak kaldığı otelin balkonuna adımını attı. Derin bakışları, karanlıkta parlayan Ankara'nın ışıklarına daldı. Şehri, sanki bir hayalet gibi izliyor, ona dokunamadan, ona yaklaşamadan uzaklardan görüyordu. Hava soğuk ve keskin, bir rüzgar bir gölge gibi gelip yüzünü yaladı. Sanki rüzgar bile içindeki boşluğu hissediyordu.
Yiğit Arslan, kendini sevdiği kadına adamaya, onu korumaya, onu hiç bırakmamaya hazır hissediyordu. Bir zamanlar her şeyin anlamı o kadındı. Onun gözlerinde, onun varlığında tüm dünyayı buluyordu. Ama bu karanlık gecede, sevdiği kadına adadığı o geçmişin ağırlığını taşımanın acısını hissediyordu. Viskisinden büyük bir yudum aldı, soğuk içki boğazında bir yangın gibi yandı. Acı bir tat, dilinde ve boğazında dolaşırken, ona bir şey hissettirdi. O an, hayatında hissettiği tek şeyin sevdiği kadın olduğunu fark etti. Korkuyu, acıyı, sevgiyi — her duyguyu onda buluyordu. O kadında, her şeyin özünü hissediyordu. O kadında, tüm yaşadıkları ve yaşamadıklarıydı.
Sessiz bir adamdı Yiğit Arslan. Yalnız kalmayı, derinlerdeki karanlıklarla baş başa olmayı tercih ederdi. Sevdiği kadının yanında olmadığı zamanlarda, tek yaptığı şey onu izlemekti. O kadının gözleri önünde harabeye dönüşmesini görmek, onu yavaşça yok etmekti. Yiğit, yıllar sonra ona yeniden kavuştuğunda, hayatında yaptığı en tehlikeli ama aynı zamanda en güzel kararı verdiğini düşündü. Fakat bir gerçek vardı; o gerçeği öğrendikçe, kendini daha fazla suçluyor ve geçmişte yaptığı hataların bedelini ödemeye çalışıyordu.
Denizin öğrendiği gerçekler, sanki hayatını yerle bir etmişti. Yiğit, damarlı elleriyle viski bardağını sıktı, her yudumda içine bir yara daha açıldı. Kendine kızıyordu. Tüm bu karmaşanın içine, kendi elleriyle sokmuştu onu. Bazen insan sevdiği herkese zarar verir, bunu biliyordu. Sevdiği herkes, bir şekilde ona acı vermişti. Onun için tek olan, kendisini suçlamak ve geçmişin yüküyle yaşamak zorunda olmaktı.
Bardağın dibindeki kalan viskiyi kafasına dikti, yudum yudum içti. Ankara'nın parlak ışıkları, içindeki karanlıkları aydınlatmaya yetmiyordu. Şehri izlerken, ne kadar karanlıkta olduğunu daha iyi fark etti. O ışıklar, sadece dışarıyı aydınlatıyor, içindeki karanlık ise her geçen saniye daha da derinleşiyordu.
Gözlerinin önüne, denizi ilk gördüğü an gelmişti. Yeni evlerine taşındıkları ilk gün. Sadece 9 yaşındayken gördüğü ilk an. O an anlamıştı, o kadın benim kaderim diye. O henüz 7 yaşındaydı, açık kahverengi gözleri iriydi, saçları uzundu, bir gülümserdi sanki yaşadığı tüm acılar yokmuşçasına ona bakardı. Gördüğü ilk zamanda küçük Yiğit, küçük Deniz'in düşüşüne tanık olmuştu. Onu yardım etmek için yanına gitti. Beyaz elbisesi kirlenmişti. Beyaz çorabı ise yırtılmıştı. Küçük Deniz gözlerini doldurmuştu. Dizi kanıyordu. Küçük Yiğit hemen yanında, onun dibine diz çöktü. “İyi misin?” dedi. Küçük Deniz gözleri dolu dolu, küçük Yiğit’e bakmıştı. Ona kafasını salladı. “Düştüm” dedi. “Ama kalkmasını da biliyorum. Babam bana öğretti.” diye devam etti. Küçük Yiğit kullandığı cümlelere hayran kalmıştı. Çünkü küçük Yiğit de düşmüştü. Oraya taşınmadan hemen önce babası onu evlatlık aldığını söylemişti. Buna üzülmüştü. Çünkü gerçek ailesi onu çöp konteynerinin yanına bırakmıştı. Babası onu sahiplenmişti. Küçük Yiğit, yere düşen küçük kıza elini uzattı. “Kalkmana yardımcı olabilir miyim?” dedi. Küçük Deniz Yiğit’in elini tutmuştu. Ve onu düştüğü yerden kaldırmasına yardımcı olmuştu. İşte onların hikayesi de böyle başlamıştı. Küçük Deniz, onun düştüğü yerden kaldırılmasını sanıyordu. Ama aslında küçük Yiğit’i de düştüğü yerden kaldırdığını bilmiyordu.
“Senle ben çok küçükken bile birbirimize ilaçtık. Hayatımdaki tüm ışıkların söndüğü gün seninle tanıştım ben ve sen bana tüm ışıklardan daha büyük ışık oldun içimde,” diye fısıldadı Ankara'nın ışıklarına.
Gözlerini kapattı. Kafasını milyonlarca yıldızı olan gökyüzüne çevirdi. Ama o yıldızların bir önemi yoktu. Onun için gözlerini kapalı tuttu.
“Yanımda olmadığın tek bir saniye kendimi cehennemin ateşinde buluyorum.” Gözleri kapalı bir şekilde konuşmuştu. Etrafında kimse yoktu. Deniz de yoktu. Ama hep onu hissediyordu. Denizin sakinliği onu korkutuyordu. Gözlerinin önüne, 4 gün önce yaşanan olay geldi. Yüzünde çarpık bir gülümseme oluştu. Onun cesur ve dik başlı halleri o kadar hoşuna gidiyordu ki. Resmen elinde silahlarla dolu adamlara kafa tutmuştu. “Deli kız,” diye fısıldadı gülümsemesini arkasından.
“Gözlerine bakınca, zamanın geçmişi ve geleceği kayboluyor. Gözlerinin derinliğinde, ben hep kayboluyorum. Ne keder var ne de acı. Yüzündeki gülümseme, yıllardır içimde biriktirdiğim karanlıkları aydınlatıyor. Seninle her şey farklı. Seninle her şey mümkün. Senin gülüşünü duymadan geçirdiğim bir an, bir ömre bedel. Seninle her şeyin bittiğini hissettiğimde, aslında her şeyin yeni başladığını öğreniyorum.”
Kapalı olan gözlerini telefon sesiyle açtı. Arayan Mert'ti.
“Efendim?”
“Ne yapıyorsun?”
“Haber bekliyorum, siz ne yaptınız? Deniz iyi mi?”
“Her şey yolunda abi, sende her şey yolunda mı?”
“Koray'dan haber bekliyorum. Haber geldiğinde adamla konuşmaya gideceğim.”
“Deniz'in keşke haberi olsaydı bundan.”
“Önce ben bir bakayım, gerekli olursa Deniz’e zaten söylerim.”
“Sen ne yapman gerektiğini bilirsin. Dikkat et kendine.”
“Eyvallah kardeşim. İzmir sana emanet.”
Yiğit telefonu kapattığında derin bir nefes aldı. İçinde sıkışan belirsizlikler, çözülmemiş sorular, yıllardır bastırdığı korkular bir kez daha yüzeye çıkmıştı. Denizin gerçek babasıyla konuşmaya gelmişti Ankara’ya. Ona, Deniz'in ve Yağmur’un varlığını söyleyecekti. Ama bu, sadece bir başlangıçtı. Katilin Deniz’in gerçek babası olduğuna dair derin bir şüphe vardı içinde, bir kelebek etkisi gibi, düşündükçe kafasında büyüyen bir korku. Eğer öyleyse, bu gerçek konuşma sırasında bir şekilde gün yüzüne çıkabilirdi.
“Gerçekten de o adam mı?” diye düşündü Yiğit, kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Deniz’in onlardan ayrılma sebebini biliyordu, ama Yağmur’un geçmişi hakkında hiçbir fikri yoktu. Neden yetimhanede büyüdüğünü ve bu gerçekle nasıl başa çıkacağını düşünmek bile onu hüsrana uğratıyordu. Yağmur, yıllarca gözlerinden uzak tutulmuştu. Deniz ise, yaşadığı acıları her zaman derinlerde saklamayı başarmıştı, belki de ona gerçekleri anlatmak çok geç olacaktı.Yiğit, her geçen saniyede artan bu içsel baskıyı hissediyordu. Bir tarafta doğruyu öğrenmek ve gerçeği yüzüne vurmak vardı; diğer tarafta ise, sırların açığa çıkmasıyla birlikte Deniz'in ve Yağmur’un hayatını alt üst etme korkusu… Ne olursa olsun, bu yolun sonunda bir kayıp olacağı kesindi. Ama doğru bildiği yoldan başka bir seçenek yoktu.
Bir an duraksadı. "Gerçekler ne kadar acı olsa da, Deniz'e ve Yağmur’a karşı dürüst olmalıyım," diye geçirdi aklından. Onlara karşı hem bir koruyucu hem de bir suçlu gibi hissediyordu. Yıllardır, eski hatalarını ve kaybettiklerini gizlemek için savaştı, ama o an, her şeyin artık su yüzüne çıkacağı bir andı.
Dışarıdaki hava gittikçe soğuyor, geceyi sarhoş edici bir sessizlik sarıyordu. Gözleri, Ankara’nın ışıklarıyla kaybolmuştu, ama içinde bir yerde, bu kışın karanlık havası her şeyin değişeceğinin habercisiydi.
Telefonuna gelen mesaj, Koray'dandı. Aşağıda lobide onu beklediğini yazıyordu. Yiğit hızla ceketini alıp odadan çıktı, ve lobide bekleyen arkadaşı Koray’a doğru yürüdü.
“Hoş geldin Yiğit,” dedi Koray, gülümseyerek elini uzattı. Yiğit, elini sıkarak karşılık verdi. “Hoş buldum,” dedi.
“Akif Bey’le görüştüm, şu an bizi bekliyor,” dedi Koray. Yiğit, gözlerindeki derin ifadeyle kafasını salladı. “Hadi gidelim o zaman,” dedi ve arkadaşının peşinden yürümeye başladılar.
Kısa bir yolculuktan sonra geldikleri mekân, Yiğit’in hiç beklemediği bir yerdi. Mekân çok gürültülüydü. Yiğit, kaşlarını daha da çatmıştı. Burada mı konuşacaktık diye düşündü.
Yiğit, hafif sinirli bir şekilde Koray’a döndü. “Ne kadar sessiz bir yer burası,” dedi, sesi yükselerek.
Koray, anlamadığı bir bakışla Yiğit’e bakarak, “Ne?” diye bağırdı. Yiğit, biraz daha öfkelenerek yine bağırdı, “Diyorum ki, burası ne kadar da sessiz bir yer!”
Koray, gülümseyerek, “Merak etme, birazdan sessiz bir yere gideceğiz,” dedi.
Yiğit’in kafasında sorular dönmeye başlamıştı, ama şimdilik bu kadarla yetinmeliydi. Sessizce Koray’ı takip etti. Mekânın arka tarafına doğru ilerledikçe, sesler giderek azaldı.
İçinde bir huzursuzluk vardı. Sessizlik arttıkça, Yiğit’in merakı da derinleşti. Nerede konuşacaklardı? Yavaşça ilerlerken, içinde beklediği, gerçeklerin ne zaman açığa çıkacağına dair bir gerilim vardı.
Uzun, kırmızı ışıklı bir koridordan geçerek siyah kapının önünde durdular. Koray, kapıyı açtı ve Yiğit, içeriye girdi. Odanın içi loştu, ama her şeyin hakimiyetini elinde tutan bir hava vardı. İçeride iri yapılı bir adam vardı. Gözleri yemyeşildi; bu gözler, Yağmur'un gözleriyle aynıydı. Adam, güçlü ve heybetliydi, her halinden karizması ve gücü belli oluyordu. Yiğit, sakinliğini kaybetmeden, o birkaç kişi dışında kimseye göstermediği gerçek kimliğine büründü. Dişlerini sıktı. Yüzündeki sertlik, gözlerinden fışkırıyordu.
Karşısında, takım elbisesiyle koltukta oturan, elinde viski bardağıyla rahatça gevşemiş bir adam vardı. O adam, Akif’ti. Yiğit, adamın gözlerinde tek bir şey gördü: Güven. Akif, Yiğit’in soğukkanlı tavırlarına aldırış etmeden, bardağını masaya koydu ve onun derin bakışlarına gözlerini dikti.
Koray çıkarken kapıyı kapatmıştı. Şimdi odada sadece ikisi vardı.
“Evet, seni dinliyorum genç adam,” dedi Akif, sakin ve alaycı bir şekilde. Yiğit, her kelimesine dikkatle odaklanarak, derin bir nefes aldı.
“Beni tanımıyormuş gibi yapma, Akif Tozkoparan,” dedi Yiğit, sesinde buz gibi bir sertlik vardı. Bu, Akif’i gerdi. Birkaç saniye sessizliğin ardından, Akif aniden soğuyarak cevap verdi:
“Ne istiyorsun, Arslan?” dedi, tüm ciddiyetiyle.
“Neyin peşindesin, bunu öğrenmek istiyorum,” dedi Yiğit. Akif, gözlerini bir an kaçırdı, yüzünde hafif bir huzursuzluk belirdi.
“Neyin peşindeymişim?” diye sordu Akif, gergin bir şekilde.
“Akif, biraz kendinden bahsetsene. Mesela ailenden,” dedi Yiğit, rahatça koltuğuna yaslanarak. İçindeki huzursuzluğu dışa vurmamaya çalışarak, dikkatlice Akif’in yüz ifadesini inceledi.
“Buraya bir iş için geldiğini düşünmüştüm. Beni merak etmen birazcık kendimi önemli hissettirdi,” dedi Akif, alaycı bir şekilde.
“Tatava yapmayı kes, sorduğum soruya cevap ver,” dedi Yiğit, sesi daha keskinleşmişti.
Akif, bir anlık tedirginlikle derin bir nefes aldı. “Karım dışında kimsem yok. Yani, büyük bir ailem yok. Sadece karım var,” dedi, sesi titreyerek.
Yiğit, gözlerini ondan ayırmadan devam etti. “Peki ya çocuğun?”
Akif, tehditkar bir şekilde, “Senin çocuğun yok mu?” dedi Yiğit, sesini daha sertleştirerek.
Adam, tekrar gözlerini kaçırdı. Bardağını viskiyle doldurdu ve bir yudum aldı, sonra biraz duraksayarak, “İki doğumda da çocuklarım öldü,” dedi.
Yiğit, gözlerinde derin bir anlayış vardı. “Sana bir şey söyleyeyim mi, Tozkoparan? İçimden bir his bana yalan söylediğini söylüyor. Ve bilirsin, benden hiçbir şey kaçmaz,” dedi. Akif’in yüzü biraz daha soldu, bu sözler onu gerdi.
“Ölen çocuklarım hakkında yalan söyleyeceğimi düşündün mü, Arslan?” dedi Akif, titrek bir sesle.
“Çocukların gerçekten öldü mü?” diye sordu Yiğit, sert bir şekilde.
Akif’in ifadesi bir anlığına kararmıştı. “Bu ne demek oluyor? Ölü bedenlerine sarılıp ağladım ben onların. Ve şimdi uzun bir aradan sonra gelip bana sadece ailem hakkında bilgi almak için mi geldin?” Akif’in sesi boğuluyordu, duygusal bir gerilim içindeydi.
Yiğit, soğukkanlı bir şekilde yanıtladı: “Hayır.” Sesi sert ve tok çıkmıştı. “Sana çocuklarının ölmediğini söylemeye geldim.”
Akif’in eski sakinliği yerini, diken üstünde oturan bir adama bırakmıştı. Bir anda tüm gerilimi hissedebiliyordu. Koltuğunda doğrulurken, gözleri parlayarak Yiğit’e baktı.
“Nasıl?” Bu kelime, Akif’in dudaklarından zorla çıkmıştı. Yiğit, Arslan’ın gözlerinde bir anda fark ettiği o korku ve şaşkınlıkla, karanlık bir gerçeği açığa çıkaran her kelimesiyle Akif’in ifadesini çözmeye başladı. Tüm perdeleri kalkmıştı, şimdi sadece gerçekler kalmıştı. Akif, korkuyla Yiğit’e bakarken, gözlerinde kaybolan bir şeyler vardı. Yiğit kafasını salladı, düşündü, sonra doğruyu söyledi. “Deniz haklıydı. O adam sadece pis işlerle uğraşan, kendi keyfinden başka hiçbir şey düşünmeyen bir adam. İntikam almak için fazla rahattı.”
“2 tane kızın var, Tozkoparan,” dedi Yiğit, sesi soğuk ve kesin.
Akif bir an donakaldı, gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu. “E-Evet, 2 kızım vardı,” diye titreyerek konuştu. Adamın sesindeki korku, yıllarca kaybettiği evlatlarının acısını derinden hissettiriyordu. Yiğit, ona karşı en ufak bir acıma duygusu beslemeden devam etti: “İkisi de hayatta. Büyük kızın doktor, küçük kızın ise lise sonda. İlk kızını senden çalmışlar, başka bir aile... Ama ikinci kızın yetimhanede büyümüş. İlkini senden ayırdığını anlayabilirim, ama ikinciyi sana öldü deyip neden yetimhaneye koydular?”
Akif’in eli, kalbine gitti. Duydukları kalbinin hızla atmasına sebep oluyordu. Yıllarca evlat acısı çekmişti. Ve şimdi, yıllardır kaybolduğunu düşündüğü evlatlarının yaşadığını öğreniyordu. Yiğit’in söyledikleri, Akif’i derinden sarstı. “Benim yavruları mı benden neden çaldılar ki?” diye sordu, sesi titreyerek.
“İşte ben de bunun cevabını öğrenmek için buradayım, Akif Tozkoparan,” dedi Yiğit, karanlık bir tehditle dolu ses tonuyla. Akif, Yiğit’in gözlerinde gördüğü karanlık ışıkla bir adım geri çekildi. Yiğit’in sert bakışları, ona gerçeği anlatmak zorunda bırakıyordu. Yiğit Arslan asla yalan söylemezdi, bunu Akif çok iyi biliyordu.
“Bunu benim yaptığımı mı düşünüyorsun? Ben böyle bir şey yapmadım, Arslan. Ben yıllarca evlat acısı çektim. Ve sen şimdi gelmişsin bana, evlatların yaşıyor diyorsun,” diye zar zor konuştu Akif. Gözleri endişe ve korkuyla Yiğit’e bakıyordu.
Yiğit, Akif’in yüzündeki kararsızlıkla ilgilenmeden, adamın bir şeyler sakladığını fark etti. Ayağa kalktı, adamın yüzüne sert bakarak, “Büyük kızının peşinde bir katil var. Ailesini öldüren bir katil ve kızın o katili bulmak için tüm hayatını riske atıyor. Eğer o katil sen isen, seni bok çukurunda öldürürüm,” diyerek odadan çıkmaya başladı.
Yiğit, bir an bile tereddüt etmeden, odadan çıktı. Sert adımlarla yürüdü. Arslan’ın gözlerindeki karanlık, her zaman netti. O karanlık, Yiğit’in kim olduğunu, neyi savunduğunu ve neye karşı durduğunu çok iyi biliyordu. Akif Tozkoparan’ı yıllardır tanıyordu, ama kimseye söylememişti. Çünkü Akif, çok pis bir adamdı. Yiğit, bu adamın etrafındaki kara delikleri bildiği halde sessiz kalmıştı.
Mekândan hızla çıkarken, başı karışmıştı. Her şeyin daha karmaşık hale geldiğini hissediyordu. Akif’in verdiği cevapsız sorular kafasını karıştırıyordu. Sinirle arabasına yöneldi, kapıyı sertçe kapattı. Karanlık sokakta, yalnız başına yol aldı.
Yiğit, arabanın içinde karanlık düşüncelerle doluyordu. Gözlerinde bir parıltı yoktu, sadece keskin bir kararlılık vardı. “Bu işi legal bir şekilde çözemeyeceksem, illegal şekilde çözerim o zaman,” dedi, dişlerini sıkarak. Telefonunu hızla çıkarıp birini aradı.
“Ooo, Arslan, sen beni arar mıydın ya?” diyen ses, Yiğit’in ruhunu irite etti. Gerginliği hemen hissedildi. Yiğit’in sesi keskin ve soğuktu: “Gevşekliği bırak, Mehti, neredesin?”
“Bıraktığın yerdeyim Arslan,” diye cevap verdi Mehti, ama Yiğit telefonu hemen kapatıp, hızını artırarak arabayı yola koydu.
Bir zamanlar karanlığın içinde kaybolmuş, karanlık insanlarla tanışmıştı. Onlar için hiçbir zaman tek bir adım geri atmamıştı. Hatta birçok kez onları kurtarmıştı. Ama bu sefer işler farklıydı. Şimdi, o eski karanlık dostların yardım etme sırası şimdi onlardaydı.
Ödeşmek adetti. Yiğit’in karanlık yüzü şimdi tam anlamıyla ortaya çıkıyordu. Uzun zaman boyunca sakladığı bu karanlık, ona geri dönülemez bir şekilde hayatını şekillendirmişti. Artık bu yol, Yiğit için sadece bir adım daha atılacak karanlık bir yerdi.
Sert bir şekilde direksiyonu kavrayan elleri, içinde biriken öfkeyi ve kararlılığı gösteriyordu. “Bu oyunu oynamak isteyen sendin. Pişman olacaksın,” diye mırıldandı.
Koyu kahverengi gözleri artık tamamen siyaha bürünmüştü. Bu yolda, herkesin canı yanabilirdi. Ve Yiğit, hiç düşünmeden, karanlık yolda ilerleyerek, bu yoldan kimseyi kurtarmayacak şekilde ilerlemeye devam etti.
DENİZİN ANLATIMIYLA
Anne, saçlarımı sevsene. Kaç yıl oldu bana sevginle dokunmayalı? Sayamadım. Senden sonra benden çalınan yılları hesaplamadım. Anne, sarsan o yaralarımı. Kaç yıl oldu bana derdin nedir diye sormayalı? Kızın üşüyor anne, kızın yapayalnız… sen gittin gideli, kızın yaşamaktan bağımsız.
Bazen aynaya bakıyorum ve gözlerimdeki boşlukları fark ediyorum. O eski parıltı, o eski güven kaybolmuş. Ne zaman üzülsem, ne zaman kırılırsam, sanki içimdeki bir parça daha soğuyor, bir parça daha kayboluyor. Bir zamanlar saçlarımda parmaklarının izini hissederken, şimdi parmaklarımın sadece soğuk rüzgârda savrulmasına izin veriyorum.
Sonsuz bir sessizlik var etrafımda, her şeyin gürültüsü kulağımda yankı yapıyor. Her an, her saniye seni özlüyorum. Hatırlıyorum, ellerinin yumuşaklığını, bana anlattığın hikâyeleri, beni güvenle sarıp, her derdimi seninle paylaşmışken nasıl da her şeyin kolay olduğunu. Ama şimdi, her şey kararmış gibi. Yalnız kaldım ve her şey soğudu. Sanki dünyada yalnızca ben varmışım gibi hissediyorum.
Senin yokluğunda kaybolan her an, beni biraz daha içime kapatıyor. Yalnızlık öyle ağır ki, her gece yatağımda yıldızlar yokmuş gibi uyuyorum. Geceleri, sıcak bir elin dokunması için duygusuzca uyandığımda, tek bir tek kelime bile çıkmıyor dudaklarımdan.
Hayatımın avuçlarına bıraktığı yangın, yıllar içinde giderek harlandı. Acıların besleyip büyüttüğü çaresizliğimi zamansız kaybedişlerim tamamladı. Ruhumdaki ateş sanki zaman geçtikçe daha da yükseliyordu. Oysa zaman her şeyin ilacı değil miydi? Ruhumdaki ateş neden her geçen gün daha da artıyordu? Ailemi özledim. Ailemin bana bıraktığı mirası kaldıramıyorum. Yükün ne kadar ağır olsa da kaldırmak zorundaydım. Çünkü onlar benim ailemdi. Her ne kadar beni kandırmış olsalar da.
Dibi gördüm sandıktan sonra, en dibe batmak… Ne ip, ne sana uzanan bir el yukarıda. Merak ediyorum, yaşamayı istemediğim için mi tüm bu olanlar? Yakıp yıkacak çaresizliğimi, iki kaburgamın arasında büyüyen o şiddetli yangın, inkarlarla paralanan boşluğum… Bilirim ben duyguları, hiçe sayılan bir kadınım. Ne hissettiğinin bir önemi yoktu. Sadece sonuçlar önemliydi.
Ailem, hem cenneti tattırmıştı bana bu dünyada, hem de cehennemi!
Ölene kadar cevabını veremeyeceğim bir soru var içimde; her şeyi tek başıma yapmak zorunda kalmak beni büyüttü mü? Yoksa içimde hiç büyümeyen, yaralı bir çocuk mu bıraktı?
Saat gece 04:00’tü. Ve ben içimdeki huzursuzlukla uyanmıştım. İçim içime sığmıyordu. Sanki yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Şu an yanımda Yiğit’in olmasını istedim. Onun sarıldığında, bir nebze olsun yüreğim ferahlıyordu. Oynadığımız oyun yüzünden onu göremiyordum.
Onu özledim. Güzel gülüşünü, koyu kahverengi gözlerini, sakalına gizlenen gamzeyi, beni saran kollarını, yanımda hissettirdiği tüm duyguları, hepsini çok özledim.
Onu aramak istedim. Sesini duymak istedim. Saat buna izin vermiyordu.
Telefonumun ışığı karanlık odayı aydınlatırken, heyecanla elimdeki telefonu aldım. Yiğit'ten mi diye düşündüm, ama ekrana baktığımda kaşlarım çatıldı. “Aşağıya in” yazıyordu, bir numaraydı. Kim olduğunu bilmiyordum. Belki de katildi. Hızla üzerime bir hırka geçirdim ve aşağı inerek kapıya yöneldim. Aklımda binbir türlü düşünce vardı. Bi şey mi olmuştu? Kapıyı açtığımda karanlık sokak dışında hiçbir şey yoktu. Adımlarımı attım, etrafımı kontrol ettim ama kimse yoktu. Soğuk rüzgar beni sarhoş gibi etkisi altına aldı. Saçlarım savruldu. Ayağım bir kutuya çarptı, küçük siyah bir kutuydu. Eğilip onu aldım, içine baktım. İçinden tuşlu bir telefon çıktı, altında ise bir not vardı: “Bana buradan ulaş.”
Katil, benden haber bekliyordu. Gerçekten şaşkındım, bana nasıl güvenebilirdi? Telefonu elime aldım, rehberde yalnızca patronumun numarası vardı. Onun üzerine bastım ve aradım. Çaldı, çaldı ve sonunda bir ses duyuldu.
“Hediyem sana ulaşmış demek,” dedi, sesi kalındı, bilerek kalınlaştırmıştı.
“Demek ailemin katili sensin ha,” diyerek güldüm. “Ve ben ailemin katilinden yardım istiyorum. Hayatımda bu kadar çaresiz olmamıştım.”
“Evet. Aileni ben dağıttım,” dedi, sesinde hiç bir duygu yoktu. Robot gibi konuşuyordu, kalbimde bir şeyler kırılıyordu.
“Benim ailem sana ne yapmış olabilir ki? Neden benden aldın onları?” dedim, rüzgar saçlarımı arkaya savuruyordu. Hâlâ dışarıdaydım, temiz hava biraz olsun bedenimi rahatlattı.
“Senin annen bana büyük bir yanlış yaptı. Ve bedelini ailen canıyla ödedi,” diye yanıtladı, sesi hala duygusuzdu. İçim ürperdi. Sağ kolumu sol omzuma doğru götürüp onu ısıtmaya çalıştım, ama boşa.
“İçeri geç hadi, hasta olacaksın,” dedi, bu kadar mı soğuk olabilirdi? Gerçekten güldüm. Ailemi öldürdüğünü söyleyip, benim hasta olup olmamla ilgileniyordu.
“Beni bu kadar düşünseydin, benim ailemi benden almazdın,” dedim, buz gibi bir sesle.
Şu an babamın ve annemin katiliyle konuşuyordum. Kendimi ona o kadar yakın hissediyordum ki, sanki her an ensemdeydi, beni bir yerlerden izlediğini biliyordum. Ama ne yapmam gerekiyordu? Ne yapabilirdim?
“Senin ailen de beni düşünmedi,” dedi telefonun ucundan, sesi kulaklarımı doldurdu. Midemde bir ağrı başladı, acı hızla yayıldı.
“Sen bir katilsin,” dedim, içim yanarken. Sanki ona değil de, kendime söylüyordum. O bir katildi, tehlikeliydi. Kim olduğunu bilmiyordum. Beni takip ediyordu. Ve beni korumaya çalışıyor gibiydi. “Sen benim ailemin katilisin, bu ne demek sen biliyor musun?”
O sadece beni dinliyordu, hiçbir şey söylemedi. Ama bu sefer ben konuştum.
“Bana zarar vermekten çekiniyorsun, ama bilmiyorsun ki? Ailemi öldürdüğünde bana çoktan zarar vermiştin. Hem de hiç veremeyeceğin kadar,” dedim, kalbim deli gibi atıyordu, tek sebebi acıydı.
“Senin ailen de benim ailemin katili,” dedi, telefonun ucundaki kalın sesle. Zihnimde bir boşluk oluştu. Yiğit haklı mıydı? Bu adam benim biyolojik babam mıydı?
“Neden kendini benden saklıyorsun? Ailemi öldürdüğünü inkâr etmiyorsun. Bu demek oluyor ki korkmuyorsun da, peki neden saklanıyorsun?” diye sordum, cevabını gerçekten merak ediyordum.
“Bir gün karşına çıkacağım. Ama o gün geldiğinde çok pişman olacaksın,” dedi ve telefonu kapattı.
Elimdeki telefona uzun bir süre baktım, sanki zaman durmuş gibiydi. Saniyeler önce ailemin katiliyle konuşmuştum.
Bedenim, zihnimi terk eden düşüncelerle bir uçurumun kenarına doğru sürükleniyordu. "Saniyeler önce ailemin katili, ailem ise onun ailesinin katiliydi." O an bu cümle bile kafamda dönüp duruyordu, karmaşıktı, bir türlü netleşemeyen, birleşmeyen bir yapboz gibiydi. Hislerim belirsizdi, bir tarafta öfke, bir tarafta korku, bir tarafta kaybolmuş bir çocuk vardı.
Hızla döndüm, kafamda binbir türlü soru vardı, ama o an hiç beklemediğim bir şey oldu. Ensemde sert bir darbe hissettim. O kadar güçlüydü ki, sanki tüm dünyam bir anda karardı. Zihnim, karanlığa çekilmeden hemen önce, bir çığlık gibi bir cümle duydum:
"Bedelleri hep masumlar öder."
Ve sonra her şey karanlığa gömüldü. Yere düşmeden önce, o derin, soğuk ellerin beni tuttuğunu fark ettim. Deri eldivenlerin dokusunu hissedebildim ama yüzünü göremedim. Zihnimde son bir düşünce kaldı: Bu bir tuzak mıydı? Ya da belki de bir sonun başlangıcıydı.
---
Gözlerimi açtığımda, ensemde şiddetli bir ağrı vardı. Kendime geldiğimde etrafıma bakındım. Sandalyeye bağlıydım; ellerim, ayaklarım ve ağzım sıkıca bağlanmıştı. Hızla kıpırdadım ama ensemdeki acı daha da arttı. Bir inleme çıktı dudaklarımdan. Nerede olduğumu tam olarak anlamıyordum. Bir evdeydim. Karşımda şömine, sağ tarafta koltuklar ve hemen yanında bir televizyon vardı. Ne olmuştu bana? En son katille konuşuyordum. Eve geçerken birinin arkamdan enseme vurduğuna eminim. O andan sonra hiçbir şey hatırlamıyorum.
Bedelleri hep masumlar öder…
Zihnimdeki bu cümle yankılandı. O adamın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Zihnim bulanıkken panik yapmamaya çalıştım, ama her şey belirsizdi. Şimdi hangi bilinmezin içindeydim?
Kapı açıldığında, içeri bir adam girdi. Zayıf, uzun boylu, kırklarının sonlarına yaklaşmış bir adam. Ela gözleriyle bana sert bir şekilde baktı. Korktum ama belli etmedim. Karşımdaki adamı hayatımda ilk defa görüyordum ve kim olduğunu bilmiyordum. Yavaşça yanıma geldi.
"Demek uyandın, acının veliahttı," dedi. Sesi tok ve yorgundu. Ona dümdüz baktım. Adam, yüzünde eksik bir gülümsemeyle, “Şimdi ağzını çözeceğim. Yanlış bir şey yapma,” dedi. Korkum her saniye artıyordu ama korkumu gizlemeye çalıştım. Adam geldi ve ağzımı çözdü. Ona hâlâ bakıyordum. “İşte böyle,” dedi gevşek bir şekilde.
“Sen kimsin ve benden ne istiyorsun?” dedim, sesim buz gibi. Adam güldü.
“Ben, yıllar önce babanın pis işlerini yapan ve baban kendini kurtarmak için beni yakan biriyim.”
DEMİR KOCAYÜREK
Bu oyun, şu andan itibaren gerçek olmuştu. “Ne saçmalıyorsun sen?” dedim.
“Sen, Atalay Görkem'in kızı değil misin?” Gözlerine donuk bir şekilde baktım. “Evet,” dedim.
“Ben hapisteyken baban bana kalmadan ölmüş. Ama bu intikam almayacağım anlamına gelmiyor. Varis olarak bu intikam seninle çözülecek,” dedi. Her cümlesi, kanımı donduruyordu.
“Ne intikamı?”
“Baban, bana reçeteli uyuşturucu yazdırarak o uyuşturucuları satıyordu. Ve yakalandığında yaktığı ilk kişi bendim. Kendini kurtarmak için beni yaktı. Yıllardır hapisteyim. Mesleğim elimden alındı, hayatım elimden alındı. Baban, benim elimden her şeyimi aldı,” dedi adam.
O an, her söylediği cümle zihnimde yankı yapıyordu. Kalbim deli gibi çarptı. Nefesim ciğerlerime yetmedi. “Benim babam böyle şeyler yapmaz. Yalan söylüyorsun,” dedim, sesim titreyerek. Adam gülerek, kahkahasını boğdu.
“Sen ne sanıyorsun? Babanı süper kahraman mı zannediyorsun?” dedi gülerek. “Eğer öyle düşünüyorsan, sana kötü bir haberim var. Baba, senin düşündüğün gibi bir adam değil. Senin baban çok karanlık bir adamdı. Herkesin hayatını alt üst edebilecek kadar acımasız, gaddar bir adamdı. Kimsenin gözyaşına bakmazdı.”
O an tüm dünyam başıma yıkılmıştı. Bir yandan öfke, bir yandan hayal kırıklığı… Gözlerim yanıyordu. “Yalan söylüyorsun!” diye bağırdım. “Benim babam böyle bir şey yapmaz!” Yerimde huzursuzca kıpırdandım ama hâlâ hareket edemiyordum. Adam, karşıma bir sandalye koydu ve üzerine oturdu. Yüzündeki keyif beni daha da sinirlendirdi.
“Acının veliahttı, baban seni kandırmış,” dedi keyifle. “Ve küçük kadın, yapılan yanlışların bedellerini her zaman masumlar öder. Hukukta yazmaz ama bu bir kanundur.”
Gözlerim, onu öldürmek istercesine ona odaklandı. “Yaptığı yanlışın bedelini benim ödemem gibi...” diye mırıldandım.
“Eğer akıllı olursan, seni serbest bırakacağım. Ama en ufak bir yanlışında seni tekrar bağlarım,” dedi adam. Yavaşça yanıma yaklaştı, önce ayaklarımı sonra ellerimi çözdü. Bileklerimdeki iplerin acısı canımı yakıyordu. Ama asıl acı bedenimde değil, ruhumdaydı.
“Beni burada ne için tutuyorsun?” diye sordum.
“Babanın intikamını senden almak için,” dedi. Sonra arkasına dönüp kapıdan çıktı.
Kapıyı kilitledi. Bomboş odada, ensemdeki ağrı ve öğrendiğim yeni gerçeklerle baş başa kaldım. Buradan çıkmam gerekiyordu. Bu adam bana zarar verebilirdi. Duvarda asılı saate baktım; saat 10:30’u gösteriyordu. Kaç saattir baygın yatıyordum? Yiğit, Mert ve Ece de yoktu. Gerçekten yalnızdım şu an. Telefonum da yanımda değildi. Eğer yanımda olsaydı, Ece belki benim yerimi bulabilirdi. Ne yapacaktım? Ne yapmalıyım? Korku, her hücreme sızıyordu. Ellerim titriyordu, ama şu an değil. Lütfen bedenim, sana ihtiyacım olduğu an beni yarı yolda bırakma.
Karşımdaki koltuğa geçtim. Artık sadece ellerim değil, vücudum da titriyordu. Sakin olmalıyım.
Yiğit, beni hisset… Yiğit, yardımına ihtiyacım var. Korkuyorum… ve bu korku, canımı acıtıyor.
Karanlığın içindeki ateşböceği, yolunu kaybetmiş deniz feneri gibi. Bana ışık ol, ve beni kurtarmaya gel. Vaveylalar kulaklarımı kanatıyor. Uçan kuşlar, gökyüzünden bana bakıyor. Her kuşun gözünde bir gözyaşı vardı. İçimdeki çocuk kaybolmuştu.
Vücudumdaki titreme arttıkça, ne yapmam gerektiğini bilemedim. Pencereden dışarıya baktım. 5 ya da altıncı kattaydık. Buradan atlayamazdım. Koltuğa oturmadan önce pencereyi açtım, içime temiz havayı çektim. Nefesimi kontrol etmeye başladım, ama her denememde daha çok panik yapıyordum. Elim, kalbime gitti. Çok hızlı atıyordu, sanki ciğerlerime yetmiyordu.
Lanet olsun! Şu an değil. Yardım edebilecek kimse yok. Kendimle verdiğim savaşı şu an kimseyle vermiyordum.
Bir anda kapının kilidi açıldı. Kapı gıcırdayarak aralandı ve içeriye adam girdi. Gözleri, beni gördüğünde şok olmuştu. Vücudum zangır zangır titriyordu, nefes almakta güçlük çekiyordum, alnımdan terler süzüldü.
“Hey! Ne oluyor sana?” dedi, endişeyle.
Derin derin aldığım nefeslerin arasından, “P-panik atak,” diyebildim. Adam, bir an şaşkın bir şekilde bakıp, "Siktir," dedi ve hemen odadan çıktı.
Şu an kapı açıktı. Kaçabilirdim. Ayağa kalkmaya çalıştım, ama titreyen bedenim buna izin vermiyordu. Kaçmam lazımdı.
Ve artık kaçmak için çok geçti. Çünkü adam gelmişti. Elinde bir ilaç ve bir bardak su vardı. “İç şunu,” dedi. Titreyen elimle ilacı ağzıma aldım. Bardağı alırken, elim hâlâ titriyordu. Adam, suyu içmeme yardım etti. İlacı yuttum, ama her şeyin sonu yaklaşıyordu. Adam, karşımda diz çöküp, benimle aynı hizaya geldi.
“Benimle say,” dedi.
“10…9…8…7…” İkimiz birlikte, yavaşça geriye doğru sayıyorduk. İnanabiliyor musunuz? İşe yarıyordu. “6…5…4…3…2…1…” Saymayı bitirdiğimizde, bir nebze olsun nefesim düzene girmişti. Kalbim deli gibi çarpmayı bırakmıştı. Bedenim sakinleşiyordu. Ama beni sakinleştiren adam, beni bu hale sokandı. Adam, sakinleştiğimi gördüğünde, yavaşça koltuğa yatırdı.
“Ben öl demeden ölemezsin,” dedi.
Her panik atağı geçirdiğimde, bedenim fazlasıyla yorgun düşüyordu. Şu an olduğu gibi. Adamın sakinleştirici etkisiyle, ona cevap veremedim. Koltukta uzanırken kafamı kaldıramıyordum. Bana nasıl bir ilaç verdiğini bilmiyorum. Gözlerim kapanıyordu, bu kadar hızlı bir şekilde kapanacağını hiç tahmin etmemiştim. Gözlerimi açık tutmak, bir çaba haline gelmişti. Ama artık kendimle daha fazla savaşmayacaktım. Gözlerim tamamen kapandı. Zihnim, boşlukta dolaşmaya başladı.
---
Karanlığın içinde bir mum yanıyordu, alevleri titrerken ellerim dizlerimin üzerine kapandı. Dizlerim çıplaktı, tenim ise buzdan bir mızrak gibi. İçimde bir yangın vardı, aynanın yansımasına bakan gözlerim dalgındı. Üşüyorum, yanıyorum, ağrıyorum…
Neredeyim, bilmiyorum.
Kaç saattir uyuyordum, bilmiyorum. Ama odanın içi karanlıktı. Sadece pencereden içeri giren sokak lambasının ışığı, duvarı aydınlatıyordu. Vücudum yorgundu, başımda amansız bir ağrı vardı. Sokak lambasının ışığıyla aydınlanan duvarda, gözlerim duvar saatine takıldı. Saat 12’yi biraz geçiyordu.
Kaç saattir uyuyordum ben?
Kaç saattir bu evde, bu haldeydim?
Yavaşça ayağa kalktım, ama ayaklarım beni taşıyamayacak kadar yorgundu. Odanın içindeki kapıya doğru ilerledim. Korkuyordum. Elim, kapının koluna gitti. Yavaşça kapıyı açmaya çalıştım.
Ve kapı açıldı.
Diğer odalar yine karanlıktı. Demir evde yok muydu? Bununla ilgilenmedim. Evde olma olasılığını düşünerek, adımlarımı yavaşça attım, kapıya doğru yürüdüm. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu.
Hepsi korkudan…
Çok sessiz adımlarla çıkış kapısına doğru yürüdüm. Kapının kolunu tuttum. Bir anda saçım çekildi, acıyla inledim. Aynı anda belimde bir silah vardı. Acıyla gözlerimi kapadım. Buradan böyle, elimi kolumu sallayarak çıkmayacağımı biliyordum.
“Bana böyle mi teşekkür ediyorsun?” dedi, pis nefesiyle. Alkol almıştı ama sarhoş değildi.
Gözlerimi kapattım, sonra tekrar açtım. “Bırak beni!” dedim. Ama o, bir eli saçımı çekerken, diğer eli belimdeki silahı tutuyordu. Beni odadan geri götürdü ve koltuğa doğru savurdu. Bir anda dengemi kaybettim, yere düşmekten son anda kurtuldum. Gözlerimdeki korkuyla ona baktım.
“Artık benden kurtulamayacaksınız. Fazlasıyla bekledim.” dedi. Silahı tam bana doğrultmuştu.
Evet, şu an tam olarak bitti. Kimse beni kurtarmayacaktı. Kimse bana yardım edemeyecekti. Her zaman olduğu gibi, şu anda bir başımaydım. Kalbim acıyla burkuldu. Gözlerimdeki korkunun yerini acı aldı.
“Yaşarken ölmüş birini ölümle tehdit etmek biraz komik oldu.” Sinirle güldüm. “Ne sanıyorsun, korktuğumu mu?”
Evet, korkuyordum. Hem de deli gibi.
“Hadi, ne bekliyorsun? Çek tetiği ve bitir işini burada.” dedim cesaretle. Yine büyük bir kumar. Yine canımı ortaya koyduğum bir kumar. Eğer şu an ölmeme karar verilmişse, ölüm beni korkutmuyordu. Korktuğum şey geride bıraktıklarım. Eğer bir ay öncesine dönmüş olsaydım, geride bırakabileceğim kimse olmayacaktı. Ama vardı işte. Vardı.
“Bu cesaret… Acının Veliahttı.” dedi.
Acının Veliahttı mı? Bunu birkaç kez söylemişti ama içinde bulunduğum durum yüzünden bunu hiç irdelemiştim.
Bu adam bana neden böyle sesleniyordu?
“Aynı baban gibi.” diye devam etti. Kaşlarımı çattım.
“Şu an karşımda Atalay Görkem var sanki.” dedi, gülerken. “İçimdeki intikam duygusunu arttırdı.”
“Çok fazla konuşuyorsun, bitir işini. Başladığın işi hemen bitir.” dedim gözlerine bakarak.
“Demek ölümden korkmuyorsun ha!” diye sırıttı. “Korkmuyorum.” dedim, gözlerinin içine bakarak.
“O yüzden mi panik atak geçirdin? Evden kaçmaya çalıştın?” Gözlerindeki alaycı ifade sinirlerimi bozdu.
“Öldüreceksen, öldür. Ne yapmalıydım? Oturup, beni öldürmeni mi bekleseydim?” dedim alayla.
“Hoş, öldürebileceğini de zannetmiyorum.”
Adamın ela gözleri koyulaştı. “Öyle mi?” dedi, sesi tehditkardı.
Yutkundum. “Öyle.” Buz gibi bir sesle söyledim.
Adam bir adım attı bana doğru ama ben olduğum yerde durdum. Korktum, ama göstermedim. Elindeki silahı indirdi. Silahı beline koydu. Çarpık gülüşlü bana baktı.
“Haklısın, bu güzelliği öldürmek benim için fazla kolay olur.” dedi ve bir adım daha attı.
Bakışlarındaki ifade korkumu arttırdı. “Belki biraz iyi vakit geçirebiliriz.” dedi, iğrenç sesiyle. Kusmak istedim.
Bir adım daha attı. Artık neredeyse dibimdeydi. Bir adım geriye gittim. İşaret parmağımla ona doğru salladım.
“Bir adım daha atarsan, seni ben öldürürüm.” dedim hızla.
Adam güldü. Bir adım daha attı. “Gücün yetebilecek mi?” dedi.
Ondan uzaklaşmaya çalıştım ve bir anda bileğimi tuttu. “Bırak beni!” bağırdım. Belki sesimi duyabilecek birileri vardır.
“Biraz hoş vakit geçireceğiz sadece. Bu kadar sinirlenmeye gerek yok.” dedi alayla.
Sinirlerim 100 kat gerilmişti. Kalbim deli gibi çarpıyordu.
Babaların günahları gerçekten evlatları mı öderdi?
Gırtlağımda bıçak gibi kesen acılarla, bileğinden keserek idam emrini verdim bu gece. Çünkü bazı acılar çığlıkla susturulmaz, öfkeyle kusulmaz, gözyaşıyla akıtılmazdı. Çığlıklarım, kimsenin duyamayacağı kadar sessizdi.
Adam bir adım daha yaklaştı. Yumruğumla ona karşılık verdim, ama yalnızca bir adım geri gitti. Etkisi olmadı. Hemen kaçmaya çalıştım, ama saçlarım yine onun elindeydi. Acıyla çığlık attım, “Bırak beni!” diye bağırdım. Ölmeye hazırdım. Ama bana dokunamazdı. Bunu yapmamalıydı.
“Seni fahişe!” diye bağırdı. “Canını acıta acıta bu gece benim olacaksın!”
Kullandığı kelimeler kanımı dondurdu. Elleri saçlarımdaydı ve bana doğru eğildi. Elimle bir tane kafa attım. Burnu kanıyordu. Siniri iyice arttı.
Masanın üzerinde duran vazoyu alıp, “Yaklaşma!” diye bağırdım. Bedenim korkuyla titriyordu. Adam güldü, “Ne yaparsan yap, bu gece altımda inleyeceksin,” dedi, iğrenç bir şekilde.
Bir an kendimden tiksindim.
“Kolaysa, gel hadi,” dedim, elindeki vazoya güvenerek.
“O elindeki hiçbir şey ifade etmiyor,” dedi, ve belindeki silahı çıkarıp bana doğrulttu.ve elimdeki vazoya doğru ateş etti. Elimde artık güvenebileceğim vazoda yoktu.
Korktum. Yaklaştı, “Gelme!” diye bağırdım. Ama o gelmeye devam etti. Sonunda sırtım duvara dayandı. Gidecek bir yerim yoktu.
O yaklaşıyordu. Silahını kalbime doğru yöneltti. Gözlerimi kapattım. Korku içinde kıvranıyordum.
“Gelme!” diye bağırdım ama, o yaklaşmaya devam etti.
“Bu kadar güzel olacağını hiç düşünmemiştim,” diye fısıldadı, pis nefesini tenimde hissediyordum.
Midemde korku ve öfke karışımı bir his vardı. Kusmak istedim. Bir ses içimde yükseldi, ‘Bak, yine korkuyorsun.’ Yaralı kalbim, acı içinde sızladı. ‘Kendini o gece olduğu gibi çaresiz hissediyorsun,’ dedi içimdeki ses.
Gerçeklik duygumu kaybetmiştim. Kendimi geri dönüşü olmayan bir kabusun içinde buluyordum.
Göğsümdeki silah, soğuk ve sert bir acı olarak hissediliyordu. Gözlerimi kapattım, ama ne kadar kapatsam da geçmiş peşimi bırakmıyordu. Hep aynı nakarat, hep aynı bozuk plak.
“Kokun hoşuma gitti.”
‘Kokunu sevdim’
Kapalı gözlerim bir anda yanmaya başladı. Kalbimdeki kara bulutlar yavaşça taşarak beni boğuyordu.
“Yapma!” fısıldadım. Sesim o kadar düşük, o kadar sessizdi ki. Sanki tüm dünya başıma yıkılmış ve altında ölüyor, ama hissetmiyordum.
Yüzü bana iyice yaklaştı. Burnunun nefesi tenimde.
“Bu imkansız.”
O, soğuk bir fısıltıyla ekledi, ve göğsümdeki silahı biraz daha bastırdı. Canım yanıyordu. Yüzümü buruşturdum.
Boşta olan elini saçlarımdan bir tutam alıp burnuna götürdü. Kanım çekildi sanki, ruhumdan bir parça sökülüyordu.
“Bu güzellik yazık olacak,” dedi.
Hızla elini çenemi tutarak yüzümü ona çevirmemi sağladı. Gözlerindeki o aşina ifadenin anlamı vardı, ama ben bilemiyordum.
Yüzümü ondan kurtarmaya çalıştım, ama göğsümde sert bir acı hissettim.
Lanet olsun!
“Ne kadar uslu olursan, canın o kadar az acır.”
Zorla tuttuğu çeneme yaklaşıyordu.
‘Bitti.’ İçimdeki küçük kadın, söylemek isteyip de diyemediğim her şeyi söyledi. Evet, bitti. Bir kez daha yenildim. Bir kez daha bu iğrençliğe yeniliyordum. Allah kahretsin.
Adamın nefesini dudaklarımda hissettiğim anda gözlerimi kapattım.
Sol gözümden bir yaş aktı.
Kalbimde ağır bir hasar oluştu.
Ama birden, “Deniz!” diye bir ses yükseldi.
Bu ses, bu ses Yiğit’indi.
Geldi.
. Odaya bir anda bir sessizlik hakim oldu. Neredeyse boğulacak gibiydim. Her şey, her şey aniden durdu. Bir adım, bir nefes, her şey zamanla yarışıyordu.
Bir ses… Bir patlama gibi.
Kapı, bir yankı gibi çarptı.
O an, her şeyin değiştiğini hissettim. Gözlerim, odada kimseyi ararken, bir gölge beliriverdi. Yiğit!
"Yiğit!" diye fısıldadım, ama sesim sadece bir yankı oldu, kayboldu.
Yiğit, tam zamanında gelmişti. Ama nasıl bir gelişti bu?
O karanlık silüet, her şeyden önce, odadaki havayı değiştirdi. Onun varlığı, basit bir girişin çok ötesindeydi. Adımlarının yankısı, zihnimde çınlayan bir uyarı gibiydi. O adımlar, soğuk duvarlara çarpıp geri dönüyor, içimdeki her duyguyu tetikliyordu.
Bir adım daha… Yiğit’in gözleri, odadaki her şeyin farkındaydı. Bir anlık bakış, beni savunmasız hissettirdi. Beni koruyacak kişi, tam da burada, karanlıkların içindeydi.
O anda, yavaşça ve kararlı bir şekilde ilerledi. Gözlerinde hiçbir korku, hiçbir tereddüt yoktu. Onun yüzü, her zamankinden daha sertti, bir o kadar da belirgindi.
Yavaşça, ama keskin bir biçimde Demir’e doğru ilerledi. Her adımı, daha fazla baskı yaratıyor, havada elektrik gibi bir gerilim bırakıyordu.
“Bırak onu!” diye bağırdı, sesi güçlü ve netti.
Demir, ne beklediğini bilmeden, yalnızca alaycı bir gülümseme takındı.
Ama Yiğit, bir adım daha attığında, her şeyin sona erdiğini hissettirdi. O an, Demir bile geriye adım attı. Yiğit, adımlarında sadece bir avcı değil, aynı zamanda kendine güvenen bir adamın kararlılığı vardı. Her şeyin son şansı, onun bu girişinde saklıydı.
Ve Yiğit, odaya girdiğinde, zaman yeniden başladı.
Yiğit bana bakmıyordu. Gözleri, Demir’e odaklanmıştı. Elinde, görmediğim bir silahı Demir’e doğru tutuyordu. Yanındaki adamlarda silahlar vardı, her biri hazırda bekliyordu. O adamlar kimdi? İçimden bir korku dalgası geçti.
“Bende seni bekliyordum, Yiğit Arslan,” dedi Demir, alaycı bir şekilde. O an kafamda yankılanan bir soru vardı: Ne demek ‘beni bekliyordu’? Beni uyutması, bana zarar vermemesi, hepsi bunun için miydi? Babamın intikamı ne oldu? Hani onun tek derdi babamdı, hani o olmasa bile benim için her şeyi göze almıştı? Yoksa hepsi bir yalandı?
Bedenim sertleşti, gözlerimdeki korku, karanlık düşüncelerle yarışıyordu. Yiğit’in gözlerindeki karanlık, beni boğuyordu. Gözlerinde bir şey aradım ama bulamadım. Hissizleşen bir boşluk vardı.
“Biraz daha geç gelseydin, sevdiğin kadının tadına bakacaktım,” dedi Demir, alaylı bir tonda. Yiğit, çenesini sıktı. Gözlerindeki öfke, karanlıkla birleşerek iyice sertleşti.
“Bunu bırak, Demir!” diye haykırdı Yiğit, sesi gür ve sertti. Demir hâlâ dalga geçiyordu: “Bir avukatın ağzına hiç böyle şeyler yakışmıyor,” dedi. Neden bir insan böyle bir durumda bile alay edebilirdi? İçimden geçirdiğim korkuyu ancak bu an anlayabiliyordum.
Hareket etmeye çalıştım, ama sırtımda silahın acımasızca bastırışını hissettim. Gözlerimden yaşlar süzüldü, ağzımdan zorla kelimeler döküldü. “Bırak beni!” diye fısıldadım dişlerimin arasından.
Havanın içinde bir sis vardı, göz gözü görmüyordu. Hiçbir şey net değildi. Yiğit bir an bana baktı, gözlerinde bir anlam vardı, ama neydi? Sonra Demir’e döndü, yavaşça ona yaklaşırken arkasındaki adamlar da onunla birlikte ilerledi.
“Eğer biraz daha yaklaşırsan, küçük kadın ölür,” dedi Yiğit, bir adım daha attığında durarak. Gözlerim, onun gözlerine odaklandı. Bir saniye bile gözlerini ondan ayırmadım.
Yiğit bana bakarken, gözleri bir şeyler anlatıyordu ama bir şey diyemiyordu
Bana hafifçe başını eğdi. O an anlamını hemen kavradım. Bu, onun dengesini biraz da olsa bozmam gerektiği anlamına geliyordu. O yüzden bana doğru birkaç adım attı. Şimdi her şey yerine oturdu. Oyun oynarken, sıkıştığımız anlarda karşı tarafın dikkatini dağıtmak için kullandığımız bir işaretti bu. Bir anlığına, geçmişteki anlar geldi aklıma. Ben de başımı hafifçe eğip, omuzlarımı sallayarak hafif bir gülümseme verdim. Yüzünde, fark edilmesi güç bir tebessüm belirdi. Unuttuğumu düşünmüş olmalıydı. Ama ben, seninle ilgili hiçbir şeyi unutmam, Yiğit Arslan.
Adamın beklemediği bir anda, ayağına sertçe vurdum.
Geriye doğru adım attım, adamın elinden sıyrıldım. O an, Yiğit’in hızla bana doğru yaklaştığını fark ettim. Ardından, beynimde patlayan bir sesle her şey yerle bir oldu. O patlama, her şeyin sonunun başlangıcıydı. Hemen ardından, bir başka ses daha, kulaklarımda yankılandı.
O an her şey bir anda yavaşladı. Hava aniden soğudu, kalbim hızlıca çarpmaya başladı. Bir anlık bir sessizlik vardı, sanki dünya nefesini tutmuştu. Sonra, o korkunç patlama… Her şey sanki zamanın dışına çıkmıştı. Önce bir ağrı hissettim, derin bir kesik gibi, bedenimi kat eden bir yanma. Kalbim, o an hissettiği darbeyle bir kez daha atmak için mücadele etti ama bilemedim, bu darbe son olacaktı belki de.
Patlama, vücuduma doğru bir kuvvetle saplandı. Derin bir acı, ciğerlerime kadar ulaştı. Vücudumun her bir köşesi sanki haykırıyordu. Acı, bir çığlık gibi içimde yankılandı. Ama ağızımda hiç ses yoktu. Bedenim sarsıldı, kaslarım gevşedi, dünyadan kopmaya başladım. Sanki vücudum bir yükten başka bir şey değildi, ağırlaşıp yere doğru çekiliyordu.
Beynimdeki sesler karıştı, bir yankı gibi gitti geldi. Gözlerim, Yiğit’in gözlerinin derinliğine odaklanmaya çalıştı, ama her şey bulanıklaşırken, o görme çabam da zayıfladı. Soluk bir ışıltı, her şeyin üstünde süzüldü. Son bir çaba ile gözlerimi kapatmadan önce, o korkutucu gerçek beni sardı: vurulmuştum. Ama acı, o kadar dayanılmazdı ki, her şey yavaşça kayboluyordu. Dünya kayıp bir uzay gibi hissettirdi.
Ayaklarım beni taşıyamadı. Sanki her şey aniden ağırlaştı, her şey bir anda durdu. Vücudum, bir çırpıda yere çakılacakmış gibi hissetti. Ama düşerken, Yiğit beni tuttu. Güçlü kolları, beni sıkıca sararken, sesindeki acı ve öfke karışımı beni içine çekti: “Deniz!” diye kükredi, sanki dünyayı yerinden oynatacakmış gibi. Gözlerimi, yerde yatan Demir’in cansız bedenine çevirdim. Başından vurulmuştu. O an, vücudumun her bir hücresinde bir boşluk hissettim.
Yiğit onu vurmuştu… Belki de öldürmüştü. O düşünce, kalbimde bir boşluk açtı. Gözlerim, koyu kahverengilere kayarken, sanki göz kapaklarım yavaşça kapanıyordu. Bedenim, sanki kendi varlığını hissetmiyordu. O an tek istediğim şey vardı… Uyku… Sonsuz bir uyku…
“Deniz, kapatma gözlerini,” dedi Yiğit, sesinde derin bir korku vardı. “Mehdi, hemen bizim doktoru ayarla!”
Beni kucağına aldı, ama sırtımda acının her dalgasını hissedebiliyordum. Gözlerim kapanırken, bir yandan da onun kokusunu içine çekiyordum. Yıllar sonra, sonunda ona bu kadar yakın olduğumu fark ettim. Yine, o eski hissi, o derin boşluğu içimde taşıdım. “Deniz, sevgilim…” dedi, ama sesi artık derinden, boğuk bir şekilde geliyordu. Zihnimdeki çınlama sesinden başka hiçbir şey duymadım.
Karanlık, sanki beni yutmaya geliyordu. Ve ben de ona teslim oldum. Karanlık bana doğru çekiliyordu ve ben, tüm bedenimle ona doğru sürüklendim.
Ve her şey, o an sustu…
