Bölümler 1Şu an: 01.
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Gördüğüm günden belli
olmuşum inan deli"
.......
İstanbul'un altında başlayan sıradan bir video çekiminin, 1588 İngiltere'sinde bitecek bir kâbusa dönüşebileceğini söyleselerdi...
Akça muhtemelen gülerdi.
Hatta büyük ihtimalle karşısındaki insanın alnına bakıp,
"Abi sen iyi misin?" derdi.
Durun, her şeyi başından anlatayım.
Olaylardan Önceki Gün
O gün İstanbul''a döneli daha üç saat olmuştu.
Üç saat.
Ve Akça'nın tek istediği duş almak, valizini açmadan yatağa uzanmak ve Fransa'daki üniversitesinden kalan bütün saçma sapan sorumlulukları, aptal insanları ve dedikoduları en azından birkaç hafta boyunca unutabilmekti.
Ama tabii ki Deniz vardı.
Deniz'in olduğu yerde huzur zaten fazla uzun sürmezdi. Hatta "deniz" ve "huzur" kelimeleri aynı cümle içinde bile uyuşmazdı.
Telefonu çaldığında Akça yatağın üzerinde gözlerini kapatmış, tavana bakıyordu.
Ekranda tek bir mesaj vardı.
Deniz: Geldin mi lan şerroo?
Akça cevap yazmadan önce birkaç saniye düşündü ve güldü; arkadaşı hiç değişmemişti, hep aynıydı.
Akça: Yok. Hayaletim geldi.
Üç saniye sonra cevap geldi.
Deniz: Hadiiii aşşaağıııı iinn!
Akça kaşlarını çattı.
Akça: Niye be?
Deniz: Özledim.
Akça: Sevgilim olsa bu kadar olmazdı amk.
Akça istemsizce güldü. Sonra ikinci mesaj geldi.
Deniz: Ayyy hadii hadii geç bunları da, sana göstereceğim bir yer var.
Gülümsemesi anında kayboldu.
Akça: Hayır.
Deniz: Daha ne olduğunu söylemedim.
Akça: Senin "bir yer var" dediğin hiçbir yer normal çıkmadı. Gerizekalı, en son normal dediğin yer akıl hastanesi çıkmıştı; adam bizi oyuncak ayıyla kovaladı amq!
Deniz: Bu sefer gerçekten normal.
Akça telefonu yatağın üzerine bıraktı. Beş saniye sonra tekrar aldı. Deniz'e hayır demek imkansızdı.
Akça: Kaç dakika?
Deniz: On.
Akça: On dakikaya aşağı iniyorum.
On beş dakika sonra Akça apartmanın kapısından çıktığında Deniz kaldırımda durmuş, elindeki kamerayı kurcalıyordu.
Akça karşıdan gelirken valizinin tekerlerinden biri kaldırım taşına takıldı.
"Of, amına koyayım."
Deniz başını kaldırdı. Ayağa kalkıp Akça'ya sarıldı; ne kadar belli etmese de tek ailesiydi onun. Kardeşi olsa bu kadar sevmezdi, belki de Akça'yı çok özlemişti.
"Hoş geldin."
"Hoş buldum. Valizimi taşı."
"Daha yeni geldin, ilk beş dakikada emir vermeye başladın."
"Fransa'da hizmet kalitesi yüksekti."
"Fransa'da seni şımartmışlar."
"Evet."
Deniz valizi aldı. "Ne kadar kalacaksın ki?"
"İki hafta."
"Ayyy, mükemmel!"
"Sen niye bu kadar sevindin?"
"İçerik çıkaracağız beraber."
Akça durdu. "Hayır."
"Daha ne olduğunu söylemedim."
"İçerik çıkaracağız dediğin anda cevabım hayır."
Deniz kamerayı gösterdi. "İstanbul'un altında gizli bir tapınak bulmuşlar."
Akça birkaç saniye sessiz kaldı. "...Ne?"
"Yeraltı tapınağı."
"İstanbul'da mı?"
"Evet."
"Sen nereden buldun?"
"Bir forumdan."
"Forumdan bulduğun yere mi gideceğiz?"
"Evet."
"Deniz."
"Efendim?"
"Biz salak mıyız?"
Deniz bir an düşündü. "İçerik açısından?"
"Genel olarak."
"Biraz."
Akça derin bir nefes aldı. "Tamam. Gidelim."
Deniz sırıttı. "İşte benim kız."
"Bana kız deme, kamerayı kafanda kırarım."
"Özlemişim seni."
"Ben de seni."
"Yalnız küfürlerin Fransa'da gelişmiş."
"Fransızlar benden korkuyordu."
"Sen Fransızca biliyor musun?"
"Hayır."
"E o zaman?"
"Bakışlarımdan anlıyorlardı."
Deniz kahkahayı bastı.
Derinliklere Doğru
Tapınağın girişi, İstanbul'un turistlerin uğramadığı eski bir sokağın sonunda bulunuyordu. İlk bakışta hiçbir şey yoktu: Eski bir duvar, kırık taşlar ve üzerinde ne olduğu anlaşılmayan bazı semboller.
Deniz kamerayı açtı. "Arkadaşlar, bugün İstanbul'un-"
Akça kameranın önüne elini soktu. "Dur."
"Ne?"
"Bunu gerçekten paylaşacak mısın?"
"Tabii ki."
"Beni rezil edersen seni öldürürüm."
"Zaten takipçiler seni seviyor."
"Takipçilerinin yarısı senin arkadaşın."
"Diğer yarısı da senin."
Akça kameraya baktı. "Merhaba. Ben Akça. Fransa'dan yeni geldim ve görünüşe göre arkadaşımın akıl sağlığı hâlâ yerinde değil."
Deniz kamerayı kendine çevirdi. "Ben Deniz. Akça'nın tatilini mahvetmeye geldim."
"Başarılı olacağına inanıyorum."
Duvarın arkasından aniden soğuk bir hava geldi. İkisi de sustu. Deniz'in yüzündeki sırıtış yavaşça kayboldu.
"Sen de hissettin mi?"
Akça başını salladı. "Evet."
"İçeriden geliyor."
"Bence girmeyelim."
"Bence girelim."
"Deniz."
"Bir dakika bakıp çıkarız."
Akça gözlerini devirdi. "Bu cümle tarihteki bütün kötü kararların başlangıcı."
Yine de içeri girdiler.
Merdivenler beklediklerinden çok daha derine gidiyordu. On dakika... Yirmi dakika... Sonunda telefonlarının çekmediğini fark ettiler.
Deniz ekranına baktı. "Lan."
"Ne oldu?"
"Çekmiyor."
Akça kendi telefonuna baktı. "Benimki de."
"Normal mi?"
"İstanbul'un altında olduğumuzu düşünürsek evet."
Biraz daha ilerlediler. Koridorun sonunda büyük, yuvarlak bir kapı vardı. Kapının üzerinde lotus çiçeğine benzeyen bir sembol bulunuyordu. Ama lotus çiçeği çatlamıştı; tam ortasından.
Akça yaklaştı. "Bu ne?"
Deniz kamerayı kapattı. "Bilmiyorum."
"İlk defa mantıklı bir cevap verdin."
Kapının çevresinde Latinceye benzeyen eski yazılar vardı. Akça parmaklarını taşın üzerine kazınan yazıların üzerinde gezdirdi. "Bunlar bayağı eski."
"Dokunma."
Akça elini çekti. "Niye?"
"Filmlerde hep böyle oluyor."
"Ne oluyor?"
"Bir şey uyanıyor."
Akça ona baktı. "Sen çok fazla film izliyorsun."
Tam o sırada kapının içinden bir ses geldi: Çat.
İkisi de dondu.
Deniz fısıldadı: "...Akça, hemen 'ben yaptım' diyorsun değil mi o sesi? Vallahi bir şey demeyeceğim?"
"Hayır, ben yapmadım amınakoyim!"
Çat.
Kapının ortasındaki lotus sembolü hafifçe parladı.
Akça geri çekildi. "Deniz."
"Gördüm."
"Çıkıyoruz."
"Tamam."
İkisi aynı anda arkasını döndü.
Koridor yoktu.
Akça'nın yüzü bembeyaz oldu. "Az önce geldiğimiz yer..."
Deniz cevap vermedi. Çünkü koridorun yerinde simsiyah, sonsuz gibi görünen bir boşluk vardı.
Telefonlarının ekranları aynı anda yandı. Saatler değişti.
Akça telefonuna baktı: 00:00
Sonra tarihe baktı: 12 Ekim 1588
"Bu komik değil."
Deniz'in sesi titredi. "Ben şaka yapmıyorum."
"Telefon bozulmuştur."
"İkimizin telefonu aynı anda mı?"
Akça cevap veremedi. Kapının üzerindeki çatlak büyüdü. Bir ışık bütün odayı kapladı. Ve dünya sanki ortasından ikiye ayrıldı.
1588 İngiltere
Akça gözlerini açtığında ilk fark ettiği şey sessizlikti. İkinci fark ettiği şey keskin bir lağım, çamur ve odun ateşi kokusuydu. Üçüncü fark ettiği şey ise Deniz'in yerde yüzüstü yatıyor olmasıydı.
"Deniz."
Ses yok.
"Deniz!"
Deniz homurdandı. "Öldüm mü?"
"Hayır."
"Kesin mi?"
"Sanırım."
"İyi."
Akça ayağa kalktı ve etrafına baktı. "...Lan."
Deniz de doğruldu. "Ne?"
"Telefon."
Akça telefonunu çıkardı. Ekran açıktı. Ama şebeke yoktu. İnternet yoktu. Saat vardı, tarih vardı, konum vardı. Ama konumun gösterdiği yer İstanbul değilmiş gibiydi...
Vance Dükalığı.
Deniz ekrana eğildi. "Bu ne?"
Akça cevap vermedi. Çünkü önlerinde uzanan şehir bir modern çağ kabusu değil, tam anlamıyla karanlık bir ortaçağ kentiydi.
Çamurlu, daracık sokaklar. Ahşap, derme çatma evler. Meşalelerle aydınlatılan sokaklarda demir zırhlı muhafızlar ve etrafta koşturan başları örtülü sefil köylüler... Uzakta ise Tudor mimarisine sahip, gotik ve korkutucu kuleleriyle göğe uzanan devasa bir dükalık sarayı vardı.
Deniz yutkundu. "Akça..."
"Efendim?"
"Biz neredeyiz?"
Akça çevresine baktı. "Bilmiyorum."
Tam o sırada yanlarından geçen koyu cüppeli, ellerinde haçlar olan iki papaz onlara şüpheyle baktı. Biri durdu ve hırladı:
"Kâfirler... Günahkârlar!"
İkisi birden adamlara döndü. Deniz kaşlarını çattı. "Ne diyo bu?"
Papazlar geri çekilip istavroz çıkardı. "Üzerinizde cehennemin kokusu ve büyü lekesi var! Sizi cadılar!"
Akça Deniz'e baktı. "Adam bize ne dedi?"
"Cadı dedi galiba."
"Ben de öyle duydum."
"Aksanı biraz şeymiş."
Papazlar yüksek sesle bağrışarak etraftaki muhafızları çağırmaya başladı. Akça birkaç saniye arkalarından baktıktan sonra Deniz'e döndü.
"Bence bir sorun var."
"Evet."
"Büyük bir sorun."
"Evet."
"Biz 1588'deyiz."
Deniz başını salladı. "Evet."
"Ve burası İngiltere."
"Evet."
"Sen niye bu kadar sakinsin?"
Deniz cebinden telefonunu çıkardı. "Çünkü hâlâ kamerayı çalıştırabiliyorum."
Akça birkaç saniye ona baktı. Sonra elini alnına vurdu.
"Senin gerçekten kafanı kırmam lazım gerizekalı mal! Bizi nereye getirdin?"
"Burada kavga ederek bir yere varamayız, sakin ol, halledeceğiz."
Deniz'in korkutucu derecedeki sakinliği Akça'yı daha çok korkuttu. Akça birkaç saniye Deniz'e baktıktan sonra sesi titreyerek tekrar sordu:
"Nasıl halledeceğiz..."
Sonlara doğru sesi kısıldı. Akça'nın inancı yoktu; başaramamaktan çok korkuyordu.
"Halledeceğiz," dedi Deniz. "Her zaman hallettik, şimdi de halledeceğiz güzelim, sakin ol."
Diyip sarıldı Akça'ya.
Vance Dükalığı
Vance Dükalığı... İngiltere'nin resmi haritalarında adı geçmeyen, Kraliçe I. Elizabeth'in dahi fısıltıyla andığı, kanunların geçerli olmadığı karanlık bir bölgeydi.
1588 yılındaydılar. Dünyada büyük donanmalar savaşırken, Vance topraklarında başka bir kanun hüküm sürüyordu: Soy, kılıç ve en önemlisi... Cadı avı.
Büyünün cezası doğrudan ateşte yanmaktı.
Akça ile Deniz bunu henüz bilmiyordu. Onların bildiği tek şey, İstanbul'dan birkaç dakika önce girdikleri bir tapınağın kapısından çıkıp, dörtyüz yıldan fazla geriye düştükleriydi.
Ve karanlık sokak kösesinden üzerlerine doğru koşan demir zırhlı, kılıçlı muhafızları gördüklerinde işin rengi tamamen değişti.
İçlerinden biri kılıcını onlara doğrulttu.
"Yakalayın o büyücüleri!"
Deniz fısıldadı: "Akça."
"Ne?"
Muhafızların ellerindeki meşaleleri ve kılıçları gördüler.
"HE AMINA KOYAYIM, ŞİMDİ SÖYLÜYORSUN!"
İkisi birden koşmaya başladı. Arkalarından atlı muhafızların nalları ve çığlıkları yükselirken, gökyüzünde kan kırmızısı ve garip bir şekilde çatlamış devasa bir ay parlıyordu.
Ve Akça'nın telefon ekranında, kimsenin dokunmadığı hâlde tek bir bildirim belirdi:
LOTUS KIRILDI.
ZAMAN BÖLÜNDÜ.
GERİ DÖNÜŞ YOK.
Oy vermeyii unutmayım lütfeeennn ve yotunlarınız neletr
Bölüm etkileşimi
