Bölümler 2Şu an: 1 bolüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
1. Bölüm
Zekeriyaköy’ün sonbahar rüzgârıyla hışırtı koparan devasa çam ağaçlarının gölgesinde kalan o sert, tahta bankta oturuyordum. Parmaklarım ekranın camında mekanik bir hızla kayıyor, Instagram’da önüme düşen anlamsız reels videolarını ardı arkasına geçiyordum. İçimdeki o ağır, yapışkan sıkıntı gün boyunca yakamı bırakmamıştı. Aslında bugün, takvime bakıldığında "mükemmel" denilebilecek türden güneşli bir sonbahar günüydü; ama İstanbul’un o gürültülü, dayatmacı kalabalığından uzak, Zekeriyaköy’ün yeşillikleri arasına saklanmış Vesper Koleji’nin bahçesinde bu güneşin bile soluk ve yapay bir ısıdan ibaret olduğunu çok iyi biliyordum.
Dışarıdan bakanlar için Vesper Koleji kusursuzluğun, ayrıcalığın ve prestijin simgesiydi. Yüksek, dikenli tellerle çevrili demir kapıları, gotik mimariyi andıran gri taş binaları ve bahçesinde süzülen lüks arabalarıyla burası adeta modern bir kaleydi. Ancak o yüksek duvarların ardında yatan gerçek başkaydı: Keskin bir rekabet, zengin çocuklarının kapalı kapılar ardında çevirdiği sırlar, çıkar üzerine kurulan kırılgan dostluklar ve asla kapanmayan yarım kalmış hesaplaşmalar...
Etrafta kahkahalar atarak koşturan, son model telefonlarıyla birbirlerine bir şeyler gösterip neşeyle bağrışan öğrencilerin sesleri, kulaklarımda uğuldayarak içimdeki sıkıntıyı körüklüyordu. Bu kadar eğlenecek ne vardı Allah aşkına bu soğuk taş duvarların arasında? İnsanlar nasıl böyle hiçbir şey yokmuş gibi maskeler takıp mutlu anlar üretebiliyordu, anlamıyordum.
Benim dünyam ise bu yapay neşelerden çok uzaktı. Arkadaş dediğin dediğin dediğin... Alası vardı bende. Öyle sıradan, grupta sayı tamamlasın diye yanımda gezen insanlardan değildi benimkiler. Bizimki serkeş, kural tanımaz, fırtınalı bir bağımlılıktı.
Tanıyalım mı onları?
ben, Ece, Naz, İlay, Hira, Ülkü, Esma...
Bu kızları rastgele bir araya getirmemiştim. Onlar benim bu kurtlar sofrasında hayatta kalma stratejimdi, kendi ellerimle kurduğum koruma kalkanımdı. Vesper Koleji’nin o parıltılı ama çürük düzeninde uğradığımız zorbalıklara, adaletsizliklere ve sahte elite karşı omuz omuza duran tek gruptuk. Ama şu an, o sert bankın buz gibi tahtasında tek başımaydım. Çevremdeki o yapay kalabalığın tam ortasında, mutlak bir yalnızlığın içinde.
Bakışlarımı bahçenin ilerisinden yükselen o çiğ kahkahalara doğru çevirdim. Voleybol sahasında bir grup kız, sanki dünyanın en hayati mücadelesini veriyormuşçasına hevesle koşturuyordu. İçlerinden biri topa her vurduğunda, bahçede yankılanan tiz bir nâra atıyordu. Ne yani? Alt tarafı deri bir topu file üzerinden karşıya geçiriyorsun. Bu kadar böğürmenin, kendini paralayan sevinç gösterilerinin sebebi ne?
Gözlerimi küçümsemeyle devirdim. Bu basit insan zihnini anlamakta her zaman güçlük çekmişimdir. Hayatı bir vitrin camının arkasından izleyen, ufak bir skorla havalara uçup en küçük bir pürüzde yerle bir olan bu sığ kalabalık bana son derece acınası geliyordu. Ben şu hayatta kaç tane gerçek oyun oynamıştım, kaç kez görünmez kuralların ortasında hamle yapmak zorunda kalmış, kaç kez yenilginin eşiğinden dönmüştüm... Ama bir kere bile zayıflığımı dışarı vuran tek bir ses, tek bir bağırtı çıkarmamıştım. Bu insanların neşeleri de kederleri de tıpkı kendileri gibi yüzeysel ve sığdı. Ve onların bu basitliği, dudaklarımın kenarında soğuk, alaycı bir tebessüm yaratmaktan öteye geçemiyordu.
Oyun demişken... Zihnimin karanlık odalarında bir isim aniden yankılandı ve içimdeki o sıkıntı bir anda katlanarak büyüdü.
Demir Orlov neredeydi?
Bu okuldaki herkesin gördüğü, bildiği şey; benim Demir’e karşı fazla duygum, mesafesiz ve sınırsız boyutuna varan bir tutum sergilediğimdi. Herkes beni onun platonik bir karşıtı, ona hep geçit veren o gursuz kız sanıyordu. Ama hepsi birer sahne şovundan ibaretti. Bu da oynadığım büyüleyici oyunun sadece bir parçasıydı.
Çünkü asıl mesele Demir’in kendisi değildi. O güneşte sarıya çalan kumral saçları, insana tepeden bakan o umursamaz ela gözleri ya da buğday teninin cazibesi... Bunların hiçbiri umrumda değildi. Ben sıradan duygularla hareket edecek kadar zayıf bir oyuncu değildim.
Asıl mesele, Orlov soyadının arkasında yatan o devasa güçtü.
O soyadın temsil ettiği gücü düşündükçe içimi kaplayan o tehlikeli ve yakıcı heyecan, damarlarımda akan zehir gibi yavaş yavaş tüm vücuduma yayılıyordu. Abartmıyorum; siz hiç Satranç Çetesi'ni duydunuz mu? Belki evet, belki de sadece karanlık fısıltılardan ibaret bir şehir efsanesi sanıyorsunuz. Ama ben biliyordum. Bu uyuşturucu madde satan, yer altının en acımasız ve görünmez çetesinin arkasında kimlerin olduğunu çok iyi biliyordum. Ben o devasa yapının içinde sadece siyah bir kartın üstündeki altın işlemeli bir piyondum belki ama Demir... Ya da başka bir deyişle, o soyadın tek varisi Orlov, bu çetenin en büyük hissedarlarından biriydi.
Ve Demir, benim bu tehlikeli oyunumdaki en yakışıklı, en stratejik ve en çok sevdiğim planımdı. Tam tamına 4 yıldır Demir için uğraşıyordum; bu liseye adım attığım ilk günden beri tek odak noktam buydu. Zihnim bu karanlık hesaplaşmanın içinde öyle bir kaybolmuştu ki, avucumdaki telefonun ani titremesiyle yerimden sıçradım.
Ekranı aydınlatan bildirimler, kızların WhatsApp grubundan yanı serkeş 'ten peş peşe düşüyordu:
Esma:
4. kata gelmelisiniz, acil!
Ece:
Ben gelemem, kafeteryada kahve içiyorum, rahatımı bozamam.
Naz:
Mert’leyim kızlar, gelemem.
Leyla (Ben):
Sorun ne Esma?
Esma:
Leyla, şu sürtük kızlar yine malik yapıyor, ortalık karıştı!
Okuduğum satırla birlikte dudaklarımda kıvrılan o tehlikeli gülümseme daha da belirginleşti. Telefonun ekranını karartıp cebime tıktım. Bakışlarımı voleybol sahasından ve o bomboş dünyadan çekip aldım.
Eğlence vaktİ gelmişti.
Telefonu kapatmış, gelen diğer mesajlara dönüp bakma zahmetine bile girmemiştim. Sert adımlarla binaya girdim, merdivenleri ikişer üçer tırmanarak hızla 4. kata çıktım. Vesper Koleji’nin o sakin görünen koridorlarının ardında fırtına
Kopuyordu; ve o fırtınanın tam merkezinde yürümek, bana her zaman nefes almaktan çok daha fazlasını, saf bir adrenalin dalgasını hissettiriyordu.
Ve oradaydım.
Koridorun o basık, beton grisi atmosferinde tansiyon tavan yapmıştı. Esma, zıvanadan çıkmış olan Hıra’yı omuzlarından sıkıca kavramış, geriye doğru çekmeye çalışıyordu. Hıra ise öfkeden gözü dönmüş bir şekilde, Vesper Koleji’nin o steril duvarlarında yankılanan en sert, en filtresiz küfürleri ardı arkasına savuruyordu:
“Siz hangi piç kurusu taslaktan çıkma aptallarsınız lan? Kime bulaştığınızı unutup hangi dağın ardında yarak yediniz da buraya gelip bu cesareti buluyorsunuz?!”
Gelişimi henüz zihinlerine işleyememişlerdi; beni görmemişlerdi bile. Hızlı, kendimden emin adımlarla Hıra ve Esma’nın önüne geçtim. O an, üzerime dikilen gözlerin arasında o sarı saçları ve sahte ten rengiyle Elçin’in silüeti belirdi. Beni bir anda karşısında gören Elçin, o saniyelik kibirli duruşunda anlık bir bocalama yaşadı. Gözleri irileşti, ardından o iğrenç, alaycı sırıtışı yüzüne geri oturdu. Sarı saçlarını aceleyle elinin tersiyle geriye itip göğsünü dikleştirdi.
O, hayatta midesini bulandırdığım, varlığından bile nefret ettiğim insan tiplerinin zirvesindeydi. Neden mi? Çok basitti. Demir’in o anki biricik, etrafta kibirle salınan o...usu olduğu için. Ve bu durum, bu okulda nefes aldığı her saniye canımı daha da çok sıkıyordu; midemi bulandıran yapışkan bir histi.
Elçin, o kışkırtıcı, baldan tatlı ama zehir akıtan sesiyle öne doğru bir adım atıp konuştu:
“Aaa... Leyla. Sonunda teşrif edebildin. Bakıyorum da pek bir acelelisin, yoksa sevgilin seni beklettiği için mi bu kadar gerginsin?”
Hıra, Esma’nın kollarından kurtulmak için vahşi bir hamle yaparken cırtlak ve tehlikeli bir sesle bağırdı:
“Vaktin var mı senin lan Elçin? Şov yapmayı kes de siktir git bence, yoksa o leş sarısı saçlarını bu mermerlere tek tek kazıyacağım!”
Arkamda, soluk soluğa kalmış olan Esma’nın o titrek sesi yankılandı:
“Leyla... Dur.”
Durdu adımlarım. Başımı hafifçe çevirip, o her zaman sığınak bildiğim kahveye çalan gözlerinin içine baktım. Esma’nın göz bebeklerindeki o korku, içimdeki buzları anında ateşe verdi. Esma, yutkunarak o cümleyi fısıldadı:
“İlay’ı... İlay’ı köşeye sıkıştırmışlar, Leyla.”
İşte o an, o saniyede, yerçekimi yok oldu. İçimdeki bütün hava çekildi; göğsümün ortasına demir bir yumruk oturdu. İlay... Bizim o masum, rüzgâr değse kırılacak gibi duran, o karanlık koridorlarda bile sessizliğini koruyan tek meleğimiz.
Bakışlarımı yavaşça, buz gibi bir keskinlikle tekrar Elçin’e çevirdim. Yüzündeki o aptal sırıtış, gözlerimdeki ifadenin ağırlığı altında ezilir gibi hafifçe sola kaydı, yutkundu. Ama umurumda bile değildi. Bütün bu aptal tiyatroyu, o saçma sapan hırsları bir kenara iten o tek ve zehirli soruyu, dişlerimin arasından tıslayarak fısıldadım:
“İlay... Nerde?”
Elçin, yüzüne maske gibi takmaya çalıştığı o küstah sırıtışın arkasındaki tedirginliği gizleyemedi. Omuzlarını dikleştirip, sanki okulun sahibiymiş gibi yapmacık bir rahatlıkla kollarını göğsünde kavuşturdu.
“Ayy, ne dram ama!” diye cıyakladı, sesindeki o yapışkan tatlılık sinir uçlarımı tek tek yakıyordu. “Alt tarafı küçük bir ders vermeye çalıştık tatlım. O silik, ezik arkadaşınız nerede mi? Sanırım arka bahçedeki eski kulübenin orada, ya da botanik serasının arkasında falandır. Tabii hâlâ ayakta kalmayı başardıysa...”
Cümlesi biter bitmez, Hıra’nın sabrı tamamen taştı. Esma ne kadar tutmaya çalışırsa çalışsın, Hıra sanki bir yay gibi gerilip ileri atıldı ve Elçin’in tam üstüne yürürken zehir zemberek bir kahkaha patletti:
“Senin o dillerini koparıp eline vermezsem bana da Hıra demesinler, piç kurusu!” diye kükredi koridor.
Elçin korkuyla bir adım geri çekilirken, arkasındaki iki sığıntısı önüne siper olmaya çalıştı. Ama benim gözüm artık ne Elçin’i ne de o ucuz tiyatroyu görüyordu. Zihnimde tek bir cümle yankılanıyordu: Botanik serasının arkası.
Elçin’in suratına son bir kez, içinde cinayet barındıran o buz gibi ve net bakışımı fırlattım. Tek kelime etmeme bile gerek kalmamıştı; çünkü onlar benim gözlerimdeki o karanlığı gördüklerinde zaten kaybetmişlerdi.
“Bekleyin burada,” dedim, sesim o kadar alçak ve sakindi ki, arkamdaki kızlar anında sustu. “Benimle oynamak neymiş, onlara toplu ders vereceğim.”
Arkama bile bakmadan, Vesper Koleji’nin soğuk mermerlerinde topuklarımın çıkardığı o sert ve ritmik seslerle arka bahçeye doğru yürümeye başladım. İçimdeki o saf öfke, damarlarımda akan zehirli bir sarhoşluk gibiydi. İlay’a dokunmak, doğrudan bana dokunmaktı. Ve bu okulda hiç kimse, ama hiç kimse benim klanımdan tek bir kılı bile inceltemezdi.
Seranın cam duvarlarına yaklaştığımda, içeriden gelen boğuk sesleri ve kahkahaları duyumsadım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyor, her bir atışında
Biraz daha hırslanıyordu. Kapıya uzandım, parmaklarım demir kulpun o buz gibi soğukluğuna sımsıkı sarıldı ve bütün öfkemi yüklenerek kapıyı sertçe ittim.
Gördüğüm manzara karşısında kanım dondu; olduğum yerde öylece, hareket edemez bir halde kaskatı kesildim. İçerideki iki kız, benim İlay’ımın üzerindeki formayı parçalamıştı; gömleği darmadağın olmuş, hırpalanmış bedeni o soğuk odanın ortasında savunmasız kalmıştı. Daha da can yakıcı olanı, o güzelim kızıl saçlarıydı. Gelişigüzel, hunharca kesilip kırpılmıştı. Gözüm yerdeki o sahipsiz, parça parça kızıl saç tutamlarına takıldı; içimdeki o zehir, bütün damarlarımı yakarak yayıldı. İlay, oturduğu soğuk zeminde büzüşmüş, omuzları hıçkırıklarla sarsıla sarsıla ağlıyordu.
Kapı eşiğinde dikilen o iki zorba kız, birdenbire karşısına dikildiğimizi görünce renkleri attı; dehşetle birbirlerine çarpıp korkuyla kaçıştılar. İçimden fısıldadığım o zehirli yemin zihnimi tırmaladı: Şimdi kaçın, ama sıranız gelecek...
Hızlı adımlarla ileri atıldım, İlay’ımın yanına çöktüm.
“Geldim,” dedim, sesim fısıltı gibi çıkmıştı ama içindeki o keskin tını odadaki havayı bıçak gibi kesti.
İlay, nemli ve korku dolu gözlerini yavaşça bana kaldırdı. Dudakları titriyordu, zar zor duyulan o kısık sesiyle fısıldadı:
“Leyla... Çok korktum...”
“Özür dilerim İlay,” dedim, boğazımdaki o düğüm nefes almamı engelliyordu. “Seni koruyamadım... Affet beni güzelim.”
Titreyen arkadaşımı sıkıca kollarımın arasına sardım, göğsüme bastırdım. Arkamda, Hıra’nın öfkesine yenik düşüp hırsla dışarı fırladığını, koridorda yankılanan ağır adımlarından ve küfürlerinden anladım. Esma ise tam yanımda, gözyaşları içinde diz çökmüş, dehşetle olanları izliyor ve bana bakarak "Bir şeyler yap, yalvarırım bir şeyler yap" dercesine yalvarıyordu.
Vakit kaybetmeden üzerimdeki siyah hırkamı çıkardım; titreyen arkadaşımın omuzlarına örttüm, açıkte kalan her yerini dikkatle ve şefkatle sardım. Narince, canını incitmekten ölümüne korkarak İlay’ı ayağa kaldırdım. Esma diğer taraftan koluna girip bana destek oldu. Usulca, kimselere görünmeden seradan dışarı süzüldük. Okulun arka kenarındaki kör noktada,
Ülkü’nün okulun arka çıkışına çektiği siyah arabanın kapısını sertçe açıp kendimizi içeri attık. Kapılar ardımızdan kapandığı an, içerideki o boğucu ve zehirli sessizlik üzerimize bir karabasan gibi çöktü.
Ülkü, direksiyonu tutan ellerinin boğumları beyazlaşana kadar sıkmıştı. Dikiz aynasından arkaya, İlay’ın paramparça olmuş haline baktı; gözlerindeki o öfke, zift gibi koyuydu.
“İlay... İlay’ım, güzelim... Bu ne hal?” diye fısıldadı Ülkü, sesindeki o titrek nefes kopmak üzere olan bir fırtınanın habercisiydi. “Kim yaptı bunu sana? Yemin ederim o okulun otonomunu da o serayı da başlarına yıkacağım!”
Cevap vermedim. Gözlerimi Ülkü’nün dikiz aynasındaki öfkeli yüzünden ayırıp, yanımdaki büzüşmüş bedene çevirdim.
“Ülkü,” dedim, sesim odadaki havayı donduracak kadar sakindi ama içinde demir gibi bir keskinlik barındırıyordu. “Bir şey olmadı. Hadi, bas gidelim... Arabayı benim eve sür, orası şimdilik güvenli.”
Yanımdaki Esma’ya baktım. Gerildiği, kontrolünü kaybetmek üzere olduğu anlarda istemsizce yaptığı gibi yine ellerine sarılmış, tırnak etlerini kanatıncaya kadar yoluyordu. Parmaklarını bileklerinden tutarak ellerini açtırdım.
“Esma, yapma şunu,” dedim yumuşak ama otoriter bir sesle. Ardından İlay’a döndüm, onu hiçbir şekilde hırpalamayacak, canını yakmayacak en kusursuz açıyla kollarımın arasına çektim. “Bana yaslan bitanem... Korkma, buralardayım.”
Aynı anda, elime titreşen telefonumu aldım. Grubun WhatsApp sohbetine baktığımda, tahmin ettiğim gibi Naz ve Hıra’nın ortalığı ayağa kaldırdığını, çıldırdıklarını gördüm. Hızlı parmak hareketleriyle ekrana o sert emri bıraktım:
Leyla:
Hiçbir şey yapmayacaksınız. Ortalığı karıştırmayın, ya sessizce durumunuzu sabitleyin ya da o okuldan hemen ayrılın.
Anında Hıra’dan çıldırmış gibi bir mesaj düştü:
Hıra:
Dalga mı geçiyorsun Leyla?! Ben o Elçin’in o leş sarısı saçlarını yolarak ellerine vermezsem bana da Hıra demesinler! Bırak beni, gidip paramparça edeceğim onları!
Dişlerimi sıkarak hemen tuşladım:
Leyla:
Kes sesini Hıra! Orada duramıyorsan siktir git okuldan, başımıza fazladan bela açma! Beni dinle, dedimse o kadar!
Ece telaşla araya girdi:
Ece:
Nereye gidiyorsunuz kızlar? Biz de gelelim mi yanınıza?
Leyla:
Bana geçtik. Sabah ilk derste okulda görüşürüz.
Ekranı karartıp telefonu sertçe cebime fırlattım. İlay’a biraz daha sıkı, koruyucu bir kalkan gibi sarıldım. Başını omzuma yaslamıştı; her hıçkırışında sarsılan bedeni içimi acıtıyordu. Eğildim, dudaklarımı onun o tozlu ve dağılmış saçlarına yakıştırarak fısıldadım:
“Sakin ol... Geçti güzelim, ağlama artık ne olursun.”
İlay burnunu çekti, o zayıf ve titrek sesiyle yutkundu. Ön koltuktan Esma’nın acı dolu, isyan eden sesi yükseldi:
Leyla, kızın haline bir baksana! Nasıl sakin olalım, içim yanıyor benim!
Başımı hafifçe kaldırıp, gözlerimdeki o sert uyarıyı Esma’ya yönelttim:
Esma, sus ya! Ne var İlay’da? Üzerine gitmeyin, yeter!"
Ülkü direksiyonu sert bir manevrayla çevirip ana yola bağlanırken dişlerinin arasından küfürleri sıralıyordu:
Sikeceğim belalarını ben o piçlerin...
Dikiz aynasından ona doğru keskin bir bakış fırlattım:
Ülkü, sen sadece önüne bak ve arabayı sür. Gerisi bende.
Tam o sırada, kollarımın arasında sessizce yatan İlay başını yavaşça kaldırdı. O hüzünlü, feri sönmüş ama içinde sonsuz bir minnet barındıran mavi gözleriyle doğrudan gözlerimin içine baktı. Yaşadığı o korkunç travmaya ve gözyaşlarına rağmen, dudaklarında bana karşı o kadar masum, o kadar kırılgan ama bir o kadar da sıcacık hafif bir gülümseme belirdi.
İçimdeki o buz kütlesi, o an o gülümsemeyle eriyip bitti. Ben de ona karşılık olarak, dünyadaki herkese karşı takındığım o sert maskeyi indirip en şefkatli, en koruyucu tebessümümle baktım.
İlay:
“Leyla yaa...” diye fısıldadı, sesi hâlâ hafifçe titriyordu ama gözlerindeki o korku yerini yavaş yavaş güvene bırakıyordu.
“Efendim ya...” dedim, sesimdeki o yumuşak ton sadece ona özeldi.
İkimiz de birbirimize bakıp zayıf ama içten bir şekilde sırıttık. O an, o karanlık seranın bütün o boğucu kabusu, aramızdaki bu sessiz ve kopmaz bağın altında ezilip gitmişti.
Sonunda araba mahallenin tanıdık, dar sokaklarına girdi ve benim "malikâne" diye adlandırdığım yere, evimin önüne geldik. Dışarıdan bakanlar için burası sadece tek katlı, salaş ve biraz yorgun bir gecekondu gibi durabilirdi; ama bana yetiyordu. Burası benim sığınağımdı, kimseye hesap vermediğim tek krallığımdı. Ailem mi? Yoktu. Ya da vardı, kim bilir... Belki birer silüetten ibarettiler, ben bilmiyordum ama bulacaktım , simdilik umurumda değilmiç gıbi yapmalıydım .Bu geçmişin tozlu detaylarıyla kafamı doldurup canımı sıkacak lüksüm yoktu; şimdiki tek önceliğim İlay’dı.
Arabadan indik; Ülkü ve Esma, İlay’a kol kanat gerip destek olarak içeri taşıdılar. Kapının kilidini çevirip açtığım anda, arka bahçeden neşeyle havlayarak koşan köpeğim Olgum bacaklarıma dolandı, kuyruğunu mutLu bir helezon gibi sallıyordu.
“Olgum, yavrum... Bak misafirimiz var oğlum,” diyerek eğildim, o sarı, yumuşak tüylerini sevgiyle okşadım. Olgum sanki durumu anlamış gibi doğrudan İlay’a doğru yönelip burnuyla dizini hafifçe dürterek sevgi gösterdi. İlay’ın yüzünde ilk defa küçük bir tebessüm belirdi.
İçeri geçtik. Evim biraz garip, biraz da minimalistti; odalarda tek tük eşya vardı, zaten evin genel düzenini de kızlar zamanında el birliğiyle yapmışlardı. İlay’ı evin ortasındaki geniş yatağa usulca oturttum. Üzerimdeki o ter kokan, üzerime yapışan kirlenmiş okul formasını hızlıca sırtımdan çıkarıp bir köşeye fırlattım, yerine dolaptan çektiğim bol, rahat siyah bir tişört geçirdim.
Tam o sırada, ülkü ve esma'nin sesleri yankılandı. Ülkü, ellerini beline koyup evin dağınık haline şöyle bir göz gezdirdi ve kaşlarını havaya kaldırdı:
“Bu ne dağınıklık Leyla? Ev mi savaş alanı mı, belli değil vallahi. İnsan eve gelmeden önce iki toplar!”
Omuz silkip dudak büktüm, gözlerimi devirdim:
“Sorun gerçekten bu mu Hıra? Şu an takıldığın şey evin düzeni mi?”
Esma kapının önünde montunu çıkarırken başını salladı:
“Ben şaşırmadım valla, Leyla’nın evi her zamanki gibi artistik bir kaos.”
Ülkü homurdanarak mutfağa doğru yürüdü:
“Bırakın şimdi dağınıklığı, ben bi şekerli su kaynatayım İlay’a, rengi solmuş kızın.”
““Kızlar, alınıyorum ama ha...” diyerek onlara sahte bir sitemle baktım, ardından vakit kaybetmeden İlay’ın yanına, yatağın kenarına çöktüm.
Otururken yatağın üzerindeki dağınık örtüyü kenara itip kendime yer açtım. Esma da köşedeki ahşap sandalyeyi gıcırdatarak yanımıza çekmiş, kollarını dizlerine yaslayıp bize yaklaşmıştı. İlay ise üzerindeki o ilk dehşet anını biraz olsun atmış gibiydi; duruşunu toparlamış, kucağındaki hırkamın kumaşını daha sakin adımlarla sıkıyordu. İyice kendine gelmişti sanki.
Tam o sırada mutfaktan gelen şiddetli bir cam kırılma sesiyle hepimiz irkildik.
Hemen ardından Ülkü’nün panik dolu çığlığı yükseldi mutfaktan:
“Ay! Kırıldı bu! Valla billa isteyerek olmadı!”
Gözlerimi devirip kendimi tutamayarak sesli bir kahkaha patlattım:
“Ülkü! Yıktın mı yine evi ya? Alt tarafı bir bardak çıkaracaktın!”
Esma oturduğu sandalyeden bir ok gibi fırladı, hızlı adımlarla mutfağa doğru koşarken bağırdı:
“Dur Ülkü, basma sakın! Kendi elini ayağını kesme bir yerini, çekil oradan!”
Onların mutfakta başladığı o kaos dolu atışmayı dinlerken bakışlarımı yeniden İlay’a çevirdim. Yüzümdeki o alaycı tebessümü koruyarak dudaklarımı çocuksu bir edayla büktüm.
“Biz bu beceriksizleri niye çağırdık ki ya?” dedim, sesimi hafifçe alçaltarak. “İki dakika kendi halimize bırakmaya gelmiyor, evi başımıza yıkacaklar şimdi.”
İlay, mutfaktan gelen “Valla tutamadım Esma, tezgâh kavisliymiş!” savunmalarını duyunca gözlerinin kenarları kırışarak hafifçe kıkırdadı. O kısacık kıkırdama, saatlerdir göğsüme oturan o ağır taşı söküp almaya yetti.
“İyi ki çağırmışsın Leyla,” dedi İlay, sesi hâlâ biraz pürüzlüydü ama buğusu dağılmıştı. “Onlar olmasa bu ev fazla sessiz olurdu... Ve ben o sessizlikte boğulurdum.”
Elimi uzatıp dizine hafifçe dokundum, bakışlarımı darmadağın edilmiş ama hâlâ o masum gururunu koruyan yüzünde gezdirdim:
“Seni kimsenin boğmasına izin vermem. Hele ki o sürtüklerin ve arkasındaki o paravanların... Mutfaktakiler evi yıksa da toparlarız ama senin tek bir tel saçının hesabını o okula ödeteceğim, biliyorsun değil mi?”
İlay başını yavaşça salladı. Tam o sırada Esma, elinde süpürgeyle mutfak kapısında belirdi:
“Leyla, senin bu kız mutfakta cam bırakmadı haberin olsun. Şekerli su yerine ortalık komposto oldu!”
Ülkü de arkasından mahcup ama sırıtarak kafasını uzattı:
““Abartma Esma ya, alt tarafı iki bardak kaydı elimden. Hem Leyla’nın evi alışkındır kazalara, değil mi patron?”
Diyerek yanımıza geldiler. İlay’a baktım ve göz kırptım; şükür ki gülümsemişti, o korku dolu hâlinden eser kalmamıştı, normale dönmüştü sanırım. Esma yanımıza yaklaştığı gibi muzip bir sesle atıldı:
“İlay hanım, iyi misiniz kuzum?”
Elimle hafifçe Esma’yı ittirdim:
“Takılma kıza Esma, yeter zaten.”
Ülkü hemen kollarını kavuşturup dudak büktü:
“Ama kıskanırım ben, sadece İlay’a mı ilgi var burada?”
Hiç tereddüt etmeden tek kelimeyi yapıştırdım:
“Kıskan.”
Cevabım karşısında İlay kendini tutamayarak sesli bir şekilde gülmeye başladı. O kahkaha odadaki bütün o karanlık havayı bir anda dağıttı. Esma, neşesi yerine gelen İlay’a hafifçe omuz attı:
“Ee, ne oldu anlatacak mısın kuzum? Nasıl sıkıştırdılar seni o serada?”
İlay derin bir nefes alıp omuzlarını düşürdü, sesindeki o hüzünle mırıldandı:
“Elçin işte... Klasik tripleri,” dedi kederli bir sesle. Sonra birden duraksayıp gözlerimi dikti
"Şey ..."
Merakla kaşlarımı kaldırdım:
“Şey ne? Ne dedi o sürtük?”
İlay gözlerini kaçırarak fısıldadı:
“Şöyle dedi: ‘Leyla söylersin, Demir’e giden yollar taşlı; o yolda yürümek öyle kolay sandığı gibi pürüzsüz değil, ayağına batacak çok şey var’ falan yaptı...”
Sözlerini duyunca kafamı geriye atıp buz gibi bir kahkaha patlattım:
“Bak sen! Aklınca gözümüzü korkutacak ya sıra sıra piyonlarla... Güldürmesin beni.”
Esma ellerini iki yana açtı:
“Kızdaki gurura bak be! Sanki okulun kraliçesi mübarek.”
Ülkü dişlerinin arasından homurdandı:
“Ne gururu amına koyayım, bildiğin şıllıklık o yaptığı.”
İlay ellerini ellerinin arasına alıp kafasını öne eğdi, sesi birden kısıldı:
“Saçlarım... Mahvettiler saçlarımı...”
Hızlıca doğruldum, moralini düzeltmek için hemen atıldım:
“Yok be, ne mahvettiği! Kısa saçlar yüzünü açtı biraz, fena mı?”
İlay’ın çenesinden tuttuğum gibi başını sağa sola çevirdim, dikkatle inceledikten sonra memnun bir mırıltı çıkardım:
“Gayet de tatlı oldu. Sadece biraz uçları toplamak, o tuhaf kesilen yerleri eşitlemek lazım.”
Odanın bir köşesindeki küçük çekmeceden dikiş makasının yanında duran keskin bir makasını bulup kaptım. İlay’ın arkasına geçip saçlarını özenle düzeltmeye başladım.
Esma hemen başını uzatıp işaret etti:
“Leyla, şurayı da biraz daha al, o tarafta küçük bir çıkıntı kalmış.”
“Tamam, görüyorum,” diye mırıldandım işime odaklanarak.
Ülkü düşünceli bir şekilde çenesini kaşıdı:
“Aslında protez saç falan da takabilirsin İlay, ya da çıtçıt falan...”
İlay panikle başını kaldırdı:
“Takmalı mıyım sence? Çok mu kötü duruyor?”
Esma hemen araya girdi:
“Yok ya, ne protezi! Uzarlar zaten yakında, hem bu hâlinle bile gayet havalısın.”
“Aynen öyle,” diye onayladım Esma’yı.
Elimdeki makası bırakıp ortaya çıkan sonuca baktığımda, kendimden adeta gurur duydum. Başımı hafifçe sallayıp bunu dile de getirdim:
“Allah size benim gibi birini getirmiş, daha ne istiyorsunuz vallahi? Kuaför masrafından da kurtuldunuz.”
Esma aynaya bakan İlay’ın omzuna dokundu:
“Valla mükemmel oldu Leyla, ellerine sağlık.”
Hafifçe göz devirdim ama içten içe sırıtıyordum:
“Olmayacak mıydı sanki? Bizim elinin değdiği yer kusursuz olur.”
Ülkü kahkaha atarak kafasını salladı:
“Sen yaptıysan kusursuz olur tabii patron, şüphe eden mi var?”
Aynaya bakıp yeni saçlarını inceleyen İlay’ın yüzündeki o hafif gülümseme yavaş yavaş yerine otururken, odadaki o neşeli hava hâlâ asılı duruyordu. Ama benim zihnimde saatler öncesinin o zehirli sahneleri, seradaki o perişan görüntü ve Elçin’in o kibirli suratı dönüp duruyordu. Dinlenme vaktim çoktan dolmuştu.
Esma ile Ülkü hâlâ yatağın kenarında yayılmış, kendi aralarında kahkaha atarak dünden kalan bir konuyu tartışıyorlardı.
Bakışlarımı ikisinin üzerinde gezdirdim. Yüzümdeki o yumuşak, koruyucu ifade yerini yavaş yavaş o buz gibi, net mesafeye bırakmıştı.
“Hadi bakalım,” dedim, sesim odadaki sesleri anında bastıracak kadar otoriter çıktı. “Dağılın.”
Esma kahkahasının ortasında duraksadı, kaşlarını çatıp bana baktı:
“Ne dağılması be? Daha yeni oturduk, soluklanıyorduk.”
“Duydunuz,” dedim, oturduğum yerden kalkıp kollarımı göğsümde kavuşturarak dikildim. “İşimiz bitti, herkes evine. İlay’ın dinlenmesi gerekiyor, sizin de o boş çene yapacak enerjinizi başka yerde harcamanız.”
Ülkü gözlerini devirip arkasına yaslandı, o her zamanki ukala sırıtışıyla başını salladı:
“Aaa, kovulduk mübarek! Bak sen şu patrona, işi bitince kapıyı gösteriyor.”
“Kovuyorum evet,” dedim, sesimde kusura bakılmayacağını belli eden o net tınıyla. “Uzatmayın, hadi. Sabah okulda zaten o sarı kafaların ve diğer piç kurularının karşısına çıkacağız. Enerjinizi oraya saklayın. Esma, sen de ikile.”
Esma homurdanarak ayağa kalktı, üzerindeki montunu düzeltrken söylenmeyi ihmal etmedi:
“Tamam be, taşa tuttun resmen. İnsan bir çay falan ikram eder.”
“Çay may yok, kapı orada,” dedim, hafifçe sırıtarak başımla çıkışı işaret ettim.
Ülkü de yerinden doğrulup montunu giydi, kapıya doğru yürürken omzunun üstünden arkaya baktı:
“Sabah görüşürüz patron. İlay, sen de kafaya takma o saçları, Leyla usta elleriyle halletti zaten.”
İlay onlara doğru hafifçe el salladı, yüzündeki o minnet dolu tebessümle mırıldandı:
“Görüşürüz kızlar... Her şey için teşekkür ederim.”
“Lafı bile edilmez güzelim,” dedi Esma kapıdan çıkarken, son bir kez bana göz kırparak ekledi: “Yarın o okulun altını üstüne getireceğiz nasıl olsa.”
İkisi de kapıdan çıkıp dışarıdaki karanlığa karıştıktan sonra, arkalarından ahşap kapıyı sertçe çekip sürgüsünü ittim. Olgum, kapının önünden kalkıp esneyerek arka bahçeye doğru süzüldü. Evdeki o kalabalık gürültü kesilmiş, yerini derin ve karanlık bir sessizliğe bırakmıştı.
Yavaşça dönüp yatağın kenarında sessizce
Oturan İlay’a baktım.
"Sen dinlen İlay, ben bir sevgilime bakayım."
"Demir’e mi?"
Başımı salladım ve hızla çıktım. Demir’in lüks evinin önünde durdum ve içeri girdim. Kapının önündeki saksı çiçeğini hafifçe geriye bükerek altındaki gizli anahtar kısmına uzandım; anahtarı alıp içeri süzüldüm.
"Demir "seslendim
Demir’in sesini duymam uzun sürmedi:
"Buradayım güzelim."
İçeri süzüldüğümde Demir üst kısmı çıplak bir şekilde spor yapıyordu. Üzerindeki hafif ter taneleri lambanın sarımsı ışığında parlıyordu. Yavaşça yanına süzüldüm.
"Bugün okula gelmedin mi?" diye sordum merakla.
"İşim vardı güzelim," dedi gözlerini benden ayırmadan.
Dudak büzdüm. "Özledim ama..." diyerek sıcak bedenine sarıldım. Hiç tereddüt etmeden o da güçlü kollarını belime dolamış, beni kendine kusursuzca bastırmıştı. Saçlarıma gömülüp derin bir nefes alırken kokumu içine çekti ve boğuk bir sesle konuştu:
"Özledin demek?"
"Çok... bilsen."
Eli yavaşça çeneme çıktığında parmak uçlarının sıcaklığı tenimi ısıttı.
"Bir bilsen, bu yeşilliklere bakabilmek için neler yapmazdım..."
Başımı hafifçe dikleştirdim.
"Bak o zaman, Demir."
"Hım," dedi ve yavaşça dudaklarıma kapandı. İlk an karşılık vermedim; bu benim oyunumdu. Ve ben, Elçin'in düşündüğünün aksine, Demir’in her şeyi olmuştum bile. Kontrolü elime alarak dudaklarımı araladım ve onun derinleşen öpücüğüne teslim oldum.
Nefeslerimiz birbirine karışırken, Demir belimdeki ellerini sıkılaştırarak beni yerden kesti ve sırtımı arkadaki duvara yasladı. Tenimizin temasıyla odadaki hava bir anda tamamen değişti; kaslı göğsünün sertliği tenimi eziyordu. Öpücüğü tutkulu bir açlığa dönüşürken, parmaklarım geniş omuzlarında gezindi, tenindeki teri hissetmek içimdeki ateşi körüklüyordu.
Geri çekildiğinde ikimizin de göğüsleri hızlı hızlı kalkıp iniyordu. Gözlerindeki koyu, sahiplenici karanlık, bana bu evin içinde sadece ikimizin var olduğunu hatırlatıyordu. Dudakları boynuma kaydığında, istemsizce başımı geriye attım; sıcak ve sert dudaklarının boyun çukurumda bıraktığı her temas, zihnimi o pılan gurula daha sahıplenıyordu ve benı bu oynun vurgu hesaplatıyordu ama demir için daha farkıydı olaylar .
— Güzelim... diye fısıldadı boğuk bir sesle, dudakları tenimde gezinirken. — Sadece benim...
— Demir... dedim sakinçe.
— Söyle güzelim, diyerek bana baktı. Gözlerindeki o doymak bilmez arzu nefesimi kesti.
O an zıhnıme kandım; ani ve aç bir hamleyle öne atılıp dilimi ağzının sıcak duvarlarına çarptım. Bu cüretkâr ve tutkulu hareketim karşısında boğazından derin, erkeksi bir hırıltı çıktı. Bacaklarımın arasındaki varlığı ve hareketleriyle soluğum kesilirken, ellerimi duvarın çerçevesine öyle bir sıktım ki parmak eklemlerim beyazlaştı.
Hızla geri çekildiğimde, üzerimdeki kıyafetleri sabırsız bir hamleyle sıyırıp çıkarmaya çalişti. Şehvetten acılmiş titreyen tenime bakan gözleriyle soluklandı:
— Aklımı alıyorsun, güzelim...
Gözlerinin içine bakarak, bu kez çok daha içten ve tutkulu bir tonla, bizzat ruhumun derinliklerinden süzülen bir sesle adını fısıldadım:
— Demir...
— Güzelim... dedi tekrar, sesi odanın dört bir yanına çarparken.
Hafifçe güldüm ve beni sıkıştırdığı o dar yerden, duvardan sıyrılarak ustaca uzaklaştım. Arkamda bıraktığı o yakıcı ve şaşkın sessizlikle birlikte, birkaç dakika boyunca öylece duvara baktı.
Gülerek deri koltuğa yayındım. Demir de yanıma oturdu.
"İlay ne halde?" diye sordu, sesinde hafif bir merakla.
Şaşırmamıştım, başımı salladım. "İyi gibi, toparlandı sanki."
Güldü. "İyi bari."
"İyi mi, Demir?" diye sordum gözlerimi kısarak.
"İyi ve güzel," dedi net bir tıkla.
Göz devirdim.
"Güzelim," diye mırıldandı hemen ardından.
Anında cevap verdim: "Demir..."
Sırıtışı büyüdü. "Ben banyoya geçeceğim, gelmek ister misin?"
Yüzüne yaklaştım. "Gelirdim de..."
"De?" dedi anında, gözlerindeki o parıltı yeniden alevlenerek.
Dudaklarından öpüp geri çekildim. "De işte, ben daha küçük bir çocuğum, Demir."
Kahkaha attı. "Küçük çocuk mu?"
"Evet," diyerek güldüm ve evden çıkmak için hareketlendim. "Hadi ben kaçar, Demir!" diyerek kapıdan süzüldüm ve arkamda şaşkınlığıyla baş başa bıraktığım adamın gülüşünü bırakarak hızlıca uzaklaştım.
Bölüm etkileşimi
