3. bölüm / 4
Leyla: Kayıp Kimlik3-Pembe Ayıcık
Bölümler 4Şu an: 3-Pembe Ayıcık
- 1 1-Baba2.045 kelime
- 2 2-Yetim2.565 kelime
- 3 3-Pembe Ayıcık2.607 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4-Hemşeri2.901 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
‘Ağlamadan anlatabileceğim bir çocukluğum olmasını çok isterdim mesela’
~
Erzurum Yetiştirme Yurdu
Kimsesizliğin göze çarpmadığı ancak iliklere kadar hissedildiği bu yerde Leyla tam 12 yılını geçirdi .
Kendi gibi olan yüzlerce çocukla beraber büyüdü. Kötü şekilde büyüdü denilemezdi. Devlet onlara en iyi şekilde yetişmeleri için tüm imkanları sunmuştu. Güzel yiyecekler , iyi insanlar , güzel giyisiler, oyuncaklar. Ama dışarıda gördüğü göreceği her çocuklu aile onu bir ömür kahretmeye yeterdi.
İlk okul alışverişini devlet memurları yaptı.
Veliler toplantısına babası değil memurlar çağrıldı.
Karne sonuçlarını kimseye gösterip sevinemedi.
Sınav çıkışında , mezuniyetinde onu bekleyen, sarılan bir ailesi yoktu.
Sonuçlarını öğrendiğinde sevinçten ağlayarak annesine sarılamadı mesela.
Akranları üniversite için ailesinden ayrılacağı için üzülürdü. Leyla yurttan çıkacağı için üzülmedi.
Ömründe mutlu olduğu anlar sayılıydı. Birincisi şüphesiz babasıyla olan hatırladığı anlardı. O anlara tekrar dönmek için herşeyini verirdi.
İkincisi ise babasının izinden gideceğini öğrendiği, yerleştirme sonuçlarının açıklandığı gündü. Yüzünde bir tebessüm olmuş daha sonra yatağına çekilip hüngür hüngür ağlamıştı.
O gün evlerinin salonunda, babası kızının arkasında ellerini omuzlarına koymuş, masanın üstündeki bilgisayara bakıyor olabilirlerdi.
Sonucu görünce sevinç çığlıkları atar, oturduğu yerden kalkıp babasına sıkıca sarılabilirdi.
Evde kahkaha sesleri duyulurdu. Babası ona gururla bakar güzel sözcükler sıralardı. ‘Bal kızım’der, altın gibi sarı saçlarını okşardı.
Sonra belki Leyla’nın çocukken en çok yapmayı sevdiği şeyi yaparlar dondurma alıp yiyerek bir yerde otururlardı.
Olabilirdi.
Olmadı.
Yalnızca kafasını yastığa koydu ve gece boyu uyumadı.
Aylar sonra mülakat sınavlarını birincilikle bitirmiş bir şekilde Hatay yurtlarına yerleşti. Leyla sadece okuluna odaklanarak tek başına üniversitesini birinci bitirerek kütüğe adını yazdırdı.
Hafızasından asla silinmeyecek anlardan biri de o gündü. Törende hiç kimsesinin olmayışı ve herkes ailesiyle kucaklaşıp fotoğraf çekinirken belgelerini alarak yurda yavaşça yürüdüğü o zamandı.
Ama artık ağlamıyordu. Alışmıştı galiba.
Leyla büyürken herkesten uzak büyümüştü. Bunu kendisi tercih etmişti. Sessizdi. Kimseyle konuşmaz arkadaşlık etmezdi. Öyleki yetimhanede oda arkadaşları ve neredeyde tüm yurt dilsiz diye onunla dalga geçerlerdi.
Leyla babasından sonra gülmeye eğlenmeye hakkı olduğunu düşünmezdi. Bu yüzdendi suskunluğu. Yurtta geçirdiği tüm zamanları boyunca bir köşede oturur faydalı kitaplar okur ve sürekli insanları izlerdi. Onları gözlemler , mimikleri ezberlerdi.
Zamanla duygusuz,soğukkanlı ve umursamaz bir insan olmuştu.
Üniversite zamanında yurt zamanından farklı şekilde arkadaşları olmuştu. Oda arkadaşları dışında bir arkadaş grubu vardı. Yine kendi tercihi değildi aslında.
Pınar adında dünya güzeli bir dostu vardı. Kötülüğün zerresi kalbine uğramamış saf niyetli iyi bir kızdı. Onunla oda arkadaşıydı. İlk geldiğinde bu cana yakın neşeli kız onunla sohbet edip yakın olmaya çalışmıştı. Leyla herkesle olduğu gibi mesafesini korumuştu ancak ne olduysa rastgele bir gece Pınar ile kendini dertleşirken bulmuştu.
Şu berbat hayatında sevdiği, alıştığı ilk insandı Pınar.
Daha sonra Pınar onu diğer üç arkadaşı ile de tanıştırmıştı. Demet, Tarık ve Serdar. Şimdilerde bu 5 arkadaş hala konuşur sohbet ederler.
Ancak meslekleri gereği hepsi ülkenin farklı yerlerinde vatanı için hizmet ediyorlar. Tarık ve Serdar aynı Leyla gibi polislerdi. Demet başarılı bir savcı ve Pınar’ın ise babası askerdi.
Çocukluğundan beri askeriyede ve babasının arkadaşlarıyla vakit geçirdiği için meslek olarak da askeri hemşireliği tercih etmişti.
Leyla’nın hayatında olan insan sayısı işte bu kadardı. Hatay’da okulundan mezun olduktan sonra ilk batı görevini yapmak için Çanakkale’ye gitti. İki yıllık görevinin ardından şark görevi için Şırnak’a tayin edildi. Şark görevini burda tamamladı.
Ve şimdi görevindeki 6.yılında komiser olarak yeni tayin edildiği Van’a geldi. Taşınmaktan nefret ediyordu. Bir yerden bir yere hem eşya taşıması hemde alışması çok zor oluyordu.
Neyseki işini kolaylaştıracak bir arabası vardı. Araba sürmeyi seviyordu uzun yolculuklar ona iyi gelirdi.
Van şehir merkezine geldiğinde bir kenara çekerek telefonunu eline aldı. Çünkü şans ki Pınar burada askeriyede hemşirelik yapıyordu. Leyla’nın buraya geleceğini duyduğunda lojmandan çıkmıştı ve uzun ısrarları sonucu beraber eve çıkmışlardı. Pınar’a hem geldiğini haber vererek hemde konumu isteyerek yeni evine sürmeye başladı.
Leyla Demir
Ben Leyla. Geçmişi bir enkazın altında kalmış, geleceğini ise kendi elleriyle inşa etmek zorunda bırakılmış bir kadın.
Dışarıdan bakıldığında hareketli, aksiyon dolu ve tehlikeli bir mesleğim var; komiserim. Ama işin aslı, ben hayatımın tek aksiyonunu o üniformanın içinde tutmayı seviyorum. Üniformayı çıkardığımda geriye kalan tek şey; gürültüden nefret eden, duygusuz, yaşaması oldukça sıkıcı bir Leyla...
Sivil hayatımda sakin ve huzurlu bir hayat yaşamayı diledim her zaman. Kalabalık ortamlardan ve gürültüden nefret ederim; bu yüzden de insanların gözünde oldukça sıkıcı biriyimdir.
Üniversite yılları boyunca hiçbir partiye ya da organizasyona katılmadığım için Pınar ve diğerlerinin hakkımda en sık kullandığı kelimeydi bu: ‘Sıkıcı’.
İtiraf etmesi başlarda benim için zor olsa da bu ‘sıkıcı’ hayatıma bir güneş gibi doğan tek insandı Pınar.
Babamı şehit verdikten sonra gülmeyi, mutlu olmayı kendime hiç yakıştıramadım; mutlu olmaya hakkım olmadığını düşünerek büyüttüm kendimi.
Ancak o neşeli, içten ve cana yakın arkadaşım Pınar, beni karşısına alıp bağırıp çağırarak, sinirle karşıma çıkana kadardı bu durum. Sabaha kadar durmadan konuşarak beni bir güzel azarlamıştı.
O gece fark ettim ki; ben insanlara kolay kolay alışamasam da Pınar beni çoktan benimsemişti. Bana benden daha çok üzülüyor, benim için benden çok endişeleniyordu. Ve benim ona bunu yapmaya, beni yaşama döndürmek için bu kadar çabalayan bir insana böyle davranmaya hiç hakkım yoktu... Hem babamda böyle olmamı istemezdi..
Zamanla onun yanında kendimi kasmamayı, hissettiklerimi saklamamayı öğrendim. O bana heyecanla bir şeyler anlatırken sessizce dinler, bazen iyi bazen kötü esprilerine içtenlikle gülerdim.
Beraber bir yerlere gitmek istediğinde ise artık itiraz etmeden kabul ediyordum. Dedim ya; sıkıcı ve hüzünle sarmalanmış şu hayatıma bir güneş gibi doğan kızdı Pınar.
Sevgi dolu bir ailede büyümüş, kalbi iyilikle çarpan sıcacık bir insandı.
Sonbaharın ilk günleriydi; havalar hafiften esmeye, tatlı bir serinlik çökmeye başlamıştı. Kapalı olan araba penceremi sonuna kadar açıp rüzgârın saçlarımı savurmasına izin verdim. Bu hissi hep çok sevmişimdir.
Sabahın erken saatleri olduğu için sokaklarda işe ya da okula yetişmeye çalışan birkaç insandan başka kimsecikler yoktu. Pınar’ın attığı konuma yaklaştıkça ara mahallere girmeye başladım. Açık penceremden içeri sızan ve burnuma çalınan taze simit kokuları, karnımın acıktığını sertçe hatırlattı.
Pınar bugün çalışmıyordu; muhtemelen kahvaltıyı çoktan hazırlamıştı bile. Yine de arabayı yol kenarına çekip fırından birkaç simit ve poğaça aldım.
“Canım arkadaşım, umarım çayı demlemiştir,” diye geçirdim içimden. Tam bir çay tiryakisi olarak uzun yolculuk boyunca çaysız kalan bünyemin buna cidden ihtiyacı vardı.
Belki sırf buna bağlamak doğru olmaz ama aslen Karadenizliyim ben; bu çay düşkünlüğümün sebebi genlerimde de saklı olabilir.
Babam Artvinliydi. Doğup büyüdüğü toprakların ruhunu taşıyan, o şiveli tatlı diliyle bazen sırf beni güldürmek için takılan harika bir Karadeniz adamıydı. Karadeniz’e hiç gitmemiş olsam da oraya içgüdüsel bir bağla bağlı olduğumu hissederim.
Zaten o coğrafyanın damarını, dikbaşlılığını ve direncini sonuna kadar taşıyorum.
Aslında... Beni reddetmeyen bir dedem olsaydı, belki de o topraklarda çok daha güzel büyüyebilirdim.
Neyse.
Konumun gösterdiği yere geldiğimde, sağ tarafımda beyaz duvarlı, şirin bahçeli bir apartman belirdi. İleride boş bir alan bulup arabamı park ettim. Saatlerdir direksiyon sallamanın getirdiği tatlı bir yorgunluk çökmüştü üzerime. Arabadan inip belimi doğrultarak esnedim.
Yol boyunca atıştırdığım ambalajları çöpe attıktan sonra yan koltuktaki çantamı ve bagajdaki valizlerimi alıp arabayı kilitledim. Adresten emin olmak için telefonumu çıkarıp Pınar’ı aradım. Telefon daha ilk çalışta açıldı.
“Leyloşum!”
“Pınar, geldim ben. Beyaz duvarlı bir binanın önündeyim ama doğru yer, değil mi?”
Cevap vermesine fırsat kalmadan, tam karşısında durduğum binanın birinci kat penceresi hışımla açıldı ve Pınar neşeyle el sallamaya başladı.
“Doğru gelmişsin, çık haydi!” diyerek telefonu kapattı ve içeri çekildi. Valizlerimi kavrayıp kapısı açık olan apartmana adımladım.
Aslında Pınar ile birçok yönden tamamen zıt karakterlerdik.
Bunu başta huy olarak düşünüyordum ama dış görünüşümüz bile tezatlar üzerinedir. Ben sarı saçlı, yeşil gözlüyken; Pınar omzuna dökülen kıvırcık turuncu saçlara ve kocaman ela gözlere sahip.
Yüzüne ayrı bir sevimlilik katan çilleri ve güldüğünde beliren derin gamzeleri var. İtiraf ediyorum, bir erkek olsam Pınar’a âşık olmamam imkânsızdı. Bu güzellikle askeriyede ne çok dikkat çektiğini tahmin edebiliyorum, hatta biliyorum da...
Eve girdiğimizde Pınar odamı gösterip hemen mutfağa seğirtti. Ben de odamı ve evi hızlıca incelemeye başladım.
Odam sadeydi; bir yatak ve dolaptan ibaretti ama ileride kendi zevkime göre düzenlerdim nasıl olsa.
Ev ise eski görünmüyordu; hem dışı hem de dairenin duvarları yeni boyanmıştı. Pek kullanmayacak olsak da asansörü vardı. 3+1 olan evin iki odasını biz kapmış, diğer odayı da misafir odası yapmayı düşünmüştük.
Tayinim her an çıkabileceğinden, taşındığım evlere çok fazla eşya almamaya, o mekâna kök salmamaya alıştırmıştım kendimi. Bu evde de kuralımı bozmayacaktım; ancak gitsem bile Pınar bu evde kalmaya devam edeceğini söylemişti.
Bugün günlerden cumaydı ve pazartesi ikimiz için de mesai başlıyordu. Pınar benim için askeriyeden iki gün izin almıştı. Hafta sonunu hem evin eksiklerini tamamlayarak hem de şehri gezerek geçirecektik.
Sonuçta benim için yeni bir şehir, yeni sokaklar ve yeni insanlardı. İl Emniyet Müdürlüğü’ne gidiş yollarını, mahalleleri avucumun içi gibi ezberlemem gerekiyordu.
Belli ki bir süre harita uygulamaları en yakın dostum olacaktı.
Mutfağa geçtiğimde Pınar çoktan mükemmel bir kahvaltı sofrası kurmuştu. Fırından aldığım taze poğaça ve simitleri tabağa yerleştirip masaya kurulduk.
Sonrası ise hal hatır sorma ve Pınar’ın askeriyede hergün olaylı geçen günlerini anlatmasıyla geçti. Ben ise onu yalnızca dinlemekle kaldım.
Bizim anlaşma şeklimiz böyleydi işte. Benim bu mesafeli, zor halime katlanan ve beni koşulsuz seven tek kişiydi. Onun bu sevgisini hak etmek için ne yaptığımı düşünür dururdum; belki de babamın gökyüzünden bana gönderdiği bir melekti o...
Kahvaltıdan sonra odama geçip yatağa uzandım. Uyumadım, sadece gözlerimi tavana dikip düşündüm.
Babamın yanına gidemiyordum senelerdir.
Onu şehit verdiğim o uğursuz günden sonra, sadece polis akademisinden mezun olduğum gün gidebilmiştim yanına.
Karadeniz’in o nemli ve hüzünlü havasını içime çekerek bulmuştum köyümüzdeki mezarlığı. İçeri girdiğimde yolumu bulmam hiç zor olmamıştı; çocukken oradan ayrılırken her patikayı zihnime kazımıştım çünkü.
Üzerimdeki resmî üniformayı bile çıkarmadan koşmuştum mezarına. Köye girerken etraftaki insanların üzerimdeki bakışlarını hissetmiştim. Bu kılıkla kim olduğumu çözmeye çalışıyor, nereye yürüdüğümü meraklı gözlerle izliyorlardı. Belki onların arasında babamın öz ailesi de vardı...
Mezarına vardığımda üzerindeki otların temizlenmiş olduğunu gördüm. Senelerce babamı ziyaret edecek tek kişinin ben ya da Hilal olduğunu düşünürdüm. Mezarı çiçeklerle donatacak, ona bakacak biri varsa o da Hilal’di. Ya o bakmıştı ya da ailesi, o yaşarken yapmadığı vefayı toprağına göstermişti...
Bütün direncim, mermerin üzerinde yazan ismini görmemle o an kırıldı; dizlerimin üstüne çöküp hüngür hüngür ağladım.
Mezar taşının dibinde, toprağının üzerinde yıllar önce bıraktığım pembe ayıcığım öylece duruyordu. Biraz kirlenmiş, rengi atmıştı ama bıraktığım yerde, babamın yanındaydı...
Defalarca özür diledim toprağından. Onunla konuştum. “Bak baba, senin izinden gidiyorum,” dedim fısıltıyla.
O an sanki görünmez bir el başımı okşadı, kulağıma “Kızım...” diye fısıldadı sanki.
İntikamını içimde taşıyorum baba. Sana bunu yapanları bulamadılar ama ben bulacağım. Bunun hesabını onlara çok ağır soracağım, sana söz veriyorum...
———
Leyla mezar başında gözyaşlarına boğulurken, aynı dakikalarda köydeki eski bir evin ahşap kapısı adeta yumruklanıyordu.
Ardından yaşlı bir kadının sabırsız sesi yankılandı sokakta:
“Asiyeee! Asiye kız, duymuyor musun? Aç şu kapıyı!”
Yaşına rağmen oldukça dinç duran Asiye Hanım, alacaklı gibi çalınan kapıyı öfkeyle açtı.
“ Ula Fadime ne oldu, biri mi öldü ne diye deli gibi çalıyorsun kapıyı.”
“ Kız ağzından yel alsın biri felan ölmedi”
“ Ee noldu desene deli kadın”
Fadime hanım derin bir nefes alıp yutkundu.
“Asiye, nasıl denir bilmiyorum ama…”
“ Fadime çatlatma insanı de hele! İşim var gücüm var”
Fadime hanımın yüzünü bir hüzün kapladı. Senelerdir tanıdığı bu kadına bir tek bu huysuzluğu yüzünden kızardı. Ne derse desin bu aksi kadın onu dinlemez kapıyı yüzüne kapatıverirdi. Yine öyle olacağını biliyordu ancak söylemeden edemezdi.
“ O gelmiş,Asiye…”
Asiye hanım karşısındaki kadının ne dediğini bir türlü anlayamadı.
“ Kim gelmiş Fadime? Ne diyorsun sen?”
“ Torunun gelmiş torunun… Fatih’in kızı burada!”diye bir çırpıda döküverdi lafı Fadime hanım.
Karşısındaki kadının kaşları çatıldı. Anlam veremedi duyduklarına. Fadime hanım o sormadan anlatmaya devam etti.
“ Penceredan bakarken gördum. Bir taksi girdi köye. Ha bi bakayım derken içinden amanın pek güzel bir genç kız indi. Kimin kızıdır diye düşünürken bi baktım mezarlığa gidiyor. Peşine düştüm merakla. Gördümki Fatih’imin mezarının başında oturmuş ağlıyor. O zaman anladım.”
Asiye hanımın eli kalbine gitti. Kaşları çatık karşısındaki kadını dinliyordu öyle.
“ Büyümüş Asiye, pek güzel olmuş. Sapsarı saçlari var aynı küçüklüğü gibi maşallah. Ha birde..”
Asiye hanım sözünün bitmesini beklerken hiç tahmin edemeyeceği birşey söyledi Fadime hanım.
“ Babası gibi olmuş Asiye. Polis olmuş kız. Üstünde mezuniyet forması vardı.”
Asiye hanım derin bir nefes çekti içine. Elini kalbinden indirdi. Duygularını belli etmemek istedi, öfkeye sığındı. Bir sinirle konuşmaya başladı.
“ Ne diye kapıma geldim Fadime. Ben demedimmi ta seneler önce. Benim o kadından torunum yok!”
Fadime hanım böyle olacağını biliyordu ama bir umut diye gelmişti. Oda sinirlendi arkadaşının bu katılığına.
“ Ula hiçmi yumuşamazsın be kadın! Seneler geçti seneler…Tek başına bıraktın şu yavrucağazı! O kadının kızıysa senin oğlununda kızı değilmiydi?”
Yüzündeki ifadeyi hiç değiştirmedi Asiye kadın.
“ Bana laf edecceğine de git işine Fadime hadi hadi”
Diyerek kapıyı kapattı kadının yüzüne Asiye hanım. Ancak ayrılmadı kapının önünden.
Fadime hanım üzülerek bakıyordu öylece kapıya. Son laflarını da demekten çekinmeyip öyle evine döndü.
“ Hiçmi vicdanın yok be Asiye. Hiçmi kalbin yok! Rabbim hesabını öbür dünyada sorar bunun hesabını. İnşallah uşağının suratına bakacak yüzün kalır.”
Asiye hanım Fadime gittikten sonra bir koltuğa oturup kaldı bir süre. Kocası evde değildi allahtan. Yoksa kocası Osman beyi tutamaz daha kötü şeyler yaşanabilirdi.
Osman bey eve daha gelmezdi. Merakına yenildi. Düşünmeden çıktı evden. Düşünse yapamazdı.
Mezarlığa gelip sessizce girdi içeri. Ezbere bildiği yolları geçti yavaş adımlarla. Oğluna ne kadar kızsa etsede Osman bey gibi hemen silememişti evladını. Nasıl silerdi bir ana kendi doğurduğunu? Biliyordu yatacak yeri yoktu. Sahip çıkamamıştı çocuklarına. İyi bir ana olamamıştı.
Yaşarken yapamadığını toprağa verdikten sonra yapmıştı. Osman bey görmeden evden çıkıp çıkıp gelmişti evladının mezarına. Temizlemişti hergün. Tek kelime edememişti ama. Gelir sessizce mezarını temizler, uzun uzun izler geri dönerdi evine.
Şimdi o mezarın başında kendisine sırtını dönmüş oturan bir kızı görüyordu gözleri. Üzerinde Fadime’nin dediği gibi polis kıyafeti vardı. Başındaki şapkasını oturduğu yerin hemen yanına bırakmıştı. Sarı uzun saçları örülüydü. Yüzünü göremiyordu ancak ağladığını duyabiliyordu. İçi acıdı.
Kendisini fark etmesin diye bir ağacın arkasına durup izledi o gidene kadar. Ettiği her sözü duydu.
“ Özür dilerim baba özür dilerim. Gelemedim yanına. Nolur affet beni. Sana söz veriyorum babam. Söz veriyorum , intikamını içimde taşıyorum. Sana bunu yapanları , bana bunları yaşatanlardan bir bir hesap soracağım sana söz veriyorum baba.”
Gözleri doldu Asiye hanımın.
“ İntikamını aldığımdada tek isteğim senin yanına gelmek olacak. Ben yapamam belki kıyamam kendi canıma ama rabbime yalvarırım canımı alması için. “
Duygusuz vicdansız sanılan Asiye hanım kızcağızla birlikte bir ağacın arkasında gözyaşı döküyordu şimdi.
“ Ben şimdi gideceğim baba. Bilmiyorum ne zaman dönerim. Bu topraklarda istenmiyorum bunu hissediyorum. Ama en yakın zamanda geleceğim baba. Şimdi senin gibi güçlü bir polis olacağım vatanıma hizmet edeceğim…Seni çok seviyorum baba. Hoşçakal..” ayağa kalkarak mezar taşını uzun uzun severek arkasını dönüp mezarlıktan çıktı Leyla.
Ağladığı duyulmasın diye kapattığı ağzından çekti elini. Yavaşça çıktı ağacın arkasından.
Oğlunun mezar taşına gözyaşları ile bakarak oda peşi sıra çıktı mezarlıktan.
Leyla’yı takip etmeye başladı.
Kendi evlerinin önünden geçerken kızın duraksadığını fark etti.
Leyla biliyordu babasının ailesinin evini. Küçükken babası anlatırdı Artvin’i. Köylerini, köydeki evini yaşadıklarını anlatırdı bir bir Leyla’ya. Söz vermişti onu da götürcekti en yakın zamanda Artvin’e.
Köyün girişinde pek uzaklaşmadan sağda kalan bir evdi. Eskimiş duvarları vardı. Penceresinin önünde olan saksılar, bahçesindeki bitkileri görüyordu. Yavaşlayıp öylece eve bakmaya başladı.
Arkasından uzaktan takip eden Asiye hanım, kızın yavaşça kendi bahçelerine girdiğini gördü. Telaşla eli kalbine gitti. Osman Bey evdeydi.
Kapının önünde durdu kızcağız. Yavaşça yumruk yaptığı elini kapıya doğru yaklaştırdı ancak vuramadı.
Kapıyı çalıp beni niye tek bıraktınız demek hesap sormak istedi Leyla ama yapamadı. Yüzlerine bakmak bile istemedi. Gözyaşlarını silip arkasını sertçe dönerek onu bekleyen taksiye atladı ve uzaklaştı.
Asiye hanım evin önüne geldiğinde etrafa iyice bakarak içeri girdi. Ağladığını kimsenin görmesini istemezdi.
İçeri geçip oturdu bir koltuğa. Leyla’nın annesine olan kini o kadar büyüktü o kadar büyüktüki bu çocuğu yanına almayı hiç düşünmemişti bile. Kocasını arayıp söylediklerinde Osman bey telefonu yüzlerine kapatmıştı. Asiye hanımda iki evladının acısından Leyla’nın halini hatrını unutmuştu.
Bilseydiki annesinin Leyla’nın yanında olmadığını, Leyla’yı yetimhaneye verdiklerini bilseydi belki kocasını dinlemez alır gelirdi. Sarıp sarmalardı. Ancak bilmiyordu ve Funda’ya olan kini hiç tükenmezdi.
O gece uyuyamadı, yastığa başını koyduğunda rahat değildi. Ancak ertesi gün oldu ve hayat onlar için mecburi devam etti.
~
Bölüm Sonu
Bölüm etkileşimi
