6. bölüm · LEKE 2: SIFIR NOKTASI
30. Bölüm
ZEYD’LERİN EVİ - AKŞAM
(1. KİŞİ ANLATIM)
Mutfaktaki o loş, sarı lambanın ışığı masanın üzerine süzülürken tabağımdaki yemeğe öylece bakıyordum. Kafamdaki o uğultu, sabaha karşı içtiğim ilaçların sersemliğiyle karışmış, dünyayı sanki kalın bir camın arkasından izliyormuşum gibi hissettiriyordu. Ama bu sefer o uyuşukluğun altında yatan çok daha sert, çok daha canlı bir öfke vardı. Ablam karşıma oturmuş, endişeyle yüzümü inceliyordu.
Elini uzatıp önümdeki tabağı biraz daha öne itti.
“Eline sağlık abla.”
Ablam masaya doğru eğildi, gözlerindeki o korumacı ama bir o kadar da yorucu şefkatle masadaki sepetten çıkardığı küçük beyaz hap kutusunu uzattı.
“İlacını iç ablacım.”
Oralı bile olmayacak şekilde başımı başka bir yöne çevirdim.
“İçmeyeceğim.”
Israrla kutuyu biraz daha yaklaştırdı.
“Zeyd, ilacını içer misin?”
Artık sabrımın ve o kimyasal sisin yarattığı tahammülsüzlüğün parmaklıkları zorladığı o noktadaydım. Kafamı hızla kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım.
“İçmeyeceğim abla. İçmek istemiyorum. Çünkü o ilaçları her içtiğimde Atalay aklımdan siliniyor, ve ben Atalay’ı aklımdan tamamen silip hayatıma hiçbir şey olmamış gibi devam etmek istemiyorum!”
Sözlerim mutfağın o sessiz duvarlarında yankılandığında, ablamın eli havada asılı kaldı. Gözlerindeki o anlık şaşkınlık, yerini derin bir hüzne bırakırken tek kelime edemedi. Atalay’ın o son anlarını, omuzlarımda taşıdığım o karanlık yükü bu haplarla bastırmaya çalışıyordum ama ben o acıyı uyuşturmak değil, bile bile kanatmak istiyordum. Zeyd’dim ben; yaralarını saklayan değil, yarasıyla nefes alan.
Ablam yavaşça elini çekti, masaya doğru eğildi.
“Acı çekmek seni kurtarmaz Zeyd. Sadece seni tüketir.”
“Tüketsin. Bırak tüketsin.”
Ablamın o sessiz bakışlarını mutfakta bırakarak arkama bile bakmadan koridora çıktım, odamın kapısını sertçe açıp içeri girdim. Karanlık odaya adım attığım an, üzerimdeki bütün o sahte dik duruş döküldü, bacaklarımın bağı çözüldü. Yatağımın kenarına çöktüğüm gibi ellerimi başımın arasına aldım.
Komodinin üzerindeki çekmeceyi açıp parmaklarımı en dibe uzattım. Oradaydı; köşesi hafifçe yıpranmış polaroid fotoğraf.
Fotoğrafı elime alıp avucumun içinde sıktım. Ay ışığı pencereden süzülüp Atalay’ın gülüşünü aydınlattığında, göğsümdeki o lanet boşluk yine devasa bir ağırlıkla üzerime çöktü. O an içimdeki bütün o öfke, o sokaklardaki kabadayılık tuz buz oldu. Boğazımda düğümlenen o hıçkırık, zihnimdeki bütün sesleri bastırdı.
Zihnimdeki o kimyasal uyuşukluk tamamen kaybolmuştu; geriye sadece o geceye ait silinmeyen sesler, patlayan silah ve Atalay’ın son nefesinde yüzüme bakan o donuk gözleri kalmıştı. Avucumdaki polaroid fotoğrafı göğsüme bastırıp fısıldadım.
“Keşke senin yerine ben girseydim o kara toprağın altına kardeşim…”
Odada yankılanan tek ses, kendi boğuk hıçkırıklarım ve dışarıdan pencereme vuran gece rüzgârının uğultusuydu. Sabaha kadar o karanlık odada, ne o acıyı dindirmeye çalıştım ne de gözlerimi kapattım.
ERTESİ GÜN - OKUL KANTİNİ
(1. KİŞİ ANLATIM)
Köşedeki masalardan birine, Doğu’nun karşısına oturmuştum. Doğu, elimdeki kahve bardağına ve çökmüş yüzüme bakıp tek kelime etmemişti; aramızda o mahalleden gelen, kelimelere dökülmeyen ama ikimizin de ezbere bildiği karanlık bir anlaşma vardı çünkü.
Tam o sırada, kalabalık koridordan kantine doğru savrulan gürültü ortalığı kesti. Her zamanki kof kabadayılığıyla ortalıkta dolanan Kubilay, elindeki tepsiyi dengelemeye çalışırken aceleyle masaların arasında yürüyen birinci sınıflardan silik bir çocuğa omuz attı. Çocuk dengesini kaybedip elindeki kutu meyve suyunu Kubilay’ın yeni marka montuna düşürdü.
Kubilay’ın yüzündeki o sırıtış anında buz kesti; gözleri öfkeyle karardı. Çocuğun yakasına yapıştığı gibi duvara doğru itti.
“Önüne baksana, kör müsün?!”
Çocuk korkudan tir tir titrese de, o anki hınçla dişlerini sıktı. Kubilay’ın göğsüne iki eliyle sertçe vurup geri itti.
“Sen önüne bak asıl, dağdan mı indin?!”
Kubilay neye uğradığını şaşırdı; yüzündeki o şaşkınlık bir saniye içinde kör bir öfkeye dönüştü.
“Ulan seni yırtarım ben!”
Ortalık bir anda toz duman oldu. Çocuğun masaya devrilmesiyle tepsiler, bardaklar havada uçuştu; kantinin gürültüsü birden kesildi, herkes etraflarında çember oluverdi. Kubilay tam yumruğunu indiriyorken, kalabalığı yaran o keskin, otoriter kız sesi ortalığı bıçak gibi kesti.
“Yeter! Dağılın hemen!”
Öğrenci Konseyi Başkan Yardımcısı Tuğsem, kusursuz forması ve o her zamanki buz gibi bakışlarıyla kalabalığın önünde belirdi. Adımları o kadar net ve rahattı ki, Kubilay havada kalan yumruğunu yavaşça indirip geriye çekilmek zorunda kaldı. Tuğsem, bir Kubilay’ın dağılan montuna, bir de köşede tir tir titreyen çocuğa baktı, ardından gözlerini doğrudan Doğu ile benim oturduğum masaya çevirdi.
Tuğsem, gözlerini masadan ayırmadan bir adım daha yaklaştı. Bakışlarındaki o soğuk otorite, kantindeki bütün fısıltıları anında kestirdi.
“Burası okul, ring değil. Çeki düzen verin kendinize. Özellikle sen, Kubilay. O ucuz kabadayılıkların konseyde sökmüyor. Bu şekilde mevzu çıkarmaya daha fazla devam edersen konsey üyeliğini yakacaksın, haberin olsun.”
Kubilay, Tuğsem’in yüzüne dik dik baktı; içten içe kudursa da konseyin elindeki yetkilerin ve okul yönetimindeki kredisinin tükenmek üzere olduğunu o da biliyordu. Dişlerini gıcırdatarak yakasını düzeltti ve ters ters mırıldandı.
“Tamam, uzatmayın be. Kazaydı, bitti gitti.”
Arkasına bile bakmadan kalabalığı yararak kantinden uzaklaşırken, Tuğsem gözlerini son bir kez bizim masada, özellikle de benim üzerimde gezdirdi. Ardından arkasını dönüp ağır adımlarla uzaklaştı.
Doğu masaya doğru hafifçe eğilip alaylı bir gülümsemeyle kahvesinden bir yudum aldı.
“Kız haklı ama. Bizim bu okulda fırtına koparmamız için konseyin uyarısına ihtiyacımız yok ki... Zaten o fırtına içeriden büyüyor.”
“İyice kaşınıyor bu herif… Konsey bir kapı dışarı etsin de bunu, görsün gününü.”
Doğu hafifçe arkasına yaslanıp kaşlarını kaldırdı.
“Konseyin onu kapı dışarı edeceği falan yok. Daha geleli 1 hafta bile olmuyor. Ayrıca Kubilay’ın babasının okul aile birliğine ve idareye akıttığı para malum. Kâğıt üstünde konsey kurallardan bahseder ama paranın sesi her zaman o havalı kuralları bastırır.”
Doğu’nun söylediklerini kafamla onaylayarak yerimden kalktım; arkama bile bakmadan kantini terk ederken, bu okulun kurallarının da, o parayla satın alınmış düzenin de ilk sert esintide nasıl darmadağın olacağını çok iyi biliyordum.
KONSEY ODASI
(3. KİŞİ ANLATIM)
Kantinin gürültüsü ağır ahşap kapının ardında tamamen kesildiğinde, oda yepyeni bir sessizliğe büründü. Duvarları kaplayan koyu renkli dolaplar, masanın üzerindeki nizami dosya yığınları ve ortada duran maun masa, içerideki otoritenin sarsılmazliğini haykırıyordu.
Tuğsem, cam kenarındaki dikey ahşap jaluzileri aralamış, dışarıdaki avluda uzaklaşan silüetleri izliyordu. Parmakları hafifçe pencere pervazına vurdu; zihninde hâlâ Zeyd’in kantindeki o boş, kan çanağı gözleri ve Kubilay’ın kabadayı yürüyüşü yankılanıyordu.
Kapı hafifçe tıklatılıp açıldı. İçeri giren Lalezar, elindeki disiplin tutanağını masanın üzerine bırakırken tedirgin bir sesle konuştu.
“Tuğsem… Kantindeki olayla ilgili raporu hazırladım. Kubilay ve onuncu sınıftaki çocuk tutanak tutulmasını istemiyor ama... Okulda homurtular büyüyor.”
Tuğsem pencereden başını çevirip masaya doğru yürüdü. Yüzündeki o buz gibi, kusursuz maske bir an olsun düşmemişti. Dosyaya şöyle bir göz gezdirdi, ardından ellerini masaya dayayıp hafifçe öne eğildi.
“Raporu dosyaya kaldır Lale.”
Lalezar bunu garipsemiş bir şekilde kaşlarını çattı.
“Ne?”
“Dediğimi duydun. Kubilay gibi tipler gürültü çıkarır, dikkat dağıtır. Asıl mesele onlar değil.”
Lalezar merakla sordu.
“Kim? Zeyd mi?”
Tuğsem masadan uzaklaşıp ellerini kollarında birleştirdi, bakışlarını tekrar dışarıya dikti.
“Zeyd bu okulun kurallarına uymaz Lale. Onun bu binada ne aradığını, o gözlerindeki öfkenin nereye akacağını henüz kimse çözemedi. Ama o fırtına koptuğunda, ne biz ne de bu konsey masası o enkazı saklayabiliriz.”
Tuğsem’in sözleri odanın içinde asılı kalmışken, ağır ahşap kapı bir anda kilit vurulmamış gibi gürültüyle açıldı. İçeri giren Kubilay, yüzündeki öfkeyle soluk soluğaydı; kapıyı arkasından sertçe çarparak doğrudan masaya doğru yürüdü.
“Tuğsem, sen n’apıyorsun ya? Herkesin ortasında beni haksız duruma düşürdün, milletin diline düştüm!”
Tuğsem arkasını bile dönmedi; sadece o buz gibi, kibirli duruşunu bozmadan başını hafifçe yana eğdi. Gözlerindeki o küçümseyen bakışla Kubilay’a süzerek cevap verdi.
“Yapmam gerekeni yaptım, Kubilay. Abimden sonra benimde bu konseyde yetkim büyük ya, unuttun herhalde.”
Yazardan Not: Abin ne ki sen o olasın
Kubilay’ın yüzündeki o öfkeli renk anında soldu; yutkundu ama yine de boyun eğmemek için dişlerini sıkarak öne atıldı.
“İyi de—“
Tuğsem, Kubilay’ın cümlesini tamamlamasına izin vermeden aniden döndü. Öyle sert, öyle keskin bir hareketle üzerine yürüdü ki Kubilay istemsizce bir adım geri çekilmek zorunda kaldı.
“İyi de’si mi var, Kubilay? Abimin adını ağzına alırken iki defa düşüneceksin. Onun bu konseye tırnaklarıyla kazıdığı düzeni, senin gibi babasının parasıyla hava atan birine harcatmam!”
Kubilay, Tuğsem’in gözlerindeki o tavizsiz öfkeyi ve odadaki havayı tamamen donduran o otoriteyi görünce daha fazla direnemedi. Yüzü öfkeden kasılsa da, dişlerini son kez gıcırdatıp arkasını döndü ve kapıyı sertçe vurarak odadan çıktı.
Ağır kapının kapanma sesi koridorda yankılanırken, konsey odası yeniden o kalın, boğucu sessizliğine büründü. Tuğsem derin bir nefes alarak masanın kenarından uzaklaştı, yeniden pencereye yöneldi. Dışarıda, okulun bahçesinde uzaklaşan silüetlere bakarken çenesindeki o sert kasılma bir an olsun hafiflemedi; çünkü bu fırtınanın daha yeni başladığını, asıl yangının kapıya dayanmak üzere olduğunu ikisi de çok iyi biliyordu.
AKŞAM
(1. KİŞİ ANLATIM)
Evin içindeki o boğucu duvardan, ablamın gözlerindeki o yorucu acıdan ve zihnimi kemiren o sessizlikten kaçıp kendini dışarı atmıştım. Mahallenin sokakları, gündüzki kalabalığından eser kalmamış, sanki betona kazınmış derin bir yaraya benzemişti. Adımlarım beni fark etmeden sahipsiz, rüzgârın binaların arasından ıslık çalarak geçtiği o boş araziye, sahil kenarındaki kayalıkların arkasına kadar sürüklemişti.
Montumun cebini parmaklarımla yokladım. Oradaydı. Ablamın bana uzattığı o küçük, beyaz hap kutusu ve çantanın en dibine tıkıştırdığım, Atalay’ın o son günlerden kalma eski bir eşyası.
Çıkarıp avucumun içine bıraktım. Sokak lambasının sarı, cılız ışığı altında kutunun üzerindeki yazılar parlıyordu. O haplar zihnimi uyuşturan, Atalay’ın sesini benden çalan, beni bu düzenin sakin, uysal bir kölesine dönüştürmeye çalışan kimyasal zehirden başka bir şey değildi.
Yere çöktüm. Yanımda bulduğum paslı bir çakmağı çıkardım. Ellerim titriyordu ama bu soğuktan değil, içimdeki o dinmeyen öfkenin şiddetindendi.
Kutunun kapağını açıp avucuma döktüğüm beyaz hapları kaldırıma bıraktım. Çakmağın çarkını birkaç kez sertçe çevirdim; küçük, titrek bir alev karanlığı deldi. Önce hap kutusunu, ardından o kimyasal taneleri ateşe verdim. Plastik erirken yayılan o keskin, zehirli koku burnumu yaktı.
Alevler yükseldikçe eriyen plastiğin genzimi yakan kokusu havaya karıştı, ama benim gözüm ne ateşteydi ne de eriyen haplarda.
Gözlerimi sıkıca yumduğum an, o pis koku birdenbire yerini yağmur kokusuna ve o gece asfaltın üzerine yayılan sıcak kana bıraktı. Kulaklarımdaki uğultu, rüzgârın sesini bastırıp tık sesine dönüştü. Ve tam o an, omzumda o tanıdık, ağır ama bir o kadar da sıcak ağırlığı hissettim.
Başımı çevirdim. Yanımdaydı. Üzerindeki o siyah montu, her zamanki dağınık saçları ve yüzündeki o yarım yamalak sırıtışıyla bizzat oradaydı.
“Üşütme kendini kardeşim.”
Sesi, hafızamın derinliklerinden değil, doğrudan kulağımın dibinden, o sahilin rüzgârını yarıp geliyordu.
Ellerimi uzatıp ona tutunmak istedim ama parmaklarım boşlukta, sadece havadaki dumanın içinde kaldı. Yüzümdeki o acımasız sertlik anında döküldü, boğazımdaki o hıçkırık bir çığlık gibi dışarı fırladı.
“Özür dilerim Atalay…”
Sesim sesime değil, çocukluğuma ait ince bir sızıya benziyordu.
“Koruyamadım seni.”
Atalay hafifçe doğruldu, omuzlarındaki o rüzgârı yaran dik duruşuyla yüzüme baktı. Gözlerindeki o tanıdık ifade, bu sefer acımaktan ziyade bildik bir sitemle kararmıştı.
“Kes çeneni. O tetik çekildiğinde ikimiz de biliyorduk bu masalın sonunu. Kendini suçlamaktan vazgeç; sen o gece o pisliğe boyun eğmedin diye oldu ne olduysa.”
Elini kaldırıp göğsüme, kalbimin tam üstüne hafifçe vurdu.
“Beni o kara toprağın altına sokan şey senin hatan değil, o parayla satın alınmış düzenin kokuşmuşluğu. Kendine gel. O hapları ateşe attın ya, artık o uyuşukluk arkanda kaldı. Ya o pisliği bu şehirden silersin ya da bu ateş seni diri diri yakar.”
Atalay’ın sesi yavaş yavaş gece rüzgârına karışıp kaybolurken, başımı kaldırdım. Sahil kenarındaki o ıssız kayalıklardan mahallenin ara sokaklarına doğru yürümeye başladım. Üzerimdeki montun fermuarını çekerken, kendi kendime mırıldandığımı fark ettim; Atalay’ın bıraktığı yankıyı içimden tekrarlıyordum.
“O pisliği bu şehirden sileceğim…”
Tam o sırada, sahil yolundaki çorbacının önünden geçen, ellerinde poşetlerle evine dönen orta yaşlı bir kadın adımlarını yavaşlattı. Kendi kendime mırıldandığımı, dudaklarımın arasından dökülen o boğuk kelimeleri duymuş olmalıydı ki, gözlerini üstüme dikti.
Yüzümdeki çökmüş ifadeye, kan çanağı gözlerime ve kendi kendine konuşan o hâlime şöyle bir baktı; kadının yüzünde anında o hor gören, ürkek ama bir o kadar da acıyan bir küçümseme belirdi. Yanımdan geçerken sesli bir şekilde homurdandı.
“Allah akıl fikir versin, gencecik çocuk…”
Kadın başını iki yana sallayarak hızla uzaklaşırken, onun bu bakışına ya da söylediği söze gram takılmadım. Oralı bile olmadan yoluma devam ettim. Beni deli sanmışlar, serseri bellemişler, ne sandıkları umurumda bile değildi. Onlar bu şehrin sahte düzeninde uyumaya devam edebilirlerdi; ama ben o uykuyu da, o oturdukları şık saraylarını da yakıp küle çevirecektim.
-30. Bölüm Sonu-
