3. bölüm / 3
LAVİNİAKIZILPUSU SEVDASI-2
Bölümler 3Şu an: KIZILPUSU SEVDASI-2
- 1 LAVİNİA:GİRİŞ500 kelime
- 2 LAVİNİA:KIZILPUSU SEVDASI6.462 kelime
- 3 KIZILPUSU SEVDASI-24.890 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
- KIZILPUSU SEVDASI -2
《 2.Bölüm》
Senle başka bir yolda
Karşılaştık sonunda
Hayat bazen “yapmam” dediklerinizi yaptırıyordu. Onların başında babamdan ayrılmak vardı. Ama onu da yapmıştım. Annem yokken sağ yanım boştu; babam yokken şimdi sol yanım da boştu. Öyle her şeyi drama yapan biri değildim ama şu anda evde yapacak bir şey olmayınca kendimi düşüncelere daldırıp depresyon yaşayabilirdim. Gece geç saatleri gösteriyordu ama koltukta oturmuş, öyle pencereden dışarıyı izliyordum. Yeni evim babamın evinden kat kat küçüktü. Üç odalı, ortalama bir evdi. Her zaman yüksekliği güç olarak gördüğüm için üst katlardan almıştım evimi. Ama ilk günden bıkmıştım; çık çık merdivenler bitmiyordu.
Rambo üşengeci ise giriş kattan almıştı dairesini. Saatler hiç akmıyordu, sanki yelkovan durmuş, akrep de ona uymuş gibiydi. Sabah erkenden ilk işime gidecektim ama hiç heyecan yoktu. Elimi telefona attığım gibi Rambo’yu aradım. Büyük ihtimalle uyuyordu ama canım sıkılmıştı.
Ben uyumuyorsam o da uyumayacaktı.
Telefon çaldığında ilk çalışta hemen açtı, ben de şaşırmıştım. Normalde uyuyor olurdu ve iki yüzüncü çalışımda açardı.
— Şaşırtıyorsun beni Rambo.
— Şşşşş, sessiz ol!
Arkadan değişik sesler gelirken beni de susturmaya çalışıyordu. Gene bir haltlar karıştırıyordu ama neydi?
— Ne oluyor lan, arkadaki sesler ne?
Fısıldayarak cevap verdi:
— Üst katımdaki kızlar kavga ediyor. Kardeşi internetten 5000 TL’ye pantolon söylemiş, patlıcan gelmiş. Kardeşinden parasını istiyor, kardeşi de geçenlerde onun 4000 lirasını sömürmüş. Şimdi birbirlerine ana avrat sövüyorlar. Anneleri de “İkiniz de bana niye sövüyorsunuz? Komşular duyuyor, rezil olduk, susun!” diye bağırıyor.
Anlatırken nefes bile almamıştı.
— Daha ilk günden nasıl bu kadar tanıdın lan insanları?
Derin bir nefes verip oflayarak,
— Öyle bir yere taşınmışız ki, karşıdaki teyze soy ağacıma kadar sordu. Yakında ölen dedemi kendine isteyecekti.Üst katımda kardeş katliamı oluyor, senin yüzünden uyuyamıyorum bile.
— Benim ne suçum var be!
Birden kaşlarım çatıldı ve ona çıkışmış oldum.
— Senin yüzünden buradayız, daha ilk günden olacak iş mi bu ya!
Benim suçummuş gibi davranıyordu ama onu peşime takan babamdı. Ayrıca alt katları seçen de oydu.
— Alt katı se—
— Kız, sessiz ol! Annesi kızı dövüyor galiba, dur dinliyomm.
Birden gülesim geldi. Tam bir meraklı Melahat’tı ya. Babam Rambo’yu cidden nasıl bulmuştu, hayrettim.
— Neyse, ben kapatıyorum. Sana iyi kavga dinlemeler.
Cevap vermeden kapattı. Büyük ihtimalle kavganın heyecanlı kısmındalardı. Uykum hâlâ yoktu ama yatağa gidip kulaklıklarımı taktım. Genelde öyle uyurdum; müzik dinlemeden uyumazdım. Şimdi de onu deneyecektim. Göz kapaklarım ağırlaşırken hangi şarkıda kaldığımı bile unutup uykuya daldım.
...
Gözlerimi yavaşça araladığımda bir sesle irkildim. Sabah sabah kapı çalıyordu. Şimdi Rambo diyeceğim ama en son gece geç saatlere kadar kavga dinlediğine göre sabah erkenden hayatta uyanamaz. Üstümdeki pijamalara aldırış etmeden kapıya yöneldim.
☆☆☆☆
Gözlerinin üzerindeki ağırlığı aldırmadan yavaşça araladı. Kendine ne olduğunu anlamaya çalışarak beynini daha da ağrıtmaya yemin etmiş gibiydi. Gözlerinin buğusu önünden kalkınca etrafına bakındı.
Neredeydi?
Hasta çadırındaydı.
Yanında şarkı mırıldanan doktora döndü. Arkası dönüktü, elindeki şırıngayla oynuyordu. O an, ak gözleri omzuna düştü. Sol omzundaki yara bandajı sanki yok gibiydi, acı hissetmiyordu. Gözünün önünden şerit misali bir patlama geçti. Evet, yaralıydı çünkü gittiği kampta bir patlama olmuştu. Gözünün önündeki şeritten timi yankılandı; “Komutanım!” diyen sesler kulaklarını çınlatırken ani hareketlerle kalkıp koluna takılı serumu bir çırpıda yere fırlattı. Timinin başına ne geldiğini bilmiyordu. İyiler miydi? Ani hareketiyle korkan doktor yönünü askere çevirdi.
Evet, yıllar sonra Lavinia ve Kutay’ın gözleri birbirini bulmuştu. O an Kutay için her şey arka plandaydı. Bir çift göze bakmak onu maziye götürmüştü. Ona baktıkça aklında yankılanan kız çocuğu içini daha da yakıyordu. Gözlerini alamadığından, karşısındaki kadının sesini duymuyordu.
— İyi misiniz?
Bakışlarını kadının önlüğündeki armaya kaydırdı: “Şahin” yazıyordu. Ona bir anlık tek küçüklük sevdasını hatırlatan, ona tekrar aynı huzuru hissettiren kızın soyismi farklıydı. Lavinia o değildi. İlk defa ihanet ettiğini düşündü; varlığından bile haberi olmadığı bir çiçeği kalbinde saklamıştı. O çiçeği tekrar canlandıran bu kız Lavinia değildi. Bu ona ihanetti. Kutay, ailesinin ölümüne sebep olduğu kızın heyecanını başka bir bedende hissedemezdi. Belki de patlamanın etkisi devrelerini bozmuştu. Ayağa kalktığında, üzerine eğilen kadından gözlerini çekip hızlıca kalktı. Ona omuz attığının bile farkında olamayacak kadar kötüydü.
Geçmiş korkunçtu. Acılarıyla beslenen Kutay için Lavinia’nın acısı katlanılamazdı. Arkasından küfür eden kadının sesini duyuyordu ama dinlemiyordu. Dinlemek ve duymak arasında da kocaman bir fark vardı aslında. Çadırdan çıktığında ani baş dönmesiyle duvara ellerini yasladı. O sırada ona tutan elle arkasını döndü; gelen Korkut’tu. Her zaman olduğu gibi yine yıkıldığında kolunu tutan kardeşiydi. Timde ondan sonra rütbesi en büyük olan kişi Korkut’tu. Hepsinin aksine adı gibiydi. Dev cüssesi Kutay’dan da büyüktü. Kocaman boyu, kasları, keskin çene hatları, hafif kısa saçlarıyla ona tam yakışıyordu. Yüzüne bakınca korkunçluk yayıyordu.
— Komutanım, iyi misiniz?
Başını olumlu anlamda sallayan Kutay hızla cüssesini düzeltip,
— Tim nasıl? Keskin çocuklar nasıl?
Sesinin kalınlığı telaşının büyüklüğünü belli ediyordu. Olumlu anlamda kafasını sallayan Korkut daha da bir şey demedi. Gereksiz bilgi vermeyi sevmezdi. Konuşkan da değildi; sinirli ve agresif olduğu için kimse ona gereksiz şey sormazdı, cevap vermeyeceğini bilirdi.
Arkadan gelen doktorun sesiyle ikisi de arkasını döndü. Elindeki reçeteyle bakışlarını Korkut’a yöneltti.
— Bu odun komutanın nezaketli, bırak konuşmayı bile bilmiyor. Ondan bari sen al şu reçeteyi!
Elindeki reçeteyi Korkut’a doğru yönelttiğinde sadece bakışıyorlardı. Lavinia’nın uzattığı kâğıdı almaya bile üşeniyor olabilirdi Korkut. Sinirle bağıran Lavinia’nın sinirleri tepesine çıkmıştı, içinden sövdüğü her hâlinden belliydi.
— Ya sizde genetik mi, alsana şunu!
— Gerekli olsa komutanım alırdı zaten.
Lavinia “Neee pardon?” bakışı atarken Kutay başını yana eğip ona baktı.
— Neymiş genetik olan?
Hiç düşünmeden hızla cevap verdi Kutay’ın Lavinia olduğunu düşündüğü ama onun olmadığını bildiği doktor:
— Odunluk.
Korkut duyduklarını aldırış etmedi. Genelde duyduğu bir sözdü; sert cüssesi ve sinirli tavırları yüzünden hep öyle düşünülürdü. Ama Kutay için aynısı geçerli değildi.
☆☆☆☆☆
Sanki karşımda yine o tatlı, masum kız çocuğu vardı. Kızamıyordum. Bana hakaret etmesine rağmen tek laf edemiyordum. Sebebini bilmediğim bu duygu boktan bir şeydi. Bana onu hatırlatması daha da boktan bir şeydi.
— Ne bakıyorsun ya, mal mısın ne?
Sabahtan beri onu izlediğimi, yeni onun sesiyle fark etmiştim. Gözlerim onu tanımak istiyordu; bu beni daha da tedirgin ediyordu.
O yoktu… Bu hayatta mucizelere de yer yoktu.
Sessizliğimi korudum, susmak daha iyiydi bana.
Sessizliğini korudu Kutay. Yanında duran askeriyle dik bakışlarıyla oradan uzaklaştı. Karargâha girdiklerinde odasına doğru ilerledi. En küçük odayı almıştı. Her zaman küçük bir alanın daha güvenilir olduğunu düşünürdü. Ya da duvarlara daha yakın olmak içindi; çünkü duvardaki resimleri daha iyi görebiliyordu.
Sahi neydi o resimler?
İki mutlu aile bir resimde birleşmişti. Bir cüsseli adam vardı en sağda; yanında omzuna gelen karısı vardı ve önlerinde iki küçük çocuk... Bir küçük boylu, yuvarlak, minik sulu gözlerle elinde oyuncak ayısıyla ağlayan; onu tutan, güldürmeye çalışır gibi gözüken, ondan uzun, yaşına göre kalıplı duran bir erkek çocuğu... Yanlarında sarı saçlarını toplamış, gülen bir kadın... Ama kadının yanı boştu. Yanmıştı. Fotoğrafın en sol kısmı yanmıştı o kısımda sadece bir adam olduğu belliydi. Tek gözüken, kadının omzundaki eliydi; kendisi yoktu. O kimdi peki? Kutay için sadece bir utançtı, haindi. İstemese de babasıydı o. Diğerleri kimdi peki? Bir zamanlar mutlu olan bir aileydi. Yatağının ucunda asılı olan bu tablo onun acılarını hatırlatırdı. Acılarıyla yüzleşmek onu güçlendirirdi; daha da kini artardı. Ama o kız tüm devrelerini yakmıştı. Ona bu kadar benzeyip, bir o kadar da onu hatırlatması normal olmazdı. Olmamalıydı. Bir de teyit için armasına bakmıştı; hâlâ onun olacağını düşünmek bile acizlikti. Kendini hiç bu kadar ezik hissetmemişti.
Kafasını yastığa koydu. Gözünün önündeki resimde bakışları küçük kız çocuğuna kaydı. Daha fazla dayanamadı, yumdu gözlerini ama bir şey değişmedi. Gözünün önüne bu sefer o geldi. Doktor geldi. Sinirleri atmıştı; ikisi de çıkmaza sokuyordu. Ağzının içinden “sikeyim” diye belli belirsiz küfür mırıldandı. Yarası yeni olmasına rağmen acımıyordu ya da alışmıştı. Onun için pek de önemli bir şey değildi.
Çalan telefonla ayaklandı. Arayan albaydı. Cevap vermeden kapattı telefonu — bu, “gel” demekti. Toparlandığı odadan hızlı adımlarla çıktı. Başka şeyler düşünmeyecekti. “Siktir et” adlı çöp kutusuna diğer dertlerini ve düşüncelerini attı. Düşünmek, dağda çatışmaktan daha çok yoruyordu.
“Gel evladım.”
Kapının önünden adımlarını içeri yöneltti.
Küçük bir baş selamı ile albayın karşısındaydı. Albay cüsseliydi ancak boyu Kutay kadar da uzun değildi. Orta boylardaydı, herkesin korkulu rüyasıydı. Hatta hiçbir şeyden korkmayan Keskin’in bile ondan korktuğu hakkında yorumlar vardı. Ama bunu dile getirenin dil kemiğini Keskin’in kökten sileceğini bilen kimse olmazdı da.
Albay elindeki dosyayı Kutay’a uzattı. Elinden aldığı dosyaya ne yapacağını sorar gibi bakışını albay’a çevirdi.
“Bak evladım, bu dosyada bir görev var.”
Bakışları dosyaya bile değmedi.
“Bakmayacak mısın?”
“Devlet ne derse yaparım, incelemeye gerek yok.”
“Aferin evlat, hep böyle ol. Şimdi üstten ben sana anlatacağım. Bu belgede bir mafya var; ‘Kurul’ dedikleri bir zıkkımın en başındaki yönetici. Kendisi silah kaçakçısı ama kanıt yetersizliğinden dolayı içeri girmiyor. Silahları askeriye’ye veriyor olarak gösteriliyor ama aslında teröristlere gidiyor.”
Şaşırmamıştı, tepki de vermedi. Böyle şeylerle çok karşılaşırlardı.
Albay derin bir nefes verip devam etti:
“Bu adamın bir kızı, yıllar önce öldü olarak kayıtlarda gösteriliyor. Ama adamın kızı bu hafta buraya atandı.”
İşte şimdi dikkatini çekmişti. Asker mi olmuştu? Hem de mafyanın kızı... Ama öldüyse, gelen kız kimdi? Kaşları havalandı, kaşları arasındaki çukur belirdi. Yüzündeki şaşırma ifadesiyle albay’a olan bakışını sürdürdü.
“Kız buraya doktor olarak atandı. Biz kızdan da şüpheleniyoruz. Öldü olarak biliniyor ama yaşıyor. Burada bir düzmece var evlat, burada görev size düşüyor. Dosyada görevle ilgili gerekli bilgiler ve isimler yazıyor. Allah kolaylık versin.”
“Sağ ol komutanım.”
Eliyle selam verip odadan çıktı. Ama o kadar sözden aklına yine “doktor” kelimesi takılmıştı. Neden bu boktan şey bir türlü gitmiyordu? Sürekli o doktor aklına geliyordu. Dosyaya bakmak çok sıkıcıydı ama incelemesi gerekiyordu. “Onu da sonra yaparız,” diye homurdanıp koğuşa, timinin yanına doğru süzüldü.
.......
İlk gün hiç beklemediğim şekildeydi. Ben hep o filmlerdeki gibi bir ortam bekliyordum; burada kimsenin konuştuğu yoktu. Zaten askerlerin hepsi birbirinden agresifti. Daha ilk günden canım sıkılmıştı. Yani, ilk günden istifa mı etsem diye düşünmedim değil. Sonuçta babam zengindi diyeceğim ama⁰ ondan önce annem için istiyordum bunu ve yapardım da.
Elimdeki şırıngaların paketlerini düzenlerken yan odadan bağırarak sedye ile giren bir asker vardı. Acil bir şey olma ihtimaline karşı, sedyeyle gelen askerin odasına doğru hızlı adımlarla ilerledim. Burada çok doktor yoktu; hepimiz kızdık ve zaten sadece dört kişiydik. Acil bir durumda yardıma da gerek olabilirdi.
Kapıdayken içeri girdiğimde acıdan bayılmış bir asker ve başında gülen iki tane asker vardı. Bildiğin kahkaha atıyorlardı ve sesleri bir hayli kalındı. Asker oldukları gülüşlerinden bile belliydi. “Ne oluyor?” derken gözüm sedyedeki askere kaydı. Kıçından vurulmuştu ve başındaki askerler gülüyordu. Kıçını tutarak bayılması cidden komikti, inkâr edemezdim ama bu denli de gülünmezdi.
Kapıda dikilirken içerdeki doktorun sesini duydum. Bugün birkaç kez konuşmuştuk ama adını bile bilmiyordum. Çok güzel bir kızdı; simsiyah, dümdüz saçları ve kara gözleri vardı. Orta boylardaydı, yaklaşık benim boyumdan iki üç santim kısa gibi duruyordu. Acıyan gözlerle askere bakarken, kınayan bakışlarını başında kahkaha atan askerlere çevirdi.
“Ne gülüyorsunuz be, yazık adama!”
Gülüşleri daha da arttı. Bir gülmekten yıkılacak kadar kahkaha atınca sendeleyip diğerine tutundu. Sonra gülmekten sulanan gözlerini eliyle silerken mırıldandı:
“Ne çok güldürdün la bizi Halil lan!”
Yanındaki asker onun ensesini kavrayıp, “Harbi lan,” dedi. Konuşmalarına kızmış olacak ki sinirli gözlerle askerlere doğru yürümeye başladı. Hayli kısa kalıyordu ama normaldi; anormal olan onların çok uzun olmasıydı.
Tam karşılarında dikildiğinde kapıyı, benim olduğum yeri gösterip “Çıkın hemen!” diye bağırdı. Ama sesi maalesef fazla ince çıkıyordu, kulağımı tırmaladı. Fakat tek ben böyle düşünmüyor olacaktım ki yanındaki askerler de ellerini kulaklarına götürmüştü. Yüzlerini görmüyordum ama yüz ekşittiklerini hissedebiliyordum.
Hâlâ gülmeye devam ederken onu daha da sinirlendiriyorlardı. Elindeki şırıngayı askerlere doğru yöneltince daha da kabaca güldüler. Buradaki tüm askerlerde galiba genetik otistiklik vardı; burada silah arkadaşları vurulmuş ama kahkaha atıyorlardı.
“Burada asker arkadaşınız vurulmuş, siz gülüyorsunuz! Onun yerinde olsanız çok mu iyi olurdu?”
Askerlerin gülüşü suratlarından silindi. Ardından bakışlarını kıçını tutan askere çevirip aynı anda birbirleriyle bakıştılar. İki saniyelik bir bakışmadan sonra güçlü bir kahkaha daha patlatıp,
“Biz onun vurulmasına gülmüyoruz, uyanınca ki surat ifadesine gülüyoruz!” dediler.
“Adam vurulmuş, ne ifadesi vermesi gerekiyor acaba?” Sinirli olduğu belliydi. Bugün dikkatimi çekmişti; her askerle ayrı ayrı ilgileniyordu ve hepsine böyle bağırıyordu. İşini seviyor olmalıydı.
Tebessümle odadan, yanımdan çıkarken askerler belli belirsiz “Uyanınca anlayacak,” diye mırıldandılar. Bir acayiptiler ama bir günde asker ortamını görmek gerçekten acayipti. Hani o efendi, sert askerler ya öküz odun çıkıyordu ya da dakika başı otistik gibi gülen askerler oluyordu.
Askerler beni bile görmeden kapının yanındaki koltuklara otururken ben de içeri girdim.
“Yardıma ihtiyaç var mı?” dedim.
Sinirli yüzü aniden gitti, masum bakışlarla gülümseyerek,
“Yok canım, ben hallederim. Sıyırmış zaten.”
“Peki,” dermişçesine odadan çıktım.
O hallederdi. Oda dediğime bakmayın; büyük bir çadırdı ama kalındı etrafı ve oda dediğimiz yerler de aslında çadırdaki küçük bölmelerdi. Bir sağlık ocağı gibiydi aslında.
Kendi odama çekildiğimde biraz sedyeye uzandım, yorgundum. Erkenden patlama haberiyle ilk iş günüme başlamıştım. Sayısız asker gelmişti ama hiçbirinin durumu ağır ve ciddi değildi; hepsi sıyrıklarla atlatmıştı. Gelirken ciddi bir durum vardır diye korkmuştum ama şimdi öyle değildi. İyi ki önemli bir durum yoktu, Allah askerlerimizi korumuştu. Pis insan kılıklı şeytanlardan da hep korusun.
Elindeki dosyayla saatlerce bakışıyordu. Kendi kendine sürekli sövüyordu. Bir hışımla kalktı ayağa, elindeki dosyayı yanındaki koltuğa fırlattı. "Siktir... yüzlerce kez siktir." Bu neydi şimdi? Kafası karışıkken o dosya neydi? Elini şakaklarına tıp ovuşturarak odada bir sağ bir sola doğru ilerliyordu. Nasıl olurdu lan, böyle bir şey imkânsızdı. Bir günde kafasının içine sıçmışlardı: sabahki patlama, sonra doktor, ardından bu dosya. Her şey mal gibiydi; şu anda mantık denen şeyin kırıntısı bile yoktu. Tekrar eline dosyayı aldı, bir daha yanlış okumuşumdur diye umarak tekrar okumaya başladı. Dosyada adı geçen bu sabahki doktorun adı Lavinia'ydı. Ona bu denli onu hatırlatması normaldi; adı bile aynıydı ama bir şey vardı: soy ismi farklıydı ve bir mafyanın ölmüş kızının yerineydi, hem de askeriyede doktordu. Ne ters bir işti bu; her şey birbiriyle bağlantılı, bir o kadar da çelişkili ve farklıydı.
Albaya "Lavinia"yı diyecek oldu ama sözünü yuttu. Ne diyecekti? Yıllar önce aşık olduğum kadına çok benziyor, adı da o mu diyecekti? Albay çok sonra buraya gelmişti; askeri liseyi bitirdiğinde buradaydı. Üniversite Korkut’a ve Kutay’a az çektirmemişti. Diğer timdekiler sonra gelmişti ve dört yıllık albayın ızdırabından kurtulmuşlardı. Belki de hayatlarındaki en büyük şansı o zaman kullanmışlardı.
Başı ağrımıştı, düşünmeyi sevmezdi ama çıkmaza sokan bir şeyi de düşünmek zorundaydı. Arkasından gelen sesle dosyayı masaya bıraktı. Korkut, tüm ihtişamıyla tekliği koltuğa kurulmuştu ama koltuk küçük geldiği için sığamadı; söverek koltuğa tekme attı ve yan üç kişilik koltuğun en sağ köşesine çekildi. Eline aldığı sigaradan bir tane yaktı; çok içmezdı ama canı sıkılınca, yapacak bir şey bulamayınca sigara içerdi. Sırf içmesin diye albayın üniversitede en üşengeç adama tonlarca iş verdiğini asla Kutay unutmazdı. Şimdi ise komutan o olduğu için bu fırsattan o da değerlenecekti.
"Al şu dosyayı, incele, oku, yeni görev ona göre timi hazırla." Yüzüne gelen dosyayı yanına koyup sigarasından bir nefes daha çekti.
"Kime diyorum?" diyen Kutay, sinirle Korkut’a bakıyordu. Belki de çok iyi davranıyordu timdekilere.
"Tim hazır." İlk defa yüzünde beliren bir şaşkınlık vardı.
"Ne ara lan?" Bakışları, “Hızlıyız, komutanım” der gibiydi.
"Ama bir kişi eksik, Halil kıçından vuruldu, durumu ağır değil."
Bunu derken Korkut’un yüzünde çok nadir olan o gülümseme belirdi. Kıçından vurulması herkese maskot olmuştu.
Belli belirsiz Kutay’ın yüzünde de bir tebessüm oluşmuştu. Çok şanssız bir çocuktu Halil; hep böyle saçma şeyler onun başına gelirdi. Saniye sürse de Kutay neşelenmişti, ama geri neşesi yüzünde kaldı. Aklına geldikçe deliriyordu; çünkü Korkut odadan çıkarken o kalmıştı. Zaten hep kalmamış mıydı etrafında? Annesi ve kardeşi dışında kimi kalmıştı ki zaten. Düşünmek yine yordu. Korkut’un unuttuğu paketten bir sigara yaktı; nefes çekti, dumanı ağzından dışarı verdikçe gözünün önüne geçmişi yığınla geçiyordu. Gördüğü bir kızın bile onun olmasını istiyordu ama var mıydı? Yüzleşecek cesaret… Sırf onun için kaçtığı sokakta yakalayıp ailesini öldürmemişler miydi? Hepsinin sorumlusu o değil miydi? Belki de o da ölmüştü, diyordu. Ama dosyaya bakınca bu kadar tesadüf normal değildi.
O zamanlar Lavinia’yı da mafya kaçırmıştı ama öldürdü mü belli değildi. Belki de kendisi gibi terörist yapmıştı, ya da ona kötü davranmıştı; belki de hâlâ ona işkenceler yapıyordu. Hayatının nasıl bok ettiğini düşündükçe kendini yiyordu; onun hayatının içine etmişti belki de. Belki hiç düşünmemek istediği bir seçenek daha vardı: O gün annesini ve babasını öldürürken onu da öldürmüşlerdi.
Kendi hayatı kolay olmamıştı ama Lavinia’nın hayatını bilmiyordu; yanında da değildi. O gün kaybolmuştu, kimse de üstünde durmamıştı. O mafyanın bile kim olduğunu bilmiyordu. İntikamı içinde kalmıştı; her şeye gücü yeten adamın bir o gönlündeki çiçeğe yetmiyordu. Oysaki ölüm nedir bilmezdi bile Lavinia.
Albay’ın askeri odaya girince minik bir baş selamı ile Kutay’a bir belge uzattı; operasyon ile ilgiliydi belli ki. Sonra yine baş selamı ile gitti. “İçine sıçıcam şimdi, ne bitmez dosya bunlar lan,” söverek oturdu. Koltuğa, dosyayı açtığında ilk sayfasında kocaman harflerle “KIZILPUSU OPERASYONU” yazıyordu. Kalın nasırlı parmaklarıyla diğer sayfayı çevirdi; diğer dosyaya nazaran burada daha çok fotoğraf vardı. Fotoğrafların çoğu doktora aitti. Diğer sayfayı çevirdi; daha fazla incelemeyecekti, onu ilgilendirmezdi. Diğer sayfada bir adam vardı; yaşlı bir adam, kocaman gülümsemiş oturuyordu. Aradıkları mafya pislik bu olsa gerek; zaten yüzünde de keramet yoktu. Dudağını ekşitip diğer sayfaya geçti. Diğer sayfada bir çocuk vardı; evet, o Lavinia’ydı. Sabahtan beri içini kemiren o konu ortaya çıkmıştı: Aradıkları kız Lavinia’ydı. Ama ne işi vardı o kız Lavinia mıydı? Gözü aşağı indi; midi elbisesi, straplez yaka bir elbise içinde, elinde kep tutuyordu ve o kız Lavinia’ydı. İlk defa emin olmuştu. Omzunda hilal şeklinde bir doğum lekesi vardı ve oydu; artık emindi.
Dosyayı bir kere daha çevirdi; okuyordu ve okurken istemsizce kaşı çatıldı. “Hayır be kızım, hayır, nolur olmasın bu, hayır.” Elindeki dosyayı diğer dosyanın yanına koyup ellerini şakaklarına attı ve dirseklerini bacaklarına sabitledi. Dosyada babasına yardım amaçlı askeriyeye sızan bir doktor olarak geçiyordu; ama kanıt olmadığı için sorgulama yapmadan işine devam edebilir vaziyetteydi. Ama onu burkan bir şey vardı: Babasının ve annesinin katilinin kızı nasıl olurdu? Ona nasıl yardım ederdi? Tehdit mi ediyordu onu adam? Başka açıklaması yoktu. Lavinia o adamla iş birliği yapmazdı; terörist olmazdı.
Her şeyin rüya olmasını isteyerek başını koltuğa yasladı ve gözlerini tavana dikip öylece baktı. Sabahki kızın görüntüsünü silmek istiyordu ama bu sefer geri getirmek için uğraşıyordu; çünkü o Lavinia’ydı.
Dünün yorgunluğu hâlâ üzerimdeydi; gece geç saatlere kadar mesai yapmıştım. Bugün daha iyiydim ve daha heyecanlı çünkü bu sefer askeriyeye gidiyordum; asıl görev yerime, dünkü çadırda olmayacaktık. Üzerime siyah, vücudumu saran bir elbise geçirmiştim. Aynadan kendime bakarken abartı mı diye yüz kere düşünüyordum. “Ay neyse, abartı olursa olsun, herkes doktora mı bakıyor sanki?” Aşağı indiğimde hızlıca arabaya kaçıyordum ama yine yakalandım.
“Nereye kızım?”
“İşe, teyze.” Gülümsemeye çalışıyordum. Çöp atmaya çıkarken bile iki günde tüm sülalemi sormuştu. Rambo haklıydı galiba. “İyi kuzum, gelirken bana sümüklü bamya al da gel.” Bir an boşluğuma geldi. “Ney?” “Sümüklü bamya diyorum.” Birincisi ben pazara değil işe gidiyordum; ikincisi bamyaya sümüklü mü demişti? O ben mi yanlış duymuştum? “Teyze, ben markete falan uğrayamam ki.” “İyi kuzum, alma, benim de öyle canım çekmişti, gidemiyorum ki, alıyım.” Ya ama bu haksızlık; vicdanımla oynuyordu. “Tamam teyze, erken çıkarsam alırım.”
Askeriyeye vardığımda ağlayan, bağıran bir asker vardı; direkt girişteydi. Evet, bu dünkü kıçından vurulan askerdi ve başında hâlâ dün de gülen, şimdi de gülen askerler vardı. Topuklu ayakkabılarımla yürürken beni hiç duymuyorlardı; onlara yaklaştıkça sesleri duyuluyordu. Kıçından vurulan askerin sesi kulağıma geldi: “Nasıl, o güzel popomu kadın doktor gördü mü, nasıl bakar bana? Siz niye engel olmadınız?” Gülenlerden biri, “Keşke video çekseydik ya, yüzünün aldığı hal muhteşemdi yaa,” dedi. Kınayıcı bakış atıp ağlar şekilde, “Şimdi kaç rekat namaz kılmam gerek, kaç kere gusül almam gerek, yav nasıl günaha girdim, kesin cehenneme gideceğim, Allahım sen affet, hem bunların suçu benden al, bunlara yaz günahı,” diyordu. “Tövbe de lan,” sesi yükseldi. “Günah değil doktor o,” sızlanmaya devam ediyordu.
“Nasıl günah olmasın, ulan, babam duysa beni dinden atar,” sesi aşırı komikti; çok dinci biri diyeceğim ama daha doktora namahrem olmadığını bilmiyor. Hali çok komikti; bir asker gibi değildi; çocuk gibi sızlanıyordu. Ama başındaki askerlerin de ondan kalır yanı yoktu; yani başında çocuklar gibi dalga geçip gülüşüyorlardı. Adım seslerim yaklaşınca askerlerden biri arkasını döndü; dün katıla katıla gülen o askerlerden biriydi. Beni görünce boğazını temizleyip “Kimsiniz?” dedi; sesi soğuktu. Daha deminki o neşeli, sempatik askerler gitmişti; hepsi ciddileşti, hatta sızlanan asker bile yüzünü buruşturarak kalktı. Birden ciddileşmeleri irkilmeme neden oldu; sebepsizce rahat hissetmiyordum. Askeriyedeydim tabii ki; tepkileri normaldi aslında, ama birden önceki hallerini görünce şimdiki halleri ürkütüyordu beni.
“Şey… ben doktorum, ilk günüm,” sesim çekingen ve kısık çıkmıştı. Normalde çok çekingen de değildim ama her zaman asker, polis, jandarmalara karşı bir utangaçlığım olurdu; o mesleklere karşı ilgim çok fazlaydı, ya da okuduğum kitaplardan dolayı. Birden yüksek sesle,
“Bu askeriyeye bir tane erkek doktor gelmez mi, niye hep karıları alıyorlar lan?”
dedikleri karşısında sesimi ben de kontrol edememiştim.
“Karı değil, kadın, düzgün konuş.”
Beklemiyor olacaklar ki hepsi bir değişik bakış attı; konuşan olmadı. O ise sadece göz devirdi. Daha fazla beklemeden bahçede gördüğüm alana doğru yürüdüm. Böyle bir yer diğer binalardan ayrıysa hastanedir, düşüncesiyle ilerledim. Girişinde değişik bir sistem vardı; aldırış etmedim.
İçeri ilk girdiğimde beklemediğim bir şeyle karşılaştım: Bir anda etrafımda kırmızı ışıklar yandı, sirenler ötmeye başladı ve bacağımı birden bir kalkan gibi bir zincir sarmaladı. Hepsi saniyeler içinde olunca ne olduğunu bile anlamadan yere yıkıldım. Bacaklarımın acısıyla dudaklarımdan küçük iniltiler koptu. Gözlerimi sımsıkı yumdum; canım acıyordu, zincirler acıtıyordu.
Ayak bileğimde hissettiğim elle gözlerimi açtım; o asker vardı, gözümün önünde. Yaralı gelen asker iyileşmişti, hem de çabucak; bacaklarımda nasırlı elleri oyalandı, zincirleri çözmeye çalışıyordu. Hangi birine şaşıracağımı şaşırırken gözlerimi ondan çekmedim.Elleri nasırlıydı ama dokunuşları çok nazikti.Biçimli ve kalındı elleri.Yine üstünde üniforması vardı ama bu sefer tertemizdi; siyah farklı bir üniformaydı. Üniformanın yakasına düşen yazı
“Şanlı”ydı; soy ismi ne kadar da güzeldi. Bir dakika, ben niye şimdi bunu düşünüyorum? Sol bileğimi çıkarmış olacak ki sağ bileğime geçmişti; yapmakta zorlanıyor, belli belirsiz küfürler mırıldanıyordu. Elinin sıcaklığını tenimde hissetmek beni tedirgin ediyordu; farklı bir çekim vardı bu adamda. Gözlerime hâlâ onu süzerken aslında uyurken, hastayken ne kadar masum olduğu belliydi; şimdi ise çok daha çekiciydi. Her belli belirsiz küfür mırıltısında çene kasları sıkılaşıyor, kirpikleri belli belirsiz hareket ettiriyordu. Bir erkeğe göre fazla güzeldi kirpikleri; nedensizce bu detaya bile takılmıştım. Ben onu böyle süzerken birden bakışlarını gözlerime değdirdi. Onu süzen ben değilmişim gibi birden telaşla, “Ne… ne var?”
Bakışlarıyla ayak bileğimi işaret etti. Kahretsin, adam kelepçeleri çözmüş bile; ben hâlâ öylece ona bakıyordum. Bide o bana bakınca, “Ne var?” diyorum. Aferim sana Lavinia, ilk günden nasıl da rezil ettin kendini, afferimm.
Hemen olduğum yerden doğruldum; ayağa kalktığımda bileğimin acısıyla sendeledim.
O sırada belimde tanıdık bir el vardı; yine oydu. İnce belimde elleri kocaman, kalıyordu, sıkı sıkıya beni tuttu. O an ben anın şokuyla ona tutunurken o beni olduğum yerde dikleştirip belimden elimi çekti. Babamdan sonra nedensiz bir güven vermişti bana; ama bu güven çok iyi hissettiriyordu.
“Şey… ben doktorum da buraya atandım.” “Biliyorum. Bana bilmediğim bir şey söyle,”
sesi fazla ciddiydi; birden sözümü keser gibi düşünmeden konuşuyordu bakışları fazla donuk, o kadar da beni incelemek, tanımak ister gibiydi ya da bana öyle geliyordu. “Hastanenin nerede olduğunu bulamadım da yanlış yere girdim galiba.” “Doğru yere, yanlış şekilde girdin.” “Pardon, anlamadım.” Yüzümü anlamaya çalışır gibi buruşturdum.
“Sana şifre verilmedi mi?”
“Verildi.”
Bakışları salağa bakar gibi oldu sanki; ama neyse, inşallah sadece bana öyle gelmiştir.
“O zaman kör müsün?”
“Ne, kör müsün derken?”
“Girişteki sistemi görmemen için gözlerinin kör olması gerekirdi,”
sesi çok alaycıydı. Kahretsin ki ben o girişteki sistemi umursamamıştım; ilk günden rezil olma görevim de tamamlandığına göre benim mesai bitmişti. Hiçbir şey demeden içeri doğru paytak paytak, suçlu ve utanmış insan gibi yürüdüm; çünkü öyle hissediyordum.
Arkamdan gelen sert erkek sesiyle adımlarım durdu.
“Oradan değil, kızılpatlak.”
Arkama baktığımda elimle kendimi işaret edip,
“Bana mı dedin?” dedim.
Sanki kötü bir şey demişim gibi bakışları sertleşti, kaşlarını çattı. Kaşının ortasında çıkan çukur ve kasılan çene kaslarıyla kendini kasıyordu. Kötü bir şey mi demiştim yani?
“Burada senden başkası mı var?”
Etrafa baktığımda evet, yoktu. Ama benim adım kızılpatlak değildi. Ayrıca ne saçma bir şeydi o, “kızılpatlak” ne be?
“Bana adımla sesleneceksin o zaman, değişik lakapla değil.”
Bakışları daha da sertleşti. Bakışlarından anlaşılıyordu, “değişik lakap” mı dediğime takılmıştı. Ben de anlamadım, ne demekti bu? Şifre falan mıydı? İnşallah değildir, bir daha rezil olmak istemiyordum.
Bir şey demeden arkasını dönüp gitti. Ben de döndüm ama nereye gidecektim? Yanlış tarafa gidiyorsam doğrusu neresiydi? Arkadan giden adama bağırdım:
“Pişşt! Buradan değilse nereden gidiliyor?”
Arkasına bile bakmadan yürüyüp çıktı. Cidden hödüktü.
“Hödük herif.”
Aslında uzaklaşmıştı ama nasıl duydu bilmiyorum, dönüp sinirle baktı. “Bu iki oldu,” dermişçesine parmaklarıyla iki yaptı. Ne vardı yani, hakaretten nefret ediyor olmalıydı ama kendisi küfür ediyordu. Ona hakaret etmem niye bu kadar zoruna gitmişti, anlamadım.
Boş bakışlarla göz devirdim ama galiba görmedi. Direkt önüne döndü ve gitti. Ben de gittiğim yönün tersine yürümeye başladım. Kimsenin yardımına ihtiyacım yoktu, kendim bulurdum.
Onca yol yürüdükten sonra galiba küçük bir alan sandığım kocaman askeriyeyi dolaşmıştım. Bir ara çamaşır odasına bile girmiştim ama sonunda “Sağlık Alanı” yazan yeri görünce rahatladım. Sonunda bulmuştum.
İçeri girdiğimde çadırda gördüğüm doktoru gördüm. En azından tanıdığım birinin olması iyi hissettirmişti. Arkadaşım olmasını isterdim, burada babam yoktu, beni kısıtlamazdı.
İçeride telefonla oynayan kıza doğru yöneldim.
“Merhaba.”
Bakışları beni bulunca yerinden kalktı. Yüzündeki ince tebessüm beni buldu. Gerçekten çok güzel bir kızdı, gencecikti. Üzerindeki mini etek onu daha da çekici yapmış, straplez yaka bluzu da güzelliğini artırmıştı.
“Merhaba, yeniden karşılaşmak ne güzel. Buraya mı atandın?”
“Evet, yeni yerim burasıymış.”
“Gel, bir üstündekileri çıkar rahat et. Ben sana dolabını göstereyim.”
“Olur. Bu arada adım Lavinia.”
Sevecen bir şekilde gülümserken bir yandan da önümden yürümeye devam ediyordu. Ben de peşine takılıp arkasından yürüyordum.
“Ben Meryem, ben de yeni geldim sayılır.”
Odaya geldiğimizde bana adım yazılı dolabı gösterdi. Burası giyinme odasıydı ve beş büyük dolap vardı. Her birinde isimler yazıyordu. Benimkisi de önceden hazırlanmıştı belli ki, çünkü üstünde “Lavinia Şahin” yazıyordu.
Kendi dolabıma yönelip üstümdekileri, çantamı oraya koyup doktor önlüğümü üzerime geçirdim. Cebime telefonu attıktan sonra dolabımı kapattım. Arkamı döndüğümde Meryem kapıda dikiliyordu. Aşağı baktığını görünce ona doğru gelip baktığı yöne ben de baktım.
Burası beşinci kattı ve yüksekti. Etraf sadece camla kaplıydı ve koridorda yürürken bile dışarıyı rahat rahat görebiliyordu. Baktığı yerde askerler vardı, saygı duruşuna geçmişlerdi ve başlarında bir komutan vardı.
Evet, o komutan sabahki hödüktü. Belli ki kendi timi vardı. Ama Allah’ı var, hepsi birbirinden yakışıklıydı. Upuzun boyları vardı ama sıranın en başında duran, çadırda gördüğüm hödüğün yanındaki asker çok daha uzundu ve hepsinden kaslıydı. Ayrı bir cazibesi vardı. Yanında duran sabah gülenlerdi ve onların yanında da kıçından vurulan asker vardı.
Çocuğun adını bilmediğim için sürekli “kıçından vurulan adam” diyorum, çok komiğime gidiyordu. Onların yanında ise bir kız vardı, sanırım kızdı. Yapısı kıza benzemiyordu ama şekilli bir fiziği vardı, aşırı çekici gözüküyordu.
Birden başlarındaki komutanın bağırmasıyla hepsi şınav pozisyonu aldı. Köpek onlara şınav çektirirken rahat rahat dolanıp elini arkasında birleştirerek bağırıyordu. Dediklerini duymuyorduk ama bağırdığı belliydi.
Bu adam neden hep sinirli ve kaşları çatıktı? Deli miydi? Tamam, anladık askersin ama yani insansın, bir kere gülme denen duygu yok muydu? Ya da askerlerine ve bir de bana karşı mı böyleydi yani?
Meryem eliyle camdan birini gösterdi.
“Bak, şu sırada duran baştan dördüncü olan, çok yakışıklı değil mi?”
Sesinden belliydi, hayranlık duyuyordu. Dediği kişi dünkü kıçından vurulan askerdi. Demek ki tedavi ederken çekici bulmuştu. Düşünmek biraz garip gelmişti.
Ben de onaylar bir mırıltı çıkardım. Aslında komutanı merak ediyordum ama sormaya da çekinmiştim. Sanki dediklerimi duymuş gibiydi.
“Bu komutanları çok kötü davranıyor. Baksana, daha popişi düzelmedi, adamcağıza şınav çektiriyor.”
Birden bir kıkırtı döküldü dudaklarımdan. Sabahki dedikleri aklıma gelmişti. Meryem’in aksine adam bayağı bir sinirlenmişti. Şimdilik bir şey dememiştim.
İkimiz de bakışlarımızı aşağıdan çekip odalarımıza yöneldik. Benim kendime ait doktor odam vardı. Oraya girdiğimde masamda adımın yazması çok güzeldi. Masamı düzenleyip kendime göre ayarladım. Klasik doktor hareketi olup stetoskopumu boynuma astım. Bir ilk story çekmek iyi olurdu ama paylaşamazdım, babam itinayla kızıyordu böyle şeylere.
KUTAY ULUĞ ŞANLI
Beni hatırlamıyordu kahretsin ki hatırlamıyordu yıllarca ben onu bu denli özlerken bir kere bile aklımdan çıkaramıyorken o beni hatırlamıyordu.
"Komutanım yetmez mi"
Şınav çekerken canları çıkmış gibi kızarmış yüzle bana bakıyorlardı.
"Komitanum kesun birune gızdı yine hıncını bizden çıkarıveriyor"
"Senin şınavın 200 oldu Halil"
Sinirli gözlerim onun üzerindeydi sinirliydim uğraşmasınlardı haklıydı ama benimle de böyle konuşamazdı yanlarından ayrıldığımda okumaya korktuğum o belgeyi aldım bu sefer kim olduğunu bütün gerçekliğiyle bilmek istiyordum.
Korkuyordum ilk defa iliklerime kadar korkuyordum.
Ya o adam gibi olduysa..
Ya babasını hiçe saydıysa ...
Aldığım dosyayı sıkı sıkıya avucuma hapsettim .Dosyadaki fotoğraflardan gözümü alamadım hiç değişmemişti hala aynıydı ve çok güzeldi.
Dosyanın alt kısmında gözüm seyirdi.
"8 yaşında hafıza kaybı yaşamış bilgiler doğrultusunda kasıtlı yapılıp yapılmadığı belli değil kayıtlarda sadece yüksekten düşme olarak geçiyor"
Bir alt paragrafa geçtim.
"Yaşıt olana kadar bir kayıt bulunmamaktadır.Reşit olduktan sonrada üniversite mezunu olarak geçmekte şirketlerle veya diğer alanlarla ilişkisi yoktur "
Ve bir alt paragrafa..
"Annesini trafik kazasında öldü biliyor babasını ise Şanlı sanmaktadıt"
Yani anne ve babasının katiline baba diyordu
Okudukça yutkunmaktan başka bir şey yapamadım nasılsın bir acıydı bu nasıl bir hayattı şimdi nasıl açıklayacaktım ona bunu gerçi beni bile hatırlamıyor inanır mıydı bana yıllar önce inanmadı şimdi hiç inanmazdı.
Hepsi benim suçumdu kızın hayatını bok eden de bendim
Allah'ta beni kahretsin.
Yanıma oturan kişiye bakışımı yönelttim Keskin gelmişti.
"Ne o şınav bitti mi de geliyorsun"
"Siktir et şınavı üşendim"
Çok bile çekmişti aslında ona göre.
"Dosyayı okuduğuna göre moralinin bozukluğunu sormama gerek yok.
"Napıcam lan ben şimdi beni bile hatırlamıyor sokucam böyle işe"
Keskin her şeyi biliyordu can dostumdu Lavinia yı da biliyordu olanları da ben anlatmamıştım kayıt geçmişimden ve albaydan öğrenmişti.
"Hatırlatacaksın"
"Neyi"
"Kendini"
Anlamadım bakışı atınca derin bir of çekip sigarasını yaktı.
"Küçükken de bu kız yüzünden salak oluyormuşsun ilk başta inanmamıştım doğruymuş "
"Komutanınım ben senin doğru konuş lan"
"Gerçekler"
Haklıydı..
Ben sustum o sigarasının dumanını öylece üfledi etrafa o beni bu denli tanırken ben onun hakkında hiçbirşey bilmiyordum ailesini bile kendi anlarmazdı ama albaydan da öğrenememiştim kayıtlarda kimsesiz yazıyordu anne babası kardeşi kimi vardı bilmiyordum bile ama vardı bir derdi.Vardı konuştuklarının ağırlığı.
Ama haklıydı.
Beni hatırlamalıydı ya hatırlayacak ya da hatırlayacakt
Arkadaşlar oy vermeyi yorum Yapmayı unutmayın seviliyorsunuz
🫶🤍
Bölüm etkileşimi
