LAVİNİA kitap kapağı

3. bölüm / 3

LAVİNİA

2.Bölüm:Mürekkebi Kanlı Yaralar

Yazar: Eylull Gokcee

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 2.Bölüm:Mürekkebi Kanlı Yaralar

2.Bölüm sizlerlee.✨

Keyifli okumalar umarım beğenmişsinizdirrrr.🌸

...............

Lalin

Asansörün aynasındaki yansımama baktım. Üstümü başımı düzeltirken parmaklarımın hala titrediğini fark ettim. Karan'ın o buz gibi odasında, o sarsılmaz maskesinin altındaki ruhsuz bakışlarından kurtulmuştum sonunda.

Üstelik platin kadına koridorda hak ettiği cevabı vermenin o ekşi ama tatmin edici tadı hala dilimdeydi.

Asansör hafif bir sarsıntıyla durdu ve kapılar 1. katın loş ışıklı servis koridoruna açıldı. Derin bir nefes alıp dışarı adım attım. Tek istediğim bir an önce bu binadan çıkıp eve gitmek, Sarp'ın yanına sığınmaktı. Ama koridorun sonundaki sistem odasının önünde gördüğüm karaltı, sanki zamanı durdurdu.

Gözlerime inanamadım. "Sarp?" diye fısıldadım, sesim boğazımda düğümlendi.

İleride, kilitli kapının önünde duran o çocuk... Kardeşimdi. Ama onun burada, bu devasa holdingde, Karan’ın şirketinde ne işi vardı, olabilirdi? Elinde her zamanki dijital cihazıyla kapıdaki paneli kurcalıyordu.

"Sarp! Ne yapıyorsun sen burada?" Sesim bu sefer bir tokat gibi yankılandı koridorda.

Sarp beni görünce olduğu yerde sıçradı. Cihazı hızla arkasına saklamaya çalışırken gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. "A-abla?" dedi kekeleyerek. "Asıl... asıl senin burada ne işin var? Senin bu adamla ne ilgin var?"

Yanına ulaşıp kolundan sertçe tuttum. Öfkeden ve korkudan deliye dönmüştüm. "Sana soru sordum Sarp! Bu binada, bu kapının önünde ne halt karıştırıyorsun sen? Evde olman gerekmiyor mu senin?"

Sarp kolunu kurtarmaya çalışırken o dik başlı tavrına geri döndü: "Ben sadece... Karan denilen o adamın gerçekten kim olduğunu anlamaya çalışıyorum," dedi, sesi titrese de gözlerindeki o kutsal heyecan hala oradaydı. "5 yıldır neden ağladığını, neden bu kadar değiştiğini biliyorum abla. Bu adam sana bir şey yaptı ve bende onun sistemine sızıp ne sakladığını görecektim!"

"Sen delirdin mi!" diye bağırdım, gözlerimden yaşlar süzülürken. "Burası senin okulun değil! Bu adam... bu adam seni mahveder Sarp! Eğer seni bir görseler..."

"Gördüler bile abla," dedi Sarp, başını önüne eğerek köşedeki kamerayı işaret etti. "Kamera ışığı az önce kırmızıya döndü."

Dünya başıma yıkıldı sandım. Başımı kaldırıp köşedeki o siyah kameraya baktım. Karan'ın bizi oradan, o 32. kattaki koltuğundan bir avcı gibi izlediğini hissettim.

"Git Sarp," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. "Hemen asansöre bin ve eve git. Ben... ben bu pisliği temizleyeceğim. Sakın arkana bakma!"

Sarp bir şey söyleyecek gibi oldu ama bakışlarımdaki o saf korkuyu görünce asansöre doğru koştu. O gittiğinde koridorun o ağır sessizliği tekrar üzerime çöktü. Tam o sırada telefonum titredi. Demir'den gelen mesaj ekranı aydınlattı: "Karan bey sizi bekliyor Lalin Hanım. Kardeşiniz hakkında konuşacakları varmış."

Dizlerimin bağı çözüldü. O zümrüt yeşili bluzun altındaki kalbim artık korkudan değil, çaresizlikten çarpıyordu. Tekrar o asansöre binip celladımın yanına çıkmaktan başka yolum kalmamıştı.

Kapı arkamdan kapandığında, 32. katın o ağır ve boğucu sessizliği beni bir zırh gibi kuşattı. Karan masasının başında değil, camın önünde devasa bir gölge gibi dikiliyordu. Masasının üzerindeki ekranlarda Sarp'ın o loş koridordaki titreyen görüntüsü asılı kalmıştı.

Adımlarımın sesi odada yankılanırken, içimdeki o gururlu ses haykırıyordu: Sakın diz çökme Lalin. Sakın ona istediği o çaresiz kadını verme. Eğer burada eğilirsen, seni bir daha asla ayağa kaldırmaz.

"O sadece bir çocuk Karan," dedim. Sesim beklediğimden daha sert, daha mesafeli çıktı. "Yaptığı şey sadece bir gençlik heyecanı. Dünyayı kurtaracağını sanan, teknolojiden biraz fazla anlayan bir çocuğun merakı o kadar."

Karan yavaşça bana döndü. O sarsılmaz maskesinin ardındaki gözleri, zümrüt yeşili bluzumun üzerinde kısa bir an oyalandı. "Heyecan mı?" dedi buz gibi bir sesle. "Kardeşin az önce bu binanın şah damarına neşter atmaya çalıştı Lalin. Buna dışarıda 'heyecan' değil 'infaz' diyorlar."

Yumruklarımı sıktım, tırnaklarım avuç içlerime battı. İçimden kendime fısıldadım: Sadece kardeşin için... Sadece Sarp için buradasın. Yoksa senin ela renkli o yalan gözlerine bir saniye bile bakmazdım.

"Onu polise teslim etmeyeceksin," dedim. Bu bir soru değil, bir emirdi. "Çünkü o çocuk senin sandığın gibi bir suçlu değil. Sadece yetenekli ve... yanlış birine öfkelendi. Onun hiçbir suçu yok, ne istiyorsan benimle hallet."

Karan masasına doğru bir adım attı, aramızdaki mesafeyi acımasızca kapattı. "Yetenek, yanlış kapıda sadece bir felakettir Lalin," dedi, nefesi yüzümü yalıyordu. "Ve kardeşin bugün o kapıyı zorladı."

Gözlerimi bir an bile ayırmadım ondan. İçimdeki yangın sönmüyordu ama ona tek bir gözyaşı bile göstermeyecekti bu gözler. Senin önünde eğilmemi bekliyorsun ama yanılıyorsun Karan Gündüz. Kardeşim için her şeyi yaparım ama ruhumu senin karanlığına teslim etmem.

"Şartın ne?" diye sordum, sesim bir kılıç kadar keskin ve dikti. "Sarp’ın özgürlüğü ve o görüntülerin silinmesi karşılığında benden ne koparmayı planlıyorsun? Söyle de bu tiyatro bitsin."

Karan hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme dudaklarına hiç ulaşmadı. Masanın üzerindeki o gümüş anahtarı işaret etti."Şartım basit Lalin... Sarp’ın bu 'yeteneklerini' benim gözetimimde, benim projelerimde kullanacaksın. Sen de burada, tam karşımda, benim mimarım olarak kalacaksın. Kardeşinin özgürlüğü senin sadakatine bağlı. Eğer bir adım geri atarsan, o görüntüler tek bir tuşla polisin ekranına düşer."

Karan’ın dudaklarından dökülen o zehirli şart, odanın buz gibi havasında asılı kaldı. Sarp’ın özgürlüğünü, benim esaretime takas ediyordu. Gözlerimin içine bakarken kurduğu o cümle, ruhumda bir deprem etkisi yaratmıştı ama sarsılmadım. Aksine, bir adım daha yaklaştım ona.

"Şartın bu mu yani?" dedim, sesimdeki alaycı tonu gizleme gereği duymadan. "Beni burada, dizinin dibinde tutmak mı?"

Karan cevap vermedi, sadece okyanus derinliğindeki bakışlarını yüzümde gezdirdi.

"Daha birkaç saat önce bu odada, gitmem için bana kapıyı gösteren sendin Karan !" diye haykırdım. İçimdeki o zapt edilemez öfke, bluzumun altında bir fırtına gibi kabarıyordu. "Git, bir daha sakın karşıma çıkma demiyor muydun? Nefretin bu kadar tazeyken, şimdi ne değişti? Ne oldu da birkaç saat içinde beni bu binaya mahkum etmeye karar verdin?"

Karan’ın o sarsılmaz maskesi bir anlığına titrer gibi oldu. Masanın üzerindeki gümüş anahtarı parmaklarının arasında çevirdi. Bakışları sertleşti, sesi daha da derinden geldi.

"Değişen şey ben değilim Lalin, değişen şey kardeşinin hırsı," dedi buz gibi bir sakinlikle. "Seni gönderebilirdim, evet. Ama kardeşinin benim sistemime sızmaya çalışması artık sadece seninle benim aramdaki bir mesele değil. O, ateşle oynadı ve o ateşi söndürebilecek tek kişi benim."

İçimden bir kahkaha atmak geldi ama bu sadece acı dolu bir hıçkırık olurdu. Yalan söylüyorsun, diye düşündüm. Sadece beni bırakmak istemiyorsun ve kardeşimi bahane ediyorsun.

"Kardeşimi bahane etme!" dedim, işaret parmağımı göğsüne doğru uzatarak. "Eğer gitmemi gerçekten isteseydin, o görüntüleri çoktan siler ve bizi bu kapıdan dışarı atardın. Ama sen... sen bir canavar gibi, yakaladığın avı bırakamıyorsun. Sarp’ın hayatını bana karşı bir silah olarak kullanıyorsun."

Karan parmağımı yakalayıp yavaşça indirdi, eli tenime değdiğinde vücudumdan bir elektrik akımı geçti. "O silahın tetiğini Sarp çekti Lalin," dedi fısıldayarak. "Ben sadece namlunun ucundaki hayatı korumaya çalışıyorum. Karar senin... Ya burada, benim gözetimimde bu projeyi bitirirsin ya da Sarp bu geceyi emniyetin o soğuk odalarında geçirir."

Yutkundum. Boğazımdaki o yumru canımı yakıyordu. Sadece Sarp için... diye tekrar ettim kendime. Onun için bu cehennemde kalacağım.

"Tamam," dedim, gözlerimdeki o kutsal heyecanı tamamen söndürüp yerini çelik gibi bir kararlılığa bırakarak. "Kalıyorum. Ama şunu asla unutma Karan; bedenim burada olabilir ama ruhuma asla dokunamayacaksın. Ve bir gün o anahtar benim elime geçtiğinde, bu binayı içindeki tüm sırlarla birlikte yakacağım."

Arkamı dönüp kapıya doğru yürürken, Karan'ın bakışlarının sırtımı delip geçtiğini biliyordum. Odadan çıktığımda koridorun o soğuk havası yüzüme çarptı. Sarp'ı kurtarmıştım ama kendimi, beş yıl önce kaçtığım o adamın ellerine kendi rızamla teslim etmiştim. Merdivenlere doğru ilerlerken tek bir şey düşünüyordum: Karan Kondemir, beni burada tutarak bana hükmedebileceğini sanıyorsun ama aslında sadece nefretimi daha da körüklüyorsun. Bir gün bu kapıdan arkama bakmadan çıktığımda, geride senden hiçbir iz kalmayacak.

Asansörden inip holdingin o devasa cam kapılarına doğru ilerlerken, topuklarımın sesi içimdeki öfkenin ritmini tutuyordu. "Aptal Karan! Kendini ne sanıyor bu adam?" diye söyleniyordum kendi kendime. "Sarp’ı bahane edip beni burada tutmak... Beni kontrol edebileceğini sanıyor ama yanılıyor."

Kapıdan dışarı adımımı atar atmaz, holdingin o modern ve soğuk mimarisinin ortasında bembeyaz bir denizle karşılaştım. Bahçenin her köşesi... Her yer lavinia çiçekleriyle doluydu. Adımlarım kendiliğinden yavaşladı, sonra tamamen durdum. Kalbim bir anlığına atmayı unuttu.

Şaşkınlıkla etrafıma bakarken, "Şirkete girerken nasıl fark etmedim?" diye fısıldadım kendi kendime. "Sanırım o anki heyecanımdan ve gerginliğimden dolayı gözüm hiçbir şeyi görmemişti." Ama şimdi, bu koku ve bu manzara kaçınılmazdı. Lavinianın o tanıdık, huzur veren kokusu burnuma dolarken zihnim darmadağın oldu.

Bu... bu mümkün müydü? Bahçeyi kim, neden bizim çiçeğimizle doldurmuştu? Acaba Karan yapmış olabilir miydi? Ama o benden nefret ediyordu, gitmemi istemişti. Yine de bu çiçeklerin burada olması bir tesadüf olamazdı. Gözlerimi kapattım ve o koku beni istemediğim kadar geriye, her şeyin başladığı o yıla sürükledi.

(Altı Yıl Önce)

"Karan, hayatım hava kararmadan çıkalım artık, ben hazırım!" diyerek ona seslendim. Merdivenlerden inişini izlerken içimdeki o çocuksu heyecanı bastıramıyordum. Yanıma geldiğinde, gözlerindeki o sonsuz şefkati görüp yanağına hafif bir öpücük kondurarak "Hadi bakalım," dedim. Uzun zamandır baş başa bir yerlere gitmemiştik; bugün bu güzel havayı piknik yaparak kutlayacaktık.

Heyecanla arabaya binip, yeşilin her tonunun birbirine karıştığı o piknik alanında durduk. Arabanın bagajını eşyaları almak için açtık ama Karan, benim bir şey almama izin vermeden her şeye yüklendi. "Hayatım ne yapıyorsun? Bende taşıyayım, hem sonra belin tutulur," diyerek itiraz ettim. Karan, o kendine has gülümsemesiyle pazularını gösterip "Aşkım saçmalama, hem ben bu kasları boşuna mı yaptım?" diyerek şaka yaptı. Gülüştükten sonra benim bir şey taşımama izin vermeyeceğini anlayınca vazgeçerek yanından yürüdüm.

Piknik örtüsünü serip üzerine oturduk. Gökyüzünün maviliği altında biraz sohbet ettikten sonra Karan, arkasını dönüp topraktan bembeyaz bir Lavinia çiçeği kopardı. Onu bana doğru uzatırken, "Senin kadar güzel olmasa da..." diye fısıldadı. Utancından yanaklarım al al olmuştu. Çiçeği narince elinden alıp "Teşekkür ederim, çok kibarsın," diyerek kıkırdadım.

(Günümüz)

Burnuma dolan o taze lavinia kokusuyla gözlerimi araladığımda, altı yıl öncesinin o sıcak güneşinin yerini holding binasının devasa gölgesi almıştı. Geçmişin huzuru, yerini boğazıma düğümlenen o tanıdık sancıya bırakırken, bir sesle irkildim.

"Lalin Hanım?"

Düşüncelerimden hızla sıyrılıp sesin geldiği yöne döndüm. Gelen, Karan’ın sağ kolu Demir’di. Yüzünde her zamanki profesyonel ama mesafeli ifadesi vardı.

"Demir? Bir sorun mu var?" dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak.

"Sorun yok efendim," dedi Demir, elindeki deri cüzdanı bana uzatarak. "Cüzdanınızı ofiste düşürmüşsünüz. Siz şirketten ayrılmadan alıp size yetiştirmek istedim."

Afallamıştım. Cüzdanımı orada bıraktığımı fark etmemiştim bile. Titreyen ellerimle cüzdanı ondan aldım. "Teşekkür ederim Demir... Gerçekten, çok sağ ol."

Demir hafifçe başını eğip, "İyi akşamlar Lalin Hanım," diyerek tekrar binaya doğru yöneldi. O giderken ben olduğum yerde çakılı kalmıştım. İçimi bir anda amansız bir korku kapladı. Karan görmüş müdür? diye geçirdim içimden. Hayır, hayır görmemiştir. Eğer o cüzdanı görseydi şimdiye çoktan benimle konuşurdu. Görmemiştir... dimi?

Kendi dikkatsizliğime kızarak, "Ne kadar aptalım!" diye fısıldadım. "Daha ilk günden bu kadar açık veremem."

Hızla holdingin bahçesinden çıkıp caddeye doğru yürüdüm. İlk gelen taksiyi durdurup kendimi arka koltuğa attım. Camdan dışarı, hızla uzaklaştığım o devasa binaya bakarken tek bir şey düşünüyordum: Karan Kandemir’in olduğu bir yerde hiçbir sır güvende değildi ve ben, en büyük sırrımı o odada bırakmış olabilirdim.

Taksi binanın önünde durduğunda, titreyen ellerimle parayı uzatıp kendimi dışarı attım. Anahtarımı kilide sokarken kalbim hala holdingdeki o odada gibi çarpıyordu. Kapıyı açmamla birlikte karşımda Sarp’ı bulmam bir oldu. Yüzünde hem suçluluk hem de o bitmek bilmeyen merakı vardı.

"Abla? Geldin mi?" dedi, sesindeki endişeyi gizlemeye çalışarak.

"Geldin mi mi? Sarp, sen ne yaptın!" diye bağırdım, çantamı portmantoya sertçe fırlatırken. "Oraya neden gittin? Neden hayatını riske attın?"

Sarp, o her zamanki dik başlılığıyla omuz silkti. "Ben sadece seni korumaya çalışıyordum abla. O adamın sana ne yaptığını, bizi neden bu hale getirdiğini öğrenmek istedim."

"Koruyor musun? Sarp, az kalsın hapse giriyordun! Eğer o görüntüleri silmeseydi..." Sustum. Karan'ın görüntüleri dondurduğunu ve karşılığında beni tutsak aldığını ona söyleyemedim.

"Eee, ne oldu?" diye sordu Sarp, gözlerini kısarak. "İstifa ettin değil mi? Bir daha o herifin yanına gitmeyeceksin?"

Derin bir nefes aldım ve gözlerimin içine çöken yorgunlukla ona baktım. "Hayır Sarp. İstifa etmiyorum. O şirkette kalacağım, o projeyi bitireceğim."

"Ne! Saçmalama abla! O adam seni mahvetti, şimdi nasıl-"

"Sarp, konu kapandı!" diye kestim sözünü. "Bu benim kararım. Şimdi lütfen odana git, yalnız kalmak istiyorum."

Sarp bir şeyler daha söyleyecek gibi oldu ama yüzümdeki o çelik gibi sert ifadeyi görünce susup odasına yöneldi. Ben de ağır adımlarla kendi odama geçtim. Üzerimdeki o yeşil bluzu, sanki Karan’ın bakışları hala üzerindeymiş gibi hızla çıkarıp attım. Rahat bir şeyler giyip lavaboya geçtim.

Aynadaki yansımama baktım. Yüzüme soğuk su çarptım ama içimdeki yangını söndürmeye yetmedi. Cüzdanımdakini Karan gerçekten görmemiş miydi? Eğer fark ettiyse, benim için asıl cehennem şimdi başlıyordu.

Yatağımın kenarına çöktüğümde sanki tüm binanın ağırlığı omuzlarıma binmişti. Zihnim darmadağındı; Sarp, cüzdanım, o beyaz lavinialar... Her şeyi birine anlatmazsam delirecek gibiydim. Titreyen ellerimle komodinin üzerindeki telefonuma uzandım. Tam Kumsal’ı aramak için rehbere girmiştim ki, ekranda onun ismini ve o gülen fotoğrafını gördüm. Sanki içime doğmuştu.

Telefonu açar açmaz, kulağımı sağırlardan edecek o tanıdık ve enerjik ses odayı doldurdu.

"Lalin! Kızım sen nerelerdesin? Sabahtan beri çatladım burada meraktan! Ne oldu o koca holdingdeki görüşme? Patronu gördün mü? Ay dur, önce şunu söyle: Seni işe aldılar mı? Almadılarsa o binayı başlarına yıkarım bak, biliyorsun!"

Kumsal’ın nefes almadan sorduğu bu soru yağmuru karşısında acı bir gülümseme yayıldı yüzüme. Onun "patron" dediği kişinin hayatımı yıkan adam olduğundan haberi bile yoktu. Kimsenin yoktu. Benim bile...

"Kumsal, tamam... Sakin ol bir nefes al lütfen," dedim yorgun bir sesle. Bakışlarım duvardaki saate kaydı. Akşamın bu saatinde telefonda anlatılamayacak kadar ağır şeyler yaşamıştım.

"Anlatacaklarım çok uzun ve... çok önemli Kumsal. Telefonda olmaz. Şimdi hemen bize gelebilir misin? Sarp evde ama odasına kapandı, biz rahat rahat konuşuruz. Gerçekten, sana her şeyi anlatmam lazım. Geldiğinde her şeyi öğreneceksin."

"Tamam, hemen geliyorum!" dedi Kumsal ve telefonu yüzüme kapattı.

Telefonu yatağın üzerine bırakıp derin bir nefes aldım. Kumsal’la aynı mahallede, sadece iki sokak ötede büyümenin en güzel yanı buydu; birbirimize ihtiyacımız olduğunda mesafeler sadece birkaç dakikadan ibaretti.

Aradan on dakika bile geçmemişti ki kapının zili, sanki Kumsal’ın sabırsızlığını haykırırcasına çalmaya başladı. Koşar adımlarla gidip kapıyı açtığımda, karşımda nefes nefese kalmış, gözleri merakla parlayan en yakın arkadaşımı buldum. Daha o tek bir kelime edemeden, kendimi onun kollarına bıraktım.

Kumsal, sanki içimdeki o devasa fırtınayı hissetmiş gibi kollarını bana sıkıca doladı. "Canım benim," diye fısıldadı saçlarımı okşayarak. Ben de ona daha sıkı sarıldım. "Çok özlemişim seni Kumsal, gerçekten çok..."

"Ben de seni çok özledim fıstığım ama sen titriyorsun," dedi benden hafifçe uzaklaşıp yüzümü ellerinin arasına alarak. "Gözlerin... Lalin, senin gözlerinde başka bir şey var. Sadece bir iş görüşmesi yorgunluğu değil bu. Hadi, geçelim içeri de dökül bakalım neler oldu o holdingde."

Salona geçip koltuğa yan yana oturduğumuzda, Kumsal elini dizimin üzerine koydu ve o her zamanki neşeli ama bir o kadar da sahiplenici tavrıyla gözlerimin içine baktı. "Evet, seni dinliyorum. O devasa binada seni bu hale getirecek ne yaşandı? Kim bu patron, ne dedi sana?"

Kumsal elini dizime koyup o "Hadi, dökül bakalım" bakışını attığında, içimde tuttuğum o devasa barajın kapakları bir anda açıldı. Gözlerim doldu ama bu sefer korkudan değil, bıkkınlıktan ve şaşkınlıktandı.

"Kumsal..." dedim, sesim titreyerek. "Patron kimmiş biliyor musun? Hani şu günlerdir 'Hangi holding acaba, kim bu adam?' dediğimiz o gizemli mimarlık devinin sahibi... Karan. Karan Kandemir."

Kumsal’ın yüzündeki o meraklı ifade bir anda dondu kaldı. Ağzı bir karış açık, "Ne? Dalga mı geçiyorsun Lalin? O Karan mı? Beş yıldır ölü taklidi yapan, izini sildiren Karan Kandemir mi?" diye bağırdı.

"Şşşt, yavaş ol, Sarp duyacak!" dedim hemen, sesimi alçaltarak. "Evet, o. Karşımda oturan, bana o buz gibi bakışlarını atan adam tam olarak oydu. Ama Kumsal, mesele sadece o değil. Olay o kadar çirkinleşti ki... Sarp, o gerizekalı kardeşim... Beni koruyacağını sanıp şirketin sistemine sızmaya çalışmış. Karan onu kameralardan izlemiş, her şeyi kaydetmiş."

Kumsal elini ağzına kapattı, gözleri fal taşı gibi açıldı. "Lalin şaka mı bu? Sarp ne yapmış? Ee, Karan ne yaptı? Polise mi verdi?"

"Vermedi," dedim, derin bir iç çekerek başımı ellerimin arasına aldım. "Vermedi ama beni resmen esir aldı Kumsal. 'Eğer burada kalmazsan, benimle çalışmazsan o görüntüleri polise veririm, kardeşin bu geceyi emniyette geçirir' dedi. Resmen şantaj yaptı bana! Sabah kapıyı gösterip 'Git bir daha gelme' diyen adam, akşamına beni kendine mahkum etti. Kumsal, ben ne yapacağım? O adamın her gün yüzüne bakmak zorundayım. Üstelik bir de..."

Duraksadım. Bahçedeki laviniaları, cüzdanımı, Demir’in gelişini anlatırken sesim iyice kısıldı. "Bahçeden çıkarken her yer lavinia doluydu Kumsal. Bizim çiçeğimiz... Onu neden oraya diktiğini, cüzdanımı görüp görmediğini bilmiyorum. Ama kendimi çok kapana kısılmış hissediyorum be Kumsal. Hem ondan nefret ediyorum hem de o odada nefesim kesiliyor."

Kumsal kolunu omzuma attı, beni kendine çekip sımsıkı sarıldı. "Kızım, bu adam tam bir psikopat olmuş!" dedi hırsla. "Ama merak etme, biz nelerin üstesinden gelmedik. Sarp’ın başı yanmasın diye şimdilik susacağız ama o Karan denen adama da pabuç bırakmayacağız. Ben yanındayım, tamam mı? O holdingi onun başına dar ederiz."

Kumsal, sanki o an gitse başıma bir şey gelecekmiş gibi elimi bırakmadı. "Bu gece buradayım Lalin," dedi, sesi yumuşacık ama kararlıydı. "Seni bu halde, bu düşüncelerle yalnız bırakmam. Sarp'a da bir şey çaktırmayız, beraber dertleşiriz, eski günlerdeki gibi..."

Salondaki koltuğa yan yana gömüldük. Dışarıda İstanbul'un uğultusu vardı ama içeride sadece ikimizin fısıltıları yankılanıyordu. Kumsal, başını omzuma yasladı. "Lalin," dedi kısık bir sesle. "Karan... O adamın seni holdinge mahkum etmesi sence gerçekten sadece bir şantaj mı? Yani, sabah 'git' diyen adamın, akşam Sarp'ı bahane edip 'kal' diye diretmesi... Sence seni hala yanında istiyor olabilir mi?"

Yutkundum. Karan'ın o buz gibi bakışlarının arkasında bir anlığına gördüğüm o tanıdık parıltıyı düşündüm. "Bilmiyorum Kumsal," diye fısıldadım, gözlerim daldı gitti. "Bana çok kızgın bakıyor, sesi buz gibi... Ama bahçedeki o lavinialar... Onları nasıl fark etmedim sabah girerken bilmiyorum. Eğer onları gerçekten benim için oraya diktiyse, bunca yıl sakladığı öfkeyi neden böyle bir güzellikle sarmış olsun ki?"
Kumsal elimi sıkıca tuttu. "Belki de nefret edememiştir," dedi, gözlerini tavana dikerek. "Biliyorsun, o zamanlar birbirinizden başka kimseniz yok gibiydi. Belki de Sarp'ın olayını sadece bir bahane olarak kullandı. Başka türlü senin o kapıdan içeri bir daha girmeyeceğini biliyordu çünkü. Seni yanında tutmanın, seni görmenin tek yolu buydu belki de."
Gözlerimi kapattım. Karan'ın o odada bana yaklaşırkenki nefesini, "Yetenek yanlış kapıda felakettir" derken aslında ne kadar ciddi olduğunu düşündüm. Sesi sertti ama o kelimelerin altında başka bir şey vardı. Belki de gerçekten sadece beni bırakmak istemiyordu.
"Biliyor musun Kumsal," dedim, başımı onun omzuna daha çok yaslayarak. "Ona çok kızgınım, beni mecbur bıraktığı için kendimi kapana kısılmış hissediyorum ama... O lavinia kokusunu alınca her şey birbirine girdi. Sanki altı yıl önceki o çocuk hâlâ oralarda bir yerdeymiş gibi ama ulaşamıyorum."
Kumsal, omzumda derin bir uykuya daldığında saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Onun düzenli nefes alışları odadaki tek sesti ama benim zihnimdeki gürültü bir türlü dinmiyordu. Kendi kendime bir yemin ettim: "Sadece Sarp için Lalin. Sadece kardeşini o adamın elinden kurtaracaksın ve oradan çekip gideceksin. Sakın... sakın yeniden o aşka, o yalancı bakışlara kapılma. O altı yıl önceki Karan bitti.
"Uyumam gerekiyordu ama ellerim benden bağımsız bir şekilde telefonuma uzandı. Neden yaptığımı bilmeden Google arama çubuğuna "Kandemir Holding" yazdım. Parmaklarım hızla "Görseller" seçeneğine tıkladı. Ekranda holdingin soğuk binaları, başarı ödülleri ve Karan’ın o mesafeli fotoğrafları belirdi.
Tam telefonu bırakacakken, bir fotoğraf tüm dikkatimi üzerine çekti. Kalbime keskin bir iğne batmış gibi hissettim. Fotoğrafta Karan, şık bir davetteydi. Ve hemen yanında, o sabah koridorda karşılaştığım platin saçlı kadın vardı. Karan’ın eli kadının belindeydi, çok samimi bir poz vermişlerdi.
Gözlerimi ekrandan ayıramadım. "Sevgililer mi acaba?" diye geçti içimden. "Gerçekten bu kadar samimiler mi? Belki de hayatına onu aldı, beni çoktan sildi süpürdü." Sonra aniden kendime geldim ve telefonu hırsla yatağın üzerine fırlattım. "Ne diyorum ben? Sanane Lalin! Saçmalama, seni hiç ilgilendirmiyor. O adam senin sadece patronun, hatta gardiyanın! Kimin belini tutarsa tutsun..."Yorganı üzerime çekip sırtımı Kumsal’a döndüm. Ama o fotoğrafın görüntüsü, karanlık odada bile gözlerimin önünden gitmiyordu. İçimdeki o tanımlayamadığım sızıyla birlikte kendimi uykunun huzursuz kollarına bıraktım.Sabahın ilk ışıklarıyla uyandığımda, burnuma dolan o enfes koku mutfaktan odama kadar sızmıştı. Sultan Abla... Annemle babam yıllar önce yurtdışına yerleştiğinden beri bize sadece bakıcılık değil, resmen annelik yapmıştı. Onların yokluğunu aratmamak için her sabah erkenden kalkar, evi o huzurlu mutfak sesleriyle doldururdu.Mutfağa geçtiğimde onu ocağın başında, o meşhur peynirli omletini yaparken buldum. "Günaydın güzel kızım," dedi, yüzündeki o iç ısıtan gülümsemeyle. Masada yok yoktu; taze pişmiş ekmekler, Sultan Abla’nın elleriyle yaptığı vişne reçeli ve o dumanı tüten tavşan kanı çay..."Günaydın Sultan Ablam," dedim, yanına gidip omzuna küçük bir öpücük kondurarak. "Yine döktürmüşsün, bu kokuyla uyanmamak imkansızdı.""Ye bakalım, kuvvet toplaman lazım. O koca binalarda koştururken halsiz düşme," dedi, tabağıma sıcak omletten büyük bir dilim koyurken. "Sarp daha uyuyor mu? O da kalksa da beraber bir kahvaltı yapsak, annengil ararsa 'çocuklar iyi besleniyor' derim gönül rahatlığıyla."Gülümsedim ama içim bir an burkuldu. Annem ve babam binlerce kilometre uzaktayken, Sultan Abla bizim tek kalemizdi. "Onlar ararsa her şey yolunda dersin sultanım, merak etmesinler," dedim zoraki bir iştahla kahvaltımı yaparken. Ama gözlerim bir an masanın üzerindeki telefonuma kayınca, gece gördüğüm o fotoğraf yine zihnimin ortasına bir bomba gibi düştü. Karan ve o platin saçlı kız..."Ellerine sağlık Sultan Ablam, ben kaçtım!" diyerek evden fırladım. Arkamdan, "Su gibi git, su gibi gel yavrum!" diye sesleniyordu.Holdingin kapısından içeri girdiğimde, Sultan Abla’nın o samimi mutfağındaki sıcaklık yerini devasa camların soğukluğuna bırakmıştı. Asansörün kapıları 32. katta açıldığında, koridorun o keskin parfüm kokusu Sultan Abla’nın taze çay kokusunu tamamen sildi süpürdü. Ve tam karşıda, Karan’ın odasından çıkan platin ile göz göze geldim...Açelya yanımdan süzülüp giderken bıraktığı o ağır parfüm kokusu genzimi yaktı. Derin bir nefes alıp Karan’ın odasının kapısını sertçe ittim. İçerisi, dışarıdaki o güneşli havaya inat buz gibiydi. Karan, masasının başında değil, boydan boya cam olan duvarın önünde şehre arkasını dönmüş, elindeki tablete bakıyordu."Sekiz demiştik Lalin," dedi başını bile kaldırmadan. Sesi, Sultan Abla’nın o sıcacık mutfağını bir anda zihnimden sildi. "İki dakika geciktin.""Girişte küçük bir trafik kazası atlattım diyelim," dedim çantamı masanın üzerine bırakırken. Sesimdeki iğneleyici tonu gizleme gereği bile duymamıştım. "Az kalsın koridorda platin bir fırtınaya kapılıp sürükleniyordum. Neyse ki kendimi odaya atmayı başardım."Karan yavaşça bana döndü. Gözlerindeki o durgun deniz, bir anlığına dalgalandı. "Açelya’dan bahsediyorsun sanırım," dedi, dudaklarının kenarında belli belirsiz, alaycı bir kıvrım oluştu. "Kendisi holdingin en başarılı halkla ilişkiler müdürüdür. Fırtınası meşhurdur.""Gördüm," dedim, masaya doğru bir adım atıp gözlerimi onun derin ela gözlerine dikerek. "Dün geceki davet fotoğraflarında da 'halkla ilişkileri' ne kadar ciddiye aldığını kanıtlamış zaten. Belindeki o sahiplenici tavrın... yani elinin duruşu diyorum, holdingin imajı için oldukça... samimi bir kare olmuş."Karan bir an duraksadı. Beklemediği bu hamle karşısında tabletini yavaşça masaya bıraktı. Bana doğru yürümeye başladığında, kalbimin ritmi tehlikeli bir tempoya savruldu. Aramızda sadece birkaç santim kalana kadar durmadı. O tanıdık, baş döndürücü kokusu burnuma dolarken fısıldadı:"Fotoğrafları incelediğini bilmiyordum Lalin. Sarp'ın dosyaları yerine benim magazin karelerimle mi ilgileniyorsun artık?"Geri adım atmadım. "Sadece rakibimi tanımaya çalışıyorum Karan," dedim dik bir sesle. "Holdingde kimin sözü geçiyor, kim kimin belini tutuyor... Bunlar projeyi etkileyebilir, öyle değil mi?"Karan'ın gözlerinde bir anlığına o korumacı, o eski Karan’dan kalma şefkat parladı ama hemen yerini o sert maskeye bıraktı. "Merak etme," dedi, sesi fısıltı gibi ama keskin. "Benim sözümün geçtiği yerde, kimsenin fırtınası seni savuramaz. Şimdi... işimize dönelim mi?"Karan masasına geçti, deri koltuğuna o her zamanki vakur duruşuyla yerleşti. Önündeki dev ekranı açarken göz ucuyla bana baktı. "Şimdi bu magazin merakını bir kenara bırakalım da, asıl konumuza dönelim Lalin. Yeni rezidans projesinin mimari detayları...""Magazin merakı mı?" dedim, masanın diğer ucuna, onun tam karşısına geçerken. "Benimki sadece çevre analizi Karan. Malum, binanın temeli kadar, içinde kimlerin fırtına estirdiği de projenin geleceği için önemli."Karan hafifçe gülümsedi. O gülümseme... Altı yıl önceki o çocuktan kalan tek şeydi sanki. "Analizlerin bittiyse," dedi sesi ciddileşerek, "şu çizimlere bir bak. Modern ama ruhu olan bir şey istiyorum. Soğuk cam binalardan bıktım."Dosyayı önüne doğru çekerken bilerek gülümsedim. "Ruhu olan bir şey mi? Sen mi istiyorsun bunu Karan? İçinde tek bir duygu kırıntısı bırakmadığın o holding binasından sonra mı?"Karan bir an duraksadı, bakışları derinleşti. "Belki de o ruhu geri getirecek olan sensindir Lalin. Neden olmasın?""Ben buraya sadece Sarp için geldim," dedim, sesimi bir zırh gibi kullanarak. "Ruh kurtarmaya değil, kardeşimi kurtarmaya çalışıyorum. Çizimleri yaparım, onayını alırım ve bu kapıdan çıkar giderim.""Öyle mi?" dedi Karan, koltuğunda öne doğru eğilip aramızdaki mesafeyi kapatarak. "Peki o zaman neden sabahın köründe benim fotoğraflarımı inceliyorsun? Neden Açelya'nın belindeki elin hesabını soruyorsun? Eğer sadece Sarp için buradaysan, bu öfke neden?"Kalbim bir anlığına tekledi.Bu soru beni terletmişti. "Profesyonellik," dedim, gözlerimi kaçırmadan. "Çalıştığım patronun imajı, projemin markasını etkiler. Hepsi bu."Karan arkasına yaslandı, kollarını göğsünde birleştirdi. "Profesyonellik... Tabii ya. O zaman bu 'profesyonel' mimar hanım, projenin peyzaj kısmına laviniaları eklemeyi unutmasın. Madem imaj önemli, bizim imajımız o beyaz çiçeklerle başlar."Laviniaları duyunca yutkundum. Laf atışmasında köşeye sıkışan bu sefer bendim. "Neden lavinia?" diye sordum, sesimin titremesine engel olamayarak.Karan gözlerini benden ayırmadan fırtına öncesi bir sessizlikle cevap verdi: "Çünkü unuttuğun bir şey var Lalin; bazı çiçekler sadece baharda açmaz. Onlar, en sert kışta bile köklerini söküp atamadığın hatıralardır."Karan’ın "köklerini söküp atamadığın hatıralar" cümlesi odada asılı kaldığında, bir an nefesimin kesildiğini hissettim. Kalbim, o eski günlerin tanıdık ritmiyle çarpmaya başlamıştı bile. Tehlikeli sulardaydım. Eğer bir adım daha atarsam, o derin ela gözlerin içinde kaybolup gidecektim.Hızla bakışlarımı masadaki dijital ekrana indirdim. "Lavinialar... Peyzaj mimarının konusu," dedim, sesimi olabildiğince düz ve ruhsuz tutmaya çalışarak. "Benim işim betonla, camla ve statikle. Hatıralarla değil."Karan’ın bakışlarının hâlâ üzerimde olduğunu, o delici sessizliğiyle beni tarttığını biliyordum. Ama ona bu kozu vermeyecektim. Titreyen parmaklarımı ekranın üzerinde gezdirip projenin teknik çizimlerini büyüttüm."Şu ana giriş lobisindeki kolonlar," dedim aceleyle, konuyu değiştirmek için çırpınarak. "Statik açıdan bu kadar ince olmaları riskli. Eğer orayı genişletmezsek, binanın yükünü taşıyamayız. Ayrıca cam cephelerdeki yansıma katsayısı, çevredeki binalar için rahatsız edici olabilir. Bunları revize etmemiz gerekiyor."Karan, bu ani profesyonellik atağım karşısında hafifçe arkasına yaslandı. Yüzünde, kaçtığımı anladığını belli eden o hafif, sinir bozucu ama bir o kadar da hayranlık dolu ifade vardı."Riskleri severim Lalin, biliyorsun," dedi sesi yine o tok tınısına dönerken. "Ama madem güvenlik diyorsun, teknik detayları sen nasıl istersen öyle düzenle. Sonuçta bu binanın sağlamlığından sen sorumlusun.""Sadece binanın değil, bu süreçteki her adımın profesyonelliğinden sorumluyum Karan Bey," dedim, "Bey" kelimesini özellikle vurgulayarak. Aramıza o görünmez ama kalın duvarı yeniden örmüştüm. "Şimdi, eğer izin verirseniz şu zemin kat planlarını Sultan Abla’nın o muhteşem omleti midemde taş gibi oturmadan bitirmek istiyorum. Odaklanmam lazım."Karan masasına gömüldü, eline kalemini aldı ama göz ucuyla bana bakmayı ihmal etmedi. "Odaklan o zaman Lalin," diye mırıldandı. "Ama unutma; ne kadar sağlam bina yaparsan yap, içindeki sarsıntıyı durduramazsın."Cevap vermedim. Kalemimi kağıdın üzerinde hırsla oynatırken, zihnimdeki o platin saçlı kızın görüntüsünü ve lavinia kokusunu silmeye çalıştım. Sadece işe odaklanmalıydım. Sadece Sarp için...Karan’ın imalı cümlesine cevap vermeyip önümdeki çizimlere gömüldüm. Kalemimin kağıt üzerindeki sesi, odadaki tek gürültüydü. Ta ki kapı, çalınma zahmetine bile girilmeden hızla açılana kadar.Açelya, elinde iki kahve bardağıyla içeri süzüldü. Topuklu ayakkabılarının sesi mermer zeminde yankılanırken, doğrudan Karan’ın masasına yöneldi. Beni orada yokmuşum gibi sayması, sinir uçlarımı zımparalıyordu."Karan, her zamankinden; sert ve şekersiz," dedi, kahveyi Karan’ın önüne bırakırken. Sesi, dün geceki fotoğraftaki o samimiyetin canlı kanlı haliydi. "Toplantıdan önce biraz enerjiye ihtiyacın olur diye düşündüm."Karan başını kaldırıp hafifçe gülümsedi. "Sağ ol Açelya, tam zamanında yetiştin."Açelya, bu sefer yavaşça bana döndü. Bakışları üzerimdeki kıyafetten, önümdeki teknik çizimlere kadar her şeyi küçümser gibi süzdü. "Ah, Lalin Hanım... Siz hâlâ burada mısınız? Ben projeyi teslim edip çıktınız sanmıştım. Mimar dediğin pratik olur, değil mi?""Pratiklik ve kalite bazen çatışır Açelya Hanım," dedim, sesimi en mesafeli tona ayarlayarak. "Binanın sağlam olması için her santimi incelemek zorundayım. Malum, temeli sağlam olmayan şeyler çabuk yıkılır."Açelya’nın yüzündeki gülümseme bir anlığına dondu ama bozuntuya vermedi. Karan’a dönüp elini omzuna koydu, "Akşamki davet için hazırlıkları tamamladım, beraber geçeriz değil mi?" diye sordu.Karan’ın bakışları bir an bana kaydı, sanki tepkimi ölçüyordu. Ben ise sadece önümdeki kolon detaylarına bakıyordum. İçimdeki o sızıyı bastırmaya çalışıyordum."Konuşuruz Açelya," dedi Karan, sesinde kestirip atan bir tonla. "Şimdi Lalin'le teknik bir konuyu bitirmemiz lazım."Açelya, o zafer kazanmış edasıyla saçlarını geriye attı. "Peki o zaman, dışarıda bekliyorum," dedi ve kapıdan çıkarken bana attığı o son bakış, dün geceki fotoğrafın canlı bir kopyasıydı.O gittikten sonra oda yeniden o ağır sessizliğe büründü. Karan kahvesinden bir yudum alıp bana baktı. "Nerede kalmıştık?""Lobinin statik hesaplarında kalmıştık," dedim, sesimdeki buz gibi ifadeyle. "Tabii, akşamki davet planlarınızı bozmayacaksak..."Açelya’nın gidişinden sonra odadaki hava iyice ağırlaşmıştı. Kalemimi kağıdın üzerinde adeta bir silah gibi kullanıyor, hesaplamaları bitirmek için parmaklarımı hızlandırıyordum. Karan’ın kahvesinden aldığı her yudum, odadaki sessizlikte devasa bir gürültü gibi yankılanıyordu."Bitti," dedim, dosyayı masanın üzerine sertçe bırakarak. "Statik revizeler, lobinin genişletilmesi ve cephe detayları... Hepsi burada. İstediğin 'ruhlu' ama teknik olarak kusursuz bina hazır."Çantamı omzuma asarken tek amacım bir an önce o kapıdan çıkıp gitmekti. Sultan Abla’nın huzurlu mutfağına, Kumsal’ın dırdırına, Sarp’ın yanına... Buradaki o sahte samimiyetten ve platin sarısı gülüşlerden uzaklaşmalıydım.Karan koltuğundan kalkmadı, sadece masanın üzerindeki dosyaya elini koydu. Bakışları dosyanın üzerinde değil, doğrudan benim üzerimdeydi. "Bu kadar çabuk mu?" dedi, sesi yine o ulaşılmaz ama sarsıcı tona bürünmüştü. "Açelya’nın davet hazırlıkları mı seni bu kadar acele ettirdi Lalin?""Kimin nereye hazırlandığı beni zerre kadar ilgilendirmiyor Karan Bey," dedim kapıya doğru bir adım atarak. "Benim mesaim bitti. Profesyonel bir mimar olarak görevimi yaptım. İyi akşamlar."Elim tam kapının koluna uzanmıştı ki, Karan’ın arkamdan gelen o buz gibi ama yakıcı sesi adımlarımı yere çiviledi."Gidebilirsin Lalin... Ama unutma, bu binanın temellerini sağlamlaştırmak için gösterdiğin o çabayı, kendi ördüğün duvarlar için de göstermelisin. Çünkü o duvarlar, tek bir lavinia kokusuyla yıkılacak kadar zayıf duruyor."Duraksadım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Arkama bakmadan kapıyı açtım ve kendimi koridorun soğukluğuna attım. Karan arkamdan son lafını sokmuş, beni kendi içimdeki o sarsıntıyla baş başa bırakmıştı.Karan’ın odasından kendimi dışarı attığımda kulaklarım uğulduyordu. "Ukala! Kendini ne sanıyor bu adam?" diye söylenerek asansöre doğru yürüdüm. Parmaklarım hırsla çağırma düğmesine uzandı ama gördüğüm yazı sinir katsayımı ikiye katladı: "ASANSÖR ARIZALIDIR. LÜTFEN MERDİVENLERİ KULLANINIZ.""Harika! Gerçekten harika!" diye tısladım kendi kendime. Otuz iki katı merdivenlerden inmek mi? Dizlerim şimdiden titremeye başlamıştı bile. Her basamakta Karan’a, Açelya’ya, hatta bu binanın mimarına (ki o an kendimden bile nefret ediyordum) saydırarak aşağı inmeye başladım. "Ruhsuz bina demişmiş... Senin ruhun çekilmiş Karan Kandemir! O lavinialar da senin masken!"Sonunda zemin kata ulaştığımda nefes nefese kalmıştım. Merdiven boşluğundan hırsla çıkıp lobiye adım attığım an, karşıdan gelen platin fırtınayı fark edemedim.Çarpışma o kadar sertti ki dengemi zor sağladım. Ama asıl felaket saniyeler sonra geldi. Açelya’nın elindeki o devasa karton bardaktan boşalan sıcak kahve, doğrudan beyaz gömleğimin üzerine devrildi."Ahhh! Yandım!" diye çığlık attım. Tenime değen o yakıcı sıcaklık canımı öyle bir yaktı ki gözlerim anında doldu.Açelya, sanki suçlu benmişim gibi üzerindeki bir iki damlayı silkeleyip yüzünü ekşitti. "Önüne baksana be kızım! Görmüyor musun yukarı çıkıyorum? Bütün kahve ziyan oldu, üstüm başım mahvoldu senin yüzünden!""Sen... Sen bana mı çarpıyorsun bir de?" dedim sesim titreyerek. Hem canım yanıyordu hem de bu kadının arsızlığı sabrımı taşırıyordu. "Elimde dosyalarla iniyorum, asansörünüz bozuk, bir de üstüme kahve döküyorsun!"Açelya hiç oralı olmadı, topuklarının üzerinde dönüp "Dikkat etmeyi öğren artık, burası kreş değil!" diyerek yürümeye devam etti.Öylece lobinin ortasında kaldım. Göğsüm yanıyordu ama kalbimdeki o sızı çok daha ağırdı. Sultan Abla’nın sabah sevgiyle ütülediği gömleğim mahvolmuştu. Karan’ın lafları, Açelya’nın küstahlığı, Sarp’ın durumu... Hepsi birleşti ve o ilk damla yanağımdan süzüldü. Lobideki insanların bakışlarına aldırmadan, hıçkırıklarımı tutamayarak kapıya doğru koştum.Lobinin ağır cam kapısından kendimi dışarı attığımda, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu. Hem canım yanıyordu hem de gururum paramparçaydı. Kaldırımın kenarında öylece durup gömleğimdeki kahve lekesine bakarken, bir gölge üzerime düştü."Hey, iyi misin? Bir sorun mu var?"Başımı kaldırdığımda, endişeyle bana bakan yabancı bir yüzle karşılaştım. Hafif dağınık saçları ve yardımsever bakışlarıyla karşımda duran bu genç adam, elindeki peçeteyi bana uzattı. "Yandın mı sen? Gel, gel şöyle otur biraz.""Yok, iyiyim... Önemli bir şey değil," dedim burnumu çekerek. Ama sesimdeki titreme beni ele veriyordu."Belli, çok iyisin," dedi hafifçe gülümseyerek. Yanımdaki banka oturmam için işaret etti. "Burada, Kandemir Holding'de mi çalışıyorsun? Kim canını sıktı bu kadar? O kahve lekesi de fena duruyor, canın çok yanıyor mu?""Yeni başladım sayılır... Bir kaza oldu işte," dedim, peçeteyle gömleğimi silmeye çalışırken. Yabancının bu ani ilgisi beni biraz sakinleştirmişti. "Teşekkür ederim, gerçekten. Ben artık gitsem iyi olacak, sağ ol."Ayağa kalkıp çantamı düzelttim. Tam arkamı dönüp uzaklaşacakken, kolumda nazik bir dokunuş hissettim. Hafifçe kolumdan tutarak beni durdurdu. Bakışlarında tuhaf, yumuşak bir merak vardı."Gitmeden önce... Adın neydi bu arada?" diye sordu, sesinde samimi bir tınıyla.Duraksadım, gözlerimi gözlerinden kaçırmadan, "Lalin," dedim kısaca.Yüzünde geniş bir gülümseme yayıldı. "Tanıştığımıza memnun oldum Lalin. Ben de Alaz. Umarım bir dahaki karşılaşmamızda ağlamıyor olursun. Görüşürüz.""Görüşürüz," dedim ve hızlı adımlarla taksi durağına doğru ilerledim. Arkamda bıraktığım o meraklı bakışların ve Alaz'ın isminin zihnimde yankılanmasına izin vermeden kendimi bir taksiye attım. Eve, Sultan Abla’ya gitmekten başka bir şey istemiyordum...................NELER OLUYORR.ACABA KARAN NEDEN LALİNİN KALMASINI İSTEDİ?SARP İSTİFASINI VERDİ Mİ?ALAZLA LALİNİN ARKADAŞLIK BAĞI KURULACAK MI?3.Bölümde sizlerleeeee.🩷tt:@gokceeeylluulll_

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

13okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…