1. bölüm · Lavanta Kokulu Yaz
1. Bölüm :7 NUMARALI KAPININ GÖLGESİ
Yol boyunca bana eşlik eden tek şey, radyodan yükselen puslu bir caz melodisi ve tekerleklerimin altından sessizce kayıp giden ıslak asfalttı. Dikiz aynasından saniyeler boyunca kendime baktım. Kusursuzca sürdüğüm lip gloss’um, geriye doğru özenle taradığım simsiyah saçlarım ve omuzlarıma dökülen vizon rengi lüks kürkümlü halim, penceremin dışındaki hırçın kırsal manzarayla tam bir tezat oluşturuyordu. Ait olduğum o ışıltılı podyum dünyasını, yüksek modanın ve elit davetlerin asil ruhunu bu ıssız coğrafyaya taşımıştım. Ama buraya bir çekim ya da tatil için gelmemiştim. Bu bir kaçıştı; ya da belki de kaderin beni çağıran sesine teslim olmaktı.Zihnimde, teyzem Nazan’ın ölmeden önce bana bıraktığı o son mektubun satırları bir zehir gibi dolanıyordu: “Saye, bu dünyada herkes gerçeğin peşinden gider ama sadece cesurlar onu kokusundan tanır. Lavanta Vadisi’ne git. 7 numaralı kapının arkasında, sana ait olan ama senden saklanan bir hayat var.”
Siyah, lüks arabam mor tarlaların adeta bir deniz gibi dalgalandığı vadinin derinliklerine doğru süzülürken, sabah sisi toprağın üzerini beyaz bir battaniye gibi örtmüştü. Keskin, baş döndürücü ve insanı hipnotize eden o yoğun lavanta kokusu pencerelerin aralıklarından içeri sızıp ciğerlerime dolduğunda, nihayet frene bastım. Burası, teyzemden bana kalan o dış dünyadan izole edilmiş arazinin tam sınır çizgisiydi. Arabadan indiğim an, yüksek topuklu ayakkabılarımın toprak zeminde çıkardığı o tok ses, vadinin derin sessizliğini bir bıçak gibi kesti. Derin bir nefes aldım. Çantamı açıp teyzemin vasiyet kutusundan çıkan o ağır, paslı, pirinçten dökülmüş eski anahtarı çıkardı parmaklarım. Soğuk metal tenimi yakarken, sarmaşıkların neredeyse tamamen yuttuğu, üzerinde büyük bir "7" levhası çakılı olan o devasa demir kapıya doğru adımladım. Anahtarı tam kilide sokmuş, o paslı mekanizmanın gıcırtısını duymuştu ki, arkamdan yükselen o buz gibi, otoriter sesle irkildim:
"Orada dur bakalım, yabancı."
Hiç acele etmedim. Paniklediğimi görmesine izin veremezdim. Asil bir yavaşlıkla ve o alışık olduğum mesafeli duruşumla arkamı döndüm. Karşımda, vadiye adeta kök salmış bir anıt gibi heybetli duran yabancı bir adam vardı. Siyah gömleği, üzerine kusursuz oturan lacivert ceketi ve keskin yüz hatlarıyla hem çok şık hem de son derece tehditkargörünüyordu. Gözlerindeki o karanlık ve sert ifade, sanki o an esen vadi rüzgarını bile dondurmuştu. Kim olduğunu, sabahın bu saatinde burada ne aradığını bilmiyordum ama duruşundaki o mutlak güç hissi gözümden kaçmamıştı. "Burası koruma altındaki özel mülk arazisidir," dedi bana doğru bir iki adım atarken. Gözleri, parmaklarımın arasında sımsıkı tuttuğum o eski anahtara kilitlenmişti. "Ve bu kapıdan içeri adımını atmana asla izin vermem." Hafifçe gülümsedim. Dudaklarımın kenarındaki o alaycı ama dik duruşu hiç bozmadım. Karşımda kim olursa olsun, beni kendi mülkümden geri çevirebileceğini sanıyorsa yanılıyordu. Anahtarı göğsümün üzerinde birleştirip dik bir duruşla tam gözlerinin içine baktım. "Bu kapı bana ait, Bay..." dedim, sesimi bilerek bir soru işaretiyle asılı bırakarak. Kim olduğunu bizzat kendisinden duymak istiyordum. "Ve ben hakkım olanı almak için buradayım. Sizin engelleriniz beni bağlamaz."
O, bu cesur ve meydan okuyan tavrım karşısında bir anlığına duraksadı. Karşısında emir alacak ya da korkup kaçacak bir kasaba kızı olmadığını; aksine zekası ve asil duruşuyla ona kök söktürecek dişli bir rakip olduğunu o an anladı. Bakışları daha da keskinleşti, aramızdaki mesafeyi kapatacak şekilde üzerime doğru bir adım daha attı. Üzerindeki pahalı odunsu parfümün kokusu, vadinin keskin lavanta kokusuna karıştı."Kurallar," dedi ses tonunu daha da alçaltıp adeta fısıldar gibi ama bir o kadar da tehlikeli bir tonla. "Kurallar bu vadide insanları hayatta tutar. İstanbul’un podyumlarına benzemez burası. Bu kapıyı açarsan, arkasından çıkacak fırtınayla baş edemezsin. Ben buranın kurallarıyım, sen ise sadece bir misafirsin." "Fırtınalarla baş etmek benim mesleğim," diyerek aramıza mesafeyi koyan yine ben oldum. Arkamı döndüm, arabamın bagajına doğru yürüdüm. Geri adım atıp gideceğimi sanarak dudaklarında küçümseyici bir gülümsemeyle beni izlediğini hissedebiliyordum. Bagajı açtım. İstanbul’dan gelirken ne olur ne olmaz diye yanıma aldığım, tasarım çantamın asaletine hiç uymayan o ağır demir bijon anahtarını ve kriko kolunu elime aldım. Kürkümü hafifçe düzelterek, elimdeki demir aletlerle tekrar kapıya doğru yürüdüm.Şaşırma sırası ondaydı. Gözleri hafifçe kısıldı. "Ne yaptığını sanıyorsun sen?" diye sordu, sesindeki o soğukkanlı ton ilk kez sarsılmıştı. "Kuralları esnetiyorum, Bay Kurallar," dedim. Hiç düşünmeden elimdeki demiri, sarmaşıkların arasındaki o paslı asma kilide sertçe geçirdim. Çıkan tiz metal sesi vadide yankılandı. Güçlü bir kadındım, İstanbul'da kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenirken fiziksel olarak da zayıf kalmamayı öğrenmiştim. İkinci ve üçüncü darbeden sonra, yılların çürüttüğü o eski kilit büyük bir gürültüyle yere düştü.Elimdeki demiri toprağa fırlatıp, zincirleri tek bir hamlemle kenara ittim. 7 numaralı devasa demir kapı, tiz bir gıcırtıyla ardına kadar açıldı. Dönüp ona baktım. Yüzündeki o şoke olmuş ama bir o kadar da öfkeden deliren ifade paha biçilemezdi. "Fırtınaya bayılırım," dedim, yanından geçip arabama binerken. Arabayı çalıştırdım ve onun dik bakışları arasında açık kapıdan içeri, teyzemin mülküne doğru sürdüm.Teyzemin evi, tarlaların ortasında yükselen, yılların yorgunluğunu taşıyan iki katlı, taş ve ahşap karışımı eski bir vadi eviydi. Akşama kadar üstümdeki şık kıyafetleri umursamadan evi temizledim, pencereleri açıp vadinin havasını içeri doldurdum. Tozlu mobilyaların üzerini örten çarşafları kaldırırken, teyzemin ruhunun hâlâ burada, bu duvarların arasında olduğunu hissedebiliyordum. Gece yarısına doğru vadiyi koyu, zifiri bir karanlık esir aldı. Elektrikler kesikti, ben de evin dört bir yanına bulduğum eski mumları yerleştirmiştim. Yorgunluktan bitap düşmüş bir halde, salondaki şöminenin kenarında duran eski, işlemeli ahşap konsolu silmeye başladım. Çekmecesini hızla çekerken, arkaya sıkışmış eski bir bölme tıkırtıyla öne doğru fırladı. Merakla elimi o gizli bölmeye uzattım. Parmaklarımın ucuna ilk gelen, kadife bir kesenin içine gizlenmiş, ortadan ikiye kırılmış eski bir anahtardı. Benim elimdeki anahtarla neredeyse aynı motiflere sahipti ama bu anahtarın diğer yarısı yoktu. Hemen altında ise sayfaları sararmış, deri kaplı eski bir günlük duruyordu. Teyzemin günlüğüydü. Tozunu üfleyip rastgele bir sayfayı açtım. Mum ışığının titreyen alevinde, teyzemin aceleyle yazılmış el yazısı gözüme çarptı: “...7 numaralı kapıyı kilitledim ama sırrı içimde taşımaya devam ediyorum. Sancarlar her şeyi bildiğimi sanıyor. Özellikle o... Gözleri her an üzerimde. Eğer bu vadide nefes almak istiyorsan, gölgelere iyi bak Saye. Çünkü onlar seni asla yalnız bırakmayacak.” Okuduğum satırlarla birlikte tüylerim diken diken oldu. "Sancarlar" mı demişti? Tam o sırada, dışarıdan gelen keskin bir çatırtı sesiyle irkildim. Günlüğü sımsıkı göğsüme bastırarak ayağa kalktım. Kalbim göğsümde deli gibi çarpıyordu ama korktuğumu kendime bile itiraf etmeyecektim. Mum alevinin titreyen ışığını arkamda bırakarak pencereye doğru yaklaştım ve perdenin kenarını hafifçe aralayıp dışarıya, karanlığın kalbine baktım. Dolunayın puslu ışığı, bahçedeki yaşlı çınar ağacının altına vuruyordu. Ve tam orada, gölgelerin arasında bir karaltı dikiliyordu.
Gözlerimi kısıp dikkatlice baktığımda nefesim boğazımda düğümlendi. Oydu. Gündüz kapımı kapatmaya çalışan, bana o kibirli kurallardan bahseden o lacivert ceketli gizemli adam. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Karanlığın içinde, elleri cebinde, gözlerini dikmiş doğrudan benim oturduğum odanın penceresine, yani tam olarak bana bakıyordu. Teyzemin günlükte yazdığı o satır canlı bir kanıt gibi karşımda duruyordu: Gözleri her an üzerimde. Beni gözetliyordu. Evimde ne yaptığımı, o kapıyı açtıktan sonra neyi bulduğumu çözmek ister gibi, avını izleyen bir avcı gibi sessizce bekliyordu gölgede. Aramızda metrelerce mesafe vardı ama göz göze geldiğimizi hissettim. Elindeki kırık anahtarın ve günlüğün verdiği o yeni cesaretle bakışlarımı ondan kaçırmadım. Pencerenin önünde dimdik durup, mum ışığının yüzümü aydınlatmasına izin verdim. Ona "Buradayım, ne sakladığınızı bulacağım ve hiçbir yere gitmiyorum" mesajını iletmek istiyordum. Gölgedeki adam dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. Sanki elimdeki günlüğü ve bendeki o değişen kararlı bakışı hissetmiş gibiydi. Ardından arkasını dönüp gecenin karanlığında, mor tarlaların arasında sessizce kayboldu. Kim olduğunu henüz bilmiyordum ama bu vadideki ilk gecemde, savaşın resmen başladığını çok iyi anlamıştım. Gölgedeki adam gecenin karanlığında, mor tarlaların arasında sessizce kaybolurken arkasında bıraktığı tek şey kalbimin deli gibi atan ritmi ve zihnimdeki deli sorular oldu. O gece gözüme tek damla uyku girmedi. Bir elimde teyzemin o yarım kalmış eski kırık anahtarı, diğer elimde satırları sırlarla dolu günlüğüyle yatağın içinde dönüp durdum. Sabaha karşı vadiye çöken o puslu gri aydınlıkla birlikte yataktan çıktım. Bu vadide beni korkutup kaçırabileceğini sanan o adama, buranın gerçek sahibinin kim olduğunu göstermeye kararlıydım. Ama önce, onun kim olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Kusursuzca sürdüğüm lipgloss’um, özenle geriye taradığım simsiyah saçlarım ve omuzlarıma attığım vizon rengi lüks kürklü halimle arabama bindim. Bu kez hedefim vadinin merkezi, yani kasaba meydanıydı. Hem sakinleşmek hem de bu küçük kasabanın nabzını tutmak için sert bir kahveye ihtiyacım vardı. Kasabanın taş döşeli, dar sokaklarına girdiğimde modern mimariyle rustik dokunun iç içe geçtiği, son derece şık bir mekan dikkatimi çekti. Arabayı hemen önüne park edip içeri adım attım. Burnuma taze çekilmiş kahve çekirdeklerinin o büyüleyici kokusu doldu. Burası tam da benim zevkime göre tasarlanmış, İstanbul’un en lüks semtlerindeki gurme kafeleri aratmayacak kadar elit bir yerdi. Ahşap tezgahın arkasında, son derece rahat ama bir o kadar da gizemli havasıyla elindeki fincana kahve dolduran yabancı bir adam duruyordu. Tezgahadoğru adımlayıp çantamı bar taburesinin üzerine bıraktım. "Double espresso, lütfen. Mümkünse oldukça sert olsun," dedim sesimdeki o mesafeli asgari nezaketle. Adam başını kaldırdı, gözlerinde insanı tartan akıllıca bir bakış belirdi. "Sert bir başlangıç," dedi hafifçe tebessüm ederek kahve makinesini çalıştırırken. "Vadinin havası serttir, gelenlerin de hemen sertleşmesi normal." "Vadinin havasından çok, insanları biraz fazla hadsiz ve karanlık," dedim, aklım hâlâ dün gece penceremin önünde dikilen o silüetteyken. "Dha ilk günden vadi sınırında garip bir adamla köşe kapmaca oynamak zorunda kaldım. Gece yarısı da evimin bahçesinde bir gölge gibi dikiliyordu." Tam o sırada kafenin arka tarafındaki ofis bölümünün kapısı açıldı. İçeriden, zümrüt yeşili geometrik desenli elbisesi ve platin sarısı küt saçlarıyla göz kamaştıran, elindeki tablete pürüzsüz bir odaklanmayla bakan o iddialı kadın çıktı. Kadın, başını tabletten kaldırıp beni gördüğü an gözlerinde anlık bir şaşkınlık belirdi. Beni tepeden tırnağa hızla süzdü. "Barlas," dedi tezgahtaki adama seslenerek. Demek kahvemi hazırlayan bu rahat adamın adı Barlas'tı. Kadın sesindeki o profesyonel tonla devam etti: "Sanırım vadiye yeni bir misafirimiz gelmiş." Ardından bana döndü: "Ben Dora." "Saye," dedim, elimi ona uzatarak. "Saye Sancaktar. Teyzem Nazan’ın mülkleri için geldim. Tabii eğer kapıda dikilen, kendini yasa koyucu sanan o tuhaf, takım elbiseli adam izin verirse."
Dora ve Barlas birbirlerine kısa ama inanılmaz anlam dolu bir bakış fırlattılar. Dora kollarını göğsünde birleştirip tezgahayaslandı. "Takım elbiseli, lacivert ceketli ve siyah gömlekli miydi?" diye sordu, sanki kimden bahsettiğimi çok iyi bilir gibi. "Evet," dedim kahvemden ilk yudumu alırken. "Kim o adam? Vadinin resmi koruması falan mı? Dün 7 numaralı kapıyı açmamı engellemeye çalıştı, gece de evimin bahçesindeydi." Barlas hafifçe güldü ve kahve fincanını önüme doğru biraz daha sürerken o can alıcı, dünyamı başıma yıkan cevabı verdi: "Pek sayılmaz, Saye. Dün kapını kapatmaya çalışan, gece de seni gözetleyen o adam... Bu vadinin, gördüğün tüm lavanta tarlalarının ve Sancar Holding’in tek sahibi... Korhan Sancar." Duyduğum isimle birlikte kahve fincanı elimde, havada asılı kaldı. Teyzemin günlüğünde "Sancarlar her şeyi bildiğimi sanıyor, gözleri her an üzerimde" diye bahsettiği, buradaki en büyük düşmanım, tam karşımda duran o kibirli, karanlık ama bir o kadar da çekici yabancının ta kendisiydi. Oyun başlamıştı ve ben düşmanımın şahıyla daha ilk günden yüz yüze gelmiştim.
