1. bölüm / 1
KURT SANCAĞI1. BÖLÜM: BEYAZ BİLİNMEZ
Bölümler 1Şu an: 1. BÖLÜM: BEYAZ BİLİNMEZ
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
DERİN SOYDAN
İnsanın tenine işleyen kışlar vardır; bir de doğrudan ruhuna çökenler.
Otobüsün buğulu camına alnımı yasladığımda, Kars’ın ayazı sanki kalın cam katmanını aşmış, şakaklarımdan zihnime doğru sızıyordu. Dışarıda uzayıp giden sonsuz bir beyazlık vardı. Ağaçlar karın ağırlığı altında bel vermiş, tarlalar buz tutmuş devasa birer aynaya dönüşmüştü. Yolun kenarında tek tük beliren elektrik direkleri olmasa, gökyüzü ile yeryüzünün nerede ayrıldığını anlamak imkansızdı.
Derin bir nefes aldım. Göğsümden yükselen sıcak hava, soğuk camda yeni bir buğu katmanı oluşturdu. İşaret parmağımla o buğunun üzerine küçük, kararsız bir daire çizdim.
"Eğer iki dakika daha o cama öyle bakmaya devam edersen, beynin donacak Derin," dedi yanımdaki ses.
Başımı çevirdiğimde Selin’in kucağındaki termostan bana doğru dumanı tüten çelik bir kupa uzattığını gördüm. Tıp fakültesindeki ilk yılımızdan beri hayatımın her anında yanımda olan, neşesiyle en karanlık günleri bile aydınlatmayı başaran Selin Soylu, yine o bildik korumacı tavrıyla bana bakıyordu.
"Ihlamur mu, adaçayı mı?" diye sordum, kupayı iki elimle kavrayarak. Parmak uçlarımın yavaş yavaş ısındığını hissetmek güzeldi.
"Ihlarmur-tarçın karışımı. Arpaçay’a varmadan önce vücut ısımızı son bir kez insan standartlarında tutalım dedim," diyerek gülümsedi Selin. Kendi kupasından bir yudum alıp sırtını koltuğa yasladı. "Hala inanamıyorum. Gerçekten Kars’tayız. Tıpta uzmanlığımızı bitirdik, kurada Arpaçay Devlet Hastanesi çıktı ve biz şu an eksi yirmi derecede bir otobüsün içinde geleceğimize doğru ilerliyoruz."
"Kura kaderdir Selin," dedim tebessüm ederek. "Ayrıca acil tıp uzmanı olmak isteyen bizdik. Şehir hastanelerinin klimalı, steril ve nispeten konforlu alanlarında da kalabilirdik ama zor olanı seçtik. Anadolu’nun bu köşesinde bize daha çok ihtiyaç var."
"Haklısın doktor hanım," dedi Selin, sesindeki şaka yollu tonun arkasındaki o samimi idealizmi hissedebiliyordum. "Ama yine de... Burası gerçekten çetin bir yere benziyor. Camdan dışarı bakınca insan kendini başka bir gezegene düşmüş gibi hissediyor."
Haklıydı. Arpaçay, İstanbul’un veya Ege’nin o alışık olduğumuz yumuşak iklimine hiç benzemiyordu. Burası, doğanın kurallarını koyduğu ve insanoğlunun sadece o kurallara uymak zorunda kaldığı sert, kuralcı ve bağışlamasız bir coğrafyaydı.
Otobüs, tekerleklerine takılı zincirlerin karda çıkardığı ritmik, gıcırtılı seslerle yavaşladı. Şoförün muavine seslendiğini duydum: "Arpaçay ilçe merkezine girenler hazırlansın!"
Ayağa kalkıp üzerimdeki koyu yeşil, kürk kapüşonlu kabanımın fermuarını çeneme kadar çektim. Atkımı boynuma birkaç kez doladıktan sonra eldivenlerimi giydim. Aynaya bakmama gerek yoktu; omuzlarıma dökülen kumral saçlarımın kabanın yakasından taşıp dağıldığını, yeşil gözlerimin ise uykusuzluk ve heyecan karışımı bir parlaklıkla ışıldadığını biliyordum.
Otobüsün kapısı tıslayarak açıldığında içeriye giren hava bir rüzgar değil, sanki görünmez bir buz kılıcıydı. Soluduğum ilk nefes ciğerlerimi yaktı.
"Bismillah..." diye fısıldadı Selin arkamdan.
Otobüsün basamaklarından inip Arpaçay topraklarına ilk adımı attığımızda, botlarımın altındaki sertleşmiş kar kütlesi yüksek bir sesle çatırdadı. Gökyüzü gurubun en derin tonlarına bürünüyordu. Turuncu, mor ve gri renkler, Kars’ın o meşhur tarihi kalesinin ve uzaktaki dik dağların arkasında muazzam bir görsel şölen sunuyordu. Ama güzelliğinin arkasında amansız bir soğuk gizliydi.
Valizlerimizi muavinden teslim aldıktan sonra, hastane yönetimi tarafından bize tahsis edilen ve hastaneye yürüme mesafesindeki lojmana doğru ilerlemeye başladık. İlçe merkezi sessizdi. Taş binaların pencerelerinden sızan sarı ışıklar, tüten bacaların dumanıyla birleşerek kasabaya masalsı ama bir o kadar da yalnız bir hava katıyordu.
"Sanırım bu kış en yakın arkadaşımız kalorifer petekleri ve çaydanlık olacak," dedi Selin valizinin tekerlekleri karda sürüklendiği için zorlanırken.
"Yardım edeyim mi?"
"Yok, hallederim. Ama dürüst ol Derin, pişman mısın?"
Duraksadım. Soğuktan kızarmış burnumu atkımın altına gizleyerek Selin’e baktım.
"Hiç olmadım Selin," dedim kararlı bir sesle. "Bir doktorun gerçek sınavı, imkanların en kısıtlı olduğu yerdedir. Biz buraya stetoskopumuzu asıp oturmaya gelmedik. Hayat kurtarmaya geldik. Ne kadar soğuk olursa olsun, içimizdeki o heves donmadığı sürece sorun yok."
Selin hafifçe gülümsedi. "İşte benim tanıdığım Dr. Derin Soydan. Senin bu idealizmin olmasa, ben çoktan ilk otobüsle geri dönmüştüm."
Lojman dairesine ulaştığımızda bizi karşılayan ahşap kokusu ve nispeten sıcak ortam bir nebze olsun rahatlamamızı sağladı. İki odalı, mütevazı ama temiz bir daireydi. Hızlıca valizlerimizi açtık. Üniformalarımızı, beyaz doktor önlüklerimizi ve medikal ekipmanlarımızı özenle dolaplara yerleştirdik.
Saat akşamın yedisini gösteriyordu. İlk nöbetimiz ertesi gün sabah başlayacaktı ama ne ben ne de Selin evde oturup beklemek istemiyorduk. Hastaneyi, acil servisin düzenini ve birlikte çalışacağımız personeli önceden görmek, ortama uyum sağlamak açısından en doğrusuydu.
Üzerimize tekrar kalın montlarımızı giyip hastanenin yolunu tuttuk.
Arpaçay Devlet Hastanesi, ilçenin ölçeğine göre derli toplu, iki katlı bir binaydı. Girişindeki tabela beyaz karın üzerinde kırmızı ışıklarıyla parıldıyordu: T.C. SAĞLIK BAKANLIĞI - ARPAÇAY DEVLET HASTANESİ - ACİL SERVİS.
Acil servisin otomatik kapısından içeri girdiğimiz an, tanıdık o medikal koku—dezenfektan, alkol ve hafif bir serum kokusu—genzime doldu. Dünyanın neresine giderseniz gidin, acil servislerin kokusu ve atmosferi asla değişmezdi. Burası, zamanın farklı aktığı, koridorlarında telaşın ve umudun çarpıştığı bir sığınaktı.
"Kolay gelsin," diyerek bankta oturan nöbetçi hemşireye yaklaştık.
30’lu yaşlarının ortalarında, güler yüzlü bir kadın başını kaldırdı. Yakamızdaki doktor kartlarını ve önlüklerimizi görünce hemen ayağa kalktı.
"Hoş geldiniz doktor hanımlar! Siz yeni atanan acil uzmanları olmalısınız. Ben Kıdemli Hemşire Songül."
"Hoş bulduk Songül Hanım. Ben Dr. Derin Soydan, arkadaşım Dr. Selin Soylu," diyerek elimizi uzattık. İçten bir sıkışmayla karşılandık.
"Aramıza hoş geldiniz," dedi Songül Hemşire. "Buranın kışı zordur ama insanı sıcacıktır. Tabii acil servisimiz her zaman sakin olmaz. Özellikle sınır hattındaki hareketlilik veya çetin kış şartlarında yaşanan kazalar yüzünden bir anda ana baba gününe dönebiliriz."
"Biz her türlü duruma hazırlıklı geldik Songül Hanım," dedim tebessüm ederek. "Nöbetçi hekim arkadaşımız nerede? Bir devir teslim havasını soluyalım dedik."
"İçeride, doktor odasında. Bugünlük yoğunluğumuz az çok şükür. Sadece birkaç gribal enfeksiyon ve karda kayıp düşen bir teyzemiz geldi."
Tam o sırada, hastanenin dışındaki sessizliği yırtan ağır bir motor gürültüsü duyuldu.
Pencereye doğru yaklaştım. Dışarıda, lapa lapa yağan karın altında, asfalta zincir vurulmuş devasa askeri zırhlı araçlar geçiyordu. Koyu yeşil ve kamuflaj renkli bu devasa araçların üzerindeki karlar, atılan devriyelerin ne kadar uzun sürdüğünün bir kanıtı gibiydi. Araçların üzerindeki Türk bayrağı, ayazın ortasında gururla dalgalanıyordu.
Sıkıca kapatılmış camın arkasından o konvoyun geçişini izlerken içimde garip bir hürmet ve ağırlık hissettim.
"Özel Kuvvetler mi?" diye sordu Selin yanıma gelerek.
"Evet," dedi Songül Hemşire arkamızdan yaklaşarak. Sesinde derin bir saygı vardı. "Bölgedeki taburda görevli olan timler. Kars sınır hattı ve dağlık arazi onların sorumluluğunda. Bu kışta, biz burada kaloriferin yanında dururken onlar -25 derecede dağda ayaz yiyorlar. Allah hiçbirinin ayağına taş değdirmesin."
"Amin..." diye fısıldadım.
Zırhlı araçların kırmızı arka lambaları kar fırtınasının içinde kaybolurken, o araçların içinde kimlerin olduğunu, nasıl bir sorumluluk taşıdıklarını düşündüm. Biz acil serviste insanların hayatını tutmaya çalışırken, o askerler de vatanın sınırlarını korumak için canlarını ortaya koyuyorlardı. İki farklı meslek, iki farklı sorumluluk ama aynı toprak parçası üzerinde kesişen kaderler...
O an için bu askerlerle yolumuzun nasıl ve ne zaman kesişeceğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Tek bildiğim, Arpaçay’ın sadece coğrafi olarak değil, ruhsal olarak da bizi sınayacağıydı.
"Derin, gidelim mi artık? Yarın sabah 08:00 nöbeti bizi bekler," dedi Selin omzuma dokunarak.
"Gidelim," dedim gözlerimi karla kaplı karanlık yoldan çekerek. "Büyük bir gün olacak."
Lojmana döndüğümüzde oda soğumuştu. Hemen elektrikli ısıtıcıyı çalıştırdık. Yatağıma geçtiğimde üzerime kalın battaniyelere sarındım. Pencereden dışarı baktığımda kar yağışının şiddetini artırdığını gördüm. Rüzgar, ahşap çerçevenin kenarlarından ıslık çalarak esiyordu.
Cebimden stetoskopumu çıkardım. Soğuk metalini avcumun içinde ısıtmaya çalışırken gözlerimi kapattım.
Ben Dr. Derin Soydan. Hayatın ve ölümün tam sınırında durmayı seçmiş, iyileştirmeye ve yaşatmaya ant içmiş bir kadındım. Kars Arpaçay bana ne getirecekti bilmiyordum; ama hangi fırtına koparsa kopsun, burada dimdik durmaya kararlıydım.
Sokaktaki rüzgarın uğultusu, uzaklardan gelen belirsiz bir helikopter motorunun sesiyle karışırken derin bir uykuya daldım. Kars’taki ilk gecem, sessiz ve beyaz bir sözleşme gibi üzerime örtülmüştü.
GÖKTÜRK ALADAĞ
(Aynı gece – Kars Arpaçay Sınır Hattı / Yüksek İrtifa Üs Bölgesi)
Dağın tepesinde rüzgar esmez; kükrer.
Gözlerimi gece görüş dürbününden ayırmadan, fırtınanın kararttığı vadiye doğru baktım. Yüzüme çarpan kar taneleri cildimi iğne gibi delip geçiyordu ama kaslarımdaki hiçbir mimik kıpırdamadı. Bordo beremin altından sızan ter, şakaklarımda donma noktasına gelmişti.
2.01 santimlik cüssemi karın içine gömmüş, saatlerdir milim kımıldamadan yatan bir heykel gibi bekliyordum. Yanımda, kar kamuflajının içinde tamamen kaybolmuş olan Kıdemli Başçavuş Turan Batur vardı. Timin en tecrübeli sniper’ı, tüfeğinin tetiğindeki parmağını bir an bile gevşetmiyordu.
"Komutanım," dedi Turan, telsiz mandalına basmadan, sadece yanımda fısıldayarak. "Görüş mesafesi elli metreye düştü. Sis tabanı çöktü."
"Farkındayım Turan," dedim. Sesim, soğuktan sertleşmiş bir kaya gibi pürüzsüz ve emrediciydi. "Acele yok. Bekleyeceğiz. Sınır ihlali ihbarı var. Bu fırtınayı fırsat bilip sızmaya çalışacaklar."
Pusudaki 6 kişilik timim, vadinin stratejik noktalarına dağılmıştı. Oğuz Kaan sağ kanattaydı, Boran ağır silahla arkamızı emniyete alıyordu, Eren sıhhiye çantasıyla hazırda bekliyordu, Metehan ve Barış ise muhabere ile tahrip hatlarını tutuyordu.
İşte benim dünyam buydu.
Ben Yüzbaşı Göktürk Aladağ. Bordo Bereli Özel Tim Komutanı. Hayatım, eksi otuz derecelerde dağ tepelerinde, çamurun, karın ve mermilerin ortasında şekillenmişti. Benim için konfor, sıcak bir oda ya da yumuşak bir yatak demek değildi. Benim için konfor, timimden tek bir adamın bile burnu kanamadan görevi tamamlayıp sancağı dalgalandırmaktı.
Sol bileğimdeki askeri saate baktım. Saat gecenin üçüydü.
"Kurt 1, ben Kurt 2," dedi Oğuz Kaan’ın sesi telsizin kulaklığımdan gelen cızırtılı frekansında. "Sağ kanat temiz, hareket yok."
"Anlaşıldı Kurt 2. Mevziyi koruyun. Saat 05:00’te kademeli olarak tabura çekileceğiz," diye yanıtladım.
Soğuk, kemiklerime kadar işlemeye çalışıyordu ama içimdeki o sarsılmaz disiplin, vücudumun titremesine izin vermiyordu. Esmer yüzümde, kar tanelerinin eridiği yerler hemen buza kesiyordu. Mavi gözlerimi karanlığa diktim. Dağın eteklerinde, uzaklarda küçük bir ilçenin sarı ışıkları belli belirsiz seçiliyordu. Arpaçay ilçe merkezi...
Orada, o sıcak binaların içinde sıradan insanlar uyuyordu. Öğretmenler, esnaflar, çocuklar, çobanlar... Ve belki de buraya yeni atanmış, bu dağların sertliğini henüz bilmeyen siviller.
Biz bu dağda buz tutuyorduk ki, onlar aşağıda güvenle uyuyabilsin.
"Turan," dedim tüfeğimin emniyetini kontrol ederken.
"Buyurun komutanım?"
"Tipi artıyor. Dönüş yolu zor olacak. Timin teçhizatını tekrar kontrol et."
"Emredersiniz komutanım."
Gözlerimi tekrar o uzaklardaki ışıklara çevirdim. Kasabanın üzerindeki o cılız ışıklar, bu dondurucu karanlığın ortasındaki tek yaşam belirtisiydi.
Hayatımın bu dağlarda biteceğini bilerek yaşıyordum. Aşk, ilişkiler, kişisel ikballer ya da gelecek planları... Bunlar benim gibi bir adamın lügatında yer almayan kelimelerdi. Benim tek sevdalandığım şey, o karlı dağ tepelerinde dalgalanan al bayraktı.
Rüzgar bir kez daha şiddetle kükredi. Kar kamuflajımın kapüşonunu biraz daha çektim.
Kurt Timi buradaydı. Kurt Sancağı nöbetteydi. Ve bu dağlar temizlenmeden kimseye uyku yoktu.URT SANCAĞI
1. BÖLÜM: BEYAZ BİLİNMEZ
DERİN SOYDAN
İnsanın tenine işleyen kışlar vardır; bir de doğrudan ruhuna çökenler.
Otobüsün buğulu camına alnımı yasladığımda, Kars’ın ayazı sanki kalın cam katmanını aşmış, şakaklarımdan zihnime doğru sızıyordu. Dışarıda uzayıp giden sonsuz bir beyazlık vardı. Ağaçlar karın ağırlığı altında bel vermiş, tarlalar buz tutmuş devasa birer aynaya dönüşmüştü. Yolun kenarında tek tük beliren elektrik direkleri olmasa, gökyüzü ile yeryüzünün nerede ayrıldığını anlamak imkansızdı.
Derin bir nefes aldım. Göğsümden yükselen sıcak hava, soğuk camda yeni bir buğu katmanı oluşturdu. İşaret parmağımla o buğunun üzerine küçük, kararsız bir daire çizdim.
"Eğer iki dakika daha o cama öyle bakmaya devam edersen, beynin donacak Derin," dedi yanımdaki ses.
Başımı çevirdiğimde Selin’in kucağındaki termostan bana doğru dumanı tüten çelik bir kupa uzattığını gördüm. Tıp fakültesindeki ilk yılımızdan beri hayatımın her anında yanımda olan, neşesiyle en karanlık günleri bile aydınlatmayı başaran Selin Soylu, yine o bildik korumacı tavrıyla bana bakıyordu.
"Ihlamur mu, adaçayı mı?" diye sordum, kupayı iki elimle kavrayarak. Parmak uçlarımın yavaş yavaş ısındığını hissetmek güzeldi.
"Ihlarmur-tarçın karışımı. Arpaçay’a varmadan önce vücut ısımızı son bir kez insan standartlarında tutalım dedim," diyerek gülümsedi Selin. Kendi kupasından bir yudum alıp sırtını koltuğa yasladı. "Hala inanamıyorum. Gerçekten Kars’tayız. Tıpta uzmanlığımızı bitirdik, kurada Arpaçay Devlet Hastanesi çıktı ve biz şu an eksi yirmi derecede bir otobüsün içinde geleceğimize doğru ilerliyoruz."
"Kura kaderdir Selin," dedim tebessüm ederek. "Ayrıca acil tıp uzmanı olmak isteyen bizdik. Şehir hastanelerinin klimalı, steril ve nispeten konforlu alanlarında da kalabilirdik ama zor olanı seçtik. Anadolu’nun bu köşesinde bize daha çok ihtiyaç var."
"Haklısın doktor hanım," dedi Selin, sesindeki şaka yollu tonun arkasındaki o samimi idealizmi hissedebiliyordum. "Ama yine de... Burası gerçekten çetin bir yere benziyor. Camdan dışarı bakınca insan kendini başka bir gezegene düşmüş gibi hissediyor."
Haklıydı. Arpaçay, İstanbul’un veya Ege’nin o alışık olduğumuz yumuşak iklimine hiç benzemiyordu. Burası, doğanın kurallarını koyduğu ve insanoğlunun sadece o kurallara uymak zorunda kaldığı sert, kuralcı ve bağışlamasız bir coğrafyaydı.
Otobüs, tekerleklerine takılı zincirlerin karda çıkardığı ritmik, gıcırtılı seslerle yavaşladı. Şoförün muavine seslendiğini duydum: "Arpaçay ilçe merkezine girenler hazırlansın!"
Ayağa kalkıp üzerimdeki koyu yeşil, kürk kapüşonlu kabanımın fermuarını çeneme kadar çektim. Atkımı boynuma birkaç kez doladıktan sonra eldivenlerimi giydim. Aynaya bakmama gerek yoktu; omuzlarıma dökülen kumral saçlarımın kabanın yakasından taşıp dağıldığını, yeşil gözlerimin ise uykusuzluk ve heyecan karışımı bir parlaklıkla ışıldadığını biliyordum.
Otobüsün kapısı tıslayarak açıldığında içeriye giren hava bir rüzgar değil, sanki görünmez bir buz kılıcıydı. Soluduğum ilk nefes ciğerlerimi yaktı.
"Bismillah..." diye fısıldadı Selin arkamdan.
Otobüsün basamaklarından inip Arpaçay topraklarına ilk adımı attığımızda, botlarımın altındaki sertleşmiş kar kütlesi yüksek bir sesle çatırdadı. Gökyüzü gurubun en derin tonlarına bürünüyordu. Turuncu, mor ve gri renkler, Kars’ın o meşhur tarihi kalesinin ve uzaktaki dik dağların arkasında muazzam bir görsel şölen sunuyordu. Ama güzelliğinin arkasında amansız bir soğuk gizliydi.
Valizlerimizi muavinden teslim aldıktan sonra, hastane yönetimi tarafından bize tahsis edilen ve hastaneye yürüme mesafesindeki lojmana doğru ilerlemeye başladık. İlçe merkezi sessizdi. Taş binaların pencerelerinden sızan sarı ışıklar, tüten bacaların dumanıyla birleşerek kasabaya masalsı ama bir o kadar da yalnız bir hava katıyordu.
"Sanırım bu kış en yakın arkadaşımız kalorifer petekleri ve çaydanlık olacak," dedi Selin valizinin tekerlekleri karda sürüklendiği için zorlanırken.
"Yardım edeyim mi?"
"Yok, hallederim. Ama dürüst ol Derin, pişman mısın?"
Duraksadım. Soğuktan kızarmış burnumu atkımın altına gizleyerek Selin’e baktım.
"Hiç olmadım Selin," dedim kararlı bir sesle. "Bir doktorun gerçek sınavı, imkanların en kısıtlı olduğu yerdedir. Biz buraya stetoskopumuzu asıp oturmaya gelmedik. Hayat kurtarmaya geldik. Ne kadar soğuk olursa olsun, içimizdeki o heves donmadığı sürece sorun yok."
Selin hafifçe gülümsedi. "İşte benim tanıdığım Dr. Derin Soydan. Senin bu idealizmin olmasa, ben çoktan ilk otobüsle geri dönmüştüm."
Lojman dairesine ulaştığımızda bizi karşılayan ahşap kokusu ve nispeten sıcak ortam bir nebze olsun rahatlamamızı sağladı. İki odalı, mütevazı ama temiz bir daireydi. Hızlıca valizlerimizi açtık. Üniformalarımızı, beyaz doktor önlüklerimizi ve medikal ekipmanlarımızı özenle dolaplara yerleştirdik.
Saat akşamın yedisini gösteriyordu. İlk nöbetimiz ertesi gün sabah başlayacaktı ama ne ben ne de Selin evde oturup beklemek istemiyorduk. Hastaneyi, acil servisin düzenini ve birlikte çalışacağımız personeli önceden görmek, ortama uyum sağlamak açısından en doğrusuydu.
Üzerimize tekrar kalın montlarımızı giyip hastanenin yolunu tuttuk.
Arpaçay Devlet Hastanesi, ilçenin ölçeğine göre derli toplu, iki katlı bir binaydı. Girişindeki tabela beyaz karın üzerinde kırmızı ışıklarıyla parıldıyordu: T.C. SAĞLIK BAKANLIĞI - ARPAÇAY DEVLET HASTANESİ - ACİL SERVİS.
Acil servisin otomatik kapısından içeri girdiğimiz an, tanıdık o medikal koku—dezenfektan, alkol ve hafif bir serum kokusu—genzime doldu. Dünyanın neresine giderseniz gidin, acil servislerin kokusu ve atmosferi asla değişmezdi. Burası, zamanın farklı aktığı, koridorlarında telaşın ve umudun çarpıştığı bir sığınaktı.
"Kolay gelsin," diyerek bankta oturan nöbetçi hemşireye yaklaştık.
30’lu yaşlarının ortalarında, güler yüzlü bir kadın başını kaldırdı. Yakamızdaki doktor kartlarını ve önlüklerimizi görünce hemen ayağa kalktı.
"Hoş geldiniz doktor hanımlar! Siz yeni atanan acil uzmanları olmalısınız. Ben Kıdemli Hemşire Songül."
"Hoş bulduk Songül Hanım. Ben Dr. Derin Soydan, arkadaşım Dr. Selin Soylu," diyerek elimizi uzattık. İçten bir sıkışmayla karşılandık.
"Aramıza hoş geldiniz," dedi Songül Hemşire. "Buranın kışı zordur ama insanı sıcacıktır. Tabii acil servisimiz her zaman sakin olmaz. Özellikle sınır hattındaki hareketlilik veya çetin kış şartlarında yaşanan kazalar yüzünden bir anda ana baba gününe dönebiliriz."
"Biz her türlü duruma hazırlıklı geldik Songül Hanım," dedim tebessüm ederek. "Nöbetçi hekim arkadaşımız nerede? Bir devir teslim havasını soluyalım dedik."
"İçeride, doktor odasında. Bugünlük yoğunluğumuz az çok şükür. Sadece birkaç gribal enfeksiyon ve karda kayıp düşen bir teyzemiz geldi."
Tam o sırada, hastanenin dışındaki sessizliği yırtan ağır bir motor gürültüsü duyuldu.
Pencereye doğru yaklaştım. Dışarıda, lapa lapa yağan karın altında, asfalta zincir vurulmuş devasa askeri zırhlı araçlar geçiyordu. Koyu yeşil ve kamuflaj renkli bu devasa araçların üzerindeki karlar, atılan devriyelerin ne kadar uzun sürdüğünün bir kanıtı gibiydi. Araçların üzerindeki Türk bayrağı, ayazın ortasında gururla dalgalanıyordu.
Sıkıca kapatılmış camın arkasından o konvoyun geçişini izlerken içimde garip bir hürmet ve ağırlık hissettim.
"Özel Kuvvetler mi?" diye sordu Selin yanıma gelerek.
"Evet," dedi Songül Hemşire arkamızdan yaklaşarak. Sesinde derin bir saygı vardı. "Bölgedeki taburda görevli olan timler. Kars sınır hattı ve dağlık arazi onların sorumluluğunda. Bu kışta, biz burada kaloriferin yanında dururken onlar -25 derecede dağda ayaz yiyorlar. Allah hiçbirinin ayağına taş değdirmesin."
"Amin..." diye fısıldadım.
Zırhlı araçların kırmızı arka lambaları kar fırtınasının içinde kaybolurken, o araçların içinde kimlerin olduğunu, nasıl bir sorumluluk taşıdıklarını düşündüm. Biz acil serviste insanların hayatını tutmaya çalışırken, o askerler de vatanın sınırlarını korumak için canlarını ortaya koyuyorlardı. İki farklı meslek, iki farklı sorumluluk ama aynı toprak parçası üzerinde kesişen kaderler...
O an için bu askerlerle yolumuzun nasıl ve ne zaman kesişeceğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Tek bildiğim, Arpaçay’ın sadece coğrafi olarak değil, ruhsal olarak da bizi sınayacağıydı.
"Derin, gidelim mi artık? Yarın sabah 08:00 nöbeti bizi bekler," dedi Selin omzuma dokunarak.
"Gidelim," dedim gözlerimi karla kaplı karanlık yoldan çekerek. "Büyük bir gün olacak."
Lojmana döndüğümüzde oda soğumuştu. Hemen elektrikli ısıtıcıyı çalıştırdık. Yatağıma geçtiğimde üzerime kalın battaniyelere sarındım. Pencereden dışarı baktığımda kar yağışının şiddetini artırdığını gördüm. Rüzgar, ahşap çerçevenin kenarlarından ıslık çalarak esiyordu.
Cebimden stetoskopumu çıkardım. Soğuk metalini avcumun içinde ısıtmaya çalışırken gözlerimi kapattım.
Ben Dr. Derin Soydan. Hayatın ve ölümün tam sınırında durmayı seçmiş, iyileştirmeye ve yaşatmaya ant içmiş bir kadındım. Kars Arpaçay bana ne getirecekti bilmiyordum; ama hangi fırtına koparsa kopsun, burada dimdik durmaya kararlıydım.
Sokaktaki rüzgarın uğultusu, uzaklardan gelen belirsiz bir helikopter motorunun sesiyle karışırken derin bir uykuya daldım. Kars’taki ilk gecem, sessiz ve beyaz bir sözleşme gibi üzerime örtülmüştü.
GÖKTÜRK ALADAĞ
(Aynı gece – Kars Arpaçay Sınır Hattı / Yüksek İrtifa Üs Bölgesi)
Dağın tepesinde rüzgar esmez; kükrer.
Gözlerimi gece görüş dürbününden ayırmadan, fırtınanın kararttığı vadiye doğru baktım. Yüzüme çarpan kar taneleri cildimi iğne gibi delip geçiyordu ama kaslarımdaki hiçbir mimik kıpırdamadı. Bordo beremin altından sızan ter, şakaklarımda donma noktasına gelmişti.
2.01 santimlik cüssemi karın içine gömmüş, saatlerdir milim kımıldamadan yatan bir heykel gibi bekliyordum. Yanımda, kar kamuflajının içinde tamamen kaybolmuş olan Kıdemli Başçavuş Turan Batur vardı. Timin en tecrübeli sniper’ı, tüfeğinin tetiğindeki parmağını bir an bile gevşetmiyordu.
"Komutanım," dedi Turan, telsiz mandalına basmadan, sadece yanımda fısıldayarak. "Görüş mesafesi elli metreye düştü. Sis tabanı çöktü."
"Farkındayım Turan," dedim. Sesim, soğuktan sertleşmiş bir kaya gibi pürüzsüz ve emrediciydi. "Acele yok. Bekleyeceğiz. Sınır ihlali ihbarı var. Bu fırtınayı fırsat bilip sızmaya çalışacaklar."
Pusudaki 6 kişilik timim, vadinin stratejik noktalarına dağılmıştı. Oğuz Kaan sağ kanattaydı, Boran ağır silahla arkamızı emniyete alıyordu, Eren sıhhiye çantasıyla hazırda bekliyordu, Metehan ve Barış ise muhabere ile tahrip hatlarını tutuyordu.
İşte benim dünyam buydu.
Ben Yüzbaşı Göktürk Aladağ. Bordo Bereli Özel Tim Komutanı. Hayatım, eksi otuz derecelerde dağ tepelerinde, çamurun, karın ve mermilerin ortasında şekillenmişti. Benim için konfor, sıcak bir oda ya da yumuşak bir yatak demek değildi. Benim için konfor, timimden tek bir adamın bile burnu kanamadan görevi tamamlayıp sancağı dalgalandırmaktı.
Sol bileğimdeki askeri saate baktım. Saat gecenin üçüydü.
"Kurt 1, ben Kurt 2," dedi Oğuz Kaan’ın sesi telsizin kulaklığımdan gelen cızırtılı frekansında. "Sağ kanat temiz, hareket yok."
"Anlaşıldı Kurt 2. Mevziyi koruyun. Saat 05:00’te kademeli olarak tabura çekileceğiz," diye yanıtladım.
Soğuk, kemiklerime kadar işlemeye çalışıyordu ama içimdeki o sarsılmaz disiplin, vücudumun titremesine izin vermiyordu. Esmer yüzümde, kar tanelerinin eridiği yerler hemen buza kesiyordu. Mavi gözlerimi karanlığa diktim. Dağın eteklerinde, uzaklarda küçük bir ilçenin sarı ışıkları belli belirsiz seçiliyordu. Arpaçay ilçe merkezi...
Orada, o sıcak binaların içinde sıradan insanlar uyuyordu. Öğretmenler, esnaflar, çocuklar, çobanlar... Ve belki de buraya yeni atanmış, bu dağların sertliğini henüz bilmeyen siviller.
Biz bu dağda buz tutuyorduk ki, onlar aşağıda güvenle uyuyabilsin.
"Turan," dedim tüfeğimin emniyetini kontrol ederken.
"Buyurun komutanım?"
"Tipi artıyor. Dönüş yolu zor olacak. Timin teçhizatını tekrar kontrol et."
"Emredersiniz komutanım."
Gözlerimi tekrar o uzaklardaki ışıklara çevirdim. Kasabanın üzerindeki o cılız ışıklar, bu dondurucu karanlığın ortasındaki tek yaşam belirtisiydi.
Hayatımın bu dağlarda biteceğini bilerek yaşıyordum. Aşk, ilişkiler, kişisel ikballer ya da gelecek planları... Bunlar benim gibi bir adamın lügatında yer almayan kelimelerdi. Benim tek sevdalandığım şey, o karlı dağ tepelerinde dalgalanan al bayraktı.
Rüzgar bir kez daha şiddetle kükredi. Kar kamuflajımın kapüşonunu biraz daha çektim.
Kurt Timi buradaydı. Kurt Sancağı nöbetteydi. Ve bu dağlar temizlenmeden kimseye uyku yoktu.
Bölüm etkileşimi
