12. bölüm · Kurt Avcısı
Sarmal Yılan
KURT AVCISI
12. BÖLÜM
SARMAL YILAN
Gözlerimi birkaç kez kapatıp açarak diğerlerine işaret verdim. Hepsi sessiz adımlarla evden çıkarken bakışlarım üzerine kabanını giyen Safir’deydi. Evin içini ölümün sessizliği doldurmuştu. Hatta sadece evi değil tüm kasabayıda içine katmıştı. Herkes suskundu, kimse konuşmuyor, soru sormuyor, tepki vermiyordu. Evin kapısı kapanırken ona doğru kararsız bir adım attım. Bir gecede çökmüştü. Ellerimi omuzlarına yaslayarak yüzüne baktım. Gözlerini kapatarak başını duvara yasladı. Yorulmuş olmalıydı.
Güçlü görünmek istemiyordu ama öyle olmak zorundaydı. Onu çok iyi anlıyordum. Söylenecek çok fazla söz vardı. Ama ölüm kapıya dayandığında söylenen hiçbir teselli cümlesi insana dokunmazdı. Onu kendime çekerek sıkıca sarıldım. Kollarını bana dolamasa da yüreğindeki yorgunluğu hissediyordum. Elimi sırtında gezdirerek derin bir nefes aldım. Üzülmüştü. En yakınını kaybetmişti, belki Sezen’in ihaneti değil ama Dinçer’in intiharı onu öldürmüştü.
Konuşmak için ağzımı açsamda cümleler sürekli boğazıma diziliyordu. Benden ayrılarak kapıya doğru ilerledi. Onun için kapıyı açarak geçmesine izin verdim. Bugün üzerine gitmesem daha iyi olurdu. O dışarıya çıkınca kapıyı ardından kapadım. Sırtımı kapıya yaslarken rahat bir nefes verdim. Elimle yüzümü ovarak kendime gelmeye çalıştım. Safir cenaze için dışarıya çıkmıştı. Onunla gitmek istesem bana sıkıntı çıkaracağını sanmıyordum ama şuan kurtların tuhaf cenaze biçimlerini görmeye hazır değildim.
Araba sesleri kulağıma doluşurken gittiklerini anladım. Cebime sıkıştırdığım kulaklığımı çıkararak kulağıma taktım. İki kez kulaklığa dokunmamla sinyal sesi kulağıma doldu. “Nasıl bize dönmeye vaktin olmuyor?” Bilgin’in sorgular sesi kulağıma dolarken gözlerimi devirdim.
“Ben bu evde tek başıma yaşamıyorum Bilgin. Son durumları söyle bakalım. Neden erken geldiler?” Bir nefes sesi kulağıma doldu. “Tam görev için son hazırlıkları yaparken üstlerden emir geldi. Birkaç gün önce gitmemiz gerektiğiyle ilgili. Bir iki gün hazırlıklar için idare ettik ama bir gün önce gitmek zorunda kaldılar. Biliyorum planın düzenli işlemesi için bu tehlikeli bir durum ama üstleri çiğneyemezdik. Sen oradayken nasıl benimle konuşamıyorsun bilmiyorum ama daha birkaç gün olmasına rağmen diğerleri benimle her gün konuşuyor.” Sorgulamaya başlıyorlardı. Ve bu benim için iyi değildi.
“Birazdan dışarıya çıkacağım söyle onlara buluşma noktasına gelsinler. Kimseye de görünmesinler. Sende dikkat et. Bir daha da sonunda ne olursa olsun benden haber alana kadar üstlerin emirlerine uyma.” Kulaklığa iki kez dokunarak kapattım. Acilen kontrolü elime almam lazımdı. Uzun zamandır ortalarda olmamam onları bana karşı rahatça konuşmaya ve emirlerime uymamaya itmiş olabilirdi. Ama ben bu oyunu bozardım. Askılıktaki montumu alarak üzerime geçirdim ve kapıyı açarak dışarıya çıktım.
Kapıyı ardımdan kapatırken evin ters yönüne doğru ilerlemeye başladım. Dün geceden beri sürekli olarak birşeylerle uğraşmaktan vakit bulamasam bile hala aklımın bir köşesinde Dinçer’in söyledikleri vardı. O benim avcı olduğumu anlamışsa diğerleri de anlayabilirdi. Derman yukarıdaki konuşmalarımızı duydu mu bilmiyordum. Ya da diğerleri. Ama Safir’le yan yana olduğum her an kontrolü biraz daha kaybettiğimi ve kalın duvarlarımın yıkıldığını hissediyordum. Görevimi, nefretimi unutuyordum. Öylece ona kapılmış gidiyordum. Kendimi kaybetmemem gerekiyordu. Oyundan sapmamam lazımdı. Özüme dönmem lazımdı. Gerçekten Yabani olmalıydım. Sert, soğuk ve acımasız bir seri katil. Nefret hariç hiçbir duyguyu içimde barındırmamalıydım.
Ayağımdaki botlarla ıslak toprağı ezerek geçerken yağmur kokusu burnuma doldu. Dün gece baya yağmur yağmıştı. Dinçer’in intihar etme sebebini bilmiyorduk. Belki de o da beni dinlemiş ve avcı olduğumu öğrenmişti. Sonrada bu yükü taşıyamayacağını düşünerek intihar etmişti. Mektupların sırrını hala çözememiştim, sevkiyat işini nasıl halledeceğimi bilmiyordum ve son olarak Safir vardı. Onunla ne yapacağıma henüz karar verememiştim. Ya da kararını düşünmek bile seni korkutuyor. O zamanında benim canımı fazla yakmıştı. Şimdi de ben onun canını yakmak istiyordum. Sanırım kader onun canını bana bırakmadan kendisi yakıyordu. Orman yolundan saparak düzlüğe çıkınca meydana yaklaştığımı fark ettim. Görünür bir yerde olmamam benim için daha iyiydi.
Küçük dükkanların arkasından dolaşarak yürürken montumun kapüşonunu kafama çektim. Ellerimi ceplerime sokarak ilerlemeye devam ettim. Bir yandan da onlara yapacağım konuşmayı düşünüyordum. Haritayı bulduğumu söylemek zorundaydım. Bu kadar zaman bile bizim için fazlaydı. Bir aya yakındır buradaydım belki de daha fazla ama hiçbir veri elde edememiştim. Burası benim zaman kavramımı yitirmeme sebep olmuştu. Bir dükkanının deposunun önüne gelince durdum. Bir kez çevreme bakınarak adımlarımı hızlandırdım ve depoya doğru ilerledim. Kapının aralık olduğunu görünce kaşlarım çatılsa da ellerimi cebimden çıkararak kapıyı yavaşça araladım. İçeride gördüğüm tanıdık yüzlerle bir kez daha ardımda bakarak içeriye geçtim ve kapıyı kapadım.
İkisi de eşya kolilerinin önünde dikilmiş beni bekliyordu. Yanlarına gelince bir süre ikisininde yüzüne baktım. Değişim konusunda çok iyilerdi. Eğer gerçekten onları tanımıyor olsam bende bu hallerine ikna olurdum. “İş nasıl gidiyor?” Sevil gözlerini kısarak bana doğru bir adım attı. “Bizim işler iyi. Asıl seninkini sormalı. Malum her gece toplantı yapıyorsunuz ya?” Yüzümde mimik oynamadan onlara baktım. Şaşırmamı bekliyor olmalılardı. Neden şaşırayımdı onlar avcılardı. Bunu fark etmemeleri mümkün değildi. Başımı omzuma doğru eğdim.
“O sesinin ayarını alçalt önce.” Söylediklerimde yutkunurken bir adım geriye attı. Sanırım gücümü unutmuşlardı. “Haritayı buldum.” Onlar bana anlamazca bakarken ellerimi belimde birleştirdim. “Ama harita herkesin göreceği bir yerde değil. Uzak bir yerde ve onu oradan ancak ben çıkarabilirim. Son zamanlarda başları fazla kalabalık olduğu için benimde öyle. Şimdi bile cenaze sebebinden evde olmadıkları için çıktım.” “Evet Dinçer intihar etmiş. Kasaba bununla çalkalanıyor.”
Gözlerini kısarak bana bakan Tekin’e doğru bedenimi çevirdim. “Senin bu durumla bir ilgin var mı?” “Hayır. Ortalık burada karışık. Beni biraz fazla benimsedikleri için birkaç planları olduğunu duydum. Ama avcılardan haber bekliyorlar.” Sevil kaşlarını çatarak konuştu. “O zaman bir taşla iki kuş vurup koltuğu garantileriz mi diyorsun?” Başımı salladım. “Bir sevkiyat varmış. O sevkiyatta avcıları tuzağa düşürmek isteyecekler. Avcılar eminim ki bunu bilerek yapıyor ama siz yine de birilerine haber uçurun.”
İkisi de başını sallarken konuşmaya devam ettim. “Ha bu arada bir kez daha emirlerime uymazsanız gerçekten sonuçlarına fena katlanırsınız. Ben size benim emirlerimden başka kimseden emir almamanızı söylüyorum. O sikik üstlerin emirlerine uymanızı değil. Neyle tehdit ettiler sizi?” Son söylediklerimle sesim yüksek çıkarken bakışlarımı etrafta gezdirdim. “Koltuk”
Dudaklarımdan alaycıl bir gülüş çıktı. Bizim derdimiz neydi onların derdi neydi. Bir koltuk sevdası için çıkmışlardı bu yola. “Bir kez daha benim emirlerime uymazsanız o rüyalarınızı süsleyen koltuğa ölümüne veda etmek zorunda kalırsınız.” Keskin bir şekilde söylediklerime başlarını salladılar. Sert tarafımı göstermem onları her zaman korkuturdu.
“Haritayı size en kısa zamanda getirmeye çalışacağım. Siz yeter ki dikkatli olun. Bir daha da bulunmamanız gereken yerlerde bulunmayın. Bu kasaba düşündüğünüzden çok fazlası. Ve bu görev sadece bir görev değil.” Arkamı dönerek ileriye doğru bir adım attım. “Nasıl yani? Ne biliyorsun?” Sorularını cevaplamazsam daha da beter olacaklardı değil mi? Onlara doğru dönerek ellerimi cebime yerleştirdim. “Burada bir sürü durum var. Daha dün Dinçer intihar etti. Burada sadece biz değil sadakatimizde test ediliyor. Kurların avcılarla ilgili planları var. Biz sadece görevimizi yapıp kenara çekilirsek o koltuğu hak etmemiş oluruz. O yüzden hala buradayım. Önce herşeyi çözmemiz lazım. Daha sonra gidebiliriz.”
Sevil başını sallarken bu sefer Tekin konuştu. “Ne istiyorlar?” “Derman ve Safir’i. Yıkım ve Kan’ın tamamını. Burada işler fena değişmiş. Artık hiçbirşey eskisi gibi değil.” “İşler nasıl değişmiş?” “Senden ne istiyorlar?” Aynı anda sordukları sorular ile ikisinde de göz gezdirdim. Önce Tekin’in sorusunu cevaplasam daha iyiydi. “İşler şöyle değişmiş önceden Derman avcılarla birkaç iş için dahi olsa işbirliği halindeydi. Ama artık öyle değil. Son olanlardan sonra iki sürü de birleşti. Artık avcıların onların arasına sızması daha zor. Koca iki sürü beraber ve bunun ne demek olduğunu bilmiyorlar. O iki sürü alfası içlerindeki nefreti avcıların üzerine akıtarak onları öldürebilir. Bu sefer çok daha güçlüler.”
Derin bir nefes aldım. “Benden ne istedikleri kısmına gelecek olursak. Sanırım ya onları yakalamamı ya da onları öldürmemi istiyorlar.” Tekin ileriye doğru bir adım attı. “Peki sen hangisini yapacaksın?” “Eğer elime uygun bir an geçerse ikisininde canını alacağım. Bir kurdu öldürdüm diye bana kimsenin düşman olacağını sanmıyorum. Ama tedbirli ve sessiz olmalıyız. Geçen sefer ki gibi olmamamız gereken yerlerde görmememiz gereken insanların karşısına çıkmamalıyız.” Son sözlerim geçen seferki orman yürüyüşlerine ithafendi. “Sahi siz orada ne yapıyordunuz?” Bakışlarımı Sevil’e çevirmemle duraksadı.
Dediğine pişman olduğuna emindim. “Benim görevimin ne olduğunu unuttunuz sanırım. Safir’e yakın olmak ve haritanın yerini öğrenmek. Ama artık daha fazla görevim var. Bu da ona daha fazla yakın olacağım anlamına geliyor.”
“Peki biz ne yapalım?” Nefesimi vererek onlara baktım. “Siz bir süre fazla ortalarda olmayın. Şuan herkesten şüphe ediyorlar. O gece buluşmaları o yüzden zaten. Sevkiyat olayını o yüzden sordum. Özellikle Dinçer’in ani ölümü kasabayı çalkaladı. Bir anda ortaya sizin çıkmanız dikkatleri üzerinize çeker, hatta şuan bile dikkatleri çekiyor olabilirsiniz. O yüzden fazla görünmeyin. Üstlerden gelen herhangi bir haberi bana ulaştırın. Ve onların emirlerine uymayın. Eğer öyle bir durum olursa sizi onlara ben teslim ederim.”
Üçümüzde biliyorduk ki buradaki “onlar” kesinlikle Safirlerdi. Söz çiğnenmesine ve kuralsızlığa olmayan tahammülüm yüzünden onlara bunu yapabileceğimi biliyorlardı. “Başka bir durum yoksa ben gidiyorum. Sizde dikkat çekmeden buradan uzaklaşın.”Son kez onlara bakarak arkamı döndüm ve çıkışa doğru ilerledim. Adım seslerim boş depoda yankı yaparken derin bir nefes aldım. İçerisi gerçekten soğuktu. “Yabani!”
Kapının önüne gelmemle duyduğum sesle bakışlarım arkama döndü. Anlamazca onlara baktım. “Değişmişsin.” Kaşlarımı çatarak onlara döndüm. “Nasıl değişmişim?” Sevil gülümser gibi oldu. “Eskiden ne bu kadar fazla konuşurdun ne de detaylı anlatırdın. O adamın yanında olmak seni değiştiriyor.” “Ya da bize gerçek Yabani’yi gösteriyor.”
Yüreğime bir yangın düşerken bakışlarımı kaçırarak boğazımdaki yumruyu geçirmek için yutkundum. Kapıyı açarak dışarıya çıkınca derin bir nefes aldım. Onlar bile böyle diyorsa kim bilir ne haldeydim. Ben Yabaniydim. Soğuk acımasız bir katil. Yabaniydim ben. Katildim. Yabaniydim. Benim affım olmazdı. Yabaniydim ben...
K.A.
Gözlerimin daldığı yerden gök gürleme sesiyle irkilerek kendime geldim. Bakışlarım mutfakta gezindikten sonra önümdeki çorbayı karıştırmaya devam ettim. Dışarıda felaket derecede kötü bir hava vardı. Elimdeki kepçeyi bırakarak ellerimi tezgaha dayadım. Derin bir nefes alarak başımı yukarıya kaldırdım. Aklımda hala bana söyledikleri dönüyordu. Buraya gelmemin beni değiştireceğini en başından beri biliyordum. Onun yanındayken bambaşka bir ben oluyordum. Ve yanında kaldığım her an ona daha da bağlanıyordum.
Bu mühür değildi çok daha farklı birşeydi. Sanki kendimi ona çekiliyormuş gibi hissediyordum. Elimle yüzümü sıvazlayarak etrafa bakındım. Bunu çözmenin bir yolu olmalıydı. Unutmamak. Unutmamalıydım, annemin başına gelenleri asla unutmamalıydım. Her gün bunu kendime hatırlatmalıydım. Canımın nasıl yandığını iki sevgi gösterisine değişmemeliydim. Bunu kendime yapmamalıydım. Nefesimi vererek çorbayı karıştırmaya devam ettim.
Sevil ve Tekin’in yanından geldikten yarım saat kadar sonra Safir gelmişti. Halinden berbat hissettiği belliydi. Hasta olacağını düşündüğüm için ona çorba yapmaya başlamıştım.
Bir kurt hasta olamazdı biliyordum. Ama üzülmek herkesi hasta ederdi. Sıcak birşeyler içmek ona daha iyi gelebilirdi. Biraz kendine gelmesine ve kafasını toparlamasına yardımcı olmak şuan herşeyden daha önemliydi. Böyle anlarda birinin bize destek çıkmasına ihtiyaç duyabilirdik. Bende ona destek çıkmalıydım. Çorbanın altını kapatarak tezgahın üzerine hazırladığım tepsinin içindeki kaseyi aldım. Çorbadan iki kepçe koyarak çorbanın ağzını kapattım ve kaseyi tepsiye yerleştirdim. Elim başımda gelişi güzel topladığım saçıma giderken onu açarak tekrar dağınık bir topuz yaptım. Tepsiyi elime alarak mutfaktan çıkmak için adımlamaya başladım.
Muhtemelen kendi odasındaydı. Merdiven basamaklarını çıkarken içimi tuhaf bir his kapladı. Kaşlarım çatılırken bakışlarım koridorun sonundaki kapıya kaydı. Hislerini hissediyordum. Ya da hisleri o kadar ağır geliyordu ki farketmeden bir kısmını bana veriyordu. Koridorun sonuna ulaştığımda derin bir nefes aldım. Elimdeki tepsiyi zorlanarakta olsa tek elimde tutarak kapıyı açtım. Bakışlarım kısa bir an odanın içinde gezinirken yatağında yattığını gördüm. İçeriye geçerek kapıyı ardımdan kapadım. Ona doğru yaklaşmadan önce elimdeki tepsiyi masaya bıraktım. Elinde fotoğraf olduğunu düşündüğüm bir şey vardı. Bakışları onda sabitliyken cenin pozisyonunda yatıyordu.
Sabah uğurladığım adamla bu adam asla bir değildi. Yatağın etrafında dolaşarak önüne doğru ilerledim. Uzandığı yerin önüne gelince yatağın önünde eğildim. Geldiğimi fark etsede bakışlarını resimden ayırmadı. Saçı başı dağılmıştı. Üzerini değiştirmemişti bile. Gözlerinin kızarıklığından ağladığını anlayabiliyordum. Yüzünün kanı çekilmiş gibiydi. Bakışlarım kısa bir an elindeki fotoğrafa kayınca üçünün küçüklük fotoğrafı olduğunu gördüm. Yutkunarak tekrar ona döndüm. Elim saçlarına giderken bakışlarını bana çevirmedi. Eminim ki şuan yalnız kalmak istiyordu. Ama böyle anlarda yalnız kalınmaması gerektiğini en çok ben bilirdim.
Ellerimle yumuşak saçlarını okşarken, elimi fotoğrafı tutan elinin üzerine koydum. Teni buz gibiydi. Kaşlarım çatılırken elimi saçlarından çekip, çenesine yaslayarak yüzünü bana doğru çevirdim. Bakışları bana dönerken gördüğüm gözlerle içime bir ateş düştü. Acı çekiyordu. Yutkunarak bakışlarımı kısa bir an kaçırdım. “Üzerini değiştirmen lazım.” Bakışlarını hala yüzümden çekmiyordu. Hala aynı bakışlarla bana bakıyordu. Sanki bana bakıyordu ama baktığı her yerde onu görüyor gibiydi. Hep öyle olurdu zaten. İlk günler hep böyle olurdu.
Elindeki fotoğrafı hızla çekerek aldım ve pantolonumun cebine sıkıştırdım. Bakışlarını eline çevirirken boş olduğunu görünce afallayarak bana baktı. Sanki yeni doğmuş ve hiçbirşey anlamayan bir bebek gibiydi. Acısından aklını kaybetmesine çok az kalmıştı. Elimi yüzüne çıkararak ona baktım.
“Üzerini değiştirmen lazım sevgilim. Sonra tekrar gelirsin.” Hala aynıydı. Elimi yüzünden çekerek eğildiğim yerden kalktım ve odadaki dolaba doğru ilerledim. Bu işi ben üstleneceğim gibi duruyordu. Dolabın önüne gelince kapaklarını açarak hızla uzun kollu bir kazak ve eşofman altı çıkardım. Bir çiftte çorap çıkardıktan sonra kapakları kapatarak ona doğru ilerledim. Yanına ulaşınca elimdeki kıyafetleri yatağın üzerine bıraktım. Onu kollarından destekleyerek kaldırmaya çalışırken biraz kendini kaldırmasıyla sırtını yatağın başlığına yasladım. Baygın bakışları bendeyken halsiz olduğunu hissediyordum.
Bir dizimi yatağa yaslayarak ona doğru yaklaştım. Önce üzerindeki kabanını çıkarmaya başladım. Kabanını bile çıkarmadan yatağa geçmişti. Kabanını yere fırlatırken bu sefer üzerindeki kısa kolluyu çıkarmak için uzandım.Tişörtün uçlarından tutarak yukarıya doğru kaldırdım. Tişörtü kollarından da geçirdikten sonra yere fırlattım. Yatağın üzerindeki onun için çıkarttığım kazağı alarak başından geçirdim. Baygın bakışlarıyla karşılaşınca gözlerimi kaçırarak kollarını da geçirdim. Kazağı düzelterek ona döndüm. “Safir.” Gözlerimin içine sanki boşluktaymış gibi bakıyordu. Elimi gözünün önünde şıklattım. Bakışları düzelirken etrafına bakındı.
“Üzerini değiştirmen lazım.” Bakışları yatağa kayınca başını sallayarak yatağın üzerindeki eşofmana uzandı. Dizimi yataktan indirerek arkamı döndüm ve çalışma masasının üzerindeki tepsiyle uğraşmaya başladım. Bir tabağın içine koyduğum limonu çorbanın üzerine sıkmaya başladım. Bu boğazına iyi gelirdi. Boğazındaki düğümü geçirmese bile. Limonu tabağın içine bırakarak tepsiyi elime aldım ve arkamı döndüm. Eşofmanının iplerini bağlıyordu. Bu sefer güçlerini bile kullanmamıştı. Durum gerçekten vahimdi. Ona doğru ilerleyerek elimdeki tepsiyi komidinin üzerine koydum.
Yerdeki ve yatağın üzerindeki kıyafetleri alarak banyoya doğru ilerledim. Banyonun kapısını açarak içeriye geçtim ve elimdeki kirlileri kirli sepetine attım. Tekrar banyodan çıkarak yatağa doğru ilerledim. Gözler yere dalmış bir şekilde duruyordu. Nefesimi vererek yanına yatağın ucuna oturdum. Elimi elinin üzerine koyarak ona baktım. “Sevgilim” Bakışları bana döndü. “Sabahtan beri bir şey yemedin. Hadi gel birşeyler ye.”
Bakışları kısa bir an komidine kayarken tekrar bana baktı. Aklıma gelenle duraksadım. Dinçer bunu yapmış olamazdı değil mi? Başımı iki yana sallayarak kötüyü düşünmemeye çalıştım. Tepsinin içindeki kaçığı ve kaseyi alarak ona döndüm. “İstersen önce ben tadına bakayım daha sonra sen.” Elimdeki kaşığı kaseye daldırarak karıştırdım. Belki Dinçer gitmeden önce aklına böyle birşeyi sokmuştu belki de şuan bunalımda olduğu için yemeğe farklı bir şey koyduğumu düşünüyordu. Çorbadan bir kaşık alarak içtim. Sıcak çorba boğazımdan geçerken dudaklarımın arasından bir mırıldanma çıktı. “Çok güzel olmuş sende denemelisin.”
Çorbadan bir kaşık alarak ona doğru yaklaştırdım. Ağzını açmazken bir süre ona baktım. “Safir hadi sevgilim.” Ağzını açarak çorbayı içti. Yüzü buruşurken sabahtan beri bir şey yemediğinden olduğunu anladım.
Birkaç kaşık daha çorba içirirken tepkisizliği artık beni korkutmaya başlamıştı. Sanki yemek yiyor gibi değilde dalmış gibiydi. Sanki uyur gezer gibi. Elimdeki kaseyi tepsiye bırakmamla tiz bir ses oda da duyuldu. Yüzümü buruşturarak Safir’e döndüm. Safir’in bakışları kısa bir an kaseye döndükten sonra bana baktı. Anlamazca ona bakarken gözlerinin dolduğunu görmemle duraksadım. “Ne yaptım ben?” Ellerimi ellerinin üzerine koydum. “Bir şey yapmadın sen.”
Bakışları tepsiye dönerken tekrar bana döndü. “Senden nasıl şüphe ederim?” Kendine kızıyor gibiydi. Ellerimi omuzlarına çıkararak omuzlarını ovdum. “Sadece kafan karışık Safir. Biraz dinlenmek istermisin?” İyi görünmüyordu. Başını sallayarak yatakta yatar pozisyona geçti. Biraz yana kayarken bende battaniyeyi kaldırarak yanına uzandım.Onu kendime çekerek başını göğsüme yasladım. Ellerim saçlarına giderken bir iç çekme sesi kulaklarıma doldu. Gözlerimi kapatarak başımı arkaya yasladım. Onun acı çekmesini izlemek bana o kadar dokunyordu ki. Elimi arka cebime atarak fotoğrafı çıkardım.
Elimdeki fotoğrafı ona vererek üzerini sıkıca örttüm. Teni buz gibiydi. Kollarımı etrafına sararak onu ısıtmaya çalıştım. Elindeki fotoğrafa bakarak iç çekti. Çenemi başının üzerine yaslayarak derin bir nefes aldım. Acısını alamazdım, ancak paylaşabilirdim. Elindeki fotoğrafı sallayarak ilk kez konuştu. “Bu fotoğraf seneler öncesine ait.” Sesi pürüzlü geliyordu. Ağladığı o kadar belliydi ki. “Senelerdir beraber yaşarız. İlk günden beri birbirimizin yanındayken şimdi birisi hain, diğerini bugün gömdüm.” Sesi sonlara doğru kısılırken ağlamamak için sustu. Elimle sırtını sıvazladım. Zor olmalıydı. Bu zamana kadar belli etmese de çok zorlandığının farkındaydım. Canı yanıyordu biliyordum. Ama bunu durduramazdım. Durduramazdık.
“Geçecek sevgilim. Geçecek sadece biraz sabırlı olmamız gerekiyor.” Nefes sesi kulaklarıma doldu. “Çok yoruldum Merhu. Türlü türlü şeyle uğraşmaktan çabalayıp çabalayıp boşluğa çıkmaktan çok yoruldum. Kayıplar vermekten çok yoruldum ben. Ben dün kardeşimi kaybettim ya. Biz daha dün beraber oturup sohbet ediyorduk. Ben bugün kardeşimi gömdüm. Yüreğim susmuyor. İçimdeki ses asla peşimi bırakmıyor. Canım çok yanıyor.” Hissettiğim soğuklukla irkildim. Bir göz yaşı damlası boynumdan aşağıya doğru süzülüyordu. Ona daha sıkı sarılarak ısıtmaya çalıştım.
“Söz veriyorum geçecek. Bunun intikamını nasıl alacaksak alacağız ama geçecek.” “Ben intikam almalara doyamam ki. Sadece bir kez intikam almakla oluyor mu? Benim ölen kardeşimin hesabını kim verecek. Tüm avcıları öldürsem bile içim soğumaz gibi. Ben ne yapacağım kardeşimsiz Merhu?” Eğilerek yüzümü yüzüne yaklaştırdım. Gözleri kıpkırmızı olmuştu. Bakışlarım yanağından süzülen bir damla yaşı takip etti. “Geçecek. Bir gün öyle bir intikam alacaksın ki. İçin soğuyacak sadece sabırlı olman lazım.” Şimdi beni daha iyi anlıyorsun değil mi sevgilim? Benimde içimdeki intikam ateşi seninkisi gibi susmuyor. Ve ömrümün sonuna kadar da susmayacak.
“Ama ben sabır etmekten çok yoruldum. Artık emeklerimin karşılığını almak istiyorum. Ben çok yoruldum Merhu.” “Yaslan o zaman bana.” Bakışları bakışlarımda asılı kalırken dejavu yaşadığımızı hissediyordum. Gözlerinden akan yaşlar hızlanırken benim yanımda ağlamaktan korkmadığını fark ettim. Ağlasındı. Sadece benim yanımda ağlasındı. Sadece bana yaslansındı. Üzerindeki battaniyeyi biraz daha çekerek ona doğru yaklaştım. Isınması lazımdı. Elimi yüzüne çıkararak hala akmaya devam eden gözyaşlarını sildim. Bakışları bu sefer elindeki fotoğrafa kaymıştı. En azından bakacağı bir fotoğraf vardı. Başının üzerine bir öpücük kondurdum.
“Geçecek. İçindeki ateş dinmeyecek ama geçecek sevgilim.” Başını salladı. İç çekerek konuşmaya başladı. “Sanki birisi beni almış zihnimin en ücra köşesine hapis etmiş gibi hissediyorum. Etrafım dikenli tellerle çevirliymişte, gün ışığı bana uğramazmış gibi hissediyorum. Sanki kendi zihnimin hapishanesindeymişim gibi hissediyorum. Ölmeden oradan çıkamazmışım gibi.”
Aklıma gelenle duraksarken gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Bakışlarım Safir’e kayarken kendimi toparladım. Buna daha sonra sevinebilirdim. Boynum ıpıslaktı. Başımı yüzüne doğru eğerek elimle gözyaşlarını silmeye başladım.
“İstediğin kadar ağlayabilirsin ya da üzülebilirsin. Ama unutma sen bir alfasın. Senin yerin sürünün yanı. Şuan senin ne kadar bana ihtiyacın varsa onların da sana ihtiyacı var. Güçlü ve bir arada olmalısınız. Bu zamanlar sizi birbirinize daha da bağlar. Şuan diğerlerinin yanında kim var?” Gözlerini sıkıca kapattı. “Derman var değil mi?” Başını yavaşça salladı. “Kendi sürünün başında ol. Sana güçlü ol demiyorum öyle görün diyorum sevgilim. Sürüne sahip çık. Onları toparla.” Gözlerini açarak bana baktı. “Önce ben kendimi toparlasam.”
Bunu o kadar çekingen söylemişti ki, sanki hayat ona hiç kendini toparlama şansı vermemiş ve ben onu elinden alıyormuşum gibi. Başımı salladım. “Önce kendini sonra sürünü toparla.” Başını tekrar göğsüme yerleştirerek elindeki fotoğrafı izlemeye başladı. Onu bu halde görmek içimi parçalıyordu. Onu hiç böyle görmeyi hayal etmemiştim. O hep güçlü, kontrollü ve soğuk bir adam görünümü çizmişti gözümde. Şimdi onu bu şekilde görmek aklıma kısa bir zaman önce duyduğum sözü hatırlatıyordu. “En kötüsünün içinde bile sevgi esamesi yankılanır.”
Başımı yatak başlığına yaslayarak etrafı izlemeye başladım. Konuşacak bir şey yoktu. Bir an önce onun yanından gitmeliydim. Düşünmem lazımdı, ve o çok dikkat dağıtıcıydı. Dinçer hala neden intihar etti bilmiyordum. Belki de gerçekten kardeşinin başına gelen eziyetlere dayanamamıştı. Bunu engelleyemezdi ama buna gözde yumamazdı. Böyle durumlarda ölüm tek seçenek olurdu. Son sözleri hala aklımdaydı. Nereden nasıl öğrenmişti bilmiyordum ama bu bilgiyi onun bile bilmesi diğerlerininde bilme ihtimalini yükseltiyordu. Bir yanım kendimi kandırmamamı istese de diğer yanım eğer bu durumu bilselerdi beni çoktan öldüreceklerini düşünüyordu. Her iki yanımda haklı olabilirdi.
Gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım. Sessizlik odanın içinde çığ gibi büyürken kafamın içindeki sesler asla susmuyordu. Tüm ihtimalleri düşünüyor ve nasıl bir çıkar yola başvuracağımı anlamaya çalışıyordum. Herşey o kadar karmakarışıktı ki. Sona yaklaşıyordum ama hala ne yapacağımı bilmiyordum. Bu işkence ne zaman bitecekti? Gözlerimi açarak etrafa baktım. Bakışlarım bana sarılı olan bedene kayarken düzenli nefes alış verişinden uyuduğunu anladım. Şimdi gitmenin tam zamanıydı.
Önce elinde sıkı sıkıya tuttuğu fotoğrafı aldım. Bunu gördükçe tekrar tekrar başa dönecekti. Belime sarılı olan kolunu yavaşça kaldırırken diğer yandan da tepki veriyor mu diye yüzüne bakıyordum. Kolunu kaldırıp yatağın üzerine koyduktan sonra elimi yavaşça boynuna doğru götürdüm. Bugün fazlasıyla yorulmuş olmalı ki kıpırdamıyordu bile.Başını yavaşça kaldırarak kolumu kaldırdım ve başını yastığa yasladım. Rahat bir nefes vererek yavaşça yataktan kalktım. Battaniyeyi üzerine çekerek arkamı döndüm ve odadan çıkmak için adımladım. Kapının önüne gelince yavaşça açarak dışarıya çıktım. Kapıyı kapatmak için arkamı dönünce aralık kapıdan son kez uyuyan yüzüne bakarak kapıyı kapadım.
Odama doğru ilerlerken yüzümde bir gülümseme oluştu. Safir bugün fark etmeden bana hayatının iyiliğini yapmıştı. Odanın kapısını açarak içeriye girince kapıyı kapatarak koşar adım yatağa doğru ilerledim. İşte şimdi istediğim kadar düşünebilirdim. Ne demişti bana? “Etrafım dikenli tellerle çevriliymişte gün ışığı bana uğramazmış gibi hissediyorum.” Bu mektupta geçen bir söze tıpatıp benziyordu. Asıl mesele ise farkında olmadan belki bir kez açıp okumadığı bile mektubun anlamını bana söylemesiydi. Hapishane demişti. Ne diyordu mektupta? Gün ışığı uğramaz bana. Dikenler batar tüm bedenime. Ölüme bir nefes kadar yakınım be evlat.” Gün ışığı hapishane koğuşlarına uğramazdı. Dikenler ise duvarlardaki teller olmalıydı. Sanki oradan kaçmak istemiş ve kaçamamış gibi anlatıyordu.
“Parlak yuvarlağı görüp, o cevheri elimde tutunca nefes alırım.” Buradaki parlak yuvarlak kesinlikle dolunaydı. Muhtemelen dönüşümünğ sadece dolunayda yapabiliyordu ve bu onun nefes almasına yardımcı oluyordu. “Ölüm ensemde ama kalbim benimle.” Başta kalbinin olmadığını daha sonra ise onla olduğunu söylemesi fazlasıyla çelişkiliydi. Sanki baştaki cümleler tamamen kafa kurcalamak içindi. Belki de hala kalbi olduğunu düşündüğü kişiyi kalbinde taşıdığı için böyle bir cümle kurmuştu.
“Bu mektup sana hasret kaldığım gün ışığıma” Hapishanede olduğunu son cümlelerinden bile anlayabilirdim. Gün ışığı kimdi bilmiyordum ama o kişiyi bulursam onun kim olduğunu öğrenebilirdim. Önce o hapishaneye gitmeli daha sonra ise mektubun sahibini bulmalıydım. Ama ya mektubu yazan kişi ölmüşse? Başımı iki yana sallayarak kötü düşünceleri aklımdan uzaklaştırmaya çalıştım. Böyle bir şey olmayacaktı.
Peki ben nasıl bu zamana kadar bu sırrı çözememiştim? Belki mektubu bulalı sadece birkaç gün olmuştu ama bu benim gibi birisi için çok uzun bir zamandı. Erkenden diğer mektuplarında anlamını çözmeli ve sırra ulaşmalıydım. Böyle durdukça zaman kaybediyordum. Kendimi geriye atarak kafamı yastıkla buluşturdum. Burada hangi hapishaneden bahsediyordu acaba?
K.A.
Omuzumdaki çantamı yavaşça çıkararak fermuarını açmaya başladım. Bakışlarım etrafı turlarken ağustos böceklerinin sesinden başka birşeyle karşılaşmamamla rahat bir nefes vererek çantanın içinden su şişesini çıkardım. Uzun zamandır yürümenin verdiği susuzlukla suyun bir dikişte sonuna gelirken elimdeki boş şişeyi çantamın içine attım. Yere atarsam muhtemelen doğa beni öldürürdü. Keşke diğer insanlarında doğadan haberi olsaydı, o zaman yere çöp atmaya cesaret edebilen bile olamazdı. Ellerimi birbirine sürterek yürümeye devam ettim. Çok az bir yolum kalmıştı. Ellerimi ceplerime sokarak ısıtmaya çalıştım. Ormanın bu tarafı daha soğuktu. Önümden çekilen dallarla gülümserken doğanın bana yol göstermesini sevdiğimi fark ettim.
Buraya kadar tek başıma gelmeye kalksam ya kaybolur ya da birilerine yakalanırdım. Ama doğa benim arkamda olduğu için kimseye yakalanmamış ve güvenli yollardan amacıma ulaşmaya yaklaşmıştım. “Hava bugün gerçekten fazla soğuk.” Sesime bir cevap alamasam da yerdeki yaprakların uçuşmasıyla bana bir cevap geldiğini anlamış oldum. Bunu fazla yapmazdım. Ben bir avcıydım. Doğaüstü şeylerin sonunu getirmek için vardım. Onunla çok sık böyle konuşmayı sevmezdim. Doğaüstü hayat hala bana yabancıydı. Belki de bir avcının yapmaması gereken bir şey olduğu için kimse bunu bilmiyordu. Doğayı birilerine anlatmak çok zorken aynı zamanda kendi güvenliğimi yok etmek demekti. Herkes onu kullanmak isteyebilirdi.
Onu kullanmak için beni öldürmek isteyende olabilirdi. Belki bir doğaüstü değildim ama arkamda kimsenin yenemeyeceği bir güç olması güzel hissettiriyordu. Zor anlarımda hemen bana yardım etmesi, mantığımı kaybettiğim anda beynimi yerine getirmesi. Çoğu insanın yapamadığı birşeyi yapıyordu bana. Sıkıcı ormanın içinde dolaşırken sıkıntıdan onunla konuşmaya başladım. “Sence Peri’yi affetmelimiyim?” Yerden uzanan bir sarmaşık sol kolumu sararken ilerlemeye devam ettim. Bir sarmaşık parçası aşağı yukarıya hareket edince bu hareketin affetmemi söylediğini anladım. “O benim canımı yaktı. Beni bırakıp gitmese onunla çok güzel bir arkadaşlığımız olurdu. Gerçi ben onu bırakıp gitmiş gibi oldum ama.” Nefesimi verdim. “Yine de onunla böyle olmak istemezdim. Bunu o istedi. Şimdi de benim eziyetlerime katlanmak zorunda.” Kolumdaki sarmaşığın beni sıkmasıyla gözlerimi devirdim.
“Tamam, tamam. Evet o bir kurt kadındı o yüzden burada kalmalıydı. Ben ona güçlerinin kontrolünü öğretemezdim. Ve yolun sonunda bundan zararlı çıkan taraf o olacaktı. Ama ben burada kalsaydım ne olacaktı? İki sürü birbirine düşman olduğu için biz birbirimizi asla göremeyecektik. Bunu denemedik mi sanıyorsun. Annemler bizim burada daha fazla kalmamıza izin vermeyecekti. Ben annemin avcı olduğunu belki de onları öldürmeye geleceği zaman öğrenecektim.” Derin bir nefes aldım. Çam ağaçlarının kokusu ciğerlerime dolarken nefesimi verdim. Nefesim hava da buhar oluştururken konuşmaya devam ettim. “İyiki de o gün Peri gelmediği için bende onunla kalmamışım. Eğer o gün burada kalsaydım ve annemin avcı olduğunu burada öğrenseydim. İşte o zaman o yıkık halimi kimsenin görmesini istemezdim doğa. Emin ol onu burada bırakıp gitmem daha iyi oldu.”
Bakışlarımı yoldan çekerek koluma kaydırdım. Kolumdaki sarmaşığın yaprakları hareketlenmişti. “Sanırım onu affedip affetmeyeceğimi soruyorsun?” Yapraklar bir kez kıpırdanıp dururken derin bir nefes aldım. “Bilmem. Gerçekten onu affetmem fazla zor olur. Ben onu sadece oyun icabı affetmiş gibi davranırım. İçimde dinmeyen bir öfke var. Bunu asla geçiremiyorum. Canım o kadar yanıyor ki. O günlerde yanımda olmayan herkese kızgınım. Acaba annem avcı olmasa neler oldurdu diye düşünüyorum bazen. Ben tekrar dönermiydim buraya?” Omuz silktim. Burnumu çekerek ilerlemeye devam ettim.
“Sanırım buraya tekrar dönmezdim. Ama yolun sonunda avcılar yine beni bulur ve Safir’in bana ulaşmasına olanak sağlardı. Sanırım nereye gidersem gideyim ya da ne kadar kaçarsam kaçayım kaderim her türlü beni buluyor.” Başımla etrafı gösterdim. “Baksana şuraya benim en son orman gezmelerim dağdan indiğim zamanlar zorundalıktan olurdu. Şimdi ise hırsızlık için ormanı turluyorum.” Kolumu sıkan sarmaşıkla güldüm. “Tamam,tamam. Hırsızlık değil sadece dengeyi sağlamaya çalışıyoruz.”
Bir süre odamda düşündükten sonra akşam yemeğini zorla Safir’e yedirmiş ve uyumasını sağlamıştım. Şimdi ise Safir’in beni götürdüğü kulübeye gidiyordum. Haritayı almaya. Hava fazlasıyla karanlık olduğu için ve ben yolu tam olarak bilmediğim için doğa bu konuda bana fazlasıyla yardımcı oluyordu. Haritayı bulmalı daha sonra ise gerekli yere teslim etmeliydim. Bu kadar işin arasında o haritanın çalındığını fark edeceklerini sanmıyordum. Biz gittiğimizde bile kulübeye uzun zamandır girilmediği fazlasıyla belliydi.
Haritanın orjinali sır gibi saklandığı için bu hemen ortaya çıkarsa benden şüphelenebilir ya da Dinçer’in ölümüyle bunu bağdaştırabilirlerdi. Bir süre benim için saklayacak birisine teslim etmem benim için daha iyiydi. Bakışlarım ileriye kayınca kulübeye yaklaştığımı fark ettim. “Sonunda.” Birkaç saattir yürüyordum ve uzun zamandır yürümediğim için ciddi anlamda her yerim ağrımıştı. Aklıma gelenle doğaya yönelik konuştum. “Sence buraya geldiğimden beri değiştim mi? Yabani gibi davranıyormuyum?”
Yerdeki yapraklar uçuşurken koluma sarılı olan sarmaşık gevşedi ve kolumdan aşağıya süzüldü. Bu sanırım değiştiğimi gösteriyordu. Başımı salladım.
“Zamanı geldiğinde onlara gerçek yabaninin kim olduğunu göstereceğim o zamana kadar sadece beklesinler. İçimin yandığı her anının acısını onlardan çıkaracağım.” Evin arkasına ulaşınca bakışlarım etrafta dolaştı. Arka taraftan girmeye çalışsam camı çerçeveyi indirmem gerekiyordu. Kulübenin etrafında dolaşarak kapının önüne geldim. Bakışlarım etrafta gezinirken omuzumdaki çantanın bir askısını indirerek fermuarını açtım. Kapıyı açmak için tel tokaları ve ışığı çıkardıktan sonra tekrar kapattım. Küçük fenerin ışığını yakarak bir kez etrafta gezdirdim. Kimseler yoktu. Arkamı karanlığa dönerek kapının önünde diz çöktüm ve feneri yana doğru uzattım.
Bir sarmaşık feneri sararken kapıya doğru tutulan ışıkla tel tokaları dişimle bükerek işe koyuldum. Tek başıma iş yapmamak güzel bir histi. Tel tokanın birini alta yerleştirerek öbürünü üste koydum. Üsttekini ileriye doğru ittirerek çevirince kulağıma tık sesinin gelmesiyle kapıyı ittirdim. Elimi yana uzattım. Elimin üzerine koyulan fenerle eğildiğim yerden kalktım ve ilk adımımı içeriye attım. Feneri girişte gezdirerek içeriyi kontrol ettim. Boştu. Kapıya tekrar dönerek etrafa baktım. “Ben birazdan gelirim.”
Kapıyı yavaşça kapatarak ardımı döndüm ve evin içinde sessiz adımlar atmaya başladım. Işık önümü aydınlatırken oturma odasına girdim. Işığı etrafta gezdirerek bir değişiklik var mı diye kontrol ettim. Adımlarım işimi erkenden halletmek için şömineye doğru ilerlerken bakışlarım kısa bir an pencereden dışarıya kaydı. Ormanın karanlığı dışında bir şey görünmüyordu. Şöminenin önünde eğilerek sırtımdaki çantayı çıkardım. Hızla fermuarını açarak içinden alüminyum folyoyu çıkardım. Onu açarken diğer yandanda elimi şöminenin içine doğru uzatarak sıcak olup olmadığına baktım. Günlerce aynı kalmış kadar soğuktu.
Alüminyum folyoyu şöminenin içine sererken, bir tane daha çıkarıp şöminenin dışına serdim. Tekrar çantaya dönerek içinden eldivenleri çıkardım ve hızla elime geçirdim. Derin bir nefes alarak öne doğru eğildim. Yere koyduğum feneri dişlerimin arasına sıkıştırarak haritayı görünür hale getirdim. Bir demire bağlı gibiydi. Kollarımı şömineden içeriye uzatarak demire bağlı olan düğüme uzandım. Düğümün üzeri tozla kaplıydı. Hızlı bir hareketle düğümü açarak ipi folyonun üzerine bıraktım. Şimdiden folyonun üzeri toz olmuştu. İki elimle haritayı sıkı sıkı tutarak yavaşça kendime doğru çektim. Demirde onunla beraber gelirken duraksayarak diğer tarafa baktım. Haritayı iki demirin arasına sıkıştırmışlardı.
Ağır ağır çekersem demir hızla yere düşeceğe benziyordu. Bu fazlaca ses çıkmasına sebep olacağı için hızla çekmem lazımdı. Derin bir nefes aldım. Burnuma dolan tozla ard arda hapşururken öksürerek kendime gelmeye çalıştım. Gözlerimin önü sulanırken birkaç kez gözlerimi kapatıp açtım. Haritayı sıkı sıkıya tutarak hızla kendime doğru çektim. Tok bir ses kulağıma dolarken hızla arkamı dönerek etrafa baktım. Kimseler yoktu.
Tekrar önüme dönerek aşağıya baktım. İki demir üst üste gelmişti. Rahat bir nefes alarak geriye çekildim ve elimdeki haritanın üzerindeki siyah isleri sirkelemeye başladım. Belli ki harita uzun zamandır buradaydı.
Çok sık gelinen bir yer olmadığı için de yokluğunu fark edeceklerini sanmıyordum. Haritayı kısa süreli olarak yere bıraktım ve eldivenlerimden birini çıkardım. Çantanın içinden beyaz poşetlerden birini çıkararak diğer elimle haritayı aldım ve poşetin içine yerleştirdim. Ağzını sıkıca kapatarak çantanın içine dikkatli bir şekilde koydum. Diğer eldivenide çıkararak folyonun üzerine koydum ve folyoyu katlamaya başladım. İçimden bir ses hızlı olmam gerektiğini söylerken hızla iki folyoyuda sararak çantanın bir köşesine sıkıştırdım ve çantanın ağzını kapatarak yerden kalktım. Dişlerimin arasına sıkıştırdığım feneri elime alarak hızlı adımlarla evin çıkışına doğru ilerledim. Kapının önüne gelince kapıyı açarak dışarıya çıktım ve ardımdan kapadım. Feneri kapatırken yanımda hissettiğim hareketlilikle hızla oraya döndüm.
Gördüğüm sarmaşıkla rahat bir nefes verirken ters yöne doğru ilerlemeye başladım. “Şimdi onun yanına gitmeliyiz. En kısa yoldan beni götürürmüsün?” Bakışlarım yerdeki sarmaşığı takip ederken benim geldiğim yoldan ilerlediğini fark ettim. Bende peşine takılırken ellerimi cebime soktum. “Haritayı fark etmezler değil mi?” Yerde ki sarmaşıktan farklı bir sarmaşık koluma dolanırken konuşmaya devam ettim. “Bende pek fark edeceklerini sanmıyorum. Sonuçta sık gelip gittikleri bir yer değil. Aman önce bir şu haritayı yerine teslim edelim de. Sonrasını sonra hallederiz.”
Soğuk hava yüzüme çarparken içimden bir titreme geçti. Nebreska buradan daha soğuk olmalıydı. Ve annenin mezarı her yerden daha soğuk Yabani. Aklıma gelenle başımı iki yana salladım. Bazı yaralar asla iyileşmezdi. Benimkiside öyleydi. Belki de annemden bana kalan son şey o yara olduğu için onu asla geride bırakamıyordum. Belki de nefretimi diri tutmak için bu yarayı unutmuyordum. Ama şunu çok iyi biliyordum. Bundan sonra öğreneceklerim bende annemden daha fazla yara açacaktı. Gözlerimi kısa bir an kapadım. Gerçekten bu olmak zorundamıydı. Belki de gerçekten tüm herşeyi bırakıp Safir’le bir yol çizmeliydim.
Sırf bir intikam için ölümü göze almaya değermiydi? Gözlerimi açarak başımı iki yana salladım. Bu düşünce aklıma bile gelmemeliydi. Neden yola çıktığımı asla unutmamalıydım. Dakikalar birbirini kovalarken düşünceler beynimi istila ediyordu. İçimdeki hisleri ne tarif edebilir ne de birşeyle yarıştırabilirdim. Sanki dünya üzerinde bu tarz bir duygu yokmuşta ilk kez ben yaşıyormuşum gibi hissediyordum. Çaresizdim ama aynı zamanda çok güçlüydüm.
Hayalkırıklıklarım vardı ama aynı zamanda vicdansızdım. Canım yanıyordu ama aynı zamanda bende yakıyordum. Hem güçlüydüm hem de güçsüz. Duygularım, hislerim, yapacaklarım o kadar birbirine girmişti ki. Sanırım bu karmaşanın bir adı yoktu. Bu hissin tarifide yapılamazdı. Bakışlarım dükkanlarda gezinirken ara sokaklardan birine girdim. Sessizlik her yerdeydi. Gece yarısını geçeli çoktan birkaç saat olmuştu.
İleride gördüğüm silüete doğru ilerlerken kapüşonumu başıma geçirdim. Adımlarım hızlıydı. Güneşin doğmasına çokta bir zaman kalmamıştı ve benim erkenden eve geçmem lazımdı. Bedene yaklaşınca elini iki yana doğru açarak beni karşıladı. “Daha erken gelemezmiydin? Kaç saattir seni bekliyorum.” Gözlerimi kıstım. “Benden önce gelip etrafı kontrol etmen için çağırdım seni.” Ona doğru birkaç adım daha attım. “Bu kadar önemli bana ne vereceksin ki?” Çantayı tek omuzumdan indirerek fermuarını açtım. İçinden haritanın içinde olduğu poşeti çıkararak fermuarımı kapattım. Ona dönerken bakışları elime kaydı. Gözleri kocaman açılırken elini ileriye doğru uzattı.
“Bu gerçekten o mu?” Başımı salladım. Parmakları poşete değerken poşeti geriye doğru çektim. Anlamazca bana bakarken ellerimi arkamda birleştirdim. “Haritayı aldığımı kimseye söylemeyeceksin.” Şaşkınlıkla bana baktı. Aklından geçenleri az çok tahmin edebiliyordum.
“Sen yoksa-” Sözünü kestim. “Onların tarafında filan değilim. İşler fazla karışık ve ben kimseye güvenemem. Bu haritayı alacaksın ve ben sana söyleyene kadar teslim etmeyeceksin.” Başını iki yana sallayarak eliyle yüzünü ovdu. “Bunu neden yapıyoruz? Kimden şüpheleniyorsun?”
Ona doğru bir adım daha attım. Aramızda sadece bir adımlık mesafe kalmıştı. “Bizim üzerimizden çok büyük kumar oynuyorlar. Ve biz bu oyunu bozmazsak o kumara kurban gideceğiz. O yüzden bir süre bunu saklamak zorundayız. Ne olursa olsun ben sana emir vermediğim sürece bu haritanın sende olduğunu ya da haritayı bulduğumuzu kimse bilmeyecek.” Bakışları yüzümde gezindi. “Ya sen ölürsen?” Tüylerim diken diken olurken omuz silktim.
“O zaman sende ölene kadar o haritadan kimsenin haberi olmaz. Ben buradan çıkmadan o haritayı kimseye veremezsin. Şuan kaçmaya çalışsam bile bu mümkün değil. Buraya gelmeye benzemez o işler. Gelir ve beni bulurlar. İçimdeki sızıyı ilaçlar bile geçiremez. Durumlar çok farklı.” Elimdeki haritayı ona doğru uzattım. Haritayı alarak elinde çevirdi. “Bakmadım ben. Bir süre sende bakma. Bakarsak duramayız çünkü.” Başını sallayarak aramızdaki son bir adımı da kapattı. “Sanki veda edecekmiş gibi konuşuyorsun.” Aklıma gelenlerde duraksadım.
Dudaklarımda bir gülümseme oluşurken şaşkınlık dolu bakışları yüzümde gezindi. “Belki de.” Sanırım ilk defa beni gülümserken görüyordu. Öne doğru uzanarak bana sıkıca sarıldı. Gözlerim kapanırken bende kollarımı ona doladım. Bu son görüşmemiz olabilirdi. Elimle sırtını sıvazlarken ilk kez bana sarılıyor oluşu içimi burktu. Muhtemelen ilk ve son kez bana sarılıyordu. Aradan dakikalar geçerken ikimizde ne olacağını anlamıştık. Konuşmamıza gerek yoktu. Hislerimiz birdi. Neler olacağını biliyorduk. Benden ayrılarak yüzüme baktı. “Madem bu son.” Bakışları yüzümde gezindi. “Seni bir kez öpebilirmiyim Merhu?” Gülümseyerek başımı salladım.
Ellerini yüzüme yerleştirerek yanağıma bir öpücük kondurdu. Birkaç saniye sonra benden ayrılırken gülümseyerek konuştu. “Ekipte seni ilk öpen ben olduğum için diğerlerine hava atacağım.” Güldüm. Gözleri dolarken duygusala bağlamamak adına konuştum. “Aa yeter be gidiyorum ben. Sende sulu göz olacağına işinin başına dön.” Başını sallayarak eliyle gözlerinde biriken yaşları sildi. “Daha fazla kalamazmısın?” Başımı iki yana salladım. Geriye doğru bir adım attım. Tam arkamı dönmek için hareketlenirken bana doğru birkaç adım atarak tekrar sarıldı. Dudaklarımda tekrar bir gülümseme oluşurken bende kollarımı ona sardım. Bu sondu. İlk ve Son...
K.A.
Uykumun en tatlı yerindeyken sarsılarak uyandırılmamla gözlerimi açarak etrafa bakındım. Bakışlarım beni sarsan Safir’e kayarken gözlerimi birkaç kez kapatıp açtım. Yüzünü net göremiyordum. Birşeyler söylüyordu ama sesi fazlasıyla uğultulu geliyordu. Elimi ona doğru uzatmamla uğultu kesildi. “Ya sabah sabah niye uyandırdın beni” Elim başıma giderken inledim. Başım fena şekilde ağrıyordu. Dün gece eve baya geç gelmiştim. Muhtemelen sadece birkaç saatlik uyku üzerineydim. Elimle yüzümü ovarak yatakta dikleştim. Esneyerek bakışlarımı ona çevirdim. Kollarını birbirine sarmış bir şekilde bana bakıyordu. Son bıraktığım haline inat daha iyi görünüyordu.
“Sabah sabah hangi dağda kurt öldü acaba? Yani beni uykumdan edecek kadar ne olabilir değil mi? Çok merak ediyorum bu soruların cevaplarını.” Yanıma oturarak kolunu omuzuma attı. “Tamam tamam sinirlenme. Bu kadar uykuya aşık olacağını düşünmemiştim.” Başımı göğsüne yasladım. “Fena uykum var. Uyudukça uyuyasım geliyor. İşin kötü tarafı hiç uyumamış gibi hissediyorum.”
Bir kez daha esnerken kollarımı birbirine sardım. “Söyle bakalım neden beni uyandırdın?” “Sabah bir haber aldım.” Bakışlarımı ona çevirdim. “Sezen sevkiyatın yerini ve zamanını öğrenmiş.”
Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalkarken. Bu haberin bizim sonumuzu kendi elleriyle hazırlayacağını biliyordum....
Hellooo
Nasilsiniz okul nasıl gidiyor
Yarın sınavlar başlıyor iyi çalışın sonra hep beraber kalmayalım ona göre
Derslerle ilgili birseyler sormak isterseniz WhatsApp kanalima gelebilirsiniz instagram hesabım profilimde var oradan kanala ulaşabilirsiniz
Kitabın bitmesine çok az kalmışken sizce olaylar nasıl gelişecek?
Malum olaylar yeni başlamış gibi ama bitmeye çok yakın
Her bölümün sonunda olduğu gibi bu bölümün sonunda da kendimle ilgili bir şey söyleyecegim
Ben uzaylılara inanıyorum. Arkadaşlar inanmayanlar defolup gidebilir.
Snjxjwjxjdjdje benim max bilgi
Diğer bölümde görüşmek üzere
Mutlu olalım Yıldız Tozlarımm...⭐️🖤🖤
