Künyeci kitap kapağı

2. bölüm / 3

Künyeci

🇹🇷1. Bölüm🇹🇷

Vaveyla Yazarı: Deniz ✰

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 🇹🇷1. Bölüm🇹🇷

“Kızı bırak öyle konuşalım.” olabildiğince sakin kalmaya çalışıyordum. Sağ ayağımı bir adım öne atarak elimi kıza doğru uzattım. Nasılda korkmuştu öyle. “Böyle yaparak bir yere varamazsın. Artık kaçacak bir yerin de kalmadı.”

Kadın daha ağzını açamadan, arkamdan yüzbaşı olacak adamın öfkeli sesi yükseldi. “Aklını mı kaçırdın sen? Hemen oradan uzaklaş!” Onun gözünde ben, aklını kaçırmış bir kadındım. Galiba öyle de kalmaya devam edecektim. Gerçi şu an yaptığım şey, dışarıdan bakıldığında gerçekten de akıl kârı değildi. Üzerinde patlayıcı düzeneği bulunan bir kadınla konuşmaya, onu sakinleştirmeye çalışıyordum.

Başka koşullar altında olsaydık, onu çoktan etkisiz hâle getirmiş olurdum. Fakat kollarının arasında, korkudan titreyen küçücük bir kız çocuğu vardı. O masumun hayatını riske atacak tek bir hamle bile yapamazdım. Bu yüzden elimde kalan tek seçenek, kadını konuşarak ikna etmeye çalışmaktı.

Bu işin sonunda yüzbaşının gazabına uğrayacağımı bildiğim halde emrini yanıtsız bıraktım. Duymamazlıktan gelmek aklıma gelen ilk şeydi. Bir adım daha attım. Ellerimi yavaşça havaya kaldırarak boş olduklarını gösterdim. “Kimse sana dokunmayacak. Söz veriyorum.” dedim alçak bir sesle. “Sadece kızı bırak. Öyle konuşalım senle. Bak nasıl da korkmuş.” anladığım kadarıyla kadının zayıf noktası vardı. Duygusal, saf ve paramparçaydı. Eğer onun zayıf noktasını bulabilirsem bu iş biterdi.

Yüzbaşı Alp benim bir kaç santimetre arkamda olmasına rağmen inatla geri çekilmemi söylüyordu. Ağzının içinde ettiği küfürleri duyabiliyordum.

“Kimse bana yaklaşmasın!” diye haykırdı. Sesi öylesine çatlamıştı ki bağırışı bile güçsüz çıkıyordu. Küçük kız ise hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyor, korkudan tek kelime edemiyordu.

“Tamam... tamam. Söz veriyorum, kimse sana yaklaşmayacak. Sadece sakin ol.” Kadının paniklemesi hiç iyi olmamıştı. Düğmeye basmayacaksa bile o panikle herşey olabilirdi. Omzumun üzerinden timin geri kalanına baktım. “Uzaklaşın.” dedim sadece.

Yüzbaşının cevabı hiç gecikmedi. “Emrimi duymadın mı, Teğmen? Derhâl geri çekil!”

“Mümkün değil, Komutanım.”

“Bu bir emir!”

“Biliyorum.” dedim, gözlerimi diğer çocukların yüzlerinde gezdirerek. Hepsi yaptığımın delilik olduğunu biliyordu. Hiç biri yüzbaşı kadar karşı çıkmamıştı da. “Ama şu an o emri uygularsam o kızın yaşama şansını elimle yok etmiş olurum.”

Bakışları önümdeki çocuğa kaymış olmalı ki burnundan sert bir soluk koyuverdi. Yüzbaşı kolay ikna olan biri değildi. Hele de son verdiğimiz kayıptan sonra kontrolü elinden bırakmaya hiç niyeti yoktu. Murat'ı kara toprağa verdiğimiz günden beri gözünü bir an olsun üzerimizden çekmiyordu. Eli kulağındaki siyah telsiz kulaklığına gitti. “Fırat, görüşün temiz mi?”

Hepimizin kulaklığında yankılanan Fırat'ın sesi hiç de iç açıcı değildi. “Olumsuz, komutanım. Atış açım net değil. Kızı vurma riskim çok yüksek.” Fırat bile müdahale edemiyorsa, bu işi büyümeden çözmek bana kalmıştı.

“Bu yaptığının hesabını sonra vereceksin, Teğmen.” dedi sert bir sesle. Ardından time döndü. “Herkes, beş adım geri!” Onu asıl öfkelendiren, tamamen silahsız olmamdı. Kadını ürkütmemek için silahımı Aslı'ya vermiş, yanına öyle yaklaşmıştım. Eğer kadın bir anda silah çekip ateş etmeye kalkışırsa, kendimi savunacak hiçbir imkânım olmayacaktı. Üstelik üzerindeki patlayıcı düzeneği de işin cabasıydı. Böyle bir durumda silahımı kullanmam zaten mümkün değildi. Çatışmanın tehlikeli olabileceğini bildiğim için üzerimde yalnızca çelik yeleğim vardı. Onun dışında beni koruyacak hiçbir şey yoktu. Her adımımı, hayatımı tek bir hataya emanet etmiş gibiydim.

Bir şey olacağı varsa da vatan sağ olsun demek düşerdi bize de. Varsa kaderimde şehitlik, ondan kaçacak değildim. Bu üniformayı sırtıma geçirirken ettiğim yemin, bunun içindi. Bir gün toprağa düşeceksem, görevimin başında düşeceğimi en başından kabul etmiştim.

Eğer bugün burada son nefesimi vereceksem, tek dileğim o küçük kızın bu kabustan sağ çıkması olurdu. Benim adım unutulurdu belki, rütbem sökülür, üniformam katlanıp beni unutan aileme teslim edilirdi. Ama onun yaşayacağı bir ömür, benim kaybımdan çok daha kıymetliydi.

Yüzbaşı dışında herkes emri tereddütsüz yerine getirmişti. Geriye yalnızca o kalmıştı. İnatçılığı, yıllar geçse de zerre değişmemişti. Üniversite yıllarında da böyleydi. Ne zaman bir konuda kararını verse, onu vazgeçirmek neredeyse imkânsız olurdu. Benim inadıma denk gelen tek inat, onunkisiydi.

Evet, Yüzbaşı Alp Yalman, bir zamanlar sadece silah arkadaşım değildi. Harp Okulu'nda aynı sıraları paylaştığım, aynı eğitimlerden geçtiğim üniversite arkadaşımdı. Bir dönem ise kalbimin sahibi olmuş, sevdiğim adam hâline gelmişti.

Bir zamanlar... Güzel zamanlar. Şimdi ise o günlerin üzerini bembeyaz bir sayfayla örtmüş, sanki hiç yaşanmamış gibi hayatımıza devam ediyorduk. Bir zamanlar tek bir bakışıyla içimi ısıtan adam, şimdi bana yalnızca komutanının sertliğiyle bakıyordu. Ben de ona, eskiden sevdiğim adam gibi değil, emirlerine uyması gereken bir yüzbaşı gibi davranıyordum. Zaten her güzel şeyin bir sonu vardı. Ama keşke olmasaydı.

Keşke bazı vedalar hiç edilmeseydi. Keşke insanlar, birbirlerinin hayatında bu kadar yara açarak çıkıp gitmeseydi. Keşke zaman, en güzel anıları bile yabancılaştıracak kadar acımasız olmasaydı. Keşke.

Kahverengi gözlerini benden bir an olsun ayırmayan yüzbaşıyla göz teması kurmadan kafamı aynı açıyla kadına çevirdim. Ürkek “Bak,” dedim, başımla geriye çekilen timi işaret ederek. “Hepsi uzaklaştı. Artık sen istemediğin sürece kimse sana dokunmayacak. Sana yaklaşmayacaklar da.”
Bana güvenebilmesi için ellerimi yavaşça omuz hizasına kaldırdım. Avuç içlerim tamamen açıktı. “Gördün mü? Silahım bile yok. Sana zarar vermeye gelmedim. Söz veriyorum, istemediğin hiçbir şeyi yapmayacağım.”

Kadın, kan çanağına dönmüş gözlerini uzun uzun üzerimde gezdirdi. Bakışları önce boş ellerime, ardından belimde olması gereken silah kılıfına kaydı. Kılıfın boş olduğunu fark edince kaşları hafifçe çatıldı. Gerçekten silahsız olduğumu kabullenemedi ilk. Nefesi düzensizdi, göğsü hızla inip kalkıyor, titreyen parmakları küçük kızın omzuna her geçen saniye biraz daha fazla baskı yapıyordu. “Yalan söylüyorsun. Siz hep yalan söylersiniz. Bir anlık dalgınlığımı bekliyorsunuz.” kafasını hızla sallamaya başladı. “Yok, yok. Bu gün hepiniz ölüceksiniz. Bu cehennem... Bu cehennem artık sona erecek!”

Parmağı düğmeye yöneldiği anda, “Dur, yapma!” diye aynı anda haykırdık. Benim sesimle yüzbaşının sert ve tok sesi birbirine karışarak etrafımızda yankılandı. Kadın da yüzbaşının sesiyle irkikmişti zaten. Parmağı düğmeye değmeden buz kesmişti. Kalbim göğüs kafesimi kıracakmış gibi çarparken gözlerimi kadının elinden bir an olsun ayırmadım. “Sakın yapma. Gel, konuşalım hadi. Derdin neyse söyle beraber halledelim.”

Kadın, gözlerini bir an olsun üzerimden ayırmıyordu. O bakışların içinde öfke, korku, çaresizlik ve tükenmişlik birbirine karışmıştı. O an tek dileğim, bana biraz olsun güvenmesiydi. “Halledemezsiniz!” diye haykırdı gözyaşları içinde. “Ben bitmişim zaten. Mahvettiler beni. Namusumu iki paralık ettiler... Yaşayacak hiçbir sebep bırakmadılar bana.” utanarak bakışlarını kaçırırken ne diyeceğimi bilemedim.

Sözleri kulaklarımdan geçip doğrudan yüreğime dokunmuştu. Öfkeyle yükselen sesinin ardında, sessizce yardım isteyen bir kadın vardı. Gözlerinin derinliğine baktıkça öfkeyi değil, küle dönmüş bir hayatı görüyordum. Ne yapmışlardı ona? Bir insanın içindeki yaşama sevinci nasıl bu denli söndürülebilirdi? Hangi vicdansızlık, bir kadını ölümü yaşamaktan daha katlanılabilir görecek hâle getirirdi?

Keşke, dedim. Keşke o yükü omuzlarından alabilseydim. Keşke yıllar önce, hayat onu bu karanlığa sürüklemeden önce birileri elinden tutabilseydi. Keşke hiçbir kadın bunları yaşamış olmasaydı.

“Bak bana.” Çaresizlikten buğulanmış gözleri ağır ağır gözlerimi buldu. “Seni en iyi ben anlarım. İnan bana, sana bunu yapanlar yaptıklarının hesabını er ya da geç verecek. Hem böyle yaparak sadece kendini ve o günahsız çocuğu cezalandırmış olursun.” için için ağlayan çocuğu buldu gözleri. “Onun ne günahı var. Bak nasıl da perişan oldu.”

Islak kirpiklerinin ardından çocuğu izledi. Pişman oldu sanki. İçi sızladı hıçkırıklar içinde ağlayan çocuğu izlerken. Kendi çocukluğuna gitmiş gibi boynu büküldü. “Ama benimde günahım yoktu.” kendi kendine konuşur gibi oldu. Sahi bu kadının da günahı yoktu. “Benim ne günahım vardı?”

İçim burkuldu. Bilmediğim bir şekilde diğerlerine bakma gereği duydum. Boğazımdaki düğüm çözmek istercesine yutkundum fakat beni nefessiz bırakmaktan başka bir işe yaramadı. Time baktım omuzumun üzerinden. Yüzbaşı dahil tüm erkeklerin başları yerdeydi. Onlarda biliyordu o kadın bir erkek yüzünden bu hale gelmişti. Fakat onların ne suçu vardı? Onlar yapmamışlardı ki. Hiçbiri ona bunları yaşatmamıştı. Hiçbiri onun canını yakmamış, hayatını karartmamıştı. Buna rağmen başlarını kaldıracak güç bulamıyorlardı. Yapmadıkları bir şey için bu kadar utanır mıydı insan? Bu kadar nefret eder miydi kendi cinsiyetinden? Bilemiyordum. Bildiğim tek şey hayatı karartılan binlerce kadın olmasıydı.

“Seninde bir günahın yoktu. Aynı o çocuğun olmadığı gibi.” dedim hemen. Kırılma noktası dediğimiz yer bu olmalıydı sanırım. “Hadi bırak o çocuğu. Geçmişini değiştiremezsin. Hiçbirimiz değiştiremeyiz. Ama bugünden sonrasını değiştirebilirsin. Yeni bir hayata başla. Yeni bir geleceğin olsun. Bak söz veriyorum sana, bundan sonra hiç kimse sana bir şey yapamayacak.”

Bir adım daha yaklaşmadım. Onu ürkütmek istemiyordum. Gözleri yeniden kollarının arasında hıçkırıkları kesilmeyen küçük kıza kaydı. Üzerindeki düzeneğin nasıl çalıştığını bilmiyordum, bu yüzden aramızdaki mesafeyi korumaktan başka seçeneğim yoktu. “Doğru. Onun bir günahı yok.” dedikten sonra kollarını gevşetmiş, daha sonra tamamen bırakmıştı.

Hiç vakit kaybetmeden kollarımı iki yana açtım. “Hadi gel.” dedim kızın bana gelmesi için. Küçük kız, önce ürkek gözlerle kadına baktı. Kadın ise başını belli belirsiz eğerek geri çekildi. Bir sonraki an çocuk bütün gücüyle bana doğru koştu. Dizlerimin dibine ulaştığında hiç düşünmeden ona sarıldım. Minicik bedeni korkudan hâlâ titriyordu. Başını göğsüme gömüp hıçkırıklarla ağlarken, saçlarını usulca okşadım. “Geçti, güzelim. Artık güvendesin.”

Onu yavaşça arkamda korunaklı bir yere aldığım sırada yüzbaşının tok sesi duyuldu. “Aslı, çocuğu burdan uzaklaştır.” demişti.

“Emredersiniz, komutanım.” Olduğu konumdan ayrılıp aramızdaki mesafeyi kapatmıştı. Aslı diz çökerek küçük kıza şefkatle elini uzattı. Çocuk, titreyen parmaklarıyla o eli tuttu. Birlikte hızla güvenli bölgeye doğru uzaklaşmaya başladılar. Gözlerim, onlar görüş alanımdan çıkana kadar peşlerinden ayrılmadı. İçime ilk kez küçücük de olsa bir umut düştü. Bir can kurtulmuştu.

Şimdi geriye, kendi acısının içinde kaybolmuş o kadını ölümün eşiğinden çekip almak kalıyordu. “Hadi gel biz de gidelim.” dedim kadına bakarak. “Ver o elindekini bana. Hep birlikte krtulalım bu cehennemden.”

“Neden sana güveneyim?”

“İster güven, ister güvenme. Bu tamamen sana kalmış bir şey. Seni hiç bir şeye zorlamam. Ama böyle bir zamanda bir birimize destek olmayacaksak ne zaman olucaz?” ikna olmuşa benziyordu. Gözlerinde yeniden parlayan umut dolu parıltıyı görmek eşsiz bir başlangıçtı. “Hem ne demişler, kadın kadının yurdudur. Gel bu cehennemden beraber çıkalım. Her şeyi ardımızda bırakalım.”

Ürkek bakışlarının ardından umut dolu, hayat dolu baktı bana. “Söz mü? Bitecek mi her şey? Kurtulacak mıyım bu cehennemden?”

“Söz.” dedim anında. Bunu en içten şekilde söylemiştim. Yürekten söylemiştim. “Bunların hepsi geçicek. Artık kabus bitti.”

Eli hala düğmenin üzerindeyken kulaklıktan Fırat'ın sesi duyulmuştu yeniden. “Görüşüm temiz, komutanım. Hedefi etkisiz hale getirmek için emriniz yeterli.”

“Sakın. Sakın, yapma.” dedi yüzbaşı, kadının teslim olacağına inanarak. Benim gibi o da kadına bakıyor olmalıydı. Elini düğmeden çekmişti kadın. Bana doğru gelince yüzünde anlamadığım bir tebessüm vardı. Aynı saniyelerede ceketinin yarısı rüzgardan dolayı kenara sıyrılmış bombanın bazı yerleri görünür hale gelmişti.

İşte her ne olduysa o anda oldu. Her şey bir göz kırpması kadar kısa bir anda oldu. Ne olduğunu anlayamadan yüzbaşının sert eli kolumu kavradı. “Yere yatın!” diye öyle bir haykırdı ki sesi bütün alanı doldurdu. Aynı anda beni kendine doğru sertçe çekti. Aynı anda yere savrulurken, kulakları sağır eden şiddetli bir patlama göğe yükseldi.

🇹🇷

“Sürün!” dedi, öfkeli sesi. Dişlerimi sıktım. Emrine karşı gelemeyeceğimi bildiğindendi bu rahatlığı. Dirseklerim toprağa her değdiğinde tenim biraz daha yanıyor, avuç içlerime dolan kum nefes almayı bile zorlaştırıyordu artık. Neredeyse iki saattir yerde sürünüyordum. Askeriyenin arka tarafındaki eğitim alanını tam altı kez turlamıştım. Üniformam çamur içinde kalmış, dizlerim ve dirseklerim artık acıyı hissetmeyecek kadar uyuşmuştu.

Böyle olacağını en başından beri biliyordum. Yüzbaşının, sahada yaptıklarımın hesabını bana en ağır şekilde ödeteceğini tahmin etmek zor değildi. Ama yine de patlamaya engel olabileceğime dair küçücük bir umut taşımıştım içimde. Umut, insanın en ağır yüküymüş meğerse. Ben bunu yirmi sekiz yaşımda yeniden tatmıştım.

Vücudumdaki sayısız çizik ve yara, o patlamanın eseriydi. Fakat tenime işleyen yaralar, ruhumda açılan yaranın yanında bir hiç kalıyordu. İçimde öylesine derin bir pişmanlık, öylesine tarifsiz bir çaresizlik vardı ki hiçbir kelime onu anlatmaya yetmezdi. Kadına verdiğim sözü tutamamıştım. Onu koruyacağıma söz vermiştim. Ne olursa olsun başına bir şey gelmesine izin vermeyeceğimi söylemiştim. Ardından kulaklarımı sağır eden o patlama olmuştu. Her şey saniyeler içinde sona ermişti. Gözlerimin önünde parçalanmıştı kadın.

Yüzbaşı olmasaydı, belki de ben de o kadınla birlikte aynı patlamanın içinde can verecektim. Bugün hâlâ nefes alabiliyorsam, bunu ona borçluydum. Sonradan öğrendiğimize göre bomba uzaktan kumandalıydı. Bizi uzaktan izleyen biri vardı. Kadın bize doğru yürümeye başladığı anda düzeneği patlatmıştı. Nasıl oldu bilmiyorum ama yüzbaşı aynı saniyeler içerisinde bunu fark etmişti. Bir an bile düşünmeden kolumdan kavramış, bütün gücüyle beni kendine doğru çekmişti. Aynı anda ikimizi de kadından olabildiğince uzağa savurup yere yatırmıştı. Daha ben ne olduğunu anlayamadan kulakları sağır eden o patlama gerçekleşmişti.

Basınç dalgası bedenimi metrelerce savurmasa da nefesimi kesmeye yetmişti. Bedenime gelen taşlar ve tahta parçaları çiziklere sebep olurken, yüzümde tek bir iz bile yoktu. Bunu da yine yüzbaşıya borçluydum. Çünkü patlamanın olduğu anda, hiç düşünmeden kendini üzerime siper etmişti. Koca bedenini önümde bir kalkan gibi kullanmış, bana ulaşacak parçaların büyük kısmını kendi karşılamıştı.

“Daha hızlı sürün!” Bana duyduğu bu öfkenin sebebini öğrenebilmek için sahip olduğum her şeyi vermeye razı olurdum. Adam resmen kafayı benle bozmuştu. En küçük hatamı bile burnumdan getiriyor, her fırsatta sınırlarımı biraz daha zorluyordu. Ne zaman göz göze gelsek, bakışları birkaç saniye üzerimde kalıyor, ardından hiçbir şey olmamış gibi yüzünü çeviriyordu. Hem benim çok uzağımda, hem de bir o kadar dibimdeydi. Beni terk etmeseydi yakınlığını aşk, benimle uğraşmaktan zevk almasaydı, soğukluğunu nefret sanardım.

Aramızdaki mesafeyi ne adımlar ne de rütbeler açıklayabiliyordu. Birbirimize birkac adım mesafelerdeyiz aslında ama aramızda kilometrelerce gurur vardı. Belki de olması gereken buydu. Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bir zamanlar birlikte kurduğumuz evlilik hayallerinin tam ortasında beni yapayalnız bırakan adama şimdi kalkıp koşacak değildim. Benimde bir gururum vardı. Bu yüzden aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi kapatmak, kilometrelerce yolu yürümekten daha zordu. Ayaklarımı durduran şey uzaklık değil, gururumdu.

Bitmiştim artık. Üstüm başım toz toprak içindeydi. Dirseklerim ve dizlerim isyan bayraklarını çekmişken siyah kaşlarımı çatarak karşımdaki vicdansız adama baktım. “Sizin benimle derdiniz ne?” diye sordum hiç çekinmeden. Bu sorunun cevabını çokca düşünmüş fakat bir sonuca varamamıştım.

Ellerini arkasında birleştirmiş, askeri duruşunu bozmadan tepemde dimdik duruyordu. Başını hafifçe eğmiş, bana yukarıdan bakmayı sürdürüyordu. Bana nazaran onun yüzünde de yer yer çizikler vardı. “Ben sana dur dedim mi, Teğmen?” dedi buz gibi bir sesle. Kesinlikle bu adam benimle kafayı bozmuştu. “Sürünmeye devam et.”

Beni ölümün kıyısından çekip alan da oydu, şimdi o günü bana her saniye yeniden yaşatan da. “Cezam bitti, komutanım.” dedim onun inadına karşılık olarak. Ceza altı turdan ibaretti ve cezamı da hakkıyla bitirmiştim. “Altı tur sürünmemi emretmiştiniz.”

Çatık kaşlarıyla yüzümü izlemeyi sürdürdü. Cevap vermeye hiç niyeti yokmuş gibi davranınca avuçlarımı toprağa bastım ve yavaşça doğruldum. Dizlerimdeki sızı bütün bedenime yayıldı ama belli etmedim. Keşke sivil olsaydık, keşke. O zaman yaptıklarını ona ödetmesini bilirdim. “Emrinize itaatsizlik ettiğimi düşünüyorsanız yeni bir ceza verin.” dedim. “Ama biten cezayı bitmemiş gibi gösteremezsiniz.”

İki ağır adımıyla aramızdaki mesafeyi kapattı. Her zamanki gibi, bir anda dibimde bitmişti. “Bana işimi mi öğretiyorsun, Teğmen?” Boyum onun çenesine kadar uzanıyordu. Aramızdaki mesafe öylesine azalmıştı ki nefes alışverişini bile hissedebiliyordum. Gözlerinin içine bakabilmek için çenemi hafifçe kaldırmak zorunda kaldım.

“Estağfurullah, komutanım.” dedim, bakışlarımı kaçırmadan. Kahverengi gözlerinin yine kaçmasını bekledim. Her seferinde böyle olurdu. Gözlerimin içine önce o bakar, sonra o kaçırırdı. Sanki bakışlarımda görmek istemediği bir şey vardı. Başka bir değimle tahammül edemiyordu bakmaya. “Ben sadece verilen cezayı tamamladığımı arz ediyorum.” Bir taraftan da soluklanmaya çalışıyordum.

Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırınca neye uğradığımı şaşırdım. Uzun zaman sonra ilk kez bu kadar yakındık. Aramızdaki mesafe öylesine azalmıştı ki nefesinin sıcaklığı yüzüme değiyordu. Kahverengi gözleri gözlerime kilitlenmişti. Bu kez bakışlarını kaçıran taraf o değildi. “Arzın dikkate alınmadı, Teğmen.”

Onun karşısında dimdik durabilmek için verdiğim mücadele olmasaydı, çoktan dizlerimin üzerine yığılmıştım. Ayaklarıma uyguladığım bu işkence gece yüzünden kaslarım uyku yüzü göstermeyecekti bana. “Ne bekliyordum ki zaten.” kısık sesle homurdanarak gözlerimi devirmiştim.

Boğazını temizlediğinde eğitim alanındaki bütün bakışların üzerimizde olduğunu hissettim. “Bir itirazın mı var?” Duymamasına imkân yoktu ki. Adam neredeyse burnumun dibine kadar gelmişti. Aramızda birkaç millimden başka hiçbir şey yokken mırıldandığım iki kelimeyi duymaması mümkün değildi.

“Olmasının bir şeyi değiştireceğini sanmıyorum, komutanım.”

Dağılmış koyu saçlarından birkaç tutam alnına düşmüştü. Her zamanki gibi çatık duran kaşlarının altındaki kahverengi gözleri, tek bir an bile benden ayrılmıyordu. Ben, cezanın uzayıp uzamayacağını tartışacağımızı düşünürken o bambaşka bir yerden vurmuştu. “Umarım bu gün yaptıklarından ders çıkarmışsındır, Teğmen.”

“Yanlış bir şey yaptığımı düşünmüyorum, yüzbaşım.”

“Emrimi çiğneyerek en büyük yanlışı yaptın, Asel.” demişti tüm ciddiyetiyle. “Yaptığın hareket fevrilikten başka bir şey değildi.”

“Ben sadece görevimi yaptım.”

“Senin görevin tim komutanının emrini çiğnemek mi, Teğmen?”

Bu gün tersinden kalkmış olmalıydı. Kaçık adam, her seferinde beni azarlayacak bir mazereti vardı. “Hayır, komutanım.”

“O hâlde neden emrime rağmen canlı bombaya yaklaştın?” Sende olmayan vicdan bende var diye, demek geçti içimden. Ama söylemedim. Dişlerimi sıkarak öfkemi bastırdım.

“O anki şartlar onu gerektirdiği için.” dedim tek seferde. “Kadınla temas kurmasaydım o çocuğu kurtaramazdım. Can kaybı bir değil, iki olacaktı. Ben sadece üzerime düşen vazifeyi yerine getirdim.” Bana yanlış yaptın, diyemezdi. Ne pişmandım, ne de verdiğim karardan utanıyordum. Bir çocuğun hayatını kurtarmıştım. O an yeniden yaşansa, aynı tehlikeyi bir kez daha göze alır, yine o çocuğa koşardım.

Dilini dudaklarında gezdirerek sabır çekti içinden. Ardından ilk geri çekilen yine o oldu. Hiç beklemediğim bir tepkiyle karşılaştım o an. Ellerini birbirine çırparak, “Aferin, Teğmen. Aferin.” diyordu öfkeyle harmanlanmış alaycı ses tonuyla.

“Sizin sorununuz ne?” demeden alıkoyomadım kendimi.

“Benim tek sorunum sensin.” dedi, aramızdaki mesafeyi tekrar kapatırken.

“Ne tesadüf...” dedim, damarına basmak istercesine. “Benimde en büyük sorunum sizsiniz.” onun aksine ben gayette sakindim. Gerçi birazdan ayaklarım beni taşımayı reddedip yere yığılacaktım ama olsun. En azından şimdi yüzbaşıya dik dik bakabiliyordum.

Bir şey söyleyecek oldu ama hemen yuttu diyeceklerini. Çünkü, “Asel!” diye ismimi adeta bağırarak söyleyen kişiyi benim kadar o da merak etmişti. Şansıma diyecek söz bulamıyordum. Zira ismimi tüm askeriyeye anons eden kişi yüzbaşının tam arkasında kalıyordu ki, onu bu heybeti yüzünden hiçbir şey göremiyordum.

Omuz omuz değil, Fatih sultan mehmet köprüsü mübarek.

Ne zaman ki arkasına bakmak için döndü, işte o zaman sesin sahibini görebildim. Bize doğru hızlı adımlarla gelen kişi Ayça'ydı. Bir eli havadaydı, nefes nefese kalmış olmasına rağmen bana doğru seslenmeye devam ediyordu. “Asel!” yanımıza geldiğinde benim telefonumun sesini duyar gibi olmuştum. Telefonum eğitim başlamadan önce teslim edilmişti. Üstelik cebimde de değildi. Ses bir kez daha duyulunca istemsizce etrafıma baktım. Kısa süre sonra sesin benden değil, Ayça'nın üniformasının cebinden geldiğini fark ettim. “Ay, çok pardon abi. Böyle destursuz geldim ama,”

Yüzünde tek bir mimik oynamasa da konu Ayça olunca o katı tavrından eser kalmıyordu. “Az biraz soluklan. Ne bu halin?” dedi sorgularcasına. “Yangından mal kaçırır gibi niye koşuyorsun.” Ayça derin bir nefes almaya çalışırken cebindeki telefon inatla çalmaya devam ediyordu. Kesintisiz yükselen arama sesi sonunda onun da dikkatini çekmişti. “Bu ses ne? Kim arıyor?”

Ayça, küt kesimli saçlarının yüzüne düşen tutamlarını telaşla kulağının arkasına sıkıştırdı. “Bende tam onun için gelmiştim, abi. Sizi bir arada görünce tamamen aklımdan çıktı.” Bu cevabı yüzünden ben uyarı niteliğinde hafifçe öksürürken, yüzbaşı da boğazını temizleyerek kısa bir an için bana baktı. Ayça ise ne dediğinin farkına varamayacak kadar telaşlıydı. Cebinden çıkardığı telefon bana çok tanıdık gelmişti. “Arayan kişi size ulaşamayınca gün boyu aramaya devam etti. Hal böyle olunca size getirmek en doğrusu olur diye düşündüm.”

Bana uzattığı telefonu elime aldığımda ekranda yazan ismi görür görmez bıkkınlıkla iç geçirdim. Ekranda yazılan Eliz ismi telefonu açtığım an sinirlerimin daha da bozulacağını bas bas bağırıyordu. “İzninizle, yüzbaşım.” dedim gitmeden önce. Bir şey söylemedi o da ama Ayça'nın, “Albay karargahta seni ve Yavuz abiyi bekliyor.” dediğini duymuştum. Sanırım yine o şerefsiz künyeci meselesi olmalıydı.

🇹🇷

“Ne yaptığını sanıyorsun sen?!” Telefonun diğer ucundan yükselen öfkeli ses yüzünden gözlerimi sımsıkı kapattım. Bu sabah patlayan bomba bile kulak zarımı bu kadar hırpalamamıştı.

“Ne yapıyormuşum, Eliz hanım?” Bir anlığına, bugün yaşananlardan bir şekilde haberdar olduğunu ve ilk kez benim için endişelendiğini sanmıştım. Ne büyük yanılgı. Ondan gelecek küçücük bir kaygıyı umacak kadar gaflete düşmüş olmama içten içe alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdim.

“Bilmemezlikten gelme!” diye çıkıştı hiddetle. “Sen ne yaptığını çok iyi biliyorsun. Sakın inkar etme, sakın!”

Telefonu kulağımla omzumun arasına sıkıştırmış hâlde hangarın içinde hızlı adımlarla volta atıyordum. Sesindeki öfkenin kaynağını çözmeye çalışırken bu konuşmanın nereye varacağını merak ediyordum. Bugün yaşanan patlamadan mı haberi vardı, yoksa yine sinirini benden çıkmak için mi aramıştı? Bilemiyordum. “Nefretinizi kusacak başka birini bulamadınız mı? Eğer bana saydırmak için aradıysanız, hiç zahmet etmeseydiniz. Kapatacağım. Yapacak daha önemli işlerim var.”

Sözlerim onu iyiden iyiye çileden çıkarmış olmalıydı. “Yaptığın rezilliğin hesabını vermeden benden kurtulabileceğini mi sanıyorsun?” diye adeta haykırdı. Eliz Hanım, sesi dâhil attığı her adımı ölçüp biçen bir kadındı. Davranışlarından kullandığı kelimelere kadar her ayrıntıyı, taşıdığı soyadına yakışır bir özenle seçerdi. Her zaman kusursuz giyinen, sosyete kadınlarını andıran zarif ve asil bir duruş sergilerdi.

Ama o kusursuz maskenin düştüğü tek kişi bendim. Sesini yükseltmekten çekinmediği, öfkesini pervasızca üzerime boşalttığı tek insan. Başkalarına sunduğu o seçkin hanımefendi görüntüsü bana hiçbir zaman nasip olmamıştı. Ben, onun gözünde yalnızca hıncını çıkarabileceği, varlığına bile tahammül edemediği biriydim.

“Dediğim gibi,” dedim, sesime en ufak bir duygu katmadan. “Yapacak daha önemli işlerim var. Eğer söyleyecekleriniz bittiyse telefonu kapatıyorum.”

“Senden utanıyorum!” diye haykırdı. “Berk'i ne hâle getirmişsin sen? Çocuğun yüzü mosmor olmuş! Herkesin içinde vurmak da ne demek? Senin derdin ne? Babanı batırmak mı istiyorsun?”

Dudaklarımı birbirine bastırdığımda histerik bir gülüş kaçtı dudaklarımdan. Belki de acıdım kendime. Ne bekliyordum ki zaten? Bu sabah ölümün kıyısından dönmüştüm. Bir bomba birkaç metre ötemde patlamıştı. Ama bunu ya hiç öğrenmeyecek ya da öğrense bile umursamayacaktı. Bana duyduğu nefret, en ağır yaraları bile görmezden gelebilecek kadar derindi. Onun gözünde bir evlat değil, planlarını bozan bir hayal kırıklığıydım. Zaten derdi benim sağ olamam değil, kaybedecekleri paraydı. Ne sanmıştın, Asel? Seni daha çocukken bir yetimhanenin kapısına bırakıp arkasına bile bakmadan giden kadının, bir gün annelik yapacağını mı? O kadın hiçbir zaman annen olmamıştı. Bugün de değişen tek bir şey yok.

“Kafasını kırmadığıma şükretsin.” dedim, sesime tek bir duygu kırıntısı bile yansıtmadan. Annem dediğim kadına karşı beslediğim ne varsa, yıllar önce toprağa gömmüştüm.

“Terbiyesiz! Hadsiz! Sana verdiğim emeklere yazıklar olsun. Senin gibi kızım olacağına hiç olmasaydı daha iyiydi!” dedi, üzerimde zerre kadar emeği olmayan kadın.

Neyin emeğinden söz ediyordu?Beni daha küçücük bir çocukken bir yetimhanenin kapısına bırakıp arkasına bile bakmadan çekip gitmek mi emekti? Yıllarca bir kez olsun arayıp sormamak mı? Yoksa şimdi, yıllar sonra karşıma geçip bana annelik taslamak mı?

“Yokluğunuzu emek diye adlandırıyorsanız eğer,” dedim, dudaklarım alaycı bir tebessümle. “Sizi canıgönülden tebrik ederim, Eliz Hanım. Gerçekten üzerimde çok emeğiniz var.”

“Sus! Tek kelime etme!” Öfkeyle bir şeyleri kırdığına kalıbımı basardım. Salonun altını üstüne getirmişti belki de. “Berk Alkan kim, farkında mısın sen? Alkan Holding'in tek varisi! Böyle bir fırsat herkesin karşısına çıkmaz. Sen ise yıllardır emek verdiğim her şeyi bir dakikada yerle bir ettin. Çocuğu herkesin içinde rezil ettin. Şimdi bütün çevre bunu konuşuyor. Senin yüzünden insanların yüzüne bakamaz olduk. Rezil ettin hepimizi!” Nefes almak için birkaç saniye duraksadı. Gözlerimi boş duvara çevirdiğimde kan beynime sıçrayacaktı.

“Hayatın boyunca sana bir gelecek hazırlamaya çalıştım. Senin rahat yaşayabilmen, saygın bir ailenin gelini olabilmen için uğraştım. Sen ne yaptın? Gittin, Alkan ailesinin tek oğlunu hastanelik ettin. Bunun bize neye mal olacağını biliyor musun?” Benim konuşmama müsade bile etmeden devam etti. “Tabii ki bilmiyorsun. Çünkü sen hep burnunun dikine gittin.” Demişti iğrenircesine. “Şunu iyi dinle. O çocukla arandaki meseleyi ne yapıp edip düzelteceksin. Gerekirse özür dileyeceksin. Gerekirse ayağına kadar gidip gönlünü alacaksın. Bu mesele burada kapanmayacak. Senin inadın yüzünden ne benim ne de babanın yıllardır kurduğu bu düzen bozulmayacak.”

Benim konuşmama fırsat vermeden peş peşe sıraladığı cümleleri sessizce dinledim. Her kelimesi kulaklarıma çarpıp geri dönüyordu. Söylediklerinin hiçbirinin bende bir karşılığı yoktu. Dudaklarımın kenarı küçümseyen bir tebessümle kıvrıldı. Keşke görebilseydi bunu. Keşke ona olan duygusuzluğumu bir kez de o tatsaydı. “Bitti mi?” diye sordum, sakinliğimi bozmadan.

Telefonun diğer ucundan öfkeli nefes alışverişi dışında bir ses gelmedi. “Özür dileyecek olan ben değilim.” dedim. “Sizi ilgilendiren şeyler beni zerre kadar bağlamaz. Rezillikse sizin rezilliğiniz. Benim değil. Eğer unuttuysanız hatırlatayım, Uysal soyadını taşıyan sizlersiniz. Ben değilim.” Belki de hayatımda aldığım en doğru kararlardan biri, on sekiz yaşımı doldurduğum gün ailemle aramda hiçbir zaman var olmayan bağları tamamen koparmak ve soyadımı değiştirmek olmuştu.

“Ha bu arada, Berk'e bu kadar düşkünseniz gidip gendiniz ayaklarına kapanabilirsiniz. Eğer, ki bu mümkün değil, evin yolunu bulamazsanız bana söyleyin. Sizin için özel olarak konumunu gönderirim.” demiştim telefonu kapatmadan hemen önce.

Telefonumun ekranını kapatmadan önce sessize almayı da ihmal etmedim. Eliz Uysal, istediğini alana kadar peşini bırakacak bir kadın değildi. Defalarca arar, mesaj üstüne mesaj atar, en sonunda da pes edenin karşısındaki olmasını beklerdi. Onun bitmek bilmeyen inadını çekecek ne hâlim vardı ne de sabrım. Zaten sabrımın son kırıntılarını da yüzbaşıyla orta yol bulmaya çalışarak tüketmiştim.

Telefonu cebime attığımda tek istediğim şey lojmana gidip üzerime sinen topraktan kurtulacak uzun bir duş almaktı. Bugün yaşadıklarım bir yana, Yüzbaşı resmen pestilimi çıkarmıştı. Saatler süren eğitim boyunca tek bir an bile nefes almama fırsat vermemiş, sınırlarımı sonuna kadar zorlamıştı. Boynumu sağa sola çevirince kaslarımdan hafif bir sızı yükseldi. Omuzlarım beton gibi ağırlaşmış, bacaklarım ise gün boyu taşıdıkları yükün hesabını tek tek soruyordu bana.

Berk Alkan'a gelirsek, Alkan ailesinin tek varisi olmanın verdiği rahatlıkla büyümüş, paranın her kapıyı açacağına inanan şımarığın tekiydi. Eliz Hanım, onunla yalnızca bir akşam yemeğine çıkmam için günlerce başımın etini yiyince sadece susması için kabul etmiştim. Hayatımın en büyük hatalarından biriydi.

Daha ilk dakikadan sınırlarını aşmaya başlamış, kendini reddedilemez sanmanın verdiği küstahlıkla bana yaklaşmıştı. Sürekli imalı cümleler kuruyor, izin vermediğim hâlde temas etmeye çalışıyordu. Sanki soyadı, her istediğini yapabilmesi için ona bir ayrıcalık tanıyormuş gibi davranıyordu. Lakin, bana sarkıntılık eden bir adamla aynı masada kalacağımı düşünecek kadar zavallıydı. O yüzden gitmeden önce hadsizliği yüzünden yüzüne sağlam bir yumruk yemişti.

Belki de Eliz Uysal, onun en başından beri ne halt olduğunu biliyordu. Berk'in nasıl bir adam olduğunun farkındaydı, buna rağmen günlerce peşimden koşmuş, onunla yemeğe çıkmam için durmadan baskı yapmıştı. Ama umurunda değildi. Çünkü onun gözünde karakterin hiçbir değeri yoktu, önemli olan taşıdığı soyadı, sahip olduğu servet ve sağlayacağı çıkarlardı. Onun kurduğu dünyada ahlak pazarlık konusuydu, itibar ise banka hesabıyla ölçülüyordu.

Hangardan ayrıldığım gibi tek bir kişiyle bile muhatap olmadan lojmana doğru yürümeye başladım. Şu an en son isteyeceğim şey, birilerinin yolumu kesip sohbet etmeye çalışmasıydı. Neyse ki Yüzbaşı da ortalıkta görünmüyordu. Büyük ihtimalle bir süre kendi işleriyle meşgul olacaktı. Bu da benim için bulunmaz bir nimetti.

İki dakikamı bile almamıştı apartmanın önüne varmam. Eğitim alanıyla lojman arasındaki mesafe kısa olsa da bana saatlerdir yürüyormuşum gibi geliyordu. Elimi cebime atıp anahtarımı çıkaracağım sırada gözlerim apartmanın hemen sağ tarafındaki çardağa takıldı. Kaşlarımı hafifçe çatarak gözlerimi kıstım. Gün batımının solgun ışığı yüzünü seçmeme izin vermiyordu. Yine de, yanılmıyorsam çardakta oturan bir kadındı. Olduğum yerde birkaç saniye durup onu izledim.

Bizim timdeki kızlardan biri olmalıydı. Nedense yanına gitmem gerektiğini hissettim. Elimi cebimden çekmedim. Anahtarı çıkarmak yerine avucumun içinde sıktım ve gözlerimi kadından ayırmadan yavaş adımlarla çardağa doğru yürümeye başladım. Yaklaştıkça omuzlarının hafifçe çöktüğünü, başını önüne eğdiğini fark ettim. Sanki ağır bir düşüncenin altında eziliyor gibiydi. “Aslı?” dedim, geldiğimi fark etmeyen kadının omzuna usulca dokunarak. İrkilerek başını kaldırdı. Evet, burda tek başına oturmuş ağlayan Aslı'dan başkası değildi.

Uzaklara öylesine dalmış olmalıydı ki varlığımdan ancak omzuna dokunduğumda haberdar olabildi. “Teğmenim...” dedi telaşla. Apar topar ayağa kalkmaya yeltendi. Başımı hafifçe iki yana sallayarak buna gerek olmadığını belli ettim.

Aslı kalktığı yere oturunca bende yanına geçtim. “Rahat ol.” dedim rütbede olmadığımızı açıklarcasına.

Gözyaşlarını parmak uçlarıyla telaşla silmeye çalışırken burnunu çekti. Gülümsemeye uğraştı ama yüzüne yerleşen o buruk ifade yüzünden beceremedi. “Ben geldiğini duymadım.” Sesindeki çatallanma, kurmaya çalıştığı o sahte tebessüm kadar inandırıcılıktan uzaktı. Gözleri hâlâ doluydu, ne kadar gizlemeye çalışsa da birkaç damla yaş kirpiklerinden kurtulup yanaklarına süzülmeye devam ediyordu.

Murat'ın şehit düştüğü günden beri gözyaşları bir an olsun dinmemişti kızcağızın. Her geçen gün biraz daha içine kapanıyor, biraz daha hayata küsüyordu. Murat, hepimizin yüreğinde kapanmayacak bir yara bırakıp gitmişti. Ama Aslı'nın acısı bambaşkaydı. Biz bir kardeşimizi kaybetmiştik. O ise sevdiği adamı, bir ömrü birlikte geçirme hayalini, daha yaşanmamış nice anıyı aynı mezara uğurlamıştı. Murat'ın tabutuyla birlikte Aslı'nın geleceği de toprağın altına girmiş gibiydi.

Biz zamanla acımızla yaşamayı öğrenebilirdik belki. Ama Aslı'nın kalbinde açılan yaranın ne zaman kabuk bağlayacağını, hatta bağlayıp bağlamayacağını kimse bilmiyordu.

“Hiç sorun değil.” dedim, yüzüme yerleştirdiğim sahte gülümsemeyle. “Ben de yeni geldim zaten. Eve çıkmadan önce bir uğrayayım dedim.” Yalancı gülümsemeler takınmaya alışkındım. İnsan, gerçek duygularını yıllarca içinde tutunca, bir süre sonra hangisinin maske, hangisinin kendisi olduğunu ayırt edemez oluyordu. Ben de uzun zamandır hissettiklerimi değil, göstermem gerekenleri yaşayan birine dönüşmüştüm. “Timin geri kalanı nerede?” diye sordum, gözlerimi etrafta gezdirerek.

Burnunu çekerek duruşunu dikleştirmeye çalıştı Aslı. Kızın boynu bükük, omuzları çöküktü bir kere. Yüreğinde taşıdığı acı onu iki büklüm etmeye yetiyordu. “En son yemekhaneye gideceklerini söylemişlerdi.” dedi kısık bir sesle. “Muhtemelen hâlâ oradalardır.”

“Sen neden onlarla değilsin?”

Cevap vermeden önce öne doğru eğildi. Dirseklerini dizlerine yaslayıp titreyen ellerini birbirine kenetledi. Gözyaşlarını görmemem için başını başka yöne çevirdi. “Murat yok yanlarında...” dedi titreyen sesiyle. “Nasıl gideyim? Murat yok orada.”

Boğazım düğümlendi. Bana bakmaması için içimden sessizce dua ettim. Çünkü gözlerimin içine bakarsa, söyleyebileceğim hiçbir sözün Murat'ı geri getiremeyeceğini biliyordum. Vatan uğruna verilen canların tesellisi olmazdı. O acı, ne kadar gurur duyulsa da insanın yüreğinde hep aynı ateşi bırakırdı.

Titreyen sesinin ardından gözyaşları da tutunamadı kirpiklerine. Birbiri ardına yanaklarına süzüldüler. Dudaklarını ısırıyor, hıçkırıklarını içine gömmeye çalışıyordu.

Murat, bu vatanın toprağına adını kanıyla yazmıştı. Bayrağın gölgesinde edilen yemine son nefesine kadar sadık kalmış, ardında şerefle anılacak bir ömür bırakmıştı. Şehitlik, bir askerin erişebileceği en yüce mertebeydi. Murat'ta o mertebeye yükselmişti. Biz bir gün görevimizi tamamlayıp bu dünyadan göçtüğümüzde, belki de bizi ilk karşılayanlardan biri o olacaktı. Üniformasının şerefini son nefesine kadar taşıyan bir asker olarak, bizi çok sevdiği o cennette bekliyordu.

Aslı'nın yüreğine düşen o koru söndürebilecek tek bir cümle bile bilmiyordum. Hangi söz yeterdi ki onun bağrında yanan ateşi söndürmeye? Hangi teselli, toprağa emanet edilmiş bir sevdiği geri getirebilirdi? Bakışlarını yavaşça bana çevirdiğinde, göz aklarının ağlamaktan kıpkırmızı kesildiğini gördüm. “Ben Murat'ı çok özledim.” dedi acıyla, ağlaması şiddetlenirken. Başını iki elinin arasına aldı, omuzları, içine sığdıramadığı acıyla sarsılıyordu.

Omzuna dokunmak için elim havalandı. Parmak uçlarım tenine değmesine birkaç santim kala durdu. Havada öylece asılı kaldı. Ne diyecektin, Asel?Teselli etmeyi mi biliyordun sanki? Ah görgüsüz, Asel. Sen teselli nedir bilmezsin. Zaten cayır cayır yanan bu kıza, bilmeden bir kıvılcım daha düşürmekten başka ne yapabilirdin?

Sus, Asel. Yanan bağrı söndüremeyeceksen, harlama. Sustum o yüzden. Kelimelerimin, Aslı'nın yüreğindeki yaraya merhem olmak yerine onu biraz daha kanatmasından korkuyordum. Sessizce yanında oturdum. Ne omzuna dokundum ne de teselli etmeye kalktım. Acısına sessizce ortak oldum.

“Murat...” diye fısıldadı, sesi hıçkırıklarının arasında kaybolurken. “Yaktın beni...” Acıyla yanıp tutuşan silah arkadaşıma bakarken aynı çaresizliği ben de yüreğimin tam ortasında hissediyordum. Bir askerin düşman karşısında eli kolu bağlı kalması neyse, o an benim için de buydu.

Nasır bağlamış elim, tereddütle saçlarına uzandı. Parmaklarım, yıllardır silahımdan başka bir şeye alışmamıştı. Belki de ilk kez bir yarayı sarmak ister gibi bu kadar hassas yaklaşmıştım. Saçlarını usulca okşadım. Bundan başka yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Ne Murat'ı geri getirebilirdim ne de Aslı'nın yüreğinde yanan ateşi söndürebilirdim. Ama en azından, ikimizin de hiç tatmadığı anne şefkatini ona sessizce hissettirebilirdim.

Saçlarını usulca okşamayı sürdürürken zihnimin en karanlık köşesinden yükselen o düşünceye engel olamadım. Ya Murat'ın yerinde Yüzbaşı olsaydı? Soru, bütün benliğime saplanan kör bir bıçak gibiydi. Son nefesini veren Murat değil de o olsaydı. Dayanabilir miydin bu acıya? Affedebilecek miydin onu? Affedebileceğimi sanmıyordum.
Belki de en büyük cezası, beni geride bırakıp gitmek olurdu. Ona karşı hâlâ ne hissediyordum, onu bile çözememiştim. İçimde kalan şey öfke miydi, kırgınlık mıydı, yoksa pişmanlık mıydı, bilmiyordum. Ama tek bir şeyden emindim. Onun yokluğuna dayanamazdım. Onu kaybetme ihtimali bile göğsümün ortasına öyle ağır oturdu ki, ilk kez korkunun gerçekten neye benzediğini hissettim.

Göğsümü daraltan o düşüncelerden sıyrılmama sebep olan şey, Ayça'nın telaşlı sesi oldu. “Aslı,” dedi hızla yanımıza yaklaşırken. Gözleri Aslı'ya takılı kalınca dudakları hüzünle büküldü. “Aslı, yine mi ağlıyorsun sen?” Yanımıza geldiğinde hiç tereddüt etmeden Aslı'nın önünde diz çöktü. Endişeyle önce ona, ardından bana baktı. Tek kelime etmedi ama gözleri, Ne oldu? diye soruyordu. Derin bir nefes verip başımı usulca eğdim. Anladı. Hiçbir açıklamaya gerek kalmamıştı. Ayça'nın yüzündeki son umut kırıntısı da o an sessizce söndü. Gözleri yeniden Aslı'ya döndü. Dudaklarını birbirine bastırdı, belli ki boğazına düğümlenen cümleleri yutmaya çalışıyordu. Gözleri, ağlamaktan bitap düşmüş Aslı'nın yüzünde dolaştı. O hâlini gördükçe kendi gözleri de dolmaya başlamıştı. “Ah be kızım. Yiyip bitirdin kendini.”

Usulca iki elinin arasına aldı Aslı'nın yüzünü. “Böyle eriyip gitmene Murat razı olur muydu hiç?” diye mırıldandı. Razı olmazdı tabi. Ama Aslı kendini affedemiyordu. Yaşarken itiraf edemediği sevgisi, şimdi yokluğunda onu her gün biraz daha yakıp kavuruyordu. Sanki Murat'ın şehit düştüğü günden beri gözle görülür şekilde erimişti. Yanakları çökmüş, gözlerinin altı morarmış, zaten narin olan bedeni iyice zayıflamıştı. Üniforması bile üzerinde bol duruyor, rüzgâr esse savrulacakmış gibi görünüyordu. Bir deri bir kemik kalmıştı. “Canını bu kadar yakmanı ister miydi?”

Aslı gözlerini sımsıkı kapattı. Yeni bir hıçkırık göğsünden koparken Ayça onu usulca kendine çekti. Elimi çektim bende. Cevap vermeyecek kadar berbat bir durumdaydı. “Ah, güzelim. Kurban olurum sana.” Parmakları, Aslı'nın darmadağın olmuş saçlarının arasında usulca dolaşıyor, sanki her dokunuşuyla biraz olsun acısını hafifletmeye çalışıyordu.

Ne zaman gözlerimin dolacağını hissettim, işte o an yerimden kalktım. Bir saniye daha otursaydım, içimde tuttuğum ne varsa yüzüme vurulacaktı. Derin bir nefes alıp boğazımdaki düğümü yuttum. Sesimin titrememesine dikkat ederek bakışlarımı Ayça'ya çevirdim. “Yüzbaşı ve Üsteğmen nerede?” diye sordum.

Ayça, Aslı'nın saçlarını okşamayı bir an bile bırakmadan başını bana çevirdi. “Komutanım, en son karargâha geçmişlerdi.” dedi. “Galiba albayla toplantıları varmış. Daha dönmediler.”

Bu da demek oluyordu ki elimi çabuk tutarsam, Yüzbaşı toplantıdan çıkmadan önce yapacaklarımı rahatça halledebilirdim. “Anladım.” dedim hafifçe başımı sallayarak.
Son bir kez Aslı'ya baktım. Ayça hâlâ onu anne şefkatiyle kollarının arasına almış, saçlarını usul usul okşuyordu. Aslı ise bütün ağırlığını onun omzuna bırakmış, sessizce ağlamaya devam ediyordu. İçimde tarifsiz bir sızıyla bakışlarımı onlardan ayırdım. Onlara bu anı yalnız yaşamaları için biraz olsun alan bırakmak gerekiyordu. Sessizce arkamı döndüm ve çardaktan ayrıldım.

🇹🇷

Islak saçlarımın tamamen kurumasını beklemeden, elimdeki hediye poşetini sıkıca kavrayıp hangara doğru yürümeye başladım. Planladığım gibi duş alabilmiştim. Gün boyu üzerime sinen toz, ter ve yorgunluk akıp gitmişti belki ama omuzlarıma çöken ağırlığı hiçbir su temizleyememişti.

Saç uçlarımdan hâlâ birkaç damla su enseme süzülüyor, serinlik tenime değdikçe istemsizce ürperiyordum. Buna rağmen adımlarımı yavaşlatmadım. Toplantı bitmeden hangara varmalı, aklımdaki işi sessizce halledip kimseye görünmeden oradan ayrılmalıydım.

Hangara ulaştığımda içeride gözlerimi etrafta gezdirdim. İçerisi beklediğim kadar kalabalık değildi. Birkaç asker kendi işiyle meşguldü. Gözlerim istemsizce Yüzbaşı'nın çalışma köşesine kaydı. Yoktu. Bu harikaydı. Daha toplantı bitmemişti anlaşılan.

Sonunda rahat bir nefes aldım. Tam da umduğum gibi olmuştu. Böylece kimseye görünmeden işimi halledip çıkabilecektim. Göz göze geldiğim birkaç asker, ıslak saçlarıma ve elimdeki hediye poşetine kısa ama meraklı bakışlar attı. Muhtemelen bu ikilinin bir araya gelişine anlam verememişlerdi. Ben ise üzerime çevrilen bakışları umursamadan yürümeye devam ettim. Poşeti biraz daha sıkıca kavrayıp masasına doğru yürümeye başladım.

Doğrusu bu kadar uzun süren bir toplantıda ne konuştuklarını ben de merak ediyordum. Albayın odasına girdiklerinden beri ortalıkta görünmüyorlardı. Ama merakım, orada daha fazla oyalanmama yetecek kadar büyük değildi. Ne kadar az görünürsem, o kadar iyiydi.

Sessiz adımlarla masasına yaklaştım. Kimsenin beni izleyip izlemediğinden emin olmak için son bir kez etrafı süzdüm. Ardından elimdeki poşeti dikkatlice masanın üzerine bıraktım. İçimde zafer kazanmış bir çocuk gibi sevinç çığlıkları atıyordum.
Ama bunu dışarıya belli etmemek için yüzümdeki ifadeyi milim oynatmadım. Plan kusursuz işlemişti. Ne timdekilere yakalanmıştım, ne de Yüzbaşı'ya.

Tam arkamı dönüp geldiğim gibi sessizce çıkmayı planlıyordum ki, bütün planlarım tek bir anda altüst oldu. Arkamı döndüğüm gibi sert bir göğse çarptım.

Beklemediğim çarpmanın etkisiyle dengem bir anda bozuldu. Ayağım geriye doğru kayarken düşmemek için refleksle karşımdakinin üniformasını tuttum. Tam yere kapaklanacağımı düşündüğüm anda, güçlü bir el kolumu yakaladı. Beni tek hamlede kendine doğru çekerek düşmemi engelledi. Bir anlığına nefesimin kesildiğini hissettim. Başımı yavaşça kaldırdığımda ise bütün kaslarım gerildi.

Karşımda dimdik duran kişi, Yüzbaşı Alp Yalman'dan başkası değildi.

Nefesim boğazımda düğümlenirken gözlerim istemsizce onunkilere kilitlendi. Islak saçlarımdan süzülen bir damla su, çeneme kadar inip yere düştü. Şimdi sıçtın işte, Asel. İçimde biraz önce zafer naraları atan ses, yerini tarifsiz bir paniğe bırakmıştı. Bu adamın ne işi vardı burda?

Az önce kusursuz sandığım plan, saniyeler içinde üzerime yıkılmıştı. Üstelik kolumu hâlâ bırakmamıştı. Parmaklarının kavrayışı sert değildi ama kaçıp gitmeme de izin vermeyecek kadar sağlamdı. Yüzündeki ifadeyi okumaya çalıştım. Ne öfke okuyabiliyordum ne de şaşkınlık. Sanki her zamanki o taş gibi ifadesinin ardına bütün düşüncelerini kilitlemişti.

O an kendimi, kendi evini soymaya çalışırken suçüstü yakalanmış bir hırsız gibi hissettim. Aptal, Asel. Aptal.

“Teğmen?” dedi, gözlerini gözlerimden ayırmadan.

“Yüzbaşı.” Kaçıp gitmek istiyordum.

Ama kolumu tutan el ve gözlerini üzerimden ayırmayan Yüzbaşı buna hiç niyetli görünmüyordu. “Hayr olsun. Ne bu telaş?” dedi kaşlarından birini hafifçe kaldırarak.

Telaşımı saklayabildiğimi sanıyordum ama belli ki yanılmıştım. Yutkundum sadece. Aklımdan peş peşe onlarca bahane geçti. Hiçbiri yeterince inandırıcı değildi. İşin komik tarafı, yalan söylemek konusunda gerçekten iyiydim. Boku yediğini anladığın için mi bu telaş, Asel? Kesinlikle evet.

Derin bir nefes alıp yüzüme olabilecek en rahat ifadeyi yerleştirdim. “Ne telaşı, komutanım? Size öyle gelmiştir.” dedim aramızdaki yakınlığı görmezden gelerek.

“Teğmen,” dedi, sanki derin bir iç çekişi kelimelerinin arasına gizleyerek. Bakışlarını gözlerimden ayırmadı. “Kaç yaşına gelmişsin hala doğru düzgün yalan söylemeyi bile beceremiyorsun.” Bakışları gözlerimde birkaç saniye daha oyalandı. Onu tanımasaydım eğer, bana öyle bakışını yanlış anlardım. İçi gidiyor sanırdım. Ama onu tanıyordum işte. Böyle bir şeye imkan yoktu.

“Yalan söylemediğim için olabilir mi, yüzbaşı?”

Yorgun bakan kahverengi gözlerinin altı hafifçe morarmıştı. Günlerdir doğru dürüst uyumadığına şahittim. Gözlerinin feri sönmüştü. Kolumu tutan eli yavaşça kıpırdayınca bakışlarını ilk kez benden ayırıp oraya indirdi. Ben de onun baktığı yere bakmaya karar verdim. Gördüğüm manzarayla beraber koyu ince kaşlarım çatıldı. Ben kolumu tuttuğunu sanıyordum. Oysa parmakları kolumda değil, bileğimin tam üzerinde, nabzımın attığı noktadaydı.

Gözlerini o noktadan ayırınca yeniden bana baktı. Ben ise gözlerimi, başparmağının hâlâ nabzımın üzerinde durduğu yerden güç bela çekebildim. Başımı kaldırdığımda doğruca gözlerimin içine baktığını fark ettim. Bakışlarını üzerimden ayırmadan başparmağı, nabzımın attığı noktayı okşayamaya başladı. “Hiç değişmemişsin, Asel.” demişti, sanki gerçekten hala hatırlıyormuş gibi. “Yalan söylüyorsun yine.”

Bu hareketi sertçe yutkunmama neden oldu. “Yalan söylediğim nerden çıkardınız?”

Hiç tereddüt etmeden, “Yalan söylediğini hızlanan nabzından bilirim.” dedi, başparmağı hâlâ nabzımın attığı noktayı okşarken. Parmaklarının altındaki ritim, sanki sözlerini doğrulamak istercesine biraz daha hızlandı. “Kalbin, ağzından daha dürüst, Teğmen.”

Unutmamıştı. Bileğimi sert bir hareketle avucundan çekip aramıza yeniden mesafe koydum. Tenimde kalan o sıcaklık bile canımı yakmaya yetmişti. Eskiden, yine bileğimden tutmuş, yine nabzımı bahane etmiş, ve beni terk etmişti. “Sende hiç değişmemişsin, Alp. Kalbin de en az senin kadar yalancı.”

Daha fazla muhatap olmak istemedim. Eski defterleri açmak benlik değildi. Umursamadığıdan değil, hatırlayıpta yeniden o acıyı yaşamak istemediğimden dolayı eski defterleri kurcalamayı bırakmıştım. Başımı çevirip yanından geçmek üzere bir adım attım. Ama daha ikinci adımımı atamadan parmakları yeniden koluma dolandı ve durmama sebep oldu. “Bu ne?” diye sormuştu.

Anlamayarak ona boş gözlerle baktım. “Ne, ne?”

Derin ve sabrını zorlayan bir nefes verdi. “Masamın üstündeki poşetten bahsediyorum.”

Kaşlarımı hafifçe çattım. Neyden bahsediyordu bu? “Hangi poşet?”

Bu kez bana uzun uzun baktı. “Teğmen,” dedi sabır çeker gibi. Kolumu bırakıp masanın üzerindeki poşeti eline alınca kafamda şimşekler çaktı. Siktir. Benim bıraktığım poşetti.

Tam poşeti açacakken, “Benim işle-” sözümü yarıda kesen şey yüzbaşı'nın, “Bekle.” demesi oldu.

Allah'ım lütfen açmasın. Lütfen, lütfen, lütfen.

Benim yanımda hediyeyi açması, olabilecek en kötü ihtimallerden biriydi. Eli ağır ağır poşetin içine uzanırken farkında olmadan alt dudağımı dişlerimin arasına aldım. Onu önemsediğimi sanacaktı. Böyle düşünmesini istemiyordum. Bunca yıldan sonra vereceği en son anlam bu olmalıydı. Parmakları poşetin içinde ilerledikçe içimdeki gerginlik de aynı oranda büyüdü. O an, kalbimin yeniden avuçlarının altında atıyor olmasına hiç şaşırmazdım.

Poşetin içinden çıkardığı siyah kutuya dikkat kesildi bir an. Kaşları hafifçe çatılırken kutunun kapağını yavaşça araladı. İnşallah hatırlamaz, zira hala onu unutamadığımı sanacaktı. Kutudan saati çıkarıp avucunun üzerine bıraktı. Parmakları metal kasanın üzerinde yavaşça dolaşırken bakışları saatin üzerinden bir an olsun ayrılmadı. O sessizlik uzadıkça içimdeki huzursuzluk büyüyordu. Yüzünde beliren en küçük ifadeyi bile kaçırmamaya çalışıyordum. Beğendi mi, beğenmedi mi, orası şimdilik bilinmiyordu.

Ona teşekkür etmek için almıştım bu hediyeyi. Aslında yeni de değildi. Yıllardır saklıyordum. Çünkü onu, beni terk ettiği gün verecektim. Hiç nasip olmamıştı. Bir keresinde saatlere olan merakından uzun uzun bahsetmişti. Görevde kullanabileceği sağlam bir saati olmasını istediğini söylerdi hep. Ama sıradan bir saat değildi işte. Üzerimde bu vatandan bir parça olsun isterim, demişti.

Belki de bu yüzden, yeşil kordonu kamuflajı andıran, kasasının altına ince bir Türk bayrağı işlenmiş bu saati görünce hiç düşünmeden almıştım. O gün veremediğim hediye yıllarca çekmecemin en kuytu köşesinde beklemişti. Şimdi ise, bunca zaman sonra, nihayet sahibinin avuçlarının içindeydi.

Beni öyle bir yerde bırakıp gitmişti ki, ne geri dönebiliyordum ne de önüme bakabiliyordum. Sığınacak tek bir liman bile bulamamıştım. Kendi içimde çok kırgındım ona. Belki de en çok, kendimi hiçbir zaman anlatamamanın kırgınlığıydı bu. Ne zaman doğruları söylemeye çalışsam, gözlerinde yalancıya dönüşüyordum. Ne zaman susmayı seçsem, suçlu oluyordum. Beni hiç dinlemeden hükmünü vermişti. Benim anlatamadıklarımın yerini, kendi inandıkları doldurmuştu.

Ama Asel'dim işte. Kırılsam da belli etmezdim. Canım yansa da dimdik dururdum. Hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam ederim ancak ne kadar üzüldüğümü ve yorulduğumu sadece ben bilirim.

“Sen mi aldın?” Sesi, beni geçmişten çekip çıkardı. Uzaklara dalmış bakışlarım yavaşça ona döndü. Elindeki saat hâlâ avucundaydı. Sessizce başımı salladım. Sadece o konuşmayı hatırlamaması için dua ettim. “Niye?” diye sordu bu kez.

“Hayatımı kurtardın bugün.” dedim, gözlerimi ondan ayırmadan. “O yüzden bunu bir teşekkür hediyesi olarak vermek istedim.” Hala yaşadığın için sana teşekkür ederim.

Aslı'nın o perişan hâli beni derinden sarsmıştı. O an bir kez daha anlamıştım ki bu dünya kimseye kalmıyordu. Er ya da geç hepimiz toprağa karışacaktık. Ama ben ondan sonra gitmek istemiyordum. Ne kadar kırgın olursam olayım, ne kadar canımı yakmış olursa olsun, ölümünü göğüsleyebileceğime inanmıyordum.

Bende dümdüz Asel'dim işte. Kalbimi paramparça ederler, sonra gelip kuru bir özürle onarabileceklerini sanırlar. Sanki insanın kalbi camdan yapılmış da, kırılan yerler birkaç kelimeyle eski hâline dönebilirmiş gibi. Neyse ya, zaten ben kucukkende kirildigimi söylemez odama gider sessizce ağlardim.

Kaşları çatılarak avucundaki saati incelemeye devam etti. Yoksa hatırlamış mıydı? “Teşekkür hediyesi ha,” dedi coşkuyla. İfadesinden bir şey anlamak mümkün değildi. Sevmiş miydi acaba? “Hayatını kurtardığım için bana borçlu değilsin, Teğmen. Bir dahaki sefere başına buyruk hareketler yapma yeter.” Saati dikkatlice kutusuna geri yerleştirip kapağını kapattı. “Bu arada, ben saat takmam.”

Sözleri, beklemediğim bir yumruk gibi göğsüme oturdu. Yüzümde belli etmemeye çalışsam da içimdeki heves, tek cümleyle yerle bir olmuştu. Hatırlamadığı için sevinse miydim, yoksa unuttuğu için ağlamalı mıydım bilemedim. İçimde birbirine zıt iki duygu birbirini boğuyordu. Bir yanım, geçmişi hatırlamamasını istiyordu. Diğer yanım ise, o günü yalnızca benim hatırlıyor oluşumun ağırlığı altında eziliyordu.

Heveslenmek zaten bana göre değildi. Her seferinde kursağımda kalan umutlarıma bir yenisini daha eklemekten başka bir işe yaramıyordu. Sanki ne zaman içimde küçücük bir beklenti filizlense, hayat onu büyümeden koparıp atıyordu.

O zamanda olduğu gibi yine paramparça oldum. Ama yüzüme yerleşen o samimiyetsiz gülümsemeye hiçbir şey olmadı. Ellerimi arkamda birleştirerek dik dik baktım ona. “Bok mu getirseydim, Alp?”

“Asel.”

“Ne?” dedim umursamaz bir sesle. “Saat takmıyormuşsun. Ben de bilmiyordum. Demek ki zahmete girmem gereksizmiş.” Kutuyu elinden almak için uzandım. “Çöpe atarım olur biter.”

Tam kutuya dokunacakken eli benden önce davrandı. “İyice saçmalamaya başladın.” kahve hareleri sinirle parıldamaya başlamıştı. “Ben takmıyorum dedim diye çöpe mi atılır bir hediye?” Niye buna bu kadar takıldı ki şimdi?

“Ne yapayım? Kullanmayacağın bir şey sonuçta. Masanda süs mü olsun?”

“Kullanmadığın her eşyanı çöpe mi atıyorsun sen?”

“Evet.” dedim en huysuz halimle. “Kullanmadığım bir eşyayı ne diye evimde bulundurayım? Sizin gibi pasaklı değil benim evim. Yeri geldiği zaman gereksiz yere yer kaplayan eşyaları atmasını bilirim ben.” Konunun eşya olmadığını bilecek kadar aklı başında bir adamdı. Bu yüzden gözlerimin içine öyle uzun baktı.

Gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. “Fe subhanallah.” kendi kendine homurdanmaya başlayıncı gözlerim sadece sımsıkı kavradığı siyah kutudaydı. Parmakları öyle sıkıyordu ki kutunun köşeleri avucuna gömülmüş gibiydi. İstiyor muydu gerçekten? “Allah'ım sen bana sabır ver.”

“Amin, yüzbaşı.”

“Dalga mı geçiyorsun benimle?”

“Estağfurullah.” dedim masum bir ifadeyle. “Duanıza ortak oldum sadece. Hem ben size iyilik yapmış oluyorum. Derler ya, bir duaya kırk kişi amin derse daha çabuk kabul olurmuş.” sinirden köpüren adamı izlemek zevkliydi açıkcası. “Şanslısınız. Bir kişiyi şimdiden tamamladınız. Size düşen sadece otuz dokuz kişi daha bulmak.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 8beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18