Kralın Mührü

Yazar: Sadece Yazar

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: Kralın Mührü

3. Bölüm — Kralın Mührü

Aras beni öldürdü.
Aynadaki sesin söylediği cümle, zihnimin içinde kaç defa dönüp durduğunu sayamadım.
Ne kadar uzaklaşmaya çalışsam da peşimi bırakmıyordu.
"Aras beni öldürdü"
Gözlerimi kapattım.
Yine aynı görüntü.
Çatlamış bir ayna. Karanlıkta bana bakan yüzüm. Dudaklarımın arasından çıkan ama bana ait olmayan bir ses.
Aras beni öldürdü.
Gözlerimi açtım.
Odanın diğer ucunda Aras duruyordu.
Bana bakıyordu.
Bir insan, kendisini öldürmüş olabilecek birine nasıl bakardı?
Belki de böyle.
Hiçbir şey olmamış gibi.
Sanki beni korumak için oradaymış gibi.
Elimi farkında olmadan boynumdaki kolyeye götürdüm. Parmaklarım soğuk metale dokundu. Annemin bana bıraktığı tek şeydi. En azından ben öyle biliyordum.
Artık hiçbir şeyden emin değildim.
“Ne oldu?”
Aras'ın sesiyle irkildim.
Başımı kaldırdım.
“Hiçbir şey.”
Yalan söylediğimi anlamıştı. Bunu yüzünden okuyabiliyordum.
Birkaç adım yaklaştı.
Ben de istemsizce geriye çekildim.
Durdu.
Gözleri önce bana, sonra geri çekildiğim yere kaydı.
“Benden mi korkuyorsun?” gözlerindeki kırgınlığı seçebiliyordum.
Cevap vermedim.
Çünkü evet demek istemiyordum.
Ama hayır da diyemiyordum.
“Lalin...”
“Bana dokunma.”
Sözler ağzımdan beklediğimden daha sert çıktı.
Aras'ın yüzü değişti. Bir anlığına söyleyecek bir şey bulamamış gibi göründü.
İyi.
En azından ilk kez onun da ne yapacağını bilmediği bir an vardı.
“Ben sana zarar vermem.” bunu söylerken sesindeki hüznü hissettim.
Güldüm.
Ama bu, gülmek değildi.
“Bunu nereden biliyorsun?”
Kaşları hafifçe çatıldı.
“Ne demek istiyorsun?”
Gözlerimi ondan ayırmadım.
“Aynadaki kadın... Bana senin beni öldürdüğünü söyledi.”
Odanın içindeki hava değişti.
Aras'ın yüzündeki ifade dondu.
İşte.
İşte o anı bekliyordum.
Bir inkâr.
Bir öfke.
Bir şaşkınlık.
Herhangi bir şey.
Ama yüzünde gördüğüm şey bunların hiçbirine tam olarak benzemiyordu.
Sanki çok eski bir yaranın üzerine yeniden basılmıştı.
“Lalin, o gördüğün şey...”
“Gerçek miydi?”
Cevap vermedi.
“Bana cevap ver.”
“Şimdi bunu konuşamayız.”
“Tabii. Yine konuşamayız.”
Sesim titremeye başlamıştı. Bunu fark ettiğimde daha da öfkelendim.
“Seninle ilgili her şeyi ben başka yerlerden öğreniyorum. Aynalar konuşuyor, ölüler ismimi biliyor, tanımadığım insanlar bana kraliçe diyor. Sen ise sadece susuyorsun!” Kafayı yemek üzereydim.
“Çünkü bilmediğin şeyler seni tehlikeye atabilir.”
“Belki de zaten senin yüzünden tehlikedeyim!”
Aras bir şey söylemedi.
O an ondan nefret etmek istedim.
Çünkü nefret etmek kolaydı.
Korkmaktan daha kolay. Yine de anlamlandıramadığım bir şekilde ondan nefret edemiyordum.
Ama yüzüne baktığımda hissettiğim şey yalnızca öfke değildi.
Bir yanım onun yalan söylediğine inanmak istiyordu. Diğer yanım ise aynadaki sesin doğru olmasından korkuyordu.
Ya gerçekten beni öldürdüyse?
Ya ben bir zamanlar ona güvenmişsem?
Ya son gördüğüm şey, onun elindeki bir bıçaksa?
Boğazım düğümlendi.
“Lütfen beni yalnız bırak,” dedim. Sesim olduğundan daha kısık çıkmış Arasın ise bunu duyduğundan bile emin değildim. Ama duymuştu..
Aras bir süre yüzüme baktı.
Sonra arkasını döndü.
Kapı kapandığında dizlerimin bağı çözüldü.
Yatağın kenarına oturdum.
Ellerime baktım.
Bunlar benim ellerimdi.
Öyle değil mi?

Ne kadar süre öyle oturduğumu bilmiyorum.
Zaman burada garip ilerliyordu. Bazen birkaç dakika saatler gibi, bazen de saatler birkaç saniye gibi geçiyordu.
Pencerenin dışındaki gökyüzü aydınlanmıştı ama güneş görünmüyordu.
Bu şehirde sabah bile geceye benziyordu.
Kapı tıklatıldı.
“Girebilir miyim?”
Mira'ydı.
Cevap vermedim.
Kapıyı yavaşça açtı.
Elinde bir fincan ve küçük bir tabak vardı.
“Bir şeyler getirsem iyi olur diye düşündüm.”
“İstemiyorum.”
Yine de masanın üzerine bıraktı.
Bir süre konuşmadan durdu.
Sonra karşımdaki sandalyeye oturdu.
“Aras'la tartıştınız mı?”
"Tartışmak mı? Onunla herhangi bir şeyi tartışabilecek birinin varlığından şüpheliyim"
Ona baktım.
“Sen de mi her şeyi biliyorsun?”
Mira'nın yüzü gerildi.
“Hayır.”
“Peki neyi biliyorsun?”
“Lalin...”
“Benim kim olduğumu biliyorsun. Geçmişimi biliyorsun. Annemi tanıyorsun. Aras'ı tanıyorsun. Herkes bir şey biliyor ama ben hiçbir şey bilmiyorum.”
Sesim yükselmişti.
“Bir de benden sakin olmamı bekliyorsunuz.”
Mira ellerini birbirine kenetledi.
“Benden ne öğrenmek istiyorsun?”
Bir an durdum.
Sonra aklımdaki soruyu sordum.
“Aras beni öldürdü mü?”
Mira'nın gözleri büyüdü.
“Ne?”
“Aynadaki ses bana bunu söyledi. Fotoğrafın arkasında da 'Onu ikinci kez öldürmeyeceğim' yazıyordu. Aras'ın yanında olduğum bir fotoğraf vardı. Şimdi bana onunla ilgili ne düşünmem gerektiğini söyle.”
Mira'nın yüzündeki ifade yavaşça değişti.
Önce şaşkınlık.
Sonra üzüntü.
En sonunda da saklamaya çalıştığı bir korku.
“Bilmiyorum,” dedi.
Bu cevap beklediğimden daha kötüydü.
“Nasıl bilmiyorsun?”
“Çünkü o gece orada değildim.”
“O gece ne oldu?”
Mira gözlerini yere indirdi.
“Bunu sana anlatamam.”
Ayağa kalktım.
“Anlatamaz mısın, yoksa anlatmak mı istemiyorsun?”
“İkisi de değil.”
“Benim hayatım hakkında konuşuyorsunuz. Benim başıma gelenleri biliyorsunuz. Ama bana anlatamıyorsunuz.”
Mira da ayağa kalktı.
“Senin başına gelenleri bilseydin belki de burada oturuyor olmayacaktın.”
Bir an ikimiz de sustuk.
Sonra daha alçak bir sesle konuştu.
“Bazen unutmak, insanın hayatta kalması için geriye kalan tek şeydir.”
Ona baktım.
“Ben unutmak istemedim.”
Mira'nın gözleri doldu.
“Biliyorum.”
İlk kez ona acıdım.
Ama bu, ona güvenmem için yeterli değildi.
Mira gittikten sonra yemek tabağını masanın üzerinde bıraktım.
Aç değildim.
Mideme oturan şey açlık değildi.
Korkuydu.
Yatağa uzandım ama gözlerimi kapatamadım. Aynadaki yüzümü düşünüyordum. Fotoğraftaki küçük kızı. Aras'ın o fotoğrafta neden benimle olduğunu.
Bir de annemi.
Onu son ne zaman gördüğümü hatırlamıyordum.
Aslında çocukluğuma dair hatırladığım hiçbir şey yoktu.
Bu düşünce içimi daha fazla ürpertti.
İnsan kendi çocukluğunu nasıl unutabilirdi?
Bir gün uyandığında annesinin yüzünü hatırlayamamak nasıl bir şeydi?
Ya bütün anılarım gerçekten silindiyse?
Ya zihnimin içinde bana ait olmayan boşluklar varsa?
Kendi kendime güldüm ama bu gülme daha çok kendime acıma gülümsemesiydi.
Ya şuan akıl hastanesinde aklını kayneden biriysem ve bunların hepsini kendim uyduruyorsam?
Arasın doktor önlüğü giydiği ve elindeki defterden sonuçlarıma baktığı kısa bir an düşündüm. Kafamı iki yana salladım
Saçmalama Lalin..

Birden ayağa kalktım.
Aynanın karşısına geçtim.
Uzun süre kendime baktım.
Gözlerim.
Yüzüm.
Dudaklarım.
Her şey bana aitti.
Ama ya değildiyse?
Elimi aynaya uzattım.
Yansımam da aynısını yaptı.
Bir süre bekledim.
Hareket etmedi.
Derin bir nefes aldım.
Sonra aynaya fısıldadım:
“Beni neden öldürdün?”
Cevap gelmedi.
Ama kendime baktıkça daha çok korktum.
Çünkü aynada gördüğüm kişi, geçmişte ne yaptığını hatırlamayan bir katile de benzeyebilirdi.
Gitmeye karar verdiğimde hava kararmaya başlamıştı.
Bunun doğru bir karar olup olmadığını bilmiyordum.
Aslında verdiğim kararların hiçbirinin doğru olduğundan emin değildim.
Ama burada kalamazdım.
Aras'ın aynı koridorda dolaştığını bilerek uyuyamazdım.
Mira'nın gözlerindeki o acıma ifadesine katlanamazdım.
Birinin bana yeniden kraliçem demesini duymak istemiyordum.
Ben kraliçe değildim.
Ben yalnızca evine dönmek isteyen biriydim.
Ve evimin nerede olduğunu bile bilmiyordum.
Çantama birkaç parça eşya koydum. Kolyemi boynumda bıraktım. Kapının önünde bir süre bekledim.
Koridordan ses gelmiyordu.
Merdivenlerden indim.
Giriş kapısının önüne geldiğimde arkamı döndüm.
Bir an Mira'yı düşündüm.
Sonra Aras'ı.
Ya beni gerçekten öldürdüyse? Bu düşünce kalbime nedensizce bir kırgınlık yerleşmesine sebep oluyordu. Daha fazla katlanamadım.
Kapıyı açtım.
Dışarı çıktım.
Rüzgar sert esmese de soğuktu yüzümü rüzgada çevirip bu soğukluğun eğer şuan bir rüyadaysam beni uyandırmasını bekledim.
Hiçbir şey olmadı.
İstanbul geceleri başka bir şehre dönüşüyordu.
Sokak lambaları titriyor, taş binaların gölgeleri uzuyor, rüzgâr dar sokakların arasında uğulduyordu.
Yürürken sürekli arkamı kontrol ediyordum.
Birinin beni takip ettiğini düşünüyordum.
Belki Aras.
Belki kraliyet muhafızları.
Belki de aynadaki şey.
Bir ara durup kendi kendime güldüm.
Aklımı kaybediyordum.
Bunu hissedebiliyordum.
Önceden hayatımın nasıl olduğunu hatırlamıyordum ama en azından gerçekliğimden emindim.
Şimdi ise bir sokak lambasının titremesi bile beni korkutuyordu.
Bir binanın duvarına yaslandım.
Nefes almaya çalıştım.
“Bu gerçek değil,” diye fısıldadım.
Ama sesim bana bile inandırıcı gelmedi.
Biraz daha yürüdüm.
Sonra tanıdık bir meydana çıktım.
Sultanahmet.
Az önce buradan geçmiş miydim?
Hayır.
Geri dönüp başka bir sokağa girdim.
Yürüdüm.
Yürüdüm.
Ve yeniden aynı meydana çıktım.
Kalbim hızlandı.
“Hayır...”
Bir kez daha denedim.
Bu kez koşmaya başladım.
Dar sokaklardan geçtim, taş merdivenleri indim, bir çeşmenin yanından döndüm.
Sonunda durduğumda karşımdaki tabelayı gördüm.
SULTANAHMET MEYDANI.
Gözlerim doldu.
“Lütfen...”
Bu kez gerçekten ağlayacak gibiydim.
Ama ağlamadım.
Ağlamak istemiyordum.
Çünkü ağlarsam duramayacağımı hissediyordum.
Duvara yaslandım ve başımı ellerimin arasına aldım.
Ben burada ne yapıyordum?
Neden bu şehirden çıkamıyordum?
Neden herkes beni tanıyordu?
Neden ben kendimi tanımıyordum?
Tam o sırada kolyem ısındı.
Başımı kaldırdım.
Karşımdaki taş duvarda harfler belirmeye başladı.
Önce silik çizgiler.
Sonra kelimeler.
KRALIN MÜHRÜ BULUNMADAN ŞEHİRDEN ÇIKILAMAZ.
Yazının altındaki işareti tanıdım.
Yedi parçaya ayrılmış daire.
Haritadaki işaret.
Kolyemdeki işaret.
Ve Aras'ın elindeki mühür.
Bir adım geriledim.
“Benden ne istiyorsunuz?”
Cevap gelmedi.
Ama uzaktan bir tramvay zili duyuldu.
Bir kez.
Sonra iki kez.
Ardından sislerin arasından bir siluet çıktı.
Bana doğru geliyordu.
İlk başta kim olduğunu anlayamadım.
Sonra tanıdım.
Aras.
"Lalin"
Adımı söylediğinde geri çekildim.
“Yaklaşma.”
Olduğu yerde durdu.
“Burada ne işin var?”
“Gitmeye çalışıyorum.”
“Bunu görüyorum.”
“Öyleyse yolumdan çekil.”
Aras etrafına baktı.
“Buradan çıkamazsın.”
“Bunu daha önce de duydum.”
“Bu sokaklar seni aynı yere geri getirir.”
“Fark ettim!”
Sesim istemeden yükseldi.
“Fark ettim, tamam mı? Beni aptal yerine koymayı bırak!”
Aras sessiz kaldı.
Gözlerim dolmuştu. Bundan nefret ediyordum.
“Ben buraya ait değilim,” dedim. “Bunu hissediyorum. Benim bir evim vardı. Bir hayatım vardı. Bir annem vardı.”
Sesim son kelimede kırıldı.
“Ve şimdi bana onun nerede olduğunu bile söylemiyorsunuz.”
Aras'ın bakışları yumuşadı.
Bundan hoşlanmadım.
Bana acımasını istemiyordum.
“Bana bak,” dedi.
“Bana bakmanı istemiyorum.”
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra istemediğim bir soru sordu.
“Benden gerçekten korkuyor musun?”
Başımı kaldırdım.
Gözlerimi onun gözlerine diktim.
“Evet.”
Bu kez yalan söylemedim.
“Çünkü aynadaki ses bana seni gösterdi. Fotoğrafta sen vardın. Arkasında birini ikinci kez öldürmeyeceğini yazan bir cümle vardı. Ve sen bunların hiçbirini açıklamıyorsun.”
Aras'ın yüzü karardı.
“Ben o gece...”
Durdu.
“Ne?”
“Şimdi anlatamam.”
Gözlerimi kapattım.
İşte yine.
Yine aynı cevap.
“Biliyor musun?” dedim. “Belki de en çok bundan korkuyorum. Senin bana zarar vermenden değil. Sana bir zamanlar güvenmiş olma ihtimalimden.”
Aras'ın yüzündeki ifade değişti.
Bu kez gözlerini kaçırdı.
Ve o küçücük hareket, içimdeki şüpheyi büyütmeye yetti.
“Beni geri götürmeyeceksin,” dedim.
“Burada kalırsan ölebilirsin.”
“Senin yanında da ölebilirim.”
Bu cümleyi duyduğunda çenesini sıktı.
Ama itiraz etmedi.
Mira birkaç dakika sonra yanımıza ulaştı.
Beni görünce rahatladığını fark ettim. Ardından yüzüne öfke yerleşti.
“Bizi korkuttun.”
“Ben de korkuyorum, Mira.”
Sesim bu kez daha sakindi.
“Her şeyden korkuyorum.”
Mira yanıma geldi ama bana dokunmadı.
Bunun için minnettar kaldım.
“Biliyorum.”
“Hayır, bilmiyorsun. Ben kendi sesimi duydum. Kendi yüzümün bana yalan söylediğini gördüm. Annem olduğunu söyleyen bir kadınla konuştum. Bir adamın beni öldürdüğünü söylediler ve o adam şimdi önümde duruyor.”
Aras'a baktım.
“Bana bunun gerçek olmadığını söyleyemiyor.”
Mira gözlerini kapattı.
“Lalin, burada gece kalamayız.”
“Ben sizinle gelmek istemiyorum.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse neden zorluyorsun?”
Mira bir süre sustu.
“Çünkü seni bir kez kaybettim. Bu kez gözümün önünde kaybetmek istemiyorum.”
Bunu söylerken sesi titredi.
Ona baktım.
Bir an için gerçekten sarılmak istedim.
Ama yapmadım.
Çünkü onu tanımıyordum.
Ve bir insanın seni tanıması, senin de onu tanıdığın anlamına gelmiyordu.
“Yürüyelim,” dedim sonunda.
Aras önden ilerledi.
Ben Mira'nın yanında yürüdüm.
Aramızda birkaç adım mesafe vardı.
O mesafeyi korumak istiyordum.

Kütüphaneye döndüğümüzde Aras kapıyı kilitledi.
Ben doğrudan masanın yanına geçtim.
Artık yorgundum.
Öfkeli olmaktan da korkmaktan da yorulmuştum.
Aras cebinden küçük, metal bir nesne çıkardı.
Bir mühürdü.
Üzerinde yedi parçaya ayrılmış daire vardı.
Kolyemdeki işaretin aynısı.
“Bu ne?” diye sordum.
“Kralın mührü.”

“Bunun benimle ne ilgisi var?”
“Bu mühür seninle ilgili değil.”
Bana baktı.
“Bu mühür, seni kimlerin aradığını gösteriyor.”
İçimde soğuk bir şey yayıldı.
“Peki kim arıyor beni?”
Aras cevap vermek üzereydi.
Ama o sırada avucundaki mühür yeniden parladı.
Bu kez kırmızı ışık yerine siyah bir ışık yayıldı.
Aras'ın yüzündeki ifade değişti.
Mira yavaşça geri çekildi.
“Hayır...” diye fısıldadı.
Aras yumruğunu sıktı.
“Bizi buldular.”
“Kim?”
Cevap vermedi.
Çünkü kütüphanenin giriş kapısına üç kez vurulmuştu.
Bir.
İki.
Üç.
Kapının diğer tarafından bir erkek sesi duyuldu.
“Majesteleri.”
Ardından kısa bir sessizlik oldu.
“Babanız sizi bekliyor.”

Ve ilk kez, bu şehirde korkmam gereken şeyin ölüler olmadığını anladım.
Belkide asıl tehlike, beni hâlâ hayatta tutmak isteyenlerdi..

3. Bölüm Sonu

Lütfen yorum ve beğenmeyi unutmayın. Destek-öneri ve eleştirilerinizi bekliyorumm🤗🌸🌸

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

28okunma 8beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…