6. bölüm / 9
KÜLLER VE YILANLAR5. BÖLÜM
Bölümler 9Şu an: 5. BÖLÜM
Dokuz yaşındaydım…
Büyük pencereler, gösterişli duvarlar, ipek perdeler, kristal avizeler ve pahalı mobilyalar arasında nefes alması suçmuş gibi hissettirilen o çocuktum.
Babam iş saygın ve başarılı iş adamı. Annem cemiyet hayatının ruhsuz ve donuk süsü.
Ve ben…
Açlıkla ve dayakla terbiye edilen bir utanç gölgesi.
O gün… Yemek masasında oturan annemin acımasızlığı bir parça daha yok etmişti beni. Yemek yemem yasaktı. Çünkü annemin vazosunu kırmıştım. Yanlışlıkla. Koşarken.
Sonrası…
“Yine mi senin yüzünden iğrenç çocuk!” diye bağırmıştı babam. Korkudan midem kramplar girmişti.
Yüzüme inen sert sert tokatlar…
Karnıma yediğim tekmeler…
Sonra… Siyah deri kemer. Her defasında daha sert daha acımasız.
Yerdeydim.
Gözlerim salondaki büyük aynaya takılmıştı. Kendime bakamıyordum. Gözlerim ona takıldı.
Anneme…
Oradaydı. İzliyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi yemeğini yemeye devam etmişti. Yemeğini bitirdi. Ağır hareketlerle suyunu da içtikten sonra masanın yanında hazır ol da bekleyen hizmetliye beni götürmesi için işaret etti.
Mahvolmuştum…
İki hizmetli tarafından odama, fazlalıkların konulduğu ardiye de olan yatağımın üzerine cansız bir mankenmişim gibi bırakıldım.
Yaralarımı temizlemek için gece geleceklerdi. Annem rahatsız olmasın diye…
***
Matruşka.
Onlara yeniden rastladığım da sanki zamanın tüm kuralları yıkılmıştı. Gece karanlığını gökyüzüne değil de içime sürmüş gibiydi. Küçük kız, yazıyordu notta. ‘yeni başlıyoruz küçük kız.’
Küçük kız…
Heyecandan ne kalbim çarptı ne de korku doldu damarlarıma. Sadece bir boşluk. Derinlerden gelen, iliklerime kadar işleyen, varlığımı sorgulatan bir boşluk.
Yatağa girememiş, başımı yastığa koyamamıştım. Zaten koyacak kadar sakin bir zihnim de kalmamıştı. Sigaraya sığındım. İlkini içerken umut ettim, ikincisini içerken laneti düşündüm. Üçüncüsünü içerken küllükte biriken izmaritlerin yan yana dizilmiş ölü bedenlere benzettim. Her biri geçmişte ölmüş olan ruhların başka bir suretiydi.
Salondaki tekli koltuğa oturmuş, karşı duvarda asılı olan tabloyu izledim saatlerce. Gri, kasvetli bir sisin içinde tek başına olan bir çocuk. Ne zaman baksam o tabloya hep kendimi gördüm.
Zihnimdeki tilkiler ormanda birbirini kovalayan hayaletler gibi koşturuyordu. Bu bir oyun muydu? Yoksa eski defterler mi açılmıştı? Gece boyunca her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşündüm. Bu notu bırakan kişi sadece geçmişi mi değil, geleceğimi de kurcalıyordu.
Ve ben buna izin veremezdim.
Sabah güneşi belli belirsiz bir titreyiş ile kendini ufukta göstermeye başlamıştı. Aynanın karşısına geçtim. Göz altlarımdaki morlukları kapatırken iki kat kapatıcı, solgun yüzümü saklamak için bolca fondöten kullandım. Yüzüm, bana bile yabancıydı. Kırmızı rujumu sürdüm, düzgün. Saçlarımı sıkıca topladım. Çantamı aldım, kusursuz.
Adliyeye geldiğimde, adliye her zamankinden daha soğuk, her yüz her zamankinden daha ruhsuzdu. Günlük rutinler başlamıştı; dosya sesleri, fotokopi makineleri, telaşlı insanlar…
Odamın kapısını açarken ellerim titredi. O not çantamdaydı. Çıkaramadım. Sanki gözümün önünde olursa korkardım.
Hayır, ben korkmazdım.
Sert bir kahve aldım.
Toparlanmalıydım.
Her zaman ki gibi dosyalar önümde diziliydi. İrem Kaya dosyasının yanına Seda Demir dosyası da eklenmişti.
Kapı tıklatıldı. Başkomiser Tuna içeri girdi. Gözleri yorgun, sesi pürüzlüydü.
“Savcım, Seda Demir dosyası… Adli tıp raporu geldi.”
Dosyayı bana uzattı.
“Ne çıktı?”
“Maalesef… İrem Kaya’da olduğu gibi tecavüz, işkence…Ve…”
“Ve?”
“Kimsesizmiş, yetimhaneden kaçırılmış. Dosyaya ek belgeleri gönderiyoruz.”
Boğazım düğümlendi. Boğazımda düğümlenen şey sadece nefes değildi. Öfke, suçluluk, utanç…Hepsi birlikte düğümlendi.
Kapı çaldı odaya sekreterim girdi.
“Savcım, on dakikaya yerel kamu kurumlarıyla toplantınız var. Hatırlatmak istedim.”
“Teşekkür ederim, Melis.”
Zaman su gibi geçiyordu. Toplantılar… Dosyalar… İmzalar…Ama arka planda hep o cümle yankılanıyordu.
‘Yeni başlıyoruz, küçük kız.’
Akşam adliyeden çıktığımda soğuk hava yüzüme tokat gibi çarpıyordu. Kuzey’e söz verdiğim için önceden konumunu attığı restoranda gittim. Kuzey cam kenarında köşedeki masaların birine oturmuş telefonuyla ilgileniyordu.
Masaya yaklaştığım sırada beni fark etmiş, yüzüne içten bir gülümseme yerleşmişti. Kuzey mavi gözleri, kumral teni, uzun boyu ve siyah saçlarıyla her kızın dikkatini çekebilecek bir adamdı.
“Yine mi siyah, Saye? Birgün de rengi sev.” Dedi gülerek.
Ben de güldüm. “Siyaha laf yok o gölgelerin dilidir. Ayrıca siyahta bir renktir.”
Gözlerini devirdi.
“Mimar olmasaydım, ilk iş stilistin olarak dolabında ki renklere pardon siyahlara el atmak olurdu.” Dedi alayla.
Siparişlerimizi verdik. Yemek boyunca o konuştu, ben dinledim. Gülümsedim. Sahte değildi, içtendi. Ama aklım hala çantamda olan o nottaydı.
‘Küçük kız.’
Karanlık, yeniden içime sızmaya başladı.
İçimde her an yeni bir çığlık baş gösterecekmiş gibi, tetikteydim.
***
Sabah, malikanenin gösterişli duvarlarında dünkü cinayetin yankısı dolaşıyordu.
Uyanmak değildi bu kabustan hiç uyanamamak gibi bir şeydi.
Camın önüne geçtim. Gökyüzü; kendini göstermeye çalışan güneşi öfkesini kusan bulutlarla kapatmıştı.
Salona geçtiğimde mermer zemine çıplak ayaklarla bastım. Soğuktu. Hayatın tek gerçek hissiydi.
Acı.
Bedenimin hatırladığı tek duygunun adıydı.
Bir viski koydum ve sigaramı yaktım.
Koltuğa oturdum. Önceki geceyi düşündüm. Gözlerimi kapattım. Kafatasının çatlayış sesini yeniden duydum. Hiçbir şey hissetmedim. Ne bir pişmanlık ne de bir vicdan sızısı.
Çekiç.
Elimin titremeden havaya kaldırdığı o lanetli metal.
Adamın gözlerindeki; korku, pişmanlık, şaşkınlık.
Mahkemeler, davalar, dosyalar… Hiçbiri içimdeki hakikat kadar keskin değildi.
Ben vicdanımı unutalı çok olmuştu.
Banyoya geçtim. Yüzüme buz gibi suyu çarptım. Aynadaki adama bakarken hissettiğim tek şey boşluktu.
Sadece… Boşluk.
Holdinge geldiğimde herkesin bana bakışındaki o titrek saygıyı gördüm. Korku ve hayranlığı barındıran bakışlar. Beni anlayamazlardı, benim de anlamalarını istemek gibi derdim yoktu zaten.
Odamın kapısını kapattığımda gürültü dışarı da kalmıştı. Sadece ben ve içimdeki boşluk. Kahvemi alırken telefonum çaldı. Ekranda kayıtlı bir numara.
Adliyedeki adamım, Saye’nin sekreteri Melis.
“Yaman Bey, Saye Hanım bugün çok tuhaf. Sabah adliyeye geldiğinde tavırları dağınıktı, bana zoraki bir şekilde gülümsedi. Özellikle çantasına uzanırken elleri titriyordu.”
“Tamam Melis. Sen işine devam edebilirsin.” Dedim.
Saye’yi takip etmesi için görevlendirdiğim adamları aradım.
“Ekip geri çekilsin. İzlemeye ben devam edeceğim.”
Telefonu kapattım. Kapı çaldı. Odaya sekreterim girdi.
“Yaman Bey, öğleden sonra Kalkan Holdingle toplantınız__”
“Tüm randevuları iptal et.” Dedim “Bugün kimseyle görüşmeyeceğim.”
Gözleri şaşkınlıktan büyüdü ama sustu.
Akşama kadar adliyenin önündeydim. Adliye çıkışında onu gördüm. Gecenin karanlığında üzerinde taşıdığı acıyı görüyordum. Bir kadın, o kadar acıyı yüreğinde taşıyıp nasıl bu kadar güçlü görünüyordu?
Arabasına bindi, takip ettim. Takip etmek değildi bu.
İzlemek.
Seyretmek.
Cam kenarında masada Kuzey’in karşısına oturdu. Saye, ona gülümsedi. Bana hiç gülümsememişti.
Kuzey’i biliyordum. En yakın arkadaşıydı. Ama neden ona gülümsedi, ben hakketmemiş miydim o gülümsemeyi?
İçimde bir şey kırıldı.
Kuzey’in ona bir şeyleri rahatça anlatması, gülümsemesi, koluna hafifçe dokunması. Her detay içimdeki duvarlara çarpa çarpa yankılandı.
Ben o kadının sadece rüyalarında olmaya bile razıydım.
Sabah holdingdeki odamdaydım. Sert ve şekersiz kahvem elimdeydi.
Zehir gibi.
Kapı çaldı. Azra.
Uzun kahverengi saçları düzgünce toplanmış, gözlerinde her zamanki hırs ve acımasızlık vardı. Holdingin hissedarlarından biri ve burada ki en tehlikeli kadınlardan biriydi.
“Yaman, yarınki toplantı da yapılacak olan anlaşmayı yeniden gözden geçirmeliyiz.”
Dosyaları önüme koydu ama aklım başka yerdeydi.
“Yaman… Toplantı diyorum. Yarın ki anlaşma holdingin prestiji açısından çok önemli.”
Sadece kafa salladım. Ama zihnimi toparlayamıyordum.
Deniz kenarında bir masada; beyaz örünün üstünde limon kabukları, kalamar tabakları, mezeler diziliydi.
Boğazdan geçen bir geminin düdüğü gecenin içinde yankılandı. Barış Karşımda oturuyordu. Holdingin avukatı, tek dostumdu.
“Sende başka bir şeyler var.” Dedi Barış
O beni tanırdı.
“Yine mi o kız?”
Rakı bardağını elime aldım. Dudaklarımı ıslattım. Rakı boğazımı değil ruhumu yaktı.”
“Yaman, belki de hiçbir zaman bulamayacaksın. Belki çoktan öldü.”
Onu bulduğumdan ve her adımını bildiğimden habersiz.
“Ya da bulsan bile seni hatırlamıyordur.”
Gözlerimi boğaza çevirdim. Denizdeki dalgalar içimdeki kasırgayı bastırmıyordu.
“Ben hatırlıyorum ve hiç unutmadım. Bir saniye bile.” Gözlerime Barış’a çevirdim.
“Yetmez mi?” dedim.
***
Geceden sabaha uyanmak diye bir şey yoktu aslında. Sadece karanlık biraz soluyordu. Kalktığımda yatak hala soğuktu. Sanki içinde hiç yatmamışım
gibi.
Ve o not.
Hala çantamdaydı. Ama yankısı sanki her yere sinmişti.
Kahvemi demledim, sigaramı yaktım.
Dumanı içime çekerken sanki çocukluğumdaki o cehennemin koridorlarında yürüyordum.
Babamın ayak sesleri…
Annemin sessizliği…
Ve evin herhangi bir yerinde olan ben.
Geçti.
Geçmedi ama geçiyor gibi oluyor.
Adliyeye geldiğimde kalabalık beni karşılamadı, ben o kalabalığa karıştım. Dosya kokusu ve birbirini tanımayan insanların benzer bakışları.
Odama geldiğimde masama dizilmiş dosyaları gördüm. Ama gözüm bir dosya da takılı kaldı
Seda Demir ve İrem Kaya.
İki küçük kız.
Aynı yöntem.
Aynı acı.
Telefonu elime aldım. Sekreterimi aradım.
“Başkomiser Tuna’yı bağla.” Dedim
“Başkomiser Tuna hatta.”
“Savcım.” Tuna’nın sesi diğer uçta yorgun ama netti.
“İrem Kaya ve Seda Demir dosyasıyla ilgili bir gelişme var mı?”
“Araştırıyoruz Savcım.”
“Tamam en ufak bir gelişmede beni haberdar ediyorsun.” Dedim
“Emredersiniz Savcım.”
Telefonu kapattım. Ama odada yankılanan ses Tuna’nın değil karanlığın sesiydi.
Akşam eve döndüğümde yüzümde adliyede takındığım katı maskenin silik izlerini taşıyordum. Kabanımı astım, ayakkabılarımı çıkardım. Salona geçtim.
Sessizlik.
Gün boyu sürekli kaçtığım ama sonunda içine düştüğüm boşluk.
Mutfağa geçtim. Kendime salata hazırladım. Salatamı masanın köşesine bıraktım. Yemek yemiyor sadece sindiriyordum.
Kendimi, günü, acıyı…
Saat gece yarısına yaklaşırken içimdeki boşluk daha kasvetli bir hal almıştı. Yatağa girsemde uyuyamayacağımı biliyordum.
Kabanımı yeniden giydim. Dışarıya adım attığım da hava buz gibiydi. Gökyüzü yıldızsız, kaldırımlar sessiz, sokak lambaları solgundu.
Bir anlık kararla sahile doğru yürüdüm. Kendime, geçmişe, yok saydıklarıma yürüdüm.
Ama o an bir ses duydum.
Adım sesleri.
Arkamı döndüm.
Karanlığın içinden biri çıkıyordu. Uzun, siyahları üzerinde taşıyan bir adam. Yüzü görünmüyordu ama acımasızlığı hissediliyordu.
“Dur.” dedi.
Sesi buz gibiydi. Tüm kaslarım gerildi.
Ve sonra…
Bir anda silahını çıkarıp namluyu bana doğrulttu.
Etraf karanlıktı ama acımasızlığı hissediliyordu. Beni öldürmek istiyordu.
Tam o an da…
Bir çığlık.
Bir erkek sesi.
“SAYE!” diye bağırdı.
Bir silah sesi patladı.
Kulağımın dibinde bir yıldız çaktı.
Adam yere yığıldı.
Kan.
Toprak.
Nefes.
Ve ölümün sessizliği.
Sonra bir çift ayak yaklaştı. Yüzümü kaldırdım.
Ve o tanıdık yüz.
Yaman Kerem Saraçlı.
Elinde silah. Bakışları, karanlık bir bıçağın keskinliğinde.
Sanki gecenin bile nefesi kesilmişti. Sanki bir şeyler daha yeni başlamıştı.
Bölüm etkileşimi
