3. bölüm · Küller Ve Yalanlar

2.BÖLÜM

duruyum iste

Yıldızlamayı ve yorum atmayı unutmayın. Sizinle en iyi yerle geliceğiz 🫶

Odayı terk ederken, koridordaki soğuk hava yüzüme vurdu. Dışarı çıktığımda, şehir aynı şehirdi ama her şey değişmişti. Özgür yoktu. Alp, uzaklardaydı. Ve polis, benim peşimi bırakmayacaktı. Telefonum titredi. Ekranda, arkadaşlarımdan biriydi: "Neredesin? Her şey yolunda mı?" Cevap yazmadım. Sadece cebime soktum telefonu. Bulutlar, şehrin üzerine çökmeye başlamıştı. Bir fırtına geliyordu. Ve bu fırtınanın göbeğinde, sadece o yoktu; Alp, Yıldız, kaybolan arkadaşları ve bir yangının gerçeği vardı.

Yağmurun ilk ağır damlaları, asfaltın sıcaklığında buharlaşıp keskin bir toprak kokusu yayarken, ayakları onu farkında olmadan şehrin eski, unutulmuş bir köşesine sürükledi. Burası, Özgür'le ilk kez motorları durdurup, şehrin gürültüsünü ayaklarının altında bıraktıkları yerdi. Şimdi terkedilmiş bir inşaat alanının önünde, paslı bir bariyerin yaslandığı boş bir arsaydı.

Hava, elektrik yüklü bir sessizlikle doluydu. Rüzgar, etraftaki yabani otların arasından hışırdarken, ses adını fısıldıyordu: Özgür. Gözlerini kapadı.

Ve anı, tüm canlılığıyla çöküverdi üzerine. O gece. Mevsim yazdı. Hava, akşamın serinliğine bürünmeye başlamıştı, ama asfalt gün batımının sıcağını hâlâ üzerinde taşıyordu. İki motor yan yana durmuş, metalik gövdeleri alacakaranlıkta soluk bir parıltı yayıyordu. Özgür, kaskını çıkarmış, saçları terle ıslanmış, geriye doğru tarıyordu. Gülümsüyordu. O gülümseme, yüzünün yarısını aydınlatır, gözlerinin kenarında minik kırışıklıklar oluştururdu.

"Bak," demişti, sesi motorun son çıtırtılarına karışarak. Uzattığı elinde, bir kâğıt helva parçası duruyordu. "Yakıt ikmali." Miray gülmüş, helvadan bir parça koparmıştı. Şeker, dilinde erirken, Özgür etrafına bakınmış, sonra ona dönmüştü. "Burası," demişti, alçak ve ciddi bir sesle, "gürültünün bittiği yer. Sadece sen, ben ve yola çıkma isteğimiz kalıyor." O an, Miray'ın gözleri nemlendi. Şimdi buradaydı işte. Gürültü bitmemişti, içinde kulaklarını sağır edecek bir uğultu vardı. Özgür yoktu. Ve yola çıkma isteği, yerini dipsiz, ağır bir soruya bırakmıştı: Neden?
Rüzgâr aniden hızlandı, boş teneke kutuları sürükledi. Şimşek, uzaklarda şehrin siluetini kemik gibi aydınlattı. Miray gözlerini açtı. Betonarme bir kalasın üzerinde, yıllar öncesinden kalma, solmuş bir sakız izi gördü. Özgür'ün oraya yapıştırdığını hatırladı. Ona bakıp, "İşte biz de böyle yapışıp kalacağız bu hayata," diye şaka yapmıştı.

Şimdi o sakız izi, tek başına, unutulmuş, bir hatıra mezar taşı gibi duruyordu. Miray, yavaşça çömelip, parmak uçlarıyla o izin üzerinden geçti. Sertleşmiş, taş gibi olmuştu. İçinde bir şey kıpırdandı. Bu ölüm bir kaza değildi. Bu, o gece burada paylaştıkları sessizliğe, saf olana yapılmış bir ihanetti. Öfke, göğsünde sıcak ve keskin bir yumruk gibi yükseldi.

Yağmur şiddetlendi. Damlalar, yüzünde Özgür'ün siluetiyle karıştı. Ayağa kalktı. Sırılsıklam olmuştu ama hissetmiyordu. Artık sadece bir hatıranın değil, bir sözün peşindeydi. Ona bu sessizliği, bu güveni çalan her neyse, onu bulacaktı. Motorunun anahtarı cebinde, avucunda yanıyordu. Bir sonraki durağı belliydi: O yangının gerçekten ilk kıvılcımını çakan yer.

Gerçeğin kendisi, yağmurdan daha acımasız olacaktı. Ve Miray, onun içinden sürüp gitmeye hazırdı.

GEÇMİŞ

Miray, gözlerini kapadığında, zihnindeki sis dağıldı ve kendini üç yaz öncesinin yakıcı ağustos güneşinde, şehrin dışındaki o tozlu, ıssız dağ yolunda buldu. Motorunun dört silindirli, yorucu mırıltısı kulaklarında, alnından süzülen ter yanaklarında kuruyordu.

Bir virajı döner dönmez, yolun ortasında duran bir enkaz gördü: Yatık bir motosiklet ve yanında, öfkeyle yere vurduğu kaskını tozların içinde bırakmış, yumruklarını sıkan bir adam.

İsmini daha sonra öğrenecekti.

Yavaşladı, motorunu durdurup kaskını çıkardı. "Problem nedir?" diye seslendi, sesi sıcağın ağırlığıyla biraz kısılmıştı. Adam başını kaldırdı. Gözleri, öfkenin arkasında derin bir hayal kırıklığıyla yanıyordu. "Problem mi?" diye hırladı, eliyle motorunun susmuş, sıcak metal gövdesini işaret ederek. "Bu,’’ eliyle yerde yatan motorunu gösterdi, ‘’en sevdiğim virajda beni sırtından attı. Yine."

Miray, kendi motorundan indi ve yaklaştı. Adam’ın yere eğilip makinaya küfrettiği anı izledi. Elleri yağlı, bileklerinde eski motor yağı lekeleri vardı. Profesyonel değil, bir tutkunun elleriydi bunlar. Kendisininkiler gibi. “Bırak bakayım," dedi sakin bir sesle.

Adam şaşkınlıkla kenara çekildi. Miray, eğildi, birkaç alet çantasından çıkardığı anahtarla birkaç vidayı kontrol etti. Bir anlık göz teması. Adam’ın bakışlarındaki öfke, meraka dönüşmüştü. "Sen de mi..." diye mırıldandı.

"Evet," diye kesti Miray, dudaklarında küçük, azametli bir gülümsemeyle. "Ben de." Sonra, elindeki anahtarı hafifçe vurduğu bir noktada, metalik bir tık sesi duyuldu. "Bak. Buradaki bağlantı gevşek. Isındıkça teması kesiyor." Adam eğildi, neredeyse onunla omuz omuza, makinanın kalbine baktı.

Tenleri arasından sızan güneş, ter ve motor yağı karışımı bir koku yayılıyordu. Dünyada sadece ikileri ve iki bozuk motor varmış gibi. "Peki ya senin motorun?" diye sordu, sesi yumuşamıştı. Miray, arkasındaki kendi makinasını işaret etti. "O da aynı kapasitenin manyağı. Ama ben onun huylarını biliyorum."

Adam, ilk kez o anda, dudaklarında asık duran çizgiyi gevşetti ve gülümsedi. Bu gülümseme, yüzünü tamamen değiştirdi. "Demek öyle," dedi. "Sanırım ben de kendi atımın huylarını öğrenme vaktimin geldiğini anladım." Miray, bir bez parçası çıkarıp yağlı elini sildi.

"Biraz benzinim var. Seni en yakın tamirciye kadar çekebilirim." Adam, yere attığı kaskını aldı, tozlarını silkeledi. "Kabul. Ama bir şartla. Beni götürdüğün yerde, bana o karbüratörün içindeki şeytana nasıl hükmedeceğimi anlatacaksın." Silindir hacimleri, viraj teknikleri, uzun yolların felsefesi... Sonra, yavaş yavaş, makinelerin ötesine, sürüşün verdiği o benzersiz özgürlük hissine, şehrin gürültüsünden kaçıp gidenlere, hayatın düz çizgisini kendi virajlarıyla bükenlere kaydı.

O gün, iki motor birbirine yağlı bir zincirle bağlı değil, iki ruh aynı tutkunun manyetik alanında buluşmuş gibiydi. Tanışmaları, bir kurtarma operasyonu değil, bir keşif yolculuğunun ilk metresiydi. Ve Miray şimdi, o sıcak, tozlu günün ne kadar uzakta olduğunu düşünürken, yüreğine saplanan soğuk çeliği daha derinden hissetti.

Kaybettiği sadece bir sevgili değil, o ilk virajda yan yana durduğu, aynı yoldan aynı hızla bakabildiği tek insandı.
Miray, Özgür'ü ilk kez okulun arka bahçesindeki atölyenin önünde gördü. Burası, resmi kulüp odasından çok, bir sığınaktı.

Duvarlar eski motor parçaları, yağlı posterler ve anlamsız grafitlilerle kaplıydı. Hava, benzin, yağ ve eski tahta kokuyordu. Güneş, tozlu pencereden süzülüp, havada asılı duran metal tozlarını aydınlatıyordu.

Özgür, bir motosiklet jantının üzerine eğilmiş, bir anahtarla bir şeyler sıkıştırıyor, bileklerine kadar yağa bulanmıştı. Çevresinde, onun gibi giyinmiş, aynı havayı soluyan üç-dört arkadaşı vardı. Miray, kapı eşiğinde durup onları izledi.

Gürültülü bir rock şarkısı, patates cipsi kutusundan bozma bir hoparlörden geliyordu. Özgür, bir parçayı yerine oturtup memnun bir "Hah!" çekti ve arkasına yaslandı. Gözleri, tam o sırada kapıda duran Miray'a takıldı. Bir an şaşkınlıkla bakakaldı, sonra yüzünde yavaş yavaş, tanıdık olmayan birine gösterilen meraklı bir gülümseme belirdi.

"Yardım isteyen?" diye sordu, sesi müziğin ve metal seslerin arasından sıyrılıp geldi.

Miray başını iki yana salladı. "Sadece bakıyordum," dedi. "Atölyeye."

Özgür'ün yanındaki, kısa boylu, sivri suratlı bir çocuk—ismi Cem'di—dirseğiyle Özgür'e dürtükledi ve alçak, ama Miray'ın da duyabileceği bir sesle fısıldadı: "Bak, bak. Motor seven kız modelinden bir tane. Nadir bulunur. “Özgür, ona kaşlarını çatarak ters bir bakış attı. "Kes, Cem." Ama diğer tarafta, uzun boylu ve sakin duran biri—Alp'ti bu—gözlerini Miray'dan ayırmadan, yumuşak bir tonla konuştu.

"Bırakın, merak etmiş işte. Belki de içerideki o hurda yığınının bir '59 Triumph olduğunu biliyordur." Miray, Alp'in bakışlarını hissetti. Onunki meraklı değil, daha çok ölçüp biçen bir bakıştı. İçeri bir adım attı. "Triumph Bonneville T120," dedi, sesi atölyenin gürültüsünde net ve temiz çınladı. "Ama '61. Karbüratörü değil, jiklesi sıkıntılı olur o modelin."

Bir anda tüm hareket durdu. Cem'in ağzı açık kalmıştı. Müzik dışında çıt çıkmıyordu. Özgür'ün gözleri iyice büyüdü, içinde şimşek çakmış gibi bir ışık parladı. Yavaşça doğruldu. "Sen..." diye başladı. "Ciddi misin?" diye atıldı Cem. Miray omuz silkti. "Babam eskiden tamirciydi. Onlarla büyüdüm." Gözleri, Özgür'ün tamir ettiği janta kaydı. "O jantı çizerken yanlış anahtar kullanıyorsun. Somun ağzını bozarsın." Özgür, elindeki anahtara baktı, sonra Miray'a. Yüzündeki ifade, şaşkınlıktan saygıya, oradan da saf bir çekime dönüşüyordu.

"Gösterir misin?" diye sordu, sesi alçak ve ciddi.
Miray içeri girdi, yağlı zeminde ayak izleri bırakarak yanına geldi. Özgür, anahtarı ona uzattı. Parmakları bir anlığına değdi. Cem, Alp'e anlamlı anlamlı baktı. Alp ise dudak büktü, gözlerini Miray'ın hareketlerine dikti. "Bak," dedi Miray, eğilip jantı göstererek. "Burası alüminyum. Sert vurursan çatlar. Döndürürken hafifçe..."

Onun anlatışını izlerken, Özgür dinliyormuş gibi yapıyordu ama aslında onun odaklanmış halini, kirpiklerinin gölgesini, konuşurken hafifçe kıpırdayan dudaklarını izliyordu. Burada, onun dünyasının tam kalbinde, hiç yabancılık çekmeyen biri vardı. Cem, Alp'e eğilip fısıldadı: "Vay be, Özgür. Sana mı kaldı bu? Baksana, kız senin dilinden konuşuyor."

Alp, soğuk bir ifadeyle cevap verdi: "Herkes birkaç teknik terim öğrenip gelebilir, Cem. Asıl mesele, o terimlerin altını doldurabilmek." Özgür, onların fısıltısını duymamış gibiydi. Tüm dikkati Miray'daydı. "Adın ne?" diye sordu.
"Miray."

"Ben Özgür." Sonra, etrafındaki arkadaşlarını işaret etti. "Bunlar da... Varlıklar. Önemseme."
Miray, dudaklarında küçük bir tebessümle başını salladı. O an, atölyenin loş ışığında, yağ ve metal kokusu arasında, henüz adı konmamış bir şey, sessizce filizlendi. Özgür'ün arkadaşlarının bakışları—Cem'in şaşkınlığı, Alp'in ketum ölçüp biçişi—o filizin etrafında bir çerçeve oluşturuyordu.

Ve Miray, o çerçevenin tam ortasında, evindeymiş gibi rahat, bir anahtarı doğru açıyla tutmayı anlatıyordu. Bu, bir tanışmanın çok ötesinde, aynı frekansa ayarlı iki cihazın birbirinin sinyalini yakaladığı andı. Ve arka plandaki fısıltılar, bu sinyalin ne kadar güçlü olduğunun ilk yankılarıydı sadece.