5. bölüm · Küller ve sırlar

GEÇMİŞİN KANLI İZİ

Tuana Hlvrt

Yıl 2014. Dışarıda, gökyüzü sanki yerle bir olacakmış gibi gürlüyor, bardaktan boşalırcasına yağan yağmur Orhan Aydın’ın ofisinin camlarını kamçılıyordu. İçeride ise ölümcül bir sessizlik vardı. Ayca Alkan, elinde tuttuğu o sararmış, kenarları kıvrılmış dosyayı masanın üzerine bıraktığında parmak uçlarının buz kestiğini hissetti. O dosyanın içindeki tek bir satır, koca bir hayatı, kurulan tüm hayalleri ve inşa edilen o devasa yalan imparatorluğunu yerle bir etmeye yetiyordu.
"Bu bir şaka olmalı Orhan," dedi Ayca, sesi hıçkırıkların eşiğinde titrerken. "Bunca yıl... Bunca yıl o küçük kızı 'kızım' diye severken, onun aslında senin kanından olmadığını nasıl gizleyebildin? Balca senin kızın değil Orhan. Bu belgeler, bu DNA sonuçları... Hepsi senin koca bir yalanın üzerine kurulu olduğunu haykırıyor!"
Orhan Aydın, sırtı dönük bir şekilde, yağmurun bulanıklaştırdığı şehir ışıklarını izliyordu. Ayca’nın her kelimesi odada yankılanırken, Orhan’ın devasa gölgesi duvarda bir canavar gibi büyüyordu. Yavaşça döndü. Yüzünde ne bir pişmanlık ne de bir şaşkınlık vardı. Sadece, bir avcıya özgü o donuk ve ürkütücü kararlılık hakimdi.
"O dosyayı hiç açmamalıydın Ayca," dedi Orhan. Sesi, sanki derin bir kuyunun dibinden geliyormuş gibi boğuk ve soğuktu. "Bazı sırlar, açığa çıkmak için değil, onları bilenlerle birlikte toprağa gömülmek için vardır. Balca benim kızım. Kan bağı olsun ya da olmasın, o dünyaya benim ismimle geldi ve öyle devam edecek."
"Buna izin veremem!" diye bağırdı Ayca, geri çekilerek kapıya doğru hamle yaptı. "O çocuğun gerçeği bilmeye hakkı var. Sen bir hırsızsın Orhan! Onun kimliğini, geçmişini çalmışsın. Yarın sabah ilk işim bu belgeleri adalete götürmek olacak!"
Orhan’ın yüzündeki o çarpık gülümseme, Ayca’nın kalbine bir hançer gibi saplandı. Masanın çekmecesinden ağır, siyah ve soğuk metal yığınını çıkardığında, Ayca’nın boğazından bir hıçkırık kaçtı. Orhan, silahı doğrultarak üzerine yürümeye başladı.
"Adalet mi?" dedi Orhan, gözleri delilikle parlayarak. "Benim adaletim, ailemi korumaktır Ayca. Ve ailem dediğim şeyi yıkmana asla izin vermeyeceğim."
Ayca, masanın etrafından dolanıp kaçmaya çalıştı, masanın üzerindeki kristal kül tablasını Orhan'a fırlattı ama Orhan çevik bir hareketle sıyrıldı. Ayca’yı kolundan yakalayıp duvara fatihler gibi yasladığında, ikisinin de nefesi birbirine karışıyordu. Ayca’nın "Yapma, lütfen!" diyen yalvarışları, dışarıdaki gök gürültüsüne karıştı. Aralarında kısa, vahşi bir boğuşma yaşandı; eller silaha uzandı, tırnaklar etlere geçti. Ve tam o an, odanın tavanında çınlayan o sağır edici patlama sesi her şeyi bitirdi.
Ayca, karnında bir yanma hissetti. Önce sıcak bir sıvının giysilerinden süzüldüğünü duydu, sonra o yakıcı acı tüm sinir uçlarını ateşe verdi. Gözleri fal taşı gibi açıldı, dudakları titredi ama tek bir kelime bile çıkmadı. Dizlerinin bağı çözüldü, sırtı duvardan kayarak yere yığıldı. Bilinci, onu kurtarıcı bir karanlığın içine çekmeden önce gördüğü son şey, Orhan’ın elindeki silahın namlusundan çıkan ince, gri dumandı.
Saatler sonra Ayca, burnuna çarpan rutubet, paslı metal ve bayat ilaç kokusuyla gözlerini araladı. Başı sanki devasa bir balyozla dövülüyormuş gibi zonkluyordu. Hareket etmek istediğinde, sağ bileğinde hissettiği o soğuk ve keskin metalin sesi boş odada yankılandı. Şangır.
Burası şehrin çok uzağında, yıllar önce mühürlenmiş eski bir psikoloji kliniğinin bodrum katıydı. Duvarlar rutubetten kararmış, tavanlardan kirli sular sızıyordu. Ayca, çıplak betonun üzerinde, bileğinden paslı bir su borusuna kelepçelenmiş halde yatıyordu. Karnındaki yara, her nefes alışında ona cehennem azabı çektiriyordu.
"Uyandın mı Ayca?"
Orhan, odanın karanlık köşesinde, tozlu bir sandalyede oturmuş, elindeki feneri Ayca’nın yüzüne doğrultmuştu. Işık, Ayca’nın gözlerini kamaştırırken Orhan bir hayalet gibi belirdi.
"Orhan..." diye inledi Ayca, ağzındaki kan tadıyla. "Beni... hastaneye götür... Lütfen. Yalvarırım... Ölmek istemiyorum."
Orhan yavaşça ayağa kalktı, Ayca’nın yanına gelip önünde diz çöktü. Elini Ayca’nın solgun yanağında gezdirdi. "Seni hastaneye götüremem Ayca. Hastaneye gidersen doktorlar o mermiyi görür. Polisler dosyayı sorar. Ve Balca’nın gerçeği... O leke benim hayatıma bir kez değerse, hepimiz yanarız."
"Kimseye söylemeyeceğim... Yemin ederim! Sadece yaşamak istiyorum, lütfen..." Ayca hıçkıra hıçkıra ağlıyor, kelepçeli elini borudan kurtarmak için parmaklarını parçalarcasına çekiyordu. "Beni burada bırakma... Orhan, arkadaşız biz... Yapma!"
Orhan, Ayca’nın gözyaşlarına, o parçalayıcı çığlıklarına ve "Yalvarırım!" diye haykırışlarına sanki bir taş heykeltıraşıymışçasına tepkisiz kaldı. Cebinden bir bez çıkardı, silahını sildi ve ayağa kalktı. Ayca’nın acı dolu bakışlarını arkasında bırakarak kapıya doğru ilerledi.
"Bazı gerçekler," dedi Orhan, elini paslı demir kapının koluna koyarak, "sadece ölüler için güvenlidir."
O ağır, devasa demir kapı büyük bir gıcırdayışla kapandı. Dışarıdan gelen o "güm" sesi ve kilit sürgüsünün metalik yankısı, Ayca’nın dünyadaki son bağıydı. Orhan Aydın, Balca’nın hayatını çaldığı gibi, o sırrı bilen kadının hayatını da o karanlık mahzende ölüme terk edip, yağmurlu gecenin içinde kayboldu.