4. bölüm / 5
Küller altında yeminTürkiyeye dönüş…
Bölümler 5Şu an: Türkiyeye dönüş…
Helikopterin pervane sesleri gecenin karanlığını bıçak gibi yararken, Hayalet Timi sis bombalarının korumasında tahliye noktasına doğru hızla ilerliyordu. Barut, kucağında kendinden geçmiş halde yatan Talia’yı göğsüne sıkıca bastırmıştı. Helikopterin iniş takımları piste temas etmek üzereydi.
Tam o sırada, caddenin iki başından kulakları sağır eden iki el roketatar (RPG) sesi yükseldi.
"DİKKAT! PUSU!"
Mermi’nin çığlığıyla birlikte zırhlı araçlardan biri patlamayla havaya uçtu. Ortalık bir anda cehenneme döndü.Kesif bir sis ve yangın dumanı alanı kaplarken, Harun’un bölgesel paralı askerlerden oluşan yedek koruma ekibi karanlığın içinden kurşun yağdırmaya başladı.
Sis dumanının ortasında beliren siyah camlı bir arazi aracı, doğrudan Barut’un olduğu noktaya doğru hızla kırdı. Barut, Talia’yı korumak için kendisini yere attığı an, aracın kapısı açıldı. Yangından ağır yaralı ve yüzü kanlar içinde kurtulmayı başarmış olan Harun, gözü dönmüş bir cani gibi araçtan fırladı.
Sisin getirdiği kargaşadan faydalanan Harun, belinden çıkardığı şok tabancasını Talia’nın boynuna sapladı ve kızı sürükleyerek saniyeler içinde aracın içine çekip kapıyı kilitledi. Araç, gaza basıp ara sokaklara doğru hızla gözden kayboldu.
"TALİA!"
Barut’un kükremesi roket seslerini bile bastırdı. Yüzündeki kaslar seğiriyor, gözlerinden adeta kan damlıyordu.
Yamalı ve Mermi ateşe karşılık vererek Barut’un yanına koştu. "Kurban olduğumun komutanı! Araç kaçıyor,helikoptere geçelim havadan vuralım!"
"HAYIR!" dedi Barut, emniyeti açılmış tüfeğini kavrayarak. "Helikopterle ateş edersek Talia vurulur! Siz alanı emniyete alın, helikopteri hazır tutun. Onu almaya tek başıma gidiyorum!"
"Komutanım yalnız gidemezsin!" diye bağırdı İmam.
"Bu bir emirdir!" Barut arkasını bile dönmeden, sokak aralarından izini sürmek üzere gecenin karanlığına bir gölge gibi daldı.
Eski Sınır Depoları — Üsküp Dış Bölgesi
Barut, fırtına gibi daldığı terk edilmiş fabrikanın paslı kapılarını tekmeyle devirdi. Gözleri zehir saçıyordu. Arazi aracı biraz ötede duruyordu. İçeriden gelen tıkırtıları takip ederek depoya girdi.
Harun, Talia’yı sandalyeye bağlamış, cebinden çıkardığı yeni bir şırıngayla kızın başında bekliyordu. Barut’un ayak seslerini duyunca arkasını döndü. Yüzündeki yanıklar ve kan izleri ona iğrenç bir yaratık görüntüsü veriyordu.
"Yine mi sen, komando?" dedi Harun, histerik bir kahkaha atarak. "Bu kızı benden alabileceğini mi sandın? O benim şaheserim! Benim denenecek tek deneğim!"
"O senin yeğenin ulan!" Barut, tüfeğini doğrultmaya fırsat bulamadan Harun belinden çıkardığı özel yapım,susturuculu ağır bir tabancayı Barut’a doğrulttu.
Barut tek bir salise bile tereddüt etmedi. Tüfeği kenara fırlatıp Harun’un üzerine bir kaplan gibi atıldı. Ancak o kısa mesafe mücadelesinde, gürültülü bir silah sesi depoda yankılandı.
PAT!
Mermi, Barut’un sol kaburgasının hemen altına, çelik yeleğin birleşim yerine saplandı.
Barut acıyla hırladı ama adımlarını durdurmadı. Şiddetli bir darbeyle Harun’un elindeki silahı düşürdü.Merminin bedenine girdiğini hissetmişti; sıcak bir kan akışı derisini yakıyordu. "Sadece bir mermi..." diye düşündü içinden. Sakin kalmalıydı. Operasyonlarda onlarca mermi yemiş, sıyrıklarla atlatmıştı. Bu da normal,çelik çekirdekli bir mermiden fazlası olamazdı.
Acıyı tamamen zihnin arkasına itti. Harun’u çenesinden yakaladığı gibi beton duvara çarptı. Tek bir öldürücü,amansız vuruşla Harun’un işini bitirip adamı bilincini kaybetmiş halde yere serdi.
Sol yanından akan kanı eliyle bastırdı. "Bir şey yok... Sadece küçük bir mermi yarası," diye fısıldadı kendi kendine.
Sallanan adımlarla sandalyedeki Talia’ya yaklaştı. İplerini komando bıçağıyla tek hamlede kesti. Talia’yı kucağına aldığında gözleri hafifçe karardı ama başını sallayarak kendini toparladı.
Ancak Barut’un bilmediği çok hayati bir gerçek vardı.
Harun’un sıktığı o mermi, standart bir mermi değildi. Özel laboratuvarında ürettiği, vücuda girdikten sonra kana yavaş yavaş karışan ve sinir sistemini felç ederek insanı içten içe çürüten sentetik bir nöroksin zehriyle kaplıydı. Mermi çekirdeği ette kaldığı sürece, zehir damarlarında sessizce ilerliyordu.
Barut, kucağında Talia ile helikopterin yanına vardığında Hayalet Timi bölgedeki tüm tehditleri temizlemiş, hazır bekliyordu.
"Kurban olduğumun komutanı!" Yamalı koşarak Barut’un kucağındaki Talia’yı almaya çalıştı. "Getirdi vallah!Komutanım... Sen kanıyorsun!"
Barut, Talia’yı helikopterin koltuğuna nazikçe yatırdı. Sol elini kaburgasından çektiğinde avucu tamamen koyu renkli bir kanla kaplıydı. Yüzü hafifçe sararmıştı ama o çelik duruşunu bozmadı.
"Önemli bir şey değil," dedi Barut, sesi hafifçe pürüzlü çıkarak. "Sürtünüp geçti. Normal bir mermi yedi kovanı.Türkiye’ye varınca dikiş attırırız."
Fısıltı ve Siren birbirine baktı. İkisinin de gözlerinde garip bir şüphe belirdi; Barut’un yarası normalden çok daha koyu, neredeyse siyaha yakın bir renkte akıyordu ve etrafındaki damarlar morarmaya başlamıştı. Fakat Barut emretmişti bir kere: "Kalkıyoruz!"
Helikopterin pervaneleri Balkanlar’ın soğuk havasını yararak Türkiye sınırına doğru yükselirken, Barut koltuğa çöktü. Gözlerini, hemen yanında uyuyan Talia’ya dikti.
Yanağına dokunmak için elini kaldırmak istedi ama parmaklarının ucunda hafif bir uyuşma hissetti. Kalbi düzensiz ve ağır vurmaya başlamıştı. "Yorgunluktan..." diye düşündü Barut, göz kapakları ağırlaşırken."Sadece çok yoruldum."
Oysa kanında dolaşan o sessiz zehir, Barut’u zırhının en zayıf yerinden vurmuştu ve Türkiye’ye ayak bastıklarında onları kurtarılması gereken tek kişinin Talia olmadığını gösterecek büyük bir felaket bekliyordu.
Helikopter sınırın bu tarafındaki askeri üsse indiğinde gece yarısını çoktan geçmişti. Ancak telsizden gelen son acı haberle zaman bir kez daha durdu. Harun’un son ve en kalleş tuzağı olarak, Talia’nın henüz ilkokul çağındaki küçük kardeşi Can’ın, üssün yakınlarındaki eski bir depoda patlayıcılarla rehin tutulduğu öğrenildi.
Barut, kanındaki zehrin getirdiği o ağır bulanıklık ve ateşle doğrulmaya çalıştı ama dizleri artık vücudunu taşımıyordu.
"Komutanım sen dur!" diye bağırdı Mermi. Yüzündeki o her zamanki alaycı, pişik tebessümden ilk kez eser yoktu. Siyah kaskını kafasına geçirip taktik yeleğini sıktı. "O şerefsizlerin son tuzağını ben temizleyeceğim.Kızın kardeşini alıp geleceğim buraya. Döndüğümde bana dev bir çay borcun olsun, anlaştık mı?"
Barut'un gözleri kararıyordu. "Mermi... dikkatli ol..." diyebildi sadece, sesi boğazında düğümlenirken.
Mermi, Yamalı ve İmam’ı arkasına alarak deponun çelik kapısını patlatıp içeri daldı. Deponun ortasında, etrafı kablolarla çevrilmiş küçük bir sandalye ve üzerinde korkudan titreyen küçük bir çocuk duruyordu. Çocuğun kucağında ise eski, yıpranmış bir oyuncak ayıcık vardı.
"Bulduk! Temiz!" diye bağırdı Mermi, çocuğa doğru adımlayarak. "Korkma aslanım, Türk askeri geldi. Seni ablana götüreceğim."
Korkudan sinmiş olan çocuk ağlayarak ayağa kalktı. Ancak Mermi çocuğun kucağındaki ayıcığa tam uzanacağı sırada, oyuncağın dikiş arasından sızan o ince, kırmızı dijital ışığı gördü.
Geri sayım: 00:02...
Ayıcık bir basınç sensörüne bağlıydı; çocuk kımıldadığı an düzenek tetiklenmişti.
"TUZAK! YAMALI GERİ DUR!"
Mermi’nin çığlığı deponun beton duvarlarında yankılandı. O saliselik zaman diliminde Mermi'nin gözünün önünden tüm hayatı geçti; aynada kendi karizmasıyla övündüğü anlar, tiye aldığı görevler, tim arkadaşlarına yaptığı şakalar... Ve tek bir tereddüt bile etmedi.
Tek bir hamleyle küçük çocuğu arkasında duran Yamalı’nın kucağına doğru var gücüyle fırlattı. "TUT ÇOCUĞU!"
İki salise.
Mermi, bir evladın hayatını kurtardığı o son anda, göğsünü oyuncak ayıcığın ve içine gizlenmiş C4 kalıplarının üzerine bastırıp kendini bombanın üzerine fırlattı.
BOOOOM!
Sağır edici bir gürültü, ateşe kesmiş bir duman ve dökülen beton parçaları depoyu kapladı. Patlamanın devasa basınç dalgası Yamalı ile İmam’ı dışarıya savurdu. Yamalı, kucağında sıkıca tuttuğu çocuğu kendi bedeniyle korurken, toz cloud'unun ortasından yükselen feryadı gökyüzünü yardı.
"MERMİIII!"
Alevler çekildiğinde, deponun ortasında sadece parçalanmış çelikler, tutuşmuş beton ve kana bulanmış askeri bir kask kalıntısı vardı. Bütün o neşesiyle, "Balkan kızları bu yüzü görsün" diye övünen, timin can damarı olan Mermi... Masum bir çocuğu yaşatmak için göğsünü bombaya siper etmiş, bedeni vatan toprağına feda olarak şehadet makamına ermişti.
Yamalı, dizlerinin üzerine düşüp ellerini toprağa vurdu. Gözyaşları çamurlu yüzüne akarken avazı çıktığı kadar ağlıyordu: "Gitti... Kurban olduğumun Mermi'si gitti! Kendi yandı, canı yaşattı!"
İmam, titreyen elleriyle Mermi'den geriye kalan o kanlı kask parçasını göğsüne bastırdı. Gözlerinden akan yaşları tutamayarak, hıçkırıklar içinde kelime-i şehadet getirmeye başladı: "Eşhedü elle ilahe illallah..."
Sığınakta kanındaki nörotoksin zehriyle yaşam mücadelesi veren Barut ise uzaklardan gelen patlama sesini ve telsizden yükselen ağıtları duyduğu an, göğsünden kopan devasa bir acıyla yere kapandı. Hayalet Timi ilk kez bir parçasını, en neşeli mermisini vatan toprağında şehit vermişti.
Bölüm etkileşimi
