3. bölüm · Külden Taçlar

İçimdeki Karanlık Işık

Derin Dmrk

Askerler beni tekrar kavradığında, içimdeki o korku dolu, narin kızın yerini birden anlam veremediğim bir öfke aldı. Viktoria’nın gözlerinin içine bakarak, "Ben casus değilim!" diye bağırdım, sesim titrese de kararlıydı. "Sadece evimi, ailemi korumaya çalışan biriyim!"
Viktoria bu çıkışıma şaşırmış gibi tek kaşını kaldırdı. Adeta bir avcının, avının son çırpınışlarını izlemesi gibi keyif dolu bir ifade yerleşti yüzüne. Askerlere, "Durun," dedi sakince. "Onu zindana atmayın. Benim odamın altındaki muhafız odasında tutulacak. Onunla bizzat ben ilgileneceğim."
O an anladım ki, bu karanlık kalede hayatta kalmak, o kanlı savaştan kurtulmaktan çok daha zor olacaktı.
Askerler beni dedikleri o küçük muhafız odasına kilitlediklerinde, kapının arkasından gelen kilit sesleri içime bir kor gibi düştü. Oda loştu, sadece küçük bir pencereden giren zayıf bir ay ışığıyla aydınlanıyordu. Köşedeki tahta yatağa büzülüp, başımı dizlerime gömdüm ve sessizce ağlamaya başladım.
Zamanın nasıl geçtiğini bilmiyordum; ta ki kapı ansızın gürültüyle açılana kadar. İçeri giren, üzerindeki kan lekeli zırhıyla Viktoria'ydı. Elinde tuttuğu meşalenin ışığı, yüzündeki o tehditkar ifadeyi daha da belirginleştiriyordu.
Yatağın kenarına doğru yaklaştı ve elindeki meşaleyi duvardaki bir halkaya astı. Sonra, doğrudan gözlerimin içine bakarak, "Görünüşe göre burada rahat ediyorsun," dedi, sesinde o alaycı ton vardı. "Ama unutma, sen buraya misafir değil, esir olarak geldin. Ve ben ne istersem onu yapacaksın."
Otoriter ve tehditkar tavrı, içimdeki o öfke ateşini daha da alevlendirdi.
"Eğer beni öldürmeyeceksen, ne bekliyorsun?" diye diklendim. Viktoria, hafifçe gülümsedi. Bu gülüş, ardında karanlık planlar saklıyordu sanki.
"Acele etme, küçük fare. Biz daha yeni başlıyoruz," dedi ve arkasını dönüp odanan çıkmışdı. Çok korkuyordum anlam veremediği gerilim ve sesimdeki o karar ne ifade ediyordu?
Viktoria’nın odadan çıkarken çıkardığı o ağır, demir ökçeli bot sesleri taş koridorun soğuk duvarlarına çarparak ağır ağır yankılandı; her bir adım sesi, sanki üzerime doğru gelen bir felaketin habercisi gibi kalbime oturdu. Sesler yavaş yavaş kaybolup yerini derin bir tekinsizliğe bırakırken, odadaki o basık, kasvetli, insanı adeta nefessiz bırakan gerilim dolu hava bir türlü dağılmak bilmedi. Duvardaki meşalenin titrek, yağ tüketen can çekişen ışığı, içerideki düzensiz ve hırpalanmış gölgeleri vahşi birer canavar gibi duvarlara, tavanın çatlaklarına fırlatıyordu. Kalbim göğüs kafesimi delmek, bu uğursuz zindandan, bu kan kokan kaleden kaçıp kurtulmak istercesine delicesine, adeta kapana kısılmış bir kuşun son kanat çırpışları gibi çarpıyordu. Odanın ölümcül, adeta mezarı andıran sessizliği, kulaklarımda kendi düzensiz nefes alışverişlerimin devasa birer çekiç gibi dövülmesine, zihnimin dehlizlerinde yankılanmasına neden oluyordu. Her nefeste ciğerlerime dolan o rutubet, küf ve eski pas kokusu, buranın korkunç gerçekliğini yüzüme sert bir tokat gibi çarpıyor, kaçacak hiçbir yerimin olmadığını fısıldıyordu.
Az önce o mağrur kadının karşısında yaşadığım o dehşet anını, sesimden bir anda taşan o tuhaf, yabancı ve kaynağını bir türlü bilmediğim amansız kararlılığı düşündüm. Hayatım boyunca narin, el bebek gül bebek büyütülmüş, fırtınalı günlerde bile rüzgar almasın diye her tehlikeden titizlikle, adeta kristal bir vazo gibi korunan bir kız olmuştum. Uzaktan gelen hafif bir silah sesinden, kılıçların o tekinsiz ve soğuk şakırtılarından bile ürken, saklanacak karanlık bir köşe arayan o narin, kırılgan ruhum, nasıl olmuştu da ölümün o soğuk, kirli ve pis nefesini ensesinde hissederken böyle yıkıcı, önüne gelen her şeyi yakıp yıkacak bir öfkeyle patlamıştı? Korkudan tir tir titreyen bacaklarıma, soğuktan değil içimi kavuran o saf dehşetten birbirine vuran dişlerime tezat; Viktoria'nın o kapkara, içine düşen her umudu yutan dipsiz bir kuyuyu andıran gözlerinin içine bakarken içimde filizlenen, o güne kadar varlığından bile haberdar olmadığım o amansız, çiğ ve vahşi güç nereden geliyordu?
Belki de insan; evini, ailesini, geçmişini, yani onu var eden tüm değerleri, gururunu kaybettiğini ve artık tutunacak hiçbir şeyinin kalmadığını anladığında, sırtı o geri dönüşü olmayan uçurumun son keskin kenarına dayandığında asıl kimliğiyle, o güne kadar uykuda olan o yırtıcı hayvanla tanışıyordu. Bu dikleniş ve kararlılık, çaresizliğin ve katıksız korkunun doğurduğu son bir hayatta kalma refleksinden, ölmeden önce celladına savrulan son bir pençe darbesinden başka bir şey değildi belki de; ama aynı zamanda bu vahşi, merhametten tamamen arınmış, kan ve acıyla beslenen acımasız kalede beni canlı tutabilecek, ruhumun tamamen ezilip yok olmasına engel olacak yegane kalkanımdı. Sesimdeki o ani ve sarsılmaz karar, Viktoria'ya öyle kolayca boyun eğmeyeceğimin, beni demir zincirlerle bu odaya kapatsa, bedenimi hırpalasa bile ruhumu asla ve asla tutsak edemeyeceğinin evrene savurduğum ilk ve en büyük meydan okuyuşuydu. O an, o loş odanın ortasında anladım ki, içimdeki o korkak, her şeyden ürken küçük kız can çekişerek ölmüştü; ya da bu kalede nefes alabilmem için ölmek zorundaydı. Yerini alan bu yeni benlik, beni bile ürkütüyordu.
4. Bölümde görüşmek üzere💝✨