1. bölüm · Kül Taht
𝐴𝑙𝑖𝑠𝑎
Ben Alisa Ashen.
Ashen Krallığı’nın prensesiyim… ama bu cümle artık bana hiçbir şey hissettirmiyor
Çünkü sarayda büyümek, bir hayat yaşamak değil. Bir rolü ezberlemek gibi. Gülümsemen gereken yerler, susman gereken anlar, diz çökmen gereken insanlar… Hepsi önceden yazılmış bir senaryo gibi.
Ve ben bu senaryonun içine doğdum.
Annem, Kraliçe Vespera Ashen, krallığın en güçlü kadını olarak bilinir. Halk ona saygı duyar, askerler ondan korkar, saray onun gölgesinde yaşar. Ama ben onun gözünde bir evlat değilim..
Ben bir “varisim”.
Bir görev.
Bir araç.
Sevgiyle büyümedim. Korunarak da büyümedim. Eğitildim. Şekillendirildim. Kırıldım ama hiç gösterilmedim.
Çocukken sarayın duvarları bana altın bir dünya gibi görünürdü. Ama büyüdükçe fark ettim… altın bile olsa bir kafes, yine de kafestir.
Hayatımın tek gerçek parçası, çocukluğumda tanıdığım Tylor Arven’di.
Onunla kaçardım. Sarayın arka bahçelerinde saklanırdık. O bana “Alisa” derdi, prenses değil.
Sonra bir gün gitti.
Kimse bana nedenini söylemedi.
Sarayda bazı şeyler açıklanmaz. Sadece olur.
Ve ben büyüdüm.
Yıllar sonra hayatım tekrar değişmeye başladı.
Farklı krallıkların insanları hayatıma girdi.
İlk Valtor Draven.
O benim arkadaşım dedikleri türden biri değil. Arkadaşlık onun için bir bağ değil, bir denge gibi. Soğuk, sessiz ve tehlikeli. Konuştuğunda az konuşur ama her kelimesi ağırlık taşır. Kimseye aşık olmaz. Kimseye tam güvenmez.
Ama bana baktığında…
bazen sanki beni bir insan gibi değil, bir sır gibi görür.
Ve bu beni korkutuyor.
Sonra Lena Veyl ve Iris Moren.
Farklı krallıklardan gelen prensesler.
Biri bana sadakatini gösterirken, diğeri her zaman bir adım geride durur. Sarayda öğrendiğim bir şey varsa, o da şu: İnsanlar sana en çok güldüğünde, en çok saklıyor olabilirler.
Yine de onlar benim hayatımda “dost” dediğim en yakın şeyler.
Ama dostluk bile krallıklar arasında ne kadar gerçek olabilir, bunu bilmiyorum.
Ve Edward Morvath.
Onu tarif etmek zor.
Çünkü Edward konuşmaz… gereksiz konuşmaz. Ama sustuğunda bile ortam değişir. Sanki her şeyi görüyor ama hiçbir şeyi söylemeyi seçmiyor gibi.
Onun yanında kendimi güvende hissetmiyorum.
Çünkü güvende hissetmek, sarayda en tehlikeli duygulardan biridir.
Ama asıl sorun onlar değil.
Asıl sorun, içimde büyüyen o his.
Bir şeyin yanlış olduğu hissi.
Sanki bu saray…
Sanki annem…
Sanki benim hayatım…
Başından beri eksik anlatılmış.
Bir gece, sarayın alt koridorlarında dolaşırken duydum onu ilk kez:
“Kül Taht uyanacak.”
O an hiçbir şey anlamadım.
Ama bazı cümleler anlamak için değil, hatırlamak içindir.
Krallıkta kimse açıkça konuşmaz. Ama herkes bir şey bekler.
Bir savaş.
Bir çöküş.
Bir uyanış.
Ve ben fark etmeden o uyanışın merkezine çekiliyorum.
Çünkü annemin beni neden bu kadar kontrol ettiğini artık sorguluyorum.
Çünkü Tylor’un neden kaybolduğunu bilmek istiyorum.
Çünkü Valtor’un neden bana bu kadar dikkatle baktığını anlamıyorum.
Ve çünkü Edward’ın neden her şeyi bildiğini hissediyorum.
Bazen aynaya baktığımda kendimi değil…
başka birini görür gibi oluyorum.
Sanki ben Alisa Ashen değilim.
Sanki ben sadece bana verilmiş bir isimim.
Ve en korkutucu düşünce şu:
Eğer “Kül Taht” gerçekten varsa…
Ben onun kurbanı mıyım?
yoksa sahibi mi?
Çünkü bu hikâye bir prensesin hikâyesi değil.
Bu, krallıkların kaderini değiştirecek bir hikâye.
Ve ben henüz hangi tarafta olduğumu bile bilmiyorum.
