KÜL GÖZ kitap kapağı

1. bölüm / 1

KÜL GÖZ

1. Bölüm: Kül Göz

Vaveyla Yazarı: Vaveyla Kullanıcısı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: 1. Bölüm: Kül Göz
  1. 1 1. Bölüm: Kül Göz2.857 kelime · Okuduğun bölüm

Bölüm 1 – Kül Göz

03:47 — Marmara Yüksek Güvenlikli Cezaevi, Ziyaretçi Alanı

Zaman, içeride başka akardı.
Dışarıda geçen bir saat, burada bir gün gibi hissedilirdi.
Saatler ilerlemezdi; sürünürdü.
Duygular bir daha çıkmayacak şekilde kalbinin içine gömülürdü.
Dakikalar ağırlaşır, saniyeler üstüne çöken taş gibi büyür,duvarların sessizliği kulak zarına değen bir sızı gibi zonklardı.

Bu sessizlik, yalnızca bir boşluk değildi.
Bu sessizlik, bir cezanın bir suçun parçasıydı.
Çünkü burası sadece suçluların tutulduğu bir yer değil;
Unutulmuşların, bastırılmışların, duyulmayanların, yüzleşilemeyen geçmişlerin de, duygularında gömüldüğü yerdi.

Marmara Yüksek Güvenlikli Cezaevi, sıradan bir binayla başlayıp çözülemeyen labirente dönüşen bir yapıya sahipti.
Soğuk taş koridorlar, metal kapılar, dar görüş açıları...
Ve her köşede, duvarlardan daha kalın bir şey vardı: Gölge

Gölge burada sadece ışığın eksikliği değildi.
Bastırılmış duyguların açıklaması değildi.
Burası öyle bir yerdi ki...
Buradaki hava...
biraz nem, biraz metal, biraz da umut, ümitsizlik yoksunluğuydu.

Lina, cezaevi girişindeki güvenlik kapısından geçtiğinde,
bu hissi ilk kez bu kadar yoğun fark ettiğini düşündü.
Ama tuhaf olan şuydu:
İlk defa ürpermedi.
Üşümüyordu.
Titremiyordu.
Hislerini yansıtmıyordu ki yıllar önce hislerini yansıtmamayı öğrenmişti, öğrenmişlerdi
Belki de artık hissetmeyi unutmuştu.

Yalnızca kalbinin içinde çoktan var olan bir çatlağın...
bugün biraz daha açılacağını, büyüyeceğini biliyordu.
Elinde siyah bir dosya vardı.
Dışı sade, ama içi... bir karanlık, çözülemeyen bir labirent gibiydi.
Parmakları kapağın pürüzsüz zemininde bir an takılı kaldı.
Soğuktu. Soğukluğu, bir bedeninki gibi değil...
sanki unutturulmaya çalışılmış bir hikayenin karanlığının teni gibiydi.

Kapağında yalnızca bir isim yazılıydı:
Rüzgar Tanyel.

Bu ismi ilk okuduğunda, içinde bir yerin nedensizce sebepsizce katıldığını fark etmişti.
Bir tür yabancı yakınlık...
Neydi bu? Neye benziyordu , çözemiyordu.
Sanki çok eski bir rüyadan bir ses, yıllar sonra yeniden parlamış, yankılanmış gibiydi.
Ne zaman duyduğunu hatırlamıyordu ama...
unutmuş olmakla, hiç tanımamış olmak arasında kalmıştı.
Bir düşünce er ya da geç çıkıcaktı.

Altında ise büyük puntolarla yazan cümle:
"Cinayet - Delil yetersizliği."

Ne kadar temiz, berrak görünsede, bu kelimelerin arkası Lina için fazlasıyla kirliydi.
Birinin hem suçlanıp, hem de ispatlamayan biri olması...
En çok da böyle bu adamlar tehlikeliydi.
Sınırda duranlar.
Ne kıyıda, ne de denizde olanlar...
İki adımda masum üç adımda cani olabilecek kadar çözülemeyen ve karmaşık olanlar...
Ve en çok...
diliyle, cümlelerinle değil, bakışıyla seni çözmeye çalışanlar.

Lina dosyanın içindeki belgelere bakmadan bir süre kapağı izledi.
İsmi oradaydı.
Soğuk, baskılı harflerle yazılmış ama içinde bir huzur, bir sıcaklık barındırıyordu.
Yok edilememiş bir şeyin bir karanlığın kalıntısı gibiydi.
Küllerinin altına gizlenmiş ama parlayan bir kıvılcım...
Henüz yanmamış, ama bir ateş gibi.

Rüzgar Tanyel.

Bu sadece bir mahkumun adı, ismi değildi.
Bu karanlığın adıydı, arkasında binlerce yangın patlatan bir yanar dağ gibiydi.
Lina bunu iliklerinde hissediyordu.
Bu adam...
ya çok yanlış anlaşılmış bir sessizliğin karanlığı, ya da herkesin göremediği kadar ustaca gizlenmiş bir kasırgaydı, bir fırtınaydı.

Masaya oturduğunda, camın ardındaki adam hâlâ görünmemişti.
Cezaevi görevlisi "birkaç dakika içinde gelir" demişti ama Lina 'nın saatine göre çoktan on iki dakika geçmişti.
Kısa sürede öğrendiği bir şey vardı:
Rüzgar Tanyel, hiç kimsenin zamanını, saatini umursamazdı.
Ne savcıların, ne devletin... ne de Lina'nın.

Ve sonra...
Kapı açıldı.
Bir anda bütün hava değişti.
Tavana sinmiş sessizlik, keskin bir bıçak gibi kesildi.

İçeriye önce soğuk girdi, sonra ayak sesleri.
Yavaş, ağır, ölçülü adımlar...
Sanki o yürümüyordu da, tüm oda tüm adımlar onun etrafında dönüyordu.

Simsiyah bir gölge gibi içeri girdi adam.
Kıyafeti cezaevi grisi olsa da, tenine oturmuş karanlık onu olduğundan daha keskin gösteriyordu.
Boyu uzundu, duruşu dik, gözleri bomboş.
Ama bu, bir gurur bakışı değil...
bir şeyleri çoktan kaybetmiş bir adamın, hâlâ ayakta kalmayı seçmiş hâliydi.

Yüzünde sakal, gözlerinde karanlık bir soğukluk vardı.
Ama o soğukluk... sıradan bir mesafe değildi.
Bu, insanın içine işleyen duyguları açılmasını isteyen, geçmişi hatırlatan türdendi.
Yaraları anlatmayan ama unutmayan bir bakış.
Sanki gözleriyle konuşsa, tüm dosya susardı.
Hiçbir şey demese bile...
onu dinlemek, anlamaya çalışmak zorundaydın.

Ama bir şey daha vardı.
O yüz, o gözler.
Sanki her şeyi biliyor ama hiçbirini anlatamayan bir yüz, bir göz taşıyordu.
Gözlerinde bir hikâye, dudaklarının kenarında yarım kalmış anlatılmayan, anlaşılmayan kelimeler vardı.
Bu adam, konuşmadan anlatabilenlerden değildi.
Anlattıkça daha çok susturanlardandı.

Lina bir an için başını çevirmek istedi.
Ama yapamadı.
Gözlerini kaçırmak istedi.
Sanki o bakış, camın arkasındaki sandalyeye oturduğunda ilk sözü o söyledi:
"Saatini sevdim. 3:47 . Herkesin uyuduğu saatte sen buradasın. Neden?"

Lina gülümsedi ama gözlerinde yaşayan duygular gülmedi.

"Çünkü herkesin sustuğu saatte gerçekler fısıldar."

Rüzgar başını yana eğdi. İnce bir çizgi gibi dudakları kırıldı.

"Sen filozof musun, yoksa cellat mı?"

"Ben ne filozofum, ne de cellat," dedi Lina. "Ben sadece gerçeğin hangi duvarın arkasına saklandığını bulmaya çalışıyorum."

Rüzgar bir süre sustu. Gözleri Lina' nın yüzüne odaklandı. Birinin onu bu kadar dikkatli ve bir şey biliyorum ama anlatmıyorum gibi izlemesi... garipti.
Ama daha garibi, Lina' nın bu bakışlarda kendini kaybetmeye başlamasıydı. O an hiç bir kelime kurulmuyordu, aklından hiç bir düşünce geçmiyordu. Sadece... gözler konuşuyordu.

"Tanıdık geliyorsun,"dedi Rüzgar, sesi kısık ama derin ve net.
" Yüzünü ilk defa görüyorum ama... gözlerin... onlara dokunmuş gibiyim."

Lina, göz kapaklarını yavaşça kırptı.
Korkmuyordu ama rahattı da denemezdi.
Gözlerini ayırmıyordu ama diken üstünde oturuyordu.
Sonra kendini toparladı:

"Tanımıyoruz. Ve ben, göz dokumalarına inanmam."

Rüzgar başını geriye yasladı. Gülümsedi.
O karanlık, yorgun, yılların birikmişliği yüzünün içinden bir sıcaklık çıktı.

" O zaman sana yeni bir inanç bırakayım...
Kül Göz."

"Ne dedin"

"Kül Göz. Gözlerinde bir yangın var.
Ama sanki üstüne bir ömürlük külleri yığmışsın.
İşte ben... o yangını görmek istiyorum."

Lina' nın nefesi, düşünceleri duraksadı. Hayatı boyunca kimse ona böyle seslenmemişti.
Birkaç eski sevgili, birkaç sahte dost...
Ama bu başka bir şeydi.
Bu çözülemeyen bir konunun daha deriniydi.
Anlamaya çalışılan ama hiçbir kelimeyle açıklanmayan bir şeydi.

"Kül Göz," dedi tekrar Rüzgar, daha sessiz ama kararlı.
"Sen beni unuttun belki... ama ben seni hatırlamaya başlıyorum.'

O an Lina' nın içinde bir şey parçalarına ayrıldı.
Gözle görülür değildi, ama derinlerde bir yerden bir köşeden yankılandı.
Sanki ruhunun arka bahçesinde toprağa gömülü duran bir anı, sessizce ayağa kalktı.

Lina, cezaevi girişindeki güvenlik kapısından geçtiğinde ilk defa ürpermedi.
Üşümüyordu.
Sadece kalbinin içindeki çatlağı biraz daha büyütmek üzere olduğunu biliyordu.

Elinde siyah bir dosya vardı.
Kapağında yalnızca bir isim yazılıydı:
Rüzgar Tanyel
Altında ise büyük puntolarla:
“Cinayet - Delil Yetersizliği”

Masaya oturduğunda, camın ardındaki adam hâlâ görünmemişti.
Cezaevi görevlisi, "birkaç dakika içinde gelir" demişti ama Lina’nın saatine göre çoktan on iki dakika geçmişti.
Kısa sürede öğrendiği bir şey vardı:
Rüzgar Tanyel, hiç kimsenin zamanını umursamazdı.
Ne savcıların, ne devletin... ne de Lina’nın.

Ve sonra…
Kapı açıldı.
Sessizlik yarıldı.

Simsiyah bir gölge gibi içeri girdi adam.
Yüzünde sakal, gözlerinde soğukluk...
Ama bir şey daha vardı.
Sanki her şeyi biliyor ama hiçbirini anlatmayan bir yüz taşırdı.

Lina gözlerini kaçırmadı.
Ne ilk defa cinayetle suçlanan bir adam görüyordu, ne de ilk defa birinin masum olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.
Ama bu…
bu başkaydı.

Rüzgar, camın arkasındaki sandalyeye oturduğunda ilk sözü o söyledi:

“Saatini sevdim. 03:47. Herkesin uyuduğu saatte sen buradasın. Neden?”

Lina gülümsedi ama gözleri gülmedi.

“Çünkü herkesin sustuğu saatte gerçekler fısıldar.”

Rüzgar başını yana eğdi. İnce bir çizgi gibi dudakları kıvrıldı.

“Sen filozof musun, yoksa cellat mı?”

“Ben ne filozofum, ne cellat,” dedi Lina.
“Ben sadece gerçeğin hangi duvarın arkasına saklandığını bulmaya çalışıyorum.”

Rüzgar bir süre sustu. Gözleri Lina’nın yüzüne odaklandı.
Birinin onu bu kadar dikkatli izlemesi… garipti.
Ama daha garibi, Lina’nın bu bakışlarda kendini kaybetmeye başlamasıydı.
O an hiçbir kelime kurulmuyordu.
Sadece... gözler konuşuyordu.

“Tanıdık geliyorsun,” dedi Rüzgar, sesi kısık ama net.
“Yüzünü ilk defa görüyorum ama... gözlerin... onlara dokunmuş gibiyim.”

Lina, göz kapaklarını yavaşça kırptı. Korkmuyordu ama rahattı da denemezdi.
Bir an sustu.
Sonra kendini toparladı:

“Tanışmıyoruz. Ve ben, göz dokunmalarına inanmam.”

Rüzgar başını geriye yasladı.
Gülümsedi. O karanlık, yorgun yüzünün içinden bir sıcaklık çıktı.

“O zaman sana yeni bir inanç bırakayım... Kül Göz.”

“Ne dedin?”

“Kül Göz. Gözlerinde bir yangın var. Ama sanki üstüne bir ömürlük külleri yığmışsın.
Yalnızca biri yaklaştığında o küller havalanır. İşte ben... o yangını görmek istiyorum.”

Lina’nın nefesi bir anlık duraksadı.
Hayatı boyunca kimse ona böyle seslenmemişti.
Birkaç eski sevgili, birkaç sahte dost…
Ama bu başka bir şeydi.

“Kül Göz,” dedi tekrar Rüzgar, daha sessiz ama daha kararlı.
“Sen beni unuttun belki… ama ben seni hatırlamaya başlıyorum.”

O an Lina' nın içinde bir şey parçalandı, bir şeyler kırıldı.
Gözle görülür değildi, ama derinlerde bir yerden, bir köşeden yankılandı. Sanki ruhunun arka bahçesinde yıllardır toprağa gömülü duran bir anı, sessizce ayağa kalktı.

"Ben seni tanımıyorum," dedi Lina, ama sesi ona ait değilmiş gibi geldi kulağına.
Fazla sakin. Fazla yabancı.
Fazla savunmasız. Ama fazlaca derin.

Rüzgar başını yana eğdi.
Bakışları onun üzerine demir gibi çakılıydı.
Ama bu bakış, suçlayıcı değildi.
Acı çeken, ama susmayı seçen birinin bakışıydı.

"Tanımıyorsun, çünkü seni tanımına izin vermediler," dedi derin ve usulca.
"Beni değil... kendini unuttun önce."

Lina' nın boğazı kurudu, boğazı bir kez daha düğümlendi.
Parmakları dosyanın kenarına gömüldü.
Ama Rüzgar' ın sesi onu bırakmadı.
Sanki her kelimesi içindeki kilitleri tek tek, ağır ağır açıyordu.

"Sen... o gece oradaydın.
Belki hatırlamıyorsun,
ama ben senin sesini duydum, Lina.
Korkmuş bir kız çocuğunun ağlayışını, içindeki yangını, cevap alamayan sorularını...
Bir yangının içinde bana bakan gözlerini.
Kül Göz adını orada verdim sana."

Lina' nın göz bebekleri büyüdü.
"Yangın" kelimesi içini titretti.
Ama anılar hâlâ griydi, hala kapalı...
hâlâ küllüydü.
Ama bir yerde "Yangın" kelimesine yer vardı.

Lina, “yangın” kelimesinin içinde bir süre sessizce kaldı.
O an, zihninde ince bir perde aralandı.
Hafif bir uğultu… kulaklarının derinliklerinde büyüyordu.
Siyah duman, boğazına dolan kesif bir yanık kokusu…
Gözleri yanıyor, nefesi düzensizleşiyordu.
Bir çocuk nefesi gibi… panikle, ama kaçamadan.

Titreyen ayak bilekleri.
Yere düşmüş bir anahtar sesi.
Ve dumanın içinden, metal gibi soğuk ama garip bir şekilde güven veren bir ses: “Korkma.”
Kimin söylediğini göremiyordu; yüz yoktu, sadece gölgeler.
Ama o ses, şimdiki anın içinden geçmişe sızıyordu.
Bir parçası, o kelimeye tutunmak istedi.
Bir parçası ise, bu hatırlayışın onu paramparça edeceğini biliyordu.

Kalbi, bir anlığına kendi ritmini unuttu.
Göz kapaklarının arkasında yanıp sönen o sahne, tekrar kapanmak isteyen bir kapı gibi hızla uzaklaştı.
Ama kapının önünde bir şey vardı — küller.
Ve o küllerin altında hâlâ canlı, sıcak bir şey saklıydı.
Kapı kapanırsa… o sıcaklık, sonsuza dek sönecekmiş gibi hissetti.

Derin bir nefes aldı.
Ama ciğerlerine çektiği şey hâlâ dumandı.
Kendi kokusunu tanıyordu; korkunun, terin ve yanığın karıştığı ağır bir koku.
Boğazı yanarken, sanki orada, o gecede bir kez daha kilitlendi.
Ve bu kez… oradan çıkmak istemedi.
Belki de… artık çıkacak bir “dışarısı” kalmamıştı.

Lina ayağa kalkmak istedi.
Ama kalbi yerinden oynamış gibiydi.
Kendine yabancılaşmıştı
O güne, o yangına, o çocuğa...
Ama tam hatırlayamıyordu.
Henüz.

"Hayır," dedi kısık bir sesle.
"Bu bir kurgu.
Dosyada yazmayan bir şey anlatıyorsun bana."

Rüzgar hafifçe başını salladı.

“Çünkü bazı gerçekler... dosyalara girmez, Lina.”
“Bazı gerçekler... sadece gözlere siner.”

Rüzgar’ın sesi, ağır bir adım gibi yavaş yavaş ilerliyordu.
“Orada kalırlar… yıllar geçse de.
Toz tutar, küllenir… ama silinmez.
Kapatmaya çalışsan da, üzerlerine bin kat kilit vursan da…
bir bakış yeter onları uyandırmaya.
Ve uyanınca… susturmak mümkün olmaz.”

Bakışları, camın ardında bile derinleşmişti.
“Bazı gerçekler, kelimelere sığmaz.
Çünkü kelimeler… onları olduğundan küçük gösterir.
Anlatmaya kalkarsan, ya eksik kalır… ya da kırılır.
O yüzden sessizliğin içinde büyürler.
Beklerler.
Ta ki biri… bakışlarının içine girene kadar.”

Lina, bu cümleleri dinlerken farkında olmadan nefesini tutmuştu.
Sanki kelimeler değil, onun içinden geçen bir gölge konuşuyordu.
Rüzgar’ın sesi, hem geçmişten gelen bir anı gibi tanıdık, hem de hiç duymadığı kadar yabancıydı.

“Sen unutmaya çalıştığını sanıyorsun.”
Başını hafifçe yana eğdi, gözleri onun gözlerinden milim kaymadı.
“Ama bazı şeyler, unutulmaz.
Onlar seni saklar.
Sana bakar.
Ve zamanı geldiğinde… seni hatırlatır.”

Bir an sustu.
O sessizlik, kelimelerinden daha ağırdı.
Ve o sessizliğin içinde, Rüzgar’ın dudaklarından son bir cümle döküldü:

“Ve senin gözlerin, Lina… hâlâ o geceyi taşıyor.”

Lina'nın elindeki dosya yere düştü.
Sayfalar açıldı.
Ama içindekilerden daha çok, şu anda içinde olanlar onu korkutuyordu.

Lina bir süre konuşmadı.
Rüzgar'ın sözleri hâlâ zihninde yankılanıyordu.
Ama ona bunun için gelmemişti.
Bir mahkûmun duygularına değil, bir cinayetin gerçeğine ulaşmalıydı.

Derin bir nefes aldı. Yere düşen dosyayı yerden aldı. Yavaş bir şekilde...
Dosyayı önüne çekti.
Ellerinin arasında tuttuğu sayfalar artık daha ağırdı sanki.

"Rüzgar," dedi, sesi bu kez daha net, daha soğuk.
"Buraya geçmişteki hayaletler için gelmedim.
Cinayet dosyayı hâlâ açık.
Deliller yetersiz.
Ama ben değil.
Ben yeterince kararlıyım."

Gözleri onun gözlerine saplandı.
Rüzgar' ın bakışlarında hâlâ o tanımsız sükûnet vardı.

"17 Kasım gecesi, saat 03:47.
Sadece bir kadın öldürülmedi.
Aynı anda şehirde başka neler oldu,
nerede olduğun net değil.
Kan örnekleriyle oynanmış.
Bir güvenlik kamerası silinmiş.
Ve senin parmak izin...
bir yerde olmaması gereken bir yerde çıktı."

Dosyadan bir sayfayı cama yasladı.

"Konuş Rüzgar."
"Sana yardım edebilmem için konuşmalısın."

Rüzgar gözlerini yavaşça indirdi.
Parmakları, camın üzerinde neredeyse görünmeyecek kadar hafif bir çizgi çizdi.
Sonra dudaklarınfs beliren o tanıdık yarım gülümsemeyle yanıtladı:

"Sen yardım etmeye gelmedin, Lina.
Sen kendini bulmaya geldin.
Ben sadece... bekliyordum.'

Lina dişlerini sıktı. Zihni bulanıktı, ama öfkesinden değil belirsizlikten. O bakışın altında ne kadar gerçek ne kadar oyun vardı? İçinde cevap aradığı her soru, bir düğüm gibi daha da sıkıyordu boğazını.

“Senin bekleyişin…” Lina’nın sesi neredeyse fısıltıya dönüştü, “Ne için?”

Rüzgar yavaşça başını kaldırdı. Gözlerinin içinde bir anlık titreme vardı, ama dudaklarından çıkan kelimeler hala soğuk ve netti:

“Benim için değil. Karanlıkla yüzleşmek isteyenler için. Ve sen... sen bu yüzleşmeye bir adım daha yaklaştın.”

Lina ellerini masanın kenarına bastırdı, sesinde ince bir sarsıntı vardı:

“Ben... bu yükü taşıyamayabilirim, Rüzgar. Belki de hâlâ o geceyi göremiyorum. Sadece küller var önümde.”

Rüzgar hafifçe gülümsedi. “Küller, yangının hatırasıdır. Ama ateş, külle birlikte ölmez. Senin gözlerinde hâlâ o ateş yanıyor. Kül Göz.”

Lina gözlerini kaçırdı, ama içinde saklı kalan o kırılgan umut, biraz daha parladı.

“Ya eğer yanarsam? Ya bu ateş, beni yutarsa?”

Rüzgarın sesi sakin ama kararlıydı:

“Yangın seni yutmaz. Seni dönüştürür. Ve sen, değişmekten korkmuyorsun. En azından şimdi.”

Bir an ikisi de sustu. Zaman odayı ağır ağır doldururken, Lina fark etti ki, Rüzgar’ın sözleri bir yük değil, bir çağrıydı.

“Peki ya gerçekler?” diye fısıldadı Lina, “Cinayet, delil yetersizliği... Bu karanlıkta bir ışık nasıl olur?”

Rüzgar hafifçe başını salladı, gözleri camın ardındaki soğukluğa kaydı.

“Gerçekler, bazen en karanlık anlarda ortaya çıkar. Sen ışığı bulacak olan kişisin. Ama önce, kendinle yüzleşmelisin.”

Lina derin bir nefes aldı, gözlerinde bir kararlılık belirdi.

“Öyleyse başla, Rüzgar. Bana o karanlığı göster. Ve belki, sonunda hem senin hem benim gözlerimdeki küller kalkar.”

Rüzgar, hafifçe doğruldu, gözlerindeki o eski, bilge bakış yeniden parladı. “Lina, karanlık sadece dışarda değil. İçimizde de var. Ama unutma, ışık da öyle.”

Lina, ellerini sıktı, artık titremeyen ellerini. “İçimdeki karanlıkla nasıl barışırım? Ya kaybolursam?”

Rüzgar, masanın üzerine dokundu, sanki zamanın kendisini tutuyormuş gibi. “Kaybolmak, kendini bulmanın ilk adımıdır. Senin içindeki ateş, sadece yanmakla kalmaz; yol gösterir, aydınlatır. O ateşi söndürmek değil, onu kucaklamak gerek.”

Birden odanın kapısı yavaşça aralandı. İçeri, hafif bir esinti gibi bir figür girdi; Lina’nın dikkat kesildi. Rüzgar başını çevirip baktı, yüzünde hafif bir tebessüm vardı.

“Zaman geldi,” dedi, “gerçekle yüzleşme vakti. Küllerin altından yükselmek için artık geri dönüş yok.”

Lina derin bir nefes aldı, gözleri karanlığın içinde parıldayan küçük bir kıvılcıma dönüştü.

“Hazırım,” dedi.

Ve o anda, odanın içindeki gölgeler dans etmeye başladı; bilinmezlik içinde bir yol açılıyordu.

Bir kez daha kapı gürültüyle aralandı.

İçeriye bir gardiyan girdi.
Yüzünde alışılmışın dışında bir gerginlik vardı.

"Ziyaret sona eriyor."
"Mahkûm Tanyel için güvenlik protokolü aktif hale getirildi."

Lina dönüp gardiyana baktı.

"Daha beş dakikam vardı."

Gardiyan gözlerini kaçırarak iki yana salladı.
"Emir geldi.
Odadan hemen çıkmanız gerekiyor, doktor hanım."

Rüzgar yerinden kıpırdamadı.
Lina ona son kez baktı.
Cümlelerinin içinde cevap yerine sorular kalmıştı.

Lina tam geri adım atacakken, koridorun köşesinden ani bir ses duyuldu hızlı, keskin bir tıkırtı. Gardiyan aniden başını çevirdi, alarm zilleri gibi yükselen gerilim bir anda ortamı sardı.
Bir başka gardiyan, aceleyle köşeden belirdi, yüzü solgundu.
“Doktor, orada bir şey yok!” diye fısıldadı hızla, ama Lina bunu duymuştu bile.
Tam o sırada, kapının hemen yanındaki güvenlik kamerası ışığı aniden kırıldı, karanlık bir gölge hızla koridordan geçti.
Gardiyanlar anında silahlarına yöneldi, koridorun sessizliği çatırdadı.
“Kim var orada?! Göster kendini!” diye bağırdı mesafeli gardiyan.
Lina’nın kalbi deli gibi atıyordu, elleri titriyordu ama gözleri keskinleşmişti; bu sessizlik, bu bekleyiş artık dayanılmazdı.
Birden, kapının yanında patlamaya benzer bir ses duyuldu, toz bulutları havaya kalktı ve Lina, gardiyanlarla birlikte kendini yere attı.
“Kaçın!” diye bağırdı gardiyan, “Bir saldırı var!”
Lina, o an anladı; bu koridorun sessizliği yalan söylüyordu. Bir şeyler çok yanlış gidiyordu.

Toz bulutları yavaş yavaş dağılırken, Lina yerde diz çöküp etrafa baktı. Gardiyanlar silahlarını hazır tutmuş, kapının kırılan kısmına dikkat kesilmişti.

O anda, koridorun uzak ucundaki pencere aniden sert bir rüzgarla açıldı. Soğuk hava bir anda içeri doldu, Lina’nın saçlarını ve giysisini savurdu. Koridordaki küçük kâğıt parçaları, toz ve kırık cam parçaları rüzgarla havalanıp dans etmeye başladı.

Rüzgarın uğultusu, koridorun sessizliğini daha da derinleştirip tüyleri diken diken etti. Lina, nefesinin buharlı olduğunu fark etti; soğuk hava sanki karanlıkla birleşip daha korkutucu bir sahne yaratıyordu.

Mesafeli gardiyan, sert bir ifadeyle koridora bakarken rüzgar, kırık kapının arasından gelip odanın içine girdi; odayı aniden soğutmuştu.
“Rüzgar bile bu sessizliği bozdu,” dedi gardiyan, gözlerini daraltarak.

Tam o sırada, koridorun karanlığından derin ve tok bir ses geldi :
"Rüzgar Tanyel."

Sesten donan gardiyanlar ve Lina, rüzgarın uğultusunun içinde o ismi duydu; sanki rüzgar onun adını fısıldıyordu.

Birden koridorun karanlığından hızlı bir gölge fırladı. Rüzgar, gölgenin etrafında dolandı, sanki onu gizlemeye çalışıyor gibiydi. Gardiyanlar ateş etti ancak gölge rüzgarın yardımıyla gözden kayboldu.

Lina'nın kalbi daha hızlı çarpmaya başladı, rüzgarın uğultusu kulaklarında çınlarken; artık bu koridorların sırlarını çözmekten başka çaresi yoktu.

O sırada, binanın başka bir katında bir telefon çaldı.
Sadece bir cümle kuruldu:

"Tanyel konuşmaya başladıysa biz biteriz."

🤍🔥DEVAM EDECEK...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18