2. bölüm · Krallar ve Kurallar

Güven Testi

ibrahim Yıldırım

Meydandaki çekiç sesleri, her bir darbede ruhumdan bir parçayı koparıp götürüyor gibiydi. Muhafızlar beni zorla yağlı urganların ve yeni çakılan ahşap kazıkların olduğu darağacına doğru sürüklüyordu. Rhea yüzünden kellem gitmek üzereydi.
Cellat beni kazığın önüne fırlattığında gözlerimi sıkıca kapattım.
Tam o anda, gökyüzünü yırtan bir patlama sesi yükseldi.
Saniyeler içinde meydan simsiyah, göz gözü görmez bir sis bulutuyla kaplandı. Kaşla göz arasında, güçlü eller belimi kavradı. Beni adeta bir tüy gibi havada kapıp omzuna fırlattığında nefesim kesildi.
Beni sarayın dehlizlerinden, gizli lağım tünellerinden geçirerek çılgın bir hızla kaçırdı. Nihayet sarayın kilometrelerce uzağında, ormanlık alandaki gizli, taş bir sığınağın kapısını tekmesiyle açıp beni yere bıraktı. Tozların içinde öksürerek doğruldum ve öfkeyle başımı kaldırdım.
Karşımdaki adam yavaşça yüzündeki peçeyi indirdi.
Karşımdaki adam, hayatımda gördüğüm en kusursuz ama bir o kadar da tehlikeli çehreye sahipti. Uzun, gür, gece karası saçları hafifçe alnına dökülmüştü; tellerin bir kısmı terden şakaklarına yapışmış, ona vahşi bir hava katmıştı. Keskin, mermerden oyulmuş gibi duran elmacık kemikleri, sarsılmaz bir iradeyi simgeleyen köşeli çene hattıyla birleşiyordu. Ama asıl çarpıcı olan gözleriyse, zifiri karanlıkta bile derin bir kor gibi parıldayan, insanı delip geçen koyu kahverengi gözleriydi. Uzun boyu, siyah zırhının altında bile esnekliğini ele veren geniş omuzları ve yapılı gövdesiyle tam bir savaşçıydı. Boynundaki ince yara izi, geçmişte atlattığı ölümcül savaşların birer nişanı gibi parlıyordu.
Kollarını göğsünde birleştirip bana üstten, oldukça kibirli bir bakış attı.
"Beni neden kurtardın?" diye sordum, sesimdeki şüpheyi gizlemeyerek. "Kimsin sen?"
Adam bana doğru üstten bir bakış atıp o sinir bozucu ukala tavrıyla dudaklarını kıvırdı. "Çok konuşma şifacı kız," dedi sesi pürüzsüz ama bir o kadar da iğneleyiciydi. "Sadece hayatını kurtardığım için bana minnettar ol."
O an beynimden aşağı kaynar sular dökülürken gözlerimi kıstım. "Sen..." dedim üzerine doğru yürüyerek. "Sen benim şifacı olduğumu nereden biliyorsun?"
Cevap vermedi, sadece o sinir bozucu kahverengi gözleriyle beni izlemeye devam etti. Bu rahatlığı beni daha da delirtti. Öfkeme yenik düşmüş gibi yapıp ona iyice yaklaştım. Tam o saniyede, onun hiç beklemediği bir çeviklikle elimi zırhının yanındaki açık bölmeye söküp cebindeki gümüş işlemeli keskin hançeri tek bir hamlede çektim.
Saniyeler içinde, hançerin soğuk namlusunu adamın o keskin çene hattının hemen altına, boğazına dayadım. Aramızda bir nefeslik mesafe kalmıştı; içimde en ufak bir aşk kırıntısı yoktu, sadece saf bir hayatta kalma dürtüsüyle nefes alıyordum.
"Soruma cevap ver," diye fısıldadım, hançeri tenine biraz daha bastırarak. "Kimsin sen?"
Adam boğazındaki ölümcül soğukluğa rağmen milim kıpırdamadı. Gözlerindeki o ukala pırıltı bile kaybolmadı, aksine hafifçe sırıttı. "Bana teşekkür etmeni istiyordum, kellemi almanı değil," dedi sesi buz gibi sakindi. "Hem söylesene... Sana iyilik yapanlara böyle mi karşılık veriyorsun?"
"Benim dünyamda karşılıksız iyilik olmaz," diye tısladım.
"Bakışmanızı ve bu tehlikeli dansınızı bölmek istemem ama," diye sığınağın köşesinden alaycı bir ses yükseldi. "Eğer romantizmi başka yerde yaşayacaksanız söyleyin, biz dışarı çıkalım. Ayrıca o elindeki hançerle patronun boğazını kesersen burayı temizlemek zorunda kalacağız, o yüzden lütfen yavaşça yere bırak."
İçeride yalnız olmadığımızı o an anladım. Kafamı hızla sesin geldiği yöne çevirdiğimde, köşede elindeki elmayı sevimli bir şekilde kemiren devasa cüsseli bir adam ve arkasında sırıtan üç kişi daha gördüm. Kim olduklarına dair en ufak bir fikrim yoktu.
Boğazına hançer dayadığım adam, gözlerini gözlerimden ayırmadan elini usulca uzattı. "Hançerimi geri alabilir miyim, yoksa bu tanışma faslını daha ne kadar uzatacağız?" dedi. "Ben Darian (Daryen). Bu tahtın asisi ve bu gördüğün gizli sığınağın tek lideriyim."
Hançeri yavaşça çekip ona geri fırlattım. Darian hançeri havada yakalayıp cebine koyarken arkasındaki ekibe döndü. "Mecburen buradasın Ophelia. Ve bu ahmaklar da benim ekibim," diyerek elindeki elmayı ısıran o devasa adamı işaret etti. "Bu Kael (Kayel). Grubun dövüş ustasıdır. Kollarındaki yara izleri seni yanıltmasın, kendisi tam bir ölüm makinesidir."
Kael elmasını bana doğru kaldırıp sırıttığında gözlerim hemen yanındaki adama kaydı. Araya girerek, "O söylediğin, şu kenarda duran..." dedim ve o çocuğu işaret ettim. Konuşmamın gerisini getirmedim ama zihnimden geçenleri direkt Darian'a baka baka söyledim: "Hafif uzun boyu, kıvırcık saçları ve çilleriyle gayet sevimli duruyor. Pek bir numarası varmış gibi değil."
Darian benim bu yorumuma hafifçe güldü, kahverengi gözlerini o çocuğa çevirdi. "Görünüşe aldanma şifacı. O sevimli dediğin kişi Ronan (Ronan). Bizim en iyi ajanımızdır. İnsan ilişkilerinde o kadar iyi ki, saray soylularını bile parmağında oynatır. Ne zaman arkandan kumpas kuracağını ruhun bile duymaz."
Ardından Darian sırayla diğerlerini de tanıttı. Gölgelerin arasından sessizce çıkan Soren'in (Sören) grubun gizlilik uzmanı ve en tehlikeli casusu olduğunu öğrendim. Grubun en sonundaki Vane (Veyn) ise kafasındaki darmadağın turuncu-sarı arası parlak saçlarıyla kıpır kıpır, diğerlerine göre acayip saf duran bir çocuktu. Takla atarak önüme gelip, "Oha! Sen cidden şu şifacı kız mısın? Sarayı patlatacaktın az kalsın! Saçların çok havalıymış, hangi otları kullanıyorsun?" diye sordu.
Onu duymazdan gelerek doğrudan Darian’a döndüm. Kaşlarımı kaldırıp şüpheyle sordum: "Neden bana bunların hepsini ve görevlerini söyledin? Amacın ne?"
Darian o gizemli ve ukala gülümsemesini yüzüne takındı, kahverengi gözleriyle beni süzdü. "Biraz sonra anlarsın," dedi sadece.
Tam o sırada, sığınağın ağır ahşap kapısı aniden açıldı ve içeriye elinde keskin bir bıçak tutan biri girdi. Üzerinde bol, siyah kıyafetler vardı ve yüzü simsiyah bir peçeyle tamamen kapatılmıştı; sadece keskin, buz gibi bakan gözleri görünüyordu. Kim olduğunu ne ben biliyordum ne de içeridekiler bir şey söyledi. Kız, bıçağı ters tutarak köşedeki gölgeye çekildi. Darian bana döndü: "Bu gece onun yanında kalacaksın," dedi.
Odanın köşesindeki yatağa geçip oturdum. Kafamı ellerimin arasına aldığımda içimi kaplayan o devasa hayal kırıklığıyla baş başa kaldım. Medora... İki yıldır can dostum sandığım kızın, beni o tuvalette sıkıştırıp şişenin yerini öğrenmeye çalışmasını şimdi idrak ediyordum. O bana yardım etmemişti; o beni saniye saniye saraya ihbar etmişti. Gözlerimden öfke gözyaşları dökülürken sığınağın dışından gök gürültüsü yükseldi.
Kendimi tutamadım. Hızla ayağa kalkıp sığınağın kapısını açtım ve kendimi dışarıdaki sağanak yağmurun altına attım.
Yağmur damlaları yüzüme sertçe vururken dizlerimin üzerine çöktüm. Avuçlarımı çamurlu toprağa daldırdım, sıkıca sıktım. Ciğerlerim patlayana kadar gökyüzüne doğru haykırdım:
"Yemin ederim! Bu toprağa yemin olsun ki annemin katillerini tek tek diz çöktüreceğim! Ve Medora... Seni kendi ellerimle zehirleyeceğim! İntikam alacağım kişi artık bir değil, iki!"
"Güzel yemin," dedi arkamdan bir ses.
İrkilerek arkama döndüm. Sığınaktaki o yüzü peçeli kız da yağmurun altında arkamda duruyordu. Usulca bana doğru yürüdü. Elleri yüzündeki peçeye gitti ve peçeyi yavaşça aşağı indirdi.
Şoktan dilimi yutacaktım. Gece karanlığında, meşale ışıklarının altında parıldayan o sert, asil yüz... Muhafız alayının başı Amara’ydı!
"Sen..." diye kekeledim. "Saray muhafızı..."
Amara hafifçe gülümsedi. "Sarayda sandığından çok daha farklı, çok daha parlak şeyler dönüyor Ophelia. Ben o kraliyete değil, Darian’a bağlıyım. Ve sana yardım edebilirim. Ama önce... Sana cidden güvenmem gerek."
"Bana güvenmen için ne yapmam gerekiyor?" diye sordum yağmur suları yüzümden süzülürken.
Amara cevap vermedi, sadece gizemli bir şekilde baktı.
AYNI GECE - BİRKAÇ SAAT SONRA
Sığınakta herkes uykuya dalmışken, birden dışarıdan gelen çığlıklar ve at sesleriyle uyandım. Gözlerimi açtığımda içerisi duman altıydı!
"KRALİYET ASKERLERİ! BASKIN VAR! YAKIN HER YERİ!" diye bağırıyordu dışarıdaki sesler.
Sığınağın ahşap kapıları kırıldı, içeriye alevler sıçradı. Kael, Ronan ve diğerleri silahlarına sarılarak dışarı fırladı. O kaosun ortasında saray muhafızlarından biri beni kolumdan yakaladı. Yüzüme sırıttı: "Yürü şifacı sürtük, diğer asilerin yerini söyle, kelleni bağışlayalım!"
Alevler yüzümü yalarken, Darian’ın ekibinin dışarıda zor durumda olduğunu görebiliyordum. Muhafız beni hırpalarken dişlerimi sıktım. Eğer şu an Darian’ın, Kael’in ya da bu çocukların gizli sığınaklarını veya planlarını söylersem serbest kalabilirdim. Ama dönüp arkama baktım; beni celladın elinden alan o koyu kahverengi gözlü adamı düşündüm.
"Asla!" diye bağırdım muhafızın yüzüne tükürerek. "Ölürüm de size tek bir isim vermem! Cehenneme kadar yolunuz var!"
Tam muhafız kılıcını bana doğru savuracakken... Bir anda dışarıdaki tüm o at sesleri, alevler ve muhafızlar bir illüzyon gibi sönüverdi. Dumanlar dağıldı.
Siyah zırhlı muhafız kaskını çıkardı; bu az önce dışarıda savaşan Kael'di. Kapının eşiğinde duran Darian, Ronan ve Vane bana bakıp sırıtmaya başladılar. Vane el çırpıyordu: "Vay canına, kız cidden bizi satmadı!"
Amara köşeden çıkıp yanıma geldi, elini omzuma koydu. "Korkma Ophelia, sakin ol," dedi güven veren bir sesle. "Kraliyet falan basmadı burayı. Bu sadece bizim sana uyguladığımız küçük bir güven testiydi. Ve sen... canın pahasına bizi satmayarak bu testi geçtin. Artık gerçekten bizdensin."
Darian bana doğru yürüyüp tam önümde durdu, o etkileyici kahverengi gözleriyle gözlerimin içine sert ve mesafeli bir saygıyla baktı. "Aramıza hoş geldin, şifacı kız. Güvenimi kazandın. Şimdi o krallığı nasıl yıkacağımızı konuşabiliriz."

Bazı mantık hatalrı olabilir kusura bakmayın arkadaşlar bölüm hakkında yorumlarınızı bekliyorum

Beğnemeyi unutmayın 😚