Bölümler 2Şu an: 1. Bölüm-Tercihler ve Zorunluluklar
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hayatımızı tercihlerimiz ve zorunluluklarımız belirler.
Birinin tercihi başkasına zorunluluk olabilir. O zorunluluklar da nefreti doğurabilir.
Küçük bir nefret tohumu da salınarak zehirli bir meyve ağacına dönüşebilir. O meyvelerden yeni tohumlar, yeni tohumlardan da yeni ağaçlar kök salabilir.
Bu ağaçlar da en çok masumları zehirleyebilir.Zehirlenen masumlarsa haksızlığa susmayıp yepyeni bir dünyanın ortaya çıkmasına neden olabilir.
“Krallıklar ve imparatorluklar her zaman kanla yönetilmiştir. Bunun devleti yaşatmak için olduğu söylense de çoğu yönetici kendi hırslarının kurbanı olmuştur.”
“ Katılmıyorum. O zamanın şartları açısından düşünürsek ya can alacaksın ya da can vereceksin. Bu iki seçenek birer tercih değil zorunluluktur.”
“O şartlar birer insan uydurmasıdır. Zorunluluk dediğimiz şeyin öncesinde bir tercih gelir. Sen veya senden önce biri tercih yapmıştır ve onun bedeline sen zorunlu tutulmuşsundur.”
Münazara yapan öğrencilerimi dikkatle izliyordum. Daha on dakika önce vermiş olduğum konuyla güzel iş çıkarıyorlardı. Konu ne miydi?
Taht savaşları uğruna hanedan kanı dökülmesi doğru muydu, yanlış mıydı?
Açıkçası bir tarih öğretmeni olarak ben doğru buluyordum. Devletlerin bekası için kardeş katli her zaman iyi olmuştu. İnsanca değildi farkındaydım ama yöneticiler de insan değildi. Kanlı taht sahipleri duygudan yoksundu.
“Biraz daha örnekler üzerinden ilerleyin.” diyerek iki gruba da talimat verdim. “Söyledikleriniz çok soyut kalıyor, somutlaştırmaya çalışın.”
Yanlış olduğunu savunan B takımından Ahmet hemen örneği yapıştırdı. “3. Mehmed’I hepimiz biliyoruz. Tek gecede 19 kardeşini boğdurtan bir adam. Dönemin şartları ne olursa olsun o zamanki halk tarafından bile saygı görmemiş. Hatta ondan sonra tahta çıkan oğlu kendisini sevmediği için cenazesine gitmemiş.”
Memnuniyetle gülümsedim. Benim öğrencim olmalarının hakkını veriyorlardı.
A takımı da biraz düşündükten sonra kendi örneklerini buldu. “O halde biz de 2. Bayezid’den örnek verelim. Tahta çıktığında öldürmediği kardeşi Cem Sultan farklı ülkelere sığınmış ve bu kardeşi üzerinden tehdit edilen 2. Bayezid’in bir icraat gösterememesine sebep olmuştu.” Konuşan öğrencim Bahar onaylatmak için bana döndü. “Bildiğiniz üzere kendisi Yükselme dönemi içindeki duraklama dönemiydi.”
“Bayezid kardeşinden dolayı değil zikir çekmekle meşgul olduğundan hiçbir şey yapamadı.” diyen Berk’e ayıplar gibi bir bakış attım. Saygı çerçevesinde yapılan münazara bu kadardı. Bundan sonrası tamamen kaos olacakfı.
Alican da çirkefleşmeye başladı. “Boş yapma. Müfredata göre olan şeklini anlatıyoruz işte.”
Boğazımı temizleyerek dikkatleri üzerime çekmeye çalıştım ama nafileydi. Bu öğrenciler ergenlik ve yetişkinlik arasındaki ince çizgideydi. Karşılıklı atışmalar her zamanki gibi başladı ama bu sefer biraz abartıya kaçmıştı neyse ki Berk daha fazla uzatmayıp konuyu mizaha bağladı.
“Sen Abdülhamit’i savundun.”
“Savunmadım.” diyen Alican parmağını karşı takımın gözüne sokmak istercesine salladı. “Terbiyesiz, çıkar göster.”
“Savundun.” diyerek sırasından kalkmaya yeltenen Berk’i diğerleri tuttu. Gülmemeye çalışıyordu.
“Ahlaksız adam.” dedi Alican.
Tükürme pozisyonuna geldi Berk. “Alçak puşt.” Tokat atar gibi yaptı ve gülmeye başladı. Bulduğu her fırsatı değerlendiren şakşakçı sınıf tabii ki de alkış tuttu.
Ben de gülecek gibi oldum ama sonra ciddiyetimi toparlayıp masama yöneldim.
“Başta güzel gidiyordunuz ama tabii ki sona varamadan balon gibi söndünüz. Kazanan yok.” Sırıttım. “Ama ceza var.”
Ara tatile girmek üzere olduğumuz için zaten bir ödev vermeyi planlıyordum ama sonradan öğrencileri sıkmamak için vazgeçmiştim. Madem bugünkü münazara rezaletti bari ceza adı altında bir görev vermeliydim.
Sınıftan homurtular yükseldi. Sınav haftasından yeni çıktıklarını, ara tatilin dinlenmek için olduğunu söylemeye başladılar.
“Görev basit. Bir kompoziyon yazacaksınız. Konununuz da geçmişte bir devlet yöneticisi olsanız nasıl yönetirdiniz? Askeri, eğitim, hukuk, yönetim, evlilik, veraset anlayışı gibi pek çok konu hakkında bir düzenleme yaptığınızı düşünün. Birkaç sayfa yazıp ara tatilden sonra bana getirin. Derste öğrendiklerinizden ilham alabilirsiniz. Anlaşıldı mı?”
Konu sınıfın hoşuna gitmiş olacak ki herkesten onaylar mırıltılar çıktı.
Umay’ın söylediği sözlerle ona döndüm. “Anaerkil bir toplulukta kadın yöneticilerin çoğunlukta olduğu ve soykırımsız, katliamsız bir dünya yazıp bu Nazizm savuncuları erkeklerin önünde okumak için sabırsızlanıyorum.”
“Tövbe haşa.” diye bağırdı Doruk. Sesinde nasıl olduğunu bilmediğim bir yeniçeri efekti vardı sanki. Her an çıkıp Bişmişah Allah Allah diye gülbank okuyabilirdi. “Biz Fatih Sultan Mehmed’in, Yavuz Sultan Selim’in mübarek yolundan gitmekteyiz.”
Öğrencilerimin bana sıklıkla atmakta olduğu video geldi aklıma. Okulun ilk günü hocanın iyi anlaşırsınız diyerek oluşturduğu sıra düzeni...
Okulun ilk günlerinde bir olaya sinirlendiğim için rastgele bir sıra düzeni yapmıştım ama biraz düzensiz gibiydi.
Yani birazcık...
Örnek vermek gerekirse...
Şeriatçı-laik, , faşişt-liberal, sağcı-solcu, Osmanlıcı-Türkiyeci, Abdülhamitçi-Enver Paşacı, Timurcu-Bayezitçi, Atatürkçü-Abdülhamitçi ve dahası...
Farklılıklar insanı insan yapardı. Öğrencilerim yoruyor olsalar bile onları çok seviyordum.
“Tek bir uyarı yapacağım.” diye ciddiyetle baktım. “Irkçılık, katliam, vicdansızlık ve saygısızlık yok.”
“Erkeklerde anlama kıtlığı olabilir.” diyen erkek düşmanı Duygu’ya baktım. Her ilişkisinde aldatıldığı için tüm erkeklerden nefret etmeye başlamıştı. “İkinci kez uyarı yapın diyeceğim ama münazaradan önce de aynısını üç kez anlattınız.” Ellerini iki yana açtı. “Sonuç ortada.”
Erkeklerden de homurtular yükselmeye başladığı esnada Hayri ayaklandı. “Susun. Zil çalacak şimdi. Günü sonlandırmam lazım.”
Sınıfın haylaz çocuğuydu. Ama sevdirmeyi başarıyordu. Her hafta da ayrı bir gün sonu çalışması yapardı.
Gülümsedim. “Buyur Hayriciğim seni dinliyoruz.”
Başını dikleştirdi. “Tarih 1071. Sultan Malazgirt Alparslan Zaferi’yle Türklerin kapısını Anadolu’ya açtı.”
Uyum sağladım. “He? N’oldu, n’oldu?”
Gözleri kısıldı ve saçlarını karıştırdı. “İi, ee.” diye bir ses çıkardı önce. “Sultan Zafer... Anadolu’daki kapıları... Alparslan’a açtı... 1717’de.” Duraksaya duraksaya söyledikleri hepimizi güldürdü.
“Kabul edelim Tulum Hayri rolü daha iyiydi.” dedi Bahar. “Defterdar teyzeli bir şey vardı.” diyince doğrusunu okudum.
“Tiz-i reftaf olanın
Payine damen dolaşır”
Hayri’ye baktım. “Sen.” diye kızgın bir tonda konuştum. “Sen, sen kalk. Tekrarla bakayım.” Hayri durur mu yapıştırdı cevabı.
“Teyzesi defterdar olan
Faytonla damda dolaşır.”
Öğrencilerle bu tarz sohbetlerimizi çok seviyordum. Her şey dersten ibaret değildi. Bazen de öğrencilerin aklında kalacak anılar biriktirtmeliydim.
Gülüşmelerimizin arasında zil çaldı. Çıkmadan önce yanıma gelen birkaç öğrencinin ödev hakkındaki sorusunu yanıtladım.
Kesinlikle çok güzel ortaya çıkaracaklardı. Görmeyi sabırsızlıkla bekliyordum.
Sınıftan çıktım ve koridorda yürümeye başladım. Çıkış vaktiydi. Bugün günlerden perşembeydi ve benim yarın dersim yoktu. On gün boyunca evde tatil yapacak olmak üzerimdeki bütün yorgunluğu atacaktı.
Bir alt kattaki öğretmenler odasına gidebilmek için önce diğer öğrencilerin de kullandığı merdivenleri inmek zorundaydım. 1000 kişilik okulun tek bir merdivenden inmesiyle oluşan kargaşada tek bir kat bile iki dakikayı alıyordu.
Geçen sene tek vardiya sisteminde 2000 öğrenci aynı anda aynı merdiveni kullandığı için kavgalar ve sakatlanmalar oluyordu. Bu sebeple iki vardiya sistemine geçilmiş, öğrenciler de sabahçı-öğlenci olarak ayrılmıştı. İstanbul gibi bir şehirde bile böylesine kısıtlı imkanlar varken diğer şehirleri düşünemiyordum.
Öğretmenler odasına nihayet ulaşabildiğimde masaya bıraktığım birkaç eşyayı dolabıma koyduktan sonra çantamı ve montumu alarak odadan çıkmayı planlıyordum ki seslenilmemle durmak zorunda kaldım.
“Hazel hocam, bir bakar mısınız?” Bu tabii ki öğrencilerimden biri değildi. İngilizce hocalarından biri olan Burak öğretmen en azından bu sefer samimiymişiz gibi Hazel diye hitap etmemişti.
“Efendim, Burak hocam?”
“Malum kış aylarındayız. Hava çoktan karardı. İsterseniz ben bırakayım diyecektim.”
Karşımdaki adama baktım. Bir dakika bile fazladan vakit geçirmek için yapmadığı şey kalmamıştı.
Bazen de bana karşı ilgisi olduğunu belli etmeye çalışıyordu. Aptal değildim, anlayabiliyordum ama vazgeçsin diye anlamamazlıktan geliyordum. Maalesef işe yaramıyordu. İmaları can sıkıcı boyutlara ulaşmaya başlamıştı.
“Gerek yok. Yalnız gitmeyi tercih ediyorum.” Yalnız kelimesini olabildiğince bastırmıştım. Yoksa bu adam iyi niyetten anlamıyordu.
Soğuk bir şekilde “İyi akşamlar.” dedikten sonra öğretmenler odasından çıktım. Kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Geriye akşam sevgilileriyle buluşacağı için makyaj yapmaya tuvalete giden kızlar ve çıkışta kavga edecek birkaç serseri erkek kalmıştı.
Nöbetçi olduğum günlerde bu gruplarla özel olarak ilgilenmek çok zordu. Kızlar neyse de erkekleri birbirine girdikten sonra asla ayıramıyordum. Bazı günler polis geldiği bile oluyordu.
Bahçeye çıktığımda havanın diğer günlere oranla daha az soğuk olduğunu fark ettim. Ilık bir rüzgar esiyor, kahve saçlarımı dalgalandırıyordu. Güzel bir akşamdı. Kulaklıklarımı çantamdan çıkardım ve rastgele bir müzik açtım ve okuldan tamamen çıktım.
Evime yürüyerek gitmeyi tercih ediyordum. Zaten yakın mesafedeydi. Ama ormanlık alanın yanından geçmek bazen tehlikeli olabiliyordu. Yaz aylarında piknik yapılan alan kış aylarında özellikle karanlığın çöktüğü vakitlerde ürkütücüydü.
Ne yazık ki hem kış ayındaydık hem de karanlığın çöktüğü bir vakitteydik. Kadın cinayetlerinin yüksek sayılara ulaştığı, her hafta bambaşka birer vahşet gördüğümüz bir ülkede yaşıyorduk.
Dinlediğim şarkıdan uyumlu bir ses yükseldi. Dışına baksan kat kat cila, içeriyi kemiren tahta kuruları.
Modumu düşürmemek için farklı bir şarkıya geçiş yaptım. Tabii öncesinde altmış saniyelik reklamı dinlemem gerekmişti ama olsun, en azından ücretsizdi.
Açılan şarkıyı beğenmeyip farklı bir şarkı bulmakla cebelleşirken ormanlık alana gelmiş olduğumu fark ettim. Mecburen kulaklıktaki sesi en aza indirdim ve yola odaklandım. Dövüş bildiğim için kendimi savunabilirdim ama beklenmeyen bir ataktan kurtulabilir miydim bilmiyordum.
Kısa bir an kendimi haber başlıklarında düşündüm. Hazel isminde genç bir öğretmen akşam saatlerinde ormanda ölü bulundu.
Kafamı sağa sola salladım. Ne saçmalıyordum ben? Her gün geçtiğim yolda bugün neden endişeyle yürüyordum?
Güzel bir şeyler düşünmeye çalıştım. Aklıma hemen öğrencilerim geldi. Dersine girdiğim sınıfların bu sınavda notları artmıştı. Daha uyumlu, çalışkan ve özgüvenli olmaya başlamışlardı. Ara tatilden döndüğümüzde saygı konusunda da ilerleme kaydederlerse mükemmel olacaktı.
Yüzümde bir gülümseme oluştu ama bu yalnızca üç saniye sürdü. Bir kedinin inlemeye benzeyen miyavlaması hemen yandaki ormanda yankılandı. Adımlarım durdu, belki yanlış duymuşumdur diye düşündüm ama hayır yanlış duymamıştım. Daha acılı bir ses duyuldu aynı kediden.
Gidip baksam mı diye düşündüm lakin tehlikeliydi. Geri dönüşüm olmayabilirdi.
Peki ya kedi ne olacak dedim bir yandan da içimden. Zor durumda olabilir, yardım edilmesi gerek.
Çığlığı andıran miyavlaması zihnimi parçalıyordu.
İki dakika kontrol edebileceğime karar vererek bir adım attım ormandan içeri. Düşündüğüm kadar karanlık değildi. Sanki biraz ötede zifiri karanlığı az da olsa aydınlatan bir şey vardı.
Kendimi toparladım ve telefonumun ışığını da açarak sese doğru ilerlemeye devam ettim. Hava bugün pek soğuk değildi ama ormandan içeri girince daha da ısınmaya başladığımı hissettim. Ürperticiydi.
Kaybolmamak için geldiğim yolu sık sık kontrol ediyordum. Özellikle dümdüz yürümeye çalışıyordum ki kolaylıkla geri dönebileyim.
Dakikalar sonra sese iyice yaklaşmış olduğumu fark ettim. Işığı her yere tutarak kontrol edince kediyi nihayet bulabildim. Küçük, turuncu bir kediydi.
Çömeldim ve kendisini kontrol ettim. Telefondan gelen ışık onu korkutmuşa benzediği için telefonu da yere bıraktım. Neyse ki zemin yani toprak kuruydu.
Bakışlarım gözlerinden ayaklarına kaydığında bir kapana yakalanmış olduğunu fark ettim. Öndeki ayağının bir kısmı dişlerin arasında kalmıştı.
“Nasıl bir zalimliktir bu?” diyerek homurdandım.“Hayvanlardan ne istiyorsunuz?” Çantamı da telefonumun yanına koyarak kapanın her iki tarafını ellerimle tutup tüm gücümle çekiştirdim.
Yapıldığı malzeme sanırım ucuzdu. Yaz aylarında yine birkaç kez denk gelmiştim böyle olaylara. Bazı zamanlarda hiçbir kuvvetimle açılmayacak derecede olduklarından yardım isterdim. Bu sefer de sertti ama kendi başıma açabileceğim bir kapandı.
Uzun uğraşlar sonucunda kedinin ayağını çıkartabilecek kadar bir boşluk açabilmiştim.
Ayağını kapandan dikkatle çıkardığımda ellerime de kan bulaştı. Umursamayıp yaraya baktım. En kısa sürede veterinere götürmem gerekecek kadar kötü görünüyordu.
Anlamadığım bir şekilde kedi yaralı ayağının üstüne basmadan yavaş yavaş yürümeye koyuldu. Tutmaya çalıştım ama başaramadığımda ayaklanarak peşinden gitmeye başladım.
Kediye dikkat kesildiğimden başka hiçbir şeye odaklanamamıştım. Yoksa tam karşımda olan ve ormanı aydınlatan bu şeyi görmemem mümkün değildi.
Bu bir çiçekti.
Ama hiç görmediğim tarzda bir çiçekti. Yarı saydam beyaz taç yaprakları güzel görünüyordu görünmesine ama asıl dikkatimi çeken bu değildi. Aydınlığa sebep olan çiçekten salınan küçük parıltılardı.
Gerçek manada küçük ışıltılar vardı. Çiçeğin ortasındaki turuncu kısmından yani filament ve anterlerinden ortaya çıkıyor, ormanın dört bir yanına yayılıyordu.
Büyülenmiş gibi bakıyordum. Adımlarımın çiçeğe doğru gitmesinin sebebi de bundandı. Kedi de çiçeğin hemen yanında durarak sanki bana onu gösteriyordu. Yaklaşıp yakından baktım. Gerçekten çok güzel ve zarif görünüyordu.
Derin bir nefes verdim. Geç olduğuna göre şimdi gitsem daha iyi olurdu. Belki daha sonra bu çiçeğe bakmaya tekrar gelirdim.
Kediyi kucaklamaya çalıştığımda geri çekildi ve çiçeğe iyice yaklaştı. Muhtemelen çiçek onu da büyülemişti ama sırası değildi. Orman çok tehlikeliydi.
Bu sefer direnmesine izin vermeden karnının altından tutup havalandım. Telefonum ve çantama ilerleyeceğim esnada içimdeki bir dürtü durmama neden oldu. Çiçeğe tekrar baktım. İlk gördüğüm an yani birkaç dakika öncesindekine oranla daha çok parlıyordu.
Kendime engel olamayıp tekrar yanına yanaştım çiçeğin. Daha doğrusu adımlarım benden bağımsız olarak oraya gitti. Çömelip dalına dokundum.
Garip bir histi ama çözemedim.
Meraklı bakışlarım kediye döndü. Sanki az önce o kadar çığlık atmamış gibi sakindi. Yarası hâlâ kanıyordu ama hiç sesi çıkmıyordu.
Ona baktığım esnada ne yaptığımı anlamadığım bir an yaşandı. Çiçeği dalından tutarak çektim ve kopardım.
Amacım belki de kediyle birlikte onu da götürmekti belki de kedi ısrar ettiği için ona yakın tutmaktı, bilmiyordum. Ama kesinlikle benim kararım değildi bu. Farklı bir güç tarafından koparılmış gibiydi ama çiçek benim elimdeydi.
Çiçeğe bakmak istedim ama bakamadım. Elimden düşüp bir anda kayboldu. Ortalığa bir anda o üstündeki parıltılar saçıldı. Sanki birer hücreymiş gibi bölünüp çoğaldılar ve her yanımı kapladılar.
Kucağımdaki kediyi sıkı sıkı tutarak kaçmaya çalıştım ama nafileydi. Kıpırdayamıyordum. Gözüme gelen parıltılar tam anlamıyla beyaz bir ışığa dönüştüğünde öleceğim sandım.
“İMDAT!” diye bir çığlık attım ama çığlık dönüp dolaşıp beni buldu ve kulaklarımda çınladı. “YARDIM EDİN!” dedim ama bu da aynı şekilde sadece bana ulaştı.
Işık kör edercesine parladığında gözlerim kendiliğinden kapandı. Vücudumdaki ısı gitgide arttı. Bilincim yavaş yavaş kaybolmaya başladı.
Ve evet. Hayatımızı tercihlerimiz ve zorunluluklarımız belirler.
Ormana girmek tercihti ama o çiçeği koparmak bir zorunluluktu.
Kim bilir belki de ormana girmem bile tercih değildi.
🌸
Sisiaria Krallığı’nda her şey yolunda gitmekteydi. Halk huzur içinde yaşamakta, yöneticiler onlar için en uygun koşulları sağlamaktaydı.
Öyle ki şu zamana kadar hanedan değişiklikleri arasında her koşuldan zirveye oturmuştu Ranier Hanedanı. Şüphesiz bunda kral ve kraliçenin ikinci çocukları olan Prens Bryant Ranier etkili olmuştu. Krallık onun kendi içindeki kötülüğe yenilip çiçeğe hapsolmasıyla eski etkisini kaybetse de hâlâ diğer krallıklardan güçlüydü.
Ama Sisiara Krallığı’nın en güçlü dönemi henüz başlamış değildi.
Taht odasında bütün aile yan yanaydı. Kral Leroy, Kraliçe Kaitlyn, Prensler Kendrick ile Millard, Hanedan Prensesi Perla ve Kendrick’in eşi Prenses Yislina bir aradaydı. Yönetim konusunda tüm aile söz hakkında bulunur, ortaklaşa alınan kararlar halka da sunulurdu. Bu uzun zamandır böyleydi.
Konuşmanın en ciddi kısımlarında kapı çalınıp şiddetle açıldı. Gelen muhafızlardan Cliff’ti. Başıyla bir selam verip yanlarına ilerledi. Nefes nefese kalmış olmasından koştuğu anlaşılabiliyordu. “Kralım, kraliçem. Önemli bir durum var”
“Anlat Cliff.” dedi Kral Leroy. “Nedir bu denli seni heyecanlandıran?”
Derin bir nefes verdi Cliff. “Bahçeden geliyorum Majesteleri. Prens Bryant’ın çiçeğinin açtığını gördüm. En kısa sürede saraya gelecektir.”
Bunun için elli yılın daha olduğunu sanıyorlardı Ranier ailesi. Çoğu kişi bu çiçeklerden yüz yılda kurtulabiliyordu çünkü. Fakat bu sürenin yarısı dolduğunda sadece birkaç aylığına çiçek dünya dedikleri bambaşka bir diyarda görünür kılınıyordu.
Çiçek biri tarafından koparıldığında hapsolan kişi kurtulur ama kopartan da bu diyara gelirdi. Bu yüzden bu çok nadir bir durumdu.
Şaşkınlık ifadelerinin yerini büyük bir mutluluk aldı. Herkesin dudaklarındaki gülümsemeler belki son elli yılın en sahici gülümsemeleriydi.
Kraliçe Kaitlyn elini kalbine koydu ve kafasını yukarı kaldırdı. “Göklere şükür. Bu kutlu haberin şerefine çocuklara armağanlar dağıttırılmasını bildir Cliff.”
Kendrick de ona katıldı. “Bir kutlama düzenlemeliyiz.”
Muhafız Cliff tekrar konuşmaya başladı. “Bir haberim daha var”
“Neymiş o?” dedi Perla.
“Bahçede bir çiçek daha bulduk. Krallığımıza farklı bir diyardan yeni bir konuk geliyor.”
Herkes birbirine baktı. Bu diyarda çiçeği açtığına göre bir konuktan daha fazlasıydı gelecek olan.
O an kimse bilmiyordu ama gelişiyle krallıkta yeni bir çağ başlatacaktı. Aslında bunu kendisi bile bilmiyordu.
.
.
.
.
Bölüm Sonuu
Bölüm etkileşimi
