4. bölüm · Kontrol Altında

Sende kimsin?

Nis@ ✪✬✯✮✭

Gözlerimi araladığımda ilk hissettiğim şey, boynumdaki o keskin ve sızlatıcı uyuşukluktu. Sanki üzerimden tonlarca ağırlıkta bir yük geçmişti ve her bir kasım kurşun gibi ağırdı.
Beynim sisli bir tünelin içindeydi; düşüncelerim birbirine sarılmış, çözülmez düğümler halini almıştı. Nerede olduğumu idrak etmeye çalışarak kirpiklerimi kırpıştırdım. Loş, tahta kokulu, etrafı taş duvarlarla örülü basık bir odadaydım. Odadaki küçük pencereden bakıldığında öğlen vakitleri olduğu belli oluyordu.
Kollarımı hareket ettirmek istedim ama kımıldayamadım. Bileklerim kalın, kaba sicimlerle arkamdaki eski ahşap sütuna sıkıca bağlanmıştı. Bacaklarım da aynı şekilde sandalyeye sabitlenmişti. Panik dalgası karnıma bir bıçak gibi saplandı; nefesim boğazımda düğümlendi. Saraydan kaçışım, o sonsuz gibi gelen orman yolu, örümcek korkusuyla attığım çığlık ve son anda burnuma dayanan o keskin mendil... Her şey zihnimde aniden bir film şeridi gibi canlandı. Tuzağa düşmüştüm. Tam anlamıyla, kendi ellerimle o adamın kucağına atlamıştım.

"Uykucu," dedi karanlık köşeden gelen tok ve alaycı bir ses.

İrkildim. Gözlerimi sesin geldiği noktaya, odanın gölgede kalan köşesine diktim. Adam, kollarını göğsünde kavuşturmuş, duvara yaslanmış bir şekilde bana bakıyordu. Üzerindeki o koyu renkli, yıpranmış seyahat kıyafetleri hâlâ üzerindeydi ama yüzündeki o yorgun ifade gitmiş, yerine tehlikeli bir sakinlik gelmişti.
"Sonunda uyandın," diye devam etti, ağır adımlarla önüme doğru yürürken. "Açıkçası bu kadar uzun uyumanı ben bile beklemiyordum."

Öfkeyle soludum, bağlı bileklerimi kurtarmak için boşuna çabalarken ipler tenimi yaktı. "Beni çöz!" diye bağırdım, sesim korkuma rağmen titrememeye çalışıyordu. "Ne istiyorsun benden? Burası neresi, kimin köpeğisin sen?"
Hafifçe gülümsedi, bu gülümseme yüzünde alaycı bir kıvrım oluşturmaktan öteye geçmedi. Sandalyenin önüne gelip çömeldi ve yüzüme doğru yaklaştı. "Köpek mi? Yanılıyorsun, prenses. Hem bildiğin gibi değil burası." Sesini biraz daha alçaltarak ekledi: "Ve bilmeni isterim ki, tam iki gündür aralıksız uyuyorsun."
İki gün mü? Zihnimde dünya durdu sanki. "İki gün..." diye mırıldandım. Gözlerim istemsizce büyüdü. "İki gündür buradayım ve... ve saraydakiler..." Kalbim sıkıştı. Babam, annem...
"Beni aramaya gelmediler mi? Saray muhafızları, kimse mi gelmedi?"
Başını hafifçe yana eğdi, gözlerinde beliren o acımasız merhametsizlik beni en çok yaralayan şey oldu. "Kimse mi? Hayır, Astra. Sen uyurken dışarıdaki dünyayı ve arkanda bıraktıklarını biraz araştırdım. Soruşturttum, haber saldım. Tahmin et bakalım ne oldu? Ailen seni aramaya tenezzül bile etmemiş. Hatta saraydan biri çıkıp 'Kızımız kayboldu' diye kapıyı bile çalmamış. Senin yokluğunu henüz fark etmemişler bile... ya da fark ettiler ama umurunda değil."
Bu sözler kulaklarımda çınladığında, göğsüme kocaman bir taş oturmuş gibi soluğum kesildi.
"Yalan söylüyorsun!" diye bağırdım. "Senin amacın ne? Neden böyle iğrenç bir yalan söylüyorsun? Onlar benim ailem! Babam ne kadar katı, ne kadar kuralcı olursa olsun, saraydan bir prensesin kaybolduğunu duyan muhafızlar o şehri ayağa kaldırır!
Annem... Annem en azından meraktan deliye dönmüştür!"
Sen sadece beni buraya bağlayarak, bana daha çok boyun eğmem için zihnimi bulandırmaya çalışıyorsun!"
Yerinden bile kıpırdamadı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzündeki o sarsılmaz sakinlikle beni izliyordu. Bu sakinliği beni daha da çıldırtıyordu.
"Zihnini bulandırmak mı?" dedi alaycı bir ses tonuyla. "Kendini kandırmaya devam et, prenses. O sarayda kimin umurunda olduğunu sanıyorsun sen? Veliaht olmayan, sadece siyasi bir koz olarak saklanan, her masaya oturduğunda 'keşke erkek olsaydı' diye bakılan bir kız çocuğunu mu arayacaklar? Uyan artık! Ben o dağın eteklerine, kasabanın girişine ve hatta başkentin surlarına kadar haber saldırdım. Tek bir iz, tek bir arama tarama faaliyeti var mı diye baktım. Yok, Astra. Yok! Sarayın kapısındaki nöbetçiler bile senin kaçtığını dün akşam fark etmişlerdir ama 'nasıl olsa geri döner' ya da 'başımıza bela açmasın' diyerek üstünü kapatmışlardır."
"Kes sesini!" diye sinirle bağırdım, gözlerimden öfkeyle karışık yaşlar süzülmeye başlarken. Sesim titriyordu ama gururumdan ödün vermek istemiyordum. "Hiçbir şey bilmiyorsun! Babam o tahtın disiplinine düşkündür ama benim yokluğumu... hayır, beni tamamen sildiklerini söyleyemezsin! Sen beni hapsedip burada tutmak için bu senaryoyu uyduruyorsun, değil mi? Kanıtla o zaman! Madem araştırdın, kanıtla!"
Derin bir iç çekti. Yüzündeki o alaycı ifade anında silindi, yerine ağır bir gerçekçilik oturdu. Masanın üzerine bıraktığı kalın, mühürlü parşömen kağıtlarını ve birkaç resmi eline aldı. Yavaşça bana doğru yaklaştı ve kağıtları önüme, tahta masanın üzerine sertçe fırlattı.
"Bak bakalım bunlara," dedi, sert ve net bir sesle. "Bunlar başkentten gelen son ticaret kervanlarının ve saray dışına gönderilen casusların raporları. Eğer sarayda en ufak bir hareketlilik, bir arama çalışması olsaydı, bu yollarda en az on tane kraliyet süvarisi devriye gezerdi. Görüyor musun? Şehir kütüphanesinin, meydanın ve saray köprüsünün raporlarında senin adın bile geçmiyor. Kayıp bildirimi yok, arananlar listesi yok. Sadece her zamanki gibi kardeşinin onuruna verilen saray ziyafetlerinin hazırlıkları var."
Gözlerim masanın üzerindeki kağıtlara takıldı. Masanın üzerine serdiği parşömenleri dikkatle inceliyordum. Tarihlere, mühürlere baktım. Gerçekten de sarayda her şey olağan akışındaydı; ne bir alarm, ne bir arama emri, ne de annemin adını taşıyan bir endişe satırı... Kardeşimin kutlamaları için harcanan altınların listesi ve yeni zırh siparişleri en ince detayına kadar yazılıydı ama benim adim, kaybolduğum o günden beri hiçbir raporda yer almıyordu.
İçimdeki o son umut ışığı da darmadağın olmuştu. Bütün o isyanım, saraydan kaçarken duyduğum o haklı öfke birdenbire yerini devasa, buz gibi bir boşluğa bıraktı. Onlar için gerçekten de hiç var olmamıştım.
Ona inanmak istemiyordum ama parşömenler doğruydu, mühürlüydü.

Kelimeler mideme birer yumruk gibi indi. Gözyaşlarım boğazımda birikti ama gururum ağlamama izin vermedi. İçimdeki o derin boşluk, o sevilmeme hissi yeniden depreşti. Demek haklıydım; onlar için hiçbir zaman bir evlat, bir insan olmamıştım. Sadece tahtın üzerinde duran birer piyon, birer varis adayıydım. Ve o adaylıktan vazgeçtiğim an, onlar için varlığım da silinip gitmişti.

"Neden?" diye fısıldadım, sesim fısıltıdan ibaretti. "Neden buradayım o zaman? Eğer beni aramayacaklarsa, bu kaçırılmanın ne anlamı var?"

Ayağa kalktı, ellerini beline koyarak odanın içinde adımlamaya başladı. Sanki uzun süredir içindekileri dışarı dökmeyi bekleyen biri gibi rahat bir tavırla planını anlatmaya başladı.

"Aslında plan başkaydı," dedi, bana dönerek. "Seni ormanda zorla kaçıracak, ellerini bağlayıp buraya getirecektim. Sonra da seninle zorla evlenecektim. Neden mi? Çünkü senin gibi soylu, krallık soyundan gelen biriyle evlenirsem, ben de yasal olarak bu krallığın bir üyesi, bir parçası olabilirdim. Kendi başıma hiçbir zaman elde edemeyeceğim o güce ve statüye, senin sayende kavuşur, bir işe yarayabilirdim."
Ağzım bir karış açık kaldı. "Sen... sen benimle evlenmek mi istiyordun? Sırf bu yüzden mi?"

"Evet," dedi hiç çekinmeden. "Ama küçük bir sorun çıktı. Araştırdığımda ve seninle yolda gelirken anladım ki; ailen seni zaten istemiyor, seni hiçbir zaman kraliçe yapmayacaklar, hatta tahtın semtine bile yaklaştırmayacaklar. Sen onların gözünde sadece bir hiçsin. Durum böyle olunca, benim seni zorla kaçırıp evlenmemin de hiçbir mantığı kalmadı. Çünkü senin arkanda bir güç yok, bir miras yok. Yani planım boşa düştü..." Durdu, yüzünde yine o garip, sinsi sırıtış belirdi. "Ama en komik kısmı ne biliyor musun? Planım seni kaçırmaktı, fakat sen kendi ayağınla, benden kaçayım derken bizzat benim ellerime geldin."
Söyledikleri beynimde yankılanırken, öfkeden çılgına dönmüştüm. "Sen... sen tam bir canavarsın!" diye haykırdım.
O ise bu hakaretleri umursamaz bir tavırla elinin tersiyle itti ve bıçağını çekip bileklerimdeki iplere uzandı. Birkaç keskin hareketle ipleri çözdü. Kollarım aniden boşluğa düşer gibi ağırlaştı, uyuşan bileklerimi ovuştururken sandalyeden aşağı düşmemek için kendimi zor tuttum.
"Serbestsin," dedi Kapıya doğru yürürken. "İstediğin gibi çekip gidebilirsin. Orman dışarıda, sarayına ya da nereye gidersen oraya geri dön. Tutan yok."
Olduğum yerde kalakaldım. Gidebilirdim... Evet, saraya dönebilirdim ya da ormanda ölüme terk edilebilirdim. Ama nereye dönecektim? Beni istemeyen, yüzüme bile bakmayan o insanların yanına mı? O buz gibi odalara, o boğucu kraliyet baskısına mı? Asla. İçimdeki gurur ve kırgınlık ağır bastı.

Yavaşça ayağa kalktım, dizlerim titriyordu ama dik durmaya çalıştım. "Hiçbir yere gitmiyorum," dedim sert ve kararlı bir sesle. "Artık geri döneceğim bir yer yok. Burada kalacağım."

Durdu, başını omzunun üzerinden bana çevirdi ve şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Burada kalmak mı? Neden bahsediyorsun sen? Burası saray değil, burası terk edilmişlerin yeri."

"Ne demek terk edilmişlerin yeri?" diye sordum, ona doğru birkaç adım atarak.

Adam iç çekip kapının eşiğine yaslandı. "Burası haritalarda olmayan, dünyanın unuttuğu bir köy, Astra. Ben de bu köyün muhtarıyım. Burada yaşayan yaklaşık bin insan var. Hepsi krallıkların zulmünden kaçan, büyücüler tarafından dışlanan, hiçbir özel gücü, hiçbir yeteneği olmayan, yani bu dünyada 'hiç' sayılan insanlar. Krallıklar onları işe yaramaz gördüğü için sokağa attı, biz de burada kendi yuvamızı kurduk. Buradakilerin kılıç sallayacak ne gücü var ne de büyü yapacak yeteneği; o yüzden buradalar. Ve bu köy, hiçbir haritada yer almaz. Kimse bulamaz."

Söyledikleri içimde tarifsiz bir yankı uyandırdı. Krallıklar tarafından dışlanan insanlardan oluşan bir köy... Kendi durumuma ne kadar da benziyordu.

Bir an yüzüme baktı, ardından sert duruşunu biraz yumuşatarak başıyla dışarıyı işaret etti. "Madem kalmakta ısrarcısın, gel sana etrafı gezdireyim. En azından nerede hapis kalacağını bil."
''Birde sana yemek alalım biraz böyle giderse açlıktan ölüp başıma kalacaksın''
Onu onayladım çünkü saraydan kaçalı 2 gün olmasına rağmen zayıfladığımı hissediyordum. Ayrıca 2 gündür bir şey yemeği bırak su bile içmemiştim.
Onun peşinden kalenin ağır demir kapısından dışarı adım attığımda, gördüğüm manzara beni büyülemekle korkutmak arasında bırakmıştı. Köy, devasa, dalları gökyüzünü kapatan ulu çamların ve meşelerin arasında, dağların eteklerine ustalıkla gizlenmiş tahta evlerden, kaldırımlı taş sokaklardan ve kıvrımlı patikalardan oluşuyordu. Havada yoğun bir odun ateşi kokusu, yeni pişmiş esmer ekmek kokusu ve uzaklardan gelen bir nehrin coşkulu uğultusu vardı.
Sokaklar cıvıl cıvıldı. Daracık, labirenti andıran yollarda yürürken insanların bize bakışlarını fark ettim. Saraydan kaçmış, yabancı ve soylu kıyafetlerimle buraya gelmiş bir kız olmama rağmen, kimse bana düşmanlıkla bakmıyordu. Aksine, köşelerde toplanmış oynayan küçük çocuklar, Onun arkasından yürüyen beni gördüklerinde duraksıyor, gözlerinde saf bir hayranlık ve merakla yüzüme bakıyorlardı. İçlerinden cesur olan birkaç küçük kız, ellerinde tuttukları taze kır çiçeklerini bana uzatmak ister gibi bir adım öne atıyor ama onun sert bakışlarını görünce hemen annelerinin arkasına saklanıyorlardı. Yol üstündeki ahşap verandalarda oturan yaşlı kadınlar ve dedeler ise başlarını hafifçe öne eğerek bizi selamlıyor, Ona uydukları derin saygıyı bana da yöneltiyorlardı. Onlara karşı eskisi gibi buz gibi ve mesafeli dursa da, başını hafifçe sallayarak selamlarını karşılıyordu.
Birlikte dar ve dolambaçlı sokakları adımlamaya devam ettik. Sağlı sollu sıralanan dükkânların önünden geçerken Bana köyün can damarını gösteriyordu: Ahşap çatılı, içerisi kurutulmuş otlar ve devasa çuvallarla dolu kışlık depoları; pencerelerinden mis gibi nane ve papatya kokuları yayılan şifalı ot kulübelerini ve nihayetinde köyün kalbinin attığı büyük meydanı... Meydanın ortasında, devasa bir taştan yapılmış eski bir çeşme ve etrafında tezgah açmış yerel satıcılar vardı.
Yürümekten ve dünkü o yorgunluktan midemin kazındığını, boğazımın kuruduğunu o an fark ettim. Bunu anlayan Rohan, adımlarını meydanın hemen köşesindeki, tüten bacasından sıcak yemek kokuları yayılan küçük ve ahşap bir dükkânın önünde durdu.

İçeri girdiğimizde bizi yerli kumaşlardan yapılmış perdeler ve tahta masalar karşıladı. Tezgahın arkasında duran yaşlı, güler yüzlü kadın Rohan’ı görünce başıyla selam verdi. Hiçbir şey söylememize gerek kalmadan, kadın kısa süre içinde önümüze dumanı üstünde tüten birer tas sıcak yemek ve tahta kaşıklar bıraktı.

Önüme konulan tasa bakıp istemsizce yüzümü buruşturdum. İçinde koyu renkli sebzeler, et parçaları ve yabani otların yüzdüğü o tuhaf görünümlü karışıma bakarken bile midem kalkmıştı. Sarayda altından tabaklarda sunulan kusursuz tablolardan sonra bu adeta bir felaketti. Başımı kaldırıp Rohan'a dik dik baktım.
"Bu yemek ne böyle?" dedim, sesimdeki o küçümseyici tonu gizleme gereği duymadan. "Bulduğunuz bütün şeyleri karıştırıp yemek diye mi sunuyorsunuz insanlara?"

Rohan kaşlarını hafifçe kaldırıp bana baktı, ardından önündeki tasta dönü dudaklarında alaycı bir sırıtış belirdi. "Aslında evet, tam da dediğin şey bu, prenses," dedi, rahat bir tavırla tahta kaşığını eline alarak. "Buradaki yemekler senin sarayda yediğin o zehirli zıkkımlardan çok daha iyidir. Hem, istersen sen yeme, ben senin payını da yerim."

"Aptal," diye homurdandım ama karnımın o sırada çıkardığı gurultu beni fena halde ele vermişti. Gururumla açlığım arasındaki o saniyelik savaşta, açlığım kazandı. Derin bir nefes alıp tahta kaşığı elime aldım; en azından kokusu fena sayılmazdı. "Alt tarafı zehirleneceğiz," diye mırıldanarak yemeğe bir şans vermeye karar verdim ve kaşıkla küçük bir lokma alıp ağzıma attım.
Ağzımda dağılan o zengin, baharatlı ve sıcacık tatla birlikte şaşkınlığımı gizleyemedim.

"Oha," dedim, elimdeki kaşık havada kalırken. "Bu ne... Bayağı iyi bu!"

Rohan kaşını kaldırıp bana baktı, yüzündeki o sinir bozucu sırıtış daha da genişledi. "Söylemiştim," dedi, yemeğinden büyük bir kaşık daha alırken. "Sarayın o süslü ama yavan tatlarına benzemez buraların lezzeti."

Ona hak vermeyi gururuma yediremesem de sesimi çıkarmadım ve homurdanarak önümdeki tası bitirmeye odaklandım. Birlikte yemeklerimizi afiyetle yedik; sarayın o boğucu protokollerinden uzakta, ahşap bir masada ilk defa bu kadar gerçek ve doyurucu bir şey yemiştim.

Yemek bittikten sonra Rohan cebinden çıkardığı sekiz altın parayı masanın üzerine bıraktı. Satıcı kadın parayı alırken memnuniyetle teşekkür etti. Dükkândan çıkıp meydandaki kalabalığın arasına karıştık.

Yürümeye devam ederken Rohan adımlarını bu kez küçük, ahşap tezgahlı bir seyyar satıcının önünde durdurdu. Tezgahın üzerinde, tahta sepetlerin içinde taze mis kokulu ekmekler ve yeni toplanmış dağ meyveleri duruyordu.

Cebinden çıkardığı parlak altın parayı satıcının tahta tezgahına bıraktı. Satıcı, Rohan’ı görünce saygıyla başını eğdi ve hemen sepetteki en taze, çıtır kabuklu esmer ekmekten bir somun ile yanına da bir avuç taze, tatlı kırmızı orman meyvesini kağıda sarıp bize uzattı.

"Efendim afiyet olsun sizlere ekmeğimiz," diyerek bizi güler yüzle uğurladı. Akşam yemeğinde ya da acıktığımızda atıştırmak için aldığımız o ekmekten yayılan sıcak buğu bile içimi ısıtmaya yetmişti.
Oradan uzaklaşıp biraz daha yürüdüğümüzde, Durdu ve duvara yaslanmış deri eşyalar satan yaşlı bir kadının tezgahını işaret etti. Saraydan kaçarken yanıma hiçbir şey almadığımı, susuzlukla nasıl baş edeceğimi o an düşündüm.
"Bana bir tane matara alsak yoksa yakında susuzluktan öleceğim"
Başıyla hafifçe onayladı ve satıcıya döndü.
Satıcıdan sağlam, koyu kahverengi deriden dikilmiş, üzerinde demir tokaları olan şık bir su matarası satın aldı. Bana uzattı. Matarayı elime aldığımda ağırlığı güven veriyordu.
Meydanın hemen köşesinde, etrafı taşlarla örülü, ortasından buz gibi dağ suyu fışkıran derin bir kuyunun yanına ulaştık. Kuyu başı oldukça serindi.
Önce elimdeki ekmek ve meyveleri güvenli bir yere bıraktım. Taş platforma yaklaşarak eğildim; teneke kovayı ipe bağlayıp kuyunun o karanlık, derin serinliğine doğru sarkıttım. Suyun o tok çınlama sesini dinledikten sonra kovayı yukarı çektim. İçindeki berrak su o kadar temiz görünüyordu ki dayanamadım.
Avucumu dolduran o buz gibi dağ suyunu yüzüme çarptım. Su, tenimdeki bütün tozu, yorgunluğu ve dünkü o korku dolu kabusları adeta söküp attı. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım, ardından avucumda biriktirdiğim suyu kana kana içtim. Boğazımdan aşağı inen o serinlik, ruhumu yeniden canlandırmıştı.
Kendime geldikten sonra, yeni aldığım deri matarayı elime aldım ve kuyudan çektiğim taze, berrak suyla onu sonuna kadar doldurdum. Tıpasını dikkatlice kapatıp sırtıma bağladığımda, kendimi ilk defa bu dağ köyüne gerçekten ait hissetmeye başlamıştım.

Tam köyün sınırındaki büyük kaleye benzeyen yapıya doğru geri dönecekken, meydanın ortasında büyük bir kalabalığın toplandığını gördük.

Kalabalık öfkeliydi. İnsanlar bağrışıyor, ellerindeki tahta sopaları ve demir çubukları havaya kaldırarak büyük bir isyan başlatmış gibi bağıyorlardı. Muhtarı gördüklerinde sesler daha da yükseldi.Rohan bana döndü.
''Bunlar arada geliyor sonra dağılıyorlar takma kafaya'' dedi. Merakım artıyordu.
''Peki neden?''
''Diğer krallıklara gitmek istiyorlar, modern olmak ve böyle bir yerde vasat yaşamamak istiyorlar''
''Peki niye gitmelerine izin vermiyorsun''
''Birisi yakalanırsa bütün köy ortaya çıkar ayrıca buradakilerin bir gücü yok yani oraya gittiklerinde hata olarak kabul edilip idam edilirler''
Rohan'ın dedikleri gerçekten korkutucuydu, insanlar böyle miydi?.

Önüne döndü ve hiçbir şey olmamış gibi, yüzündeki o buz gibi umursamaz ifadeyle kalabalığa doğru yürümeye devam etti. Yanındaydım ve kalbim yine hızla atmaya başlamıştı. "Bunlar üzerimize geliyor," diye mırıldandım, kolundan çekiştirerek.

Beni duymamazlıktan geldi. Tam kalenin büyük ahşap kapısına yaklaşmışken, öfkeli kalabalığın içinden fırlayan iri yarı bir adam, elindeki kalın tahta sopayı var gücüyle sırtına indirdi. Küt! sesi bütün meydanda yankılandı.

Hafifçe öne doğru sarsıldı ama düşmedi. Yavaşça arkasını döndü. Göz bebeklerinin yerinde yine o kan kırmızısı, korkunç parıltı belirdi. Yüzü bir anda gerildi ve havada asılı kalan o saniyede, ses tonu insanı donduracak kadar soğuk ve tuhaf bir yankıyla doldu:

"Hiçbir şey olmadı," dedi, ilginç bir sesle. Ses tonu değişmişti aynı... Ormanda bana gelmemi söylerken ki gibi. "Siz hiçbir şey bilmiyorsunuz. Burada bir isyan hiç olmadı. Evlerinize dönün."

O an meydandaki bütün insanların gözleri aynı anda boşaldı. Öfkeli yüz ifadeleri silindi, ellerindeki sopalar ellerinden düşer gibi oldu. Sanki devasa bir hipnoz dalgası bütün köyü sarmıştı. İnsanlar tek kelime etmeden, arkalarına bile bakmadan sessizce evlerine doğru yürümeye, kalabalık anında dağılmaya başladı. Birkaç saniye önce camları kıracak kadar gürültülü olan o isyan, sanki hiç yaşanmamış gibi ortadan kaybolmuştu.

Olduğum yerde taç gibi çakılı kalmıştım. Vücudum korkudan titriyor, dişlerim birbirine çarpıyordu. Bu adam sadece zihnimi değil, bütün bir köyün iradesini de kontrol ediyordu. O bir insan olamazdı.
Yavaşça bana doğru döndü, gözlerindeki o kırmızı parıltı yavaşça kaybolmuş, normal kahverengi tonuna geri dönmüştü. Kalenin kapısına doğru bir hamle yapacağı sırada önünde durdum ve tüm cesaretimi toplayarak bağırdım:

"Sen... Sen kimsin nesin?! Ne biçim bir güç bu?!"
Hemen durdu. Hafifçe arkasını döndü, dudaklarında yine o solgun, tehlikeli sırıtış belirdi. Gözlerini gözlerime dikti ve alçak sesle, bütün tüylerimi diken diken eden o cümleyi fısıldadı:

"Memnun oldum, Aurelia prensesi Astra. Ben Rohan."

Ve arkasını dönüp kalenin karanlık kapısından içeri girdi, ben ise o karanlığın ortasında, gerçeğin ağırlığıyla baş başa kaldım.

------------------------------------------------------
Bence iyi oldu
Yazım yanlışları ve noktalamalar ile uğraşmaktan 1 saattir aynı bölümü okuyorum... 💕
Biraz olaylar hızlı gelişti ileri ki bölümlerde daha detay vermeyi ve yavaş ilerletmeyi düşünüyorum buraya kadar okuduysan teşekkür ederimm💕
Kızımız bu sahneye kadar adını bilmiyordu karakterimizin. Ama artık Rohan olduğunu öğrendi.
Birde Astra bileğini burkmuştu ya 2 gündür uyuyordu yani o sırada otlarla merhemlerle Rohan sayesinde iyileştii.