5. bölüm · Kızıl'a Kayıp
5. Bölüm
Kızıl’a Kayıp 5. Bölüm
Bölüm şarkılarımız: (Sıralamaya göre dinlerseniz daha anlamlı olacak 💫)
Aykırı Çiçek- Sezen Aksu
Kafa- Sıla
Doğum Günü- Melek Mosso
Küçük Bir An- Nilipek.
Sarılırım Birine- Adamlar
Sana Ait- Madrigal
Toksik- Madrigal
iyi okumalar dilerim. Kızıl’a kaybolun, tamam mı😉
öpücükler ❤️
-Okuyan Biri.
…
Küçük ayakları boyutlarına rağmen sert ve güçlü basıyordu yere Karan’ın. Sırtında lacivert çantası ile yürüyordu. Babasının gidişinden sonra eski mutluluğu, neşesi de gitmişti. Çok nadiren gülümsemeye, hatta nadiren konuşmaya başlamıştı.
Sırt çantasının yarısını defter ve kitapları, diğer yarısını ise ablası ve annesinin yaptığı beslenmeler kaplıyordu. Ablası, bugün sana süprizim var, okula gidince beyaz kapaklı kabın içine bak, demişti. Ne olduğunu merak bile etmiyordu Karan ama ablası için bakacaktı.
Hızlıca okul kapısını ittirip içeri girdi. Sınıfına doğru yürümeye başladı. Hızlı hızlı yürüdüğü için bir kaç çocuğun omzuna çarpmıştı omzu, umursamadı. Merdivenleri ikişer ikişer çıkıp sınıfın olduğu katta durdu.
Sınıfına girdiğinde arkadaşları yan yana oturup konuşmaya, sohbet etmeye başlamıştı bile, en arkada ki sırasına doğru yürürken yine bütün bakışlar ona döndü, yine umursamadı. Sırasına oturup çantasını yanına aldı. Tek oturuyordu. Yanına oturmak isteyen olursa da nazikçe geri çeviriyordu.
Çantasını açtı, ablasının koyduğu şeye bakacaktı. Beyaz kapaklı kutuyu aldı, kapağı açtı. Bu ıslak kurabiyeydi. En sevdiği tatlıydı Karan’ın, gülümsemesine engel olamadı. Teneffüste yiyecekti ama, tekrar kapatmak için kapağa uzandı. Etrafında beliren gölgeleri umursamamıştı. Tam kapağı kapatırken bir elin, kutuyu ittirip yere düşürdüğünü gördü. Bakışları yukarı doğru kaydı, sınıfın erkek grubuydu bunlar. Kaşlarını çatıp onlara baktı, erkekler ise gülerek bakıyordu Karan’a. “Aaa, yere düştü. Özür dileriz.” Kahkaha attılar sonra. Aralarından biri ellerini Karan’ın masasına koyup onun üzerine doğru eğildi, “Noldu lan, babasız? Git annene şikayet et şimdi bizi. Gözlerin mi dolmuş senin? Kıyamam ben sana!” Diye geri çekildiğinde dolan gözlerini saklamaya çalıştı Karan.
Neden babasız, diye zorbalık görüyordu? Babasını o mu öldürmüştü?
Belki de gözleri ağlamamıştı ama kalbi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
En sevdiği tatlıydı ıslak kurabiye. Şimdi ise en nefret ettiği. Babasının ölümüydü belki de, böyle simgelemişti.
…
Düşünmek yorucu bir eylemdi. Zaten düşünülmesi gereken bir şeyi sonra düşünmek ise çok daha fazla yorucu bir işlemdi.
Hangisini tercih edeceğine karar verememişti Karan. Şimdi düşünse ayrı dert, sonra düşünse ayrı dertti. Bir küfür savurdu içinden.
Timi ile beraber bir yere gelmişlerdi. Neresi olduğuna, buraya neden geldiklerine dair en ufak bir fikri yoktu. Sadece gelmişti. Genellikle böyle işleri Zeren ve Nisan planlardı ve diğerleri de onlara uyardı ama bu sefer ki etkinliği Karan dışında herkes planlamıştı. Nedenini anlayamamıştı.
Yuvarlak bir masanın etrafına oturmuşlardı. Birlikte gülüşüp sohbet ediyorlardı. Karan ise kendini uçak moduna almıştı. Herkesin önünde ki rakı bardakları yarıya inmişken o bardağının sadece çeyreğini içmişti. Gülüşmeler yavaşça kesildiğinde sırıtarak ona döndü Erdem,
“Komutanım neden çevrimdışısınız bugün? Hayırdır bir şey mi oldu?” Son haftalarda yüzünden eksilmeyen ters bakışlarını Erdem’den tarafa çevirdi Karan. “Çok mu merak ediyorsun, koçum?” Yutkunup sırıtmaya devam etti Erdem, “Aslında, evet. Ama söylemeseniz de sıkıntı yok yani.” Kafa salladı Karan, biraz daha konuşursa kafasına geçirecekti. “Anladım, iyi o zaman.” Dedi ve önüne döndü.
Tamer ise Karan gibi tek başına içiyordu, arada bir Sarp ve Ozan’a bulaşıp önüne dönüyordu. Herkesin kafası hafiften gitmişken aklı başında olan tek iki kişi Karan ve Tamer’di.
Karan’ın yine son günlerde fark ettiği şeylerden biri Nisan ve Ulaş’tı. Gözüne batıyorlardı ama ses etmiyordu. Nasıl anlatılabilirdi… Romantik duruyorlardı. Ama çok şikayetçi olduğu söylenmezdi. Bu konular hakkında kuralcı değildi. Sadece içlerinde oldukları durumun işlerine etki etmesini istemiyordu. Tatlılardı. Şuan hafiften mayhoş olan Nisan ise en tatlı halindeydi, belirli belirsiz sırnaşıp duruyordu Ulaş’a. Ulaş’ta sakınmadan, gizlemeden elini Nisan’ın omzuna atıp kendine çekiyordu.
Zeren ise her zamanki asaletinden ödün vermemişti, siyahlar içindeydi ama inci gibi parlıyordu. Dimdik oturuyor, rakıyı bile zarifçe içiyordu. Zeren’in hattında da bir bokluk sezmişti Karan, ama hâlâ ismini koyamamıştı, o yüzden dikkatli bir şekilde bütün erkekleri süzüyordu.
Rakısına uzanıp bir yudum aldı ve tekrar yerine bıraktı. Yanında ki Tamer ise avizelere bakmayı kesip Karan’a dönmüştü, ”Komutanım, izniniz olursa bir soru sorabilir miyim? Yaklaşık beş dakikadır bu sorunun üstüne düşünüyorum.” Karan bakışlarını Tamer’e çevirdi, saçma salak bir soru soracağına emindi ama bu soruyu sordurmazsa çok daha saçma sorularla karşılaşacağına emindi, susması için bir defa hak verdi ve kafasını salladı, “Merakla bekliyorum, canım.” Tamer önce güldü ama sonra ciddileşip derin bir nefes aldı, “Hani şu yemediğiniz kurabiyeler var ya,” yine mi bu soruydu? Eğer biri daha bu konu hakkında bir şey sorarsa onu o an yere yatırıp döveceğine emindi, ama ortam uygun değildi. Kaşlarını çattı, “Tamercim, beş dakikadır bu soruyu düşünüyorsun ya… Biraz daha düşün, olur mu? Yaklaşık bir hafta falan. Sonra gel sor, ama askeriyedeyken sor. Malum, ortam önemli.”
Temmuz ayı sıcaklığını son derece gösteriyordu gece olsa bile. Hâlâ dokuz Temmuz gecesindeydiler. Yarın doğum günüydü Karan’ın. Şu saate kadar küçük kardeşi Erva’nın ona yazmış olması gerekiyordu ama yazmamıştı. Garipti.
Saatlerdir buradaydılar, sıkılmaya başlamıştı. Birazdan kalkıp evine giderdi muhtemelen. Tunga’ya karışmayacaktı. Normalde sinirlerini bozmayı severdi ama bugün bulaşmamayı seçmişti, üstünde garip bir durağanlık vardı. Anlam verememişti.
Son günlerde en çok düşündüğü şey o kadınken, diğer en çok düşündüğü şey, hayatında ilk defa bir kadını bu kadar çok düşünmesini neye bağlayabileceğiydi.
Karmaşıktı. Düşünmemek için boş olduğu zamanlarda uyuyor, zaman zaman askerlere kızıyordu. Bazen de küçük kardeşine bulaşıyordu.
…
“Kızlar ben gelmeyeyim, n’olur.” Durumlar karmaşıktı! Karşımda ki bu iki kız benden onun doğum gününü kutlamak için sürpriz yapmaya giderken beni de yanlarına davet ediyordu! Daha saçması olamazdı! Dudaklarını büzüp daha sıkıca tuttu elimi Erva, “Güzce abla, hadi ya! Bak abim kalabalığı sever yani tek başıma olmayayım! Abimi de tanıyormuşsun hem.” Sırıttığını görebiliyordum. Gözlerimi kıstım, “Sizin niyetinizi anladım ben. Ama Meriç var, bak çok güzel sürpriz yapar o,” Meriç’e bakıp gülümsedin, “Dimi, canım?” Kafasını iki yana salladı, gözlerimi devirdim ve derin bir nefes verdim. Sabahtan beri başımın etini yemektelerdi. Her ne kadar istemesem de kabul edecektim. Yani sonuçta sadece yarım saat birlikte olacaktık, dimi? En fazla ne olabilirdi ki? “Bu operasyon tahmini ne kadar sürer?” Omuzlarını kaldırıp indirdi Erva. “Bilemiyorum. Ben abimin yanında kalırım ama siz gidersiniz. Yani pastayı kesip yedikten sonra gidersiniz,” gülümsedi, “Hadi, hadi! Siz hazırlanın ben hazırım zaten. Meriç pastayı haki yeşili yapmış ona göre giyinin.” Meriç bana doğru döndü, “Asker olduğunu öğrenince ben de öyle yapayım dedim.” Kafamı salladım ve mutfaktan çıkıp odama girdim. Ne giyeceğimi tam olarak bilmiyordum ama sade olacağıma emindim.
Gardırobun kapağını açıp gömleklerimin olduğu yere baktım. Aslında en çok gömleğim vardı çünkü ofise giderken en basit ve en ciddi görünümü gömleklerim sağlıyordu, bu yüzden neredeyse her renkten gömleğim vardı. Haki yeşili bir gömleği askıdan aldım ve kahverengi kumaş pantolon alıp ikisini de üstüme geçirdim. Sabahtan yüzümde duran makyajın üstünden geçip kırmızı rujumu sürdüm ve parfümümü sıkıp odadan çıktım. Erva ve Meriç beni kapıda bekliyordu, Erva’nın kucağında orta oyda bir pasta kutusu ve Meriç’i elinde iki tane hediye kutusu vardı, tahminimce Erva’nın abisine aldığı hediyelerdi bunlar.
“Erva, sen bana konumu aç, canım. Meriç, kutular da sen de zaten.” İkisi de aynı anda kafasını salladı, “Sizin evinize çok uzak değil zaten evimiz, istersen ben tarif ederim yolu.” kafamı aşağı yukarı salladım, “Olur, fark etmez bana.”
…
“Anahtarın şurada olması lazım, bir saniye.” Çantasından anahtarı arıyordu, birkaç saniye sonra anahtarı çantasından çıkarıp kapıyı açtı. Önden Meriç ve Erva’nın girmesini bekledim, ikisi de hızla içeri girdiğinde ben de hemen girdim.
Fazlasıyla düzenli bir evdi burası. Ve fazlasıyla o kokuyordu. Kapıyı nazikçe kapattım ve kızların peşinden gittim.
Burası mutfaktı. Elime sıkıştırdıkları kutuyu masanın üstüne bıraktım ve kafamı kurcalayan o soruyu sordum, “Abinin eve geleceğine eminiz dimi?” Başını aşağı yukarı salladı Erva, “Evet, eminim. Bugün askerleriyle beraber bir yere içmeye gittiler, orda tam on ikide kutlayacaklarmış doğum gününü, öyle dedi Zeren abla. Abimin kafası bulanık duruyormuş ama, az önce Sarp yazdı,” elinde ki şeyleri tezgâha bırakıp mutfağın sarı ışığını açtı, “O, kafası bulanınca çok fazla dışarıda durmayı sevmez. Biraz daha onlarla takılıp gelir. Saat on iki zaten, kutlamışlardır bile.” Kafamı sallayıp, vay be dercesine dudak büzdüm, “İyi planlamışsın.” Sırıttı, “Tabii ki de, organizasyon işleri bizden sorulur.” Gülümsedim.
…
Üçümüzde koltuklarda oturmuş bekliyorduk, sadece oturduğumuz yerin ışığı açıktı, geldiğinde hemen kapatalım diye. Önümüzde ise pasta vardı ve pastanın üstünde iki ve yedi olmak üzere iki tane mum vardı.
Erva elindeki telefonu bırakıp bize döndü, anahtar sesleri geliyordu. Hemen ayağa kalktı Erva, eline pastayı aldı, Meriç kalktığında ben de ayaktaydım, ışık anahtarına basıp kapattım. Her zaman ki klişe doğum günü şarkısı yerine Melek Mosso’nun Doğum Günü şarkısından bir kısmı açacaktık. Böyle planlamıştı kızlar. Ama sonda, iyi ki doğdun, diye bağıracaktık. Tabii ki de bunu da kızlar planlamıştı…
Kendimi garip hissediyordum, bence burda olmamalıydım. Adama karşınıza çıkmayacağım, dedikçe daha da çok çıkıyordum karşısına. Onun yerinde olsam benim sinirlerim bozulurdu. Derin bir nefes verip düşüncelerimden sıyrıldım.
Kapının yanına Erva, Meriç ve ben olmak üzere sıralanmıştık. Ne kadar saçma bir kadroydu, dimi?
Kapı açıldığında nefesimi tuttuğumu fark etmiştim. Kızların şarkıdan kesip aldığı kısımdan söylemeye başladı Melek Mosso. Kızlar da söylüyordu. Sessizce mırıldandım içimden şarkıyı. Kafamı iki yana salladım,
“Çalsın taş batmasın ayağına, acıtmasın asla. Doğum günün kutlu olsun,”
Devamını kendim için söylememeyi tercih ettim, hep sen ol yanımda, diyordu şarkı. Kimsenin sinirlerinin bozulmasını istemiyordum. Kızlar şarkıyı söylemeyi bitirdiğinde onlarla birlikte, “İyi ki doğdun!” Dedim.
Şaşkınca bakıyordu yüzü, böyle bir şeyi beklemiyormuş gibi değildi ama, anlayamamıştım. Beklemediği şey daha başka bir şeymiş gibi hissettiriyordu.
Onu her zaman üniformayla görmüştüm. Şimdi ise üstünde beyaz, salaş bir gömlek ve altında siyah bir pantolon vardı. Çekici mi denilirdi?..
Ne diyordum ben ya? Salak kafa!
Derin bir nefes aldım. Erva koşarak mutfağa girdi ve elinde ki pastayı bırakıp geri gelmişti, zıplayarak abisinin boynuna sarıldı. O da onu sıkı sıkı tuttu. Tatlı bir görüntüydü. Aralarında ki bağ her ne olursa olsun kopmayacak gibi duruyordu.
Meriç’e bakıp göz kırptım, gülümsüyordu.
Erva sarıldığı boynundan indiğinde, “İyi ki doğdun, abim!” Diye bağırdı. Meriç gülümsemeye devam ederek, “İyi ki doğdunuz,” dedi. Sıra bana geldiğinde ise. Oraya hiç girmesek?
“Hayatta yirmi yedi yıldır olmak zor olmalı,” gülümsedim. Ama beklemediğim bir cevap göt gibi kalmamı sağladı,
“Yirmi altı olmaktan zor olmamalı.” Kaşlarımı havalandırdım,
“Öyle diyorsanız…” elimi uzattım, dudaklarım tek yöne doğru kıvrıldı,
“İyi ki doğdunuz.” O da aynı benim gibi kaşlarını havalandırdı, tereddüt etmiş gibiydi elimi sıkmakta, ama yine de elini uzattı ve elimi sıktı.
“Teşekkür ederim.” Kafamı salladım, ne demek, demekti bu. Umuyordum ki anlamıştı.
Aramızda sürekli olarak gerçekleşen bu diyaloglar her ne kadar garip olsa da… Hoşuma gidiyor gibiydi. Emin değildim.
Herkes mutfağa girdiğinde Erva ve Meriç kendi aralarında bir şeyler mırıldanmıştı, ne dediklerini anlayamamıştım. O, söze girdi. “Hani bir daha buranın pastanelerinden bir şey almayacaktın?” Erva sırıttı, “Açılmamış bir pastaneden bir şey alabiliyor muyduk?” Kafamı yana eğip Meriç’e baktım, gülümsüyordu. Utandığına emindim.
Kafamı eğmek zorundaydım çünkü önümde duran beden haddinden fazla uzundu.
Yüzü öne baktığı için ne düşündüğünü anlayamıyordum önümde ki bedenin. Oysa ki gözlerini görsem anlardım, duygularını kelimelerinden çok belli eden parçasıydı bir çift denizleri.
Bana doğru dönmesi ise yine beklemediğim bir şeydi. Anlamamış gibi bakıyordu. “Meriç, gastronomi istiyor. Övünmek gibi olmasın ama el lezzeti de çok güzeldir. Pastayı da o yaptı.” Kaşlarını kaldırdı, gülümsüyordu ama belli belirsizdi, görebilmiştim.
“Beceriklisin,” Meriç’de aynı o gibi belli belirsiz gülümsedi.
Garip bir adamdı. Çözemediğim bir şey vardı. Depresif bir havası yoktu. Korumacı birine benziyordu. Ve oldukça nazikti.
Garipti yani.
Bugün on Temmuz’du. Dünya Hukuk Günü.
“Adaletli bir insan mısınızdır?” Gözleri gözlerime baktı, elalarım mavilerinde boğuldu.
“Şahsen evet. Diğerleri ne der bilemem.” Kaşlarımı havalandırdım. “Bugün Dünya Hukuk Günü. Seçilmiş kişi olmalısınız.” Onun da kaşları alaycı bir şekilde kalktı. “Öyle olmalıyım.”
…
Yalnızlık kötüydü. Ama sosyal olmanın da iyi olduğu söylenmezdi.
Yine araba sürmeyi reddetmiştim. Kızlar birlikte takılacaklarını söyledikleri için onları yalnız bırakmıştım.
Yolda yürürken tiz bir ses çınlamaya başladı kulaklarımda, biraz öteden geliyordu bu ses. Bir insandan çıkıyor gibi de değildi. Adımlarımı hızlandırıp sesin geldiği yöne doğru ilerledim.
Ses hemen yanımdan gelmeye başladı bu sefer, bir kaç dal vardı, ittirdiğimde ise beklemediğim bir görüntü ile karşılaşmıştım. Yavru bir köpekti bu! Ama her yeri yara kaplıydı. Ağzı, burnu, ayakları… Çok kötü bir halde duruyordu. Vicdanım onu burada bırakıp gitmeme izin vermedi.
Onu korkutmamak için eğilerek, sakince yanına girdim, bir elimin avucu kadardı büyüklüğü. Çok tatlıydı, ama bir o kadar yaralıydı. Sessizce mırıldandım, “Ne yaptılar sana…” Canını acıtmak istemediğim için yumuşak hareketlerle ve yavaşça küçük karnının altında birleştirdim iki elimi.
Dizlerimin üzerine koydum bu minik yavruyu. Tasması vardı ama üzerine herhangi bir numara veya isim yazmıyordu.
O an anlamıştım. Bu yavru benim kaderimdi. Bir elimle yavruyu tutarken diğer elimle hemen çantamı açıp içinden telefonu çıkardım ve en yakın veterineri araştırmaya başladım.
Zaten küçük bir yerdi Hakkâri, bu yüzden her şey çok az sayıdaydı, veteriner sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Eğer Allah’ın sevilen kuluysam yakınımda bir yerde veteriner çıkardı. Ama zordu.
Erva’nın da dediği gibi evlerimiz…. Fazla yakındı. Allah’tan yan yana değildik, yoksa bu sefer gerçekten çıldırırdım.
Sen zaten çıldırdın, dedi içimden bir ses. Sus be, bizim aklımız gayet yerinde, dedi diğer bir ses. Ben ise derin bir nefes alıp verdim ve bu küçük yavruyu kucağımda taşıyarak eve gitmeye başladım.
Evimin bir üst sokağında veteriner vardı, o yüzden o yoldan veterinere gitmeye karar verdim. Az önce bu yavrunun benim kaderim olduğuna karar vermiştim, şimdi ise onu sahiplenmeye karar veriyordum.
İsmi bile şekillenmişti aklımda. Umarım erkektir, diye geçirdim içimden. Çünkü çok tatlı bir isim fikrim vardı.
Yolda yürürken sessizce mırıltı gibi sesler çıkartıyordu kucağımda bu küçük.
Hayvanları severdim ama büyük travmalarım vardı… Mesela biri, bir defa yavru kediler tarafından ısırılıp dört kere kuduz aşısı yememdi. Bir diğeri sokak köpekleri tarafından kovalanmamdı, çıkmaz bir sokaktı… Korkunç!
Sonuncusu ise… Bu ikisi o seneler için kedi ve köpek gibi hayvanlardan soğuyup korkmamı sağlamıştı, bu yüzden ortak bir kararla balık almıştık. Tabii sonrasında ablam bakımı sadece bana devretmişti. Meriç ise o zamanlar küçüktü, belki de dört veya beş yaşındaydı. Ben odamda sakince ödevlerimi yaparken bir fıs sesi duymuştum. Umursamamıştım ama. Yaklaşık yarım saat sonra masanın başından kalkıp balıklarımın yanına gittiğimde ise görüntü tam bir faciaydı… Boş, ağzı açılmış bir oda kokusu kutusu ve yan yatmış balıklarım…
Sonradan anladık ki Meriç oda kokusunu balıklarımın üzerine bocalayıp onları öldürmüştü. Daha nasıl bir facia olabilirdi? Günlerce ağladığımı hatırlıyordum. Meriç’i dövmemek için zor duruyordum ama kıyamıyordum ona, daha çocuk o, diyordum ama ben de çocuktum. Ergendim, diyelim.
O günden sonra bir daha evime hr hangi bir hayvan almamıştım, alınmasına da izin vermemiştim. Ama bu farklıydı. Ayrıca tahmin ediyordum ki Türkiye’de çok nadir bulunan bir türdü. Hangi cani onu sokağa atmıştı? Diye düşünmeden edemedim. Onlar denek değillerdi. Ya da eğlence makinası. Alıp hevesini giderince sokağa atacağın bir oyuncak değillerdi. Hayat dostuydu onlar. Nasıl kıymışlardı? Onlar bizim kadar insaflı değil, biz fazla salağız, dedi içimden bir ses. Tekrar başlıyorduk… Biz salak değiliz, normal olanı yapıyoruz, dedi diğer bir ses. Ben ise yine düşüncelerimden sıyrılıp derin bir nefes aldım.
Yaklaşık bir beş dakika daha yürüdüğümde veterinerin önündeydim. Bu saate açık olması büyük bir nimetti. Kapıyı ittirip içeri girdim. Zaten girişte tatlı bir hanımefendi vardı, hemen ilgilenmişlerdi. Köpek içerideyken ben de bir sandalye bulup oturdum.
…
Zaten sıkıca tuttuğu kola biraz daha sarıldı Nisan. Üstünde içmişliğin getirisi olan sarhoşluk varken daha da bir tatlı olmuştu. Normal zamanda içmeyi sıkıca bulurdu ama timi ile bir yere gittiği zaman içmeyi severdi.
Dibinde ki erkek parfümü kokusundan oldukça memnundu. Normal zamanda parfümlü bir şekilde yakalayamazdı, genellikle barut, kül kokardı Ulaş. Ama Nisan onu her haliyle kabul etmişti; barut kokusuyla da, parfüm kokusuyla da.
Aralarında ki çekim üzerine çok fazla düşünmemişti ama bundan sonra düşünecekti. Çünkü Ulaş’a böyle yaklaştığı zamanlar içinde ki kelebekler uçuştuğunun yeni farkına varmıştı.
Bu histe farklıydı, önceden sevgilisi olmamıştı belki ama ergenliğinde sevdiği biri olmuştu, ama o da, onu resmen aldatmıştı, flörtleştiklerini bildiği halde.
Okuduğu okullarda ona, tanrıça güzeli, afrodit, derlerdi, boşuna değildi. Sarı saçları, renkli gözleri, imrendiren bir fiziği vardı. Bu güzelliğini askerlik ile taçlandırması ise onu tanıyan herkesi kendisine hayran bırakmasını sağlamıştı.
Ona aşık olan, çıkma teklifi eden o kadar çok erkek vardı ki, bir noktadan sonra saymayı bırakmıştı.
Ama o ise aralarından sadece birine âşık olmuştu; Ulaş’a.
Şu anda ona da garip geliyordu, âşık olmak… emin değildi ve sarhoş olduğunun farkındaydı. Ulaş çok fazla sarhoş durmuyordu, en azından dediklerinin bilincinde olacak kadar ayıktı.
Güzelsin, hem de fazlasıya, demişti ona az önce. Ulaş’a karşı olan hislerini yeni yeni keşfederken tek olmadığını da anlamıştı Nisan.
Yaşadığı olaylardan sonra uzun bir süre âşık olmamak için söz vermişti kendine, ama bazı sözler bozulabilirdi. En azından onun felsefesi buna izin veriyordu.
Gözlerini kırpıştırıp yaslandığı omuzdan çekti kafasını. Herkes dağıldıktan sonra Nisan’ı koluna takıp yolda yürümeye götürmüştü Ulaş. Amacı konuşturmaktı. Ama Ulaş’tan ziyade Nisan konuşuyor gibiydi, susturmak zordu, rahatsız olduğu söylenmezdi. Nisan yine konuşmak için dudaklarını araladı, yürümeye devam ederken konuştu,
“Ulaş, sen beni gerçekten seviyor musun yani?”
Beklemediği bir soruydu, adımları olduğu yere saplandı Ulaş’ın, renkli harelerin içine baktı, gözlerinin içiyle gülüyordu Nisan. Ulaş ise tam o anda bir karar verdi. Aylardır çekiyordu bu ızdırabı, söyleyemiyordu, uzaktan izliyordu sadece. Madem fark etmişti Nisan, daha fazla saklamaya lüzum yoktu. Dudakları iki yana doğru kıvrıldı, “Seviyorum lan!” fal taşı gibi açıldı gözleri Nisan’ın gözleri fal taşı gibi açıldı, seviyorum, demesini asla beklemiyordu, midesine oturan taş kocaman bir kelebek topluluğuna dönüştü, kanatlanıp gökyüzüne uçtu. Yönünü Ulaş’a çevirdi, kekelememek için zor duruyordu, “Ciddisin yani?” Dudakları iki yana kıvrık bir şekilde izliyordu Nisan’ı Ulaş. Kafasını salladı, “Ciddiyim, çok ciddiyim,” derin bir nefes aldı, “Hani derler ya, ilk görüşte aşk diye. Ondan muhtemelen.” Nisan’ın naif elini kendi eline kenetledi, “Bu dediklerimi unutma, Nisan. Ama unutursan söyle, sıkılmadan söylerim ben sana yine.” Tebessümü bütün yüzüne yayıldı Ulaş’ın.
Kızaran yanaklarını gizlemek bir hayli zordu Nisan için. Ne yapacağını bilmiyordu, nasıl olsa yarın hatırlamayacağım, dedi içinden. Bu yaşları bir daha geri gelmeyecekti, bazen yarınları düşünmemek lazımdı.
Bir adım atıp ayaklarının üstüne yükseldive Ulaş’ın boynuna sarıldı. Sarıldığı an içine dolan güven duygusu o an için Dünya’nın en güzel şeyiydi. Hemen iki tane el dolandı beline, ayaklarını yerden kesti. Boynuna bir yüz sokuldu, derince bir nefes çekti.
Sevgisini göstermekten çekinirdi Nisan. Yani şuanda gelip sarılması onun için, ben de seni seviyorum, demekti.
O an ikisi için Dünya durdu. İlişkilerinin bembeyaz sayfası açıldı ve ilk tarih atıldı, altına ise kocaman bir gülen yüz ve kalp çizildi.
…
Battaniyeyi iyice üstüme çektim, nefes payı bırakana kadar durmadım. Sonra Temmuz ayında olduğumuzu hatırlatan gecenin sıcaklığı buram buram yüzüme vurduğunda derin bir nefes vererek battaniyeyi ayaklarıma kadar fırlattım.
Saat sabahın kaçıydı emin değildim. Sadece bugün boş olduğuma ve yeni canım Theo ile ilgileneceğime emindim.
Dün veteriner bize geceyi geçirebilmemiz için birkaç şey vermiş, bugün ise bir yerden onun için mama kabı, su kabı gibi şeyleri almam için beni tembihlemişti.
Theo şuan da iki kişilik yatağın yanında ona ayırdığım yerde uyumayı seçmemiş ve gidip ayaklarımın dibine yatmıştı. Tatlı bir köpekti ama. Tüyleri yumuşacıktı.
Telefonumun arama sesi ile düşüncelerimden sıyrıldım. Arayan annemdi. Ben uykulu bir ses ile konuşmaya başlayacakken o bana şans vermeden, sabah beşte uyansa bile dinç çıkan sesi ile konuşmaya başladı,
“Güzce, kaç saattir uyuyorsun sen kızım? Defalarca aradım seni! Meriç’i aradım o da açmadı, hangi cehennemdesiniz siz?” Yavaşça esnedim ve gerindim, telefonu kulağımdan çekip ekranına baktım, gerçekten defalarca aramıştı annem beni. “Sana da günaydın, anne.” derin bir nefes aldığını gelen sesten anladım, “Kızım kaç yaşına geldin hâlâ yüreğime indiriyorsun sen. Meriç'te sana çekmiş, düzeltemiyoruz ki! Allah’ım, benim de sınanmam bunlar herhalde!” Bir defa esnedim, “Ya rabbim! Bu kız hâlâ uyanamamış. Güzce, kulağını dört aç beni dinle, Pemra teyzen var ya hani,” hayır! Düşündüğüm şey olmamalıydı. Senelerdir şükrettiğim tek şey annemin beni hiçbir erkek için aramamasıydı, ama galiba şükürlerim bozuluyordu. “Ee, anne?” Arkadan tabak çanak tıkırtısı geliyordu, aynı teyzem gibi annemin de bir yerlerinde kurt vardı sanırım. “Heh, Pemra teyzenin oğlu Soysal Hakkâri’ye geliyormuş. Bekarmış bak Soysal. Pemra teyzenle biz de konuştuk ki,” devamını getirmesine izin vermedim, sinir bütün hücrelerime dolmaya başlamıştı bile, “Hayır, anne. Söyle Pemra teyzeme, çok meraklıysa kendine gelin almaya, ben ona bulurum bir tane.” Annemin sesinde sinir kırıntıları oluşmaya başlamıştı, “Güzce, delirtme beni. Gidiyorsun ve o çocukla tanışıyorsun.” Göz devirip derin bir nefes aldım, “Anne,”
“Ne annesi, Güzce? Ha? Kızım yirmi altı yaşındasın! Evde kalacaksın diye korkuyorum. Yüreğime indiriyorsun! O çocuğa numaranı atıyorum, onunla mesajlaşıp nerde, ne zaman buluşacağınıza karar veriyorsun. İsyan istemiyorum, bu konu da burda kapandı, nokta!” Gözlerim rafta ki vazoya kaydı, şu anda onu kırmayı ne kadar çok istediğimi kelimelere dökemezdim. Sessizce mırıldandım, “Numaramı atta bir engelleyeyim ben onu…”
“Ne diyorsun, Güzce?” Gözlerim cama kaydı bu sefer, yok, yok. Onu kıramazdım. “Bir şey yok, anneciğim. Hatta Soysal Bey ile görüşmek için o kadar heyecanlıyım ki, anlatamam! Şimdi kapatta gidip hazırlanayım ben, anca yetişirim.” Derin bir nefes verdi annem,
“Güzce! Çıldırtıyorsun beni!” Telefon kapandı. Derin bir nefes alıp sabır çektim.
Sabır Allah’ım, sabır. Sabır ki ben kırmayayım buraları!
Hızla yataktan kalktım ve soluğu lavaboda aldım. Aynada yüzüme bakarken fark ettiğim tek şey tipimin kaydığıydı. Maalesef ki paramı yatırdığım ürünler sinirlendiğim zaman işe yaramıyordu. Yüzüme soğuk su çarpıp lavabodan çıktım.
Üstüme her zamanki gibi bir şeyler geçirdim ve Theo’yu kucağıma alıp evden çıktım.
Güzce sinirlendiği zaman ne olurdu? Stres olurdu. Güzce stres olduğu zaman ne yapardı? Ceyda’nın yanına giderdi. İşte şimdi de aynısını yapıyordum. Meriç’in eve geldiğini askıda duran araba anahtarından anlamıştım. Gönlüm daha da rahattı şimdi. Arabaya bindim ve motoru çalıştırdım.
Hastanenin önüne geldiğimde arabadan indim ve soluğu Ceyda’nın odasına doğru giderken aldım. Kapının üstünde ki bilgisayarda Ceyda’nın ismi yazıyordu. Daha poliklinikler açılmamıştı ama Ceyda’nın burda olduğuna emindim. Kapıyı tıklattım ve içeri girdim.
“Hasta var!” Ceyda’nın bakışları bilgisayardan bana doğru döndü, “Güzce!” Gülümsemek isterdim ama somurtmaktan başka bir şey yapamıyordum şuan, kendimi koltuğa attım, kucağımda ki Theo ise her zaman ki sakinliğiyle ben ne yaparsam ona uyum sağlıyordu. Ceyda’nın bakışları ona kaydı, “Güzce, bu ne! Çok tatlı bu!” Theo’nun minik gözleri ona döndü, Ceyda ise masanın üstünden eğilip kucağımdan aldı Theo’yu, küçük bedenini, küçük yüzünü okşadı.
“Onu sonra anlatırım. Ceyda, ben bir şeyler kırmak istiyorum.” Kaygılı duran bakışları bana döndü ve sandalyesini benden tarafa çevirdi. “Noldu canım?” Derin bir soluk aldım, “Annem bana eş adayı bulmuş! Ne olabilir ki!” Kaşları havalandı, duymayı asla beklemediği bir şey gibi duruyordu. “Eş adayı mı?” Kafamı salladım. “Bi de bu yetmezmiş gibi ben dün nereye gittim biliyor musun?” Bakışlarında ki kaygı yerini merağa bırakmıştı, burun kemiğimin üzerinde gezindi eli. Söylememi bekliyor gibiydi Ceyda. “Onun doğum günüymüş dün. Erva zorla götürdü. Göt gibi kaldım! Ya hayır ben ne alaka, ben ne alaka ya! Adam tekmeyi bassa haklı.” Ceyda ise meraklı meraklı bakarken kesik bir kahkaha attı, “Onun doğum günü mü, sen mi? Çüş kızım!” Bir şey söylemek ister gibi bakıyordu ama çekiniyor gibiydi. “Güzce, bu adam senin kaderinde var bence. Bırak annenin sana ayarladığını.” Masanın üstünde ki elimi sıkıca tuttu, “Kalbin ne diyor? Ona hiç söz hakkı tanıdın mı? Yoksa her zaman yaptığın gibi sadece beynini mi dinledin?” Gözlerinin içine baktım.
Doğru söylüyordu, düşünmemiştim. Hem de hiç düşünmemiştim. Kalbime de sormamıştım. Sadece beynim bana ne diyorsa ona ayak uydurmuştum.
Kader, demiştim. O da inanıyorum, demişti. Kaderler bağlanır mıydı gerçekten?
“Beynini dinledin. Bana bak. Sen bunu düşün. Kaçıncı karşılaşmanız bu? Normal değil. O yüzden kalbine de konuşma hakkı ver. Beynin ne diyor bu duruma?” Kaşlarımı havalandırdım,
“Bilmiyorum, diyor.”
