2. bölüm / 2
Kızıl Vortex1-Hüküm ve Harabe
Bölümler 2Şu an: 1-Hüküm ve Harabe
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Vortex’in gümüşi sisi, sarayın devasa kulelerini bir kefen gibi sarmış; dondurucu kış nefesi, mermer koridorlarda bir hayalet gibi uğuldamaya başlamıştı. Fakat İmparator Preston’ın özel çalışma odası, bu amansız kuşatmanın ortasında, her zaman taze tutulan bir ocak gibi tütüyordu. Şöminede yanan meşe kütükleri, dışarıdaki karanlığa meydan okurcasına turuncu kıvılcımlar saçıyor; odaya yayılan odun kokusu, asırlık kütüphanenin tozlu raflarından sızan deri ve parşömen kokusuyla kusursuz bir uyum içinde harmanlanıyordu.
Bailey, omuzlarına kadar dökülen kuzey güneşi rengindeki saçlarıyla babasının görkemli maun masasının hemen dibindeki mindere adeta kök salmıştı. Elindeki efsaneler kitabı, onun için sınırların ötesindeki dünyalara açılan tek pencereydi. İmparator ise, bir krallığın kaderini belirleyen ağır fermanların üzerine eğilmiş, mürekkebin kağıtla olan o bitmek bilmeyen savaşını yönetiyordu. Bir an duraksadı; gözlüklerinin üzerinden, kitabın sayfaları arasında kaybolmuş olan kızını izlerken, yüzündeki o sarsılmaz otorite bir buz kütlesi gibi eriyip gitti.
"Bailey," dedi imparator; sesi bir fırtınanın ardından gelen o dingin sessizliği andırıyordu. "Eğer o kitaptaki ejderhalar kadar gerçek dünyaya da vakit ayırsaydın, sanırım şu an dışarıdaki vahşi hayvanları çoktan evcilleştirmiş olurduk. Yine hangi tılsımın peşindesin?"
Bailey, parmağını bir pusula gibi okuduğu satırın üzerine sabitleyip başını kaldırdı. Gözlerindeki o muzip ışık, en karanlık zindanları bile aydınlatacak kadar saftı. "Tılsımların değil baba, hakikatin peşindeyim. Bak, burada ne yazıyor; 'Bir ejderha ancak onu korkmadan sevene boyun eğer.' Senin şu altın yaldızlı kıyafetleri olan elçilerin ve asık suratlı konsey üyelerin... Onlar ejderhalardan çok daha karmaşık. En azından bir ejderhanın aleviyle neyi yakacağını bilirsin, ama bir elçinin kelimeleriyle kimi zehirleyeceğini asla kestiremezsin."
İmparator, bu yaşından büyük cevap karşısında derin bir kahkaha attı. Bu, bi, bir babanın kızının zekasına duyduğu hayranlığın en samimi dışavurumuydu. Ağır adımlarla, omuzlarındaki krallık pelerininin hışırtısı eşliğinde masanın arkasından çıktı. Bir imparatorun asla yapmayacağı bir şeyi yaptı ve Bailey’nin yanına, o alçak minderin üzerine, tüm unvanlarını kapının dışında bırakarak çöktü.
"Doğru söylüyorsun küçüğüm," dedi, elini Bailey’nin saçlarına daldırıp onları şefkatle dağıtırken. "Belki de saraydaki o asık suratlı adamları da biraz ejderha terbiyecisi disipliniyle yönetmeliyiz. Ne dersin, yarınki konseyde masaya bir kase alev mi bıraksak? Bakalım o zaman da nezaket kurallarının arkasına saklanabilecekler mi?"
Bailey kıkırdadı, başını babasının güçlü omzuna yasladı. Babasının kıyafetlerine sinmiş olan tütün kokusu ona dünyadaki her türlü ordudan daha güvenli geliyordu. "Bunu yaparsan Beomgyu’nun iyileştireceği bir konsey üyesi kalmaz baba. Ama itiraf et, sen de sıkılıyorsun o bitmek bilmeyen toplantılardan."
İmparator, Bailey’nin narin elini avuçlarının içine aldı. Kendi eli, kılıç darbeleri ve yılların getirdiği nasırlarla bir harita kadar engebeliydi; Bailey’ninkisi ise henüz hiçbir fırtınanın değmediği bir göl yüzeyi kadar pürüzsüz...
"Sıkılmak bir lüks benim için. Bazen bir dev gibi görünmek zorundayım çünkü bu krallık ancak bir çınarın gölgesinde dinlenebilir. Ama inan bana, şu odanın kapısından girdiğim an, o dev kılıçları ve ağır tacı vestiyere bırakıyorum. Burada sadece senin kocaman ve bazen de sıkıcı babanım."
Bailey parmağıyla babasının elindeki o meşhur mürekkep lekesini okşadı. "Yine kalemle kılıç kalkan oynamışsın. Her yerin leke içinde."
"Kalem benimle uzlaşmayı reddediyor gibi görünüyor" dedi imparator, Bailey’nin burnuna parmağının ucuyla dokunup onu hafifçe sarstı.
"Bak bana güzelim.. Bir gün omuzlarındaki bu kitaplar yerini gerçek fermanlara bıraktığında; dışarıdaki dünyaya karşı o 'buzdan kraliçe' maskeni takman gerekecek. İnsanlar senden çekinecek, senden güç bekleyecek. Ama bu odanın sıcaklığını asla unutmamanı istiyorum. Krallığı yöneten ellerin bazen mürekkep lekesi içinde kalması, kan lekesi içinde kalmasından evladır. Kalbinin şu kıkırdayan köşesini kimsenin senden çalmasına izin verme."
Bailey, babasının elindeki o tanıdık mürekkep lekesini başparmağıyla hafifçe okşadı. "Sen yanımda olduğun sürece o kızı kimse benden alamaz baba. Söz veriyorum; ne ejderhalarımı unutacağım, ne de senin şu kalemle olan kavganı."
İmparator, kızının alnına, sanki tüm
ömrünü o ana sığdırmak istercesine uzun ve derin bir öpücük kondurdu. " Sen benim bu buz tutmuş krallığımdaki tek sönmez ateşimsin Bailey'im."
Şöminedeki son odun parçası çatırtıyla dağılıp közlerin arasına karışırken,
koca imparatorluk dışarıda fırtınayla boğuşuyordu; ancak o odada, iki ruh birbirine tutunmuş, geleceğin getireceği tüm soğuklara karşı görünmez bir kor kalkan inşa etmişti. Bu, veda olduğunu bilmedikleri ama sonsuzluğa uzanan o en saf baba-kız anlarından biriydi.
Vahşetten 3 gün sonra..
-AERUM
Kasvet, bir zehir gibi sarayın her koridoruna, her mermer çatlağına sızmıs; günün son ışıklarını da beraberinde götürmüstü. Kralın ölümüyle birlikte krallığın kalbi durmuş, zamanın dişlileri birbirinden kopmuştu. Kraliçe, kederini aşılmaz duvarların ardına, odasına hapsetmişti. bu sessiz kaosun tüm ağırlığı ise şimdi Prenses Bailey’nin henüz yorulmamış ama sarsılmış omuzlarına bir vebal gibi çökmüştü.
Günlük raporun son satırlarını yazdığımda parmaklarımın titrediğini fark ettim. Başımı kaldırıp pencereye baktığımda, güneşin kan kırmızısı vedasının yerini ayın soluk ve soğuk hükümdarlıgina bıraktığını gördüm. Kollarımı iki yana açıp sızlayan eklemlerimi esnettim. masadaki raporları ve kütüphanenin tozlu raflarına geri dönmeyi bekleyen kitapları göğsüme bastırarak ayağa kalktım. Sadece biraz hareket etmek, bacaklarımdaki uyuşukluğu dağıtmak için kütüphanenin labirentvari rafları arasında dolasmaya başladım. Gözlerim, Beom’un günlerdir fellik fellik arayıp bir türlü izine rastlayamadğı o "Nadide Şifalı Otlar" kitabını arıyordu.
Tam o sırada rafların arkasından yükselen fısıltılar, birer yılan gibi kulaklarıma sokuldu.
"Yine mi burada o? Gecenin bu vaktinde bile bir hayalet gibi dolanıyor etrafta. Boşuna 'lanetli' demiyorlar ya..Ruhu bile dinlenmeyi bilmiyor."
Alışmaya çalıştığım o tanıdık sızı yine göğsüme oturdu. Kelimelerin nasıl olup da her seferinde benim lanetime bağlandığını anlamıyordum. Ancak asıl darbe sözlerin ucu Bailey’ye dokunduğunda geldi: "Kraliçe olmaya layık bile değildi aslında. Belki de babasının sonunu hazırlayan oydu, kim bilir? Taht hırsı insanın gözünü kör eder..."
Damarlarımdaki kanın donduğunu hissettim. Elindeki kitapları sıkıca kavrayıp öfkeyle onlara doğru dondüm. Ağzımı açmış, zehir zemberek bir karşılık verecekken bir gölge belirdi.
San... Prenses'in meşakkatli asistani, bizim meşhur korumamız, bir gölge kadar sessiz ama bir fırtına kadar heybetli duruyordu orada. Gümüs islemeli yeleği mum ışığında parlıyor, keskin bakısları hizmetlilerin üzerinde bir kırbaç gibi şaklıyordu. Sert yüz hatları, memnuniyetsizliğin en derin çizgileriyle gerilmişti.
"Boş konuşmalarınızla havayı kirletmeyi kesecek misiniz, yoksa bu edepsizliğinizi prensese bizzat iletip yarın güneş doğmadan kapının önüne konulmanızı mı izleyeyim?" diye gürledi. Hizmetliler korkuyla dağılırken, San ağır adımlarla bana döndü. Bakışları yumuşadı ama o sitemkâr ifadesi yerli yerinde duruyordu.
"Sen... halâ uyumadın mı?" dedi, beni baştan aşağı süzerken sesi bir ebeveynin şefkatiyle harmanlanmıs bir otorite taşıyordu.
"Uykum gelmedi," dedim kısaca, sesimdeki yorgunluğu saklamaya çalışarak.
"Yaklaşık iki gündür gözüne uyku girmediğinin farkında mısın?" Yanıma gelip, ellerimi kitaplardan nazikçe ayırdı ve beni o sessiz mabedimden uzaklaştırmaya başladı.
"Dinlenmen lazım sarmaşık güzeli. Yürü bakalım, bu gece yatak senin nöbetini tutar."
Omuzlarımdan tutup beni hafifçe ileriye doğru ittirmeye başladığında direnmedim. "Ama uykum yok gerçekten..."
"Yalancı," diye fısıldadı, sesi bu kez daha yumuşaktı. "Gözlerinin altı, gecenin kendisinden daha mor bir hal almış, haberin var mı?"
Derin bir iç çektim, bu kez kaçacak yerim kalmamıştı. Başımı hafifçe ona çevirdim, gözlerimde saklayamadığım o büyük korkuyla fısıldadım: "Ya ona da bir zarar gelirse, San? Kurtarıcımı, beni o karanlık çukurdan çekip çıkaran kadını da kaybedersem ne yaparım?"
San duraksadı. Gözlerimin içine baktı, ellerini nazikce omuzlarıma yerleştirdi ve yüzünde o huzur veren tebessüm belirdi.
"Korkma küçük sarmaşık," diye fısıldadı
"Sen onun bu dünyada kendine itiraf edemediği vicdanı, kurumuş toprağına can veren yağmurusun. Sen yanındayken o, gölgelerin içinde bile kaybolmaz. Eğer bir gün birileri sizin gözlerinizdeki huzuru çalmaya yeltenirse, karşılarında yedi kat cehennemi kuşanmış bir panteri bulurlar. Bizim kaderimiz birbirine o sarmaşıklar gibi dolanmış Aerum; birimiz koparsak, hepimiz devriliriz. O yüzden korku yerine o dilsiz sadakatini kuşan. Çünkü Bailey’nin bu sahte krallıkta tutunabileceği tek gerçek senin ellerin." Kisa bir nefes verdikten sonra
"Ayrıca çukurdan değil sarmaşıklardan," dedi gülerek ve elini kaldırıp saçlarımın arasına daldırdı. "O günden beri benim için sadece 'sarmaşık güzeli'sin. Hem baksana, bu hırçın saçlarınla da ne kadar uyumlu bir isim..."
San’ın hoş cümlelerine hafif bir gülümsemeyle karşılık verdim. "Öyle..." diyebildim sadece, sesimdeki yorgunluk gülüsüme karışmıştı.
"O zaman şimdi uyuma vakti, ilerle hadi. Yoksa senin icin de mi bir sikayet raporu versem?"
"Hayır," dedim hızla, ciddileşerek. "Zaten omuzlarında fazlasıyla yük var, bir de benimle uğraşmasın." San onaylarcasına
başıni salladı ve hafif bir iç geçirerek koridorda uzaklaşmamı izledi.
Sessizliğin bir çarşaf gibi serildiği koridorlarda adımlarım yankılanırken, kendimi Bailey’nin odasının önünde buldum. Kapının önünde durup bir süre içerideki sessizliği dinledim .Aslında zihnimin karanlık dehlizlerinden sızıp gelen o eski hayaletler uykuyu benden her gece biraz daha uzaklastirıyordu.
Zamanında, tüm dünyam olan o küçük köy, gözlerimin önünde bir mezarlığa dönüşmüştü. Hafızamın en korunaklı köşesinde annemin beni kollarına sıkıca sarışı saklıydı; o gece onun kollarında, dünyanın en güvenli yerindeymişim gibi sıcaklık içinde uykuya dalmıstım. Ancak sabahın ilk ışıkları odaya sızdığında, o sıcacık sığınak birer buz kalıbına dönüşmüştü. Beni koruyan tek insan, tüm sıcaklığını yitirmiş, soğuk bir anıt gibi kalakalmıştı yanımda.
En büyük korkum, kalbimi bir mengene gibi sıkan o ihtimaldi: Ya lanetim yüzünden köylüler ona zarar vermişse? Ya da daha kötüsü... Ya annemin sonunu getiren bizzat benim içimdeki o karanlıksa? Bu düşünce, ruhumu bir ur gibi kemiriyordu.
Dışarı çıkıp bir nefes umuduyla yardım istemeye yeltendigimde, yaşamın çoktan köyü terk ettiğini gördüm. Sokaklar, birer heykel sessizliğine bürünmüş cansız bedenlerle doluydu. Hıçkırıklar boğazımda düğümlenirken tek bir soru beynimde yankılanıyordu: Neden herkes giderken ben kalmıştım? O an, bir çocuğun masumiyetiyle reddetmeye çalışsam da gerçeğin soğuk tabiatiyla tanışmıstim. Tüm köy, bir gecede sessizliğe gömülmüştü. Güneş yükseldikçe, o ağır ve geniz yakan kan kokusu havaya karışmaya başlamış, rüyalarımı kabusa çeviren o sabah başlamıştı
Arkamda duyduğum yabancı seslerle birlikte, içgüdüsel bir korkuyla koşmaya başladım. Nereye gittiğimi, neyi aradığımı bilmeden sadece kaçıyordum. Kaç köy geride bıraktım, kaç kasabanın kıyısından geçtim hatırlamıyordum. Ama lanetim, bir gölge gibi beni takip ediyordu; ne kimseyle iki çift laf edebildim ne de bir kapı eşiğinde soluklanabildim. İnsanların gözlerindeki o nefret dolu bakıslar, beni her seferinde daha uzağa, daha derine itiyordu.
En sonunda, bir grup öfkeli kalabalık tarafından kovalanırken, yorgunluktan bitap düşmüş bedenim bir sarmaşık yığınına dolandı. Açlık ve susuzluktan titreyen ellerimle o yeşil prangalardan kurtulmaya çalıştım ama gücüm tükenmişti. Sarmaşıklar beni boğmaya çalışan kollar gibi sardığında, vazgeçmek üzereydim.
İşte tam o gün, karanlığın içinden bir el uzandı yaralı bereli ellerime karşın.
Hayatımda ilk kez bir yabancı, bana korku yerine şefkatle bakmıştı. Beni o sarmaşıkların arasından çekip çıkaran el basta ruhum dahil her bir seyimi kurtarmısti. Ailesinin itirazlarına, sarayın soğuk kurallarına rağmen beni yanına almış, ekmeğini benimle bölüşmüştü. O gün sadece karnım doymamıstı; ilk kez birinin yanında kendimi dışlanmış bir hilkat garibinden ziyade, gerçek bir insan gibi hissetmistim.
-BAILEY
Kış güneşinin perdelerden içeri sızamadığı kadim konsey odası, her bir mermer sütununa sinmiş olan bin yıllık hırs ve kederle ağırlaşmıştı. Tavandaki fresklerde imparatorluğun ilk günlerinden kalan zafer sahneleri, simdiki zamanın bu gergin savaşına yukarıdan, donuk gözlerle bakıyordu. Masanın basindaki devasa koltukta, babamın bıraktığı boşluğu ruhumun her bir zerresini büründürdüğüm o aşılmaz vakarla dolduruyordum. Karşımda oturan insanlar nezaketi bir hançer gibi kullanan diplomatlardı; her biri benim bir anlık tereddüdüme, bir damla gözyaşıma ya da sesimdeki en ufak bir titremeye muhtaçtı.
Westbury’nin kömür rengi altın işlemeli cübbesini taşıyan Lord Valerian parmaklarını masanın üzerinde bir piyano çalar gibi gezdirerek sessizliği bozdu. Sesi, kadife bir kılıfa gizlenmis paslı bir çivi kadar tekinsizdi.
"Majesteleri," dedi Valerian, başını hafifçe yana eğerek. "Vortex’in yasını, Westbury’nin gümüş kentlerinde çınlayan çanlarla birlikte kalbimizde taşıyoruz. Lakin, babanızın-ışıklar içinde uyusun- trajik sonunun ardından sınır boylarımıza yerleştirdiğimiz ek kuvvetleri birer savaş tamtamı olarak addetmeniz, asırlık müttefikliğimizin ruhuna aykırı düşer. Genç Prens Heeseung, sadece her iki krallığın da selameti için bu tedbirlerin elzem olduğuna kanaat getirdi. Düzensizlik, en büyük düşmanımızdır, öyle değil mi?"
Gözlerimi bir saniye bile kırpmadan ona baktım. Dudaklarımda, muhatabını küçümseyen ama nezaketi de elden bırakmayan o ince, görünmez gülümseme belirdi.
"Düzensizlik bir düşman mıdır, yoksa sizin gibi avcılar için puslu bir fırsat mı Lord Valerian?" diye sordum; sesim odayı bir sis tabakası gibi ağır ağır sarmalıyordu. "Diplomasi, her iki tarafın da masanın altındaki elinde kılıç tutmadığı sürece mukaddestir. Ancak siz, bir elinizle barış zeytinini uzatırken diğeriyle benim stratejik kalelerimi kuşatma planları yapıyorsanız, bu diplomasi değil sadece zayıfça kurgulanmış, bayat bir tiyatro oyunudur. Prens Heeseung’ın damarlarında Preston sıcaklığı taşımayan bir gölge olduğunu biliyoruz; fakat o gölgenin, babamın katledildiği o gece kaybolan gümüş mahfazanın peşinde bu kadar pervasızca koşması, sadece bir 'selamet' arayışı mıdır? Zekâmı bu denli sığ bahanelerle tartmanız, Westbury ile olan son güven köprülerimizin altına bizzat barutu yerleştirmeniz demektir."
Davenport’un temsilcisi, boynundaki semavi rünlerin parıltısıyla öne çıkan Lord Alaric, derin bir iç çekişle araya girdi. Sesi, antik bir tapınağın yankısı kadar derinden ve manipülatif bir tınıyla geliyordu.
"Vortex’in Pençesi lakabını bu yaşta bu kadar dirayetle taşımanız takdire şayan Prenses Bailey," dedi, ismimi bir hakaret gibi yumuşatarak. "Lakin Prens Kai’ın saatindeki o on saniyelik feryadı, bir suçlama senedi gibi masaya sürmek ne kadar adildir? Davenport’un kadim ruhlarını, böylesine bir zan altında bırakmak, tarihin bile affetmeyeceği bir cürettir Majesteleri, ve imparatorumuzun arkasinda bıraktığı ve bir o kadar da tek ama en muhim olacak bir kanıt olan o son kelimesi, 'Jacelyn' ismi, belki bir yardım çığlığıydı, belki de bir veda..."
"Belki de bir celladın isminin son nefeste tarihe kazınmasıydı," diye kestim sözünü.
"Cüret, Lord Alaric, gerçeğin çıplaklığından korkanların sığındığı bir kelimedir,"
kelimelerim masanın ortasına bırakılmış birer kor ateş gibiydi. "Davenport’un ruhları, ancak o gece o odada babamın bogazina dolanan o 'görünmez' ellerin sahibi ortaya çıktığında huzur bulacaktır. Babamın bedenindeki o derin kesikler Vortex’in vahşi doğasını taklit etse de, o yaraların kenarlarına işlenmiş olan Westbury rünlerini ve saatin içine kaydedilmiş o yarım kalmış çığlıgı görmeyecek kadar kör değilim. Bu masada oturan her krallık, o kanlı şafağın vebaliyle lekelenmistir. Ben burada babasının yasını tutan bir yetim olarak değil o kanın hesabını her bir ründen, her bir mahfazadan ve her bir feryattan soracak olan Vortex iradesi olarak oturuyorum. Bana masallar anlatmayı bırakın ve o gümüş mahfazanın içindekilerle, babamın son nefesini çalan asıl karanlığı önüme serin. Aksi takdirde, Vortex’in fırtınası krallıklarınızın sahte huzurunu da yutacaktır."
Konsey odasındaki sessizlik, bir mezar sessizliği kadar ağır ve mutlak bir boyun eğmişliğe büründü. Lordlar, kelimelerimin ağırlığı altında ezilirken, oturduğum koltuktan büyük bir vakurla ayağa kalktım. Her birinin başı, irademin sarsılmaz gücü karşısında hafifçe öne eğildi.
Ağır ahşap kapılar, arkamdan devasa bir gürültüyle kapandığında, sarayın loş ve bitmek bilmeyen koridorunun ıssızlığına sığındım. O an, kapıların ardındaki o erişilmez "Buzdan Kraliçe" imajına inat, omuzlarımdaki yükün altında ufalanan bir kum tanesi gibi hissettim kendimi. Göğüs kafesim, az önceki ezici otoriteyi, kusursuz dik duruşu muhafaza etmek adına hapsettiğim nefes yüzünden bıçak kesiği gibi sızlıyordu. Ciğerlerime çektiğim soğuk koridor havası bile, ruhumdaki yangını dindirmeye yetmiyordu.
Tam o sırada, koridorun köşesindeki o tanıdık ve huzur veren gölge belirdi.
Aerum...
Onun varlığı, okyanusun hiddetli dalgaları arasında kaybolmak üzere olan bir geminin ulaştığı o ilk ve yegâne liman gibiydi. Adımları bir hayalet kadar sessizdi. Omuzlarından aşağı dökülen yemyeşil saçları, odadaki loş ışıkta ormanın en derin köşelerindeki yosunları andırıyordu. Bana doğru eğildiğinde, simsiyah gözlerinin içindeki o dipsiz derinliği gördüm; o gözler, dış dünyadan sakladığı tüm kırılganlığı ve bana olan sarsılmaz sadakatini içinde barındıraıyordu. Burnunun ve elmacık kemiklerinin üzerine serpilmiş hafif çilleri o narin yüzüne hem çocuksu bir masumluk hem de hüzünlü bir güzellik katıyordu.
"Beklediğimden daha erken geldin" diye fısıldadı Aerum. Sesi, az önceki o gürültülü, kelimelerin birer kılıç gibi çarpıştığı diplomatik savaştan sonra ruhumdaki açık yaralara sürülen bir merhem gibiydi. Şalın uçlarını nazikçe göğsümün üzerinde birleştirirken, parmak uçları sanki bir kutsal emanete dokunurcasına titredi. Gözlerindeki o sakıncalı şefkat, dışarıdaki dünyaya kapattığım tüm kapıları sessizce aralıyordu.
Kapıdan iyice uzaklasıp aramdaki duvara yaslandım ve dudaklarımdan göğsümde genislettigim hava döküldü. (Iç cekti yani)
"Kelimelerle boğdum onlari Aerum," dedim, sesimdeki o kraliçe tınısı, yerini bir çocuğun muhtaç olduğu o masum yorgunluğa bırakırken.
Aerum da yanıma geçip sırtını duvara yasladı.
"o odaya her girişimde, babamın koltuğunun beni biraz daha yuttuğunu, asıl benliğimden koparıp o soğuk ahşaba gömdüğünü hissediyorum. Dısariya karsı takındığım tavır içten içe bir uçurumun kenarında sendelememe engel olamıyor, herkes benden bir cevap bekliyor ama benim içimde sadece öyle kuru kuru yankılanan bir sessizlik var."
Aerum, ellerini şalın üzerinden kollarımın üzerine koyup hafifçe sıktı; bu dokunus yeryüzündeki tüm orduların, tüm kale surlarının bana verebileceği korumadan daha kudretliydi.
"Seni sen yapan takındığın veya üzerinde tuttuğun tavırın değil ki Bai," dedi sesiyle beni yeniden inşa ederek. "Sen sadece kendi gölgenin, omuzlarına binen devasa sorumluluğun büyüklüğünden ürküyorsun. O oda senin sadece parlayan zırhını, elindeki o keskin kılıcı görüyor, laakin ben o zırhın altındaki o ürkek ama madur kalbi tanıyorum. O boş bakıslı insanlar senin sadece yıkıcı öfkeni hissediyor; ben ise senin o öfkenin bile beslendiği o sarsılmaz sadakatini ve sevgini biliyorum. Kendine bir yabancı gibi bakmayı bırak artık."
Dudaklarımda bir tebessüm belirdi istemsiz. konsey odasındaki o sahte, buzdan ve hesaplı ifadelerden o kadar uzaktı ki, sanki başka bir evrene aitti.
Ona yandan muzip bir bakış gönderdim.
Sen olmasan, bu koridorlarda kaybolup giderdim biliyorsun değil mi? Şal için teşekkür ederim; tenimden ziyade ruhumu ısıttı."
Aerum, bakışlarındaki o hüzünlü derinliği bir nebze dağıtıp koluma girdi. "Ruhun daha fazla üşümesin diye buradayım."
-AERUM
Güneş, kışın o soluk ve hileli yüzüyle bahçedeki çıplak ağaç dalları arasından süzülürken, gölgeler uzun ve keskin birer mızrak gibi yere saplanıyordu. Sarayın o her köşesi kulak kesilmiş, her odasi ihanet kokan boğucu havasından sonra burası, kuzey surlarının dibindeki bu izbe avlu, bir vaha gibiydi. Ama huzurdan yoksun barut gibi gergin bir vaha.
Beomgyu ile sahanın kenarındaki taş basamaklara çöktüğümüzde, rüzgârın keskinliğiyle ürperip kabanımı omuzlarımda biraz daha sıktım. Beomgyu, ellerini hırkasının ceplerine daldırmış, omuzlarını hafifçe bana doğru eğmişti. Bakışları ise sahanın ortasında birbirine giren arkadaslarımızyadı.
"Üşüdün mü," dedi Beomgyu, sesinde yargılamadan uzak ama keskin bir gözlem vardı. "Güneş yukarıda ne işe yarıyor acaba? Görüntü var etki yok. Konseydeki süslü Lordlar gibi değil mi ama," Omzunun üstünden bana eğildi,
"Hep ışıldar, parıldarlar ama kimseyi ısıttıkları görülmemiş."
Hafifçe kıkırdadım, kabanımın yakasını burnuma kadar çekerken ona yandan bir bakış attım. "En azından güneşin bir bahanesi var, mevsimi değil. Onlara ise.. diyebilecegim şey bir cümleyle sınırlı olsa keşke. Bulundukları ortamin havasi kalplerine işlemiş herhalde."
Beomgyu, oturduğu yerden bana doğru biraz daha kayıp omzunu omzuma dayadı. "Gel buraya, donup bir buz kütlesine dönüşmeni bekleyemem. Sonra seni çözmek için baharı beklemek zorunda kalırız, o kadar sabrım yok." Kolunu hafifçe arkama atıp kabanımın üzerinden beni sarmalarken, o kendine has, güven veren sıcaklığı anında hissettim.
"Senin," Göz ucumla San'ı işaret ettim.
"Ve onun,
Bu duyarlılığınız olmasa ne yapardım bilmiyorum," dedim başımı hafifçe onun omzuna yaslayarak. "Saraydaki herkes birbirinin açığını ararken, sizin sadece bizimle ilgilenmeniz. Gerçek dışı geliyor."
Beomgyu, bakışlarını sahadaki kılıç parıltılarından ayırmadan gülümsedi. "Çünkü Aerum, dünya yeterince karmaşık ve soğuk. Birbirimizin titrediğini fark etmeyeceksek, neden bu surların içinde beraberiz ki? Hem, burnun kızarınca çok komik oluyorsun, biraz da o manzarayı bozmamak için seni sıcak tutmaya çalışıyorum."
Hafifçe koluna vurdum. "Demek bütün o duyarlı konuşmaların arkasında bu vardı? Burnumla dalga geçmek için mi beni koruyorsun?"
"Tabii ki," dedi ciddiyetini bozmadan ama gözlerinin içi gülüyordu. "Bir şifacı, gerçi şu an burada sadece bir dostum, hastasının estetiğini de düşünmeli. Ama şaka bir yana..." kaşlarını çattı gözlerini bana çevirip,
"Nedir bu kadar çok odağını dağıtan şey?"
Gözlerimi Bailey’den ayıramıyordum. Tekrardan ona soğru döndüm, içimi kemiriyordu durmadan bu düşünce ve ben artık kendime saklayamıyordum.
"Sadece... San biraz sert davranmıyor mu Beom, Bailey zaten bitkin, üzerine bu kadar gitmesi şart mı?"
Beomgyu hafifçe güldü, ama bu neşeli bir ses değildi. "Şart. O konsey salonunda kızın yüzüne tükürür gibi konuşmuşlar. Ağzına geleni, belki kalbinden belki aklından geçeni söylemiş ve bir o kadar da durmuş söylediklerinin arkasında ama kontrolsüzceydi, istemeden pot kırmıs bile olabilir. Bir kraliçeden çok hala üzerinden atamadığı prenses edasıyla durdu karşılarında. Ama bir insanın o kadar zehri kusmadan taşıması imkânsız. Bailey'nin içindeki öfkeyi dışarı atmasi gerek Aerum. Yoksa o zehir onu içeriden bitirecek. Bak, şu an nasıl da sadece kılıcına odaklı; ne krallık derdi var zihninde ne de o mahfaza."
Beomgyu’nun bu sessiz bilgeliği beni her zaman şaşırtıyordu. İnsanların ruhundaki çatlakları makinelerden daha iyi görüyordu. Elini cebinden çıkarıp cebindeki son ısıtıcı taşı avucuma bıraktı. "Al bunu. San ve Bailey birbirini parçalamayı bitirene kadar ısıtır, tabii benden sonra" Genişce gülümseyerek elindeki taşı aldım ve iki elimin ortasına birlestirdim.
Sahanın ortasında San, kılıcını sanki bir tüy tutuyormuşçasına hafif ama bir o kadar tehditkâr bir tavırla evirip çeviriyordu. Karşısında ise Bailey, beyaz gömleği terden vücuduna yapışmış, göğsü bir körük gibi inip kalkan bir haldeydi. Nefesi soğuk havada beyaz dumanlar çıkarıyordu.
"Bu mu yani?" diye yükseldi San, sesi avlunun taş duvarlarına carpıyordu. "Konseyin o ihtiyar heyeti karşısında bu kadar mı sindirdiler seni? Kılıcın elinde bir dal parçası gibi duruyor, Bai. Onlar haklı mıydı yoksa? Tahtın gölgesinde saklanan korkak bir çocuk mu yetiştirdik biz?"
Bailey dişlerini sıktı, çene kaslarının gerildiğini buradan bile görebiliyordum. "Kes sesini," diye mırıldandı. Sesi kısıktı aldırış etmiyordu ama tehlikeli geliyordu.
"Kesmeyeceğim!" San bir adım daha yaklaştı, kılıcıyla Bailey’nin kılıcına sert bir darbe indirdi. Metalin metale çarpmasıyla çıkan o tiz sesin kulak tırmalamaması imkansizdı "Bana o uysal, uslu prenses maskesini takınma. Vur bana! O heriflerin karşısında yuttuğun her hakaret için, o çiğnediğin gururun için vur! Yoksa git ve o yumuşak koltuklarına geri dön, seni orada parça parça etmelerini bekle."
Bailey’nin sabrı, bir baraj kapağının patlaması gibi infilak etti.
O ana kadar sadece savunan, geride duran Bailey bir anda bir fırtınaya dönüştü. Flöresi (eskrim kılıcı) havayı ıslık çalarak yardı. Öylesine hızlı, öylesine vahşi bir hamle yaptı ki, San bile konuşmasının arkasına sığındı. Bailey’nin gözlerindeki o donuk ifade dağılmış, yerini saf kor bir ateşe bırakmıştı. Üst üste binen üç sert hamleden sonra Bailey, vücudunun tüm ağırlığını ve haftaların birikmiş stresini kılıcının ucuna bindirerek San’ın savunmasını darmadağın etti.
Kılıcın sapıyla San’ın göğsüne indirdiği o son darbe, etin kemiğe vurduğu o tok sesle birleşti. San, dengesini kaybederek sertçe geriye, soğuk toprağın üzerine yığıldı. Ne yapacağımı bilemeyerekten ben de ayağa kalktım fakat Beomgyu bileğimden tutup geri oturttu beni.
Saha bir anda ölüm sessizliğine büründü. Bailey, elindeki kılıcı yere düşürürken gözlerindeki o vahşi ışık sönmüş, yerini dehşet dolu bir farkındalık almıştı. Nefes nefese, hemen San’ın yanına çöktü.
"San! Tanrım, ben... Özür dilerim, kontrolümü kaybettim. İyi misin?" Eliyle San’ın omzuna uzandı, onu kaldırmaya çalışıyordu.
San, sırtı toprağa değmiş halde bir an tavana, sonra gökyüzüne baktı. Ardından, göğsünü tutarak boğuk bir kahkaha attı. Bailey’nin uzattığı eli sertçe kavradı ama kalkmak için değil, onu kendine daha yakın tutmak için.
"Özür mü?" dedi San, yüzündeki acıya rağmen gözleri gururla parlıyordu. "Sakın... Sakın o gücü bir daha benden özür dileyerek kirletme. Bak bana!" Bailey’nin gözlerinin içine baktı. "İşte bu. O içinde sakladığın aslan buydu. O heriflerin karşısına çıktığında bu duruşu hatırla. Sen sadece bir mirasçı değilsin Bai, sen bir savaşçısın. Ve bugün, o masadaki hayaletlerden katbekat güçlü olduğunu kanıtladın da, yaptığın şeylerden geri çekilme yanlış yapsan da tutun kararlarına. Harikaydın."
San, Bailey’nin yardımıyla ayağa kalkarken üstündeki tozu silkeledi ve Bailey’nin eline ağır, güven dolu bir yumruk vurdu. "Seninle gurur duyuyorum. Artık gözlerinde hakikaten bir Majestelerinin bakışları var." Bailey etkilenmişcesine Bir eli belinde San'ın ona nasıl güvendiğini seyredip tadını çıkarıyor gibi görünüyordu.
Beomgyu yanımda derin bir nefes verdi. "Gördün mü?" dedi, yandan sırıtarak "Bazen iyileşmek için önce parçalanmak gerekiyormuş."
Beomgyu'nun sözü havada asılı kalırken, sahanın ortasındaki o toz bulutu yavaşça dağıldı. Bailey, diğer elini de beline yerlestirdiğinde, omuzlarındaki o görünmez saray enkazını oracığa, San’ı yıktığı yere bırakmış gibi duruyordu. San ise üstünü başını silkeleyerek, sanki az önce yere serilen kendisi değilmiş gibi bir genişlikte yanımıza doğru yürümeye başladı.
Beomgyu oturduğu yerden doğruldu, ellerini kabanının ceplerinden çıkarmadan San’a dik dik baktı. "Yalnız hyung, bir dahaki sefere kızı kışkırtırken kaburganı elinde bulursan seni iyileştirecek olan benim, hatırlatırım. Bu seferlik ucuz atlattın ama üstünde koruma yeleğin olmadığı bir ana denk gelme derim"
San, yanımıza vardığında Bailey’nin omzuna kolunu attı ve sırıttı. "Dert etme Beom, Bailey’nin darbesiyle yıkılacaksam gururla yıkılırım. Hem bak, az önce üzerinden tır geçmiş gibi duran kızın gözlerine; o sönük bakışlardan eser kalmış mı?"
Bailey, bize yaklaştığında göz göze geldik. Terden yüzüne yapışan saçlarını eliyle geriye itti. O yorgunluğun altındaki ışıltıyı, o hırçın ama huzurlu bakışı gördüğümde içimden bir ağırlığın kalktığını hissettim.
"Nasılsın?" diye sordum, sesimdeki endişeyi gizleyemeyerek.
Bailey hafifçe gülümsedi. Bu, konseyden çıktığından beri yüzünde gördüğüm ilk gerçek tebessümdü.
"En son ne zaman net hissetmiştim hatırlamıyorum bile Aerum," dedi, sesi artık titremiyordu. "San haklıymış. Şiddetin haz gidereceğini düşünmezdim. Hafiflemiş hissediyorum."
Beomgyu, Bailey’nin önüne geçti ve nazikçe alnına koyup şöyle bir kontrol etti. "Hararetin yükselmiş ama neyse ki bu seferki öfkeden değil, efordan. Hadi, bu kadar soğuk yeter. Sarayın o leş havasına geri dönmeden önce, mutfağa sızıp kimse görmeden sıcak bir şeyler içelim. Yoksa Aerum’un burnu kalıcı olarak bu renkte kalacak, estetik kaygılarım tavan yapmış durumda."
Hep birlikte omuz omuza surların dibinden ayrılırken, arkamızda sadece kış güneşinin solgun ışığı ve Bailey’nin toprağa gömdüğü o eski, ürkek gölgesi kalmıştı.
-BAILEY
Şatonun ana salonu, kristal avizelerden süzülen amber rengi ışıklarla yıkanırken, mermer zeminde yankılanan hafif müzik ve davetlilerin ölçülü mırıltıları atmosferi huzurlu bir koza gibi sarmalıyordu.
Üzerimdeki krem rengi ipek elbisenin belimi sımsıkı saran altın işlemeli korsesi, omurgamı rahatsız edici bir diklikte tutuyordu. Saçlarım, ensemde karmaşık ama kusursuz bir düğümle toplanmış, aralarına iliştirilen minik pırlantalar mum ışığında titrek kıvılcımlar saçıyordu.
Yanımda duran Aerum, parmaklarının ucuyla düşük alkollü kadehini tutarken bakışlarını salonun tavanındaki taze kış süslemelerine dikmişti.
"Şu gümüş işlemeli kış güllerine baksana," dedi Aerum, sesi salonun uğultusunda zarif bir melodiyi anımsatıyordu. "Bahçıvanlar onları bu geceki davet için donmasınlar diye özel mahzenlerde, nemli bezlerin altında saklamışlar. Bu kadar soğuk bir mevsimde bu kadar canlı kalabilmeleri..sence de acayip değil mi?"
Dudaklarımda hafif, mağrur bir gülümseme belirdi. "Belki de hayatta kalmak için o soğuğa ihtiyaçları vardır Aerum. Bazı şeyler sadece en sert baskı altında gerçek rengini gösterir."
"Haklı olabilirsin," dedi Aerum, tam düsüncesineekleme yapacakken göz ucuyla salonun diğer ucundaki telaşlı baş uşağı fark etmiş olmalı ki sok kelimelerini uzattı. "Mutfaktaki şarap sunumuyla ilgili bir pürüz çıkmış galiba, gitsem sorun olur mu?"
"Git tabii, ben buralardayım." Dedim onu rahatlatarak.
"Halledilemeyecek gibiyse şarap mahzenlerine telefon ederiz, söylersin."
Aerum başıyla tamamdır işareti yapıp kalabalığa karışıp gitmesiyle birlikte, salonun o görkemli gürültüsü içinde tek başıma kaldım. Bir süre davetlileri izledim; her biri yüzlerine birer maske takmış, kendi yalanlarının içinde dans ediyorlardı. Ta ki bakışlarım, salonun en uç noktasında, sütunların gölgesinde kalan o yüksek masaya takılana kadar.
En uçtaki sütunların gölgesinde kalan yüksek masalardan birinde iki adam duruyordu. Sarayın yumuşak ve yapmacık dokusuna ait olmayan, sanki fırtınalı bir geceden kopup gelmiş iki yabancı sima.
Ancak beklediğim o tekinsiz sessizlik yerine, şaşırtıcı bir rahatlık içindeydiler. Biri, elindeki gümüş kadehi yavaşça havada döndürürken arkadaşına bir şeyler anlatıyor; diğeri ise bu anlatılanlara memnun bir tebessümle eşlik ediyordu. Öyle ki, hallerinden duydukları memnuniyet, etraflarındaki kalabalığın nezaketinden daha gerçek ve daha baskındı. Sanki bu salon onların bahçesi, diğer davetliler ise sadece figürandı. Onların bu yabancı ama rahat keyifleri, omurgamı daha da diklestirmeme neden oldu.
Resmiyetin bana verdiği ağırbaşlı zırhı kuşanarak, kadehim elimde onlara doğru yürümeye başladım. Her adımımda mermer zeminde yankılanan topuk seslerim, bu gizli istilaya bir cevap gibiydi.
Masalarına yaklaştığımda, kahkahaları bir bıçakla kesilmişçesine dindi. Her ikisi de aynı anda, birer asker disipliniyle ama bir o kadar da üstten bakan, süzücü bir özgüvenle doğruldular.
"Bu akşamki davetimizde yabancı simalar görmek... Alışılagelmiş bir durum değil," dedim, sesimdeki resmiyet buz tutmuş bir nehir kadar pürüzsüzdü. Gözlerimi üniformalı olanın üzerinde gezdirdim. Omuzlarına tam oturan siyah, askeri kesim bir ceket giymişti, gümüş düğmeleri ışıkta donuk bir parıltıyla yanıyordu. Diğerine kıyasen daha esmer tenliydi. Saçları, özenle arkaya taranmıştı, bu da keskin elmacık kemiklerini daha da belirgin kılıyordu. Yanındaki ise buzdan bir heykel gibiydi; bembeyaz tenine inat kömür karası saçları alnına zarif bir dağınıklıkla düşüyordu. Üzerindeki gri tonlarındaki yüksek yakalı tunik, üzerine beklemediğim bir asalet katmıstı.
"Saray protokolü, davetli olmayan konukların varlığını pek hoş karşılamaz. Kimin adına burada bulunduğunuzu sormamda bir mahzur yoktur umarım?"
Siyah üniformalı yabancı, bakışlarını elbisemin kumaşından saçlarımdaki mücevherlere kadar, adeta bir mülkiyeti tartarcasına ağır ağır gezdirdi. Dudaklarında otoriteme doğrudan bir meydan okuma barındıran o imalı kıvrılma belirdikten sonra alaycı bir saygıyla önüme eğildi. "Majestelerinin dikkati, en az zekası kadar keskin," dedi. Sesi, sarayın sahte nezaketinden uzak, metalik bir tınıya sahipti.
"Bizler sadece, bu özel gecede eksik kalan bir parçayı tamamlamak için görevlendirildik. Zira sarayınızdaki sıradan ikramlar, zatınızı olduğundan daha... evcil gösteriyor. Bir aslan, önüne konulan her suyu içmemeli, yanılıyor muyum?"
Kaşlarım, bir otorite gösterisiyle hafifçe yukarı kalktı.
"Sözlerinizdeki iddia, rütbenizi aşıyor. Beni tanıdığınızdan emin değilim. Bu yüzden aslan benzetmeleriniz sadece beyhude birer yakıştırmadan ibaret."
Gri tunikli uzun yabancı mermer kadar soğuk çehresiyle bir adım yaklaştı; o kadar yakındı ki, üzerindeki kış ormanlarını andıran o keskin kokuyu alabiliyordum. "Sizi tanımadığımızı mı iddia ediyorsunuz?" dedi, sesi kış rüzgârı misali tenimi yakacak cinstendi
"Westbury sizi o kadar derinden tanıyor ki Majesteleri, bu gece bu kalabalığın içinde, bu pırıltılı kumaşların altında ne denli yalnız olduğunuzu, elinizdeki şu kadehin size sadece bir külfet olduğunu bile biliyor. Sizin bu sahte cennette boğulduğunuzu biz buradan dahi müşahede edebiliyoruz."
Gözlerimin tam içine bakarak, parmaklarımın arasındaki kadehe uzandı. Bu mutlak bir el koymaydı. Şaşkınlığımın verdiği o anlık boşlukla kadehi parmaklarımın arasından çekip almasına engel olamadan ve tepki veremeden Kadehi kendi dudaklarına götürdü, bakışlarını bir saniye dahi benden ayırmadan içindeki şarabı tek bir hamlede bitirdi ve boş kristali masaya, sanki bir meydan okumayı mühürlüyormuşcasina yavaşça bıraktı.
"Tadı tıpkı bu saray gibi," dedi kadehe tahkir edercesine bakarak. "Bayat ve anlayıştan yoksun. Sizin gibi birinin damak tadını ve iradesini bu kadar kolay feda etmesi, gerçekten esef verici."
Siyah üniformalı yabancı, yanındakinin bu cüretkâr hamlesinin ardından hafifçe kıkırdadı; sarayın sahte neşesinden uzak, bir kılıcın kınından sıyrılması kadar keskin ve gerçekti bu tavırlari.
Daha sonra parmaklarıyla ceketinin gümüş düğmelerinden birini usulca düzeltirken, gözlerini benden ayırmadan masanın üzerindeki boş kadehe bir toz tanesine bakar gibi baktı.
"Arkadaşım biraz sert mizaçlıdır Majesteleri, ancak hakikat bazen en rafine damakları dahi sızlatacak kadar acıdır," dedi, sesi şimdi daha alçak ama salonun en uzak köşesinde yankılanacak kadar otoriter cikıyordu. "Westbury, sizin bu mermer sütunlar arasında, tozlanmaya mahkûm bir kütüphane eseri gibi eskitilmenize razı değil. Görüyoruz ki o, sizin bu pırıltılı hapishanenin ötesindeki cevherinizi, henüz kendinizin bile kabullenmeye korktuğu o vahşi hırsı biliyor."
Geriye doğru çekilip ceketinin iç cebinden, üzerinde Westbury’nin mühürlü armasını taşıyan ağır ve simsiyah bir şişe çıkardı. Şişeyi masanın tam ortasına, sanki bir fetih bayrağı dikiyormuşçasına büyük bir sükûnetle bıraktı.
Diğeri ise az önce boşalttığı kadehe tiksinir gibi bakarak söze devam etti: "Bu saray size sadece uyumayı öğretiyor Bayan Preston. Size sunulan her kadeh, iradenizi biraz daha uyuşturmak için. Oysa Majesteleri Heeseung, sizin uyanık kalmanızı istiyor. Bir aslan kafesinden memnun görünebilir, lakin pençeleri hâlâ kendi hürriyetinin bedelini ödeyecek kadar keskindir. Soru şu; siz o pençeleri mücevher taşımak için mi kullanacaksınız, yoksa bu ipekten prangaları yırtmak için mi?" Cevap vermeme bile imkan tanımayacak kadar hadsiz davranıyorlardı karşımda.
Üniformalı, son bir darbe indirircesine masaya doğru hafifçe eğildi, keskin sesi kulak kanatacak haddeydi artık.
"Bu içkiyi yudumladığınızda, damarlarınızda muhtemelen gerçek iradenin o yakıcı ve saf kudretini hissedeceksiniz. Majestelerimiz size bir hediye göndermedi; o size bir ayna gönderdi. Kendinize bakmaya cesaretiniz varsa, o şişeyi açarsınız."
İkisi de aynı anda, tek bir vücutmuşçasına kısa ve agır bir selam verdiler. Üniformalının dudak kenarında asılı kalan o imalı gülümseme ve tuniklinin kış ayazını andıran ifadesizliğiyle, kalabalığın içine sızarak birer hayalet gibi gözden kayboldular.
Salonun uğultusu yeniden kulaklarıma doldu ama artık her şey yabancıydı. Az önce cüretkâr yabancının dudaklarının değdiği, masanın üzerinde bir terk edilmişlik nişanesi gibi duran o boş kristal kadehe baktım. İçimdeki öfke, korsemin altındaki kaburgalarımı zorlayan vahşi bir hayvana dönüştü. Elimi sertçe uzatıp boş kadehi ve masadaki o ağır, mühürlü şişeyi kavradım. Parmaklarımın kristal üzerindeki baskısı o kadar güçlüydü ki, kadehin her an tuzla buz olmasından korktum.
Arkama bakmadan, salonun sahte nezaketine ve Aerum’un dönüşünü bekleme zorunluluğuna sırtımı dönerek yürümeye başladım. Her adımımda mermer zeminde yankılanan topuk seslerim, bir savaş davulu kadar tok sesler yayıyordu etrafa. Davetlilerin meraklı bakışlarını ve fısıltılarını geride bırakarak geniş merdivenlere yöneldim. Üst kata, kendi sessizliğime doğru tırmanırken elbisemin etekleri basamaklarda savruluyordu.
Odama giden o devasa meşe kapıyı, omuzlarımdaki tüm hınçla iterek içeri daldım; kapı arkamdan bir hüküm giymişim gibi gürültüyle kapandı.
İçerideki sessizlik, damarlarımdaki adrenalini dindirmek yerine daha da körüklemişti. Yabancıların o aşağılayıcı gülümsemeleri, ruhumu donduran metalik sesleri ve en çok da Heeseung’ın görünmez ama boğucu varlığının her zerreme sızmış olması... Kendimi titizlikle hazırlanmış bir piyon, birilerinin keyfi için süslenmiş bir kurban gibi hissetmenin verdiği o yakıcı aşağılanma duygusu kalbimi göğüs kafesimden söküp atmak istiyordu.
Öfke, bir anda kontrol edilemez, kör bir patlamaya evrildi.
Gözlerim hiçbir şeyi görmezken, elimdeki ağır şişeyi tüm gücümle karşıdaki taş duvara fırlattım. Karanlık camın taşla buluştuğu o an çıkan sağır edici, kulak tırmalayan parçalanma sesi, sanki zihnimdeki bir pranganın kopuşuydu. Şişe havada binlerce şarapnel parçasına ayrılarak yerle bir oldu. içindeki koyu renkli, baskın kokulu sıvı, yavaş yavaş aşağı süzüldü.
Ne yaparsam yapayım o anın şiddetini atamıyordum üzerimden. Havada uçuşan cam kırıkları, o vahşi patlamanın etkisiyle birer mermi gibi üzerime döküldü. İpek elbisemin açıkta bıraktığı kollarıma ve bacaklarıma saplanan ince sızıları hissettim ama durmadım. Birkaç keskin parça tenimi yarıp geçerken, sıcak kanın cildimden aşağı süzüldüğünü duyumsamak, o an hissettiğim tek gerçeklikti. Fiziksel acı, ruhumdaki o ağır aşağılanmayı bir anlığına uyuşturmuştu.
Göğsüm hırçın nefeslerle inip kalkarken, sırtımı yavaşça o lekelenmiş duvara yasladım. Dizlerimin bağı çözülmüşçesine, cam kırıklarının ve dökülen şarabın arasına, zemine çöktüm. Elbisemin krem rengi etekleri, yerdeki koyu sıvıyı bir sünger gibi emerek kararırken, bakışlarım boşluğa takılıp kaldı. Ellerimden birinin ayası, yerdeki iri bir cam parçasının üzerine kapanmıştı fakat geri çekmeye mecalim yoktu. Öfke yerini derin, bir dalgınlığa bırakmıştı.
Kapının dışından gelen yumuşak bir tıklama sesi sessizliği bozmuştu o sırada.
"Bailey?" Aerum’un sesi, koridordaki boşlukta yankılanırken endişe doluydu. "Orada mısın? Aşağıda seni aradım... Kimseye görünmeden yukarı çıktığını söylediler,"
Cevap vermedim. Dudaklarım birbirine yapışmış, ruhum o duvardaki lekeyle birleşmiş gibiydi. Aerum, içeriden ses gelmeyince kapıyı yavaşça araladı. "Girebilir miyim? Bir şey mi oldu, o gürültü de neydi..."
Kapı tamamen açılıp odanın içindeki loş ışık koridora sızdığında, Aerum’un adımları eşikte, sanki bir kâbusun ortasına düşmüşçesine donup kaldı. Gözleri önce duvardaki o devasa, kanı andıran şarap lekesine, sonra yerdeki parıldayan ölümcül cam parçalarına ve en sonunda, o enkazın ortasında, kan ve şarap içinde darmadağın halde duran bana takıldı.
"Tanrım..." diye inledi, sesi dehşetle titreyerek. Elindeki kadehi kapının yanındaki masaya çarparcasına bırakışını bile fark etmedi. Hızla yanıma atıldı ama yerdeki o keskin, pusuya yatmış parçalar yüzünden birkaç adım ötede çaresizce duraksadı. "
"Bailey! Aman Tanrım," durmadan tekrarlıyordu
"Kanıyorsun"
Sesi bir fısıltı ile çığlık arasında gidip geliyordu. Aerum, etrafımdaki cam tarlasını aşmak için ayakkabılarını umursamadan dikkatli ama telaşlı adımlarla yanıma ulaştı. Dizlerinin üzerine çöktüğünde ipek eteğinin keskin parçalarla buluştuğunu, kumaşın yırtıldığını duydum ama o bunu fark etmedi bile. Tüm dünyası, o an o yıkıntının ortasında ruhu çekilmiş bir ceset gibi duran benim üzerime kilitlenmişti.
"Bana bakabilir misin lütfen..." Titreyen ellerini uzattı ama bana dokunmaya korkuyordu; sanki dokunursa binlerce parçaya ayrılacakmışım gibi bir ürpertiyle elleri havada asılı kaldı. Sonra, yerdeki iri bir cam parçasının üzerine öylece kapanmış olan sağ elime takıldı bakışları. Kan, parmaklarımın arasından süzülüp zemindeki şarapla buluşuyordu. "Elini çek... Bai, elini oradan çekmelisin"
Nihayet, merhamet dehşetine galip geldi ve ellerimi kendi avuçlarının içine aldı. Parmaklarımı o keskin parçadan ayırırken yüzünde tarifi imkansız bir acı belirdi, sanki o cam parçası benim değil, onun kalbine saplanmıştı. Avcumun içindeki derin kesiği gördüğünde hıçkırığını bastırmak için dudaklarını ısırdı.
"Neler oldu aşağıda? Ne seni bu kadar kırdı? Kim bu hale getirdi seni?" diye sordu, sesi bir anne şefkatiyle titriyordu. Elbisemin kollarını yavaşça yukarı sıyırdı, dirseklerime saplanmış minik cam kıymıklarını ve etrafındaki morarmaya başlamış tenimi gördükçe gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Şaşkındı; sadece birkaç dakika önce aşağıda şarap mahzenlerinden, kış güllerinden bahsettiği dostunun, şimdi neden bir savaş alanından çıkmış gibi kendi kanıyla yıkandığını anlamlandıramıyordu.
Bakışlarını bacaklarımdaki kesiklere çevirdi; krem rengi kumaşın şarapla kararmış ıslaklığını elleriyle yokladı.
"Çok derin değil... Tamam, sakin ol, halledeceğiz," dedi, aslında kendi kendine telkin veriyordu. Boynundan çıkardığı floarı ya da elindeki temiz mendili, artık hangisiyse, hızla kanı durdurmak için avcumun üzerine bastırdı. O baskıyı hissettiğimde bile yüzümdeki ifade değişmedi; sadece boşluğa bakmaya devam ediyordum.
Aerum, benim bu donukluğumdan, bu sessiz yanıtsızlığımdan daha çok korkuyordu. Yüzümü avuçlarının arasına aldı, başımı yavaşça kendine çevirdi. Gözlerindeki o saf merhamet, o an odadaki tek ışık kaynağıydı.
"Geçecek," diye fısıldadı Aerum, başımı yavaşça omzuna yaslarken. "Hepsini temizleyeceğiz. Yaralarını saracağız..
Sana bunu yapanların da hesabını bizzat ben soracağım, San'a bile haber vermeyeceğim." Mutlaka verecekti.
O, bu yıkımın bir şişe ve birkaç kelimeyle başladığını bilmiyordu. Sadece kız kardesinin, o mağrur kraliçenin, yerdeki lekeler arasında diz çökmüş, parçalanmış ruhuna şahitlik ediyordu.
Bailey'nin annesine mektubu: 17.02.2150
Bugün gökyüzü tam senin sevdiğin o puslu griye büründü. Hani derdin ya bu hava, toprağın dinlenme vaktidir diye...
Ben de dinlenmek istedim anne. Sadece bir anlığına bu sarayda olmaktan, bir krallığı sırtımda taşımaktan, herkesin benden beklediği o kusursuz kralice olmaktan vazgeçmek istedim. Ama olmuyor. Kimse ismimi senin sesindeki o tınıyla söyleyemiyor.
Babamın koltuğu çok büyük anne. Oturduğumda ayaklarım bir türlü yere temas edemiyor gibi hissediyorum, tıpkı o küçük avluda taburede oturduğum günlerdeki gibi. Ama bu sefer elimi tutacak, bana meyvelerin en tatlısını seçecek o devasa eller yok. Bahçedeki söğüt ağacı yapraklarını döktü,
onları toplayacak kimse kalmadı. Ben de toplamadım, biraktım ki hatıraların üzerine örtülsünler.
Bana kızıyor musun? Kendimi bu kadar kapatmama, kalbimi mühürlememe kızıyor musun? Ama anlamıyorsun anne, eğer bir an bile maskemin ardındaki o savunmasız çocuğu hatırlarsam bu acının altında ezilip yok olmaktan korkuyorum. Kuşandığım bu sert kimlik beni hayatta tutuyor ama o çocuk kalmak beni sen yapıyor. Ve ben, sırf ayakta kalabilmek için seni özlemeyi bile kendime yasakladım.
Bu aksam mutfaktan kurabiye kokuları gelmiyor anne. Bu akşam icin geçerli değil gerçi, sen gittiğinden beri gelmiyor. Saray çok soğuk. Babamın ceketini omuzlarıma alıyorum bazen.. hâlâ sen ve o kokuyor. O koku gitmesin diye nefesimi tutuyorum.
Eğer bir gün bu satırlar eline geçerse... Bil ki ben hâla bıraktığın yerdeyim. Dizlerimde kar lekeleri, ellerimde yarım kalmış bir çocuklukla... Sadece ismimi senin sesinden duymaya ihtiyacım var.
Güneş battı anne. Karanlık çöktü. Yarın yine çelikten zırhımı giyecek ve benden beklenen kişi olacağım. Ama bu gece, sadece bu kağıdın üzerinde... ben hâlâ senin o küçük inatçı kızınım.
Seni bekleyen, Jacelyn Bailey.
Bölüm etkileşimi
