4. bölüm · KIZIL RÜZGAR

"Eski Ses"

Ceren Gündoğan

Uyandığımda içeriden gelen sesleri duymuştum. Yataktan kalkıp dün yaşanan şeyleri hatırlamaya başladım. Aynadan saçıma başıma bakıp hızlıca düzelttim. Üstümdeki pijamaları çıkartıp, eşofman ve crop giydim. Odadan çıkıp, gelen seslerin olduğu yere doğru yürümeye başladım.

"Günaydın bayan Picasso."
Mutfakta kahvaltı hazırlayan Barana ve sofraya bakakaldım. Ben açlığım fark edilecek düzeye gelmediği sürece yemek yemeyen bir insanken, o üşenmeden kahvaltı hazırlamıştı. Salona doğru gidip, yatağı toplayacakken çoktan ortalığı toparladığını gördüm.
Saksıdaki çiçekler sulanmış, plağın tozu alınmış ve etraf toparlanmıştı.
Dünkü şarap bardaklarını bile yıkamıştı.

"Çiçeklere bayıldım hem sanata hem bitkilere olan ilgin beni şaşırttı. Her geçen gün bir şeyler keşfedeceğim galiba senin hakkında."

Çiçekler bana teyzemden kalan bir miras gibiydiler. Plağın sesi, çiçeklerin kokusu bana teyzemi hatırlatıyordu her zaman. Cevap vermeden katladığı yorganı kucaklayıp, odama doğru götürdüm. Mutfaktan bir ses gelmişti.

"Yumurtayı nasıl seversin? Omlet gibi mi yapayım yoksa haşlanmış olması mı hoşuna gider?"

Böyle şeylere alışık değildim. Teyzemle yaşadığımda kimse birbirine karışmaz, herkes ne varsa onu yerdi.
Ondan sonra yalnızlıkla bir başıma kalmıştım ve yalnızlık asla bana yumurtayı nasıl seversin diye soru sormamıştı. Mutfağa doğru gidip masadaki doluluğa baktım. Ekmek sıcacıktı fırına yeni gidip geldiğini anlamıştım. Ocağın başında patates kızartan Baranın yanında durdum.

"Patates kızartması yemiyorsun galiba bu kadar fit olduğuna göre karbonhidrata dikkat ediyorsun."

Hayır Baran yalnızlığımı yemekle cezalandırıyorum ben.
Diyemedim.
Bir fincan kahve ve sigara bana özel karbonhidratlardı. Uzun süre konuşmayınca kızartmayı bırakıp bana doğru ciddiyetli bir şekilde dönmüştü. Yüzüme cevap bekler gibi bakıyordu. Gözlerine ilk defa dikkatlice bakma şansı yakalamıştım. Güzel ela gözler.

"Kusura bakma öyle senden habersiz kahvaltı hazırlamaya kalkıştım çiçeklerini rahatsız ettim."

"Hayır teşekkür ederim dün sabahta unutmuştum çiçekleri sulamayı. Kahvaltı içinde sağol."

"Sever misin?"

Afalladım bir an.
Baranın yüzüne bomboş gözlerle baktım sorduğu soruyu anlayamadığımı fark etmişti.

"Yumurtayı diyorum sever misin?"

"Fark etmez."

"Sana sadece özel kişilere yaptığım omletimden yapacağım ve parmaklarını yiyeceksin."

Yumurtaları tabağa kırıp çırparken bende ekmekleri kesmek için çekmecen bıçağı almıştım.

"Hayır hayır sen sadece oturuyorsun ve her şeyi bana bırakıyorsun. Hayran olduğum sanatçı bana evini açmış bırakta ona hünerlerimi göstereyim."

Arkası bana dönük bir şekilde yemek yapmaya devam ederken bir kaç saniye onu inceleme fırsatı yakalamıştım. Vücudu kaslıymış.
Yumurta yemek önemliymiş.
Sessizce yumurtayı pişirmesini bekliyordum. Masadaki tabaklarımıza omletinden koydu ve sandalyeye oturmuştu. Omletin üstüne karabiber dökmeye başladı.

"Bak şimdi bunun sırrı karabiberde kesinlikle. Seninkine de döküyorum eğer karabiberle aran iyiyse."

Kafamla onay verdim. Karabiberi serpiştirmişti. İştahla yumurtasını bıçakla kesip ağzına götürüyordu. Gözlerini kapatıp sevdiğine dair sesler çıkarmaya başlamıştı.

"İlk lokma her zaman önemlidir. Her yemekte bunu denemelisin. Gözlerini kapatıp yemeğin tüm aromasını hissetmelisin ki o yemekten zevk alıp doyasın."

Benim çatalımla bıçağımı alıp omletten bir parça kesmişti. Çatalı bana doğru uzatınca mecburen omletten yemiştim.

"E hadi kapat gözlerini tadı nasıl bana onu söyle."

Gözlerimi kapattım. O ne görüyor ne hissediyor bilmiyorum ama ben sadece yumurta ve karabiber tadı alıyordum. Başka ekstra bir duygu yoktu. Gözümü açtığımda bana meraklı gözlerle baktığını gördüm. Ona omleti abartarak övmemi beklediği besbelliydi.

"Ellerine sağlık gerçekten güzel olmuş."

Yüzünü asıp bana ciddi bir şekilde baktı.

"Bu kadar mı yani?"

Kendimi rahatsız hissetmiştim birden. Ne kitapçıdaki arkadaşım nede senelerdir yanımda olan yalnızlığım beni bu kadar duygularımı kullanmam için yormamıştı. Baran yüz ifademden anlamış olacak ki hemen gülümsemeye başladı. Yemeği sessizce yedikten sonra beraber bulaşıkları toplamaya başlamıştık. Her şey bittikten sonra Baran ikimize kahve yapmıştı.
Bu artık çok fazla gelmeye başlamıştı bana. Ondan rahatsız olduğumdan değil. Sadece kendimi zorlamak, konuşmaya çalışmak, duygularıma 'hadi artık çalışın' demek rahatsız edici gelmişti. Elindeki fincanı alıp balkona gitmiştik. Bir sigara yakıp dışarıyı izlemeye başladım. Bu sefer önümde boş bir duvar yoktu insanlarla dolu sokak ve araba sesleri vardı.

"Bugün tabloya başlayalım mı akşamda beraber film izleriz sohbet ederiz ne dersin?"

"İstemiyorum ne zaman gidersin?"

Cümleler ağzımdan filtresiz bir şekilde çıkıvermişti. Baran fincanı masaya koyup bir kaç saniye karşıdaki araba ve insan şölenine baktıktan sonra sandalyeden kalkmıştı. Onu kırdığımın farkında değildim.
Ne düşündüğünü tahmin bile edemezdim büyük ihtimalle. İçeriye doğru girmişti. Bir kaç saniye sonra kapı sesini duymuştum.
Gitmişti.
Balkonda daha bir yudum alınmış kahveyi izlemeye başlamıştım. Baran benim kendi karanlık sessiz dünyama çok fazlaydı. Onunla bir şeyler yaşamak, aktiviteler yapmak ya da sohbet etmek benim için zordu.
Sessizce oturduktan sonra soğumuş olan kahvesini ve kendi bitik fincanımı alıp içeriye gittim. Mutfakta yıkanmış olan kadehleri görünce fincanları lavaboya koyup, elime kadehleri alıp daldım gittim.
Neden benimle bu kadar ilgileniyordu?
Yada ben öyle mi hissediyordum bilmiyorum.

Bugün eksik olan boyalarımı almak için dışarı çıkacaktım. Üstüme elbise ve ceket alıp evden çıktım.
Sahilde ve kırtasiyelerde dolaştıktan sonra biraz yorulduğumu fark ettim.
Çocukken kitapçıdaki arkadaşım ile gittiğimiz o ağacın altına oturdum.
Her şey bir anda nasıl değişmişti böyle. Üzerinden yıllar geçmişti fakat satılık yazısıyla sessiz vedamız dün gibi aklımdaydı hala. Acaba şuan ne yapıyordu. Evli miydi, ne işle meşguldü hiç bir şeyini bilmiyordum.
Adını bile.

Gözlerimi kapatıp yaprakların hışırtısına bırakmıştım kendimi. Hava bu ağacın altında daha da soğuktu sanki.
Onunla geçirdiğimiz anlar gözümün önünden kayıp gidiyordu. Beraber sessizce otururduk fakat o sessizlik ikimize de huzur verirdi. İkimizin karanlık dünyası bir olurdu.
Kalkıp, poşetleri yerden aldım. Otobüs durağına doğru yürüdüm. Bu ağaç evime biraz uzaktı. Normalde yürümeyi severdim ama bugün iki adım atacak halim yok gibiydi.

Eve gelmiştim. Yarın atölyede hazırlamamız gereken toplu bir sipariş vardı. Onun için erken yatıp güne uykusuz devam etmem gerekiyordu. Telefonumu açıp alarm kuracakken aklıma Baranın yazdığı mesaj gelmişti. Tekrar mesajı açtım ve okudum.
Hala cevap vermemiştim. Büyük ihtimalle herkesin yaptığı gibi benden özür mesajı bekliyordu. Elim klavyeye doğru gitmişti.

-Bilinmeyen Numara-
*Selam. Baran ben, müsait misin?

Ne yazabilirdim ki.
Kusura bakma bugün seni üzmek istemedim.
Nasılsın Baran?
Selam.
Yazıp yazıp siliyordum mesajlarımı. Telefonu yatağa fırlatıp tavanı izlemeye başladım. Geri elime alıp sohbete girdim.

*Tabloyu yarın akşam yapabiliriz uygunsan. (gönderildi)

Hemen telefonu kapatıp yorganı üstüme çekmiştim. Normalde direkt uyuyan bedenim sanki ufak bir bildirim sesini bekliyormuş gibiydi. Dakikalarca boş boş yattım gözüme uyku girmez oldu. Sonunda beklediğim o bildirim sesi gelmişti.

-Bilinmeyen numara-
*Olur tabii. 8 gibi çıkıyorum stajdan.

Okuyup hemen kapattım. Artık bedenim kendini uykuya bırakabilirdi.

Alarm yine etrafı inletmeye başlamıştı. Kapatırken Baranın dün yazdığı mesajı tekrar gördüm.
Odadan çıkıp lavaboya giderken mutfak yine sessizleşmişti.
Günaydın diyen birisi yoktu. Yumurtayı nasıl sevdiğimi merak eden, çiçeklerin karnını doyuran kimse yoktu. Neden bunları düşünüyordum bilmiyorum. Kafam Baranın yaptığı saçma ama kendince komik şeylerdeydi.
Giyinip çantamı aldım ve atölyeye doğru gitmeye başladım.
Herkes haftanın ilk günü olması şerefiyle oradan oraya koşuşturuyordu. Atölyenin tam önüne geldiğimde, arkası dönük kapüşonlu birisini gördüm. Adımlarım hızlanmış kalbim deli gibi atıyordu. Onun olmasını hem çok istiyor hem de korkuyordum. Tam arkasına geldiğimde bana doğru dönmesini bekledim. Sonuç canımı acıtabilirdi ama acı alışkın olduğum bir şeydi. Nüket Hanım atölyenin kapısından çıkıp kapüşonlu adama doğru yürüyordu.

"Hoş geldiniz Kaan Bey bizde sizi bekliyorduk."

Adamın önünde durup onunla selamlaştı. Adamın yüzünü görmeye hazırlıklı değildim.
Kesinlikle oydu.

"Cerenciğim sende hoş geldin. Bak seni Kaan Bey ile tanıştıracağım. Atölyemize bu haftasonu büyük bir katkıda bulundu. Gençlerimiz için kurs açtırdı. Kimsesiz olan gençlerimiz kaldıkları yurttan bir kaç saatliğine izin alıp burada eğitim alacaklar."

Nüket Hanımın yanına doğru geldiğimde başım hala yere eğikti. Adamın yüzüne bakmaya cesaret edemiyordum. Elini bana uzatmıştı. Şuan kadrajımda taşlı yol ve bir erkek eli vardı. Kafamı kaldırdım ve yüzüne bakmıştım.

"Merhaba Ceren."

Oydu.

"Kaan Bey Cerenimizin çalışmalarına bir göz atmanızı isterim. O sırada size çay veya kahve ikram edelim hava yağmurlu olacak gibi buyurun içeri."

Kaan Bey.
Benim 17 yaşım.
Boş duvardaki hayallerim, kitaptaki altı çizili cümlem, ve zar zor örülmüş kırmızı atkımın sahibi.
Onunla geçirdiğim sessiz dakikaları yıllardır çok bekledim.
O ise yeniden tanışmışız gibi elini uzatıyor bana.
Elini sıktım geri çekti ve Nüket hanımın peşinden içeriye girmişti. Benden nefret mi ediyordu? Yada artık eski çocukluk fikirleri değişmiş miydi?
Neden benim çalıştığım atölyede kurs açmıştı?
Kafamda o kadar çok soru vardı ki cevaplandıramamak beni daha da yoruyordu.
İçeriye geçip, iş arkadaşlarımın olduğu odaya girdim.
Herkes yetiştirilecek sipariş için çalışmalarına başlamıştı. Bende masama geçip bir an önce tuvalimi çıkarmıştım. Sibel sandalyesini de alıp yanıma gelmişti.

"Duydun mu geçen gün ki tabloyu alamadı dediğim adam burada gençler için kurs açtırdı."

"Evet."

"Ne evet? kızım sende biraz yorum katsana çok tuhaf değil mi 1 milyon veremedi ama kurs açtırabiliyor. Garip bir adam. Tanıyor musun onu?"

Tanıyorum Sibel.
Diyemedim.
Cevap vermeden işime odaklanmaya devam ettim. Sibel de öfleyip pöfledi ve masasına geri dönmüştü.
Çıkış saati geldiğinde tuvali ve boyaları dolabıma koyup çantamı almıştım. Odadan çıktığımda etrafa bakındım fakat Kaan yoktu. Az ileride telefonuna bakan Nüket hanımın yanına doğru yürüdüm.
Telefondan başını kaldırıp bana doğru baktı.

"Bir şey mi oldu canım?"

"Kaan Bey kim?"

"Vallahi bilmiyorum haftasonu sapanacadayken bir telefon geldi bu beyefendi aradı kurs için yatırım teklifinde bulundu. Özel olarak tanımıyorum bir kaç arkadaşa sordum soruşturdum fakat bilen yok."

"Anladım. Ben çıkıyorum Nüket hanım iyi günler dilerim."
Nüket hanım gülümsedi ve atölyenin kapısına doğru ilerledim. Atölyeden çıktığımda yine etrafıma bakındım ama yoktu. Saate baktığımda saat 7 olmuştu.
8de Baranla tabloyu yapacaktık. Hızlıca eve gitmek için yoldan taksiyi durdum ve eve doğru yol aldım.

Etrafı biraz derleyip topladıktan sonra Baranın gelmesini bekliyordum. Çok geçmeden zil çaldı.

"Hoş geldin."

Baran hiç bir şey demeden içeriye girdi ve sanki ezberlemiş gibi ceketini çıkartıp askılığa astı. Salona geçti koltuğa oturmuştu. Kapıyı kapatıp salona geldiğimde sanki eski sevecenliği yok gibiydi.
Odamdan boş bir tuval ve boyalarımı almaya gitmiştim. İçeriden plak sesi gelmeye başladı.
Tuvali masaya koydum ve koltuğa oturdum.

"Nasıl başlıyoruz Ceren?"

"Doğum günü deyince onunla yaşayacağın duyguların renklerini düşün. Her duygunun bir rengi vardır derler."

"Kabalığınki nedir?"

Bana laf çarptırdığı belliydi. Cevap bile vermeden boyaların kapaklarını açmaya başlamıştım. Müzik eşliğinde tabloyu renklendirirken saatler geçmişti.
Her yerimiz boya olmuştu.

"Bugünlük bu kadar yeter bence çok yorucu bir şeymiş sen her gün nasıl dayanıyorsun buna?"

Elleri, üstü başı boya içindeydi. Boyaların kapağını kapatıp tuvali güvenli bir yere götürmüştüm. İçeri geri geldiğimde Baran kolundaki saate baktı.

"Oo epey geç olmuş ben kalkayım sen kovmadan."

"Baran özür dilerim."

Özür diledim.
Bunu isteyerek yapmıştım üstelik.
Yalnızlık harici hiç bir duyguyu hissedemeyen ben ondan özür dileyebilmiştim. Baran ayağa kalkıp tam önümde durmuştu. Gözlerime uzun uzun baktı. Plaktaki müzik tam bitmişti.
Nefes seslerini duyabiliyordum. Anlamsızca dakikalarca baktıktan sonra gülümseyip ceketini giymek için askılığın olduğu yere gitmişti.
Bu sefer ayakları burada kalma niyetinde değil gibiydi.

"Kabul etmeyecek misin?"

Baran bu kadarını benden beklemiyormuş gibi kapıdan tam çıkacakken durup bana döndü.
Sanki bir şey diyecekmiş fakat diyemiyormuş gibiydi.
O hissi çok iyi bilirdim.

"İyi geceler Picasso."

Çıktı ve kapıyı kapattı.
Bana ne oluyordu böyle?
Kaanı görünce hissettiğim garip korku, Barandan özür dilemem...
Kendimi gülümserken görmüştüm aynada. Aniden yüzüm kendine geldi ve yanaklarını dudaklarımı elimle gezmeye başlamıştım.
Kaçıp gittiğim terk ettiğim duygularım bana geri mi gelmek istiyordu?
Yalnızlığım ve gri renkli hayatım benden artık sıkılmışlar mıydı?
Baranda benim kafamı yoran o ilgi çekici özelliği neydi hala kendime itiraf edemiyordum.
Bu duygularla tanışmaya hazırlanırken eski bir tanıdık ses bana 'kendine gel biz her zaman yalnız kalacağız' demeye mi gelmişti?
Bugün yaşadığım bu anlamsız duygu patlamasıyla uyumaya zorlamıştım kendimi. Gelen bildirim sesiyle yatakta irkildim.

-Bilinmeyen Numara-
*İyi geceler dünyanın en güzel kızıl Picassosu.