Bölümler 4Şu an: BÖLÜM 4 :KANLI İFTİRALAR
"Gövdesi yok ama dalları var.
Ya hayatta kal ya da öl.
Dalını kıran kırılır.
Tutunmayan yıkılır.
Yıkılmayan tam bir gövde olmuştur."
Karşımdaki üç beden hala beni tetikte izlerken satırları ilk okuduğumda bir anlam çıkaramadım. Tekrar tekrar okuduğumda parçalar oturmuş olsa da o kadar farklı şekillerde yorumlanabilirdi ki hiçbir zaman tam sonuca varılmıyordu.
"Birkaç defa daha okumak ister misin yoksa biz senin işini bitirelim mi?" Konuşan yine sarışın adamdı.
"Niye işimi bitireceksiniz bir şey anlamadım ben." Gerçektende bir şey anlamamıştım.
"Kağıtta ya hayatta kalmamız ya da ölmemiz gerektiğini söylüyor. Hiçbirimizinde ölmeye niyeti olmadığına göre öldürmek zorundayız." Bu sefer konuşan diğerine göre daha sakin duran kumral kızdı.
"İyi de bize hayatta kal deniliniyor öldür denilmiyor ki." Sözlerimin ardından birbirlerine bakmaya başladılar. Muhtemelen sözlerim onlara mantıklı gelmişti ve doğruluk payını ölçmeye çalışıyorlardı.
"O zaman dalını kıran kırılır tutunmayan yıkılır derken ne diyor?" Yönelttikleri soruyla kağıtta yazanları tekrar okudum.
"Gövdesi yok ama dalları var derken iki şeyi kast etmiş olabilirler. Ya bir nehir ya da bir takım. Kendi takımınızı düşünün bağlı olduğunuz bir şey yok ama hepinizin konumu farklı ve bunlar birbirinden tamamen farklılar. Yani takım içinde bizi farklı dallara ayırdılar. Nehir ise ana bir kolu hiçbir zaman olmaz ama bir sürü küçüklü büyüklü akıntılara ayrılır."
Pürdikkat beni dinlemelerinden cesaret alarak birkaç adım ilerimde duran dalları aldım.
"Dallarını kıran kırılır." Birarada tuttuğum dallardan birini aldım kırdım. "Seni tamamlayan dalları kırdığında," elimde olan iki dalı daha kırdım ve tek dalı bıraktım. "Yalnız kalırsın ve yalnız kalan parça her zaman kırılmaya mahkumdur."
"O zaman tutunmayan yıkılır derken neyi kast ediyorlar?" Soru bu sefer sarışından gelmişti.
"İlk cümleyle aynı mantık aslında; fırtına da yalnız olan dalları düşün İlk çatırdayan onlardır ama beraber olan dallar son cümlede dediği gibi gövde olmuştur ve yıkılması daha zordur."
Yaptığım açıklama onları hem tatmin etmiş hemde şüpheye düşürmüştü. Aralarında kaş göz yaparak anlaşmaya çalışıyorlardı.
"Asuuu." Ağaçların arasından yükselen sesle hepimiz o tarafa döndük. Aren koşarak bize doğru geliyordu ve oldukça endişeli bir hali vardı. Ağaçların arasından koşarak bize doğru gelmeye başladığında karşımdaki üçlü gerilmişti.
"Kız iki saattir s-seni arıyoruz ya nerdesin?" Nefes nefese çıkan sesiyle yanımda durdu ve nefesini düzene sokmaya çalıştı.
"Burdayım işte, ne oldu da beni arıyorsunuz?"
"Valla Yağız 'o titrek ya ayılmış bayılmıştır ya da biri kesin tartaklıyordur.' dedi." Yağıź'ın söylediklerini söylerken sesini inceltmiş yüz ifadesini onun gibi yapmıştı. O sırada hala yanımızda duran üç kişinin varlığı dikkatini çekmiş gibi duruşunu dikleştirdi ve bana kaş göz işareti yapmaya çalıştı.
"Ne diyorsun?" Fısıldayarak ona yaklaştım ama o cevap vermek yerine göz devirerek kendini düzeltti ve az önce nefesi kesilen o değilmiş gibi bir hale büründü.
"Hadi gidelim arkadaşım." Bir gözü bendeyken diğer gözü arkamızda kalan üçlüdeydi. Onlara doğru döndüğümüzde Aren koluma girdi ve bana söz hakkı tanımadan hızlı adımlarla ikimizi geldiği yöne doğru götürmeye başladı.
"Heyy nereye gidiyorsunuz?" Arkamızdan seslenilmesiyle ikimizde ardımıza döndük. Kızın konuşmasıyla Aren saniyeler içinde kızın röntgenini çekti ve gördükleri hoşuna gitmişcesine çarpıkça gülümsedi.
"İlk eğitim süreliymiş ve sürenin bitmesine çok az kaldı bu yüzden takım arkadaşlarımızı da bulup ormanın çıkışını arayacağız." Bana gerek kalmadan soruyu aren cevaplamıştı. Bakışlarıyla diğerleri sorsa cevaplamayacağını o kadar belli ediyordu ki....
"Peki, size kolay gelsin o zaman."
Aldığımız cevapla tekrar önümüze döndük ve Aren'in yönlendirmesiyle ağaçlıkların arasına daldık.
"Yağızla fazla mı takıldın şu bir gün içerisinde?" Yönelttiğim soruyla arkadaşımın anlamaz bakışları bana düştü.
"Ne alaka şimdi?"
"Kızz iki saattir seni arıyoruz ya." Sesimi biraz kalınlaştırıp tiz bir şekilde konuşmama karşı yüzünü ekşitti.
"Arada etrafımdan etkileniyorum kabul ama Yağız'ın desibeline çıkmam benim harcım değil."dedi. "Ayrıca o bilmeceyi nasıl çözdün, hemen Emre'yi bulalım da kapak çek tamam mı?"
Heyecanlı konuşmasına karşılık gülümsedim. Şakasını devam ettireceğim sırada solumuzda kalan çalıların arasından çatırdama sesleri geldi. Aren'de sesi duymuştu ve aramızda kısa bir bakışma geçtikten sonra etrafımızdaki her objeye dikkat kesildik. Hafif esen rüzgar haricinde sessizlik hakimken vücudumdaki tüm kaslar gerilmişti.
"Kızz titrek Asuuu." Sessizliğin arasından aniden yükselen cırtlak sesle irkilerek sese doğru döndüm.
Yağız yüzünden eksiltmediği gülümsemeyle hoplaya hoplaya bize doğru koşuyordu. Aramızda sadece üç adımlık bir mesafe kalmışken önündeki dalı fark edemedi ve dala takılması kaçınılmaz oldu.
Birkaç savrulan küfür ve yerde boğuşma sesleriyle bakışlarım yerde yatan ikiliye döndü. Yağız düşmüştü ama yalnız düşmemişti bu yolda kendine kader ortağı olarak Aren'i seçmişti ve şimdi Aren'in onu ittirmesine rağmen anın verdiği şaşkınlıkla yerinden kıpırdamıyordu.
"Emre al şu çatlağı üstümden," Hem konuşuyor hemde sağ sol yaparak Yağız'ın altından sürüklenerek çıkmaya çalışıyordu. "Kıpırdamıyorda, k*dumun dozeri ezdin lan beni."
Emre Aren'in çırpınan haline gülmemeye çalışarak ilerledi ve Yağız'ın ensesine öyle bir tokat attı ki çıkan sesle ben bile irkildim. Yağız aldığı darbeyle sendeledi ve eli ensesindeyken kendini yana doğru attı. Yüzündeki ifade acıdan ziyada şok geçiriyor gibiydi.
"Şükür anasını satayım. Organlarımı çıkarmadan kalkmıcak sandım biran." Aren söylene söylene yerinden kalktı ve üstünü sirkeleyerek Yağız'a doğru ilerdi. Çok hızlı olmayan bir tekme atıp küfürlerini de savurduktan sonra en uzak köşeye geçti "O nasıl bir sesti la." Yağız en sonunda konuşmayı başardığında peltekleşmiş gibiydi.
"Kalk hadi ,süre dolmadan toplanma alanına gidelim bilmeceyi çözenler uçmuştur şimdi oraya." Emre Yağız'ın yakasından tutup kalkmasını sağladı.
"Ense köküne öyle mi vurulur olum boyum 3 santim kısaldı resmen."
Yağız yediği tokatın etkisinden çıkamazken katettiğimiz kısacık mesafede çenesi bir kere durmak bilmedi.
Kısa bir süredir yürüyorduk ama nereye gittiğimize dair bir fikrim yoktu. Önderliği Emre yaparken bizde o nereye yönlendirirse oraya gidiyorduk.
"Tam olarak nereye gittiğimizi biliyor musun?" İlk soruyu soran Arendi.
"Ağaçların yarısında birbirinden farklı işaretler var işaretleri okursanız doğru yolda olduğumuzu anlarsınız."
Doğru söylüyordu; ağaçların yarısında ya bir sembol ya da farklı renklerde boyanmış dallar vardı. Ben bu işaretlerin ne anlama geldiğini bilmiyordum ve Emre'ninde bunları nereden öğrendiğine dair bir fikrim yoktu.
"Nerden biliyorsun işaretlerin ne demek istediğini ben bilmiyorum." Aren bilgisizlik konusunda yalnız hissettirmemişti sağolsun.
Emre hepimizin üstünde gözlerini gezdirdi ve "Anlaşılan o ki gönderilen dökümanları bir tek okumuşum." dedi.
Doğruya Altan hepimize göndereceğini söylemişti ama kısacık bir yürüyüş vücudumu nasıl yorduysa bayılmış gibi uyumuştum. Anlaşılan o ki bu konuda yalnızda değildim. Emre ifadelerimize alay dolu bir tonlamada baktı ve ilerlemeye devam etti.
En fazla beş dakika yürüdükten sonra önümüzdeki açıklığı görmemizle hepimiz durmak zorunda kaldık. Önümüzde bizden bir buçuk metre aşağıda çiçeklerle dolu bir tarla vardı ve eminim ki diğerleride benim gibi bu görüntüyü beklemiyorlardı.
"Ben geliyorum diye yoluma çiçekler ekmişler diye yorumladım." Yağız'ın çenesi yine durmamıştı ama bu sefer tebessüm bile edemedim.
Karşımdaki manzara fazla tanıdıktı. Mavi ve mor tonlarındaki minik çiçekler güzellikleriyle insanı kendilerine çekip tuzaklarına düşürmeyi bekliyormuşcasına duruyorlardı.
Sognanın seni kucaklamasına izin ver küçük insan. İlk başta kabuslar göreceksin ve tam bitti diyip rüyalara daldığın an senj uyandıracağım. Bu sefer en korkutucu kabusun ben olacağım.
Sogno denilen çiçekti bu ya da bir diğer deyimle rüyaydı. Sarhoş edici etkisi vardı ama olay sarhoş etmesi değil sonrasında insanda bıraktığı izlerdi. Fiziksel izler açıldığı andan itibaren düzelmek için çabalar; ruhta bıraktığı iz ise her daim daha fazla büyümek için varolur. Sogno tam olarak bunu yapıyordu zihnime ve yine karşımdaydı işte.
"Fotoğrafların her birini inceledim böyle bir yer yoktu." Emre anlamaz bir şekilde konuşmuştu ve onun anlamıyor olması beni sadece daha fazla geriyordu.
"Nasıl ya doğru yere gelmedik mi geçip gidelim dümdüz çiçek tarlası işte." Aren konuşmasının ardından hareketlenirken panikle onu durdurdum.
"Çiçekler zehirli." Konuşmamla hepsinin bakışları irileşerek bana döndü.
"Zehirli derken?" dedi Yağız.
"Vücudunuza değdiğinde bir süre sonra yara olmasına sebep olur ayrıca şiddetli bir şekilde soluduğunuzda veya polenlerini yuttuğunuzda ilk önce sarhoş eder sonra halüsinasyon görürsünüz ve etkisinden çıkmak gerçekten çok uzun bir süreç."
Sözlerim karşımdaki üç adama bomba etkisi yaratmıştı. Herkes birbirine baktı o an ama kimse bir şey diyemedi.
"Emre, o kadar okumuş etmişsin bize alternatif bir yol daha sunmayacak mısın?"dedi Aren.
"Öyle bir seçenek yok, diğer yol tamamen bataklık."diye yanıtladı Emre. O an hepimizin umutları puf oldu uçtu.
"Ee sen titrek bence bu çiçekleri bu kadar iyi bilen bugınıda bilir demi?" Aren Emre'de bulamadığı umut ışığını bende aradı bu sefer.
"Ne kadar az temas edersek o kadar az etkileniriz ama yol baya uzun onun için koşmak lazım."
"Tamam o zaman daha fazla vakit kaybetmiyoruz. İlk önce ben gireceğim sonra Aren ve Asu, Yağız en son sen gir eğer birimize bir şey olursa müdahale edebilecek tek kişi sensin şu anda." Emre sakin bir sesle bize talimat vermeye başladı. "Herkes girmeden önce 15 saniye saysın ve öyle girsin."
Talimatlarını saydıktan sonra kazağını ağzı ve burnu kapanacak şekilde tuttu ve hızlıca aşağı doğru inip koşmaya başladı. Biraz uzaklaştıktan sonra Aren de tarlaya girdi ve hızla ilermeye başladı.
Sıra bana geldiğinde kalbim göğsüme öyle bir baskı yapıyordu ki nefes almamı zorlaştırıyordu. Sürem dolduğunda bende aynı şekilde tarlaya daldım ama koşmaya yarayan tüm kaslarım donmuştu. Attığım herbir adımda mavi mor renkli çiçekleri eziyordum, ezilen o çiçeklerle beraber zihnime anılar doluşuyordu.
Attığım bir adımda yüksekten bırakılıyordum. Bir adım daha ilerlediğimde bu sefer karanlık ve dar bir alanda duvarlar beni sıkıştırıyordu. Bir adım daha ve bir topluluk tarafından hırpalandım.
Bir adım daha attığımda bu sefer gerçek kabusla yüz yüze kaldım. Bacaklarımın dermanı kalmamıştı, içime çektiğim her nefeste çarpıntım daha artarken boğazımda bir yanma baş gösterdi. Yattığım yerde kıpırdayamıyordum bile sanki vücudumun kontrolü benim elimde değildi ve birisi beni oyuncak bebek gibi sirkeliyordu.
Kollarımın ve yüzümün açıkta kalan kısımlarına değen bitkiler kaşıntı ve yanma hissiyatını sonuna kadar vermesine rağmen yerimden bir santim kıpırdayamadım.
Nefes borumda çekmeye çalıştığım soluklar tıkanmış ve düğüm olmuştu. Nefessizlikten ciğerlerim çırpınsa da hiçbir şey yapamadım. Bilincimin kapanmaya başladığının farkında olmama rağmen hiçbir şeye karşı koyamadım.
Etraf karanlığa gömüldüğünde artık sogon yoktu sadece kabuslar vardı.
*********
Bedenimi bir üşüme hissi sarmıştı ve hareketlendikçe rüzgar vücuduma daha fazla vuruyordu. Yatar pozisyonda olmama rağmen hareket ediyordum. Biran durumun farkına varıp hızla yerimden doğruldum, elimi destek almak için yaslamaya çalışırken boşlukla karşılaşmam daha paniklememe sebep oldu.
"Kız dur manyak ne tepiniyon." Kulağımın dibinde yükselen sinirli sesle neye uğradığımı şaşırdım ve oraya döndüm. Yağızla burun buruna gelmeyi beklemiyordum.
"Seni kaslı, harika kollarımla tanışayayım diye bayıldın bilmiyoruz sanki." Atarlı çıkan sesine karşılık sinirlendim.
"Sen ilk önce kendin ayakta durmayı başar sonra taşırsın beni."
Ters çıkan sesime alınmış olmalı ki beni yere indirdi ve beklemeden yürümeye devam etti. Sol tarafımda Aren ve Emre'nin endişeli bakışlarını üstümde hissetmeme rağmen onlara dönmedim.
"Asu, neden fenalaştın?" Birkaç adım sonra Emre yanıma gelmiş ve aynı bakışlarını üzerimde gezdiriyordu.
"Bilmiyorum."diye yanıtladım.
"Kaşıntı ve hafif baş dönmesi haricinde hiçbirimize bir şey olmadı." Yandan çekingeli bir bakış attı. "Bayılma sebebin çiçeklerin yan etkisi değildi ama her şey normalken çiçekleri görünce geçen gün asansöre binerken ki yüz ifaden vardı. Ayrıca bu çiçekleri nerden biliyorsun ki?"
Hiç hoş olmayan sebepler öğretti bana o çiçekleri Emre.
Söylediği hiçbir şeye cevap vermedim. O da daha fazla üstelemedi zaten ve ilerlemeye devam ettik. Ağaçlar azalmaya başladığında ilerimizde duran açıklıkta küçük bir topluluk gözüktü. Hatırladığım kadarıyla diğer takımın eğitmenleriydiler. Gözlerim Altan'ı aradı ama ya bu açıdan gözükmüyordu ya da gelmemişti.
Açıklığa bizde vardığımızda tüm gözler bize dönmüştü. Ortalıkta bizden başka takım yoktu ve eğitmenlerin suratı da oldukça memnuniyetsizdi.
"Tebrikler gençler, ilk gelen takım siz oldunuz." Aralarında diğerlerine göre daha yaşlı ve sevecen gözüken adam öne çıkarak konuştu.
"Diğer takımlarında gelmesi gerekirdi ama gelmeleri belli ki uzun sürecek." Eğitmenlere yandan bir bakış atti ve devam etti. "Sizler daha fazla beklemeyin gelen araçlar sizi tesise götürecekler. Öğlene kadar dinlenin
Söyleceklerini bitirdikten sonra yanımızdan uzaklaştı. Bizimde aramızda sessiz bir anlaşma varmış gibi araçlardan birine ilerledik ve gösterilen yerlere oturduk.
Kısa bir yolculuk sonunda tesise vardığımızda kendimi odama atmak için sabırsızlanıyordum. Ortak kata çıktığımızda herkes odasına dağılıyorken Yağız'ı durdurdum.
"Çok ağrım var Yağız." Güçsüz çıkan sesimle bakışlari endişeli bir hal aldı. "Verebileceğin bir ilaç falan var mı?"
"Çok kötüysen bi doktora görün istersen. Sana eşlik ederim." Bakışları vücudumda bir şey arıyormuş gibi dolaştı. Muhtemelen açık bir yara arıyordu ama ağrımın sebebi kesinlikle o değildi.
"Tüm kaslarım ağrıyor ilaç içip uyursam geçer demi?" Sorarcasına çıkan sesimle başını salladı ve hemen geleceğini söyleyip yanımdan ayrıldı.
Kısa bir süre sonra bir elin omzuma dokunmasıyla irkilerek bakışlarımı daldığı yerden ayırdım. Yağız elinde bir kutuyla duruyordu ve benim korkmamla o da korkmuştu.
"Korkuttuğum için özür dilerim seslenip duymayınca o yüzden dokundum." Gerçekten hiçbir şey duymamıştım. "Bunu uyumadan önce," elindeki mavi kutuyu kaldırdı. "Bunu da güne başladığında tok karnına içmelisin." Diğer kutuyu da havaya kaldırdı ve ikisinide bana doğru uzattı.
Başımı onaylarcasına sallayıp odama doğru ilerledim. "Asu." Yağız'ın seslenmesiyle dönüp ona baktım.
"Aniden ne oldu bilmiyorum ama karakterin üç yüz altmış derece döndü resmen." Birkaç adım atıp daha çok yaklaştı. "Söz veriyorum dinler ve yargılamam. İstersen senin için bir şeylerde yaparım, o kadar psikolog şu bu var burda birisiyle görüşmeni sağlayabilirim ve kimsenin haberi olmaz." Derin ve sıkıntılı bir iç çekti ve omuzlarını düşürdü.
"Bu tavırlarının ve ani değişiminin arkası boş değil belli ki ama seni yenmesine izin verme. Ben hep yanındayım sonuçta birbirine tutunarak güçlenen dal parçalarıyız."
"Yapabileceğimi sanmıyorum ama denicem." Denicektim, belki anlattıkça rahatlar kafamın içi boşalırdı ama ne kadar anlatmak istesemde başarım şimdiden şaibeliydi.
"Söz ver bakim. Bak anlatmanı istemiyorum en azından dene bir şeyler. Mesela yazabilirsin, istersen okurum istersen yakarız ve yok olurlar böylece rahatlarsın." Kaşlarını kaldırıp beklentiyle baktı. "Ha, ne dersin?"
"Söz." dedim bir çırpıda. Yağız aldığı cevapla memnunca gülümsedi ve sağ elini kaldırıp çıt parmağını uzattı. Bende aynı şekilde elimi uzattım ve parmaklarımızı sardık.
"Her şeyin bende güvende olacağına dair sözde benden."
Yağız yanımdan uzaklaştığında odama girip ilk iş gösterdiği ilacı içtim. Bakışlarımı çarpazımda duran saksıya çevirmemeye çalışsamda pek başarılı olduğum söylenemezdi.
Bakışlarım istemsizce çiçeğe kaydığında tüm sorular kafamın içine tekrar nüfuz etmişti.
Abla dediğim kız neden ölmüştü? Hava donarak ölünecek kadar soğuksa benimde yaşamıyor olmam gerekmiyor muydu?
Alp kimdi? Küçücük iki çocuk neden sokaktalardı?
Ve bir sürü daha soru... Soru sorması basitti ama cevap alamadığım herbir an sinirleniyor ve içten içe kendimi yiyordum.
Düşüncelerin beni daha fazla ele geçirmesine izin vermedim ve kendimi duşun altına attım. Üstümü giyinip biraz olsun rahatlayan kaslarımın daha fazla dinlenmesi için yatağa girdim.
Günün verdiği yorgunlukla etrafın karanlığa bürünmesi çok vakit almadı.
*******
"Bilmeceyi başarıyla çözen iki öğrencimizi sahneye davet ediyorum. Bu yılın ilk başarısılarını hepiniz görmelisiniz."
"Erik Raven ve Asu, lütfen sahneye geliniz."
Adımın okunmasıyla denildiği gibi sahneye ilerledim ve herkesin beni görebileceği bir alanda durdum. Adının Erik olduğunu ögrendiğim kumral genç adamda yanımda duruyor ve etrafa büyük bir gülümseme bahşediyordu.
Erik'in aksine oldukça gergin olan vücudumun titremesini kendimi sıkaran durdurmaya çalıştım. Kendimi daha güvende hissedebilmek için bakışlarımı yere sabitledim ve kendimi ortamdan soyutlamaya çalıştım.
"Asu, seni tebrik ederim kızım en hızlı çözen sendin." Düşüncelerime dalamadan bana hitaben konuşulmasıyla ses doğru dönmek zorunda kaldım.
Karşımdaki orta yaşlı sevimli adam elinde tuttuğu kalın ve oldukça süslü bir kart uzattı. Tamamen siyah olan kartın üstünde bir takım sayılar ve semboller vardı.
"Bu başarı vesilesiyle sizlere yeni yönetmeliğide açıklamış olacağız. Arkadaşlarınıza verdiğimiz bu kartlar eğitimlerinde üst seviyeye çıkmaları için ilk adım oldu. Başarılarınıza göre hepinize kartlar verilecek, kartların üzerindeki sayılarının toplamı sizin her ayki eğitimlerde ne kasar üste çıktığınızı belirleyecek. Tabii ki bir süre sonra başarıyı yakalayan ve yakalayamayanlar arasında bir statü farkı da oluşacaktır."
Birkaç tebrik sözlerinden sonra herkes dağılmaya başlamıştı. Kürsünün bulunduğun alandan aşağı inerken bana doğru gelen iki kişinin gülümseyen yüzüyle karşılaştım.
Birisi dün tanıştığim Çağla'ydı ama yanındaki diğer kumral kızı tanımıyordum.
"Tebrikler Asu." Çağla'nın mutlu çıkan sesiyle gülümsemeye çalıştım.
"Çok tebrik ederim Asu." Çağla'nın yanındaki kumral kız teşekkür etmeme fırsat vermeden ileri atıldı ve bana sarıldı.
Bana.
Sarıldı.
Hayatımda hatırladığım kadarıyla ilk defa birisi bana sarılıyordu. Ve güzel bir histi. Yani samimi bir hareketti ama iyi hissettiriyordu.
Şaşkınlığımın verdiği etkiyle yerimden hareket edemedim. Neyseki sarılma faslı çok kısa sürmüştü de tepki veremem göze batmamıstı.
"Ben Mine, Çağla'nın arkadaşıyım. Çağla senin yanına geleceğini söyleyince bende tanışmak istedim."
"Bende Asu. Memnun oldum." Mine'nin aksine soğuk çıkan sesimle uzattığı elini sıktım.
"Tekte çözmüşsün bilmeceyi çok havalı olmalı." Mine benim soğuk tavrımı pek umursuyor gibi değildi ve eğlenceli bir sesle konuşmaya devam ediyordu.
"Bence yaptıkları çok anlamlı olmuş. Her takım kendi içinde anlaşmazlığa düşünce alın size ders demiş adamlar resmen. Sence de mantıklı değil mi?"
"Takım içinde dışlanmalar mı yaşanmış?" Mine'nin söylediklerinden odaklandığım tek yer burasıydı.
Ben dışlanmıştım yani en azından Emre dışlamaya çalışmıştı ama bu konuda yalnız değildim demek ki.
"Evet, takım içinde birbirlerini aşağılamaya çalışan hatta fiziksel kavgaya dönüştürenler bile varmış." Sonra bir şeyin farkında varmış gibi döndü ve bana baktı.
"Az önce sende vardın size kartları vermeden açıklama yaptılar ya duymadın mı?"
"Hayır, dalmışım demek ki."diye yanıtladım.
"Buranın büyük bir kafesi varmış oraya gidelim mi?" Mineyle olan sohbetimizi bölen Çağla'nın bize yönelttiği soru oldu.
"Bana fark etmez." dedim umursamaz bir sesle. Nasıl bir yer olduğunu bilmediğim için yorum yapmaya çekinmiştim.
Mine Çağlayı onaylayınca bize çokta uzak olmayan yere geldik. Geniş bir mekandı ve tesisin karanlık havası aksine burası oldukça açik renklerle dizayn edilmişti.
"Ben bize yemek söylüyorum fazladan bir şey isteyen var mı?" dedi Mine.
"Hayır istemiyorum." diye karşılık verdim. Çağla'da olumsuz anlamda kafasını salladığında Mine yemeklerin sunulduğu yere bizde yakınımızdaki ilk masaya doğru ilerledik.
"Yorgun görünüyorsun." Sessizliği bozan Çağla oldu.
"Yorgunum çünkü." diye yanıtladım.
"Mutsuzda görünüyorsun."
"Mutlu da değilim çünkü." dedim.
Çağla mahcup bir şekilde yüzünü eğdi. Mahcup olunacak bir şey yoktu ortada ama verdiğim olumsuz cevaplar onu üzmüş gibi duruyordu.
"Yanına geldiğim ilk gün gibiydin çiçek tarlasını aştıktan sonra." Sözleriyle şaşkinla ona baktım.
"Nerden biliyorsun ki? Yanımizda değildin sonuçta."dedim şaşkın bir sesle.
"Eğitmenler bizi o anlarda izliyorlar, ormanın herbir yerinde fotokapanlar var. Jack ve sizin eğitmeniniz tekrar izlerken şahit oldum." Bakışlarını kaçırdı ve daha çekingen bir tavıra büründü.
"Seninle tanıştığımızda da etrafa korkak ama bunu saklamaya çalışır bir şekilde bakıyordun. O kadar hızlı ruh halin değişti ki yüzün bile tamamen farklı gözüme." diye sözlerine devam etti.
"Yüzüm farklı mı geldi?" diye sordum.
"Ya şey, hani hızlıca ruh halin değişti ya yüz ifaden de öyle değişti ki başka biri gibi oldun." dedi. Sonra elini boşver dercesine salladı ve yüzüne hoş bir gülümseme kondurdu.
"Saçlarımı değistirmeyi düşünüyorum sence ne yaptırmalıyım? Ben küllü kumral düşündüm saç rengim çok koyu geliyor gözüme artık." Hem konuşuyor hemde bir yandan saçlarıyla oynuyordu.
"Saçların çok güzel zaten."dedim kısaca. Koyu kahve saçları yüzüyle çok uyumluydu gerçekten de değişikliğe hiçte gerek yok gibiydi.
"Ay kızlar bende saçımı kestiriyim diyorum." diyerek yanımıza yaklaştı Mine. "Böyle kısa omuzlarımda mı kestirsem yoksa katlı mı kestirsem?"
Çağla Mineye uzun uzun yorum yapmaya başladığında bende yemeğime odaklandım. Bugün fazla sosyalleşmiş gibi hissiyrodum o yüzden koşarak kendimi odama kapatmak istesemde benimle vakit geçirmeye çalışan iki kişiyi kırmak asla istemiyordum.
"Asu, sana da bir şeyler yaptıralım. Ne dersin?" Çağla'nın bana yönelttiği soruyla dikkatimi onlara doğru çevirdim.
"Bilmem ki. Daha önce bir şey yaptırmadım." diye yanıtladım.
"Saç rengin çok hoş aslında. Mine ne diyorlardı bu renge?" diyerek yanındaki arkadaşına döndü.
"Zengin sarısı. Böyle ışıltı attırsak ön kısımlara doğru çok güzel olur gerçekten." diyerek Mine'de arkadaşına hak verdi.
"Tamam bende bir şeyler yaptırırım belki." Hiç içimden gelmese bile hevesli bakışları onları reddetmemi engelliyordu.
Sonraki bir saat daha çok ikilinin kızsal konular hakkında konuşması ve benim onları dinlememle geçti. Kızlardan ayrıldığımda maskelediğim tükenmişlik duygusu beni yine yakaladı. Kendimi dışlanmış ya da ezilmiş hissetmeden geçirdiğim bu bir saat hayattan ne kadar kopmuş olduğumu yüzüme acımasızca vurmaktan çekinmedi.
Ortak alana girdiğimde Altan'ın tek başına oturduğunu gördüm. Vücudunu öne doğru egmiş ve kollarını bacaklarına yaslamıştı ayrıca oldukça dalgın gözüküyordu.
Adım seslerini duyduğunda yeşillerini kaldırıp bana baktı. Onu görmezden gelmeye çalışsamda bunu yapmayarak yanına ilerledim ve koltuklardan birine oturdum.
"Bilmek istediğim çok şey var." diye söze başladım.
Bakışlarını benden çekmeden başını onaylar şekilde salladı ve oturduğu yerde düzeldi.
"Sorabilirsin ama çoğunun cevapları bende de yok." Bunu zaten biliyordum, ilk konuşmamızda bunu yeterince belli etmişti zaten.
"Nasıl ögrenebileceğimi söylemende yeter."diye yanıtladım.
"Araştırıyorum ama net bir sonuca varamadım. Resmen varsın ama yoksun. Ne kimlik ne bir fotoğraf ne de bir kayıt var adına. Soyadın bile yok hatta belki adın bile yok."
Sesi sona doğru azarlarcasına çıkmıştı. Ne yapmamı bekliyordu ki? Ben daha kendimi adımı hatırlarken zorlanıyorken resmen yok olmuş geçmişimi hemen hatırlamamı bekleyemezdi.
Söylediklerine bozulmuştum, bunu gizlemeyerek sinirli bir ifadeyle ayağa kalktım ve, "Benden beklentin ne bilmiyorum ama beklentilerini karşılayamam. Aynı senin olduğun gibi bende de hiçbir cevap saklı değil." dedim.
Hızlı bir şekilde odama girdim ve yatağa oturdum. Hafızamı zorlasamda bir şey çıkmıyordu işte. Vücudumdan daha yorgun bir zihnim vardı ama hiçbir şekilde beni anlamaya çalıştığını sanmıyordum.
Kimliksiz birisi olarak yaşamak onurumu ne kadar kırsada buna mecburdum. Mesela adım gerçekten Asu muydu? Bir ailem elbette vardır onlar neredeler ve ben neden bu haldeydim?
Gerçekten ben neden bu haldeydim ki? 3 yıl önce tanıştığim ve güvendiğim insanlar Gamine'ye sızman lazım dedi ve bende yaptım. Söz vermişlerdi geleceğiz diye, yeterli bilgiye sahip olacağız sayende ve senide ordan çıkaracağız demişlerdi. Her şeyimi unutmama rağmen hala verilen o sözü unutamıyordum. Hafızamı tamamen silseler bile bu sözün tutulmamasının yarattığı boşluk kalbimde hep hissedilecek derecedeydi.
Gün içindeki kısacık hareketler bile beni çabucak yorduğundan dolayı kendimi iyi hissetmiyordum. Daha fazla ayakta durmanın bir anlamı olmayacağı için yatağa yattım. Rahatlığa alışık olmayan vücudum güvende hissettiği için hep uyumak istiyordu. Bu sayede uzun sürmeden gözlerim karanlığa teslim oldu.
**********
Adım sesleri koridoru inleterek geçen bir grup genç asker ve onların önünde ilerleyen; sinirini kontrol etmekte zorlanan orta yaşlı adam kimseyi umursadan hedeflerine doğru gidiyorlardı.
Daha ilk eğitimden hatta şiddet içermeyen bir eğitimden bir öğrencinin eksilmesi adamın itibarı için büyük bir sorundu. Sorun olan aslında ölüm olması değil, örgütün sponsoru ve saygın bir adamın çocuğunun ölmesiydi.
Hedefleri olan genç kızın odasının olduğu ortak alan geldiklerinde çıkardıkları sert adım sesleri kattaki odada olanları uyandırmaya yetsmişti. İlk önce Emre odasından panik bir şekilde çıktı ve merdivendeki askerleri gördüğünde hayret içinde onlara baktı.
Ardından Aren ve Yağız da odalarından fırlamışlardı ama kimse onları umursadan genç kıza ait olan odanın kapısını kırarcasına açtılar. Uykusunun en derin olduğu anda gürültülü sesle uykusundan sıçrayarak uyandı. Gözleri karanlığa alışıp kim olduklarını görene kadar tek güvenli alanı olarak gördüğü yatağından bir hışımla kaldırıldı ve ellerine kelepçeler bağlandı.
Takım arkadaşları onu korumak için askerlerin hareketlerini durdurmaya çalışsalar da sayı olarak üstün olan askerler tarafından etkisiz hale getirildiler. Küfürler savuruyor, amaçlarını soruyorlardı ama kimsenin onlara cevap vermek gibi bir düşüncesi yoktu.
Nefes nefese öğrencilerinin katına çıkan ve karmaşayı fark eden eğitmenleri neler olduğunu kavrayamadan öğrencilerinin etkisiz hale getirilmiş bedenleriyle karşılaştı. Üç genç adam yarı baygın şekilde yerde yatıyorlardı.
"Emre ne oldu burda?" Endişeli çıkan sesiyle en yakınında duran ögrencisine doğru koşar adımlarla ilerledi ve eğilerek sordu.
"A-asu, götürdüler." Zorlukla konuşan öğrencisiyle vücudunu panik saran genç adam hemen telefonuna sarıldı ve arkadaşından yardım istedi. Üçünüde kaldırıp koltuklara yatırdığında arkadaşıda gelmiş ve muayene etmeye başlamıştı.
"Çağrı, durumları ne?" Genç adam sinirini ve endişesini bastırıp mantıklı hareket etmeye çalışıyordu ama sesine bile yansıyan gerginlikle pek başarılı olamadığı belliydi.
"Belli ki arbede yaşanmış ve daha fazla uğraşmamak için bayıltıcı tarzında bir ilaç enjekte edilmiş."
Altan aldığı cevapla yanında olan öğrencileri için endişesi azalsa da yanında olmayan için endişesi katlanarak artıyordu.
Karanlık ve baskın olan hücrede tek bir nefes sesi duyuluyordu o sırada. Asu, Altan'ın endişe ettiği kadar kötü bir durumdaydı. Nefes almakta zorlanıyor, kalp atışları neredeyse yankı yapıyordu.
Dışarıda adım sesleri bir yakınlaşıp bir uzaklaşırken Asu'da sadece üç gün önceki haline geri döndüğünü hissediyordu. Korkak ve çaresiz...
Adım seslerinden bazıları uzaklaşırken koridor bu sefer sessizliğe büründü. Sonra tek bir adım sesi yankılandı, sabırlı ve kararlıydı bu adımlar. Adım seslerinin sahibi içindeki hoşnutlukla ezbere bildiği koridorda ilerledi ve durdu. Tam orda, Asu'nun hücresinin önünde adımları durdu.
Genç kızı görmese bile nasıl bir halde olduğunu tahmin edebiliyor ve bu ona büyük bir zevk veriyordu. Aldığı bu zevki katlamak için hücrenin kapısını açtı ve zafer kazanmış bir ifadeyle genç kızı süzdü.
Asu'nun o anda hiç var olamayan dünyası tekrar yıkıldı. En güzel rüyaların sonundaki en korkunç kabusu karşısındaydı. Genç kadının o an titremeleri bile durdu. Hatta kalbinin bile durmuş olabileceğini düşündü kendi kendine ama hayır öyle değildi.
Bu sefer kalbi en gerçekçi şekilde atıyordu. Çok gerçek ve çok acı bir şekilde.
"İl tuo sogno, nasıldı? Sevdin mi çiçeğim?"
Sogno bir çiçekti. Rüyaların çiçeği ama şimdi o çiçek solmuş ve rüya sona ermişti. Şimdi kabus zamanıydı işte...
************
Evet arkadaşlarrr, bir bölüm daha devirmiş olduk valla. Normalde bu bölüm çok daha uzun olacaktı ama içime sinmediği için kısaltmak zorunda kaldım. Aklınızda çok fazla soru işareti bıraktım muhtemelen ama bur dahaki bölümde o işaretlerin cevabını baya ayrıntılı bir şekilde vereceğim söz. Bu bölümü yazmak benim için biraz zordu işin doğrusu çünkü yazma stilimin güçsüzleştiğini düşündüğüm çok an oldu. Bir dahaki bölümden daha zevk almanızı temenni ediyorum. (Tabi bundan da alın.) BIR DAHAKI BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE 💗💗😘😘
Bölüm etkileşimi
