1.Bölüm Kut-Nüve

Vaveyla Yazarı: reina Kitya

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: 1.Bölüm Kut-Nüve

"Vaktiyle, yeryüzü henüz taze, gökyüzü ise delinmemişken; dostun düşmana, kardeşin kardeşe karışmadığı o kutlu çağlarda iki kardeş yaşardı. Biri Alp-Ay , diğeri Alp-Gün idi. Bu iki kardeş, iki ayrı boyun lideri olsalar da tek bir candan sağılmış, bir ağacın iki dalı gibi birbirine kenetlenmişlerdi. O devirde karanlığın ve zalimliğin orduları, bu kardeşliği kıskanan Erlik Han'ın gölgesiyle birleşip üzerlerine yürüdü. Sayıları çöldeki kum tanesi kadardı. Kardeşler, yan yana omuz omuza savaştılar; kılıçları kırıldı, kalkanları parçalandı, kanları toprağa damladı. Tam umudun tükendiği o karanlık saniyede; gökyüzü ansızın yarıldı. Gök Tanrı'nın gözü olan kutlu bir yıldız, bu kardeşlik için ağlamaya başladı. Yıldızın gözyaşı, evrenin boşluğundan süzülerek yeryüzüne düştü. Düştüğü yerde toprak yanmadı; aksine, öyle büyük bir soğuk yayıldı ki, zaman bir anlığına dondu. Bu, "Kut- Nüve" denilen kadim bir taştı. Dokunulduğunda eli kor gibi yakan ama buzu andıran o taş, düşmanın yaşam enerjisini emerek saf güce dönüştürdü.

Gökten gelen bu ilahi enerji ikiye bölündü; biri Alp-Ay'ın ruhuna, diğeri Alp-Gün'ün kalbine aktı.: Gümüş rengiyle yıkanan Alp-Ay, uykunun ve düşlerin efendisi oldu. O günden sonra, bir düşman gözlerini yumsa, Alp-Ay'ı rüyasında bir heybetli bir ruh gibi karşısında buldu. Onlarla uykularında konuştu, rüyalarına hükmetti ve düşmanların uykusunu onlara ya bir ders ya da bir zindan eyledi. Altın parıltısıyla kuşanan Alp-Gün ise akıl ilmeklerinin ve hafızanın koruyucusu oldu. Elleri birine değdiği an, o kişinin zihnindeki hatıra bağları altın bir ışıkla yıkanır, baştan örülürdü. Bir dokunuşuyla en karanlık anıyı silebilir veya geçmişin izini tamamen değiştirebilirdi. Alp-Gün'ün dokunduğu düşman, az önce neden öfke dolu olduğunu unutur, zihni bambaşka bir hakikate uyanırdı.

Savaş bittiğinde, kardeşler gökten düşen o taşı göğüslerine bastırdılar. O günden sonra Türk ellerinde bir söz dilden dile yayıldı:

"Gümüş rüyada söyler, Altın zihinde siler. İki kardeş bir olunca, karanlık ebediyen diz çöker"

Küngar, en zor zamanlarını yaşıyordu. Bir savaşı galibiyetle sonuçlanmış olsa da çok sayıda erlerini kaybetmişlerdi. Henüz toparlanamadan, yeni bir savaşın eşiğine gelmişlerdi. Hem ticaret yolları kapanmış hem de erzakları azalmıştı.

Halk, kalan son gücüyle yeni bir savaşa hazırlanıyordu; çünkü bilirsiniz ki Türkler, gerekirse vatanı için bin kere ölür, bin kere dirilir ama bir kere bile boyun eğmez, başka bir milletin hükmüne girmezdi. Hiç kimse bir Türk'ün elinden özgürlüğünü alamazdı. Onlar da tıpkı ataları gibi gerekirse bu yolda canlarını ortaya koyar ama esareti asla kabul etmezlerdi.

Kadınlar, beyleri savaştayken obayı korumak için eğitimlerini ağırlaştırmıştı. Hem kılıç, ok kullanma ve dövüş dersleri alıyor hem de şifacılardan yaraları iyileştirmek için özel eğitimler görüyorlardı. Geceleri ise mücevherleri ile inzivaya çekilip güçlerini dengelemek ve daha etkili kullanabilmek için çalışıyorlardı. Obanın kıyısındaki düzlükte, rüzgarın ormandan getirdiği o keskin çam kokusu ciğerlerime dolarken kardeşlerimi izliyordum. Yiğit ve Alçin karşı karşıya gelmişti. Havada sadece çeliğin havayı yırtan sesi ve toprağa vuran sert ayak sesleri vardı. Yiğit, göğsündeki gümüş kolyenin gücüyle öyle bir odaklanmıştı ki, gri gözleri bir kurdun bakışları gibi soğuk ve metalik bir parıltıyla yanmaya başladı.

Kılıçlar ilk kez buluştuğunda, darbenin şiddetiyle ikisi de geri sendeledi ama durmadılar. Yiğit, kılıcını bir fırtına gibi savurarak çapraz bir saldırı başlattı; Alçin bu hamleyi kılıcıyla son anda yukarıda karşıladı. Alçin, hemen ardından dizlerinin üzerine çöküp Yiğit'in hamlesinin altından kaydı ve kalkarken kılıcının ucuyla Yiğit'in karın boşluğunu hedef alarak hızla uzattı. Yiğit, sanki hamleyi bir saniye önceden görmüş gibi kılıcını inanılmaz bir hızla aşağı çekip saldırıyı karşıladı. Metal metale bindiğinde çıkan o sarsıcı ses ormanda yankılandı.

Alçin, birbiri ardına seri hamlelerle yüklenmeye devam etti. Önce Yiğit'in sağ kolunu devre dışı bırakmak istercesine omuza doğru ağır bir darbe indirdi, ardından hızla geri çekilip kılıcıyla Yiğit'in sol bacağına sert bir hamle yaptı. Yiğit, gümüş kolyesinin ona fısıldadığı stratejilerle adeta bir dansçı gibi manevra yapıyordu; her seferinde bacağını milim farkıyla geri çekip gardını alıyordu. Tam bu sırada Yiğit'in gri gözlerindeki parıltı daha da yoğunlaştı. Meydanın ortasında aniden kuvvetli bir rüzgar esmeye başladı; Alçin'in saçları savruldu, etraftaki toz gözlerine doldu. Hava belirgin bir şekilde soğumuştu, nefesleri buharlaşır gibi çıkıyordu.

Yiğit, soğuk havanın ve rüzgarın Alçin'in dikkatini dağıttığı o anı yakaladı. Kılıcının kabzasını Alçin'in bileğine tam sinirlerin üstüne gelecek şekilde sertçe geçirdi. Darbenin şiddetiyle Alçin'in parmakları boşaldı; kılıcı tozun içinde kayarak uzaklaştı.

Yiğit, kılıcının ucunu Alçin'in boğazına dayadı. "Kılıcın düştü kardeşim, artık pes etmelisin," dedi nefes nefese. Gri gözleri, zihninde kurduğu zafer planları ve etrafındaki soğuk ravanın yarattığı üstünlükle iyice parlamıştı.

Ancak Alçin'in kahverengi gözleri o an bir toprak parçası gibi derin ve koyu bir tonda ışıldamaya başladı. Alçin, bileğindeki bakır takıyı avcunun içinde sıktığı an, yer altından gelen boğuk bir çatırtı duyuldu. Yiğit daha ne olduğunu anlamadan, toprağın altından fırlayan kalın sarmaşıklar ve dikenli dallar birer kırbaç gibi onun ayak bileklerine dolandı. Yiğit, sarmaşıkların ani çekişiyle dengesini kaybedip sırtüstü yere çakıldı. Etrafındaki soğuk rüzgar bile Alçin'in bu saldırısını durduramamıştı.

Sarmaşıklar, Yiğit'in kollarını ve bacaklarını toprağa kenetlerken, Alçin bir gölge kadar hızlı hareket ederek yerdeki kılıca uzandı. Bir saniye içinde kılıcı kapmış ve Yiğit'in kalbinin tam üzerine yerleştirmişti. Kahverengi gözlerindeki parıltı, ormanın tüm öfkesini barındırıyor gibiydi.

Sarmaşıklar, Alçin'in tek bir el işaretiyle gevşedi ve sanki hiç var olmamışlar gibi toprağa geri gömüldü. Yiğit, sırtüstü yattığı yerden Alçin'e hayranlıkla bakarken yutkundu. "Kılıcın düştüğünde yenilirsin sanmıştım geliştiğini görmek güzel" diye mırıldandı.

Alçin kılıcı Yiğit'in üzerinden çekerken bakır takısı hala ılık bir enerjiyle titriyordu. yiğite doğru eğildi gülümseyerek ağabeyini yerden kaldırmak için elini uzattı " bakıyorumda paslanmışsın ağabey bu gidişle kayra ağabeyimi bile yenerim " dedi kıkırdayarak. Yiğit hayretle kardeşi Alçin'e baktı " kızım bir kere yenildik diye sende iyice saçmaladın kayra ağabeyimi ben bile yenemiyorum sen nasıl yeneceksin senin kayra ağabeyimi yenmek için gece gündüz uyumayıp talim yapman gerek ayrıca bir kere yenildik diye hep yenilecek değiliz" bu sefer alçin'in kıkırdayışı sesli bir gülüşe geçti " ağabey tahminen yenilgiyi ne zaman kabul edersin bu kadar üzüleceğini bilsem yalandan yenilirdim" yiğit kolunu kardeşinin omzuna attı gülümseyerek kardeşine baktı oda "ağabeyim bugün gayet iyiydin biraz dinlenelim sonra tekrar devam ederiz sonra bakalım kim yeniyor görürüz " dedi ve bir ağaca doğru yürüyüp ağacın altına oturdular

Kenardan onları izlerken gülümsedim. Kardeşlerim, her geçen gün içlerindeki o kadim güçle biraz daha bütünleşiyorlardı. Tam kardeşlerimin yanına doğru yürümeye başladığımda bana doğru gelen Alplerden birini gördüm; yürümeyi bırakıp bana doğru gelen alpi beklemeye başladım. Yanıma gelip sağ elini kalbinin üzerine koydu ve başıyla beni selamladı. "Beyzadem," dedi tok bir sesle, "Beyim sizi otağda bekler, mesele mühimdir; bizzat sizi çağırmaktadır." Son kez kardeşlerime baktım ve otağa doğru yürümeye başladım. "Yiğide söyle, beyimle konuştuktan sonra yanıma gelsin talimleri biter bitmez."

"Emredersiniz beyzadem, baş üstüne."

Hızlı adımlarla otağa yürüdüm, etraftaki insanlara selam verdim. Otağın başında bekleyen iki alpi de selamlayıp içeri girdim. Sanki dünya dışarıda kalmış, zaman bu dört duvarın arasında durmuştu. İçerisi, dışarıdaki tozlu sıcağın aksine serin ve loştu. Geniz yakan hafif bir ardıç dumanı otağın her köşesine sinmiş, loş ışıkta ağır ağır süzülüyordu.

İlerledikçe otağın merkezinde, ana direğin üzerinde parlayan o kadim sembol gözüme çarptı; gümüşten işlenmiş yarım bir güneş ve hemen ucunda asılı duran tek bir yıldız. Tavandaki açıklıktan süzülen ince ışık hüzmesi tam bu motifin üzerine düşüyor, gümüşün soğuk parıltısı dumanın arasından bir pusula gibi yol gösteriyordu. Güneşin yarım kalmış çizgileri, sanki tamamlanmayı bekleyen büyük bir ülküye haykırıyordu.

Yerdeki kalın, tüylü postlar adımlarımın sesini tamamen yutuyordu. Otağın duvarlarını süsleyen keçe yaygılarda da aynı motif altın sırmalarla işlenmişti; titrek mum ışığında sanki güneş yeniden doğuyor, yıldız ise o karanlıkta bize göz kırpıyordu.

Babam otağın en dip noktasında, yüksekçe bir sedirin üzerine serilmiş heybetli kurt postunun üzerinde tek başına oturuyordu. Arkasında devletimizin sancağı ve üzerinde kanla kazanılmış zaferlerin izlerini taşıyan kalkan asılıydı. Önündeki alçak rahlede yanan tek bir mumun cılız ışığı, babamın yüzündeki o yorgun ama sarsılmaz çizgileri daha da belirginleştiriyordu. Babam bana bakmadan, "Gel oğul," dedi. O koca otağın içinde sadece ikimiz vardık ama o yarım güneşin gölgesi ikimizin üzerinde bir devletin ağırlığı gibi çökmüştü. Durdum, sağ elimi kalbimin üzerine koyup başımı eğdim. Babam başını kaldırmadı; sadece önündeki haritanın üzerinde gezinen parmakları, tam da o yarım güneş motifinin üzerinde durdu. O an anladım ki konuşulacak olan sadece benim değil, bu yarım güneşin kaderiydi. Ben de haritaya eğildim; babam eliyle Çerigen ülkesinin olduğu yeri işaret etti.

"İki alp al yanına, Çerigen'e gitmen gerek. Biliyorsun erzağımız az. Çerigen Kralı Erinç seni bekliyor olacak. Bilirsin, uzun zaman ticaret yaptık; en güvenilir destekçilerimizden biridir. Durumumuzu haber alınca askerleriyle bir mektup yollamış."

Gözlerim babamın işaret ettiği haritadan, hemen yanı başında duran rulo halindeki parşömene kaydı. Mektup, haritanın eskimiş köşesinde ağırlık yapmak için bırakılmış gibiydi ama üzerindeki mühür tüm havasını değiştiriyordu. Kırmızı balmumunun üzerinde sertçe bastırılmış; kabzası yukarıda, ucu ise aşağıya doğru keskin bir hatla inen o vakur kılıç... Ucunda gözyaşına benzeyen bir damla vardı; kılıcın ucunda bir gözyaşı akıyormuş gibi duruyordu. Kırmızı balmumunda belli olmasa da o damla bir kan damlasıydı. Çerigen; metal ve demir işleyip savaş aletleri üreten bir milletti, bütün diyarda namını duyurmuştu. Bu mühür, otağın loş ışığında sanki gerçek bir pusat gibi parlıyordu.

Babam, haritanın yanındaki o mühürlü kağıdı nasırlı parmaklarıyla kavradı. "Oku evlat," dedi; sesi bir kayanın gürlemesi gibi tok ama yorgun. "Seni neyin beklediğini bizzat gör." Mektubu aldım, üzerindeki o keskin kılıç mührünü yavaşça kırdım; otağın sessizliğinde mührün çatlama sesi yankılandı. Parşömeni açıp babama gelen satırları okumaya başladım.

"Küngar'ın beyi, kadim dostum... Obanın içinde bulunduğu darlığı, kışın sertliğini ve boşalan ambarları işitince kılıç mührüyle bu haberi yolladım. Erzak kervanlarım yola çıkmaya hazırdır lakin bu kez yollar tekinsiz, gölgeler uzundur. Bu mühim meseleyi görüşmek ve emanetleri teslim etmek için Beyzaden Kayra'yı bizzat yanıma beklerim. O gelene kadar kılıçlar kınından çıkmasın lakin pusatlar keskin tutulsun."

Mektubu bitirdiğimde otağın içindeki o ağır ardıç kokusu sanki daha da yoğunlaştı. Babama baktım; o zaten mektubu defalarca zihninde okumuş gibi vakur duruyordu. "Mektup sana gelmiş baba," dedim parşömeni haritanın yanına geri bırakırken, "ama Kral Erinç bu yükü benim omuzlarıma bırakmış."

Babam hafifçe gülümsedi ama bu gülümsemede bir hüzün vardı. "Devletin mührü bana vurulur Kayra ama o mühürlü yolu yürümek gençlerin harcıdır. Hazırlan, şafakla beraber Çerigen yolu senindir."

Elimi kalbime götürüp başımı saygıyla eğdim. "Emredersiniz beyim," dedim. Arkamı döndüm ve yavaş adımlarla otağın ağır keçeden kapılarını aralayıp dışarı çıktım.

Dışarıda tepedeki güneş, obanın üzerine en dik ve yakıcı haliyle çökmüştü. Toprak ısınmış, havada asılı kalan toz zerreleri güneş ışığında altın gibi parlıyordu. Kapıda bekleyen alplerden birine kararlı bir sesle döndüm:

"Yaman'a ve Tuğrul'a söyleyin hazırlansınlar. Güneş batıya devrilmeden atlanmış olacağız!"

Alp, selam verip hızla uzaklaşırken ben kendi çadırıma yöneldim. İçerideki serinlik yüzüme vurdu ama zihnim çoktan yola düşmüştü. Duvara asılı olan kösele zırhımı aldım, göğüs kayışlarını göğsümü hafifçe sıkıştıracak kadar sıkıladım. Belime, babamın hediyesi olan çift su verilmiş yatağanımı kuşandım. Heybeme yol azığı olarak kurutulmuş et, peksimet ve deri bir tulum dolusu su koydum Çadırdan çıkıp at sayvanına doğru yürüdüm. Yaman ve Tuğrul oradaydı. Atlarının eyerlerini kontrol ediyor, kolon kayışlarını sıkıyorlardı. Benim yağız atım, beni görünce ön ayağıyla toprağı eşeleyip burnundan sert bir soluk verdi. Yanına varıp alnını okşadım yaman'a döndüm "bir eksik var mıdır?" yamanda atının eyerlerini kontrol ederken" yoktur beyzadem yola çıkmaya hazırız"

Eyerlerimize kurulduk. Atlarımızın nalları toprağı döverken, arkamızda tozlu bir yol ve hazırlıkları tamamlanmış bir oba bıraktık. Ancak yol ilerledikçe, güneşin altın sarısı ışıkları Çerigen ormanlarının dev gölgeleri altında ezilmeye başladı. İçeri girdiğimiz an, sanki dünya sessizliğe gömüldü. Rüzgar dindi, kuşlar sustu; sadece atlarımızın ağırlaşan nefesleri duyuluyordu.

Yolun en daraldığı, asırlık meşe ağaçlarının gökyüzünü kapattığı o tekinsiz dönemeçte yağız at aniden durdu. Öyle bir titredi ki, kaslarının gerildiğini eyerin üzerinden hissettim. Başını huzursuzca yukarı kaldırıp ormanın derinliklerine doğru kişnedi.

Tam o sırada, önümüzdeki devasa kaya kütlesinin arkasından, insan boyunu ikiye katlayan o heybetli karaltı yükseldi. Adımları bastığı toprağı sarsıyor, kırdığı dalların gürültüsü kulakları tırmalıyordu. Tozun ve yaprakların arasından bize doğru döndüğünde, alnının tam ortasında büyüyen o devasa, nemli gözü gördük. Göz, bir kandil gibi parlıyor ama bu ışık bir canavardan ziyade, kadim ve yaralı bir ruhun bakışını andırıyordu.

Tepegöz, elindeki budaklı asasını toprağa sertçe vurdu. Yer sarsıldı. Gözünü kırpmadan, sanki ruhumuzun derinliklerini okuyormuş gibi bize bakıyordu. Ne bir hamle yaptı ne de kükredi; sadece patikayı kapatmış, o devasa gövdesiyle ormanın kapısı gibi önümüzde durmuştu. Tepegöz bize bir adım atarak yürümeye başladı. Atlar huysuzlaştığı için üçümüz de atlarımızdan indik. Tepegöz'e baktım: "Atlar korkuyor, izin verirsen bir ağaca bağlayalım, seninle kenarda konuşalım. Gelme amacımız ormana zarar vermek değildir, gece olmadan Çerigen'e gitmemiz gerekir, en kısa yol ormandı, izin ver konuşalım."

Tepegöz bize baktı: "Bana yalan söylemediğiniz ne malum?"

Bende bir yandan atımı sakinleştirmeye çalışırken ona baktım: "İyi niyetimizin göstergesi olarak sana dağdağan meyveleri, Bay Kayın tohumları ve daha önce gittiğim gezilerden topladığım yedi iklimin çiçek tohumlarından getirdim." Kuşağımın kıvrımları arasına sakladığım, dağdağan kokulu o keseyi çıkarırken atım hala titriyordu. Elimdeki keseyi gösterdim: "Atları ağaca bağlayalım korkmasınlar."

Tepegöz üçümüze de bakıp zararsız olduğumuzu düşündüğünü belli edercesine kafasını salladı. Arkamdaki ağaca yürüyüp atlarımızı bağladık. Tekrar Tepegöz'e doğru yürümeye başladık. Tepegöz'e elimdeki keseyi uzattım: "İzin verirsen ormandan geçmek isteriz."

Tepegöz elindeki kesenin ağzını açtı ve kesenin içindeki tohumları incelemeye başladı. Tekrar bize baktı: "Şu an buradan geçmenize izin veriyorum ama eğer tek bir canlıya zarar verirseniz buradan canlı çıkamazsınız."

Tepegöz'e gülümsedim: "Bize güvenebilirsin, yolculuğumuzda tek bir canlıya zarar vermeyeceğimiz üstüne yemin ederiz." Elimi kalbime götürdim, alplerim de benimle aynı hareketi yaptı. Tepegöz bir adım geri çekildi: "Hediyeler için teşekkür ederim, yolculuğunuz boyunca ben de size zarar gelmemesi için elimden geleni yaparım." Elini benim gibi kalbine götürdü. Tepegöz'ün devasa eli kalbinin üzerine kapandığında, ormanın ruhu sanki huzurlu bir iç çekti. Artık havayı saran o ağır korku dağılmış, yerini karşılıklı bir hürmete bırakmıştı. Hafifçe gülümsedim ve bakışlarımı o koca gözden ayırmadan atlarımıza doğru yürüdük. Atlarımızın iplerini çözdük. Çevik bir hareketle eyerin üzerine sıçradım, üzengilere yüklenip gövdemi dikleştirdim. Yaman ve Tuğrul da aynı hızla atlarına kurulmuş, dizginleri sıkıca kavramışlardı.

Atımın başını Tepegöz'e doğru hafifçe eğerek son kez selam verdim. O, yolun kenarına dev bir kaya parçası gibi sinmiş, bizi uğurlamaya hazırlanıyordu. Topuklarımla yağız atın karnına hafif bir dokunuş kondurdum. Atın nalları toprağı hırsla eşeledi ve tırıs bir yürüyüşle ormanın derinliklerine, Çerigen'in kalbine doğru süzüldük. Arkamıza baktığımda, Tepegöz'ün o parlayan tek gözünün bizi izlediğini gördüm. Biz uzaklaştıkça silueti ağaçların gölgeleriyle birleşiyor, bir canavardan ziyade ormanın bir parçası, kadim bir nöbetçi gibi ufalıyordu. Artık yalnız değildik; ormanın en korkulan efendisi, yeminimizin gölgesi olmuştu. Yol boyunca ne bir çalı çıtırdadı ne de bir yırtıcının sesi duyuldu. Hızla yola devam ettik sonunda Çerigen Krallığı'na giriş yaptık. Ormanın bittiği yerde, Çerigen Krallığı'nın devasa surları göğe yükselen birer mızrak gibi karşımızda belirdi. Güneşin son kızıllığı, kalenin beyaz taşlarını altına boyuyor, burçlarda dalgalanan sancaklar rüzgarla beraber zafer şarkıları söylüyordu. Ormanın sessiz ve kadim karanlığından çıkıp, insan elinin yarattığı bu muazzam düzenin kapısına varmıştık.

Atlarımızın nalları, topraktan ayrılıp şehrin girişindeki geniş taş yola vurduğunda çıkan yankı, geldiğimizi surlardaki gözcülere haber vermişti bile. Ağır metal zincirlerin gıcırtısıyla beraber, krallığın devasa kapısı yavaşça aralandı. İçeriden gelen demir dövme sesleri, pazar yerinin uğultusu ve taze pişmiş ekmek kokuları burnumuza çalındı. Atım, kale kapısının gölgesine girdiğinde burnundan rahat bir soluk verdi. Şehrin dar ama düzenli sokaklarına adım attığımızda, halk meraklı gözlerle bize bakıyor; kıyafetlerimizdeki orman tozundan ve vakur duruşumuzdan kim olduğumuzu anlamaya çalışıyorlardı. Saraya giden ana yolun sonunda, bizi bekleyen muhafız birliğinin zırhları gün batımında parlıyordu. Dizginleri hafifçe sıkarak atımı yavaşlattım, başımı dik tuttum. Atımdan indim, ben iner inmez alplerim de benimle birlikte indi. Bir muhafız hızlı hareketlerle bize yaklaştı ve atlarımızı aldı. Muhafızlardan birine doğru yürüdüm, muhafızın önünde durdum: "Küngar Beyzadesi Kayra, Çerigen Kralı Erinç ile görüşmeye geldim." Muhafızlardan biri arkasını dönüp yürümeye başladı: "Kralımız sizi bekliyor," dedi. Alplarımla muhafızı takip etmeye başladık.

ilk bölümü nasıl buldunuz ilk bölümler küngar düzenini anlayarak geçeçek ama merak etmeyin fazla küngar'da kalmayacağız geçmiş bölümlerini uzun tutmayı düşünmüyorum gelecekte olacak olaylara az kaldı hepinizi öpüyorum heyecanla yeni bölümler dileğiyle reinazim kaçarrr.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18