2. bölüm / 2
KIRIK YILDIZLAR2.bölüm
Bölümler 2Şu an: 2.bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kapıyı kapattığım an, içimi tarifsiz bir gerilim kaplıyor.
Oda büyük. Geniş. Lüks.
Ve tam karşımda… üç tane yaşlı adam.
Yüzleri sert, ifadeleri katı. Masalarının üzerine kollarını koymuş, hepsi tek tek bana bakıyor.
Sanki… avlarını izleyen kartallar gibiler.
Yutkunuyorum.
Ama daha gözlerim onlara tam olarak kilitlenmeden, bir anlığına odanın diğer tarafına kayıyor bakışlarım.
Ve işte o zaman onu görüyorum.
Lüks deri koltukta oturan bir adam.
Tanrım.
Omzuna kadar uzanan koyu renk saçları, pürüzsüz teni, jilet gibi keskin çene hattı… Ve o gözler…
Gözleri… tam anlamıyla vahşi.
Elinde bir içki bardağı var.
Bardaktan bir yudum alırken, gözlerini benden bir an bile ayırmıyor.
Resmen beni süzüyor.
Baştan aşağı.
Sanki burada ne işim olduğunu sorguluyormuş gibi.
Bedenim bir anda daha da kasılıyor.
Ve o kaslı kolları, geniş omuzları… Aman Tanrım, bu adamın vücudu nasıl böyle olabilir?
"Kendine gel Isla. Öylece dikilip adamı izleyemezsin!"
Derin bir nefes alıp kendimi toparlıyorum.
Adımlarımı kontrol ederek masanın önündeki sandalyeye geçip oturuyorum.
Üç yaşlı adam bana odaklanıyor.
İlk konuşan, ortadaki oluyor.
"Adın?"
Gerginliğimi belli etmemeye çalışarak cevaplıyorum.
"Isla Carter."
Başını hafifçe sallıyor.
"Yaşın?"
"Yirmi dört."
Bir şeyler not alıyorlar.
"Bu sektöre başvurma nedenin nedir, Isla?"
Derin bir nefes alıyorum.
Bu soruya en mantıklı cevabı vermeliyim.
"Lüks otomobil sektörü, yıllardır ilgimi çeken bir alan. Hem yenilikçi hem de rekabetçi bir sektör. Üstelik, pazarlama ve müşteri ilişkileri alanında kendimi geliştirmek istiyorum. Hawthorne Şirketi, bu alanda en prestijli firmalardan biri olduğu için, burada çalışmayı hedefliyorum."
Bunu söyledikten sonra, adamların ifadesini ölçmeye çalışıyorum.
Ama hiçbir tepki yok.
Sadece önümdeki kâğıtları karıştırıyorlar.
"Daha önce nerede çalıştın?"
İşte burası sıkıntı.
"Şey… Küçük bir otomobil bayisinde satış danışmanı olarak çalıştım."
Bu kez, üç adam hafifçe birbirine bakıyor.
Ve bir şey demeden, içlerinden biri dudaklarını sıkıyor.
Sanırım bu iyiye işaret değil.
Ama en kötüsü ne biliyor musun, Isla?
Şu an bir kişi bile konuşmuyor.
Bir kişi bile yorum yapmıyor.
Kim mi?
Tabii ki Alexander Hawthorne.
Sadece içkisini yudumlamaya devam ediyor.
Beni izliyor.
Öylece.
Bedenim istemsizce daha da kasılıyor.
Son soruyu yöneltiyorlar.
"Şirketimize ne katabileceğini düşünüyorsun?"
İşte burada kendimi kanıtlamalıyım.
"Analitik ve insan odaklı biriyim. Müşterileri anlama, onların ihtiyaçlarını belirleme konusunda yetenekliyim. İnsan ilişkileri güçlü biri olduğum için, pazarlama ve satış departmanına katkı sağlayabileceğimi düşünüyorum."
Sözlerimi bitirdiğimde, bir sessizlik oluyor.
Sonra…
Sonunda.
Hawthorne elindeki içkiyi masaya bırakıyor.
Ve ilk defa konuşuyor.
Ama… keşke konuşmasaydı.
"Kıyafetlerin ne böyle?"
İçimde koca bir taş beliriyor.
Ne?
"Burası bir şirket. Pazar sabahı süpermarkete gitmiyorsun. Şu pantolonuna bak, ütü bile görmemiş. Ayakkabıların ise… Tanrım, ne kadar eski olduklarını görüp üzülmemi mi bekliyorsun?"
Yüzüm ateş gibi yanıyor.
Adamın sesi… soğuk.
Keskin.
Alaycı.
Bir şey söylemeliyim. Kendisini savun Isla. Ama dilim tutulmuş gibi.
Alexander koltuğunda hafifçe geriye yaslanıyor.
Gözlerini üzerimden ayırmadan, dudaklarını aralıyor.
"Gerçekten de ilginç bir seçim olmuşsun."
Odada bir sessizlik.
Bu sessizlik mideme koca bir yumruk gibi oturuyor.
Kelimeler, boğazıma düğümleniyor.
Bu adam...
Bu adam ne kadar küstah, ne kadar aşağılayıcı olabilir?
Nefesimi titrememesi için içime çekiyorum.
"Efendim, ben..."
Sakin ol Isla.
"Şu an giyecek daha uygun bir kıyafetim olmasını isterdim. Ama... ne yazık ki şu an için bu mümkün değil. Maddi durumum... kısıtlı."
Hemen fark ediyorum.
Alexander Hawthorne’un yüzünde beliren o küçümseyici ifadeyi.
Kaşları hafif kalkıyor, dudaklarının kenarı sinsice kıvrılıyor.
"Ah, tabii ki." diye alaycı bir kahkaha atıyor.
Beni baştan aşağı süzüyor.
"Belli zaten. Demek ki işin yok, paran yok, ama yine de burada, milyon dolarlık bir şirketin kapısını çalıyorsun. Cesaretini takdir etmek lazım, Isla Carter."
Parmaklarını masanın üzerine hafifçe vuruyor.
"Ama cesaret tek başına bir işe girmeni sağlamaz."
İçim sıkışıyor.
Kendimi bu kadar aşağılanmış hissetmeyeli çok uzun zaman olmuştu.
Bunu hak etmiyorum.
Hissettiklerimi göstermemeye çalışıyorum ama... gözlerimi ondan kaçırıyorum.
Tam bir şey diyecekken, sağ taraftaki yaşlı adam boğazını temizleyerek konuşuyor.
Sesi sert ama kararlı.
"Bay Hawthorne, sanırım yeterince sorguladık. Son kararı daha sonra vereceğiz."
Alexander başını yana eğerek hafifçe gülümsüyor.
Ama bu gülümseme sinir bozucu.
"Tabii ki. Ne de olsa burası bir yardım kuruluşu değil, değil mi?"
Sıkıntıyla iç çektikten sonra elini havada sallıyor.
"Pekâlâ, seni daha sonra bilgilendireceğiz Isla Carter. Gidebilirsin."
Sanki kovuluyormuşum gibi hissettiriyor.
Ve evet...
Gerçekten de öyle hissediyorum.
Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi.
Ama burada daha fazla duramam.
Sandalyeden kalkıyorum, ellerimi yumruk yapmamaya çalışarak başımı hafifçe eğiyorum.
"Teşekkür ederim. Vaktinizi ayırdığınız için minnettarım."
Öylece arkamı dönüp çıkıyorum.
Kapıyı yavaşça kapattım ama... tam adımımı atmıştım ki...
"Gerçekten mi?"
Bir ses.
O ses.
Damarlarıma işleyen o buz gibi ses.
Kapının arkasındayım.
Ama sesler çok net.
"Tanrım, şu hali neydi? Kimin odun gibi yürüdüğünü görünce inanamadım. Kim bu kızı buraya getirdi? CV’sine bile bakmadan mı çağırdınız?"
Bir kahkaha sesi.
Gözlerim doluyor.
Ama hayır. Ağlamayacağım.
"Baksana şu saçlarına, Allah aşkına. O yağlı tellerle buraya gelmeye nasıl cesaret etti? Üstelik... o kıyafetler. Bayıldım! Korkunçluğun yeni tanımı olmuş resmen!"
İçimdeki gurur, resmen paramparça oluyor.
Dişlerimi sıkıyorum.
Hayır.
Onun gibi bir adam için... bir damla gözyaşı bile dökmeyeceğim.
Bu işi alabileceğimi düşünmüştüm.
Ama...
Onun sesi beynimde yankılanıyor:
"Burası bir yardım kuruluşu değil."
O halde...
Evraka bakıyorum.
Elimde tuttuğum, hayallerimi temsil eden o kâğıda.
Ve...
Hiç düşünmeden, yanımdaki çöp kutusuna atıyorum.
İşte bu kadar.
Arkamı bile dönmeden, dümdüz yürüyüp o binadan çıkıyorum.
Bölüm etkileşimi
