Bölümler 2Şu an: 2. Bölüm- Saklı Zorbalık.
- 1 1.Bölüm: Kurabiyeler ve Kaçamaklar.4.662 kelime
- 2 2. Bölüm- Saklı Zorbalık.3.822 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sevgi bir yemin değil, her gün yeniden verilen bir karardır.
Dudaklarını aralayacakken Pusat’ın bana “İkra güzelim neredesin” diye seslenmesi konuşmaktan vazgeçmesine sebep olmuştu.
İlk defa bu kadar yakındı bana karşı ve bu onu gereksiz yere incelememe sebep olmuştu. Alnına kadar uzanan kestane rengi saçları kalın kaşları, hafif çekik bal rengine çalan ela gözleri, oldukça keskin yüz hatları ve 1,90’a yakın boyu ile her kızın hayalini süsleyen bir erkekti. Yeni çıkmış sakalları onu oldukça olgun gösteriyordu. Uzaktan tam belli olmasa da yakından çilleri daha belirgindi. Vücudu diğer öğrencilere göre daha yapılıydı sürekli spor yaptığı Lacoste’a zor sığan pazılarından belli oluyordu. Hemen hemen Pusat ile aynı vücuda sahiplerdi. Yanlış hatırlamıyorsam yaptığı zorbalıklar yüzünden iki defa sınıfta kalmıştı bu yüzden yaşı benden büyüktü 19-20 yaşındaydı sanırım. Babası istese bir miktar para vererek onu geçirecekti ama Yalın istememişti. Neden istemediğini kimse bilmiyordu.
Fazlası ile düşüncelere daldığımı fark edince bu durum Yalın’a bakma ihtiyacıma sebep olmuştu. Kafamı kaldırıp ona baktığımda hâlâ iki elinin duvarda ve bana doğru eğilmiş aynı şekilde bana baktığını gördüm. “Geçebilir miyim?” Demem ile kaşlarını çattı.
“Neden sevgilin seni merak mı eder?” Ne sevgilim mi? Pusat’tan bahsediyor olamazdı değil mi? Bu durum saçma şekilde beni rahatsız ederek ona açıklama gereği duymama sebep olmuştu.
“Sevgilim yok benim.” Demem ile dudaklarında alaycı bir gülüş oluşmuştu.
“Hım o yüzden mi şu yanında gezen lavuk seni arıyor?” Lavuk mu? Sensin be lavuk.
“O benim sadece arkadaşım. Ayrıca arkadaşlarım hakkında düzgün konuş.”
Ona atarlanmam hoşuna gitmiş olacaktı ki tebessüm etmişti. “Arkadaşların sana güzelim mi diyor köylü güzeli?”
“Seni ne ilgilendirir?” Demem ile sadece omuzlarını silkelemekle yetinmişti. Ellerini duvardan çekip yukardan bakmaya başlamıştı.
“Ayrıca çok kısasın git süt iç biraz.” Sensin kısa ulan. Benim boyum 1,67 bir kere. Omuz silkerek yanından geçtim ve tuvalet kapısının girişinde bekleyen Pusat ile karşılaştım.
“Noldu Pusat?” Tuvaletten çıkıp sınıfa doğru giderken Pusat’ta arkamdan gelip bana bir şeyler söylüyordu.
“Haftaya geziye gidecekmişiz.” Demesi ile adım atmayı bıraktım.
“Ne gezisi?” dedim merakla.
“Ormana filan götüreceklermiş bizi, okulca.” Hayvan mıyız biz ormana salacaklar bizi? Kafamı tamam anlamında sallayıp yürümeye devam ettim ve sınıfa girip sırama oturdum. Pusat’ta hemen yanıma kuruldu. O sırada Nisa yanımıza geldi. “Selam nabersiniz? Şu 12’lerde ki mavi gözlü çocuk yakışıklı değil mi?” dedi heyecanla.
“Yani, gideri var” diyip kafamı salladım.
Pusat’ın “Ben daha yakışıklıyım bir kere.” Demesi ile gülümsedim.
“Tabi beyefendi, sen bizim gönlümüzün sultanısın.” Bu dediğim onu keyiflendirmiş olacak ki gülümseyerek bana sarıldı. Minnoş çocuk ya.
“Ben bir kantine gidip geliyorum.” diyerek adımlarımı kantine doğru yönelttim.
“Bende geleyim mi?” diyen Zümra’ya kafamı hayır anlamında salladım.
Sınıftan çıkıp kantine doğru yürüdüm ve Hamiyet ablaya seslendim. “Hamiyet abla?” Hamiyet abla hemen arka dolapların arkasından çıkıp tezgahın önüne geldi. “Efendim tatlım?” Dedi en sevecen bir sesle.
“Nasılsın?” Normalde pek insanlarla konuşmazdım ama Hamiyet abla farklıydı. Yeni gelmişti okula ama fazlası ile samimi bir kadındı
Kızıl saçlarını geriye attı ve gülümsedi. “İyi diyelim iyi olalım, sen nasılsın bakalım? Derslerin nasıl gidiyor?” Kıkırdadım.
“Oh oh Allah iyilik versin, iyi gidiyor bizde işte yaklaşan sınavlara çalışıyoruz. Su almaya geldim.” Hamiyet abla neden geldiğimi anlamış ve arkadaki dolaba ilerlemişti.
“Sıcak mı soğuk mu vereyim canım?” Şu okulda sevdiğim nadir şeylerden biri bize suları nasıl istediğimizi sormaları olabilirdi gerçekten. Gerçi bir kaç ay önce böyle değildi. Geçen sene Hamiyet ablanın yerine yaşlı bir abla vardı burada kısa boyu ve aklar düşmüş saçları ile oldukça huysuzdu. Sanırım boyu kısa diye siniri hızlı tepesine çıkıyordu.
“Hamiyet abla soğuk olsun lütfen.” Hamiyet abla, her zamanki anaç tavrıyla başını sallayıp dolabın derinliklerinden buz gibi bir şişe su çıkardı. Parasını ödeyip kalabalığın arasından sıyrıldım. Tek istediğim ders başlamadan önce şu suyu içip biraz kendime gelmekti.
Kapağı çevirdiğim o saniye, her şey bir film karesi gibi hızlandı. Ayağım bir şeye takıldı, dengemi kaybettim ve saniyeler içinde kendimi soğuk, sert zeminde buldum. Şişedeki tüm su, bir şelale gibi üzerime boşalmıştı. Üstelik dizimdeki o keskin acı, suyun soğukluğunu bile unutturmuştu.
“Çok sakarsın köylü güzeli. ” Bu sesin sahibi beni hiç şaşırtmamıştı. Başımı kaldırdığımda Yalın’ın o sinir bozucu, kibirli gülümsemesiyle karşılaştım. Gerçekten de bu kadar çocuklaşabiliyor muydu? Dizime baktığımda, eteğimin altından sızan kanı gördüm. Sert düşmüştüm sadece sıyrık değil, sanki kemiklerim sızlıyordu. Yerden destek alıp kalkmaya çalıştım ama acı, bir elektrik akımı gibi tüm bacağıma yayıldı. O an, koridorun diğer ucundan bir gölge belirdi.
Pusat, her zamanki sert adımlarıyla koridorda yürürken beni o halde gördü. Kaşları anında çatıldı, gözlerindeki o sakin ifade yerini fırtınalı bir öfkeye bıraktı. Koşarak yanıma diz çöktü. “İkra! Ne oldu? İyi misin?” Sesi endişe doluydu ama bakışları çoktan suçluyu aramaya başlamıştı. Bakışlarımı Yalın’a çevirdiğimde, onun o az önceki keyifli halinden eser kalmadığını gördüm. Pusat, sessizliğimden ve bakışlarımdan her şeyi anlamıştı.
“Bu mu yaptı?” diye sordu Pusat, sesi artık bir fısıltı kadar tehlikeliydi. Cevap vermeme fırsat kalmadan ayağa fırladı ve Yalın’ın yakasına yapıştı. “Sen mi yaptın lan? Cevap ver!” Pusat’ın parmak eklemleri beyazlamış, boynundaki damarlar öfkeden belirginleşmişti. Yalın’ı okulun duvarına öyle bir hızla itti ki, ses tüm koridorda yankılandı.
“Pusat, yapma! O yapmadı, lütfen bırak!” diye bağırdım ama sesim hıçkırıklarımın arasında kayboluyordu. Pusat beni duymuyordu bile. Gözü dönmüştü. İlk yumruk, Yalın’ın suratında patladı. Yalın da geri adım atacak biri değildi; sarsılsa da hemen toparlanıp Pusat’ın suratına sert bir yumrukla karşılık verdi.
Koridor bir anda ringe dönüşmüştü. Öğrenciler etrafımızda bir çember oluşturmuş, kimse araya girmeye cesaret edemiyordu. Pusat, Yalın’ın karnına attığı sert bir tekmeyle onu geriletti. Yumruklar havada uçuşuyor, her darbede kalbim biraz daha sıkışıyordu.
“Zümra! Lütfen yardım et!” diye bağırdım, kalabalığı yararak gelen arkadaşımı görünce. Zümra, dehşet içinde yanıma çöktü. “Zümra, kaldır beni, durdurmam lazım onları!” Zümra’nın desteğiyle, titreyen bacaklarımın üzerinde doğruldum. Canımın acısını bir kenara itip, o vahşi kavganın tam ortasına, iki ateş hattının arasına daldım. Yalın, tam yeni bir yumruk savuracakken önüne dikildim. Göz göze geldik. Yalın’ın dudağı patlamış, Pusat’ın ise kaşından sızan kan yanağına doğru süzülmeye başlamıştı. Yalın, beni tam karşısında görünce yumruğu havada asılı kaldı. Bakışlarındaki o hırçın ifade, yerini derin bir suçluluk duygusuna ve şaşkınlığa bıraktı.
Sadece onun duyabileceği, titrek bir sesle dudaklarımı oynattım. “Lütfen Pusat.” Bu tek kelime, koridordaki tüm o gürültüyü bıçak gibi kesti. Yalın, sanki o an ne yaptığının farkına varmış gibi elini yavaşça indirdi. Sertçe yutkundu, bakışlarını benden kaçırıp hızla kalabalığı yardı ve arkasına bakmadan uzaklaştı. Pusat ise hala soluk soluğaydı, elleri titriyordu. Yanıma gelip kolumu tuttuğunda, koridordaki herkesin bakışları üzerimizdeydi ama benim tek hissettiğim, bu anlamsız savaşın bıraktığı o ağır yorgunluktu.
Pusat’ın öfkesi henüz sönmemiş olsa da, benim sendelediğimi görünce odağı tamamen değişti. Zümra ve Pusat’ın yardımıyla okulun sessiz, dezenfektan kokulu revirine doğru ilerledik. Her adımda dizimdeki sızı tüm vücuduma yayılıyordu. Hemşire beni sedyeye oturtup yaramla ilgilenmeye başladığında, Pusat kapının önünde bir aslan gibi volta atıyordu. Kaşındaki yarık hâlâ sızıyor, vurduğu elinin boğumları ise şişmişti. Zümra, ortamdaki gerginliği fark edip “Ben dışarıdan sana bir şeyler alıp geleyim,” diyerek bizi yalnız bıraktı. Pusat sonunda durdu ve yanıma gelip önümdeki tabureye çöktü. Gözleri dizimdeki sargıdaydı.
“Neden yaptın?” diye sordu sesi boğuk çıkarak. “Neden o şerefsizin önüne atladın İkra? Daha fazlasını hak ediyordu.”
“Daha fazla kavga etmenizi istemedim Pusat,” dedim başımı kaldırarak. “Bak halinize, ikiniz de darmadağın oldunuz. Değer miydi?” Dizimdeki acı hafiflemişti ama kalbimdeki o huzursuzluk geçmek bilmiyordu. Yalın’ın o son bakışı, bu meselenin burada kapanmayacağının en büyük kanıtıydı.
Okuldan sonra Zümra ve Pusat beni eve getirmişti ve şimdi üçümüz de çıt çıkarmadan koltuklarda oturuyorduk. Okuldan eve gelene kadar iyi olup olmadığımızı sormak dışında hiç konuşmamıştık. Çünkü olayın şoku hâlâ üzerimizdeydi. Pusat kavgacı bir insan değildi ama Zümra veya bana karışan biri olursa ona haddini bildirmekten hiç çekinmezdi. Sessizlik kendimi kötü hissetmeme sebep olacaktı ki konuşmaya ilk ben başladım.
“Neden böyle bir şey yaptın?” İlk konuşmaya ben başladığım için ikisi de derin bir nefes aldı.
“Ne yapsaydım sana yaptıklarına göz mü yumsaydım?”
“Bana bir şey yapmadı, ben takılıp düştüm.” Biraz daha yalan söylersem çarpılacağız.
“Yanına geldiğimde acı içinde ona bakıyordun lan, neyden bahsediyorsun sen?” Diye yükselmesi ile irkildim. Pusat pek bize bağıran biri değildir ama sinirlendiği zaman gözü kimseyi görmüyordu.
“Benimle lanlı lunlu konuşma Pusat, o sesinin ayarını da kıs.”
Pusat alay dolu ifade ile bana baktı. “Kısmazsam nolur?” Zümra durumun karışacağını anlamış olacak ki hemen olaya el attı.
“Tamam kapatın konuyu. Hadi Pusat kalk evine git sende geç oldu.” Kafasını sallayıp ayaklandı. Zümra da arkasında gidip onu yolcu etti. Gitmeden önce ona iyi bak dediğini duymuştum ve istemsizce tebessüm ettim. Salak çocuk. Kapı kapanma sesi geldiğinde gittiğini anladım. Zümra yanıma gelip beni kolumdan tuttu ve yavaşça kaldırdı.
“Hadi yatalım İkra.” Kafamı sallayıp Zümra ile ayağa kalktım ve yatak odama gittik. Üstümdekileri indirmeme yardımcı olduktan sonra kendi üstünü indirdi ve pijamalarını giydi. Zümra çoğu zaman bizde kaldığı için onun kıyafetleri ve eşyaları da buradaydı. Zaten ikimizin bedeni hemen hemen aynı olduğu için pek sorun olmuyordu. Sadece Zümra benden 5 cm daha uzundu. Bugün olanlar fazlası ile ağır geldiği için yatağa yattığım an yorgunluk üstüme çökmüştü ve kısa bir süre sonra kendimi uykunun kollarına verdim.
⏳
Günün ilk ışıkları, okulun gri koridorlarını henüz tam aydınlatamamışken biz yerimizi almıştık. O malum kavganın üzerinden tam üç gün geçmişti. Üç koca gün... Bu süre zarfında ne Yalın’ı görmüştüm, ne de o her yerde bitiveren arkadaşlarını. Sanki okulun üzerine görünmez bir perde çekilmiş, fırtına sonrası sessizliği çökmüştü. Sabah evden çıkarken kulaklıklarımı takıp müziğin sesini sonuna kadar açmıştım. Melodilerin zihnimdeki karmaşayı bastırmasına ihtiyacım vardı. Zümra, ruh halimi bildiği için yol boyunca tek kelime etmemiş, koluma girip bana destek olmakla yetinmişti. Düşünmem, sindirmem ve belki de biraz sakinleşmem için bana tanıdığı bu sessiz alan için ona minnettardım.
Sınıfa girdiğimizde her zamanki kasvetli hava bizi karşıladı. İlk ders coğrafyaydı ve hocanın o monoton sesi, yoklama defterinin hışırtısıyla birleşiyordu. Pusat bugün şaşırtıcı bir şekilde erkenciydi. Hemen yanımda, kollarını masaya yastık yapıp başını gömmüş, derin bir uykunun kucağındaydı. O kavgadan beri benimle tek kelime konuşmamıştı; o günkü sert tartışmamızın kırgınlığı ikimizin de omuzlarında bir yük gibi duruyordu. Ama konuşmasa da, bir gölge gibi hep yanımdaydı. Okula gelirken, kantine inerken, eve dönerken. Varlığını hissettirerek beni korumaya devam ediyordu. Zümra da en büyük destekçimdi; Pusat’ın sustuğu yerlerde o konuşuyor, neşesiyle beni yukarı çekmeye çalışıyordu.
Hocanın sesi düşüncelerimi bıçak gibi kesti: “İkra Alaz?”
Daldığım o derin boşluktan sıyrılıp elimi isteksizce havaya kaldırdım. “Burada.”
“Pusat Doğan?” Hoca, kafası masada uyuyan Pusat’a bakarken Pusat, yüzünü bile kaldırma gereği duymadan sadece sağ elini gevşekçe havaya kaldırdı. Bu hali, içinde biriktirdiği o yorgunluğun ve bıkkınlığın dışa vurumu gibiydi.
“Alev Keskin?”
Hocanın sorusu sınıfta yankılanır yankılanmaz, Alev’in ince sesi yerine Kayra’nın o her zamanki şuh ve kendine güvenen sesi duyuldu. “Kalbimde hocam!”
Bu cevap karşısında, içimdeki o gri bulutlara rağmen istemsizce tebessüm ettim. Sırtımı sandalyeye yaslayıp ön sıralarda oturan ikiliye baktım. Gerçekten çok tatlılardı. Alev ve Kayra, dönemin başında tanıştıklarında herkes bunun geçici bir okul aşkı, birkaç haftalık bir heves olduğunu düşünmüştü. Hatta ben bile, “Ergen aşkı işte, yakında biter,” diye içimden geçirmiştim. Ama zaman geçtikçe Kayra beni yanılttığını kanıtlamıştı. Alev’e öyle bir aşkla, öyle bir sadakatle bakıyordu ki, bazen insanın içini ısıtıyordu. Arada sırada patlak veren o küçük kavgaları bile ilişkilerinin tuzu biberi gibiydi. Kayra, Alev’in ağzından çıkan her kelimeyi bir emir, her gülüşünü bir lütuf gibi görüyordu.
Hoca, Kayra’nın bu romantik çıkışına hafifçe gülümseyip kafasını iki yana salladı. Alışmıştı artık onların bu hallerine. Beş dakikalık yoklama maratonu sona erdiğinde, hoca tebeşiri eline alıp tahtaya geçti ve coğrafyanın o karmaşık terimlerini anlatmaya başladı. Defterimi açtım ama kalemim kağıdın üzerinde hareketsiz kaldı. Gözlerim istemsizce kapıya kaydı; sanki her an Yalın o kapıdan içeri girecek ve üç gündür kaçtığım o gerilimle beni tekrar yüzleştirecekmiş gibi hissediyordum. Şuan dördüncü dersteydik ama ortada ne Çağan vardı ne de yeni gelen öğrenciler. İlk üç ders boyunca buradalardı ama bu ders ortadan kaybolmuşlardı. Belki de Çağan ilk defa birileri ile arkadaş olup dersi asmıştı.
⏳
Zil sert ve keskin bir sesle çalmıştı. Okul koridorlarını dolduran uğultu, adımların telaşı ve aceleyle kapanan sınıf kapıları arasında genç çocuk, başı önde, hızlı adımlarla sınıfına doğru yürümeye başlamıştı. Son zamanlarda okulda artan yeni öğrenci sayısı onu huzursuz ediyordu. Her yeni yüz, her yabancı bakış, zihninde istemediği kapıları aralıyor; geçmişin tozlu, yarım kalmış anılarını gün yüzüne çıkarıyordu. Yürürken omuzları istemsizce geriliyor, kalbi her zil sesiyle biraz daha hızlanıyordu. Ya onlarsa? Diye düşünüyordu sık sık. Ya gerçekten buradalarsa?
Bu ihtimal bile nefesini daraltmaya yetiyordu. Bu yüzden her zil çaldığında ya koşar adım sınıfa giriyor ya da teneffüslerde sınıftan hiç çıkmıyordu. Koridorlardan, bahçeden, kalabalıktan kaçıyordu. Çünkü yüzleşmek cesaret isteyen bir şeydi ve onun o cesareti çoktan tükenmişti. Her gün, her gece aynı pişmanlık zihnini kemiriyordu. Yarım bıraktıkları. Geride bıraktıkları. Ve en çok da kaçışı. Tam merdivenlerden çıkıp sınıfına girecekken, arkasından gelen telaşlı bir sesle irkildi. “Lütfen yardım eder misin? Arkadaşım bahçede düştü, sanırım bileğini zedeledi.”
Ses endişeliydi, aceleciydi. Çağan olduğu yerde bir an durdu. Gitmek istemiyordu. İçindeki alarm çığlık çığlığa bağırıyordu ama iyi niyeti, geri dönmesine engel oldu. Tereddütle arkasını döndüğünde Bartu’yla göz göze geldi. Tanımadığı bir yüz ama güven vermeye yetecek kadar sıradandı. Başını hafifçe sallayıp onu takip etti.
Birlikte koşar adım bahçeye çıktılar. Sonra okulun arka tarafına yöneldiler. Öğrencilerin pek uğramadığı, sessiz, köşede kalmış o bölgeye Çağan’ın içi huzursuzdu. Her adımda kalbi biraz daha sıkışıyordu. Bankta oturan kız, başını öne eğmişti. İki eliyle başını tutuyor, hareketsiz duruyordu. Bu görüntü, Çağan’ın içine istemsiz bir endişe düşürdü. Tam geri dönmeye karar verdiği anda, her şey bir anda oldu. Boynuna dolanan sert bir kol, onu hazırlıksız yakaladı. Dengesi bozuldu. Bir an sonra sırtı okulun bordo renkli duvarına çarptı. Nefesi kesildi. Gözleri büyüdü.
Efla başını kaldırmıştı. Yavaşça yerinden kalktı ve onlara doğru yürümeye başladı. Yüzünde ne acı ne de şaşkınlık vardı. Bilerek bu tarafı seçmişlerdi. Kameraların olmadığı, kimsenin gelmeyeceği bu köşe, haftalardır planladıkları yerdi. Okulu tanımak için zaman tanımışlardı kendilerine ama Efla için bu bekleyiş artık katlanılmaz hâle gelmişti. İçindeki intikam arzusu, sabrı çoktan tüketmişti. Çağan konuşmak için ağzını açtığı anda, Bartu’nun karnına savurduğu sert yumrukla bütün kelimeler dudaklarında asılı kaldı. Hava ciğerlerinden çekilip alınmış gibi hissetti.
“Hadi ama…” dedi Efla, sesi neredeyse fısıltıydı. “Bizi hatırlamamış olamazsın, değil mi Çağan?”
Çağan hâlâ bunun bir yanlışlık olmasını diliyordu. Hâlâ umut ediyordu. Onlar değil lütfen onlar olmasın. Ama ikinci yumruk umutlarını paramparça etti. Ağzından akan kan eline damladı. Çağan zayıf biri değildi. Uzun boyluydu, yapılıydı. Ama Bartu hafife alınacak biri değildi. Geniş omuzları, üçgen vücudu ve bir liseliden çok daha olgun duran kaslı yapısıyla karşısındaki herkesi sindirebilecek türdendi.
Bartu, bu intikamın parçası olacağını Efla bir gün karşısına geçip “Artık hesaplaşma zamanı” dediğinde öğrenmişti. Kendi okulunda, kendi hâlinde yaşayan sıradan biriydi. Ama Çağan gittikten sonra Efla yalnız kalmıştı. Onu korumak Bartu’ya düşmüştü. Bir kardeş gibi gözetmiş, kollamıştı. Onu kırmamak için her şeyi yapmıştı. Bu yüzden şimdi buradaydı.
Çağan’ın uzun süren sessizliğiyle ortam buz kesti.“Lütfen.” diye mırıldandı sonunda. “Bırakın, tanımıyorum sizi.”
Cevap, Bartu’nun üçüncü yumruğuyla geldi. Çağan geriye savruldu. “Hadi ama,” dedi Bartu alaycı bir sesle.
“Biraz daha düşün.” Sessizlik, artık geri dönüşü olmayan bir noktadaydı.
10 sene önce bugün...
“Lütfen bırakın bizi” diye ağlayan çocuk sesleri yankılandı sessizlikte. İki saat önce oynadıkları parktan bu şekilde kaçırılacakları akıllarının ucundan bile geçmezdi. Sandalyede elleri ile ayakları bağlanmış birbirinden farklı ama ruhları birbirine bağlı üç çocuk vardı. Sürekli bağırmaktan fazlası ile yorulmuş ve sesleri kısılmıştı.
Birbirinden asla kopmayan üç ufaklık, şimdi bile birbirlerinin ellerini tutuyorlardı. Deponun kapısı açılınca ağlamaları yarıda kesildi ve ağlamaların yerini küçük hıçkırıklar aldı. İçeriye iri yarı birkaç adam gelmişti ve kenarlara dağılıp arkadan gelen adama yer açmışlardı. Adamın saçı 3’e vurulmuş kaşında başlayan ve çenesine kadar uzanan kesik yarası ile bir çocuğu korkutmak için yeterli ürkütücü yapıya sahipti. Uzun boyu geniş omuzları ve sağ kolunun tamamını kaplayan dövmeleri ile fazlasıyla tehlikeli görünüyordu. Adam içeriye doğru yavaş ama seri adımlar ile girince deponun kapısı sesli bir şekilde kapandı. Çocukları irkilerek birbirlerine bakınca adam sesli bir şekilde güldü.
“Çok mu korktunuz ufaklıklar?” Adam pis bir şekilde gülerken çocuklar fazlası ile korkmuş bir şekilde yerlerinden kıpırdamayıp çıt çıkarmıyorlardı. Küçük kız daha fazla dayanamayarak elindeki ipleri çekiştirip ağlamaya devam etti.
“Çağan ipler elimi acıtıyor.” Çağan adama doğru bağırarak ipleri çözmesini istiyordu.
“Çözün şu ipleri. Anne ve babalarımız sizi bulacak. Bizi burda zorla tutamazsınız.” Göbekli adam yüksek sesle güldü ve yanlarına bir adım daha yaklaşıp elini Çağan’ın çenesinin altına koyarak kafasını kaldırmasını istedi.
“Bak bu çok komikti ufaklık.” Diyerek geriye çekilmiş ve adamlarına doğru ilerleyerek işaret parmağı ile Çağan’ı gösterdi. “Çözün onu.” Uzun boylu 20’li yaşlarda olan genç bir adam koşar adım küçük çocuğun yanına geldi, ellerindeki ve ayağındaki ipleri çözüp çocuğu serbest bıraktı, çocuk ayağa kalkıp adamın yanına gitti. Koca iri adam onu kollarından tutup deponun kapısını açtı ve dışarı çıkaracakken Çağan koca iri adamın elini ısırdı hemen onu geriye ittirip kapıya doğru koştu.
Koş Çağan gidip anne babalarımıza söyle.” Arkasından bağıran arkadaşlarını es geçerek hızlı adımlar ile ormanda koşmaya başladı ve otobana çıkıp bir arabadan onu evine götürmesini rica etti. Çağan eve gelmeden önce saçını başını düzeltmiş ve yüzünü bir çeşmede yıkmıştı. Çünkü annesinin olanları bilmesini istemiyordu. Kapıyı iki kere tıklatıp açılmasını bekledi. Annesi sert bir şekilde kapıyı açıp Çağan’ı görmesi ile derin bir nefes alıp Çağan’a sarıldı.
“Oğlum nerelerdesiniz, sabahtan beri sizi arıyoruz. Bartu ile Efla nerde? Evlerine mi gittiler?” Çağan annesine bir zarar gelecek diye fazlası ile korkuyordu o yüzden ona hiçbir şey söylememeyi planlıyordu. Kafasını hayır anlamında sallayıp annesine baktı.
“Ben aşağı mahallede top oynuyordum görmedim onları.” Küçük çocuk olanlardan oldukça korktuğu için arkadaşlarını bile unutmuştu. Daha sekiz yaşında bunların olması onu fazlası ile tetiklemişti. Annesinin yanından geçip hızlı adımlar ile tuvalete girdi. Annesi peşinden gelip kapıyı tıklattı.
“Oğlum? Çağan noluyor? Ne demek görmedim, bütün gün onlarla birlikte dolaşıyorsun haberin yok mu?” Çağan sesiz bir şekilde mırıldandı.
“Bilmiyorum anne git lütfen.” Dedikten sonra ağlamasını bastırmak için musluğu açtı ve iki elini ağzına bastırarak yüksek sesle ağlamaya başladı.
Arkadaşlıklarının bu şekilde biteceğini kimse hayal etmemişti, bir gün kaçırılacaklarını ve aralarındaki birinin kaçıp yardım çağırmayacağını söyleseler hiç biri inanmazlardı. Çünkü onlar kan bağı ile değil ruh bağı ile birliktelerdi. Bebeklik arkadaşlarıydı onlar. Yedikleri içtikleri asla ayrı gitmeyen üzüldüklerinde birlikte üzülüp, güldüklerinde birlikte gülen kişiler artık onlar değildi. Çünkü Çağan onu bir yalanla yok etmişti. Ve tüm o anıları arkadaşları ile geride bırakmıştı. Çağan gittikten 2 gün sonra polisler çocukların yerini bulmuş ve onları oradan almışlardı. Polisler depoya gittiklerinde hiçbir adam yoktu çünkü çocukları ölüme terk etmişlerdi.
Günümüz...
“Ee ne düşünüyorsun kaçak çocuk?” Diyen Efla ile Çağan kafasını kaldırıp onlara baktı ve gözünden bir damla yaş düştü. Onlara bakacak ne yüzü vardı ne de vicdanı.
“Buraya gelmemizin amacı sadece sen değilsin, o arkadaşın olacak kişilere de ödeteceğiz bunları haberin olsun.” Çağan şaşkınlığını fazlası ile belirterek gözlerini büyüttü.
“Lütfen, lütfen onlara bir şey yapmayın. Ne isterseniz bana yapın, onların hiçbir suçu yok.” Bu duydukları ile Efla’nın dudaklarım iki yana kıvrıldı.
“Hadi ama, öldürmeyeceğiz. Sadece ufak şakalar.” Diyen Bartu’nun sesiydi.
“Neyse bırak Bartu gitsin, biraz daha korkutursak altına yapar bu.” Bartu Efla’yı onaylayıp elini kenara çekti ve Çağan’ın geçmesi için müsaade etti. Genç oğlan koşar adım arkadaşlarından uzaklaştı ve bir banyoya girip derin derin nefes alarak yüzünü temizledi. Böyle olmalarına Çağan sebep olmuştu. Ama geçmişe dönemezdi.
⏳
Şuan sırada oturmuş, beşinci dersin bitmesini bekliyordum. Felsefe hocası yine saçma sapan şeyler anlatıyordu ve hayat dersleri veriyordu. Neymiş “okumazsak büyüyünce çok eziyet çekermişiz. Okumazsak bir iş bulamazmışız. Falan filan.” Hayır anlamıyorum sen sadece bir öğretmensin niye bu kadar akıl veriyorsun ki? Kimsenin onu dinlediğinde yoktu zaten çoğu kişi ya yatıyor yada dinlemiş gibi yapıyordu. Hoca yine bir hayat dersi daha verecekken kapının çalması ile sustu.
Kafamı kapıya çevirdiğimde gelen Çağan’dı. Beti benzi atmış bir şekilde içeriye girdi ve sol dudağının köşesinde yarık gibi bir şey vardı gördüğüm kadarıyla.
“Hocam girebilir miyim?” Diyerek hocadan onay istedi ve sırasına oturdu. Tam hoca tekrar konuşacakken bu sefer yeni gelen kişiler Galiba Bartu ve Efla’ydı. Onlarda içeriye girmek için izin aldılar ve yerlerine oturdular. Tuhaf Çağan’ı ilk defa bu kadar solgun ve korku dolu görüyordum. Acaba Bartu ile Efla mı bir şey yaptı? Diyeceğim de onlar ne yapabilirler ki? Zaten yeni gelmişlerdi kimseye zararları dokunacak biri gibi görünmüyorlardı.
⏳
Felsefe dersinin kasvetli havası ve hocanın varoluşçuluk üzerine yaptığı bitmek bilmeyen konuşmaları nihayet son bulduğunda, zihnimdeki tek düşünce Çağan’dı. O eski, tozlu depodan kurtulan ama ruhu o karanlıkta asılı kalan çocuk. On sene önceki o felaketin izleri bugün hala üzerimizdeydi ve ben, onun o günden beri taşıdığı sessizliğin ağırlığını merak ediyordum. Ayağa kalkıp çantamı omzuma astığım sırada, bileğime dolanan parmaklar beni yerime çiviledi. Zümra, kaşlarını havaya kaldırmış, sorgulayan bakışlarını yüzüme dikmişti.
“Nereye gidiyorsun böyle aceleyle?” diye sordu, sesi sınıftaki uğultunun arasından sivriliyordu.
“Çağan’ın yanına gidip geleceğim,” dedim kısaca. Bu cümleyi kurduğum an Zümra’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Şaşkınlığı, sanki imkansız bir şeyden bahsediyormuşum gibi yüzüne yayıldı.
“Ne yapacaksın be orada? İkra, çocuk resmen hayalet gibi geziyor, kimseyle konuştuğu yok!” Zümra’nın bu bitmek bilmeyen korumacı tavrı bazen boğucu olabiliyordu.
“Zümra, sadece beş dakika. Sen otur, hemen döneceğim,” diyerek elini nazikçe sıyırdım. Zümra isteksizce başını sallayıp yerime oturdu ve hemen yanındaki masada kağıtlara bir şeyler karalayan Pusat’ın kulağına doğru eğilip bir şeyler fısıldamaya başladı. Onların fısıldaşmalarını arkamda bırakarak sınıftan çıktım.
Gözlerim kalabalığın arasında Çağan’ı aradı. Onu kafeteryanın en kuytu köşesinde, tek başına bir masada ders çalışırken buldum. Etrafındaki gürültüden tamamen soyutlanmış, sadece önündeki kitaba odaklanmış gibiydi. Adımlarım ona yaklaştıkça kalbimin ritmi hızlandı. Masasının tam karşısında durduğumda, varlığımı hissedince başını yavaşça kaldırdı. Beni görünce yüzündeki o donuk ifade anlık bir şaşkınlıkla kırıldı ve nezaketen, ama oldukça mesafeli bir şekilde ayağa kalktı.
Ondan bir ilk adım gelmeyeceğini bildiğim için sessizliği ben bozdum. “Selam, nasılsın?”
Sesi, hiç kullanılmamış bir oda kadar boş ve kuruydu. “İyiyim, sağ ol. Sen?” dedi ama bu kelimeler ağzından öylesine isteksiz çıkmıştı ki, gitmem için bir işaret gibiydi.
Dudaklarımı ısırıp sormakla sormamak arasında gidip geldiğim o yakıcı soruyu serbest bıraktım. “O yeni gelen kişiler sana bir şey mi yapıyorlar?” Bu soruyu sorduğum an Çağan’ın bedeni kaskatı kesildi. Bakışları önündeki kitaba çivilendi, omuzları gerildi. Bir süre sadece sustu. Ben de onu sıkıştırmadan, sabırla cevabını bekledim.
“Hayır,” dedi sonunda, sesi bir fısıltıdan halliceydi. “Yapmıyorlar.”
Bu cevap o kadar inandırıcı olmaktan uzaktı ki, içimdeki şüphe daha da büyüdü. “Çağan, emin misin? Bak, eğer bir sorun varsa bana söyleyebilirsin. Sana yardımcı olurum.” Kendi dizimdeki sargıyı ve yaşadığım kaosu unutmuş, ona bir el uzatmaya çalışıyordum.
O an Çağan’ın sabrı taştı. Masanın üzerindeki elini öyle sertçe sıktı ki, parmak boğumları beyazladı ve bileğindeki damarlar belirginleşti. “Hayır dedim İkra! Git buradan, lütfen!” diye çıkıştı. Sesi titriyordu. Tam elini omzuma koyup beni masadan uzaklaştırmak için hafifçe ittirecekken, havada bir el belirdi.
Sert ve otoriter bir el, Çağan’ın bileğini bir kelepçe gibi kavradı. Şaşkınlıktan nefesim kesilirken gözlerimi o elin sahibine çevirdim. Yalın. Üç gündür ortalıkta görünmeyen, revirde bıraktığı o tuhaf pişmanlıkla aklıma kazınan çocuk, şimdi tam karşımdaydı. Çağan’ın bileğini tutuşu o kadar sertti ki, Çağan bir an acıyla yüzünü buruşturdu.
“Sakın,” dedi Yalın, sesi derin ve tehditkar bir tonla kafeteryada yankılandı. “Sakın bir daha ona dokunmaya cüret etme.”
Çağan, Yalın’ın gözlerindeki o karanlık öfkeyi görünce hemen gözlerini kaçırdı. Titreyen elleriyle masadaki eşyalarını apar topar topladı ve tek kelime etmeden, adeta kaçarcasına yanımızdan uzaklaştı. Ortam bir anda buz kesti. Yalın’la baş başa kalmıştık. Üç günün ardından aniden böyle bir kahramanlık (!) yapması ya da Çağan’ı benden korumaya çalışması o kadar garipti ki... Yalın, kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı. Bir şey söylemek istiyor ama kelimeleri seçemiyor gibiydi. Sonra bana doğru yarım adım yaklaştı. Sadece benim duyabileceğim, rüzgarın fısıltısı kadar kısık ama etkisi bir o kadar sarsıcı olan o cümleyi fısıldadı:
“Bazı sırlar, dokunuldukça sahibini yakar İkra. Onu kurtarmaya çalışma, çünkü o çoktan yanmayı seçti.”
Bölüm sonu.
Bölüm etkileşimi
