5. bölüm · Kırık Kanatlar
Bölüm 5
Hızla ondan ayrıldım ve aramıza sert bir mesafe koydum. Bedenim hâlâ titriyor, kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine çarpıyordu ama öfkem korkumun önüne geçmişti.
Dik bakışlarımı o karanlık gözlerine diktim:
— Birincisi bana emir veremezsin! İkincisi... Sen kimsin de ben seninle konuşacağım?!
Sözlerim üzerine yüzündeki o gergin ciddiyet ve amansız sinir bir anda buharlaştı. Yerini, insanı çileden çıkaran alaycı, ukala bir gülümsemeye bıraktı. Beni tepeden tırnağa süzüp kısık bir sesle sordu:
— Adın ne?
Duyduğum soru karşısında kendimi tutamayarak sinir bozukluğuyla karışık sert bir kahkaha attım. Dudaklarımdan dökülen ses alay doluydu:
— Kafamı mı buluyorsun sen benimle?
— Hayır, sadece soru sordum, dedi duruşunu bozmadan. — Ya şimdi kendin söylersin ya da söylemesen de ben zaten bir şekilde bulurum.
O an içimde yükselen nefretle onu oracıkta öldürmek istedim.
Kimdi bu adam?
Kendini ne sanıyordu da benim ölümümle yaşamım arasındaki o ince çizgide hak iddia edebiliyordu?
Tehditkar bir şekilde işaret parmağımı yüzüne doğru salladım:
— Beni rahat bırak, yoksa...
Sözümü tamamlamama izin vermeden dudaklarındaki o derin gülümseme daha da büyüdü. Gözlerini hafifçe kısarak fısıldadı:
— Yoksa ne? Babana mı şikayet edersin?
"Baba" kelimesini duyduğum an, zaman benim için bir kez daha durdu. Sanki saatte yüz kilometre hızla giden bir arabanın içinde düz duvara çarpmış gibi sarsıldım. Havada asılı kalan elim yavaşça yanıma düştü. O dört harfli kelime, kalbimin en derin yerindeki o kabuk bağlamayan yarayı deşip geçmişti. Canım öyle bir acıdı ki, boğazımdan tek bir kelime bile firar edemedi.
Ona tek bir laf etmeden, arkamı döndüm ve asansöre doğru yürüdüm. Adımlarım bu sefer ölümün kıyısına değil, kaçışaydı
Yüzümün aldığı o paramparça ifadeden ne hissettiğimi anlamış olacak ki, bu sefer beni durdurmadı, arkamdan gelmedi. Asansörün çelik kapıları kapanırken son kez onun o esmer, ciddi yüzüne baktım. O an içimi tuhaf, adlandırılamaz bir his kapladı.
Bu, onu son görüşüm olmayacaktı, biliyordum.
Şirketten çıktığım gibi, adeta arkamdan canavarlar kovalıyormuşçasına hızlı adımlarla evime gittim. Evim, İstanbul’un gözden uzak semtlerinden birinde, dört katlı eski bir binanın üçüncü katındaydı. Bir oda ve bir lavabodan ibaret, minik bir sığınaktı burası. Ama benim için yeterliydi; dünyadan saklanabileceğim tek yerdi
Eve girer girmez, üzerimdeki o mavi çiçekli elbiseyi lanetli bir kumaş parçasıymış gibi hızla çıkarıp fırlattım.
Aslında çiçekli elbiseleri çok severdim. Ama ne zaman üzerime giysem, zihnim o kapkara kaza gününün otoyoluna dönüyordu. Bu yüzden gardırobum genellikle koyu, ruhsuz renklerle doluydu.
Tıpkı artık nefret ettiğim çillerim gibi... Ablamın bana "yıldız tozu" dediği o çiller, artık Şebnem’in "lekeli şey" diye bağıran nefret dolu sesini hatırlatıyordu bana. Bu yüzden her dışarı çıktığımda onları kalın bir kapatıcı tabakasının altına gömüyordum
Ablam o kanlı gecede bıçaklandıktan sonra bir daha ne Şebnem’i ne de Fırat’ı görmüştüm.
O evden kaçtıktan sonra günlerce sokaklarda kalmış, aç yatmış, bulduğum her işte köpek gibi çalışarak bu küçük daireyi tutabilmiştim.
Üzerime U yaka, vücuduma yapışan beyaz bir atlet ile siyah eşofman şortumu geçirdim.
Aynanın karşısına geçip yüzümdeki o ağır makyajı, çillerimi örten o sahte maskeyi sildim.
Yatağa uzandığımda gözlerim tavandaki çatlaklara takıldı. Uyuyamıyordum. Aklımda sürekli o adamın sureti ve cevapsız sorular dönüp duruyordu.
O kimdi? Benimle ne konuşacaktı?
Yalan yok, ondan içten içe korkmuştum. Gerçekten o güce sahip miydi?
Benim kim olduğumu, o karanlık geçmişimi bulabilir miydi?
Zihnimdeki bu cevapsız soruların uğultusu eşliğinde, sabaha karşı yorgunluktan sızıp kaldım.
Uyandığımda komodinin üzerindeki saate baktım: 09.30
İşe gitmeme sadece yarım saat kalmıştı.
Yataktan hızla fırladım ama aniden ayağa kalkmanın etkisiyle gözlerim şiddetle karardı, başım döndü. Derin bir nefes alıp duvara tutundum; bu yetersiz beslenmenin getirdiği kansızlık ataklarına artık alışmıştım.
Hızlıca gardıroba yöneldim.
Üzerime vücuduma tam oturan, krem rengi boğazlı ince bir kazak giydim. Kazağın o sade duruşunu, belime tam oturan ve aşağıya doğru dökülen füme siyah, bol paça kot pantolonumla dengeledim.
Ayağıma kalın tabanlı beyaz spor ayakkabılarımı geçirdim. İstanbul’un o dondurucu kış havasına karşı siyah, iç kısmı gri kapüşonlu şişme montumu da üzerime aldım. Saçlarımı aynaya bile bakmadan üstten sıkı bir at kuyruğu yaptım.
Tam kapıdan çıkacakken ciğerlerimden gelen derin bir öksürük kriziyle sarsıldım. Tabi, dün o buz gibi havada terasta sadece incecik bir elbiseyle durursan olacağı buydu. Yüzüme alelacele kapatıcıyı sürüp çillerimi gizledikten sonra evden çıktım.
Çalıştığım yer, ara sokakta bulunan küçük, şirin bir kafeydi.
Orada garsonluk yapıyordum.
Kapıdan içeri adımımı attığımda içerisinin tıklım tıklım dolu olduğunu gördüm. Hızlıca mutfak bölümüne geçip montumu askıya astım ve belime önlüğümü bağladım.
Patron bugün kasada durmamı söylemişti.
Öğlene doğru kasanın önündeki kalabalık biraz azaldığında, kafenin kapısı açıldı ve içeriye bir baba ile kızı girdi.
Kız çocuğu henüz sekiz ya da dokuz yaşlarındaydı. Babasının kocaman, güven veren elini küçücük parmaklarıyla sıkıca tutmuştu.
Üzerinde beyaz renkli, çilek desenleriyle süslenmiş sevimli bir elbise vardı.
Ayağındaki kırmızı babetleri ve saçındaki özenle örülmüş çilekli tokalarıyla adeta bir masal kahramanı gibiydi.
Yüzünde ise dünyadaki hiçbir kötülükten haberi olmayan kocaman, temiz bir gülümseme vardı.
Onların birbirine olan o sevgi dolu bağlılığını izlerken, boğazıma devasa bir yumru oturdu ve gözlerim aniden doldu.
Onlar kasaya doğru adımlarken ben kendi geçmişimin enkazı altında eziliyordum.
Küçük kız, neşeyle kasaya uzanarak heyecanlı bir sesle sordu:
— Abla, çilekli pasta var mı?
Soruyu net bir şekilde duymuştum ama dudaklarımı açıp tek bir kelime bile edemedim.
O sırada yanaklarımdan aşağı süzülen sıcaklığı hissettim.
Allah kahretmesin, yine ağlıyordum. Ağlamaması gereken, ağlamayı hak etmeyen o kız olmuştum yine.
Adam benim bu halimi görünce rahatsız bir tavırla boğazını temizledi ve endişeyle sordu:
— Hanımefendi... İyi misiniz?
Aniden adamın sesiyle irkilerek kendime geldim. Parmak uçlarımla gözümdeki yaşları hızla sildim ve profesyonel görünmeye çalışarak kekeledim:
— Özür dilerim... Bir an daldım.
Hemen kıza dönüp zoraki bir gülümsemeyle ekledim:
— Evet canım, çilekli pastamız var.
Küçük kız duyduğu cevapla yerinde zıpladı, ellerini çırparak alkış tuttu. Hemen babasına döndü:
— Alabilir miyiz babacım, ne olur?
Babası, kızına öyle bir şefkatle baktı ki, yüzündeki o kocaman gülümseme içimi acıttı. Eğilip kızının saçını okşadı:
— Tabii ki miniğim, alabiliriz.
Ardından bakışlarını tekrar bana çevirdi:
— Bir çilekli pasta olsun lütfen.
Kafamı onaylar anlamda salladım, sesimin titremesini gizlemeye çalışarak sordum:
— Paket mi olacak, yoksa burada mı yiyeceksiniz efendim?
— Paket olsun.
Hızlıca arkamdaki pastane dolabından taze bir dilim çilekli pasta çıkarıp özenle kutuladım. Poşeti adama uzattım, parasını alıp onları uğurladım.
Kapıdan çıkıp gidişlerini izlerken kalbimin bir parçasının daha koptuğunu hissettim.
Ne zaman böyle bir baba-kız görsem kalbim parça parça oluyordu. Onları, o sahip oldukları hesapsız güveni öyle çok kıskanıyordum ki... benim elimden alınan o güveni...
İş çıkışı
Saat gece on bir buçuğa gelmişti.
Dükkanda personelden sadece ben kalmıştım; bugün dükkanı kapatma sırası bendeydi. Son masaları da toplayıp yeri sildiğim viladayı temizlik odasına geri koydum.
Askılığa ilerleyip belimdeki önlüğü çıkardım, montumu sıkıca üzerime giydim.
Son bir kez etrafı kontrol edip şalterleri indirdim, ışıkları kapatıp dükkandan çıktım.
Anahtarla kapıyı kilitleyip derin bir nefes aldım. Sokak, gecenin bu saatinde oldukça tenha ve tekinsizdi.
Sessiz caddede hızlı adımlarla yürürken, caddenin hem sağından hem de solundan gelen keskin fren sesleriyle irkildim.
Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan, önümü ve arkamı kesen iki büyük, lüks siyah araba durdu.
Arabaların kapıları aynı anda açıldı ve içeriden dörder tane adam indi.
Toplam sekiz adamlardı; hepsi tek tip siyah takım elbiseler giymiş, iri yarı ve benden katbekat uzun adamlardı.
Saniyeler içinde etrafımda kaçamayacağım çelikten bir daire oluşturdular.
İçlerinden iki tanesi hiç vakit kaybetmeden üzerime doğru yürüdü ve mermer gibi sert elleriyle kollarımdan kavradı.
Beni zorla arabaya doğru sürüklemeye başladılar.
Can havliyle geriye doğru çekilip karşılık vermeye çalıştım, ayaklarımı yere diredim:
— Bırakın beni! Kimsiniz siz?! Bırakın!
Çırpınıyordum, avazım çıktığı kadar bağırıyordum ama adamlar en ufak bir acıma belirtisi göstermiyordu.
Gücüm onların devasa cüsselerinin karşısında nokta kadar küçüktü. Adamlardan biri en sonunda direnişime dayanamayarak sert bir hamle yaptı.
En son hatırladığım şey, enseme ya da boynuma doğru inen o sert, sarsıcı darbe ve gözlerimin önünün tamamen kararması oldu.
Dünya etrafımda dönerken, kendimi dipsiz bir karanlığın kucağına bırakmak zorunda kaldım...
