Kendimi Ararken Sana Vardım kitap kapağı

2. bölüm / 5

SICAKLIK BAZEN BİR EVDE DEĞİL YANINDA DURAN BİR BAKIŞTA SAKLIDIR

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: SICAKLIK BAZEN BİR EVDE DEĞİL YANINDA DURAN BİR BAKIŞTA SAKLIDIR

Yola çıkmadan önce, içimde açıklayamadığım bir sıkışma vardı; sanki bulunduğum yer beni çoktan bırakmıştı da ben hâlâ kalıyormuş gibi yapıyordum. İnsan, vedalaşmadığı yerlerden de ayrılabiliyordu demek. Ne önümde beni bekleyen yolu biliyordum ne de geride bıraktıklarımın gerçekten bana ait olup olmadığını. Bu belirsizlik, zihnimin en karanlık köşelerini usulca uyandırdı.
“Bunların bir önemi yok, İnci… Daha nasıl bir yere gideceğini, nasıl insanlarla karşılaşacağını bile bilmiyorsun,” diyen zehirli zihnimi susturmak istedim. Acaba orada da bugün var yarın yok gibi mi davranacaklardı bana? Yine bir yerlere ait hissetmeden sessizce uzaklaşacak mıydım buradan?
Kafamın içindeki ses susmak bilmezken bir Jeep’in önümüzde kısa bir ıslık sesine benzer bir sesle durduğunu fark ettim. O kadar dalmıştım ki, anlık bir irkilme yaşadığım o anda yüzbaşı ile göz göze geldim. Kapının önünde kısa bir an durakladım; derin bir nefesi ciğerlerime doldurup tüm dikkatimle içeri adım attım. Kapıyı açışı, nezaketten uzaktı; bir “buyur etmek” gibi değil, görev gereği yapıyormuş gibiydi.
Yüzbaşı arkamdan araca bindiğinde usulca başımı cama yasladım, dışarıdaki bozuk yollara ve kayıp giden manzaraya dalarken, Trabzon’dan çıktığım andan bu yana ilk defa bu kadar gergin olduğumu fark ettim. Konuşmak, biraz olsun aracın çıkardığı ses dışında bir insan sesi duymak istiyordum; ama anladığım kadarıyla yüzbaşı benden daha sessiz bir kişiliğe sahipti ya da gereksiz samimiyetlerden hoşlanmıyordu.
Şehir merkezinden uzaklaşıp dağ yoluna girer girmez, bozuk yollardan dolayı gıcırdayan tekerlek sesleri daha da artarak aracın içine yayıldı. Araba ilerledikçe yolların ıssızlığı, beni nelerin beklediğini bilmemek, içimde büyüyen kocaman bir boşluk gibi yayılıyordu. Düşüncelerimin ucunu kaybettiğim anlarda zihnimdeki sorular ardı ardına yankılanıyordu: “Burada ne yapıyorum? Kendimden kaçarken nereye sürükleniyorum?”
Bir anda göğsümün ortasına görünmez bir ağırlık çöktü. Nefes almaya çalıştım ama içime hiçbir şey dolmuyordu. Sanki boğazım birden daralmıştı. Yutkundum, olmadı. Tekrar denedim, daha da kötü oldu. Kalbim öylesine hızlı atıyordu ki göğsümün içinde çırpınıyormuş gibi hissettim. Ellerim titremeye başladı, avuç içlerime buz gibi bir soğukluk yayıldı. Parmak uçlarım karıncalanıyor, vücudum bana ait değilmiş gibi hafifliyordu. “Hayır… hayır, şimdi değil…” diye fısıldadım ama sesim bana bile ulaşmıyordu. Dışarıdaki manzara artık daha bulanık, yol ise gözlerimin önünde dalgalanan bir boşluk gibi görünüyordu.
Nefes alamıyorum… nefes alamıyorum… Kulaklarımda uğultu yükseldi, yüzbaşının sesi bile boğuk, çok uzaktan geliyormuş gibi duyuluyordu. Göğsüm daraldı, dizlerim gevşedi ve o an kontrolümü kaybetmek üzereydim. Bir çift el beni tuttuğunda panik iyice arttı; sonra yüzüme çarpan buz gibi suyun etkisiyle vücudum bir an irkildi ve ciğerlerime derin, sert bir nefes doldu. Su, nefesimi bulmam için bir uyarı gibi, beynime geri gelmemi hatırlattı.
“İnci Hanım! Duyuyor musunuz? Nefes alın… Hadi, buradayım. Yavaş…” Yüzünü seçebildiğimde, yüzbaşının endişeli gözleri üzerimdeydi. Dudakları hareket ediyordu ama sesler hâlâ tam gelmiyordu. “Ne… fes…” diyebildim sadece. Ellerimi tutan parmakları sıkıydı; beni kucağında tuttuğunu o an fark ettim. Bir yandan su çarpıyor, bir yandan nefesime eşlik etmeye çalışıyordu.
Bir süre sonra uğultu azaldı, dünya yavaşça geri döndü. Kendime gelmeye başladım; hâlâ titriyordum ama nefesim daha düzenliydi. Yüzbaşı sessizce yanımda duruyor, ellerimi bırakmadan bana güven veriyordu. Hafifçe omzuma dokunup, “Tamam, buradayım İnci Hanım. Her şey yolunda,” dedi. Bu sessiz destek, hâlâ korku ve belirsizlik içindeki iç dünyamı biraz olsun sakinleştirdi. Nefes alıp vermeye çalışarak, titreyen ellerimi yavaşça serbest bıraktım. Yüzbaşı bana alan tanıyor, panik atağın ardından sakinleşmemi bekliyordu ne zaman kapattığımı bilmediğim gözlerimi yüzbaşının sesiyle araladım.
“İyi misiniz? Doktora gidelim ya da kullandığınız herhangi bir ilaç varsa yanınızda getirebilirim.”
Sesinde endişe var mıydı bilmiyorum ama otogarda konuştuğumuz ilk andan daha yumuşak çıktığı kesindi. Konuşmak için dudaklarımı araladığım anda öksürmeye başladım. Yüzbaşı elindeki suyu dudaklarıma yaklaştırınca birkaç yudum soğuk su içtim.
“İyiyim yüzbaşım, teşekkür ederim. Doktora gerek yok.” Kesik kesik aldığım nefesler hala yeterli gelmese de daha iyiydim. “Sadece çok stres yaptım. Neyle karşılaşacağımı bilmemek panik atağımı tetikledi.”
Başım kolu ile göğsü arasında, bir eli ise saçlarımdaydı. İçimde hâlâ hafif bir korku vardı, ama yanımda birinin olması bu korkuyu biraz daha yönetilebilir kılıyordu.
“Emin misiniz? Sizin için yapabileceğimiz bir şey varsa çekinmeyin söyleyin.”
Gerçekten şu an bir şey istesem yapabilecek gibi görünüyordu. Dahası, diğer iki asker de yüzbaşının arkasında endişeli bir bekleyiş içindeydiler.
“Yok, gerçekten. Kusura bakmayın, sizi de uğraştırdım.”
Bu sırada toparlanmaya çalıştığımı anlayan yüzbaşı bana destek olarak ayağa kalmama yardım etti. İlk anda sendeledim ama yüzbaşı belimden tutarak tekrar desteğini sessizce gösterdi. Belime dolanan sıcak elinin varlığından mı yoksa hâlâ atlatamadığım krizin etkisinden mi bilmiyorum kalbimde hafif bir sıkışma oldu. Bakışları yüzümü tarıyor, iyi olup olmadığıma emin olmaya çalışıyor gibiydi. Minnettar oluşumu ve iyi olduğumu gösteren minik bir tebessüm armağan ettim ona.
“Sizin iyi olmanız yeterli. Uğraştırmak değil, ilgilenmek demeyi tercih ederim.”
Sesindeki yumuşak tını, yolculuğa çıktığımdan bu yana endişeyle dolan kalbimdeki tüm yükleri hafifletmişti. Yeni tanıdığım bir insandı; buna rağmen beni bu kadar kısa sürede sakinleştirmesi şaşırtıcıydı.
“İlk gününüzde böyle hissetmeniz çok normal ama endişelenmeyin. Gittiğiniz köy ufak ama bir o kadar da sıcak insanlarla doludur. Size kötülük gelmez orada yaşayan insanlardan. Aksi bir durumda da bizler her daim yakınınızda olacağız.”
Bu sözler kulaklarıma, nedenini bilmediğim bir yemin gibi geldi. Hâlâ titriyordum ama artık biraz daha güçlü olduğumu hissediyordum. Yanımda birinin olması, korku ve belirsizliği biraz olsun yönetilebilir kılıyordu. Normalde böyle anların sonu hastanede biterdi ama bunu ona söylemedim; söylesem, zorla da olsa kolumdan tutup beni oraya götürecekmiş gibi bakıyordu.
“Bunları duymak iyi geldi, yüzbaşım.”
Bu sırada yanımızda bekleyen diğer iki askere yönümü çevirdim.
“Size de teşekkür ederim ve endişelendirdiğim için özür dilerim.”
Yol tam bir felaket olmuştu; hâlâ her yerim ağrıyordu ve dağıldığıma emindim. Toparlanmaya çalışmak için ellerimi saçlarıma geçirip düzeltmeye çalıştım ama esen rüzgar buna izin vermeyince bıraktım.
İsmini bilmediğim asker hafifçe gülümseyerek, “Siz iyiyseniz gerisi teferruat, öğretmen hanım,” dedi. Sesindeki samimiyet mahcubiyetime iyi geldi. İstem dışı ben de tebessüm ettim. Yüzbaşıya dönüp artık gidelim mi diyecektim; lakin aracın arka tarafında sigara içtiğini gördüğümde susmayı tercih ettim. Belli ki onun da kısa bir molaya ihtiyacı vardı.
Araca binmeden derin bir nefes daha aldım ve askerlere başımla selam vererek yavaş hareketlerle arabaya oturdum. Çok değil, iki dakika sürmeden yüzbaşı da binip yerine oturdu ve yola kaldığımız yerden devam ettik. Tek fark vardı: Kendimi hâlâ kırılgan hissediyordum ama yanında birinin varlığıyla daha güvende hissediyordum.
Yol uzadıkça dağlar daha da büyüdü sanki; kafamı cama yaslamış, dışarıdan akan yolu izliyordum ama kulaklarım yüzbaşıdaydı. Ara ara telsiz konuşmaları yaptı. Kalacağım lojmanla alakalı olduğunu anladım ama kafamı yasladığım yerden kaldırmak istemedim.
“ESENDERE, öğretmen, lojmanı hazır mı?”
“Temizlik yapıldı, komutanım.”
“Bağlantı yolları açık mı?”
“Açık, komutanım.”
Sonrası, onun da bana eşlik ettiği bir sessizlik içinde geçti. Köyün girişine yaklaşırken, biraz önce kısa bir konuşma yaptığım askerin sesiyle kafamı kaldırdım:
“Komutanım, kömürlük tarafından giriş sağlıyorum.”
Yüzbaşı, “Devam et,” dışında başka bir cümle kurmadı; sesinde bir otorite vardı. Biraz önceki yumuşak tını kaybolmuştu ama güven hâlâ yerli yerindeydi.
Camdan dışarıya baktığımda, küçük dağlara yapışmış gibi duran evler ve dumanı tüten bacalar vardı. Gördüğüm kadarıyla sınırlı değildi ama çok kalabalık gibi durmuyordu. Araç lojmanın yakınında durduğunda, “Burası mı?” dedim istemsizce.
“Evet, lojmanınız burası. Buyurun, size eşlik edeyim. Kendinizi toparlayacak kadar uzun bir zaman olmadı; çantalarınız da ağır olmalı.”
Başımı sözlü onay vermeden hafifçe salladım. Yüzbaşı önden inip bagaj kısmına geçti; ben de diğer iki askere teşekkür edip aşağıya indim.
Etrafa bakındığımda, lojmanın ve okulun olduğu kısım köyden bir tık uzak gibiydi. Köye girerken toplu şekilde görülen evler, bu tarafta daha dağınık şekilde konumlanmıştı. Kalacağım yerle okul neredeyse karşı karşıyaydı. Okulun dış cephesi biraz bakımsız görünüyordu ama sorun değildi.
Etrafa dalmışken ayağıma dokunan bir şeyle irkildim. Yeni sakinleşen kalbim tekrar hızlandığında bakışlarımı yere çevirdim; bir hayli büyük, beyaz tüyleri olan, simsiyah boncuk gibi gözlerle bana bakan bir köpekle göz göze geldim.
Birkaç adım gerileyip uzaklaşmak istediğimde yüzbaşının sesiyle duraksadım;
“Korkmayın, buraların köpeği o bir şey yapmaz.”
Eğilip köpeğin başını sevdi. Elindeki bavullarım yoktu büyük ihtimalle ben etrafı incelerken onları kapı girişine bırakmıştı.
“Korkmak değil de, etrafa bakarken dalmışım, birden irkildim,” dedim. Sözlü bir yanıttan kaçınsa da başını anladım diyormuş gibi eğdi. “Çantalarınız kapının girişinde, anahtar bende; ama sizin önden girmeniz daha uygun. Ben çantalarınızı içeriye taşırım. Herhangi bir eksik varsa bana söylemeniz yeterli, askerler halleder.”
Ben de onun yaptığını yaparak sözsüz bir onay verdim. Bahçeye adım attığımda çok büyük olmasa da tertemiz olması dikkatimi çekti. Bahçenin sonunda küçük ama huzurlu hissettiren evi gördüm tek katlıydı dış cephesi sarı renkteydi ama yer yer solmuş yer yer de çatlamıştı .Dert değildi; renkler hiçbir zaman hayatımda çok canlı olmamıştı zaten.
Bu ev, benim başlangıç noktam olacaktı. Yirmi beş yaşında, kendime ait bir yer bulmak için geç kalmış mıydım, bilmiyordum. Bildiğim bir şey vardı: Bu ev, bu şehir, kendimi ait hissedeceğim yer olacaktı. Olmak zorundaydı; yoksa hayatımın geri kalanında umut edecek bir şeyim kalmayacaktı.
Yüzbaşı elindeki anahtarı uzattığında başımı öne eğip ellerine baktım. Ona göre çok sıradan bir hareketti; anahtarı alacak, kapıyı açacaktım. Oysa benim için, yıllardır biriken sessizliğin içinden geçmek gibiydi bu an. Bana ait bir eve adım atmak, başka bir hayata adım atmaktı; çünkü şimdiye kadar kendime ait diyebileceğim tek bir yer bile olmamıştı.
Anahtarı ellerime bırakırken çıkan metal sesi kalbimde yankı buldu. İçimden tek bir dilek geçti: Lütfen… burası bana yuva olsun.
Kapıyı güçlükle açtım. İçerisi sıcaktı. Ama o sıcaklık, yıllardır biriken yalnızlığın ve terk edilmişliğin ağırlığını silemedi; sadece birazcık hafifletti. Bir an için, ilk defa kendimi evimde gibi hissettim… ve hemen ardından, bütün geçmişin boşlukları bir nefeste üzerime çöktü.
Bir an, yüzüm istemsizce kıvrıldı; hafif bir gülümseme, yalnızlığımın ve uzun süredir aradığım ait olma duygusunun ağırlığıyla birlikte titriyordu. Yüzbaşıya döndüğümde, büyük bir dikkatle bana baktığını fark ettim. Gülüşüm onu şaşırtmış olmalıydı; gözlerinin dudaklarımda oyalanmasını başka türlü açıklayamazdım.
“Ev düşündüğümden daha sıcakmış,” dedim; neden böyle söylediğime dair hiçbir fikrim yoktu ama sanki garip havayı dağıtmam gerekiyormuş gibiydi.
Benim konuşmamla etrafa göz gezdirdi ve tekrar bana döndüğünde, “Üşümüş olabileceğinizi düşündüm; askerler biz gelmeden sobayı yakmışlar. Buralarda eylül sonları soğuk başlar. Sonbahar ve ilkbahar kavramları yoktur; yılın dört ayı hariç hep kış olur,” dedi.
“Teşekkür ederim, yüzbaşım. Yardımlarınız, ince düşünceleriniz ve en önemlisi, yoldayken yaptığınız her şey için minnettarım,” dedim.
Önemsiz bir detaydan bahsediyormuşum gibi omuzlarını silkip tebessüm ettiğinde yanından geçerek evi incelemeye başladım. Fazla büyük değildi, zaten tek kişiydim. Duvarları soluk renkteydi; yerlerde sade, desensiz bir halı vardı. Oturma odası giriş kapısının hemen karşısında kalıyordu; iki çekyat tarzı koltuk ve eski bir televizyon vardı bir anlık çalışıp çalışmadığını düşündüm. Pencerenin önünde yuvarlak bir masa ve iki sandalye vardı.
Soba odanın köşesindeydi; yan tarafında bir oda daha vardı, sanırım yatak odası olmalıydı orayı incelemeyi sonraya erteledim. Üzerimdeki ceketi çıkarıp koltuğa bıraktım ve yüzümü yüzbaşıya çevirdim. O da odanın ortasındaydı ve bana bakıyordu.
“Size birkaç soru sorabilir miyim, vaktiniz varsa?” dedim biraz çekinerek. Adamı zaten çok uğraştırmıştım; sahi, benim için bu kadar uğraşan birilerini görmeyeli kaç zaman olmuştu?
“Tabi, buyurun,” dedi. Ellerimi kenetleyip başımı kaldırdım.
“Buradaki okulda bir meslektaşım daha olduğunu duydum. Kendisi nerede yaşıyor? İki ayrı lojman mı var?”
“Kerim öğretmeni soruyorsunuz. Evet, kendisi iki yıldır burada tek başına, çocuklar için elinden geleni yapıyor. Sizin geleceğinize en çok sevinenlerden biri o olabilir. Lojmanı ise okulun biraz yanında,” dedi.
Gülümsemeye çalıştım; Birilerinin benim gelişime sevinişi daha önce başıma gelmiş bir duygu değildi nasıl karşılanırdı böyle bir şey bilmiyordum ama öğrenecektim
“Anladım. Kendisiyle yarın tanışmayı çok isterim. Okulu gezerim; yapılacak şeyler varsa meslektaşıma yardım ederim. Okulların açılmasına birkaç gün kaldı, hızlı olmak da fayda var.”
Başını yavaşça salladı: “Haklısınız, az bir süre kaldı ama endişelenmeyin. Herhangi bir şeye ihtiyacınız olursa bana ulaşabilirsiniz. Yardım edebileceğimiz her konuda timim ve ben elimizden geleni yaparız, İnci Hanım.”
Bana ulaşabilirsiniz demişti. Peki ama neden yeni tanıdığım bir adamın söylediği her şey kalbimde bu kadar sıcaklık yaratıyordu? Gözlerine kaldırdım bakışlarımı ama anında pişman oldum, çünkü böyle daha da geriliyordum. Gözleri dipsiz bir kuyu gibiydi, beni alaşağı edecek kadar derin. Başımı eğerek bunu sonlandırmak istedim.
“Teşekkür ederim,” diyerek başımı eğdim.
“Çok fazla teşekkür ediyorsunuz, İnci Hanım,” dedi.
Gitmek için hareketlenmeden önce telefonunu çıkarıp bana uzattı. Bana ulaşabilirsiniz derken ciddiymiş gerçekten. Elimi uzatıp telefonu aldım; numaramı yazarak yavaşça geri uzattım. Ben ne kadar sakin hareket ediyorsam o tam tersiydi seri bir kaç hareketten sonra telefonuma bir çağrı düştü. Tek söylediği: “Ulaştım.” Oldu.
Duruşu terminalde onu gördüğüm andan bu yana hiç değişmemişti; hep dimdik duruyordu.
“Size iyi günler ve dikkat edin. Zor bir gün geçirdiniz. Eğer bir sorun yaşarsanız, saat fark etmeksizin arayın; birlikte buraya çok yakın zaten.”
Sözlü bir yanıt veremedim; “tamam” desem bile yapamayacağımı biliyordum. Bana öğretilen buydu: Ne olursa olsun, tek başıma ayakta kalacaktım. Ağlamanın bile zayıflık sayıldığı bir yerde büyüyen biri, “ihtiyacım var” diyemezdi.
Bunu ona söylemedim. Bilmese de olurdu. Oturma odasından çıkıp giriş kapısına ulaştığında, ben de arkasındaydım. Yeni gelmiş olsam da, burası artık benim evimdi; onu yolcu etmek de görevimdi. Yine ve yine bana ne öğretildiyse yapmaya devam ediyordum.
Dış kapıyı açtığında serin hava yüzüme vurdu. O sırada bana dönen yüzbaşıyla göz göze geldim yeniden. Şimdi o birkaç basamak aşağıdaydı, bense evimin kapısının eşiğinde; birbirimize bakıyorduk. Buraya kadar her şey normaldi; kısa bir vedayla kapıyı kapatacağımı düşünüyordum. Ta ki yüzbaşının sakin ama bir o kadar kararlı sesini duyana kadar.
“Buralar kolay değildir İnci Hanım ama siz yine de Hoş geldiniz… ve kendinize dikkat edin.”
Diyerek arkasını döndü ve küçük bahçemden adımlayarak Jeep’ine ulaştı. Tekrar dönmedi; ama sözleri hâlâ içimde çınlıyordu. Kapının eşiğinde dururken, hem ait olmanın sıcaklığını hem de geleceğe dair bilinmezliğin tedirginliğini hissettim.
Aradığımı… burada bulabilecek miydim?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

20okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…