9. bölüm · Kehribar Uykusu
8. Bölüm "26. Yaş ve AR-GE Merkezi"
Çekmeceler kağıt doluydu, hepsini tek tek alıp üstlerindeki başlıkları okuyordum ve aradığım başlıkta Hücre Hafızası yazması gerekiyordu.
Masanın ikinci çekmecesinde yeşil etiketli, Hücre Hafızası isimli dosyayı gördüğümde sevinçten ellerimi çırpacaktım. Hemen dosyayı yerinden çıkardım ve içinde yazanları okuduğumda Alaz'a yardımı dokunup dokunmayacağını anlayabilmeyi umarak kapağını araladım.
Fakat dosya boştu. İçinde çalışma falan yoktu. Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken paniğe kapılmaya başladım, dosyası buradayken evraklar nerede olabilirdi ki?
Bir karışıklık olmuş olmasını umarak odada kalan her yeri aradım ancak çalışmadan bir iz bile yoktu.
Ellerimi belime atmış odanın ortasında ne yapacağımı düşünürken aklımda iki ihtimal vardı. Bir, abim çalışmayı Alaz'a vermemden korkup onu birine aldırmıştı. İki, biri çalışmayı çalmıştı.
Telefonuma davranıp abimin evini aramak üzere numarasına tıklamıştım ki hemen çağrıyı sonlandırdım, ya hiçbir şeyden haberi yoksa? Onu boş yere strese sokmadan önce neler olduğunu kendim anlamam gerekiyordu.
Ben sakin kafayla düşünmeye çalışırken odayı telefonumun zil sesi doldurdu, abimin evinden geri aradıklarını düşünerek telefonu cebimden çıkardım ancak arayan Ediz'di. Ona bugün meşgul olduğumu ve toplantı olmayacağını söylemiştim, bu sebeple neden arıyor olabileceği hakkında bir fikrim yoktu.
Fakat telefona cevap verecek vaktim de yoktu, aramayı sessize alıp odanın içindeki kitaplığın karşısına geçtim ve evrakları aramaya başladım.
Kitaplıkta onları saklayabilecek fazla yer yoktu, olanları da birkaç dakika içinde aramıştım. Fakat kitaplığın en alt rafında içi ıvır zıvır küçük eşyalarla dolu üç tane sepet vardı, eğer çalışmanın dijitalde bir kopyası varsa orada bir flaş bellek bulabilirdim.
Hasır sepetlerden ilkini çekip aldıktan sonra içini karıştırmaya başladım, içinden gerçekten de iki tane flaş bellek çıktı. Onları kenara ayırıp diğer sepetleri de aradım, üçüncü sepetin içindense içi en az on flaş bellekle dolu küçük bir kese çıktı.
O yeşil dosyanın boş çıkmış olması beni inanılmaz şüphelendirse de bu flaş belleklerin hepsine bakacaktım. Arkama dönüp abimin masasına baktım, bilgisayarı vardı ancak evde internet olmadığı için çalışmayacaktı.
Neyseki her yere dizüstü bilgisayarımı götürüyordum. Yerden kalkıp masanın önündeki sandalyeye koyduğum çantamı aldım ve sandalyeye oturup bilgisayarı önümdeki sehpaya koyup açtım. Flaş bellekleri de sehpanın üstüne döktüm, hepsinin üstünde tarih yazmıyordu ancak yazanlardan en yeni olanıyla başladım.
İçindeki dosyaları açtığımda aradığım şey olmadığını anlamam uzun sürmedi, başında başka bir çalışmanın adı yazıyordu ve ne olur ne olmaz diye içeriğine baktığımda genetik hastalıklarla alakalı olduğunu görmüştüm.
Vakit kaybetmeden başka bir flaşa geçtim, o da farklı bir çalışmaya aitti. Sırayla flaşları araştırmaya devam ettim. Bazılarında birden fazla çalışmaya ait belgeler olduğu için araştırma işi yaptıkça uzuyordu sanki.
Üstünde tarih etiketi olan tüm flaşları incelemeyi bitirdiğimde elimde kocaman bir sıfır vardı, kenarda duran ve boş olduğunu var saydığım etiketsiz olanlardan bir tanesini alıp bilgisayara takarak devam etmekten başka çarem yoktu.
Fakat beklenmedik bir şey oldu, flaşı taktığımda ekranda beliren dosyanın adında "H.H" yazıyordu. Hücre Hafızası. Heyecanla dosyayı açtım, karşıma birçok doküman çıktığında en baştakine tıkladım ancak açılmadan hata verdi. Heyecandan uyuşan ellerim bu kez stresten terlemeye başladı, flaş bellek mi bozulmuştu? Birkaç saniye duraksadım ancak hemen diğer sayfaları açmaya çalışarak devam ettim.
Hiçbirinin açılmadığını gördüğümde kotumun arka cebinden telefonumu çıkardım ve yapay zeka uygulamasına girip bunun sebebini sordum, olabilecek birkaç senaryoyu sıraladı ancak söylediklerinin ne anlama geldiğini anlamıyordum, bu flaş belleğe bu işlerden anlayan birinin bakması gerekiyordu.
Flaşı alıp çantama koydum, kalan son flaşı da inceledim ancak o boş çıktı. Dosyaları ararken etrafı biraz dağıttığımı fark ettiğimde hızlıca onları topladım ve odada araştırılacak hiçbir yer kalmadığına emin olduktan sonra odadan çıktım.
Bu koridordaki diğer oda küçük, içinde yalnızca açılıp yatak olabilen bir koltuk ve dolap bulunan bir misafir odasıydı, orada genelde ben kalırdım ve içeri girersem seneler öncesine ait eşyalarımı bulacağımı biliyordum, şuan onları hatırlamak istemediğimden odanın kapalı kapısının önünden geçtim ve koridordan çıktım.
Salonda, çarşaflarla örtülmüş mobilyaların arasında birkaç çekmecesi olan bir konsol ve yine bir kitaplık vardı, burada çalışmaya dair bir şey olabileceğinden ümitli değildim ancak her yeri aramadan gitmek istemiyordum. Konsolun üstündeki çarşafı çekip aldım.
Konsolun üstündeki resim çerçeveleri ters çevrilmişti, onların yüzlerini çevirip çevirmemek arasında gidip geldim ancak hiçbirine dokunmadan çekmeceleri açmaya başladım. İlginç bir şekilde hepsi boştu, önceden içlerinde ne olduğunu hatırlamaya çalıştım ancak aklıma herhangi bir şey gelmedi, belki de her zaman başlardı.
Ya da Serhap'ın eşyaları vardı ve o almıştı. Doğru ya, abimi terk ettikten buraya geldiğini söylemişti. Eşyaları toparlayıp onları tozlanmamaları için örten de ondan başkası olamazdı. Keşke ben de gelseydim, abimin eşyalarını toplayıp İstanbul'a götürseydim. O zaman çalışmanın nerede olduğunu bilirdim.
Serhap'ı arayıp çalışmanın nerede olduğundan haberi olup olmadığını sormak istedim ancak vazgeçtim, abim benimle olduğu gibi Serhap'la da çalışmalarıyla alakalı bilgileri paylaşmazdı, bünyesinde çalıştığı enstitünün kurallarına sıkı sıkıya bağlıydı.
Belki Renatus Enstitüsü abim çalışamayacak duruma geldikten sonra çalışmayı almıştı, gayet mantıklı olurdu ancak mantıklı olmayan kısım çalışmanın tamamlanıp kamuoyuyla paylaşılmamasıydı. Eminim böyle bir şey olsa ben bilmesem bile Alaz bilirdi.
Konsolun önünden kalkıp kitaplığın başına gittim ancak kitaplık da aynı derecede boştu, zaten bu kitaplıkta çoğunlukla Serhap'ın kitapları olurdu. Bir de benim buraya geldiğimde aldığım ya da burada unuttuğum kitaplar. Serhap onlara dokunmamıştı, hepsi kitaplığın orta rafında duruyorlardı. Yazları ağır klasik kitaplar yerine aşk romanları okumayı severdim, hepsi de o dönemlerin popüler romantik kurgularıydı. Birini alıp içini açsam sayfa kenarlarına çizilmiş kalpli gözler, sayfaların arasına sıkıştırılmış çiçekler ya da poloraid fotoğraflardan en az birini bulacağıma emindim. Çerçeveleri çevirmediğim gibi onların sayfalarını da aralamadım. Hâli hazırda özlediğim çok şey varken listeye bir de lise yıllarımda yazlıkta geçirdiğim günleri eklemek istemiyordum.
Kitaplığı ve konsolu tekrar örtüp abimle Serhap'ın yatak odasına girdim, burası da beklediğim gibi boştu. Makyaj masasının üstünde kalmış birkaç eski parfüm ve krem, dolapta bırakılmış bir iki elbise ve gömlek dışında hiçbir şey yoktu. Odalarını fazla karıştırmadan buradan da çıktım.
Elimdeki tek şey bozuk bir flaş bellekti. Bir de içi boşaltılmış bir dosya.
Şimdi abimin haklı olduğunu daha iyi anlamıştım, "O çalışmanın peşinde olan çok kişi var." demişti. İçimden bir ses çalışmayı alanın abim değil, bahsettiği kişilerden biri olduğunu söylüyordu.
Geri dönüş uçağımı hâlâ biraz vakit vardı ancak İzmir'de arayabileceğim başka yer kalmamıştı ve kimseyle karşılaşmadan İstanbul'a geri dönmek istiyordum, sanırım kalan vaktimi havalimanında geçirecektim.
Burada hem Serhap'ın ailesi hem de annemin akrabaları yaşıyordu, hatta birkaçı bu sokakta oturuyordu. Onları sevip saysam da burada karşılaşmak istemiyordum çünkü beni yıllardır ayak basmadığım bu şehirde gördüklerinde bir şeylerin ters gittiğini anlayacaklarını biliyordum kimseden böyle bir soru bile duymak istemiyordum.
Tam evden çıkacağım sırada telefonum tekrar çaldı, yine Ediz arıyordu. Bu kez telefonu cevapladım ve kulağıma götürdüm, ben alo demeye fırsat bile bulamadan Ediz konuştu: "Hah, çok yaşa Ada! Hiç açmayacaksın diye ödüm koptu. Bir senaristle görüşmek için acilen İstanbul'a gitmem lazım ama dosyalarım sende kaldı, evde misin?"
"Hayır." dedim hemen. "Yarını beklemeyez mi?"
"Yok, adam İngiltere'ye gidecek. Anahtar falan varsa eve girip alayım iki dakika."
Bir süredir iyi bir senaristten bahsettiğini ve görüşme ayarlamaya çalıştığını hatırladığımda ben de onu kaçırmaması gerektiğini anladım, "Sen eve gittiğinde haber ver, ben kapıyı açacağım." dedim ona. Teknolojinin faydaları.
"Tamamdır, çok sağ ol. Görüşürüz."
"Görüşürüz."
Telefonu kapattıktan sonra abimin evini bulduğum gibi bırakarak kapıyı kapattım ve kilitledim.
Bir yandan Alaz'ın bahsettiği tedaviyle abimi iyileştirdiğimizi ve onun tekrar bu evde yaşamaya başladığını hayal ediyordum ancak içimde bunun asla gerçek olamayacağını fısıldayan bir gölge vardı ve ben yıllardır ona zaten inanıyordum, şimdi yeni umutlarımı da kurutmakta çok başarılıydı.
Kapıyı kilitledikten sonra apartmandan çıktım ve yakındaki taksi durağına yürüdüm, birkaç dakika sonra İstanbul'a dönmek üzere havalimanına doğru yola çıktığımda burayı ne kadar özlediğimi düşünüyordum.
💚
Ertesi sabah
İzmir'den boş bir dosya, bozuk bir flaş bellek ve hatırlanmaması için üstü kalın örtülerle örtülmüş olmasına rağmen hafızamda dün yaşanmış olaylarla aynı küfede duran eski anılarla dönmüş olduğum için bugün, dün ünlü bir senaristle toplantısı olmasına rağmen Ediz ile görüşmeyi kabul etmemiştim.
Son bir haftadır her şey üst üste geliyordu ve benim bir insan ve bir kediden oluşan hayatıma alışık olan vücudum bu kadar karmaşaya ayak uyduramıyordu. Ediz'in dünkü görüşmesinin nasıl geçtiğini bile bilmiyordum, ona bugün de toplantımız olmayacağını yalnızca kısa bir mesaj çekerek haber vermiştim. Kanımca bu uyarlama işini ben şehirde yaşıyorken yapsak işimiz çok daha kolay olurdu.
Bugünkü planım Alaz'a durumu anlatmak ve kurtarılabilir mi diye bakması için flaş belleği ona vermekti. Öncesinde dün tüm günü basit bir kahvaltıyla geçirdiğim için hâlâ bulanan midemi toparlamak için mutfağa girdim.
Süt, yulaf kavanozu ve bir elma aldıktan sonra elmalı tarçınlı bir yulaf lapası yapmaya koyuldum. Sonbahar yeni başlamıştı ve benim en sevdiğim mevsimdi, ilk gününden son gününe kadar doya doya tadını çıkarmayı seviyordum.
Yulafım piştikten onra üstünü tavada karamelize ettiğim elma dilimleri ve biraz ceviz içiyle süsledim. Yanında içmek için demlediğim kahveyi de turuncu, balkabağı desenli bir kupaya doldurdum.
Kahvaltımı ederken bahçeyi izledim, dışarısı epey rüzgarlıydı. Kahvaltıdan sonra üstümü giyinmek için yukarı çıktığımda İspanyol paça bir pantolon, beyaz bir kazak ve kahverengi topuklu botlarımı giydim. Ormana taşındığımdan beri giymeyi bıraksam da topukluları sever ve kullanırdım, birkaç dakika yürüyeceğim için bugün onları giysem sorun olmazdı sanırım.
Hava henüz o kadar soğuk olmadığı için ceket almadan yalnızca telefonum ve flaş belleği alarak tekrar alt kata indim, çıkmadan önce evde olup olmadığını sormanın mantıklı olacağını düşünerek telefonumu cebimden aldım ve mesaj uygulamasında Alaz'ın ismine tıkladım.
"Sana göstermem gereken bir şey var, evde misin?"
Mesaj hemen görüldü ve aşağıda üç nokta belirdi, birkaç saniye sonra mesaj ekrana düştü.
"Aslında senin kapının önündeyim."
Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken kapıyı açıp başımı dışarı uzattım ve yolun orman tarafında, siyah jeep'inin önünde dikilen Alaz ile göz göze geldim. Zaten çıkmak üzere hazır olduğum için dışarı çıkıp arkamdan kapıyı kapattım ve ona doğru yürüdüm.
"Günaydın, sürprizleri sever misin?" dedim ona yaklaşırken.
Dudağının kenarı sola kıvrılarak güldü, "Sana da günaydın eve evet."
Gülümsedim, "Sürprizinin sebebini öğrenebilir miyim?"
Alaz bunu söylemeyi bekliyormuş gibi başını salladı, "Eğer merkezi görürsen abini daha kolay ikna edebilirsin diye düşündüm, seni oraya götürmek istiyorum."
Buna şaşırmıştım işte, "Öyle mi? Bunu beklemiyordum ama haklısın, iyi olabilir." dedim. Aslında abimi ikna etme konusunda olumlu etki yarayacağından emin değildim ama görmekten zarar gelmezdi, ormana taşındığımdan beri orayı merak ediyordum.
"Gidelim mi o zaman?" dedi Alaz arabasını işaret ederek. Başımı olumlu anlamda salladım ve arabaya geçtik. İkimiz de emniyet kemerimizi bağladıktan sonra Alaz arabayı çalıştırdı ve biraz ileriden geri dönüp ormanın derinliklerine doğru ilerlemeye başladı.
Bir saniyeliğine bana baktı, "Sen bana ne gösterecektin?"
Ona bakıp derin bir nefes aldım abimin kimseye güvenmemem gerektiğini söylediğini hatırlıyordum ancak iyileşmesi ihtimalini gözardı edemezdim, Alaz'a belli şeyleri anlatmam gerekiyordu. "Hani abimle tekrar konuşacağımı söylemiştim ya?"
"Evet."
"İşte onu yapamadım. Onun yerine eski evine gittim, çalışma odasını aradım."
Alaz tekrar bu sefer biraz heyecanlanarak bana döndü, "Bir şey mi buldun?"
"Çalışmanın olduğu flaş belleği buldum ama içindeki hiçbir şey açılmadı, düzeltebilir misin diye sormak için sana getirdim." Cebimden flaş belleği çıkardım ve ona uzattım, Alaz direksiyon kontrolünü sol eline alıp flaş belleği aldı ve kısaca inceledikten sonra kotunun cebine koydu.
"Umarım kurtarabilirim." dedi tekrar yola odaklanırken.
"Umarım." diye mırıldandım ben de. "Yolculuk ne kadar sürecek?"
"Çok değil, on dakikaya varırız."
Gerçekten de on dakika sonra ormanın hiç bilmediğim bir köşesinde, sanki devasa bir kayayı oyarak inşa edilmiş gibi görünen bir binanın karşısındayık. Burası modern kıvrımlarla şekillendirilmiş, dış cephesi taş rengi ve dokusuna sahip, büyük camları olan bir binaydı. Kapısının üstünde ise yine taştan harflerle "A.D.A AR-GE Merkezi" yazıyordu. Yazıyı okuduğumda aklıma ormanın içindeki kuş çeşmesi geldi, orada da aynı baş harfler yazıyordu.
Birlikte arabadan inip binaya doğru yürürken hâlâ inceliyordum, "Açılımı ne?" diye sordum binanın üstündeki yazıyı işaret ederek.
Alaz bir an söylemekten çekiniyor gibi gözüktü ancak yine de konuştu, "Alaz Devrim Akdağ araştırma geliştirme merkezi." dedi ve kaşlarını çattı, "İnsanlar fazla kendini beğenmiş buluyor da."
Söylediği şeye güldüm çünkü ben de aynı şeyi düşünmüştüm fakat fazla kendini beğenmiş değildi, sadece öz güvenliydi. Benim eski evimde yatak odasında asılı duran kendi imza günü posterlerimle kapışırdı.
Girişe doğru yürürken Alaz önüme geçtiğinde arka cebinden sarkan yaka kartını gördüm, biraz sonra onu alıp boynuna astı ve giriş kapısını onu okutarak açtı, bu kartlardan birine sahip olmayan kimse binaya adım bile atamazdı muhtemelen.
Merkezden içeri girdiğimizde binanın dışarıdan göründüğünden de büyük olduğunu anladım, ana bina hariç her yer tek katlıydı ve dışarıdan bakıldığında ağaçlar büyüklüğünü saklıyordu. Ya da doğrudan burayı saklıyorlardı.
"Seni tedavilerin uygulandığı ikinci bölgeye götürmek istiyorum, bu taraftan."
Alaz'ın işaret ettiği tarafa doğru yürüdük ve tamamen camdan olan bir koridorun içinden geçtik, ormandaki ağaçlar camların her tarafını kapatıyordu ve sanki ormanda yürüyormuş gibi hissettiriyordu. Biraz sonra kridorun sonunda yine bir kapının önüne geldik, Alaz kapıyı kartıyla açtı ve içeri girdik.
Biraz daha yürüdükten sonra hastahaneye benzeyen bir alana vardık, ettafta hasta odalarından tutun laboratuvarlara kadar bir hastahene olabilecek çoğu şey vardı.
Alaz duvara asılı plastik bir kutudan iki tane maske aldı, bir tanesini bana uzattığında maskeyi onun gibi yüzüme taktım. Daha sonra ellerimizi dezenfektanla temizledik ve Alaz, hasta odalarından birine yöneldi. Kapının önünde durduğumuzda bana döndü, "Bahsettiğim tedaviyi olmuş iki hasta var içeride, hafızalarını kaybettikleri için kafaları oldukça karışık, içerideyken dikkatlerini çekmemeye çalış."
Hızlıca başımı salladım ve Alaz dönüp kapıyı açıp içeri girdi, ben de peşinden. İçeride iki tane yatak vardı ve arada bir perde çekiliydi, ikinci yatakta yatan hasta buradan gözükmüyordu ama ilk yataktaki hasta tam karşımızdaydı ve o da bizi görmüştü.
"Merhaba, bugün nasılsınız?" diye sordu Alaz hastaya.
Hastanın yüzüne hem meraklı hem de şüpheci bir ifade yerleşti, "Siz kimsiniz?"
"Ben Alaz, projeleri ben yönetiyorum."
Adam hatırlamıyor muydu yoksa Alaz ile ilk kez mi tanışıyordu bilmiyordum ancak başını sallayarak anladığını belli etti ve beni işaret etti "O kim?"
Alaz bir bana bir adama baktıktan sonra konuştu, "Daha önce tanışmadınız, kendisi projemizi inceliyor. Bize tedaviden sonraki sürecinizi anlatabilir misiniz?"
Meraklı bakışlarımı az önce konuşan Alaz'dan çekip adama baktım, o da bir bana bir Alaz'a bakıyordu. En sonunda konuşmaya karar verdiğinde bana baktı, "Büyük bir trafik kazası geçirmişim, arabam tırın altına girmiş. İlk normal hastahaneye yattığımda vücudum paramparçaymış, zaten o acıdan başka hiçbir şey anımsayamıyorum."
Adam yaraları sanki hâlâ tazeymiş gibi yüzünü buruşturup duraksadığında içim acıdı, yüzümdeki maske sayesinde ifademi göremiyor olmasına sevindim, onun için gerçekten üzülmüştüm.
Daha sonra devam etti, "Şimdi bir şeyim yok, sadece henüz desteksiz ayakta duramıyor ya da yürüyemiyorum ama bacaklarımı hissedebiliyorum, doktorlar yakında yürüyebileceğimi söylüyor."
Söylediklerinin üstüne adamı daha dikkatli inceledim; başını dik tutabiliyor, kollarını rahatça hareket ettirebiliyor ve gayet sağlıklı gözüküyordu, kimse bir tırın altından çıktığına inanmazdı. Bu bir mucizeydi.
Ne ara dolduğunu fark etmediğim gözlerimi silme ihtiyacı hissettiğimde adam şaşırarak duraksadı, onu gören Alaz da bana döndü ve bir anda utançtan kızararak ellerimi hızlıca yüzümden çektim.
"Kusura bakmayın, devam edin lütfen." dedim adama, önüne dönmesi için de Alaz'ı dürttüm.
"Sadece hiçbir şey hatırlamıyorum, hafızamı kurtarmak için beni burada tutuyorlar." dedi adam.
Hafıza ne kadar önemliydi? Bir bilgisayardan yardım almadan konuşabiliyordu, destek almadan başını dik tutabiliyordu, kolları hareket ediyordu, bacaklarını hissediyordu. Bazı şeyleri hatırlamasa olmaz mıydı? Ben abime kendimi hatırlatırdım, onun iyi olması yeterliydi.
"Ben göreceğimi gördüm." dedim Alaz'a doğru fısıldayarak.
Alaz omzunun üstünden bana baktı, "Diğer hastayla da görüşelim." Diyerek perdenin arkasına doğru bir adım attı. Ben de onu takip ettim ancak ikinci yatak boştu. "Allah Allah." dedi Alaz kendi kendine.
Biraz sonra hasta odasından çıktığımızda Alaz diğer odalardan birine başını uzatıp hastanın yerini sordu, o esnada ben de birkaç adım gerisinde onu bekliyordum.
"Alaz, sen misin?"
Arkamızdan biri ona seslendiğinde ister istemez ben de dönüp sesin geldiği yöne baktım, ona seslenen kişi Rana'dan başkası değildi.
"Ada? Senin ne işin var burada?" dedi bu kez de.
Tamamen ona doğru döndüm, "Merhaba." dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. Alaz onlara ne kadarını anlatmıştı ya da hiç anlatmış mıydı bilmiyordum.
Rana, manalı manalı başını sallayarak "Sana da merhaba." dedi.
Eyvah, dedim içimden. Kesin Alaz'ın sevgilisi o.
Rana topuklularını tıkırdatarak yanımdan geçip Alaz'ın olduğu tarafa gitti, onu odaya soktu ve bir anda yalnız kalıverdim. En azından etrafta burada ne yaptığımı soracak başka biri yoktu.
Çok sürmeden odadan ilk çıkan kişi Alaz oldu, peşinden Rana'nın da çıkmasını beklesem de Alaz kapıyı arkasından kapattı ve yanıma geldi. Karşımda durduğunda,"Kusura bakma, ona birkaç şey sordum da." dedi.
Ona "O sana bir şeyler sormuş olmasın?" demek istesem de yapmadım ve yalnızca başımı salladım, "Diğer hasta neredeymiş?"
Alaz kısaca öksürerek boğazını temizledi, "Tedavi için götürmüşler."
"Yani? Kötü bir şey mi olmuş?"
Söyleyecek çok şeyi varmış gibi görünse de gerçek öyle olmadı, "Hayır. Bak, diğer hasta gayet sağlıklı. Sadece her hastanın süreci aynı olmuyor." dedi yalnızca. Uzun uzun açıklama yapmamasını anlayabiliyordum çünkü muhtemelen her şeyi açıklasa bile ben tamamını anlayamazdım.
"Nöro-Harita cihazını da görmek ister misin?"
Neyden bahsettiğini bilmediğim için omuz silktim, "Sanırım?"
Birlikte hastahane gibi olan yerden ayrılıp aynı koridorları kullanarak diğer tarafa geçtik. Bu kez kapının arkasındaki alan yüksek tavanlı, geniş bir yerdi ve bir uçak hangarını andırıyordu, üstelik inceleyecek daha çok şey vardı.
İleride upuzun, geniş bir masanın üstünde bir sürü büyüklü küçülü maket ve büyük kağıtlar vardı, başında bir sürü insan toplanmış çalışıyordu. Alaz o tarafa doğru yürürken onu takip ettim ve masanın başındakilerden birinin Rüzgar olduğunu fark ettim, Alaz ona uzaktan selam verip yürümeye devam ettiğinde Rüzgar tekrar önündeki işe döndü ve beni fark etmedi, ben de hızlıca Alaz'ı takip ettim.
Şimdi sağ tarafımda kocaman, cam bir küp duruyordu. İçinde küçük bir cihaz, bir bilgisayar ve devasa bir ekran vardı. Ben fark etmeden yürümeyi kesmiş küpü inceliyordum, Alaz da peşinden gelmediğimi görüp durmuştu.
"Gel, daha yakından bak."
Dediğini yaparak onu takip ettim ve birlikte küpün etrafındaki balkona çıkan merdivenleri tırmandık. Şimdi küp çok daha yakınımdaydı ve içini yukarıdan görebiliyordum. Küpü işaret ettim, "Ne işe yarıyor tüm bunlar?"
Alaz aşağıdaki küçük cihazı işaret etti, "O şeyi birinin beynine bağladığımızda kişinin hafızasını belleğine kaydediyor ve tüm anılarını şu ekrana yansıtabiliyor."
Gözlerim şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmıştı, "Ciddi misin? Anılarımızı izleyebiliyor muyuz yani?"
Alaz başını olumlu anlamda salladı, "Henüz gerçek bir insanın üstünde denemedik ama bilgisayar testlerini geçmişti, yani bozulmadan önce."
"Bozuk mu?" diye sordum şaşkınlıkla.
Alaz tekrar başını salladı, "Şuan düzeltmeye çalışıyoruz."
"Peki bu cihaz varken neden tedavinin hafızaya zarar vermesi sorun oluyor?" Bunu soruyordum çünkü daha önce evime geldiğinde anlatmasına rağmen şuan kafam oldukça karışmıştı ve hatırlamıyordum.
"Sorun oluyor çünkü bu makine sadece kişisel anılardan oluşan hafızayı kaydediyor. Biz bu projeye başladığımızda tedavi sadece o anılara zarar veriyordu. Ama yakın zamanda diğer hafıza türüne de zarar vermeye başladı. Mesela az önce görüştüğün adam, önceden bir bankada çalışıyor olmasına rağmen şimdi basit bir çarpma işlemi yapmayı bile hatırlamıyor."
Anladığımı belli ederek başımı salladım, hem cihazları bozuktu hem de tedavileri iki türlü hafızaya da zarar veriyordu.
"Eğer abinin çalışması bize yardım ederse tedavinin semantik hafızaya zarar vermesini önleriz, Nöro-Harita cihazı da düzeltildiğinde tedavinin önünde bir engel kalmaz."
"Şimdi her şeyi anladım." dedim ona dönerek, "Abimi ikna etmek için ne gerekiyorsa yapacağım. Eğer flaş belleği kurtarırsan haber ver olur mu?"
Alaz olumlu anlamda başını salladı, "Tabii. Şimdiden teşekkür ederim."
Başımı salladım, "Rica ederim." Ona ne zamandır sormayı düşündüğüm fakat bir türlü doğru anı bulamadığım bir şeyi hatırladığımda ona döndüm, "Sen onun kardeşi olduğumu nasıl öğrenmiştin?"
Alaz bir an duraksadı, yanlış mı görüyorum yoksa yüzü mü kızarmıştı? Kendimi tutamayarak güldüm, "Neden kızardın?"
Hemen elini yüzüne atıp yokladı, "Ne kızarması?"
"Nerden öğrendin diye sordum?" dedim tekrar.
Alaz gözlerini kaçırıp birkaç saniye oyalandıktan sonra konuştu, "Senin kapıda kaldığın gündü herhalde ya da sonraki gün. Rüzgar sorunca yazar olduğunu söyledim, o da kitaplarını merak ettiğini için internette adını arattı."
Gerisini söylemesine gerek yoktu, kaza haberini görmüşlerdi muhtelemen. Anladığımı belli ederek başımı salladım, "Ben de ormanı internette çok araştırdım ama burası hiç çıkmadı." dedim konuyu değiştirmek isteyerek.
"Burası gizli bir merkez, kıymetini bil." dediğinde güldüm.
Bugünlük burada görecek başka bir şey kalmadığına aşağı inip merkezden çıktık ve tekrar arabaya bindik.
Aslında ona sormak istediğim bir soru daha vardı, Rana ile aralarında bir şey olup olmadığını merak ediyordum çünkü onunla bir daha karşılaştığımızda ona göre davranmak istiyordum ve bir daha beni sevgilisiyle baş başa görmesini istemiyordum. Tüm bunları düşününce sormam o kadar garip olmazdı sanırım.
Cesaretimi toplayıp derin bir nefes aldım, "Rana kız arkadaşın mı?" diye sordum bunu sorarken ne kadar utandığımı fark etmemesini umarak.
Fakat o, soruma o kadar şaşırmıştı ki beni fark etmedi bile. "Rana mı?" diye sordu kaşlarını kaldırarak. Başımı olumlu anlamda salladım, "Değil mi?"
Alaz bir anlığına güler gibi oldu, "Rana beni kardeşi gibi görür, aramızda dört yaş falan var. Niye sordun?"
Bu kez şaşıran ben olmuştum, "Dört yaş mı, Kaç yaşında ki?"
"Otuz yaşında."
Kafamda Rana'yı elinde üstüne otuz tane mum yanan bir pastayla hayal ettim ancak hayalimde bile mantıklı gelmiyordu, Rana çok ama çok genç gözüküyordu.
"Ben daha genç olduğunu düşünmüştüm." dedim geri yaslanırken.
Alaz başını salladı, "Kendine iyi bakıyor."
Sorumun cevabını aldığım için rahatlamıştım, kimsenin sevgilisiyle baş başa yakalandığım falan yoktu, tabii hâlâ Hande ile birlikte olup olmadıklarını bilmiyordum ama en azından Rana ile aralarında öyle bir şey yoktu. Zaten birlikte yanlış bir şey yaptığımızdan da değildi, sadece beni huzursuz etmişti bu düşünce o kadar.
"Yani sen yirmi altı yaşında mısın?" diye sordum bir anda.
"Evet." dedi Alaz.
"Yirmi altı yaşındasın ve kendi adını taşıyan bir araştırma merkezin mi var?"
"Zaten yirmi altı yaşında olduğum için benim adımı taşıyor."
Kaşlarımı çatarak ona baktım, "Ne?"
"Gerçekten zor bir şeyi başardığım için kendimi ödüllendirdim."
Söylediği şeye güldüm, "İnsanlar seni kendini beğenmiş bulmuyor, sen kendini beğenmişsin."
Alaz başını yavaşça aşağı yukarı salladı, "Yanlış bir şey olduğunu düşünmüyorum." dedi göz kırparak.
💚
Ertesi gün
Dürüst olmak gerekirse birkaç gündür uyarlama işine kendi açımdan ara vermiş olmak bana iyi gelmişti, her ne kadar kitabımın bir filme uyarlanıyor olması hakkında oldukça mutlu ve heyecanlı olsam da sürecin tam olarak bana göre olduğunu söyleyemezdim.
Bugün temsilcim Gizem'in aramıza katılmasıyla yükümün hafifleyeceğini düşünüyordum, üçümüz birlikte bir toplantı yapacaktık ve ben kendi sorumluluklarımın bir kısmını Gizem'e devredecektim.
Aynı zamanda Ediz görüştüğü yönetmen ve senaristlerin geri dönüşlerinden de bahsedecekti, içlerinde tanıdığım isimler olup olmadığını bilmediğim için toplantının bu kısmı için de heyecanlıydım.
Bugün onlar ilk kez tanışacağı için sıcak bir ortam olmasını istiyordum ve bu sebeple sabaha mutfakta başlamıştım, benim için sonbaharın yıldızlarından olan elmalı kurabiyelerden pişiriyordum.
Şekillerini vermeyi bitirmek üzereydim ve ellerim kurabiye hamuruyla elmalı harca bulanmış haldeydi, telefonum da tezgahın bir köşesinde duruyordu ve çalma listemdeki şarkılar sırayla değişiyordu, dışarıdaysa oldukça kapali ve rüzgarlı bir hava vardı, anlayacağınız tam bir sonbahar günüydü.
Çalan şarkıya mırıldanarak eşlik ederken tüm kurabiye hamurunu bitirmiştim, biraz elmalı karışım kalmıştı. Tepsiyi ısınan fırına koyup ellerimi yıkadıktan sonra artan elmalı karışımı bir saklama kabına alıp dolaba kaldırdım, daha sonra onunla yulaf lapası yapabilirdim.
Kurabiyeler pişmeye başlarken mutfağı toparladım, zaman geçtikçe etrafa o kadar güzel bir koku yayıldı ki mutfaktan çıkasım gelmedi bile. Ancak hâlâ pişmelerine biraz vakit olduğu için mutfaktan ayrılıp üst kata çıktım, onlar gelmeden önce hazırlanmam gerekiyordu.
Önce hızlıca duş aldım; duştan sonra tüm vücudumu vanilya kokulu kremimle nemlendirdim, saçlarıma da güzel kokan bir saç kremi sürdüm. Onları kurutmaya çok üşendiğim için giyinme odamda kıyafetlerimi seçerken biraz korumaları için açık bıraktım ancak işim bittiğinde pek de ilerleme kaydetmemişlerdi.
En sonunda makyaj masama oturup onları halletmeye karar verdim, uzun kahverengi saçlarımı iri bukleler hâline getirdim ve önden iki tutamını arkada topladım, perçemlerimi de güzelce şekillendirdim. İçimden kakül kesmek geliyordu, bir gece uyku tutmadığında ya da şehre gittiğimde bunu yapmak istiyordum.
Yüzümü nemlendirip kapatıcımı sürdükten sonra kirpiklerimi kıvırıp kahverengi maskaramı sürdüm, dudağıma da daha yumuşak bir kahve tonuyla çerçeve yapıp pembe bir parlatıcı sürdükten sonra makyaj masasındaki işim bitmişti.
Masadan kalktığımda giyinmeyi düşünüyordum ki telefonumdan saati kontrol ettiğimde kurabiyeleri biraz fazla tek başına bıraktığımı fark ettim ve koşarak aşağı indim. Mutfak kapısından ışık hızında geçip fırının önünde diz çöküp yüzümü cama olabildiğince yaklaştırarak içine baktım, neyseki buradan bir tuhaflık görünmüyordu.
Pişme süreleri dolduğu için onları fırından çıkarıp tezgahın üstüne koydum ve fırını kapatıp tekrar yukarı çıktım, üstümdeki rahat kıyafetleri bordo renk triko bir kazak ve kahverengi, ekose desenli uzun bir etekle değiştirdim. Bu kombinin altına yakışacak çok güzel topuklu botlarım vardı ve giyinme odasının bir ucundan bana bakıyorlardı, onları ya bir ya da iki kez giyebilmiştim.
Yani altlarını silip evde giysem hiçbir şey olmazdı. Sırıtarak onları da yerinden alıp giydim ve aşağı indim, mutfakta son hazırlıklarımı yaptım ve çalışma odasını biraz düzenledim, kısa süre sonra da kapı çaldı.
Kapıyı açmadan önce delikten baktığımda bakır renk saçlar gördüğümde gelenin Gizem olduğunu anlayarak kapıyı açtım ve kendisi tüm güzelliğiyle karşımdaydı. Oldukça dolgun ve parlak görünen bakır renk saçları, simsiyah kombini ve sivri topuklularıyla tanıdığım açık ara en havalı kadınlardan biriydi.
"Selam canım!" Dedi gülümseyerek.
Kapının önünden çekilip geçmesini beklerken ben de gülümsüyordum, "Hoş geldin Gizem, söylemeden geçemeyeceğim harika görünüyorsun!"
Gizem alaylı bir şekilde güldü, "Teşekkür ederim bebeğim, yapımcın yakışıklıdır umarım." derken paltosunu çıkarıyordu. Uzun paltonun altından çıkan siyah deri pantolon ve bluzu gördüğümde gözlerimi büyüterek başımı salladım, "Umarım en iyi haliyle geliyordur."
"Bir erkeğin en iyi hâli ne kadar iyi olabilirse artık." diyerek salona geçtiğinde ben de peşinden ilerledim.
Gizem kahverengi koltuklardan birine yerleşti, "Yalnız evine bayıldım, benim için fazla countryside ama epey zevkli bir yermiş."
"Çok sağ ol, ev sahibi zevkliymiş."
Biz Gizem'le havadan sudan konuşmaya başlarken tekrar kapı çaldığında sözüm yarım kalarak ayağa kalktım, "Ediz geldi herhalde, bakayım."
Gizem başını sallarken salondan çıkıp kapıyı açtım, gelen tahmin ettiğim gibi Ediz'di. Gizem kadar olmasa da o da iyi görünüyordu, siyah bir kazak ve koyu lacivert bir kotun altına siyah botlar giymişti, erkeklerin topuklu ayakkabısı olabilecek nitelikte şık bir bottu.
"Hoş geldin, geçsene. Temsilcim içeride."
Ediz içeri girdi, "Hoş buldum, salona geçiyorum?"
Başımı olumlu anlamda salladım ve o önde ben arkada salona girdik. Ediz'i gören Gizem selamlaşmak üzere ayağa kalktı, saçlarını havalandırdı ve gülümsedi.
Ediz de büyük bir gülümsemeyle Gizem'e yaklaşarak elini uzattı, "Merhaba Gizem Hanım, Ediz ben."
Gizem de elini uzattı, "Memnun oldum Ediz Bey, umarım birlikte iyi çalışırız."
Ediz memnuniyetle başını salladı ve büyük bir öz güvenle konuştu, "Benim şüphem yok, sizin de olmasın."
Gizem öylesine güldü ve elini çekti, bu esnada araya girerek çalışma odasına geçmeyi teklif ettim. Ediz bize yol verince Gizem'le önüne geçtik. Koridorda Ediz arkamızda kalınca Gizem bana doğru eğildi, "Bunun daha uzun boylu, kaslı olanı yok muydu? Bir de daha az sarısı?"
Söylediğine gülmemek için kendimi tutarken Ediz'in duyması ihtimaline karşı onu dürttüm, cevap vermedim ama Ediz gayet uzun boylu ve formdaydı.
Çalışma odasının önüne geldiğimizde ben kapıyı açıktan sonra ikisi de içeri geçti ve kapıyı arkamızdan kapattım. İkisi nasıl anlaşacaktı kestiremiyordum ancak ben de iyi çalışmalarını ve ortaya güzel bir iş çıkarabilmeyi umuyordum.
"Eğer abinin çalışması bize yardım ederse tedavinin semantik hafızaya zarar vermesini önleriz ve Nöro-Harita
