3. bölüm · Kazayla Soylu

🜲-2-🜲

Rosie A

Dersler. Evet, işte yine o saçma "kraliyet eğitiminde” bahsediyoruz. Gerçekten kimse bana bunun nasıl bir şey olduğunu, nasıl çalıştığını açıklamadı.
Ama eminim, kimse bana "Charles, kral olmak zorundasın" demedi. Kral olmak? Ben sadece kendi işimi yapmaya çalışıyorum. Ama ne yazık ki, işler pek de öyle gitmiyor.

İlk dersimiz, tabii ki, taç giyme töreninin tarihiydi. Bunu öğrenmek, gerçekten bana ne fayda sağlayacak? Bu kadar kraliyet tarihinden ne çıkar? Ama Ronald, başımın etini yiyerek bu gerekli bilgiyi aktarırken ben de gözlerimi devirebiliyordum. "Charles, dinle," dedi, bir kez daha beni uyararak. "Kralların tarihini bilmek, senin nasıl bir lider olman gerektiğini anlamana yardımcı olur." Ronald, sadece bana öğreten profesör değil, aynı zamanda kafamı düzeltmeye çalışan bir tür rehber gibiydi. Elbette her şeyin olması gerektiği gibi olmasını istiyor.

Ama ben, sadece bu sarayın duvarları arasında kaybolmuş, çaresiz bir adamım. Kraliyet dersleri çok sıkıcı. Gözlerim, yazdığı notları takip ederken kaybolmuştu. Ancak o an, odanın diğer köşesinden gelen gürültü dikkatimi çekti. Hızla başımı çevirdim. Ne de olsa, kaybolmuş bir adam her zaman tehlikeye daha yakın olur, değil mi? O an, Profesör’ün uyarılarına rağmen bir adım daha attım, ne kadar dikkatli olsam da duvarlardan birinin köşesinde takıldım.

Profesör’ün bakışları gözlerimden okunan şaşkınlıkla birleştikçe, kulaklarımda hafif bir tınıyordu. "Yine mi?" Gerçekten dikkat etmeye çalışıyordum. Ama her şey o kadar karmaşık ve korkutucu ki... O kadar sessizdi ki her hareketim bir felakete yol açabilirdi. İşte o an, odanın kapısı açıldı ve içeriye bir grup asker girdi. Gerçekten buna ihtiyacım var mıydı? Profesör, gergin bir şekilde etrafındaki notları toplamaya başladı, "Hadi, Prens Caelan. Şimdi de taktikleri var." Askerler, bana bakarken gülümsediler.

Birkaç tanesi, bir göz ucuyla birbirlerine bakıp hafifçe başlarını salladılar. İşte bu çok hoşuma gitmişti. Gözlerim, koridora açılan pencereyi takip etti. Burası Velmoria'nın en büyük sarayıydı ama aynı zamanda en daracık, karmaşık olanıydı. Sadece koridorda kaybolmak bile bir işkence gibiydi. "Caelan," dedi Profesör, sabırla,

"Bu eğitimler senin krallığa hazır olmanı sağlamak için çok önemli. Her şey, her adım, her karar seni ve halkını etkileyebilir." Profesör’ün sözleri havada asılı kaldı. Gerçekten de her şey bana bağlı mıydı? Bu kadar sorumluluk altında nasıl ayakta kalabilirdim?
Bir anda, bir asker adımın önünde durdu ve başını eğerek nazikçe bana konuştu. "Size bir mektup var."

"Ne?" diye sordum, dikkatli ve tedbirli. Bu her zaman gibi olmasa da, bazı durumlarda sarayın içinde yürürken daha dikkatli olmanız gerekir. Asker, elindeki mektubu uzatarak bir adım geriye çekildi.

Profesör’ün gözleri dikkatle mektubu incelediğinde bir şeylerin yanlış olduğunu hemen fark ettim. Yine mi? Gerçekten tam olarak nereye sürükleniyorum?
"Bu mektubu sizin için, Prens Caelan," dedi Profesör. "Hadi, hemen açın. Bu sadece önemli bir mesaj olabilir." Mektubun kağıdını yavaşça açarken, gözlerim bir anda yerinden fırladı. İçindeki yazıyı okuduğumda… işler giderek daha karmaşıklaşacak gibiydi.

Mektubu dikkatle açtım, Elara’nın sabırsızca bekleyen bakışlarını göz ardı ederek. İçeriden yükselen mürekkep kokusu, bana bir şeyler anlatmak istercesine yoğunlaşmıştı. Kağıdın üzerine yazılanlar yavaşça şekil almaya başladığında, kelimeler bana hiç beklemediğim bir şey söylüyordu:

Archean Kraliyet Sarayı
Büyük Gala Daveti
Sayın Velomorisa kraliyet ailesi,
Archean Kraliyet Sarayı olarak, sizi 17 Mart tarihinde gerçekleşecek olan Büyük Kraliyet Gala’sı’na davet etmekten onur duyarız. Bu özel gece, krallığımızın geleceğine dair önemli adımların atılacağı bir etkinlik olacaktır. Katılımınız, yalnızca sarayın soylu üyeleri için değil, aynı zamanda Velmorisa Krallığı’nın tüm halkı için büyük bir anlam taşımaktadır.
Gala, akşam saat 19:/30’da başlayacak olup, veliahtların, soyluların ve yönetici sınıfın yanı sıra özel davetlilerle birlikte bu tarihi geceyi paylaşacağız. O gece, devlet işlerinin yanı sıra, Velmoria Krallığı’nın gelişen ilişkilerinin de konuşulacağı birkaç önemli konuşma ve gösterilere ev sahipliği yapacaktır.
Büyük Salonu’nun ihtişamı, soylular arasındaki sosyal etkileşimler ve tüm kraliyet üyelerinin katılımıyla göz alıcı bir atmosfer yaratılacaktır. Bu davet, her bireyin sorumluluklarını bir kez daha gözden geçirmesi için bir fırsat sunmaktadır.
Şimdiden güvenli bir yolculuk dileriz. Geceyi sizinle paylaşmayı dört gözle bekliyoruz.
Saygılarımızla,
Kral Yardımcıları
Velmorisa Kraliyet Sarayı

Yavaşça kağıdı indirdim, gözlerim bir an için boşluğa odaklandı. Gala? Kraliyet sarayında bir davet? Bana? Hızla başımı çevirdim, Elara’nın bakışları inanılmaz bir şekilde yoğunlaşıyor ve dikkatle her hareketimi izliyordu.

“Bunu...?” diye mırıldandım. “Prensim, sarayda pek çok şey göründüğü gibi değildir,” diye yanıtladı Elara, sesindeki gizli anlamı fark ederek. “Bu, ne anlama geliyor? Beni oraya neden davet ettiler?” diye sordum, hala şaşkın bir şekilde mektubu elimde tutarak. Elara, mektubu aldı ve dikkatle inceledi. "Hımm, Prensim size görgü dersleri eklemeliyiz ve derslerinizi çoğaltmalıyız ama merak etmeyin daha etkinliğe on bir hafta var."

O an içinde bulunduğum bu karmaşık durumu anlamamın ne kadar zor olduğunu fark ettim. Saraya davet edilmek, her şeyin daha da karmaşıklaşacağı anlamına geliyordu. Zaten son birkaç gündür fark ettiğim bir şey vardı. her adımım, her hareketim, büyük bir felaketle son buluyor.
"Bekle, ne? Daha fazla ders mi?" diye sordum, biraz sert bir şekilde. Sesim kendiliğinden yükseldi, bu kadar sorumluluğun altına girmeye hazır değildim. Yeterince kaybolmuş hissetmekle yetiniyordum, ama bir de üstüne ders mi alacağım?

Elara, gözlüklerini düzeltip sakin bir şekilde bana bakarak, "Evet, Prensim. Kraliyet sosyalliği, tarih bilgisi, hitabet ve... tabii ki soylularla etkileşim gibi birçok konu var. Ve bunların her biri, bu gecede karşılaşacağınız kişilerle olan ilişkinizi şekillendirecek," dedi, her kelimesi bir anlam taşır gibi.
"Ve tabii, sosyal becerilerinizi geliştirmek için daha çok çaba göstermeniz gerekecek," diye ekledi. Gözlerindeki kararlılık, bana bunun gerçekten önemli bir konu olduğunu hissettirdi. “Her şeyin bir biçimi, bir yolu var. Özellikle sarayda. Ve sizi doğru şekilde temsil etmek, bir prense yakışır şekilde davranmak… Bunlar en temel adımlar.”

Bu kadar yükü omuzlarıma koymak oldukça zorlayıcı olacak. "Bu kadar önemli mi?" diye sordum, sesimdeki şaşkınlık her geçen an daha da büyüyordu. "Yani, birinin bana bakıp sadece 'prens gibi davran' demesi, her şeyin yolunda olacağı anlamına mı geliyor?" Elara derin bir nefes aldı, sonra beni anlamaya çalışan bir bakışla süzdü. "Evet. Ama sadece dışarıdan görünüşe bakmak yetmez. O geceki her kelimeniz, her adımınız bir yansıma olacak.

O yüzden içsel olarak da hazırlıklı olmalısınız. Sarayda kimseyi küçük düşürmemeniz, kimseyi kırmamanız gerek. Bu, sadece soylularla değil, herkesle olan ilişkinizi etkileyecek.” "Bu tamamen bir kabus olacak..." dedim, içimdeki korkuyu bastıramayarak, direkt yüzümü ellerime kapadım.
Her şey, bir anda bana öyle büyük ve karmaşık görünüyordu ki, sanki her şey üzerime çökecekmiş gibi hissediyordum. Elara’nın söyledikleri, her geçen dakika biraz daha ağırlaşıyor ve kafamı karıştırıyordu.

Sarayda, gözlerimin üzerinde olduğu bir ortamda nasıl davranacağımı, kimlerle nasıl iletişim kuracağımı bilmemek beni daha da endişelendiriyordu.
Elara, sakin bir şekilde yanıma yaklaştı. “Prensim, her şey yoluna girecek,” dedi, sesinde bir nebze de olsa rahatlatıcı bir ton vardı. “Sadece dikkatli olmalısınız. İhtiyacınız olan her şey sizinle, ben de buradayım.”

Ama onun sakinliği, benim içimdeki kaosu yatıştırmaya yetmiyordu. "Sadece dikkatli olmak mı?" diye mırıldandım, ellerimi yüzümden çekerek ona bakarken.
"Sanki bu kadar basitmiş gibi... Bir yanda herkesin gözü, bir yanda soylularla ilişkiler ve onların beklentileri. Gerçekten, nasıl bir felakete dönüşeceğini bilmiyorum."

Elara, derin bir nefes alıp, bana daha yakından bakarak, “Bunu yapmak zorunda değilsiniz. Ama bazı şeyler için hazır olmalısınız. Bir kraliyet ailesinin parçası olmak her zaman kolay olmayacak. Ama buna alışmanız gerek.” "Alışmak?" diye tekrar sordum, sesimde umutsuzluk vardı. "Yani, bu her zaman böyle mi olacak?" Elara, bir an için sessiz kaldı, gözlerinde bir anlam belirdi. “Evet. Bazen hayat, herkesin beklediği gibi şekillenir. Ve bazen biz, buna katlanmak zorunda kalırız.”

Her şeyin kabus gibi görünmeye devam ettiğini hissettim, ama belki de bu sadece geçici bir durumdu. Sarayda bir yer edinmek, kim olduğumun ötesinde bir savaş gibiydi. Ve bu savaşın sonunda, kimse beni gerçekten kim olduğumla tanıyacak mıydı?
"Hay sikiyim…" diyerek ellerimi saçımda gezdirdim, bir yandan da içinde bulunduğum durumu sindirmeye çalışıyordum. Ne kadar istesem de, bu kadar karmaşık bir durumu kabul etmek hiç de kolay değildi.
Elara, sakin bir şekilde başını kaldırdı ve bana baktı. Gözlerinde bir şaşkınlık vardı, ama aynı zamanda bir anlam yüklü bir bakış da vardı. Sanki kralı öldürmüşüm gibi bir ifade vardı yüzünde. "Ne?" dedim, hafif bir alayla. Beni anlamış gibi bakışlarını hissediyordum, ama neyi anlamıştım, o da bir soru işaretiydi.

Elara derin bir nefes aldı, gözlerini kısarak, "Prensim," dedi, sesi hala sakin ama içinde bir tedirginlik barındırıyordu. "Böyle konuşmak, özellikle burada, hiçbir şekilde hoş karşılanmaz. Kural ne olursa olsun, kelimelerinizi ve davranışlarınızı dikkatle seçmelisiniz. Kraliyet sarayında, bu tür bir dil, saygısızlık olarak algılanır." Sözleri biraz daha ağır geldi. Ne kadar uğraşsam da, sarayın kuralları beni bir hapishaneye sürüklüyordu gibi hissediyordum. "Bunu unutacağım, tamam mı?" dedim, gergin bir şekilde.

"Ama bu kadar sıkı kuralların olduğu bir yerde... insan delirebilir, Elara." Elara, gözlüklerini hafifçe düzelterek başını salladı, ama bu sefer yüzünde biraz daha anlayış vardı. "Anlıyorum,prensim. Ama sarayın içinde kurallara uymak zorundasınız.. Bu tür şeyler, sizin gibi biri için daha da büyük bir anlam taşır."
"Sizin gibi biri mi?" diye sordum, bir anlam çıkaramadan. Elara bir an sessiz kaldı, sonra, "Evet, Prensim. Kraliyet soyundan gelen biri, her zaman daha dikkatli olmalı. Çünkü her hareketinizin sonuçları büyük olabilir." İçimdeki sıkışıklığı anlatacak kelime bulamıyordum. Kafamda dönen düşünceler birbirine karışıyordu.

Ya ben ne güzel köylü olarak yaşıyordum... Tamam, pek de güzel değildi, kabul. Ama en azından şu anda bir prens olmaya çalışmaktan kesinlikle daha iyiydi. Her günüm basit, sıradan ama özgürdü. Üstelik... Asıl prensi saraydan nasıl kaçırdılar? Koca saray, yüzlerce muhafız, hizmetkar ve uşaklar var... Hepsi nasıl oldu da fark edemedi? Ve en sinir bozucu olanı, kral bu kadar büyük bir önlemi çocuğu kaçırıldıktan sonra aldı. O zaman neredeydi önlemler, planlar, koruma? Ah, işte bu da yarı bir konu.

Düşüncelerim daha da karmaşıklaştıkça boğazımda bir düğüm hissediyordum. Ağlıcam desem, çok mu abartmış olurum? Hayır,sanmam. Henüz. Ama az kaldı. Gerçekten çok az kaldı. Bir yandan Elara'nın ciddi bakışları üzerimde, bir yandan sarayın devasa yükü omuzlarımda. Eğer asıl prens ölmediyse ve bu diyarda bir yerde saklanıyorsa... yemin ederim, onu bulup kendim öldüreceğim. Çünkü düşünsenize, benim güzelim basit hayatımı yaşıyor şu an!
Sabah uyanıyordur, iki lokma ekmek yiyordur, belki tarlada çalışıyordur. Oh ne âlâ memleket! Ama ben? Ben burada prens olmaya çalışıyorum, sürekli dikkatli ol, şöyle yap, böyle yap... Hayatım mahvoldu resmen.

Ama durun bir saniye... Ya gerçekten prens olmayı özlüyorsa? Yani, bir an durup düşünüyorum, olabilir mi? Belki bir gün ansızın çıkıp, "Ben buradayım, tahtımı geri istiyorum," diyebilir mi? Sonra kendi kendime gülüyorum. Hayır, sanmıyorum. Eğer prens olmayı özlemiş olsaydı, çoktan geri dönerdi, değil mi? Ama dönmedi. Ve bu da benim teorimi destekliyor. Beni burada bırakıp kaçtı. İşte tam bu yüzden, eğer bir gün onu bulursam... Gerisini siz tahmin edin. Ama bir yandan da düşünüyorum, ya aslında dönmek istemediği için değil de... dönmekten korktuğu için ortadan kaybolduysa? Hani belki de prens olmanın yükünden, sorumluluklarından kaçtı. Eğer öyleyse, şunu çok net söyleyebilirim. Kardeşim, beni niye bu işe bulaştırıyorsun? Git, kendin hallet işlerini! Ama hayır, tabii ki her şey bana patladı.

Belki de şu an bir köyde, kendine sahte bir isimle mutlu mesut yaşıyor. Hatta kim bilir, belki bir aşk hikayesi bile yazıyordur, küçük bir evde, şömine başında.
Ama ben? Ben burada, soyluların arasında kendimi rezil etmeme ramak kala, Elara'nın dersi üzerine ders yığdığı, her an birinin beni anlamadığımı fark edeceğinden korktuğum bir hayat yaşıyorum. Adalet bu mu, sevgili tanrılar? Ama yok, içimde hâlâ bir şüphe var. Ya gerçekten yaşıyorsa ve gerçekten mutluysa... İşte o zaman tüm sabrım taşar. Çünkü benim burada bu karmaşanın içinde çırpınıyor olmam, onun kaçıp gitmesine izin verdiğim anlamına gelir. Bir an sessizce, "Eğer dönerse, tahtı ona bırakıp kaçarım," diye düşündüm.

Ama sonra fark ettim ki, işler o kadar basit olsaydı zaten şu anda bu durumda olmazdım. Hayır. Bu noktadan sonra dönemezdim. İçimde hafif bir öfke dalgası yükselirken kendi kendime fısıldadım. Eğer dönmeye cesaret ederse... onun hayatını da rezil edeceğim. Kimsenin benim karmaşama bu kadar kolay sıyrılıp çıkmasına izin vermem. Bir an gözlerimi kapattım, öfkenin içimdeki kaynağını hissettim. “Ama sonra gelip ben tahtımı istiyorum,” dese, yemin ederim, ben de siktir çekip giderim. Yani neyin kafasını yaşıyorum?

Hem o kadar ders göreceğim, bir sürü formaliteyle uğraşacağım, sarayın her köşesinde birileriyle didişeceğim, Elara’nın öğretileriyle baş edeceğim... Sonra o çıkacak, "Ben geldim, tahtımı istiyorum" diyecek. Yok öyle bir dünya! Özür dilerim ama senin hakkın yok, kardeşim! Kendimi sakinleştirmeye çalıştım, ama gerçekten bunu yapmak zor oluyordu. Her şeyin bana, hiç beklemediğim bir şekilde patlaması… Tam olarak istemediğim şeyin içine sürükleniyorum.
Birinin hayatını değiştirebilmesi bu kadar kolay mı? Biri sadece kaybolup gitse ve geri dönüp tüm hayatımı yerle bir etse? Bunu kabul edemezdim. Bunu düşündükçe daha da sinirleniyordum.

Gerçekten de öyle bir şey olursa, tahtı bırakıp kaçmanın çok ötesinde bir şey yapardım. O kadar zahmetin ardından, birinin gelip ‘benim hakkım’ demesi... İstemiyorum, kabul etmiyorum. Yavaşça, derin bir nefes aldım ve Elara’ya baktım. Şimdi her şeyin temellerini atmak gerekiyordu. Bu karmaşayı, bu anı, ben çözmeliydim. Ama bir şey çok netti: Bu dünyada kimse, bir prensin hayatını bu kadar kolayca bozarak üstüne konamazdı. Bu, kesinlikle benim hakkım değildi. Evet, kesinlikle bir plan yapmam gerekiyordu.

Ama önce... Elara'nın konuşmasını dinlemek zorundaydım. Çünkü onun bakışları şu an bile üzerimdeydi ve "Bir sonraki dersiniz konuşma becerileri," demek üzereydi. Yine kendi kendime çok konuştum, farkındayım. Ama işte, bazen bu kadar karmaşık bir durumun içinde kaybolduğunda, insan bir şekilde düşüncelerini dışarıya atmak zorunda kalıyor. Neyse, ben sana diyorum, okuyucu hanım veya bey, her kimseniz artık, siz de hiç uyarmıyorsunuz ama!
Neyse Elara'yı dinleyim yoksa beni dövecek şekilde bakıyo Elara, gözlerini bana dikip sorusunu tekrar etti. "Prensim, dinliyor muydunuz?” Sanki derin bir uykudan uyanmış gibi, bir anlığına neyle karşı karşıya olduğumu bilemedim.

Sözlerim havada asılı kaldı, kafamda düşünceler birbirine girdi. Şu an sadece, gözlerimin ve kafamın arasındaki mesafede kalan bu boşluktan kurtulmam gerekiyordu. Ne diyeceğimi bilemedim. "Ah, evet, evet, çok haklısın," diye geçiştirdim, ama neye evet dediğimi gerçekten bilmiyordum. Hani, bir yanda Elara'nın ciddi bakışları, diğer yanda ise kendimi bir kez daha içinde bulduğum bu garip ortamın ağırlığı vardı. Bazen insanın kafası o kadar karışır ki, söylediği şeyin ne anlama geldiğini bile sorgulamadan geçer. İşte ben de öyle bir anın içindeydim. Düşüncelerim çok hızlı geçip gidiyordu ama bir türlü odaklanamıyordum. Gözlerim tekrar Elara'nın gözlüklerinin arkasındaki bakışlara kaydı. O bakışlar, sanki her an "Bu kadar mı?" demek üzereydi.
Elara, benim bu kaybolmuş hâlimi fark etmişti ve belki de sabırsızca bekliyordu. Ne dese, ne yaparsa yapsın, en iyi ihtimalle beni bir adım ileriye götürmek için bir fırsat arıyordu.

Ama ben, o an, sadece kurtulmaya çalıştım. "Evet, haklısın," demek, biraz da kendimi sorumluluktan kaçırmak gibiydi. Ama fark etmiştim ki, ne kadar kaçarsam kaçayım, sonunda o bakışların daha da derinleşmesi kaçınılmazdı. "Neyse, sana kolay gelsin tatlı hizmetçi," dedim, ona gülerek ve alaycı bir şekilde saçını okşadım. Elara'nın yüzü hemen dondu ve bir an için gözleri büyük bir şaşkınlıkla bana bakmaya başladı. Ama o an, hemen yanaklarının hafifçe kızardığını fark ettim. Bu, benim için kesinlikle galip gelmiş olduğum bir andı. Çünkü o soğuk ve mesafeli tavırlarının ardında, en ufak bir kırılma noktasını görmüştüm. Bütün bu soğuk tavrına rağmen, o an bir şekilde içinden geçen her şeyin benden uzak olduğunu düşündürebileceğini düşündüm. Ama o zaman bile, gülümsedim.

Elara ne kadar soğuk görünse de, içinde bir yerde ona yaklaşmayı başardım mı, o an işte kazanmıştım."Ne de olsa benim de gitmem gerek, sonuçta bir prensim artık, değil mi?" dedim, biraz da zoraki bir gülümsemeyle, ve ders odasından hızla çıktım. Gerçekten de, o an o kadar büyük bir rahatlama hissettim ki, sanki bir anda bir dünyayı sırtımdan atmışım gibi oldu. Elara’nın kızarmış yanakları hala kafamda yankılanıyordu. Ama o da ne? Bunu gerçekten başardım mı? Kafamı hızlıca sallayarak, kendi kendime gülümsedim.

Şu an başka bir şey düşünmek bile, Elara’yı geride bırakmak için yeterli bir sebepti. Ders odasının kapısını hızla kapatırken, Elara'nın bana nasıl bakacak olduğunu merak ettim. O an kaçmak iyiydi; bir sonraki sahnede Elara'nın ruh halini görmek oldukça heyecan verici olacaktı. Ama şimdilik, önemli olan sadece kaçmak ve bir süre bu durumu sindirmekti.

Arkamdan “Prensim, gitme!” diye bir ses duymadım, ama galiba Elara beni bu sefer gerçekten deli gibi düşünüyordu. O kadar eğleniyordum ki, bu kadar basit bir şey bile bana yeterince gülme sebebi oluyordu. Büyük koridorda, kafamda hala gülümsediğim olayın etkisiyle, hızlıca koşuyordum.
Tam o sırada, her zamanki gibi, sarayın evcil kedisi—minik, tombul, tüyleri gri olan—karşımdan çıkıp önüme birdenbire yerleşti. Bir an ne olduğunu anlamadım, ama kedi bana bakarken, bende büyük bir hızla ona doğru yaklaşırken, sanki bütün dünya yavaşlamış gibi hissettim.
Hayır, hayır, hayır...! diye düşündüm ama iş işten geçmişti. Bir adım geri atmaya çalışırken, o kadar dengesizdim ki, kendi ayaklarımın arasında kayarak yere düştüm. Evet, tabii ki şaşırmadım!

Ve işte o an, kedinin gözlerinde tam bir korku ifadesi belirdi. O minicik pateriyle hızla kaçtı, sanki ölümden kaçıyormuş gibi. Gerçekten de, benimle yaşadığı bu yakın teması asla istemediği belliydi. Yere düştüğümde, kafamın üstüne bir an her şeyin nasıl berbat olduğunu düşündüm, ama sonra bir şey fark ettim, kedinin o korkuyla kaçışını izlemek beni bir an bile olsa güldürdü.
O minik, masum hayvan gerçekten de benden korkuyordu. Şimdi duralım, millet. Belki "Sarayda kedi mi olur?" diye düşünebilirsiniz, ama cevabı çok basit. Evet, burada kediler var!

Velmoria'da kediler, kutsal varlıklar olarak kabul edilir. Durun, hemen açıklayayım. Kediler, sadece sevimlilikleriyle değil, aynı zamanda bir statü sembolü olarak da değer taşır. Yani, kedileri olan bir evin sahipleri, bu kedilerin bakımına ne kadar önem verirlerse, o kadar zengin sayılırlar.
Ve evet, sarayda tam beş kedi var. Bunu çok ciddiye alın, çünkü bu kediler, sarayın zenginliğini simgeliyor. Her bir kedi, burada yaşayanların ekonomik durumunun bir nevi göstergesi.

Durum şöyle. Sarayda beş kedi var, ama işin ilginç yanı, bu kedi sayısı alt tabakalara indikçe azalıyor. Yani, devletle ilgilenen bürokratlardan tutun da, halkın daha alt sınıflarına kadar, kedilerin sayısı her seviyede değişiyor. Mesela, hükümetle ilgili işlerde çalışan kişilerin evlerinde dört kedi bulunuyor. Bu durum, onların nasıl bir sosyal statüye sahip olduklarını gösteriyor. Biraz saçma şekilde anlatmış olabilirim, ama bence siz anladınız.
Ayağa kalkıp üstümü silkeledim, biraz önceki düşüşün getirdiği hafif utanç hissini atmaya çalışarak. Gözlerim koridoru taradı, ama neyse ki kimse yoktu. Sarayın o uzun, geniş koridorları genellikle kalabalık olurdu, ama o an tam da ihtiyacım olan sessizliği bulmuştum.

Her şeyin biraz daha sakinleştiği bir an gibi hissediyordum. Derin bir nefes alıp, hızla ayakkabılarımı düzelttim. Kimseye düşecek gibi de görünmemiştim ya, işin doğrusu, bu kadarına da şaşırmam.
Ama neyse ki, sarayın duvarları bana her zaman bir yansıma sunmuştu, ve o yansıma, bu kadar küçük bir olayla da olsa, yine bana eğlenceli bir hafiflik hissi veriyordu. Yavaşça ilerlerken, sesimin yankıları duvarlardan dönüp beni takip ediyordu. Koridor tamamen boştu, bu da demek oluyor ki... biraz rahatlayabilirim.
⋆⭒˚.⋆🜲 ⋆⭒˚.⋆

Akşam yemeği vakti nihayet geldi. Yemeklerin kokusu sarayın her köşesini sarmıştı, mutfaktan gelen bu lezzetli esanslar akşamın ne kadar keyifli geçeceğinin sinyali gibiydi. Yemek masası, her zamanki gibi büyük ve zarif bir şekilde hazırlanmıştı.
Lezzetli yemekler her tarafta sıralanmış, masa büyük bir özenle düzenlenmişti. En sevdiğim anlardan biriydi; bu sofrada geçirilen her dakika, sıcak yemeklerin ve kalabalığın ortasında bir huzur buluyordum.

Kral, elbette baş köşede oturuyordu, her zaman olduğu gibi. Yanında, annem—Kraliçe—gülümsüyor, onun bakışlarında sakin bir otorite vardı. Sağında ise, ablam Prenses Riha oturuyordu.

Prenses Riha, zarafetiyle dikkat çekerken, bana bazen bir yetişkin gibi, bazen de en yakın arkadaşım gibi geliyordu. Ama bu akşam, fark ettiğim bir şey vardı. Tek erkek olduğumu sanıyordum, ama sonradan öğrendim ki, aslında abim de vardı!
Abim, Prens Isaac, diğer prensler gibi dışarıdan bakıldığında, soğuk ve ciddi bir tavırla gözükse de, aslında oldukça sıcakkanlı ve güler yüzlüydü. Tabiki sadece karısına karşı.

Ama evlenip kendi krallığında yönetici olduğu için, aslında o da bir anlamda bir kraldı. Bu yüzden, "abim" diyerek, yanımıza katıldığında Kraliçe Zaru—yengem—yanında yerini alıyordu. Yengem, zarafetiyle bilinen ve herkesi kendine hayran bırakabilen bir kadındı.
Prenses yada Kraliçe Zaru ve Prens Isaac, tatil için geldikleri için, bu günlerde bizim krallığımıza konuk olmaları, hoş bir sürprizdi. Ama tatilin sonrasında, kendi krallıklarında tekrar yönetim onlarındı. Tüm bu karışıklıklar ve isimler arasında, masadaki sessizliğin içinde ailemin varlığı beni her zaman rahatlatıyordu.
Bu ailedeki akraba isimleri biraz karmaşık, aslında benim ailem değiller mantıken ama işte, bir şekilde hayatımı, kimliğimi onlar şekillendiriyor. Ne zaman bir resmi etkinlik olsa, bu isimler ve unvanlar biraz kafa karıştırıcı hale gelebiliyor.

Mesela, Prens Isaac, aslında abim değil, ama yengem Kraliçe Zaru -gerçi o da yengem değil ama neyse- ile birlikte bizimle bu akşam yemeğinde. Bütün bu karmaşık aile yapısı içinde bir tür belirsizlik var. Bazen kendimi, oraya ait gibi hissetsem de, bir yanda hep bir yabancılık hissi de taşıyorum.
Keşke bir DNA testi gibi bir şey olsa, böylece kimin kim olduğunu, hangi kan bağlarının gerçek olduğunu net bir şekilde öğrenebilsek. Ama biliyorum ki, o teknoloji bir hayli uzak. O zamana kadar, bütün bu karmaşık ilişkileri sadece başımın etrafında dönüp durarak anlamaya çalışacağım. Bazen bu kafa karışıklığı biraz zorlayıcı olabiliyor, ama işin komik yanı, hepimizin bu duruma alışmış olması. Yani, evet, pratikte hepsi birer akraba, ama duygusal olarak, bazen onlardan biri olmak da zor.

Muhtemelen tahta geçtiğimde tarihe, "döneminde hiçbir yenilik ve ıslahat yapmamış" biri olarak geçeceğim, diye düşünüyorum. Çünkü hep aynı eski düzenin içinde dönüp duracağım gibi hissediyorum.
Tabii ki bu sarayın, bu aile yapısının içinde, değiştirilmesi gereken şeyler var ama... her şey o kadar derin ve karmaşık ki, o kadar çok engel var ki, cesaretimi toplayıp da bir şeyleri değiştirmeyi düşünmek bile zor.
Bir tarafta sarayın eski gelenekleri, bir tarafta da bu kadar çok kişinin beklentileri… her biri, tahta oturduğumda tek başıma bir değişim yapabileceğimi düşündürmüyor.

Belki de tarihi değiştiren liderler, bir noktada gerçekten "yeter" deyip, her şeyin sınırlarını zorlayanlar olmuşlardır. Ama ben şimdilik, bu kadar karmaşanın içinde, bir adım bile atmaya korkuyorum. Belki de tarihe yaşamını olduğu gibi geçirmiş" biri olarak kaydolurum.
Zamanla belki o kadar fazlasını yapmam gerekir ki, geçmişim sadece bir başlangıç noktası olarak kalır. Ama şu an için tek düşündüğüm şey, o kocaman tahtın önünde nasıl duracağım ve o kadar çok dikkatli hareket etmem gerektiğini düşünmek.

Bunlar yine bir şeyler konuşuyorlar ama ben saray dilini anlamıyorum ki, of… O kadar karmaşık bir dil var ki, her şeyin bir anlamı olduğu kesin ama ne yazık ki ben bu kraliyet dünyasında biraz yabancıyım. Herkes böyle resmi, ağır bir şekilde konuşuyor, her cümlenin içinde onlarca farklı anlam gizli, sanki kelimeler sadece seçilmiş birkaç kişi tarafından anlaşılacak şekilde şekillendirilmiş.

Bazen öyle bir an geliyor ki, odanın içinde sesler birbirine karışıyor, herkes bir şeyler söylüyor ama ben tek bir kelimeyi bile tam anlamıyorum. Herkes birbirine saygılı bir şekilde hitap ediyor, titizlikle kelimelerini seçiyor, sanki her adım, her konuşma kurallara bağlıymış gibi. Kraliyet dilinde, sadece doğru şekilde konuşmak değil, aynı zamanda doğru vücut dilini kullanmak, doğru şekilde eğilmek, doğru bakış açısını benimsemek de çok önemli.
Bir yanlış kelime ya da yanlış bir hareket, insanın prestijini yerle bir edebilir. Tam da bu yüzden, bu sessiz ortamda kendi kendime "Beni kimse anlamazsa, ben de kimseyi anlamam" diyorum, ama aslında böyle bir şey demek bile saray içinde oldukça büyük bir hata olabilir.

Herkes masada bir şeyler konuşuyor, ama ben sadece takılıp kalan bakışlarla etrafı izliyorum. Kafamda bin bir düşünce var, ama dudaklarımdan dökülen tek şey, sadece basit, anlamı net olmayan birkaç kelime. Bu dilin ötesine geçmek, kelimelerin ardındaki gizli anlamı kavrayabilmek, her gün birkaç saatimi derslere ayırmamı gerektiriyor.

Ama bu da bir noktada bana hep şunu hatırlatıyor. Ben buraya ait değilim. Bu sarayın dünyasında adımlarım hep hafif, ama bazen yanlış bir hamleyle kayacağım gibi hissediyorum, ki öylede oluyor.