1. bölüm / 1
KAYIP TANRILAR ŞARKISIFISILTI
Bölümler 1Şu an: FISILTI
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Fısıltı
Gece, sınır köyüne her zamankinden daha ağır çökmüştü.
Elara, evin arkasındaki küçük tahta kulübede oturmuş, dizlerini göğsüne çekmiş, sırtını soğuk duvara dayamıştı. Gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. Uyuyamıyordu. Dışarıda rüzgâr, kurumuş otları ve kırık çitleri okşayarak geçiyor, ara sıra tahta duvarlara çarpıp içeri sızıyordu. Köyün diğer evlerinden hiçbir ses gelmiyordu. İnsanlar çoktan uyumuştu. Ya da uyuyor gibi yapıyordu. Çünkü bu topraklarda gece, yalnızca karanlık demek değildi. Bazen dinlemek demekti. Bazen de... duyulmamaya çalışmak.
Ve Elara dinliyordu.
İlk başta rüzgârın uğultusu gibi gelmişti. Alışılmış, tanıdık bir ses. Sonra bir nefes. Daha sonra, çok uzaklardan gelen, neredeyse unutulmuş bir melodinin parçaları. Kelimeleri yoktu. En azından insan dilinde kelimeleri yoktu. Ama ses bir şey anlatıyordu. Ağır, yorgun ve sonsuz bir şey. Sanki yüzyıllardır susturulmuş bir ağız, nihayet aralanmış ve ilk hecesini döküyordu.
Elara'nın sol gözü her zamanki gibi griydi. Sağ gözüyse altın rengine çalıyordu. Köy halkı bunu "tanrıların laneti" diye adlandırıyordu. Çocuklar ondan kaçıyor, yaşlılar omuz silkip yüz çeviriyordu. Annesi ölmeden önce, "Bu bir lanet değil," demişti. Sesi o gece de hâlâ kulağındaydı. "Bu bir kapı." Sonra kapı kapanmış, anne ölmüş, baba da aynı gece ortadan kaybolmuştu. O günden beri Elara, köyün en ucundaki o küçük, eğri kulübede yaşıyordu. Kimse ona yaklaşmıyordu. Kimse de onu kovmuyordu. Sanki herkes, onun varlığını görmezden gelmenin en güvenli yol olduğuna karar vermişti. O da buna razı olmuştu. Ta ki şarkı netleşene kadar.
Bu gece ses daha yakındı.
Elara gözlerini açtı. Kulübenin tek, küçük penceresinden içeri süzülen ay ışığı, tahta zemine soluk, titreyen bir çizgi çizmişti. Dışarıda, köyün arkasındaki yamaçta, eski mezarlığın taşları rüzgârda hafifçe titreşiyor gibiydi. Belki de titreşmiyordu. Belki de sadece o öyle hissediyordu. Ama göğsünün ortasında, kalbinin hemen altında, garip bir baskı vardı. Sanki birisi parmağını oraya bastırıyordu.
Ayağa kalktı. Ayakları çıplaktı. Toprak soğuktu, neredeyse ıslak gibi. Kapıyı yavaşça araladı. Menteşeler hafifçe gıcırdadı. Dışarı çıktı.
Köy uykudaydı. Tahta evler, eğri çitler, kurumuş kuyular... Her şey yerli yerinde duruyordu. Ama hava farklıydı. Sanki birisi, çok uzun zamandır kapalı duran bir kapıyı aralamış ve içeri eski bir koku sızdırmıştı. Toprak, yağmur, yanık taş ve... bir de başka bir şey. Tütsü gibi ama daha ağır. Daha eski.
Elara yamaçlara doğru yürümeye başladı. Ayakları, yıllardır ezdiği patikayı ezbere biliyordu. Çakıllar tabanına batıyor, kuru dallar kırılıyordu ama o yavaşlamadı. Mezarlığa geldiğinde durdu. Taşların çoğu isimsizdi. Birkaç tanesinde ise silik harfler kalmıştı. "Burada yatanlar, şarkıyı duydu" yazıyordu birinde. Başka birinde sadece yarım kalmış bir çizgi vardı. Sanki yazan kişi, yazmaya başlayıp birden korkmuş ve bırakmıştı.
Şarkı burada daha güçlüydü. Artık rüzgârın arasından değil, toprağın altından geliyordu.
Elara dizlerinin üzerine çöktü. Etekleri ıslandı. Toprağa avuçlarını bastırdı. Gözlerini kapadı.
Ses geldi.
Bu sefer sadece bir melodi değildi. İçinde bir yalvarış vardı. Bir hatırlatma. Ve çok derinlerde, neredeyse duyulmayacak kadar zayıf bir öfke. Sanki birileri, uzun zamandır unutuldukları için hem üzülüyor hem de kızıyordu.
"Kimsiniz?" diye fısıldadı Elara. Sesi geceye karıştı, kayboldu.
Cevap gelmedi. Ama şarkı değişti. Bir an için, sanki birisi ona adıyla seslenmiş gibi oldu.
Elara.
Sonra ses dağıldı. Rüzgâr yeniden sıradan bir rüzgâra dönüştü. Ama o isim kulağında kaldı. Kendi adını, kendi dilinde duymamıştı. Daha eski bir dilde duymuştu. Kemiğine işleyen bir dilde.
Elleri titriyordu. Avuçlarının içinde, toprağın altında bir şey hissetmişti. Soğuk. Sert. Ve... titreşen.
Parmaklarıyla kazımaya başladı. Tırnakları kırıldı, derisi yırtıldı, kan toprağa karıştı ama durmadı. Birkaç karış derinde, siyah bir taş parçası buldu. Üzerinde çok eski, neredeyse silinmiş runik işaretler vardı. Taşı eline aldığında, altın rengi gözü bir an için parladı. Şarkı yeniden yükseldi. Bu sefer daha yakındı. Sanki taşın içinden, doğrudan kafasının içine akıyordu.
Elara ayağa kalktı. Taşı sıkıca tuttu. Köye doğru bakındı. Hâlâ kimse uyanmamıştı. Bacalardan duman çıkmıyordu. Pencereler karanlıktı. Ama o, bir şeylerin değiştiğini biliyordu. Bu gece, şarkı sadece bir fısıltı olmaktan çıkmıştı. Artık bir çağrıydı.
Ve çağrılar cevap beklerdi.
Kulübeye dönerken, arkasından bir ses duydu. Ayak sesi değildi. Daha çok... bir şeyin yerde süründüğü, toprağı yaladığı bir sesti. Elara dondu. Nefesini tuttu. Yavaşça arkasına baktı.
Mezarlığın kenarında, taşların arasında, koyu bir gölge kıpırdadı. İnsan biçiminde değildi. Daha çok, dumanın ve külün bir araya gelip geçici bir şekil aldığı bir şeydi. Gölge ona doğru eğildi. Bir an için Elara'nın altın rengi gözüne baktı. Gözlerinde bir şey yoktu. Sadece boşluk. Sonra dağıldı. Rüzgârla birlikte yok oldu. Geride yalnızca yanık koku kaldı.
Elara nefesini saldı. Kalbi göğsünde hızla atıyordu. Taşı daha sıkı kavradı. Avucunda sızlıyordu artık. Sanki taş onun kanını emiyor, ısınıyordu.
Kulübeye girdi. Kapıyı sürgüledi. Sürgüyü iki kez kontrol etti. Taşı yere, sönmek üzere olan ateşin yanına bıraktı. Ellerini yıkamak istedi ama su yoktu. Sadece eski, kirli bir bezle kanını sildi. Bez kıpkırmızı oldu. Sonra ateşin karşısına oturdu ve taşa baktı.
Şarkı hâlâ devam ediyordu. Artık sadece dışarıda değil, kafasının içindeydi. Kelimeler hâlâ yoktu. Ama anlam yavaş yavaş beliriyordu. Sanki birisi, çok eski bir dilde ona fısıldıyordu:
Biz unutulduk.
Biz susturulduk.
Bizi hatırla.
Elara dizlerini göğsüne çekti. Çenesini dizlerine dayadı. Gözlerini kapatmadı. Bu gece uyuyamayacağını biliyordu. Çünkü şarkı, bir kez duyulduktan sonra kolay kolay susmuyordu. Ve o taş... o taş artık sadece bir taş değildi. Bir anahtardı. Ya da bir kapı.
Dışarıda rüzgâr yeniden esti. Bu sefer köyün diğer tarafındaki dağlardan geliyor gibiydi. Uzaklarda, çok uzaklarda, bir yerlerde, birisi aynı şarkıyı mırıldanıyordu. Elara değildi. Başka birisiydi.
Ya da başka bir şey.
Elara taşa uzandı. Parmakları runik işaretlerin üzerinden geçti. İşaretler onun dokunuşuyla hafifçe ısındı, neredeyse yandı. Altın rengi gözü yeniden parladı. Bir an için önünde devasa bir taht gördü. Taht boştu. Ama tahtın arkasında, yıldızların arasında, kocaman, yorgun gözler ona bakıyordu. Gözler, onu tanıyor gibiydi. Sonra görüntü kayboldu. Sadece karanlık kaldı.
Elara geriye yaslandı. Sırtı duvara çarptı. Nefesi düzensizdi. İlk defa, net bir şekilde anladı:
Bu şarkı sadece bir hatıra değildi.
Bu şarkı bir kapıydı.
Ve o kapı, bu gece aralanmıştı.
Sabaha karşı, köyün diğer ucundaki evlerden birinde bir bebek ağladı. Sonra sustu. Elara hâlâ ateşin başında oturuyordu. Taş avucunda, kanı kurumuştu. Gözleri yarı açıktı. Şarkı artık fısıltı değildi. Daha derindi. Daha yakındı.
Ve Elara biliyordu.
Bu sadece bir başlangıçtı.
Sabah olduğunda, köy halkı Elara'nın kulübesinin önünde siyah bir taş parçası ve yerde kurumuş kan izleri bulacaktı. Ama Elara orada olmayacaktı.
Çünkü şarkı, artık sadece dinlenmek istemiyordu.
Söylenmek istiyordu.
Ve Elara, o şarkıyı söyleyecek tek kişiydi.
Yazarın notu...
Yeni bölüm haftaya gelecek iyi okumalar canlarım 🌺 🌺 🌺
Okuduğunuz günün tarihini buraya yazar mısınız...
Bölüm etkileşimi
