7. bölüm · Kaybedilen hayat -gerçek ailem-

...

Maya Ateş

Odadaki hava ağır ve sessizdi. Babaannenin yüzündeki yılların yükü, adımlarına ve sesine yansıyordu. Elinde, ailenin üç yıldır kayıp olan kızının hikayesini açıklayacak olan fotoğraf ve dosya vardı.
“Artık bilmeniz gerekiyor,” dedi babaannenin sesi titreyerek ama kararlı bir şekilde. “Kızınız… Işıl ışık… üç yıl önce… şehit düştü.”
Oda buz kesmişti. Vedat, derin bir nefes aldı, gözleri doldu ama kendini tutmaya çalıştı. “Nasıl… nasıl şehit düştü? Nerede?” diye sordu titreyen bir sesle.
Babaanne, yıllardır gizli tuttuğu gerçeği ağır ağır açıkladı: “İki yıl önce, Kandil Dağları civarında bir operasyon sırasında… maalesef şehit düştü. Tabutu düz bir şekilde, Türk bayrağıyla kaplanmış olarak getirildi. Fotoğrafları da burada.”
Nermin Hanım titreyen elleriyle fotoğrafı aldı ve yavaşça açtı. O anda gözleri dondu; fotoğrafta duran masmavi gözler, yıllardır aradığı öz kızını karşısına çıkarmıştı: Işıl ışık…
Ama fotoğrafa bakarken bir şey dikkat çekiyordu: Işılay da oradaydı, yanında oturuyordu, ama o ailenin öz kızı değildi. İlayda ise boş bir ifade ile hiçbir tepki vermiyordu; sanki yılların acısı ve şokunu içinde tutuyordu. Nermin Hanım ve Vedat, kızlarına ulaşmaya çalışırken, Işıl ışık hiç tepki vermiyor, yüzü duygusuz ve sert bir ifade ile onları izliyordu.
Babaannenin sesi odada yankılandı: “Kızınız… gerçek öz çocuğunuz. Ama üç yıl boyunca kayıp oldu. Bu fotoğraflar ve kayıtlar, onun gerçekte nerede olduğunu gösteriyor.”
Vedat ellerini sıkıca yumrukladı, gözlerinde hem öfke hem de çaresizlik vardı: “Üç yıl… üç yıl boyunca kayıptı… ve biz bilmiyorduk. Ama nasıl… neden…?”
Babaanne başını salladı, acısını içinde tuttu: “Bilmiyorum… Ama tabutu ve fotoğrafları gösterdiğimde artık gerçeği görebilirsiniz. Kızınız artık burada, karşınızda…”
Odadaki herkes sessizdi; üç yıldır kayıp olan kızlarını ilk kez böyle görüyordu. Ama Işıl ışık’ın ifadesiz bakışları, aileyi hem umutlandırıyor hem de korkutuyordu. Bu an, hem bir kavuşma hem de yılların verdiği travmanın derinliğini simgeliyordu.

Babaanne, ağır adımlarla odanın ortasında durdu. Elleri titreyerek küçük bir zarfa sarılmış kızının yıllar önce kesilmiş saç tellerini çıkardı ve Nermin Hanım’a, Vedat’a uzattı. Ardından yanında getirdiği bir kağıdı açtı; kağıtta şehitliğin adresi ağır, özenli harflerle yazılıydı.
“Bunu alın,” dedi, sesi titrek ama kararlı. “Ve gidin… kızınızın yanına… Ama önce… bu bilgiyi saklayın. Zamanı geldiğinde öğreneceksiniz.”
Aile, ellerinde saç telleri ve kağıt ile ağır adımlarla odadan çıktı. Arkalarında odada toplanmış olan doktorlar, avukatlar ve diğer aile üyeleri sessizce bekliyordu; herkesin gözünde bir korku ve merak vardı.
Yaklaşık iki saat sonra, polis laboratuvarından gelen telefon sesi odadaki sessizliği bozdu. Babaanne telefonu aldı, titreyen elleriyle mikrofonu kulağına götürdü ve DNA sonuçlarını bekledi. Ses titrek ama net çıktı:
“Sonuçlar olumlu… DNA, tam eşleşiyor. Işıl ışık… bu sizin öz çocuğunuzdur.”
Nermin Hanım, Vedat ve aile üyeleri birbirlerine sarıldılar ama gözlerindeki karmaşa durmuyordu; bir yandan sevinç, bir yandan da yılların getirdiği öfke ve acı vardı. Bu sırada fark ettiler ki Işılay, ailenin kızlarından değildi; İlayda gerçek ailenin kızıydı.
Aile, hemen hastaneden çıkar çıkmaz, yönlerini şehitliğe çevirdiler. Gökyüzü bulutluydu, rüzgar hafif ama serindi; herkesin adımları ağır, kalpleri ise daha da ağırdı. Şehitliğe vardıklarında yan yana dizilmiş mezarlar dikkatlerini çekti; iki tabut arasında duran mesafe, aileyi hem yordu hem de kaşlarını çatmalarına sebep oldu.
O sırada, aileyi takip eden en büyük asker başını eğdi ve fısıldadı:
“Bunlar… özel kuvvetlerden, Kartal Timi’ydi. Kızlar ve askerler… hepsi aynı operasyonun içinde yer almıştı.”
Vedat, kaşlarını çatarak mezarların arasından yürüdü. İçinde hem öfke hem de derin bir üzüntü vardı. “Kaç yıl… ne acılar… ve şimdi… işte karşımızda,” dedi, sesi kısık ama keskin.
Nermin Hanım gözlerini kapadı ve derin bir nefes aldı. “Ama artık… artık buradayız. Kızımız burada…”
Mezarların yanına geldiklerinde, tabutların üzerindeki Türk bayrakları nazikçe dalgalanıyordu. Işıl ışık’ın isminin yazdığı tabut ve yanında duran İlayda, ailenin gözünde hem bir kabullenme hem de yılların verdiği acının simgesiydi.

Şehitliğe vardıklarında, yan yana dizilmiş mezar taşları dikkat çekiyordu. Hepsi özenle işlenmiş, üstlerine Türk bayrakları sarılmış, çiçekler ve rüzgar gülleri ile süslenmişti. Her mezarın önünde, küçük ama özenli bir taş plaka vardı; üzerine şehidin adı ve doğum tarihi işlenmişti, hepsi 24 Ekim günü ile işaretlenmişti ama yılları farklıydı.
Soldan başlayarak dizilmiş mezar taşları şöyle sıralanıyordu:

Şehit
Yüzbaşı Serkan
Doğum 24 Ekim 1980
Şehadet 24 Ekim 2022

Mezar taşı sade ama saygı doluydu, üstünde bir kırmızı karanfil demeti ve küçük bir Türk bayrağı dikiliydi.

Şehit
Üsteğmen Ali
Doğum tarihi 24 Ekim 1981
Şehadet 24 Ekim 2022

Serkan’ın hemen sağında, mezar taşı parlak mermerden yapılmıştı, üzerine beyaz karanfil ve bir çift mum yerleştirilmişti.

Şehit
Kıdemli başçavuş Mustafa Kayhan
Doğum 24 Ekim 1978
Şehadet 2022

Ali’nin sağında, mezar taşı üzerinde rüzgar gülü ve taze kırmızı güller vardı, taşın kenarları ince işçilikle süslenmişti.

Şehit
Astsubay Çavuş Emre Aydın – Doğum tarihi: 24 Ekim 1985 şehadet 24 Ekim 2022

Mustafa’nın yanında, taşın önünde çiçek aranjmanı ve küçük bir Türk bayrağı duruyordu.

Şehit
Uzman Çavuş Burak Yılmaz – Doğum tarihi: 24 Ekim 1983
Şehadet 24 Ekim 2022

Emre’nin sağında, taş sade ama anlamlıydı; üzerinde bir rüzgar gülü ve kırmızı beyaz karanfiller vardı, taşın yüzeyi güneş ışığıyla parlıyordu.

Şehit
Işıl Işık kaya – Doğum tarihi: 24 Ekim 2008
Şehadet 24 Ekim 2022

Burak’ın hemen yanında, mezar taşı diğerlerinden daha küçük ama özenliydi. Üzerinde minik bir Türk bayrağı, rüzgar gülü ve İkizler için iki küçük beyaz karanfil vardı.

Işılay Işık – Doğum tarihi: 24 Ekim 2008
Şehadet 24 Ekim 2022

Işıl’ın yanındaki taş, kardeşinin taşına simetrik olarak yerleştirilmişti; aynı şekilde Türk bayrağı, rüzgar gülü ve karanfillerle süslenmişti.
Mezar taşlarının etrafında düşük çitler ve doğal taşlarla çevrili küçük bir alan, taşların daha da belirgin olmasını sağlıyordu. Her taşın önünde, yakınlarından bırakılmış fotoğraflar, mumlar ve küçük oyuncaklar duruyordu. Rüzgar gülleri hafifçe dönüyor, çiçeklerin yaprakları nazikçe sallanıyordu.
Gökyüzü bulutluydu, hafif rüzgar mezarlıkta dalgalanıyor, her mezar taşının üstündeki çiçek ve bayraklar nazikçe sallanıyordu. Bu tablo, hem derin bir saygıyı hem de kaybedilenlerin hatırasına duyulan özlemi yansıtıyordu....