1. Bölüm_ Cazibe

Vaveyla Yazarı: Marcelina Merry

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 1Şu an: 1. Bölüm_ Cazibe
  1. 1 1. Bölüm_ Cazibe3.353 kelime · Okuduğun bölüm

Yazarın Anlatımıyla...

New York’un en görkemli, sadece seçkin simaların adım atabildiği lüks restoranlarından birinin kapısı açıldığında, içerideki tüm uğultu bir anlığına bıçak gibi kesildi. Göz alıcı bir kadın içeri girmişti. Uzun boyu, vücudunu bir sarmaşık gibi saran dar, askılı elbisesinin altındaki kusursuz kıvrımları ve her adımında çevreye yaydığı o tehlikeli cazibe nefes kesiciydi. Omzuna dökülen hafif kıvırcık siyah saçları, uzun ve hacimli kirpiklerinin gölgelediği bal rengi gözleriyle birleştiğinde, bakanın aklını başından alacak türden bir güzelliğe sahipti.
Ancak asıl dikkat çeken şey, kadının zarafeti değil, koluna girdiği adamdı. Yanındaki boyu kısa, kilolu ve yaşlı adam, kadının kusursuzluğunun yanında adeta bir leke gibi duruyordu. Yüzü yaşlılık lekeleriyle kaplıydı, kafası tamamen keldi ve kadının aksine oldukça çirkindi. Yirmilerinin henüz başında görünen bu büyüleyici kadının yanında, altmışlarının sonunu süren bu adam ilk bakışta bir dedeyi andırıyordu. Fakat adamın kadının vücudunda gezdirdiği şehvet dolu, aç gözleri aralarındaki ilişkinin hiç de akrabalıkla alakası olmadığını açıkça fısıldıyordu.
Kadın, dedesi yaşındaki bu adama baştan çıkarıcı bir tebessümle göz kırptı. Birlikte, sadece özel davetlilerin ve VIP müşterilerin geçebildiği, New York manzarasına açılan balkona doğru ilerleyip masalarına geçtiler. Takım elbiseli, silahlı ten koruma ise etraflarında etetten bir duvar örerek yerlerini aldı.
Saatler süren yemek boyunca adam, kadının tabağını doldurup durdu, imalı ve cinsel içerikli şakalar patlattı. Kadın bu durumdan pek rahatsız görünmüyordu; adamın şakalarına kahkahalarla karşılık vermiyor ama onu terslemiyordu da. Birkaç dakika sonra, adam masadaki kadehini kaldırıp bir şeyler söylediğinde kadın hafifçe sırıttı. Çantasından telefonunu çıkardı, bir numarayı tuşladı ve soğuk bir sesle konuştu: "Görev tamamdır." Bu kelimeleri akıcı bir Rusça ile söylediği için, karşısındaki yaşlı adam ne dediğini anlamamış, sadece kadının güzelliğini izlemekle yetinmişti.
Restorandan çıktıklarında kadın amacına ulaşmıştı. Şehrin gürültüsünden uzaklaşıp adamın taşradaki malikanesine doğru gitmek üzere lüks bir makam aracına bindiler. Gece zifiri karanlıktı.
Taşra yolunda hızla ilerlerken, aniden patlayan bir el silah sesiyle arabanın tekerleği savruldu. Sürücü koltuğundaki koruma aracı güçlükle durdurdu. Neler olduğunu anlamak için kapıyı açıp dışarı adım attığında, gecenin koyu karanlığı ve yolun hemen karşısındaki sık orman dokusu görüşünü tamamen kapatıyordu. Bir saniye sonra, alnının tam ortasına saplanan kurşunla neye uğradığını anlamadan yere yığıldı. Arabadaki diğer koruma patronunun panik dolu emriyle silahını çekip dışarı fırladı; fakat o da arkadaşıyla aynı kaderi paylaşarak bir saniye içinde cansız bedenini toprağa bıraktı.
Yaşlı patron, yanında korkudan büzüşmüş gibi duran kadına sakin olmasını tembihledi. Cesaretini toplayıp dışarıda ne boklar döndüğünü görmek için kafasını araçtan dışarı uzattı. Ancak kel kafası dışarı çıktığı anda, ardı ardına patlayan kurşunlar alnını delip geçti ve adam kanlar içinde yere serildi.
Gecenin sessizliği yeniden çöktüğünde, arabanın içindeki kadın kapıyı yavaşça açtı. Az önce yaşlı adama sergilediği o korkmuş, endişeli ifadeden eser kalmamıştı. Yüzünde tüyler ürpertici, buz gibi bir sakinlik vardı. Topuklu ayakkabılarıyla ilk vurulan korumanın cesedine bastı, sürücü kapısını açtı. Kafasını zifiri karanlık ormana doğru çevirip umursamaz bir tonla seslendi: "Gelecek misin artık?"
Çalıların arasından gelen yaprak çıtırtılarını duyunca sürücü koltuğuna geçip kapıyı kapattı. Yarım dakika bile geçmeden yolcu koltuğunun kapısı açıldı. Baştan aşağı siyahlara bürünmüş bir adam içeri süzüldü ve kapıyı ardından kapattı.Kadın gaza bastı, araba karanlık yolda süzülmeye başladı. Yanındaki adam yüzündeki maskeyi çıkardığında, keskin yüz hatlarına sahip, kumral saçlı yakışıklı bir sima ortaya çıktı. Cebinden telefonunu çıkarıp hızla bir şeyler yazmaya başladı.
"Raporu kim verecek?" diye sordu adam, gözlerini ekrandan ayırmadan.
"Ben veririm," diye kestirip attı kadın, gözlerini yoldan ayırmadan.
Adam bir süre daha telefonla uğraştıktan sonra başını kadına çevirdi. "Yanımda sanki başka biri varmış gibiydi," dedi huzursuz bir sesle. Kadın önüne bakmaya devam ederek sorumsuz bir edayla, "Kim?" diye sordu. Adam omuzlarını silkip 'bilmiyorum' dercesine ellerini kaldırdı. Kadın bu durumu hiç umursamadı, gaza biraz daha basarak geceye doğru sürmeye devam etti.
Ertesi Gün - Lyra Calista
Ofisimdeki deri dönen sandalyede geriye yaslanmış, kendi etrafımda dönüp duruyordum. Arada bir hareketime ara veriyor, masadaki sütlü kahvemden büyük bir yudum alıp kendimi tekrar dönme seansımın akışına bırakıyordum. Kapı tıklatıldığında son bir tur dönüp "Gir!" diye seslendim.
Dönmenin etkisiyle etrafımdaki eşyalar önce parçalanıyor, sonra zihnimde yeniden birleşiyordu. Bu yüzden içeri giren siluetin kim olduğunu ilk anda seçemedim. Ancak o nazik ve familiar sesi duyduğum an gelenin Maria olduğunu anladım.
"Günaydın canım," dedi sevecen bir sesle.
"Sana da günaydın," derken başım hâlâ hafifçe dönüyordu.
Masamın yanına kadar gelip her zamanki siyah koltuğuna kuruldu. Görüşüm nihayet netleştiğinde, elindeki kâğıt kasesindeki limonatasından yudumlarken bir yandan da elindeki dosyayı karıştırdığını gördüm. Oda oda olmaktan çıkıp netleşsin diye gözlerimi iki kez üst üste kırpıştırdım.
Maria limonatasından bir yudum daha alıp dosyayı bana doğru uzattı ve göz hareketiyle okumamı işaret etti. Dosyayı elinden alıp sayfaları hızlıca taramaya başladım. Bir zehirlenme vakasıydı. 34 yaşındaki Allen Kazve adında bir adam, bir mekânın kızlar tuvaletinde ölü bulunmuştu. Otopsi raporuna göre ölüm sebebi yüksek dozda zehirdi.
"Kızlar tuvaleti mi?" diye sordum, tek kaşımı havalandırarak. Karşımdaki kıvırcık saçlı kıza baktım.
Maria tutamadığı bir kahkaha atıp başını 'evet' anlamında salladı. Yüzümü ekşiterek dosyayı incelemeye devam ettim. Adamın kabarık bir sabıka dosyası ve sayısız düşmanı vardı; bunlardan birinin işini bitirmiş olması yüksek ihtimaldi. Ancak dosyada asıl garip olan detay, Kazve'in öz ailesi hayatta olmasına rağmen soruşturma talebinin ailesi tarafından değil, eski sevgilisi tarafından açılmış olmasıydı. Ailesinin bu cinayetten habersiz olması imkânsızdı çünkü dünden beri tüm ana haber kanalları bu olayı çalkalıyor, gazeteciler olayın üzerine akbaba gibi üşüşüyordu.
Hatta sosyal medyada türeyen çakma dedektifler bile olayla ilgili teoriler üretmeye başlamıştı. Dünkü görevimde etkisiz hale getirdiğim o yaşlı sapık bile ölmeden önce bu konuyu açmıştı. Yani ailesinin haberdar olmama gibi bir ihtimali yoktu.
Bana dikkatle bakan o iki çift yeşil gözün sahibi Maria'ya döndüm. "Bence bırak, sosyal medyadaki sözde dedektifler çözsün bu olayı. Hem sana da beklenmedik bir tatil çıkmış olur," dedim ve boynundaki ince zincirli kolyeye kısa bir bakış atıp tekrar gözlerine odaklandım.
"Maalesef ki onlar bir şey bulamadan ben izi buldum bile," dedi Maria. Önümdeki dosyaları toplayıp düzenlemeye başladı. Tek kaşımı kaldırıp ona baktım ama üstelemedim. Dosyaları kucağına alırken bana döndü: "Yani tam olarak Katili bulamadım ama izini yakaladım. Er ya da geç o kelepçeyi bileklerine takacağım." Dosyaları göğsüne bastırıp ofisimin sağındaki çıkış kapısına doğru ilerledi. "Kahvaltıya geç kalma," dedikten sonra yanıt vermemi beklemeden dışarı çıktı.
Dönme seansıma kaldığım yerden devam etmek istiyordum ama midemden gelen gurultular daha ağır bastı. En iyisi kafeteryaya inip sağlam bir kahvaltı yapmaktı. Sandalyemden kalktım, sağ taraftaki gömme dolaptan siyah uzun kabanımı alıp üzerimdeki dar, askılı body’nin üstüne geçirdim ve odadan çıktım. Asansörün çağırma düğmesine bastım; geldiğinde içinin boş olmasına şükrederek içeri atladım. 18. kattan 2. katın düğmesine bastım ve aşağı inmesini bekledim.
Ajansımız, birbirine paralel inşa edilmiş 20 katlı iki devasa tesisten oluşuyordu. Birinci ve daha ihtişamlı olan tesis, kıdemli ajanların ve üst düzey yöneticilerin kaldığı ana binaydı. İkinci tesis ise ajan çıraklarına, stajyerlere ve hizmet personeline ayrılmıştı. İki bina birbirine 10. katta bulunan cam kaplama bir köprüyle bağlanıyordu. Tesisler, Alaska'nın dondurucu soğuğunda, gözlerden uzak, balta girmemiş ormanlık bir arazinin ortasına kurulmuştu. Buraya izinsiz birinin sızması imkânsızın da ötesindeydi.
Birinci tesisin her katı özel bir amaca hizmet ediyordu. 1. kat ana giriş ve dışarıdan araştırma talebinde bulunan sivillerin kabul edildiği alandı. 2. kat devasa kafeteryaydı. Katın tamamı 7/24 açık açık-büfe olarak hizmet verdiğinden burada kimse aç kalmazdı. Açıkçası bazen bu kadar çok çeşit yemeği hazırlamak için 96 şefi nereden ve nasıl bulduklarını merak etmiyor değildim. 3 ve 5. katlar arası her türlü dövüş ve simülasyonun yapılabileceği antrenman salonlarıyla doluydu.
* kattan sonrası ise özel ajanlar ve üst düzey yetkililer haricinde herkese kesinlikle yasaktı. 20. kata ise tüm ajansta sadece 5 kişinin çıkma izni vardı. 6. kattan 17. kata kadar her katta 16 özel ofis bulunuyordu. 18. katta sadece 2 ofis vardı, 19'da ise tek bir devasa ofis. Benle birlikte 18. katı paylaşan diğer kişi Dimitri'ydi. Aynı zamanda ikimizin de 20. kata çıkma yetkisi vardı.
Asansör 6. kata geldiğinde durdu ve içeri kaskını çıkarmamış bir kurye girdi. İlgilenmeyip telefonumu çıkardım ve ekranı kaydırmaya başladım. Asansör nihayet 2. katın tuşuna basıp kapılarını açtığında dışarı çıktım ve ekibin her zaman oturduğu büyük masaya doğru ilerledim. Kurye de benimle aynı yöne yürümeye başlayınca başımı çevirip onu baştan aşağı süzdüm. Tanrı aşkına, alt katta 7/24 hizmet veren devasa bir açık büfe varken hangi akla hizmet biri dışarıdan pizza sipariş ederdi? Hem de sabahın 8’inde?
Masaya vardığımda Maria ve Sarah’nın ortasındaki boş sandalyeye çekip oturdum. "Günaydın," deyip masanın ortasındaki kurabiye tabağına uzandım. Karşımda oturan Rin "Günaydın" demeden hemen önce, kuryenin elindeki sıcak pizza kutusunu Max’e teslim etmesini izliyordum. Kıvırcık saçlı çocuğa uzaylı görmüş gibi bakıyordum.
Kumralın sesini duyunca bakışlarımı ona çevirdim. "Teşekkür ederim ortak," dedim sırıtarak. Dün onu görevin ortasında, evinden oldukça uzak bir yerde tek başına bırakıp gitmiştim. Sanırım bana hâlâ bu yüzden ters ters bakıyordu. "Alex’e söyleyeceğim, bir daha seninle ortak göreve çıkmayayım. Gerçekten çok sinir bozucusun," dedi ve önündeki filtre kahveden büyük bir yudum aldı. "Olur, söyle," dedim ve büyük bir iştahla pizzaya gömülen Max'i izlemeye devam ettim.
"Max! Kafeterya 24 saat açıkken neden dışarıdan sipariş veriyorsun?" diye çıkıştı Irina.
Max kafasını kutudan kaldırdı, elindeki pizza dilimini tabağa bırakıp peçeteyle ağzını sildi. "Mutfaktaki şeflerle kavgalıyım da," dedi gayet doğal bir şey söylüyormuş gibi.
Irina ve ben dâhil masadaki herkes şaşkınlıkla Max’e bakakaldı. Tabii Sarah ve Violet hariç; ikisi kıkırdamaya başlamıştı bile. "96 şefin tamamıyla mı?" diye sordu Irina, inanamayarak. Max gayet ciddi bir ifadeyle başını salladı. Sarah ve Violet tutamadıkları kahkahayı patlattığında kafeteryadaki ajanların yarısı bizim masaya döndü. Kızlar durumu fark edince kızararak önlerine döndüler.
"Bu kavganın nedenini hiç ama hiç merak etmiyorum," dedi Rin, kafeteryadan aldığı simitten bir ısırık alırken.
O sırada Pablo ve Berinda elindeki kahvaltı tepsileriyle gelip masaya kuruldular. Berinda, kalçasına kadar uzanan dalgalı sarı saçlarını her zamanki gibi serbest bırakmış, yüz hatlarını ve ela gözlerini öne çıkaran kusursuz bir makyaj yapmıştı. Üzerinde yine iddialı, dekolteli bir bluz ve mini bir şort vardı. Dudaklarındaki o ukala sırıtış her zamanki yerindeydi.
Pablo ise sıfır kol bir tişört giymişti ve yıllardır süren ağır antrenmanların eseri olan kasları tişörtü zorluyordu. Altına giydiği şortu ve arkaya doğru topladığı simsiyah saçlarıyla oldukça heybetli duruyordu. Masaya geçer geçmez Maria’nın yanına oturdu ve çantasından çıkardığı tableti açarak bir şeylerle uğraşmaya başladı.
Pablo’nun Berinda ile yan yana geldiğini gören Maria gözlerini devirmeden edemedi. Berinda’yı gören Sarah ve Max ise sanki bir tehlike sezmiş gibi telaşla eşyalarını toplayıp acele bir veda ile masadan ayrıldılar. Maria da kalkmaya yeltendi ama Pablo tam yanına oturunca vazgeçip yerine çakıldı.
Rin ile göz göze gelip kıkırdamaya başladık. Berinda gidenlerin arkasından şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı, sonra bize döndü. "Pablo yüzünden mi gittiler onlar?" diye sorunca Rin ile tutamayıp bir kahkaha daha patlattık. Berinda yanındaki Violet’e dönüp, "Bunlar niye gülüyor?" diye sorunca Violet’in gülmemek için şekilden şekle giren yüzünü görmek paha biçilemezdi. Ama kafeteryadakilerin dikkatsiz bakışlarını daha fazla üzerimize çekmemek için kendimizi tuttuk.
"Dünkü göreviniz nasıldı?" diye sordu Pablo, gözlerini tabletten kaldırmadan.
"Lyra varsa zaten iyi geçmiştir," dedi Berinda bana tatlı bir gülücük atarak. Gülümsedim.
"Hayır, hiç de iyi değildi! Şu yeşil gözlü varlık beni yolun ortasında bırakıp gitti," dedi Rin bana ters bir bakış fırlatarak.
"Ne, yalan mı?" dediğimde başımı 'hayır' anlamında salladım. Maria kıkırdayarak Pablo’nun kulağına bir şeyler fısıldadı, ardından Pablo da hafifçe kıkırdadı.
Gözlerimi kısıp ikisine baktıktan sonra sütlü kahvemden bir yudum daha aldım. "Seni yarı yolda bıraktım çünkü beni sinir etmiştin, bu bir. İkincisi, o lanet olası abim olacak kişi, içinde sapık bir adamın olduğu görevi Berinda dururken neden bana veriyor acaba?"
Berinda bana doğru eğilip gülümsedi. "Hayatım, dün Alex’le..." dedindiği anda sözünü kestim: "Sus Beri, sus! Gerisini dinlemek istemiyorum." Gülümsemesi daha da büyüdü ama uslu bir kız gibi susmayı tercih etti.
Abimle aralarında ne geçtiğine dair en ufak bir detay bile duymak istemiyordum. Ama o pisliğin kışkırtıcı şakaları aklıma geldikçe hâlâ kafasını koparmak istiyordum. Gerçi Rin onun işini halletmişti ama olsundu; onu diriltip kafasını tekrar koparmak hiç de fena bir fikir sayılmazdı.
O sırada asansörün kapısı açıldı ve içeriden uzun boylu, sarışın bir siluet çıktı. Abimi gördüğümüz an Maria ile göz göze geldik. Aynı anda masadan fırlayıp diğer taraftaki asansöre doğru koşmaya başladık.
"Lyra Calista! Hemen buraya gel!" diye gürledi Alex, kafeteryanın ortasında. Ona doğru döndüm, kaşlarımı çatarak ters bir bakış attıktan sonra kendimi asansöre atıp hemen 18. katın düğmesine bastım.
Kapılar kapanınca derin bir nefes verdim ve yanımdaki Maria'ya bakıp gülmeye başladım. Bugün hiçbir görevim yoktu ve Alex’in dırdırıyla uğraşmaya hiç niyetim yoktu. Yanımdaki cüce de Berinda ve Alex’in aynı ortamda yarattığı o garip aura'dan korktuğu için peşime takılmıştı.
Asansör 6. kata geldiğinde Maria bana veda edip kendi ofisine geçti. Maria aslında benimle aynı yetkiye sahipti ve 18. katta oturabilirdi ama yükseklik korkusu olduğu için daha alçakta olan 6. katı tercih etmişti. Elinde olsa 1. kata, girişin dibine yerleşecekti.
"18. kata vardınız" sesini duyunca asansörü çalıştıran özel kartımı cebime koyup ofisime doğru yürüdüm. Bu kart, tesisteki istisnasız her kapıyı açma yetkisine sahipti. Koskoca ajans genelinde bu karta sahip sadece 4 kişi vardı; ikisi ben ve Alex’tik.
Bu hafta ne bir görevim ne de takip etmem gereken bir araştırmam vardı. Günüm tamamen bana aitti. Dünkü görevin raporunu zaten gece Alex’in masasına bırakmıştım, yani vicdanım rahattı. Artık New York’taki evime gidebilirdim.
Dolabımdan çantamı alıp ofisimi kilitledim ve asansörü beklemeye başladım. Yoğun görev günlerimde ofisime bitişik olan özel odamda kalıyordum ama New York’taki evim çok daha konforlu ve mükemmeldi. Orada istediğim gibi özgürce vakit geçirebiliyordum. Ve şu an tek istediğim şey o yatağa uzanmaktı. Evimi özlemiştim.
Asansör geldi. İçeride birkaç üst düzey yetkili olduğunu görünce suratımı asarak -3. kata bastım. Bir üst kattan geldiklerine göre Alex’ten onay almaya çalışan bürokratlardı. 1. kata vardığımızda asansörden indiler. Kapı kapanmadan hemen önce dışarı göz attığımda, Max’in uzun, siyah saçlı bir adamla hararetli bir şekilde konuştuğunu gördüm. Umarım yine asistanını değiştirmeye çalışmıyordur.
Asansör -3. kata indiğinde kapılar açıldı. Kapalı otogarın ışıkları varlığımla birlikte otomatik olarak uyandı. En arkada park halinde duran özel spor arabama binip otogarın devasa kapısını kumandayla açtırdım.
Telefonumu çıkarıp kişisel asistanımı aradım. "Riana, havalimanında hazır ol ve uçağımı uçuşa hazırla," dedim. "Tamamdır efendim," sesini duyar duymaz telefonu kapattım ve gaza basıp tesisten çıktım.
İki saatlik tempolu bir sürüşün ardından havalimanına vardım. Arabanın yanında beni bekleyen uzun siyah saçlı, kafasına denizci kasketine benzer şık bir şapka takmış kızı görünce eşyalarımı alıp indim. Anahtarı orta boylu asistana fırlatıp özel uçağımın merdivenlerini tırmandım.
7 Saat Sonra
Acilen Alaska ile New York arasına bir ışınlanma portalı icat edilmeliydi. Özel uçakla bile yolculuk 5 saat sürmüştü; havalimanından gökdelenime varmak ise New York trafiğinde 2 saatimi almıştı. Resmen bir haftalık tatilimin koca bir gününü yollarda heba etmiştim.
Ama nihayet dairemin kapısının önünde durmak tüm yorgunluğumu unutturdu. Elimi kapıdaki biyometrik tarayıcıya okuttum. Kilit mekanizması klik sesiyle açıldı ve kendimi evimin güvenli kollarına bıraktım.
Işıkları açtığımda, siyah ve beyazın hakim olduğu modern Amerikan mutfağım gözlerimin önüne serildi. Tamamı tavandan tabana camdan oluşan dış duvardan süzülen New York şehir ışıkları büyüleyici bir manzara sunuyordu. Çantamı kitaplığın yanındaki okuma koltuğuma bıraktım, kabanımı askılığa astım.
Geniş adanın üzerindeki kumandayı alıp televizyonu açtım, haber kanallarına tıkladım. Ekranlarda yine Allen Kazve cinayetinin detayları dönüyordu. "Maria, yalvarırım şu olayı bir an önce çöz de gündem değişsin," diye mırıldanıp televizyonu kapattım.
Yatak odama geçtim. İçinde rahatlıkla dört kişinin yaşayabileceği kadar geniş olan odanın tam ortasında devasa bir yatak duruyordu. Yatak başlığının üzerindeki duvarda, ince işçilikle işlenmiş büyük bir lotus çiçeği mozaiği vardı. Bunu, hayatının yarısını mozaik sanatına adamış özel bir ustaya, nadir bulunan değerli taşlar kullandırarak yaptırmıştım. Odadaki tüm mobilyaları toplasam bu mozaik kadar etmezdi ama görüntüsü kesinlikle her kuruşuna değiyordu.
Yatağın yanındaki duvarda dört kapaklı gömme bir dolap, tam karşısında ise bej perdelerinin her zaman açık durduğu geniş bir balkon vardı. Dolabın karşısındaki makyaj masasının üstünde hiç ayna yoktu. Evdeki tek ayna banyodaydı ve onu da sadece cilt bakımı yaparken kullanıyordum; işim bittiğinde bir düğmeyle duvarda ters dönüp kayboluyordu.
Yumuşak beyaz yün halının üzerinden geçip üzerimdeki tüm kıyafetleri çıkardım ve yatağa fırlattım. Banyoya girip sıcak suyu açtım. Uzun ve dinlendirici bir duşun hayalini kuruyordum.
Gece
Kulağımı tırmalayan kesintisiz bir sesle gözlerimi aralamaya başladım. Alarm değildi bu; bir telefon ziliydi. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaydı, açmak istemiyordum. Ama durmaksızın çalan o ısrarcı melodi bedenimi uyanmaya zorluyordu.
Zar zor uzanıp komidindeki telefonu elime aldım. Ekranda Maria’dan 33 cevapsız arama vardı ve şu an 34. kez arıyordu. Tanrı aşkına, bu kız gecenin bu saatinde ne istiyordu?
Aramayı yanıtlayıp telefonu kulağıma götürdüm. Maria’nın titrek ve endişe dolu sesini duydum: "Lyra..."
"Hm?" dedim uykulu bir mahmurlukla. "Alo, Maria?"
Cevap gelmedi.
"Maria?"
Ardı ardına adını seslenmeme rağmen karşı taraftan çıt çıkmıyordu. O an zihnimde bir şimşek çaktı ve uykum bir anda buharlaşıp gitti. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Maria, hayati bir durum olmadığı sürece kimseyi telefonla aramazdı; sesli aramalardan nefret ederdi. Zihnim hızla toparlandı.
Tam o sırada hat kesildi.
Yataktan fırladım. Saniyeler içinde üzerime kabanımı geçirmiş, evimin kapısını kilitlerken buldum kendimi. Kimliğim, telefonum ve belimdeki özel yapım silahım yanımdaydı. Şu an tek bir odağım vardı: Maria’ya ne olmuştu?
Özel asansörüme binip düğmeye bastım ve sabırsızlıkla iç geçirdim. 100. kattan zemin kata inmek, bu hızlı asansörle bile en az 15 dakika sürüyordu ve her saniye altın değerindeydi. Maria beni en son 2 yıl önce böyle aramıştı. O gün asistanının bir ajan olduğunu fark etmiş, onu tek başına takip ederken yakalanma ihtimaline karşı bana haber vermişti. Şimdiki bu 34 cevapsız arama ise çok daha büyük bir belanın habercisiydi. Maria’nın başı ciddi şekilde dertteydi ve onu kurtarmak zorundaydım.
Asansörden indiğim an —ki bu süreç bana asırlar gibi gelmişti— telefonumdan Ajansın tüm ajanlar için kullandığı gizli uydu takip uygulamasını açtım. Şansıma, sinyal aktifti. Maria New York sınırlarındaydı. Ancak haritadaki kırmızı nokta hareket etmiyordu; tamamen sabitti. Bu durum iki anlama gelebilirdi: Ya telefonunu düşürmüştü, ya sinyal bozucu bir alandaydı, ya da... hareketsiz kalmıştı.
Oysa arama açıkken arka plandan gelen rüzgâr ve yüksek hızlı motor seslerini duymuştum. Bir araçta olduğu kesindi. Belki de araç durmuştu. Ne olursa olsun, o sinyalin bittiği noktada bir ipucu bulacağımı biliyordum.
Garajdaki yedek arabama atladığım gibi sinyalin geldiği konuma doğru gaza bastım. Yollarda zaman kaybetmeye tahammülüm yoktu. Onun başına bir şey gelmemesi için her şeyi yapardım. Birbirimize söz vermiştik, değil mi? En yakın arkadaşımı bile koruyamayacaksam, taşıdığım o unvanların, ajanstaki başarılarımın ne anlamı kalırdı ki? Sadece aciz birinden ibaret olurdum. Bu yüzden ne pahasına olursa olsun onu bulacaktım.
Sinyalin gösterdiği konum, dünkü görevimi bitirdiğim o ıssız taşra yolunun çok yakınlarındaydı. Bölge ana yoldan uzakta kaldığı için etrafta tek bir sokak lambası bile yoktu; gecenin en zifiri saatleri ortalığı esir almıştı. Yol, ancak tek tük geçen arabaların farlarıyla anlık olarak aydınlanıyordu.
Arabadan inip telefonumun flaşını yaktım. Yerde betondan başka hiçbir şey görünmüyordu. Adımlarımı betonun bittiği orman sınırına doğru yönelttim. Yoğun ağaçların oluşturduğu o kapkaranlık boşluğa baktım ve Maria'nın orada olmaması için dua ettim. Ben bile bu zifiri karanlık ormanda yönümü kaybedebilirdim.
Birkaç dakika boyunca yol kenarında iz ararken iki kez hızla geçen araçların altında kalma tehlikesi atlattım. Ama şu an kendi canımı düşünecek durumda değildim. Sinyal tam olarak burayı gösteriyordu; Maria burada olmasa bile telefonu buralarda bir yerde olmalıydı. Ama görünürde hiçbir şey yoktu.
Ormanın derinliklerine doğru baktım. Destek ekibi çağırmadan buraya girmek intihardan farksızdı ve şu an Ajans'tan kimse nerede olduğumu bilmiyordu. Maria her riski almaya değerdi ama bu ormanda kaybolmam ne ona fayda sağlardı ne de bana. Yine de ayaklarım benden bağımsız olarak orman sınırına doğru çekiliyordu. Orada bir iz olmalıydı.
Ağaçların arasına ilk adımı attığım anda, boynumdaki lacivert taşlı kolye hafifçe titremeye başladı. Dudaklarımda kendiliğinden bir tebessüm belirdi; Maria nerede ne yapacağını çok iyi biliyordu.
Telefonun ışığını hemen yerdeki yaprakların üzerine tuttum. Kırılmış bir telefon ekranı ve onun birkaç santim ötesinde, Maria için özel olarak tasarlattığım o ince zincirli kolye duruyordu. İkisine de dokunmadan önce cebimden telefonumu çıkarıp olay yerini her açıdan fotoğrafladım. Bu delillere daha sonra ihtiyacım olacaktı.
Fotoğrafları çektikten sonra kırık telefonu ve kolyeyi yerden aldım. Kolye, ince bir zincirin ucuna oturtulmuş bordo renkli küçük bir mücevherden ibaret görünüyordu. Ama bu sadece bir kamuflajdı; aslında içinde minyatür bir uyarı vericisi ve ses kayıt cihazı barındırıyordu. Doğrudan benim boynumdaki lacivert kolyeyle senkronize çalışıyordu. Normalde ben New York'taki evimdeyken kolyemin titremesi gerekirdi; ancak Maria muhtemelen bir arbede sırasında kolyeyi fırlatıp attığı için kapsama alanı dışında kalmıştı. Yine de cihaza yaklaştığımda kolyemin tepki vermesi sistemin hâlâ çalıştığını gösteriyordu.
Derin bir nefes aldım. Bordo kolyenin arkasındaki gizli düğmeye basıp cihazı kulağıma yaklaştırdım. Kaydın başında sadece cızırtılar ve hışırtılar vardı. Ardından Maria’nın o çok kısık, pürüzsüz sesi duyuldu:
"İzimi bul... Allen Kazve'nin katilinin işi..."
Sonrasında bir boğuşma sesi, cihazın yere fırlatılma gürültüsü geldi ve kayıt aniden kesildi.
Gözlerimi kısıp, zifiri karanlığa bürünmüş o bomboş taşra yoluna baktım. İçimdeki öfke cold bir alev gibi büyüdü.
"İzini bulacağım Maria," diye mırıldandım gecenin sessizliğine doğru. "Emin ol, seni asla yarı yolda bırakmayacağım..."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

30okunma 7beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18