1. bölüm · Karşıyaka
Giriş
İzmir’in o sıcacık, gürültüsüyle bile huzur veren mahallelerinden birine o yaz taşındık. Henüz dört yaşındaydım, annemin kucağında, elimde oyuncak bebeğim… Dünya benim için sadece oyuncaklar, annemin gülüşü ve yeni taşınacağımız evin merdivenleri kadardı. Ama kim bilebilirdi ki, o gün tanışacağım iki çocuk, hayatımın en büyük hikâyesinin baş kahramanları olacaktı.
Mahalleye ilk adım attığımda, evlerin arasından denizin tuzlu kokusu geliyordu. Sokağın köşesinde iki çocuk top oynuyordu; biri esmer, kıvırcık saçlı, yüzünde hiç kaybolmayan muzip bir gülüş… Diğeri ise kumral, düz saçlı ve daha sessiz görünüyordu. Annem yanlarına yaklaşınca, kumral olan hafifçe utanıp yere baktı, ama esmer olan topu kolunun altına sıkıştırıp bana doğru yürüdü.
"Ben Yiğit," dedi, gözleri pırıl pırıl. "Bu da Osman."
Gözlerimle önce Yiğit’e, sonra Osman’a baktım.
Ben de gülümseyip, "Naz," dedim.
İşte o an, üçümüzün yolları aynı hikâyede birleşti. Ve çocukluğumuzun en saf, en renkli günleri başlamış oldu.
O yaz, mahallede günlerimiz güneşin altında geçen uzun oyunlarla başladı. Sabah kahvaltısını eder etmez dışarı fırlıyor, akşam ezanı okunana kadar eve uğramıyorduk. Yiğit, her zaman oyunun lideriydi. Ne oynayacağımıza o karar verir, biz de itiraz etmeden kabul ederdik. Osman ise sessizdi ama aklı hep oyunun en eğlenceli kısmındaydı. Ben… ben ise ikisinin arasında gidip geliyordum.
Mahallenin arkasında, büyük incir ağacının yanında terk edilmiş bir ev vardı. Bize göre orası hem çok korkunç hem de çok merak uyandırıcıydı. Yiğit, sürekli orada “hazine” saklı olduğuna yemin ederdi. Osman inanmazdı ama yine de peşinden giderdi. Bir gün öğle sıcağında, Yiğit yine o eve gitmek istedi.
"Belki bu sefer buluruz," dedi.
Ben istemedim. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Ama onlar koşarken ben de peşlerinden koştum.
Evin kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeri girdiğimizde güneş ışığı duvardaki çatlaklardan sızıyordu. Her adımda yer tahtaları inliyordu. Tam “Burada hiçbir şey yok,” diyecektim ki, Osman aniden durdu.
"Şuna bakın…" dedi fısıldayarak.
Yerde paslı bir anahtar vardı.
O gün, çocuk aklımızla bunun sadece bir oyun olduğunu sandık. Ama bilmiyorduk… O anahtar, yıllar sonra bizi yeniden bir araya getirecek ve hayatımızın en büyük sırrını açacaktı.
Osman anahtarı eline aldı, dikkatle inceledi. Küçük, paslı ama tuhaf bir şekilde sağlam görünüyordu. “Belki bir sandığın anahtarıdır,” dedi. Yiğit’in gözleri daha da parladı.
Tam o sırada, kapının önünden bir ayak sesi duyduk. Üçümüz birden korkuyla başımızı çevirdik.
Kapıda, bizim yaşlarımızda, esmer ve dümdüz saçlı bir kız duruyordu. Gözleri simsiyah, kaşlarının arasında hafif bir çatıklık vardı. “Siz ne yapıyorsunuz burada?” diye sordu, sesi hem meraklı hem de biraz meydan okuyan bir tondaydı.
Yiğit hemen öne atıldı. “Biz… hazine arıyoruz,” dedi.
Kız kaşlarını kaldırdı, içeri adım attı. “Ben Pelin. Yeni taşındık. Annemler burayı hep tehlikeli diye anlatır ama…” diye konuşurken, gözleri Osman’ın elindeki anahtara takıldı. “O ne?”
Ben, “Buldum biz—” diyecektim ki Yiğit lafa atladı. “Bizim anahtarımız. Belki hazineyi açar.”
Pelin gülümsedi. “Hazineyi bulursanız, ben de geliyorum.”
O an fark etmiştim; bu kız öyle kolayca oyunlardan dışlanacak birine benzemiyordu. Biz fark etmeden, çocukluğumuzun dört kişilik olacağı günler başlamıştı. Ve o paslı anahtar… bizi birbirimize bağlayan ilk sırımız olmuştu.
