Bölümler 2Şu an: I BÖLÜM · PARİS, KASIM 1976
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
TABLO ONU ÇOĞU SABAH AYNI YERDE BULURDU. MARGUERITE VOSS, RUE DE VAUGIRARD’DAKI DAIRESININ SOKAĞA BAKAN KÜÇÜK ODASINDA, PENCERENIN HEMEN ÖNÜNE YERLEŞTIRILMIŞ ÇALIŞMA MASASININ BAŞINDA OTURUR; KAHVESINI SOĞUTUR, SIGARASINI KÜL TABLASINDA UNUTUP KENDI KENDINE SÖNMEYE BIRAKIR VE KARŞI APARTMANIN ÇATILARININ ÜZERINDE BIRIKEN KURŞUNI GÖKYÜZÜNE UZUN SÜRE BAKARDI. İNSANLARIN ONU BÖYLE GÖRMESI MÜMKÜN DEĞILDI. TABLONUN MÜMKÜNDÜ. ÉMILE FRIANT’IN LA TOUSSAINT’ININ BIR KOPYASI ON BEŞ YILDIR KARŞI DUVARDA ASILIYDI. MARGUERITE ONU SATIN ALMAMIŞTI. DAIRESINE ILK GELDIĞINDE DE ORADAYDI. ÖNCEKI KIRACININ MI BIRAKTIĞINI, EV SAHIBININ MI ASTIĞINI, DAHA ÖNCE O ODADA YAŞAMIŞ BAŞKA BIRINE MI AIT OLDUĞUNU HIÇBIR ZAMAN ÖĞRENMEDI.
Bir keresinde Elise sormuştu.
“Niye kaldırmıyorsun?”
Marguerite omuzlarını kaldırmıştı.
“Niye kaldırayım?”
“Senin değil.”
“O zaman daha kolay.”
Elise bu cevabı anlamamış, Marguerite de açıklamamıştı.
Yıllar geçtikçe tablo duvarın parçasına dönüşmüştü. İnsan birnesneye yeterince uzun süre bakınca onu görmeyi bırakıyordu. Sonra bir sabah, hiçbir sebep yokken, aynı nesne yeniden görünür hâlegeliyor ve insan onun orada bütün bu zaman boyunca ne yaptığınımerak ediyordu.
O sabah öyle olmuştu.Kasım Paris’e erken gelmişti. Henüz ayın ilk haftasıydı fakat şehir çoktan kışa hazırlanıyordu. Yağmur geceboyunca kaldırımları yıkamış, çatılardaki kurumları oluklarataşımıştı. Sabahın dokuzunda bile gökyüzü öğleden sonraymış gibikoyuydu. Karşıdaki fırının bacasından çıkan duman, nemli havadayükselmeden dağılıyor; sokağın başındaki manav, tahta kasalarıdükkânın içine çekerken kendi kendine söyleniyordu.Margueritepencerenin camına dokundu. Soğuktu. Radyoda önce hava durumunuverdiler. Ardından grevlerden söz ettiler. Sonra Hollanda’dan gelenkısa bir haber okundu. Spikerin sesi değişmedi.
“Amsterdam’da özel bir koleksiyonda yürütülen incelemelersırasında Vincent van Gogh’a ait olduğu düşünülen kayıp bir eserbulundu…” Marguerite elindeki kalemi bırakmadı. Spiker konuşmaya devam etti. Eserin doğrulanması için pigment ve tuvalincelemelerinin sürdüğünü, uzmanların kesin bir sonucaulaşmadığını, tablonun yıllardır kayıp kabul edilen eserlerden biriolabileceğini söyledi. Marguerite ancak haber bittiğinde başınıkaldırdı. Karşısında Friant’ın resmi vardı. Kalabalık. Koyu giysiler. Birbirinin yanında yürüyen insanlar. Ve onların arasında, diğerlerinden biraz ayrı düşmüş gibi duran kadın. Marguerite gözlerini kıstı. İnsanların resimlerde gördüklerinin çoğu ressama aitdeğildi. Bir yüzü tanıdık bulmak için o yüzün gerçekten tanıdığınızbirine benzemesi gerekmiyordu. Bazen bir baş eğiş, bir omuz çizgisi, dudakların kapanışındaki belli belirsiz sertlik yeterliydi. Marguerite bu kadında ilk kez Anna’yı gördüğünde yirmi üç yaşındaydı. Anna ise yirmi bir. Elise bunun saçmalık olduğunu söylemişti.
“Hiç benzemiyor.”
Marguerite tabloya bakmayı sürdürmüştü.
“Benzediğini söylemedim.”
“Ne söyledin?”
“Anna’yı hatırlatıyor.”
“Anna yan odada.”
“Biliyorum.”
Elise o zaman gülmüştü. Anna da mutfaktan seslenmişti:
“Ben ölmeden beni tabloların içine koymayın.”
On beş yıl önceydi. Marguerite o sabah bu konuşmayı nedenhatırladığını anlayamadı. Radyoyu biraz kıstı. Kahvesini aldı. Soğumuştu. İçti. Sonra çekmeceyi açtı ve bir sigara aradı. Pakette teksigara vardı. Bir süre baktı. Paketi kapattı. Son sigarayı öğledensonraya bırakmayı düşündü. Bunun hiçbir mantığı yoktu fakatinsanın günlük hayatındaki alışkanlıkların büyük kısmı zatenmantıkla kurulmazdı. Bazı küçük şeyleri sonraya bırakmak, insanagünün devam edeceğine dair gereksiz ama işe yarayan bir güvenverirdi. Kapı vuruldu. Üç kez. Marguerite başını kaldırdı. İki saniyesonra iki kez daha. Birinci vuruşla üçüncü vuruş arasında daima aynımesafe vardı. Son iki vuruş ise daha hızlı gelirdi.
Elise.
Marguerite ayağa kalkmadı.
“Kapı açık.”
Kapı açıldı. Elise Moreau içeri girdiğinde yanında sokağın soğuğunuda getirdi. Üzerindeki bej trençkot koyulaşmış, saç uçlarından sudamlıyordu. Boynuna sardığı kırmızı atkıyı çözerken kapıyı ayağıylakapattı.
“Bir gün gerçekten kilitleyeceksin şu kapıyı.”
“Bir gün gerçekten anahtarını kullanacaksın.”
“Kaybettim.”
“Üç yıl önce.”
“Bulursam kullanırım.”
Marguerite yeniden masasına oturdu.
Elise trençkotunu çıkardı ve sandalyenin arkasına bıraktı.“Bu oda buzgibi.”Marguerite sobayı gösterdi.
“Çalışıyor.”
“Paris metrosu da çalışıyor. Bu, iyi çalıştığı anlamına gelmiyor.”
Elise elektrikli sobanın önüne geçti ve ellerini uzattı.
Marguerite onu izledi.
Elise kırkına yaklaşmıştı fakat yüzünde hâlâ yirmili yaşlarındankalma tuhaf bir acele vardı. Bir odaya girdiğinde sanki az sonra başkabir yere yetişmesi gerekiyormuş gibi davranır, oturduğunda dizlerinibirbirine yaklaştırıp ayaklarını geriye çeker, konuşurkenkarşısındakinin cümlesini bitirmesini beklemezdi. O sabah farklıydı. Daha yavaştı. Marguerite bunu hemen fark etti. Ama sormadı. Elise birkaç saniye ellerini ısıttıktan sonra:
“Kahve var mı?”
“Var.”
“Taze mi?”
“Hayır.”
“Hiç şaşırmıyorum.”
Marguerite mutfağa geçti. Dairenin mutfağı iki insanın yan yanadurmasına izin vermeyecek kadar dardı. Bir duvarda küçük bir ocak, karşısında lavabonun altında eğrilmiş iki dolap vardı. Pencereapartmanın iç avlusuna bakıyordu.Alt kattaki yaşlı kadın çamaşırasıyordu.Marguerite iki fincan aldı.Elise kapının eşiğinde belirdi.
“Marguerite.”
“Ne?”
Elise cevap vermedi.
Marguerite kahveyi dökerken ona baktı.
Elise’in sağ elinde sarı bir zarf vardı.
Marguerite onu içeri girerken fark etmemişti.
Zarfın üzerinde pul yoktu. İsim yoktu. Adres yoktu. Bir köşesiyırtılmıştı.
Marguerite kahve ibriğini yavaşça yerine bıraktı.
“Bu ne?”
Elise mutfağa girmedi.
“Bilmiyorum.”
“Bilmiyorsan niye bana getirdin?”
Elise zarfa baktı.
“Çünkü senin.”
Marguerite elini uzatmadı.
Elise tekrar salona geçti ve zarfı masanın üzerine bıraktı. Marguerite arkasından geldi. İki kahveyi de masaya koydu. Bir süre ikisi de oturmadı. Marguerite zarfı çevirdi. Arka tarafı da boştu.
“Nereden geldi?”
“Sabah kapımın altındaydı.”
“Senin kapının?”
“Evet.”
“O zaman niye benim?”
Elise cebinden sigara çıkardı.
Marguerite kaşlarını kaldırdı.
“Burada içme.”
Elise duvardaki kül tablasına baktı.
“Sen içiyorsun.”
“Ev benim.”
“Tablo bile senin değil.”
Marguerite istemeden gülümsedi. Elise de gülümsedi.
O küçük an, odadaki gerilimi birkaç saniyeliğine kırdı.
Elise sigarasını tekrar cebine koydu. Sonra sandalyeye oturdu. Marguerite karşısına geçti.
“Kimin bıraktığını gördün mü?”
“Hayır.”
“Kapıcı?”
“Sormadım.”
“Neden?”
Elise kahvesinden bir yudum aldı. Yüzü buruştu. “Bu nasıl hâlâ bukadar kötü olabilir?”
“Elise.”
“Biliyorum.”
Fincanı masaya bıraktı.
“Sormadım çünkü zarfı görünce direkt buraya geldim.”
Marguerite zarfa baktı.
“Niye?”
Elise bu kez cevap vermeden önce birkaç saniye bekledi.
“Çünkü Anna’nın adını gördüm.”
Marguerite’in yüzü değişmedi. Yalnızca sağ elinin işaret parmağımasanın kenarına daha sert bastı.
“Nerede?”
Elise zarfı çevirdi. Sol alt köşeyi gösterdi.
Marguerite eğildi.
İlk bakışta boş sandığı yerde kurşun kalemle yazılmış çok küçük birkelime vardı.
Anna.
Yazı o kadar soluktu ki kâğıdın dokusuna karışıyordu.
Marguerite dokunmadı.
“Onun yazısı değil.”
“Biliyorum.”
“Sen açtın mı?”
Elise başını salladı.
“Hayır.”
“Niye?”
“Sen aç.”
Marguerite sandalyesine yaslandı.
Sokağın dışından bir kamyon geçti. Pencere hafifçe titredi. Bir yerlerden çocuk sesi geliyordu. Radyoda başka bir haber başlamıştı.Hayatın sıradan sesleri odanın içinde sürüp gidiyordu ve bu durum Marguerite’i nedensiz biçimde rahatsız etti.
Böyle anlarda dünyanın da durması gerektiğini düşünürdü insan.
Durmuyordu.
“Elise.”
“Hı?”
“Anna nerede?”
Elise gözlerini kaldırdı.
“Bunu neden bana soruyorsun?”
“Çünkü bu sabah benim kapımın altında onun adı yazan bir zarf yoktu.”
“Elimde cevap olduğunu mu düşünüyorsun?”
Marguerite sustu.
Elise kahvesine baktı. Sonra daha sessiz konuştu.
“Onu bulmuş olabilirler.”
Marguerite kıpırdamadı.
“Kim?”
“Bilmiyorum.”
“Nerede?”
“Bilmiyorum.”
“Ne demek bu?”
“Bilmiyorum işte.”
Elise ayağa kalktı. Sobanın önüne gidip ellerini tekrar ısıttı. Bir süresırtı Marguerite’e dönük kaldı.
“Sabah Amsterdam haberini dinledin mi?” diye sordu.
Marguerite tabloya baktı.
“Dinledim.”
“Elimdeki zarfı görmeden önce ben de dinledim.”
“Bunun onunla ne ilgisi var?”
“Bilmiyorum.”
“Elise.”
Elise döndü.
“Gerçekten bilmiyorum.”
Sesi ilk kez sertleşmişti. Sonra daha alçak bir sesle ekledi:
“Tek bildiğim, bulunan tablonun burada olmadığı.”
Marguerite kaşlarını çattı.
“Elbette burada değil.”
“Hayır.”
Elise başını salladı.
“Demek istediğim o değil.”
Bir sessizlik oldu.
“Tablo burada hiç olmadı.”
Marguerite ona baktı.
Elise daha fazlasını söylemedi. Marguerite de sormadı. En azından o anda. On beş yıldır tanıdığı kadının yüzündeki ifadeden, bazısoruların cevabının henüz verilmeyeceğini anlayabiliyordu.
Elise trençkotunu aldı.
“Akşam Lucien’e geliyor musun?”
Marguerite şaşırdı.
“Şimdi bunu mu soruyorsun?”
“Akşam yemek yiyeceğiz.”
“Biraz önce Anna hakkında konuşuyorduk.”
“Akşam da Anna hakkında konuşabiliriz.”
Marguerite ayağa kalktı.
“Her şeyi böyle normalmiş gibi yapman sinirimi bozuyor.”
Elise paltosunu giydi.
“Her şeyi anormalmiş gibi yapmanın bir faydasını gördün mü?”
Marguerite cevap vermedi.
Elise atkısını boynuna sardı.
“Yedi buçuk.”
“Gelmem.”
“Gelirsin.”
“Hayır.”
“Anna olsaydı geleceğini söylerdi.”
Marguerite’in yüzü sertleşti.
Elise kapı koluna uzandı. Sonra durdu. Özür dileyecekmiş gibigöründü. Dilemedi.
“Zarfı aç,” dedi.
Kapıyı açtı.
“Ve Marguerite…”
Marguerite ona baktı. Elise birkaç saniye bekledi.
“Bu sefer bekleme.”
Kapı kapandı.
Marguerite uzun süre yerinden kıpırdamadı.
Zarf masada kaldı. On dakika. Belki on beş.Marguerite önce mutfağagitti. Fincanları lavaboya bıraktı. Sonra geri geldi. Zarf aynı yerdeydi.
Pencereye gitti. Yağmur yeniden başlamıştı. Karşıdaki fırının önündeküçük bir sıra oluşmuştu. Genç bir kadın, elindeki ekmeği paltosununiçine saklamaya çalışıyordu. Yanındaki adam kendi atkısını çıkarıpkadının boynuna sardı. Kadın güldü. Marguerite perdeyi biraz çekti.Masaya döndü. Paketteki son sigarayı aldı. Yaktı. İlk nefeste öksürdü.Uzun zamandır yaptığı bir şeyi ilk kez yapıyormuş gibi. Zarfı elinealdı. Kâğıdın kenarını başparmağıyla yokladı. Sonra açtı. İçindefotoğraf vardı. Başka hiçbir şey yoktu. Fotoğrafı çıkardı. Siyah beyaz. Yaklaşık bir avuç büyüklüğünde. Bir müze koridorundaçekilmişti. Duvarlarda çerçeveler. Uzakta iki insan. Ortada kamerayasırtını dönmüş bir kadın. Kadın yürürken çekilmiş olmalıydı. Sağayağı havadaydı. Saçları kısaydı. Omuzları dardı. Üzerinde koyu renkbir palto vardı. Marguerite fotoğrafı pencereye götürdü. Daha fazlaışık bulmaya çalıştı. Kadının yüzü görünmüyordu. Ama sol kolundabir ayrıntı vardı. Bileğe yakın yerde bir düğme eksikti. Marguerite’insigarası parmaklarının arasında yanmaya devam etti. Külü yere düştüFark etmedi Fotoğrafa biraz daha yaklaştı. Eksik düğme. Sonra birgörüntü geldi. Önce ses yoktu. Yalnızca kar. Bir kaldırım. Koyu renkbir palto. Anna’nın omzuna dökülen saçları. Ardından sesler yavaşyavaş yerine oturdu.
“Onu geri istiyorum.”
Anna dönmüştü.
“Neyi?”
“Paltomu.”
“Hayır.”
“Anna.”
“Bana daha çok yakışıyor.”
Elise arkadan gülüyordu.
Marguerite paltonun sol kolunu tutmuştu.
“Bir de düğmesini koparmışsın.”
Anna bileğine bakmıştı. Gerçekten bir düğme eksikti. Bir süreincelemiş, sonra son derece ciddi bir yüzle:
“Artık kusursuz değil,” demişti.
“Benim paltomdu.”
“Şimdi daha güzel.”
“Çünkü düğmesi yok mu?”
“Çünkü başına bir şey geldi.”
Elise:
“Bir paltoyu bile trajediye çevirdin,” demişti.
Anna gülmüştü. Sonra üçü yürümeye devam etmişti. Marguerite fotoğraftan gözlerini ayırdı. Yıl bundan emindi. Ay konusundadeğildi. Kasım olabilir. Aralık olabilir. O gün müzeye gitmişlerdi. Üçü. Anna üzerinde Marguerite’in paltosuyla. Sonra dışarı çıkıp ucuzbir kafede oturmuşlardı. Anna sıcak çikolata içmişti. Elise kahve. Marguerite kırmızı şarap. Masaları pencerenin yanındaydı ve cam buğulanmıştı. Anna parmağıyla buğunun üzerine bir şey yazmıştı.Marguerite ne yazdığını hatırlayamadı. Bu onu rahatsız etti.
Paltonun eksik düğmesini hatırlıyordu. Elise’in o gün yeşil eldiventaktığını hatırlıyordu. Garsonun burnunun üzerinde küçük bir yaraolduğunu bile hatırlıyordu.
Ama Anna’nın cama ne yazdığını hatırlayamıyordu. Hafıza insanınhizmetinde çalışan bir arşiv değildi. Neyi saklayacağına kendisi kararveriyordu. Marguerite fotoğrafı masaya bıraktı. Arkasını çevirdi.Boştu. Tarih yok. İsim yok. Yer yok. Fotoğraf eskiydi. Bundanemindi. Kadın Anna’ydı. Bundan da emindi. Fakat birinin on beş yılönce çekilmiş bir fotoğrafı neden bugün Elise’in kapısının altındanbıraktığını bilmiyordu. Ve ilk kez, radyoda sabah duyduğu cümleyiyeniden düşündü. Kayıp bir tablo bulunmuştu. Yıllar sonra. Başka birülkede. Başka insanların ellerinde. Bulunan şeyin gerçek olupolmadığını uzmanlar araştıracaktı. Pigment. Tuval. İmza. Tarih.Marguerite fotoğrafa baktı. İnsanlar için böyle yöntemler yoktu. Bir insan yıllar sonra yeniden ortaya çıktığında, onun gerçektenbıraktığınız insan olup olmadığını nasıl anlardınız? Bu soru o andaaklına geldi. Marguerite hemen uzaklaştırdı. Henüz böyle sorularsoracak hiçbir şey olmamıştı. Fotoğrafı zarfa geri koydu. Sigarasınısöndürdü. Saatine baktı. Beşi on geçiyordu. Lucien’in yemeğinegitmeyecekti. Bundan emindi. Saat yediyi yirmi geçe Lucien’inkafesinin kapısını açtı. Kapının üzerindeki küçük pirinç zil çaldı.Lucien tezgâhın arkasından başını kaldırdı. Marguerite’i görüncehiçbir şaşkınlık göstermedi.
“Geç kaldın.”
“Gelmeyecektim.”
“Biliyorum.”
“Nasıl?”
“Elise söyledi.”
Marguerite paltosunu çıkardı.
“Benden önce mi geldi?”
Lucien başıyla arka tarafı gösterdi.
Elise küçük masalardan birinde oturuyordu. Yanında iki kişi dahavardı.
Lucien masanın üzerine bir şişe şarap koydu.
“Bugün benden.”
Marguerite ona baktı.
“Niye?”
“Yarın senden.”
“Bu bedava değil.”
“Hayatta hiçbir şey bedava değil. Ben yalnızca hesabı erteliyorum.”
Marguerite şişeyi aldı.
Kafenin içi kalabalıktı. Camlar buğulanmıştı. Mutfağın kapısındantereyağı, soğan ve kekik kokusu geliyordu. Bir köşede iki genç adamyüksek sesle futbol tartışıyor, girişin yanındaki masada yaşlı bir kadınörgü örüyordu. Radyodan Jacques Brel çalıyor fakat insanlarınkonuşmalarının arasında şarkının ancak bazı kelimeleriduyulabiliyordu. Marguerite masaya doğru yürüdü. Elise onu görüncesandalyesini ayağıyla çekti.
“Gelmeyecektin.”
“Fikrimi değiştirdim.”
“Ne kadar korkunç. İnsan gelişebiliyor demek.”
Marguerite oturdu. Şarabı açtı. Bardaklara doldurdu. Kimse sarızarftan söz etmedi. En azından ilk yarım saat. Yemek geldi. Çorba. Sonra tavuk. Lucien mutfaktan çıkıp arada masaya oturdu, sonratekrar kalktı. Bir ara Elise kahkaha atarken şarabını masaya döktü.Marguerite peçeteyle silmeye çalıştı.
“Dokunma,” dedi Elise.
“Neden?”
“Zaten masa lekeli.”
“Daha fazla lekelenmesin.”
Lucien uzaktan bağırdı:
“Bırakın. Karakter kazanıyor.”
Marguerite başını kaldırdı. Bu cümlede bir şey vardı. Nerededuyduğunu çıkaramadı. Sonra hatırladı. Anna. Eksik düğme.
“Artık kusursuz değil.”
“Şimdi daha güzel.”
“Çünkü başına bir şey geldi.”
Marguerite’in eli durdu. Elise bunu fark etti.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
Marguerite peçeteyi masaya bıraktı. Bir süre sonra dışarıda karlakarışık yağmur başladı. Kafenin camına küçük beyaz tanelervuruyordu. İçerisi ise gereğinden fazla sıcaktı. İnsanlar paltolarınıçıkarmış, sandalyelerin arkasına asmıştı. Birbirlerinin bardaklarındaniçiyor, tabaklarından yemek alıyor, konuşurken birbirlerinin sözünükesiyorlardı. Marguerite çevresine baktı. O anda bunun özel bir şeyolduğunu düşünmedi. İnsan ancak bir hayatın içindeyken onunsıradan olduğuna inanabiliyordu. Bir gün bütün bu insanların başkayerlere dağılabileceğini, bazı masaların boş kalacağını, bazı seslerinbir daha duyulmayacağını düşünmek için hiçbir sebebi yoktu. Elise masanın altından ayağına dokundu. Marguerite ona baktı. Elise çokhafifçe başını eğdi. Sarı zarf. Marguerite anladı. Fotoğrafıçantasından çıkarmadı. Henüz değil. O gece fotoğraf masayakonulmadı. Anna’nın adı birkaç kez geçti. Ama kimse uzunkonuşmadı. Saat ona yaklaşırken Marguerite paltosunu giydi.
Elise:
“Birlikte çıkalım,” dedi.
“Biraz daha kal.”
“Hayır.”
Lucien tezgâhın arkasından:
“Yarın görüşürüz.”
Marguerite kapıya yürüdü.
“Belki.”
Lucien güldü. “Anna haklıydı.”
Marguerite durdu. “Ne hakkında?”
“Senin ‘belki’ dediğin her şey aslında hayır.”
Elise başını kaldırdı. Marguerite birkaç saniye Lucien’e baktı. Sonra gülümsedi. Kapıyı açtılar. Soğuk ikisinin yüzüne çarptı. Sokak neredeyse boşalmıştı. Elise kolunu Marguerite’in koluna geçirdi.
“Çok soğuk.”
Marguerite: “Biraz yürü,” dedi.
“Daha çok üşürüm.”
“Sonra ısınırsın.”
İkisi kaldırım boyunca yürümeye başladı. Bir süre konuşmadılar.Elise kolunu ondan ayırmadı. Marguerite de ayırmasını istemedi.Sokak lambalarının altında yağmur küçük kar tanelerinedönüşüyordu. Paris soğuktu. Fakat o gece Marguerite üşümüyordu.Çantasında sarı bir zarf vardı. Zarfın içinde on beş yıl önce çekilmişbir fotoğraf. Fotoğrafta Anna. Marguerite henüz bunların hiçbirininne anlama geldiğini bilmiyordu. Bilmesi de gerekmiyordu. HenüzKasım 1976’ydı. Paris’te kış yeni başlıyordu.
Ve bazı hikâyeler, insan onların başladığını fark etmeden çok öncebaşlamış olurdu.
Bölüm etkileşimi
