4. bölüm · KARAR YARASI;Siperden kalbe
ÖLMEDEN ÖNCE SEV
"Ölmeden önce sev."
Çünkü ölüm, insanı değil;
geç kalınmış ihtimalleri gömer toprağa.
Bir gün herkes susar ama sevemediğin kişinin adı, kalbinin içinde yıllarca yankılanmaya devam eder.
Sol elimdeki kronometrenin dijital ekranına baktığımda zamanın nasıl akıp gittiğini bir kez daha anladım. Aradan tam beş saat geçmişti.
Saat sabahın onuna geliyordu ve Gölge Hücre avluda resmen pestili çıkana kadar ter dökmüştü. Ankara'nın çiğ alacakaranlığı yerini tamamen parlak ama ısıtmayan bir kış güneşine bırakmıştı.
"Gölge Hücre! Talim bitmiştir!" diye bağırdım, sesim son beş saatin yorgunluğuyla biraz daha pürüzlü çıkmıştı.
"Kırk beş dakika kahvaltı ve ihtiyaç molası. Dağılın!"
"Sağ ol korgeneralim!" diye bağırdı Serdar, Cem, Alp ve diğerleri aynı anda.
Hepsinin yüzü çamur ve ter içindeydi ama gözlerindeki o gururlu, hayatta kalan asker ifadesini görmek içimi rahatlatmıştı.
Silahlarını omuzlayıp yemekhaneye doğru adımlarken, ben de postallarımdaki ağır çamurları silkeleyerek avlunun köşesindeki tahta çardağa doğru yürüdüm.
Ali çoktan çardağa tünemiş, kantinden kaptığı dumanı tüten iki büyük kaşarlı tostu ve ince belli bardaklardaki çayları masaya dizmişti.
Yanına gidip tahta sıraya oturdum.
Kamuflajımın üst ceplerini gevşetip derin bir nefes aldım.
"Sonunda be Mert," dedi Ali, tostundan devasa bir ısırık alarak.
"Koskoca beş saat lan, benim bile kemiklerim sızladı kenarda seni izlerken. Al ye şunu, açlıktan kışlayı kemireceksin birazdan."
Tostu elime aldım ama iştahım her zamanki gibi kapalıydı. Sadece çayımdan sıcak bir yudum aldım.
Tam o sırada nizamiyenin demir kapısından Aras'ın askeri aracının girdiğini gördüm.
Çardağın yanına kadar yanaştı ve motoru sustu. Kapılar aynı anda açıldı.
Arka koltuktan sağ el bileği kalın bir alçıya alınmış ve boynuna asılmış olan Ilgar indi.
Yüzü gülüyordu, durumu iyi görünüyordu.
Ön koltuklardan ise Aras ve Efsa indiler.
Ilgar çardağa doğru birkaç adım atıp esas duruşa geçti ve sağlam eliyle selam verdi.
"Korgeneralim, durumum iyi," dedi Ilgar, yüzündeki mahcup gülümsemeyle.
"Çatlak yokmuş, sadece çok ciddi bir doku zedelenmesi ve bağ yırtılması var dediler. Alçıya aldılar garanti olsun diye. Üç hafta istirahat verdi doktor bey ama ben yarın talime çıkarım."
"Saçmalama Ilgar, geç yemekhaneye kahvaltını yap, sonra da odana geçip dinleniyorsun. Üç hafta o bileğe tek bir yük binmeyecek." dedim, sesimdeki o babacan otoriteyle.
"Emredersiniz korgeneralim, sağ olun," dedi Ilgar ve selamı bozup neşeyle yemekhaneye, çocukların yanına doğru ilerledi.
Gözlerim Ilgar'dan çekilip hemen arkasında duran Aras ve Efsa'ya kaydı. İşte o an havadaki bütün askeri ciddiyet bir kez daha buhar oldu.
Aras, ellerini montunun ceplerine sokmuş, gözlerini ısrarla çardağın tahta direklerine dikmişti. Efsa ise beyaz önlüğünün eteklerini çekiştiriyor, yeşil gözlerini sürekli yere, postallarının ucuna kaçırıyordu.
İkisi de kış güneşi altında sanki suçüstü yakalanmış gibi yanakları alev alev, kıpkırmızı duruyorlardı. Arabada ne konuştularsa, aralarındaki o iki yıllık duvarların fena sarsıldığı belliydi.
"Oooo, hastane heyeti de gelmiş," dedi Ali, tostunu masaya bırakıp pis pis sırıtarak.
"Geçin, geçin oturun. Çaylar taze, tostlar sıcak."
Efsa çekingen adımlarla çardağa girip benim karşımdaki sıraya oturdu.
Aras da hemen onun yanına, aralarında bir kişilik mesafe bırakacak şekilde yerleşti ama bakışları hâlâ masadaki çay bardaklarındaydı.
Göz göze geldikleri an ikisi de aniden kafasını zıt yönlere çeviriyordu.
Aras'ın şakaklarındaki o kasın sürekli kasıldığını görebiliyordum. Efsa ise ellerini masanın altında birleştirmiş, parmaklarıyla oynuyordu.
"Eee, nasıl geçti yolculuk?" diye sordum, çay bardağımı parmaklarımın arasında çevirirken. Bakışlarımı Aras'ın üzerinde gezdirdim.
"İyi," dedi Aras, sesi her zamankinden daha kalın ve pürüzlü çıkmıştı. "Trafik vardı biraz nizamiyeden sonra, o kadar."
"Hastanede işlemler uzun sürdü biraz," diye ekledi Efsa, sesi hafifçe titriyordu.
Başını kaldırıp bana baktı ama gözleri anında yanındaki Aras'ın omuz hizasına kaydı, sonra hemen tekrar önüne döndü. "Neyse ki Ilgar'ın durumu ciddi değil."
"Belli, belli... İşlemler bayağı derin sürmüş," diyerek dalga geçti Ali, gözlerini kısarak.
"Aras'ın yüzünde ilk defa Sancria haritası dışında bir kızıllık görüyorum çünkü."
Aras, Ali'ye öyle bir dik dik baktı ki, Ali anında çayından büyük bir yudum alıp susmak zorunda kaldı. Tam aramızdaki bu gergin, utangaç sohbet devam edecekken Aras'ın masanın üzerindeki telefonu titremeye ve çalmaya başladı.
Ekranda o ismi gördüm: Çiçeğim.
Aras hızla yeşil ok tuşunu heyecanla kaydırıp kulağına götürdü.
"Efendim çiçeğim?" dedi Aras.
Sesini olabildiğince yumuşatmaya, bir abi şefkatiyle sarmaya çalışmıştı ama nafileydi, içindeki o panik dalgasını gizleyemiyordu.
O an çardakta öyle bir şey oldu ki, hepimiz oturduğumuz tahta sıralarda resmen nefesimizi unuttuk, buz kestik.
Aras telefonu hoparlöre almamıştı, ahize kulağına sımsıkı yapışıktı ama oradan yükselen o hıçkırık sesleri, o çaresiz, boğuk ağlayış çardağın tahta duvarlarına çarpıp yankılanacak kadar yüksek ve net duyuluyordu.
Kız resmen nefes alamıyor, hıçkırıklarının arasında kayboluyordu.
"Abi..." dedi Dilay.
Sesi öyle derinden, öyle büyük ve anlamlandramadığım bir acıyla geliyordu ki, göğüs kafesim anında daraldı.
"Abi... İçimde çok kötü bir his var. Çok kötüyüm abi, nefes alamıyorum," diye hıçkırdı Dilay.
O hıçkırık sesini, o titreyen tınıyı duyduğum an sol göğsümün altında, tam kalbimin üzerinde muazzam, tarifi imkansız bir sızı hissettim. Konuşmayı unuttum o an.
Kelimeler boğazımda düğüm düğüm oldu, yutkunamadım. Aldığım nefes ciğerlerime batan birer iğneye dönüştü.
Hayatımda daha önce hiç tatmadığım cinsten koca, kara bir kasvet çöktü üzerime.
Sanki o telefonda ağlayan kız benim canımdan bir parçaydı, sanki onun gözünden akan her damla yaş benim kalbimin en korunaklı, mayınlı arazisine düşen birer bombaydı.
Elimdeki çay bardağını masaya nasıl bıraktığımı, parmaklarımın kasılıp kasılmadığını bile fark edemedim.
Yüzümdeki bütün kaslar gerildi, kaşlarım çatıldı, gözlerimi masanın üzerindeki o küçük ekrana diktim. İçim eziliyordu, her hıçkırığında ruhumdan bir şeyler kopup gidiyordu ve ben nedenini bilmediğim bu çaresizliğe, bu ani altüst oluşa içten içe lanet ediyordum. 'Neden ağlıyorsun?' diye geçirdim içimden, zihnim çığlık çığlığaydı.
'Seni kim ağlattı Selen? Kim incitti senin o sesini?' Ben acımasız, sert korgeneral Mert Karahan, senin tek bir gözyaşına sebep olan dünyayı yakmam gerekirmiş gibi hissetmek neden?
Aras'ın yüzü de bir anda kireç gibi bembeyaz oldu. Ayağa kalkmaya yeltendi, dizlerinin bağının çözüldüğünü görebiliyordum.
"Çiçeğim güzelim, ne oldu? Sakin ol, abin burada," dedi Aras.
Sesi kışlanın dondurucu ayazında titriyordu.
Bir korgeneralin o yıkılmaz otoritesi saniyeler içinde un ufak olmuştu karşımda.
O koskoca Aras gitmiş, çaresiz bir abiye dönüşmüştü.
"Kim sıktı canını? Bir şey mi oldu evde? Söyle bana güzelim, hadi nefes al," diye üsteledi Aras, çaresizce.
"Bilmiyorum abi... Sadece... Durup dururken kalbim çok sıkıştı," diye ağlamaya devam etti Dilay.
Hıçkırıkları o kadar şiddetliydi ki, kelimeleri ağzından zorla dökülüyordu.
"İçimde çok kötü bir his var, kötü bir şey olacak gibi... Göğsüm daralıyor abi, durduramıyorum," diye ekledi Dilay Selen, hıçkırıklarının arasında adeta boğularak.
Aras gözlerini sımsıkı yumdu, telefonu kulağına daha da bastırdı.
"Güzelim, bak bana güven. Yok bir şey, evdesin, güvendesin. Sakinleş hadi, abin için bir kez derin nefes al," dedi Aras, ama sesindeki panik kızı sakinleştirmek yerine daha da tetikliyor gibiydi.
Aras ne yapacağını, kardeşini uzaktan nasıl teselli edeceğini bilemez halde telefona sarılmışken, Efsa aniden öne doğru uzandı.
Aras'ın titreyen elindeki telefonu nazik ama son derece kararlı bir hareketle çekip aldı.
Parmağıyla hemen ekran üzerindeki hoparlör simgesine bastı ve telefonu masanın tam ortasına bıraktı.
Efsa derin, sakinleştirici ve o şefkat dolu nefesini dışarı verip telefona doğru eğildi.
Yeşil gözlerindeki o duru, insanı iyileştiren şefkat bu kez tamamen sesine yansımıştı.
"Dilay? Merhaba canım, ben Efsa," dedi sakince.
Sesi adeta bir ninni gibi yumuşacıktı.
"Abinin arkadaşıyım. Şu an yanındayım, abin de çok iyi, biz hepimiz iyiyiz. Sakin ol önce, derin bir nefes al benimle. Hadi, birlikte alalım."
Telefonun diğer ucundaki o yakıcı hıçkırık sesleri, Efsa'nın o sakin ve yabancı ama bir o kadar da sıcak sesini duyunca çok kısa bir an duraksadı.
"Efsa... Efsa mı?" diye mırıldandı Dilay.
Sesi hâlâ titriyordu ama o az önceki boğucu panik havası biraz olsun yön değiştirir gibi olmuştu. "Abimin bahsettiği... Kışla'daki doktor?"
Efsa, Aras'a "bana bırak" der gibi güvence veren bir bakış fırlattı.
Aras ise masanın kenarına iki eliyle tutunmuş, gözlerini telefondan bir milim bile ayırmadan, nefes bile almadan duruyordu.
"Evet canım, abinin sürekli anlattığı o Efsa," dedi Efsa, hafifçe gülümseyerek ortamı yumuşatmaya çalıştı.
Aras bu söz üzerine kafasını hemen sağa çevirdi, kulaklarına kadar kıpkırmızı olduğunu gördüm ama şu an bunu düşünecek durumda değildim.
Efsa konuşmaya devam etti:
"Bak güzelim, bazen dünyanın bu kasvetli ve ağır havası, ya da geleceğe dair içten içe duyduğun o büyük heyecan kalbini böyle sıkıştırabilir. Doktor olacaksın sen de, değil mi? Tıp fakültesinde bize ilk öğrettikleri şey nedir biliyor musun? Kalbinin oyunlarına gelmeyeceksin."
"Çok korktum Efsa," dedi Dilay Selen, burnunu çekerek.
Abla demiyordu, doğrudan ismiyle hitap ediyordu ama sesindeki o yakınlık arayışı, o dertleşme arzusu çok netti.
"Sanki... Sanki abime ya da kışladakilere bir şey olacakmış gibi hissettim bir an. Göğsüme bir ağırlık oturdu, kimseye anlatamadım. Kimse anlamıyor beni Efsa, kendimi çok yalnız ve çaresiz hissettim," diye içini döktü hıçkırıklarının arasından.
Sesindeki o hüzün çardağın ortasına kor bir ateş gibi düştü.
İçimdeki o sızı, onun her kelimesiyle,
o "kimse anlamıyor beni" diyen kırgınlığıyla daha da katlandı.
Başımı yavaşça öne eğdim, dişlerimi birbirine bastırdım. Masanın altındaki sağ elimi o kadar sert yumruk yapmıştım ki, tırnaklarımın avuç içime battığını, etimi ezdiğini hissettim ama kalbimin sızısının yanında bu acı hiçbir şeydi.
'Biz iyiyiz Selen', diye geçirdim içimden, ona sesimi duyurmak ister gibi, feryat eder gibi.
'Abin de iyi, biz de iyiyiz. Sen sadece o güzel, o kırılgan kalbini ferah tut.'
Onun o savunmasız, o abisine ve sevdiklerine düşkün yapısı, zihnimdeki o sert, aşılmaz çelik duvarları tamamen un ufak etmişti.
Onu hayatımda hiç görmemiştim, yüzünün hatlarını bile bilmiyordum ama şu an Ankara'nın göbeğinde, onun o ağlayan sesini susturmak, onu korumak için dünyaları ateşe verebilecek bir güç hissediyordum kendimde.
Kendime inanamıyordum, bir korgeneral olarak bu hissettiğim tuhaf, yabancı duygu beni ürkütüyordu, beni sarsıyordu ama içimdeki o akıntıyı durduramıyordum.
"Yalnız değilsin Dilay, asla değilsin," dedi Efsa.
Yeşil gözleri parıldıyordu, telefona doğru biraz daha yaklaştı.
"Bak, abin senin için her an canını vermeye hazır. Ben varım... Ne zaman kalbin sıkışsa, ne zaman evinde ya da okulda bunalsan beni arayabilirsin. Dertleşeriz, sabaha kadar konuşuruz seninle." diye teselli etti Efsa, sesindeki o sıcaklığı gizlemeden.
"Gerçekten mi?" diye sordu Dilay Selen, hafifçe burnunu çekerek.
"Abim bazen çok ketum oluyor, bana kışladan hiç bahsetmiyor. Kendimi dışlanmış gibi hissediyordum."
"Hiçbir şey olmayacak fıstık tanesi, bak ben Ali. Kışla nizamiyesinden kuş uçurtmuyoruz biz," diye araya girdi Ali de, sesini bilerek neşeli tutmaya çalışarak.
"Ali mi?" diye sordu Dilay, hafifçe burnunu çekerek. Sesinde ilk defa kıkırdama kırıntısı belirdi.
"Abim senin için çok patavatsız ama iyi çocuktur diyor."
Ali anında Aras'ak döndü, gözlerini fal taşı gibi açtı. "Aşk olsun lan Aras! Arkamdan patavatsız mı diyorsun vizyonuna tükürdüğüm? Karizmayı çizdin kızın gözünde!" diye söylendi Ali.
Çardaktaki o ağır, kasvetli hava Ali'nin bu çıkışıyla yerini yavaş yavaş dostane bir sıcaklığa bırakıyordu.
Efsa telefonu tekrar masadan aldı, hoparlörden çıkarıp kulağına dayadı.
"Dilaycım, şimdi kapatıyoruz ama Ankara'ya, kışlaya geldiğin an ilk iş benim yanıma geleceksin. Söz mü?" dedi Efsa.
Gözlerini bir an bile Aras'ın üzerinden ayırmıyordu.
"Söz Efsa... Çok teşekkür ederim, içimi gerçekten rahatlattın," dedi Dilay sakinleşmiş bir halde.
"Hadi görüşürüz canım, abinin de çok selamı var," dedi Efsa ve telefonu kapatıp masanın üzerine, Aras'ın önüne doğru yavaşça itti.
Aras, Efsa'ya doğru baktı.
Gözlerindeki o okyanus karası bu kez tamamen minnetle ve kelimelere dökülemeyen bir hayranlıkla doluydu.
"Sağ ol," dedi Aras. Sesi fısıltı gibi, çok derinden çıktı. "Onu sakinleştirmeyi beceremedim bir an. Korkunca ne yapacağımı şaşırıyorum."
"Rica ederim," dedi Efsa.
Gözlerini anında kaçırıp önündeki soğuyan çay bardağına uzandı ama yanakları yine o utangaç pembe tonu almıştı.
"Kızlar böyledir, bazen sadece kendilerini anlayan bir ses duymaya ihtiyaç duyarlar Aras," diye ekledi Efsa.
Ben ise hâlâ o ismin, o telefondan yükselen duru sesin içimde bıraktığı muazzam enkazın altında kalmıştım.
Hâlâ konuşamıyordum, boğazımdaki o düğüm gevşememişti.
Çayımdan son bir yudum aldım ama tadı zehir gibi, buz gibi geldi ağzıma.
Tahta sıradan yavaşça doğruldum, postallarımın üzerinde dikleştim. Yüzümdeki o kaskatı, mermer maskeyi yeniden yüzüme geçirdim.
Otoritemi, gücümü toplamam gerekiyordu.
"Ben odama geçiyorum," dedim. Sesimdeki o ani, buz gibi soğukluğa ve mesafeye engel olamamıştım. "Hinterland haritalarını kontrol etmem lazım. Ali, mola bitince çocukları içtimaya topla."
"Emredersiniz korgeneralim," dedi Ali.
Yüzündeki o muzip ifadeyi tamamen silmiş, benim bu ani ruh değişimimi anlamaya çalışır gibi gözlerini kısmıştı.
Çardaktan çıkıp karargah binasına doğru sert adımlarla yürürken, kafamın içinde, zihnimin tam ortasında sadece tek bir isim dönüyordu.
Dilay Selen.
İçimdeki bu sebebi belirsiz hüzün, o kızı hiç görmeden ona karşı duyduğum o muazzam koruma içgüdüsü, yaklaşan savaşdan çok daha büyük bir fırtınanın, kalbimi darmadağın edecek bir kasırganın habercisi gibiydi. Ve ben, o kasırgaya çoktan yakalandığımı derinden hissediyordum.
Karargah binasının mermer koridorlarında postallarımın çıkardığı yankılar, zihnimdeki fırtınaya ritim tutuyor gibiydi.
Merdivenleri ikişer üçer basamakla çıkıp odama ulaştım. Kapıyı arkamdan sertçe kapatıp kilitledim, anahtarı yuvasında iki kez çevirdim ve sırtımı o soğuk tahta kapıya yasladım.
İçimde neye uğradığını şaşırmış, deli gibi çırpınan bir huzursuzluk vardı.
Göğsüm daralıyor, az önce çardakta duyduğum o hıçkırık sesleri kulaklarımda bir çığlık gibi uğulduyordu. Alnımdan bir damla soğuk ter şakağıma doğru süzüldü.
Kamuflajımın üst ceketini sabırsızca, düğmelerini koparırcasına çıkarıp yatağın üzerine fırlattım. Odada nefes alamıyor gibiydim.
Bir o yana bir bu yana volta atmaya başladım ama nafileydi, o tanımadığım kızın acısı, benim çelikten duvarlarımı eritmiş, içeri sızmıştı.
Yüzümü buruşturdum, ellerimi saçlarımın arasından geçirip sertçe çektim.
Nedenini bilmediğim bu çaresizlik hissi beni deli ediyordu. Daha fazla dayanamayacağımı anladığımda masanın üzerindeki telefonuma uzandım. Parmaklarım benden bağımsız bir şekilde rehbere gitti ve o ismi buldu.
Abim. Barış.
Telefonu kulağıma götürdüğümde kalbimin ritmi göğüs kafesimi dövüyordu.
Saniyeler süren o çalma sesinin ardından abimin o güven veren, olgun sesi odanın sessizliğini böldü.
"Efendim aslanım? Bir sorun mu var?" diye sordu abim, sesindeki o hafif telaşla.
Derin bir nefes aldım, boğazımdaki o sert düğümü yutkunarak çözmeye çalıştım.
Kaşlarımı çatarak odanın ortasında durdum.
"Abi benim için bir iyilik yapar mısın?" dedim, sesimin pürüzlü ve kısık çıkmasına engel olamayarak.
Abim telefonun diğer ucunda duraksamadan, o her zamanki abilik şefkatiyle cevap verdi.
"Tabii ki kardeşim, ne istersen. Söyle hele, ne oldu?" dedi abim, sesini biraz daha netleştirerek.
Sıkıntıyla pencereden dışarıya, Ankara'nın o gri, dumanlı gökyüzüne baktım.
Kelimeler dilimin ucunda düğümleniyordu ama içimdeki o körüklenen dürtü beni konuşmaya zorluyordu.
"Emir Amca'nın bir kızı varmış, adı Dilay Selen," dedim.
Kızın ismini hayatımda ilk kez sesli telaffuz ederken dudaklarım titredi, içimin derin bir şekilde sızladığını hissettim.
"Benim için... Benim için ona göz kulak olur musun abi? Bir ihtiyacı, bir sıkıntısı var mı diye bizzat ilgilenir misin?" diye rica ettim, sesimdeki o yalvaran tınıyı gizleyemeyerek.
Telefonun diğer ucundan uzun, ağır bir sessizlik yükseldi. Abim şaşırmıştı, benim kışladaki görevlerim dışında böyle kişisel, üstelik bir genç kızla ilgili istekte bulunmama hiçbir anlam veremiyordu.
"Neden Mert?" diye sordu abim, sesindeki merak ve şüphe tonu iyice belirginleşmişti.
"İlk başta bunu bir anlamam lazım. Durup dururken Emir Amca'nın kızını korumamı istemenin sebebi ne aslanım? Bir şey mi oldu?" diye üsteledi abim.
Ağzımı açtım ama tek bir kelime bile dökülmedi dudaklarımdan. Cevap veremedim.
Dişlerimi birbirine bastırdım, gözlerimi yumdum. Yüzümün kastı kaldığını, mimiklerimin donduğunu hissediyordum.
Çünkü bu sorunun cevabı bende de yoktu.
Nedenini kendim bile bilmezken abime ne anlatabilirdim ki? Az önce telefonda hıçkıra hıçkıra ağladığını, o ağlarken benim burada canımın yandığını, nefesimin kesildiğini nasıl söylerdim? 'Abi, onun tek bir hıçkırığı benim göğsüme hançer gibi saplandı' diyemezdim ya. Sustum.
Sadece derin, titrek bir nefes alıp o karanlık sessizliğe sığındım.
Abim bendeki bu ağır, felç edici sessizliği, o cevapsızlığı hissetmiş olacak ki hırçınlaşmadı.
Ses tonunu biraz daha yumuşattı, o babacan tavrıyla konuşmayı sürdürdü.
"Bak, Dilay'ı tanıyorum Mert," dedi abim, sesinde uzak, sıcak bir tebessümün tınısı belirdi.
"Çok güzel, çok merhametli bir kızdır. Emir Amca'nın yanına, hastaneye gelir sürekli. Orada birkaç kez denk geldik, ayaküstü sohbet ettik, tanıştık kendisiyle." diye anlattı abim.
Abimin bu sözleri, o kızı tanıyor ve zaten dolaylı olarak hayatında olduğunu belirtmesi içime su serpti. Sıktığım yumruğumu yavaşça gevşettim. Göğsümdeki o nefes aldırmayan daralma hissi yavaşça dağıldı, omuzlarımdaki o görünmez, ağır yükün hafiflediğini hissettim.
Rahatlamıştım, yüzümdeki o gergin hatlar biraz olsun gevşedi.
Abim, benim bu sessiz rahatlamamı, içimdeki o anlam veremediğim karmaşayı tecrübesiyle çoktan sezinlemiş gibiydi.
Sebebini daha fazla zorlayıp beni köşeye sıkıştırmak, gururumu incitmek istemedi.
Ama bana öyle bir ayrıntı verdi ki, zamanı benim için tamamen durdurdu.
"16 yaşında Mert," dedi abim, sesindeki o korumacı ve ne anlama geldiğini gayet iyi bildiğim mesafeli, uyarıcı tonla.
O iki kelime, zihnimde adeta bir yıldırım gibi çaktı. Ayaklarımın altındaki o askeri zemin kaydı, odanın duvarları üzerime yıkılır gibi oldu.
Gözlerimi hızla açtım, kendimi bir anlığına o kadar tuhaf, o kadar yabancı ve suçlu hissettim ki, odanın tam ortasında kalakaldım.
O 16 yaşında... Bense 21 yaşındayım, diye geçirdim içimden. Ruhum bu gerçekle sarsıldı.
Hemen ardından kendime lanet ettim, kaşlarımı öfkeyle çatarak kafamı hızla iki yana salladım ve bu düşünceyi zihnimden söküp atmaya çalıştım.
Bu yaptığım yaş muhasebesini, bu ani kıyaslamayı anında saçma ve çirkin buldum.
Benim içimdeki duygu lekesizdi, tamamen saftı, art niyetsizdi. Ben ona karşı fırtınalı bir aşk ya da başka bir şey hissetmiyordum ki, ben sadece o sesin sahibi her kimse, dünyadaki tüm kötülüklerden uzak kalsın istiyordum.
Sadece korumak, kollamak istiyordum.
Belki de sadece can dostum, cephe arkadaşım Aras'ın öz kız kardeşi olduğu içindi bu hassasiyetim...
Kendimi buna inandırmaya çalıştım, bu düşünceye sımsıkı tutundum.
"Anladım abi," dedim, sesimi toparlayıp o mesafeli, resmi korgeneral tonuma geri dönmeye zorlayarak. "Yine de... Ona göz kulak olursan çok sevinirim. Benim içim rahat eder. Hadi görüşürüz," dedim ve abimin başka bir şey söylemesine fırsat vermeden telefonu hızla kapattım.
Telefonu yatağın üzerine bırakıp ellerimi yüzüme sıvadım, avuçlarımı gözlerime bastırdım.
"Saçmalıyorsun Mert," diye fısıldadım kendi kendime, sesim odanın boşluğunda kayboldu. "Kendine gel, sen bir askersin."
Tam o sırada yatağın üzerindeki telefon pır pır ederek titredi, ekranın ışığı tavana vurdu.
Abimden bir mesaj gelmişti.
Adımlarım benden bağımsızca yatağa yöneldi. Eğilip telefonu aldım, ekrana dokundum.
Mesaj bir fotoğraf dosyasından ibaretti.
Göğsümün hızla inip kalktığını hissederek, parmaklarımın ucuyla fotoğrafa tıkladım ve o an...
Hayatımda ilk defa onun yüzünü gördüm.
Zaman, Ankara, kışla, yaklaşan savaş, intikamlar. Her şey anlamını yitirdi, dünya sustu.
Fotoğraftaki kız, muazzam bir güzelliğe sahipti.
O kadar güzeldi ki, bakışlarım ekrana çakılı kaldı, gözlerimi kırpmayı bile unuttum.
Simsiyah, gür ve omuzlarına dalga dalga dökülen saçları vardı.
Teniyse o siyahlığın zıddına kar gibi beyaz, pürüzsüz ve duruyordu.
Ama beni asıl darmadağın eden, kömür karası, kocaman gözleriydi.
O kara gözler, ekrandan doğrudan ruhumun en karanlık dehlizlerine bakıyor, orayı aydınlatıyordu. Yüzü etrafına saf bir neşe, el değmemiş bir ışık saçıyordu. Dünyalar tatlısı bir çehresi vardı, burnunun minik yapısı, dudaklarının kenarındaki o masum, içten tebessüm, az önce telefonda hıçkırıklara boğulan, nefesi kesilen o kırılgan kızın bu aydınlık yüzün sahibi olduğuna inanmak imkansız gibiydi.
O, bu dünyaya ait olamayacak kadar saf ve temiz duruyordu.
Bakışlarımı fotoğraftan bir milim bile çekemedim. Dizlerimin bağı çözülmüş gibi yatağın kenarına iliştim, sırtımı duvara yaslayarak telefonu göz hizama getirdim.
'Ne kadar zıttız...' diye düşündüm muazzam, göğsümü patlatacak bir hayranlıkla.
Ben ne kadar karanlıksam, o o kadar aydınlıktı.
Ben ne kadar kirli bir savaşın içindeysem, o o kadar kirlenmemişti.
Ben sarışın, mavi gözlü, acıyla yoğrulmuş, kalbi buz tutmuş bir adamdım, o ise simsiyah saçları, akyaz teni ve o insanı içine çeken kara gözleriyle adeta hayatın, baharın ta kendisiydi.
Ben ölümdüm, o yaşam.
Biz birbirimize tamamen zıttık ama o zıtlık içimde bir yerleri hallaç pamuğu gibi atıyordu.
Telefonu göğsüme, tam kalbimin üzerine sımsıkı bastırıp yatağa uzandım.
Gözlerimi tavana diktim ama karanlık odada nereye baksam o kömür karası gözleri, o kar beyazı yüzü görüyordum.
Onun o fotoğraftan taşan masumiyeti, benim buradaki, acımasız, kanlı geçmişimi ve gelecekte bizi bekleyen o karanlık günleri bir anlığına tamamen unutturmuştu bana.
İçimdeki o azap dolu sızı, yerini tuhaf, sıcacık ve beni ürküten bir huzura bırakmıştı.
Göz kapaklarım, son beş saatin amansız yorgunluğu ve bu ani, yoğun duygusal karmaşanın getirdiği bitkinlikle yavaş yavaş ağırlaştı.
Telefon hâlâ sağ elimde, göğsümün üzerinde sımsıkı dururken, zihnimdeki o kara gözlerin ve siyah saçların huzuruna kendimi gönüllüce teslim ettim. Derin, rüyasız bir uykuya daldım.
