2. bölüm / 2
KARANLIK YANSIMA1.BÖLÜM:VEDA
Bölümler 2Şu an: 1.BÖLÜM:VEDA
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Bazen en zor vedalar, en çok sevilenleredir."
18 Temmuz Pazartesi 2022
2 YIL ÖNCE
Pazartesi akşamı, saat altıyı biraz geçmişti. Evimizde, normalde dingin olan atmosferin aksine, tatlı bir telaş vardı. Annemin sesi, günün yorgunluğunu üzerinden atmış evin sessizliğini keskin bir bıçak gibi yarıyordu: "Sara, kızım, hadi geç kalacaksın! Simge ile Ural neredeyse gelmek üzeredir!" Sesi, içimde bir heyecan dalgası yaratırken, beraberinde hafif bir kaygı da getiriyordu. Bugün benim için sıradan bir gün değildi. Üniversite tercih sonuçlarının açıklanacağı o uzun zamandır beklediğim gündü. Bir yıllık yoğun çalışmanın, uykusuz gecelerin ve hayallerin sonunda, hedefime ulaşıp ulaşmadığımı öğrenecektim. Bu önemli anı, en yakın dostlarım Simge ve Ural ile birlikte kutlamak, içimde biriken tüm coşkuyu ve stresi onlarla paylaşmak istiyordum.
Duşun sıcak suyu tenimi okşarken kaslarım gevşemişti ama zihnimdeki o heyecan fırtınası dinmek bilmiyordu. Dolabımın önünde bir an duraksadım ve özenle seçtiğim siyah elbisemi üzerime geçirdim. Aynada kendime baktığımda, sanki bambaşka biriydim. Elbisenin zarif kıvrımları vücuduma tam oturmuştu ve her hareketimde kumaşın hafif bir fısıltısı duyuluyordu. Ayaklarıma geçirdiğim topuklu ayakkabıların tok sesi, odanın sessizliğinde yankılanıyordu. Saçlarımı tepemde sıkı bir topuz yaptım, yüz hatlarımı hafif bir makyajla belirginleştirdim ve zarif takılarla son dokunuşları tamamladım. Aynadaki yansımam, içimdeki hem coşkuyu hem de o belirsiz korkuyu yansıtıyordu sanki.
Titreyen ellerimle telefonumu kavradım. Ekranda beliren Simge ve Ural'ın isimlerine dokunarak hızlıca bir mesaj yazdım: "Neredesiniz?" Saniyeler dakikalar gibi geçerken, Ural'dan gelen cevap içime su serpti: "Simge'yi evinden aldım, size doğru geliyoruz." Rahat bir nefes alarak "Tamam, ben hazırım, sizi bekliyorum," yazdım ve telefonu kapattım. Merdivenlerden inerken adımlarımda hafif bir telaş vardı.
Salona girdiğimde annem ve babam her zamanki gibi Titanic'i izliyorlardı. O meşhur sahne yine ekrandaydı. Babam, gözlerini ekrandan ayırmadan sordu: "O tahta parçasına Rose ve Jack beraber sığarlardı. Neden böyle bir şey yaptılar ki?"
Annemin sabırlı sesi duyuldu: "Aşk fedakârlık ister, kocacığım."
Babamın alaycı gülümsemesi yüzünde belirdi. "Jack'in yaptığı daha çok aptallık. İkisi de rahatça sığardı o tahta parçasına ama Rose yine her kadının yaptığı şeyi yaptı, kendini düşündü. Ah, siz kadınlar her yerde aynısınız, öncelik her zaman kendiniz," dedi. Bu tartışmalar, çocukluğumdan beri evimizin değişmez bir parçasıydı ve her seferinde dudaklarımda bir tebessüm oluşmasına neden olurdu. O an, hem geçmişe dair sıcak bir anımsatmaydı hem de kapının çalmasıyla birlikte başlayacak olan yeni bir dönemin sessiz habercisiydi. Kalbim, belirsizliğin ve umudun arasında sıkışmış bir halde, o zil sesini bekliyordu.
Merdivenlerden inip salona girdiğimde, annem ve babam tartışmalarını bir kenara bırakıp hemen bana odaklandılar. Gözleri üzerimde parlıyordu. Babamla göz göze geldiğimde, gözlerini dikkatle açmış ve beni süzüyordu. Bu bakışlar hem gururlandırıyor hem de utandırıyordu; kendimi sergilenmeye değer bir obje gibi hissettim.
Gözlerimi anneme çevirdiğimde, o da şaşkınlıkla beni tarıyordu. İçimden, "Bu kızı ben doğurdum, tabii ki benim kadar güzel olacak," dediğini düşündüm.
Annem, "Canım, ne kadar güzel olmuşsun," dedi, sesinde gurur ve sevgi vardı.
Babam, "Harika görünüyorsun! Bu gece senin gecen," dedi ve telefonunu çıkarıp bir fotoğraf çekti. "Bu anı kaydetmek gerek," diye ekledi. Bu an, sadece bir fotoğraf değil, zamanın hızla geçtiğinin ve bu değerli anların ne kadar kıymetli olduğunun bir hatırlatıcısıydı. Fotoğraf, ailemle paylaştığım bu özel anların hatırası olarak kalacak ve bana tarifsiz bir mutluluk verecekti.
Kapı zili çaldığında, evdeki bu güzel anı tamamladım. "Ben bakarım," diyerek salondan ayrıldım ve kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda, Simge'nin şıklığı ve Ural'ın karizması karşısında gözlerim kamaşmıştı. Simge, kıpkırmızı mini elbisesi, siyah topuklu ayakkabıları ve altın kolyesiyle parlıyordu. Ural ise beyaz gömleği ve lacivert pantolonu ile hem şık hem de etkileyici görünüyordu. Giyimleri, dışarı çıkmak yerine bir düğüne katılacak kadar göz alıcıydı. Şaşkınlıkla uzun süre üzerlerinden gözlerimi çekemedim.
Ural'a baktığımda, onun zarif giyimi ve etkileyici duruşu beni büyülemişti. Simge'nin güzelliği ise geceyi daha da özel kılıyordu.
Gülümseyerek, "Arkadaşlar, düğüne değil eğlenmeye gidiyoruz," dedim.
Simge, kendinden emin bir şekilde, "Tamam, biz de sade bir şeyler giydik," dedi.
"Sade mi? Simge, bu mu senin sade anlayışın?" dedim, bir yandan da onların mükemmeliyetine hayran kaldım.
Ural, gülerek, "Aslında tişört ve pantolon giymeyi düşünüyordum ama Simge ısrar edince buna karar verdim," dedi.
"Arkadaşlar, bu kadar abartmaya gerek yok. Hadi, geç kalacağız," dedi Simge. Bende konuyu uzatmamak için bir şey söylemedim.
Ural, babama ve anneme selam verirken, "İyi akşamlar Vedat Amca, Seda Teyze, nasılsınız?" dedi.
Babam hafif bir uyarıyla, "İyi akşamlar Ural, kızlar sana emanet, dikkat et," dedi.
Ural, ciddi bir şekilde, "Merak etme Vedat Amca, benim iznim olmadan yanlarına kimse yaklaşamaz, tuvalete bile gidemezler," dedi. Babam ve annem gülerek, "İyi eğlenceler o zaman, çok geç kalmayın," dediler.
Evden ayrıldık ve Ural'ın arabasına bindik. İçimdeki heyecan, müzikle buluştu. Arabaya binerken, ilk işimiz müzik açmak oldu. Telefonumu bağladım ve en sevdiğim şarkıyı çaldım. Ural, arabanın üstünü açtı ve müziğin sesini sonuna kadar açtık. Simge ile birlikte, arabada çalan müziği bağıra bağıra söylemeye başladık. İçimden gelen coşku, şarkı sözleriyle birleşip, gökyüzüne yükseldi:
"İstesen de sevemezsin
Sevdiğine iyi gelemezsin
Aynada gördüğün benim
Benimle yüzleşemezsin
Öldürürsün, gömemezsin
Bedelini ödemezsin
Yangına sırtını çevirip
Külleri yok edemezsin"
Ural şarkıyı bilmemesine rağmen arada mırıldanarak bize eşlik ediyordu. Yol boyunca yaşadığımız bu eğlence, içimdeki tüm endişeleri ve gerginliği uçurdu. Çankaya'daki Nirvana Gece Kulübü'ne vardığımızda, geceye dair beklentilerim doruk noktasına ulaşmıştı. Kulüp, dışarıdan bakıldığında renkli ışıklarla aydınlatılmış, lüks spor arabaların park ettiği ve zenginlerin tercih ettiği bir mekân görünüyordu.
İçeri girdiğimizde içerdeki enerji bana adeta bir elektrik akımı gibi hissettirdi. Valeye arabayı teslim ettikten sonra, kulübe adım attık. İçerisi, yaz sezonunun etkisiyle kalabalıktı ve bu kalabalık, geceye olan coşkumuzu daha da arttırıyordu.
Ural, "Siz boşa masa bulup oturun, ben içecekleri alıp geliyorum," dedi ve yanımızdan ayrıldı.
Simge ile birlikte başımızı onaylar şekilde sallayarak boş yer aramaya koyulduk ve kısa sürede boş bir masa bulup oturduk. Ural, elinde üç viski bardağıyla geri döndü. "Alın bakalım içeceklerinizi," dedi.
Teşekkür edip bardağı aldım, ama ilk yudumda tadı bana biraz garip geldi; sanki ilaç içiyormuşum gibi hissettim. Tadının acılığı damağımda buruk bir iz bıraktı. İlk yudumdan sonra, kusacak gibi oldum ve bardağı masanın kenarına koyup kendime bir meyve suyu aldım. Meyve suyu, tat olarak çok daha hoşuma gitmişti ve biraz olsun rahatlamama yardım etti.
Kendimi kulüpteki kalabalığa kaptırmış, etrafımdaki enerjiyi hissetmiştim. Gözlerimi mekanın atmosferine çevirdim. Kulüp, geniş bir dans pisti, ortada bir direk ve yuvarlak masalarla donatılmıştı. Diskotekten çıkan gökkuşağını andıran renkli ışıklar, mekâna etkileyici bir hava katıyordu. Işıklar, duvarlardan tavana kadar her yeri aydınlatıyor, mekânın atmosferini tamamen değiştiriyordu.
Kulüpteki erkekler, lüks cep telefonları, pahalı kol saatleri ve son model arabalarla dikkat çekiyordu. Kızlar ise pahalı çantalar, marka makyaj malzemeleri ve milyonluk cep telefonlarıyla parlıyordu. Buradaki insanların milyon dolarlık servetlere sahip olduğunu açıkça söyleyebilirdim. Mekânın bu zengin ve şatafatlı havası içimde bir tür gerilim ve heyecan uyandırıyordu.
"Vay be!" dedi Ural, içindeki coşkuyu yansıtarak. "Aynı liseden aynı üniversiteye, kim derdi ki üçümüzün de Hacettepe'yi kazanacağını?" dedi. Onun sesinde bir tatmin ve gurur vardı. Simge de coşkuyla, "Cidden ya, rüya gibi. Sara Hukuk, sen bilgisayar mühendisliği, ben tıp," dedi. İçimdeki mutluluk, Simge'nin sözleriyle daha da arttı. Sanki tüm yılın yorgunluğu, bu anın içinde eriyip gitmişti.
Ben de gülümseyerek, "Rüyaysa da beni uyandırmayın, ömür boyu uyuyabilirim," dedim. Bu sözler, içimdeki tüm coşkuyu ve tatmini yansıtıyordu.
"O zaman, yeni başlangıçların şerefine," dedi Ural, kadehini havaya kaldırdı. Simge ve ben de kadehlerimizi kaldırıp tokuşturduk. İçtiğimiz içecekler, yeni bir dönemin başlangıcının kutlanışını sembolize ediyordu. İçecekilerimizi yudumlarken, eski lise anılarımızı konuşarak sohbet ettik. Bu anılar, geçmişin tatlı hatıralarını geri getirip yüzlerimizde gülümsemeler oluşturuyordu.
Ancak Simge'nin yüzündeki sıkıntıyı fark ettim. Sıkılmış görünüyordu. "Of, eğlenmeye mi geldik konuşmaya mı? Hadi kalksana," dedi ve elimi tutup beni dans pistine doğru çekti. İçimdeki tüm endişeleri geride bırakıp, meyve suyumun son yudumunu içip dans pistine doğru ilerledim.
DJ, "Woman" şarkısını çalmaya başladığında, Simge ile birlikte dans etmeye başladık. Vücudum müziğin ritmine uyum sağlarken, adeta bir özgürlük hissi sardı beni. Dans ederken, üzerimizdeki tüm gerginlikler ve endişeler eriyip gitmişti. Dans pistinde kendimizi adeta bir özgürlük alanında hissettik. Her hareketimizle pistin tozunu attık ve içimizdeki enerjiyi tamamen dışa vurduk.
Ural ise sakin bir şekilde içkisini yudumluyor, arada kafasını sallayarak ortama uyum sağlamaya çalışıyordu. Ancak bir süre sonra yanına sarışın bir kız geldi. Kız, Ural'a doğru yaklaşarak elini uzattı ve "Merhaba, ben Aleyna," dedi. Ural, ona nazikçe elini sıktı ve "Ben de Ural, tanıştığımıza memnun oldum," dedi. Aleyna, bir adım daha yaklaşıp, "Beraber eğlenmeye ne dersin?" diye sordu. Ural'ın yüzünde bu teklife karşı bir özgüven belirdi. "Olur güzelim," dedi.
Aleyna'yla dans ederken Ural'ın keyfi yerine geldi. Onların dansı geceye olan enerjimizi daha da artırdı. Simge ile biz de kulüpte eğlenmeye devam ettik. Her anı, bu geceyi unutulmaz kılmak için içimizde taşıdığımız neşeyle doluydu. İçerideki kalabalığın arasında kendimizi özgür ve mutlu hissettik. Bu anların değerini biliyor ve içimizdeki coşkuyu tam anlamıyla yaşamanın tadını çıkarıyorduk.
Birden arkamdan birinin belimi sıkıca kavradığını hissettim. Şok içerisindeydim, kalbim hızla çırpınıyor, içimde bir korku dalgası yükseliyordu. Adam, kendine doğru çekişiyle beni tamamen kontrol altına almış gibiydi. "Biraz da benimle eğlenmek ister misin?" dediğinde, sesindeki tiksindirici alaycılık beni daha da korkutmuştu.
Arkamda hissettiğim adamın boyunun yaklaşık 1.80, hafif kilolu ve esmer tenli olduğunu görebiliyordum. İğrenç bir şekilde yüzüne bakarken, içimden bir çıkış yolu bulmaya çalışıyordum. Zorda olsa kollarımdan kurtulmayı başardım ve titreyen bir sesle, "İstemiyorum," dedim. Sesim, korkudan titriyor, sanki her kelime ağzımdan zorla çıkıyordu.
Adam yüzüme bakarak pişkin bir şekilde sırıttı. "Hadi ama naz yapma. Beraber eğlenebiliriz, istersen bana da geçebiliriz," dediğinde, öfkem ve korkum karışmış bir şekilde kabarmıştı. "İstemiyorum, anlamıyor musun?" diye bağırdım. Sesim o kadar yüksek çıkmıştı ki, kulüpteki herkesin dikkatini çekmiştim.
O an bir kurtuluş umudu belirdi gözlerimde; Ural'ın belirgin adımlarını duyduğumda içimde bir nefes rahatlığı oluştu. Yeri yerinden oynatacak güçteki adımlarıyla yanımıza geldi ve yüzündeki endişeyi görebiliyordum. "Sara, bir sorun mu var?" diye sordu, sesi endişeyle doluydu.
Simge, Ural'ın sorusuna karşılık verirken sesindeki sinir ve öfkeyi hissetmek zor değildi. "Evet, Ural, bir sorun var," dedi ve iğneleyici bir tonla devam etti, "Şu gördüğün insan görünümlü, taşa sürülecek aklı olmayan üç piçten en malı Sara'ya sarkıntılık etti."
Ural'ın yüz hatları anında sertleşti. Gözlerinde öfkenin kıvılcımları çakıyordu. Adama doğru bir adım attı ve sesi buz gibiydi: "Eğer bir daha benim olduğum yerde herhangi bir kıza, hele ki o kız benim arkadaşımsa, laf atacak kadar aptal olursan, senin o piç ağzını kırar, dişlerini ellerimle söker eline veririm," dediğinde, sesiyle her kelimenin altındaki tehdit sarsıcıydı. Adamı geriye doğru itti. Adam geri geri sendeleyerek yere düştü.
Simge, gözlerini kısıp kızgın bir tavırla, "Bir dakika, bir dakika," dedi. Ardından, adamın alaycı tavrını gözden geçirirken, "Sen sert kızlara bayılıyorsun öyle mi? İstersen sana birkaç şey gösterebilirim," diye ekledi. Yüzündeki öfke ve küçümseme, adamın kendine olan güvenini sarsmak için hazır olduğunu belli ediyordu.
Adam, ukala bir tavırla başını sallayarak, "Sahne senin," dedi. Bu tavrı, Simge'nin öfkesini daha da körüklemişti. Simge, adamın bu kibirli tavrına karşılık olarak bir adım öne çıktı, gözlerindeki kararlılıkla ona meydan okuyordu.
Dudakları adamın dudaklarına değmesine milim kalmıştı. Adamın kulağına yavaşça fısıldayarak, "Sahne benim," dedi. Ardından, aniden adamın bacak arasına sert bir tekme attı. Adam yere düştü, acı içinde kıvranırken ağzından çıkan küfürler havada yankılandı: "Seni küçük piç kurusu, seni sürtük kadın!"
Ural'ın sesi, buz gibiydi. O an, içimdeki korkunun yerini tarifsiz bir öfke almıştı. "Kadına kalkan eli kalkmaz hale getiririm," dediğinde, her kelimesi birer tehdit gibi havada asılı kaldı. Adamın elini öyle bir çevirdi ki, kemiklerinin kırıldığını duyar gibi oldum. Ardından o sert kafa darbesiyle adam yere yığıldı. Ural, öfkesi dinmek bilmeyen bir canavar gibi adamın üzerine çöktü, yumrukları ve tekmeleri ardı ardına iniyordu. Ama o an, dehşetle fark ettim. Başka bir adam, elinde parlayan bir bıçakla Ural'a doğru yaklaşıyordu. Ural'ın arkası dönüktü, onu göremiyordu.
Panik içinde ne yapacağımı şaşırmıştım. Normalde böyle durumlarda sakin kalır, bir çözüm yolu arardım ama şimdi zihnim tam bir kaos içindeydi. Gözüm masadaki içki bardaklarına ilişti. Dolu ya da boş fark etmezdi. Hızla birini kaptım ve adamın kafasına fırlattım. Peş peşe diğerleri de gitti: bir, üç, beş, yedi... Her bir bardak kırılırken içimdeki çaresizlik biraz daha artıyordu.
Son kalan bardağı da fırlatacağım sırada, kulübü yırtan bir siren sesi duydum. Polis! Biri bizi ihbar etmiş olmalıydı. İçimde küçücük bir umut filizlendi. Hızla Ural ve Simge'yi adamların üzerinden çekiştirdim. "Gidelim!" diye bağırdım panikle. Kulübün arka çıkışına doğru koştuk. Arka kapıdan kendimizi dışarı attığımızda Ural'ın arabası bizi bekliyordu. Ural, sanki bir yarış pilotu gibi arabayı çalıştırdı, vitesi bire taktı. Lastikler asfaltta acı bir çığlık atarak patinaj çekti, sonra araba ok gibi ileri fırladı.
Mekândan olabildiğince hızlı uzaklaşıyorduk. Yol boyunca Ural, arabanın içinde adamlara ağza alınmayacak küfürler savuruyordu. "O polisler gelmeseydi, ben onların üstünden silindir gibi geçip dümdüz etmez miydim?" diye tıslıyordu. Öfkesi ve adrenalinin etkisiyle sesi titriyordu.
Simge, Ural'a döndü ve sakinleştirmeye çalıştı: "Tamam, sakin ol. Adamları tanınmaz hâle getirdin. Hiçbir doktor estetikle o piçleri eski haline getiremez," dedi. Sonra alaycı bir gülümsemeyle ekledi, "Gerçi şimdiki halleri eski hallerinden daha iyi." Simge'nin bu cesur sözleri, o karmaşanın içinde bile bana bir nebze olsun güç veriyordu.
Arabanın içindeki gerilim üzerimden bir türlü kalkmıyordu. O kadar olay üst üste gelmişti ki, zihnim karmakarışıktı. Sanki bütün bela kotamı o gece doldurmuştum. Başımı arabanın soğuk camına yaslayıp uyumaya çalıştım. Hava serindi ve titriyordum. Ural, bunu fark etmiş olmalı ki, üzerime ceketini örttü. Ceketinin sıcaklığı, o an içimi tarif edilemez bir huzurla doldurdu.
Ural'ın duyabileceği kadar kısık bir sesle, "Teşekkür ederim," dedim. O an, yaşadıklarımın şokuyla duygularımı kelimelere dökmek çok zordu ama bu basit teşekkür, içimdeki minnettarlığı anlatmaya yetiyordu.
Evimin bulunduğu sokağa geldiğimizde Ural yavaşlamaya başladı ve tam evin önünde durdu. Arabadan ineceğim sırada, Ural mahcup bir tavırla, "Bugün için kusura bakmayın, gecenizi mahvettim," dedi. Sesi, utanç ve pişmanlıkla doluydu.
Simge hemen araya girdi, "Saçmalama. Eğer sen yanımızda olmasaydın, o göt göbeleklerden kim korurdu bizi?" dedi. Simge'nin sözlerinde Ural'a karşı derin bir teşekkür ve bağlılık vardı.
Ben de ekledim, "Doğru söylüyor. Eğer orada olmasaydın, kim bilir bize ne yapacaklardı? Aksine, bu gece için teşekkür ederiz," dedim. Ural'ın yanakları kızarmıştı, utanmıştı. Onu daha fazla utandırmak istemedim. Arabadan inip, ikisine de tekrar teşekkür ederek, "İyi akşamlar," dedim. Ural, görüşürüz anlamına gelen bir şekilde kornaya bastı.
O gece yaşadıklarım, ruhumda derin bir iz bırakmıştı. Dışarı çıkarken içimde hissettiğim o coşku ve güven yerini belirsiz bir huzursuzluğa bırakmıştı. Geceyi geride bırakırken, bu olayı asla unutmayacağımı biliyordum.
Evimin bahçesine geldiğimde, bütün ışıkların sönmüş olduğunu fark ettim. Normalde beni beklediklerini bildikleri için salonda en azından bir ışık açık olurdu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım, "Neyse, unutmuşlardır," diye düşündüm ama bu düşünce içimde korkutucu bir huzursuzluk yarattı.
Giriş kapısına doğru yürüdüm, yüreğimde belirsiz bir gerginlik vardı. Kapıyı açmaya çalıştım ama kilitliydi. Zile bastım; bir kez, kimse çıkmadı. İkinci kez, yine kimse yoktu. Üçüncü, dördüncü, beşinci kez bastım... Defalarca zile bastım ama kapı açılmadı.
Korkum giderek büyüyordu. İçimden, "Acaba bir şey mi oldu?" diye geçirdim. İçsel bir ses, "Saçmalama, belki misafirliğe gitmişlerdir," dedi ama bu yanıtı kendime inandırmakta zorlanıyordum.
Kapının önündeki paspası hatırladım; genelde evden çıkarken anahtarı oraya koyarlardı. Eğildim, paspası kaldırdım, ama anahtar orada yoktu. Korkum, derin bir endişeye dönüştü. Kalbim, göğsümde hızlıca çırpınıyordu.
Telefonumu çıkarıp önce annemi, sonra babamı aradım; ikisinin telefonlarına da ulaşamıyordum. İçimi kaplayan korku, adeta tüm bedenimi sarmıştı. "Neden cevap vermiyorlar?" sorusu kafamda yankılanıyordu.
O an yapabileceğim tek şey vardı: Camı kırıp içeri girmek. Bahçeden büyük bir taş aldım, kapının yanındaki pencereye fırlattım ve camı kırarak, elimle kapının kilidini açtım. Evdeki sessizlik, kulüpteki o gürültülü kaosun tam tersiydi ve bu sessizlik beni daha da korkutuyordu.
İçeri girdiğimde, evdeki ölüm sessizliği adeta bir mezar sessizliği gibiydi. Salona geldim, ışıkları açtım ama karşımda gördüğüm manzara kalbime bir bıçak sapladı. Koltuklar, halı ve zemin kırmızı kanla boyanmıştı. Elim ve ayağım titriyor, nefes almakta güçlük çekiyordum.
İçimden, "Belki annem bir yerini kesmiştir ya da babam," dedim ama kendime bile inandıramadım. "Gerçeklerin acısına tahammül edemediğimizde, kendi gerçeklerimizi yaratmaya çalışırız." Ama bu kez, gerçek çok acımasızdı ve kaçışım yoktu.
Olduğum yerde dört dönüyordum. "Baba! Anne! Neredesiniz? Eğer bu bir şakaysa, hiç komik değil. Baba! Anne! Lütfen cevap verin," diye çaresizce bağırdım. Sesim duvara çarpıp bana geri dönüyordu, cevap yoktu.
Hızla merdivenlerden çıkıp annemle babamın odasına yöneldim. Kapının önünde birikmiş kan vardı; o kadar çoktu ki, kapının önündeki manzara bir kabus gibiydi. İçimden, "Hayır, bu olamaz!" dedim. "Gerçekler, yüzüme çarpmak için kapıyı açmamı bekliyordu. Ben de Kapıyı açtım."
İçerisi karanlıktı. Odanın her bir yerinden keskin bir kan kokusu geliyordu. Titreyen elimle ışıkları açmak için düğmeye bastım. "Işıkları açtığımda, karanlıkta kaldığımı fark ettim; ışık, aslında karanlığın ta kendisiydi." Yerde annem ve babamın cansız bedenleri yatıyordu, her yerleri kan içindeydi. Gözlerim dolmuş, kalbim sanki yerinden sökülmüştü. Onları öylece görünce, dizlerimin bağı çözüldü ve yere yığıldım. Sadece gözyaşlarım akıyordu; bacaklarımın hissizliğini hissetmek, her hareketimde beni daha da yere yapıştırıyordu. Ayağa kalkmayı her denediğimde, adeta felç olmuş gibi yeniden düşüyordum.
Göz pınarım kuruyana kadar ağlamak, sesim kısılana kadar bağırmak istiyordum ama olmuyordu. Ne ağlayabiliyordum ne de bağırabiliyordum; sanki duygularım bir ruh emici tarafından tamamen çekilmişti. İçimdeki boşluk, "Neden böyle oldu? Neden?" diye haykırmak istiyordu ama sesim çıkmıyordu.
Sustum. Sadece düştüğüm yerde izlemekle yetindim. Sürünerek, anne ve babamın soğuk bedenlerinin arasına uzandım. Elime telefonumu aldım, kamerayı açtım ve son aile resmimizi çektim. "Bu resmi belki bir hatıra olarak saklayabilirim," diye düşündüm ama o resmin bana ömrüm boyunca ne kadar büyük bir acı hatırlatacağını o an tahmin bile edemezdim. O fotoğraf, artık sadece bir hatıra değil, aynı zamanda sonsuz bir boşluğun ve acının simgesi olacaktı.
Bölüm etkileşimi
