1. bölüm / 1
Karanlığın adı1-BÖLÜM
Bölümler 1Şu an: 1-BÖLÜM
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Zaman benim için akmayı bırakalı çok oldu. Kaç gün, kaç hafta ya da kaç ay geçti; artık saymıyorum. Sadece odanın içinde asılı kalan o ağır, tozlu sisin içinde nefes alıp veriyorum. İnsanlar buna "bunalım" diyor, bense sadece "gerçeklik". Dünya süslü yalanlarla dönerken, ben çıplak bir yalnızlığın tam ortasında, kıpıradamadan oturuyorum.
Onun gidişi... Hayır, gidişi de değildi bu. Beni bir hiçmişim gibi, gözünü kırpmadan bir başkasına değişmesiydi. İşte o an, içimdeki tüm ışıklar aynı anda söndü. Birine güvenmek; ona seni öldürecek silahı kendi ellerinle verip, "Nasılsa sıkmaz," demekmiş. O sıktı. Hem de hiç tereddüt etmeden.
Şimdi ne anlatacak bir hikâyem var ne de paylaşacak bir sevincim. Kendimi bir maskenin arkasına saklamaya bile tenezzül etmiyorum; çünkü o maskeyi taşıyacak takatim çoktan tükendi. Sadece duruyorum. Durmak, bazen hayatta kalmanın en ağır biçimidir. Herkes bir yerlere koşarken, sen olduğun yerde kendi çürüyüşünü izliyorsun. Yalnızlık artık benim derim oldu; üstümden çıkarıp atamıyorum, nereye gitsem benimle geliyor. Ve en kötüsü ne biliyor musun? Artık birinin gelip beni kurtarmasını da istemiyorum. Ben bu karanlığın içinde, kendi kendimin celladı olmaya çoktan alıştım.
Düşüncelerimin karanlığında boğulurken telefonumun ekranı parladı. Ege’den bir mesaj.
" Lütfen buluşalım."
Mesajı okuduğunda dudaklarımdan sinir bozucu, kuru bir kahkaha döküldü. Parmaklarım ekranda hızla hareket etti:Seninle konuşmak istiyorum.
"Siktir git Ege!"
Orta parmak emojisinin ardından engelle tuşuna bastım. Bir pislik daha hayatımdan eksilmişti. Benimle gönül eğlendirip duygularımı paramparça eden birine bu az bile kalırdı. Yine de en çok kendime kızıyordum; hak etmeyen birine kalbimi sunduğum için.
Kapı aniden açılınca irkildim. Emir, üzerinde siyah gömlekli, jilet gibi bir takımla içeri daldı. Karşımda bir model edasıyla durmuş, sırıtan yüzüyle bana gösteri yapıyordu.
"Nasıl olmuş abla?" dedi heyecanla.
Emir, sevgilisi Mira için her şeyi yapan, neşe dolu bir çocuktu. Onun bu hallerini seviyordum. Buluşmadan önce mutlaka bana gelir, onayımı alırdı. Ayağa kalkıp yanına gittim, yanağından kocaman bir makas aldım.
"Her zamanki gibi yakışıklı olmuşsun bal porsuğum," dedim.
Yüzünü buruşturup geri çekildi. "Yaa abla, makas almayı kes lütfen! Ben büyüdüm artık, on sekiz yaşındayım."
"Sen benim gözümde her zaman o küçük bebek kalacaksın," dedim gülümseyerek.
"Abla onu bunu bırak, kombin nasıl? Mira’yla buluşacağım, dürüst yorumun lazım."
"Gayet çekici ve yakışıklı görünüyorsun. Bu işi yavaş yavaş çözüyorsun, aferin," dedim.
Yanağıma hızlı bir öpücük kondurdu. Kapıdan çıkacakken duraksadı ve bakışları aniden ciddileşti.
"Abla, o Ege piçi seni rahatsız etmiyor değil mi? Bak, eğer tek bir kelime ederse söyle; geberteyim o sümsüğü."
"Yok canım, etmiyor. İstese de edemez artık, merak etme sen."
"Öyle olsun," dedi, sesi biraz yumuşayarak. "Bu arada gelmek ister misin bizimle? Birlikte vakit geçiririz."
Başımı iki yana salladım. "Siz eğlenmenize bakın."
"Aman be abla! Çık artık şu evden, bak dışarıda hayat var. Tıkma kendini buraya," dedi buruk bir tebessümle.
"Tamam, tavsiyeni düşüneceğim. Hadi git, bekletme kızı."
Emir, duygularını pek belli edemeyen, her şeyi içinde yaşayan bir çocuktu. Tıpkı benim gibi.
Kapıyı arkasından çekip gittiğinde oda yeniden o tanıdık sessizliğine gömüldü. Annemler de evde yoktu. Saat dörde geliyordu ve midemdeki o boşluk hissi iyice belirginleşmişti. Üzerime rahat bir takım geçirdim. Aynada kendime son bir kez, donuk bir ifadeyle baktıktan sonra evden çıktım.
Arabanın anahtarını kontağa takıp rotayı sahil kenarına, Salih Usta’nın yerine kırdım. Köftesinin kokusu şimdiden burnuma geliyordu. Sahilde arabayı park edip denizin kokusunu içime çekerek dükkâna doğru yürüdüm.
Dükkânın önüne geldiğimde içeriden yükselen o tanıdık cızırtı ve yoğun köfte kokusu karşıladı beni. Salih Usta, dumanların arkasında her zamanki gibi otomatiğe bağlanmış hareketlerle çalışıyordu. Beni gördüğünde elindeki spatulayı kısa bir an bırakıp başıyla selam verdi.
"Hoş geldin kızım," dedi, sesi dükkânın gürültüsü içinde bile net duyuluyordu. "Yarım ekmek, soğan yok, bol biber; her zamankinden mi?"
"Her zamankinden Salih Usta," dedim, sesimdeki yorgunluğu gizleme gereği duymadan. "Burada yiyeceğim."
Usta, ruh halimi tartarmış gibi bir an yüzüme baktı ama fazladan bir soru sormadı. Ekmeğin arasını açıp közlenmiş biberleri özenle dizerken, ben dükkânın en köşesindeki, mermer tablası aşınmış masaya çöktüm. Burası evdeki o tozlu sessizlikten uzaktı ama en az orası kadar gerçekti. Kimse kimsenin içindeki yangını merak etmiyordu; herkes sadece karnını doyurma, bir sonraki ana yetişme derdindeydi. Bu kayıtsızlık, o an ihtiyacım olan tek şeydi.
"Buyur kızım, afiyet olsun," diyerek tabağı önüme bıraktı. Parayı masanın kenarına bıraktım. "Kendine dikkat et, çok solgun gördüm seni," dedi babacan bir tavırla.
"Sadece yorgunum usta, geçer," dedim. Geçmeyeceğini ikimiz de biliyorduk.
Ekmeğin sıcaklığı parmaklarıma geçerken dışarıyı izlemeye başladım. Sahil kalabalıktı; insanlar gülüyor, bir yerlere yetişmeye çalışıyor, hayatın o gürültülü ritmine ayak uyduruyorlardı. İlk lokmamı aldığımda biberin yakıcı tadı genzime kadar ulaştı. Emir'in dediği gibi dışarıda "güzel bir hayat" var mıydı, emin değildim. Ama hayatın, ben dursam da akmaya devam ettiğini görebiliyordum.
Lokmalar boğazıma dizilse de bitirdim o ekmeği. Yemek yemek, nefes almak, yürümek... Bunlar sadece bedenin otomatiğe bağlamış alışkanlıklarıydı. Ruhumun ise hâlâ o karanlık odada, duvara bakarak oturduğunu biliyordum.
Tabağı itip arkama yaslandım. Salih Usta’nın dükkânındaki o dumanlı hava, ciğerlerime evdeki o ağır sisten daha iyi geldi.
Masanın kenarına bıraktığım parayı Salih Usta’nın görmesi için hafifçe öne ittim ve ayağa kalktım. Dükkândan dışarı adım attığımda, yüzüme çarpan sert deniz havası ciğerlerimi sızlattı. Ellerimi ceplerime sokup sahil şeridine doğru yürüdüm.
Araba hemen şurada duruyordu ama eve, o dört duvarın arasına dönme fikri şu an bir hücre hapsinden farksızdı. Ceketimin cebinden kulaklıklarımı çıkarıp kulağıma yerleştirdim. Dünyanın gürültüsüyle aramdaki son bağı da koparmak istiyordum. Ekranın ışığı yüzümü aydınlattı; listemden en sevdiğim
Billie Eilish,wıldflower şarkısını açtım.
Deniz, gökyüzünün karanlığıyla birleşmiş, uçsuz bucaksız bir mürekkep denizine dönüşmüştü. Dalgaların kıyıya her vuruşunda çıkan o hırçın ses, Billie’nin sesiyle harmanlanıyor, içimdeki gürültüyü bastırıyordu. Yanımdan geçen insanlar vardı; el ele tutuşan sevgililer, neşeyle kahkaha atan gençler... Hepsi bana çok uzak, sanki başka bir evrenin figüranları gibiydiler. Ben bu dünyanın içinde değil, hemen kıyısında, cam bir fanusun arkasından onları izliyor gibiydim
Şarkı biterken derin bir nefes aldım. Hayat dışarıda tüm hızıyla akıyordu ama ben, o tozlu sisin içinde kalmayı seçmiştim. Kendi ellerimle ördüğüm o duvara bir tuğla daha koydum ve sahilin gürültüsünü kulaklıklarımın arkasında bırakarak arabama doğru yürüdüm.
Arabaya binip kontağı çevirdim. Motorun o tanıdık hırıltısı bu kez güven verdi ama çıkmaya çalışırken işler sarpa sardı. Önüme öyle bir araç park etmişti ki, milim milim hareket etmem gerekiyorsa bile görüş açım dardı. Zaten sabrım, çatlamak üzere olan bir cam gibiydi. İleri, geri, tekrar ileri...
"Hadi ama, hadi!" diye homurdandım direksiyonu kırarken.
Tam kurtardım derken, o kulak tırmalayan metal sürtme sesi duyuldu. Cart. Arabanın tamponu, önümdeki simsiyah, devasa duran aracın köşesine boydan boya sürtmüştü. O an içimde bir şey koptu. Ege’ye, dünyaya, şansıma... Her şeye aynı anda küfrettim. Kapıyı hışımla açıp dışarı fırladım.
O sırada, siyah aracın hemen yanında telefonla konuşan adam, çıkan sesle birlikte yerinden sıçradı. Telefonu cebine atıp hızla arabanın arasına, sürtülen yere doğru yürüdü. Boyu posu yerinde, üzerinde siyah bir gömlek ve kumaş pantolon vardı; oldukça sert ve otoriter duruyordu. Dağınık siyah saçlarının altındaki bakışları, önce hasar alan tamponuna, sonra doğrudan benim gözlerime çivilendi.
"Siz ne yaptığınızın farkında mısınız?" dedi sesi buz gibi bir öfkeyle.
"Bu kadar geniş yolda şu arabaya vurmayı nasıl başardınız?"
"Asıl siz ne diye bu kadar dar bir yere sokuyorsunuz şu tankı!" diye bağırdım ona doğru.
Normalde bu kadar saldırgan olmazdım ama şu an birine patlamaya, kavga etmeye ihtiyacım vardı.
"Düzgün park etseydiniz bu olmazdı!"
Adamın gözlerinde ufak bir şaşkınlık kırıntısı bile oluşmadı. Aksine, bakışları daha da karardı. Bana doğru bir adım attı; üzerime doğru öyle bir heybetle geldi ki, refleks olarak bir adım geri gitmek zorunda kaldım. Yaklaştıkça üzerindeki o ağır, odunsu parfüm kokusu genzime doldu. Yüz hatları o kadar net ve keskindi ki, sanki mermerden yontulmuş gibi duruyordu.
"Suçlusunuz ama sesiniz her yerden daha çok çıkıyor," dedi sesi bu kez daha alçak, tok ve tehditkar bir tonda.
"Şu an burada bağırması gereken kişi benim, siz değil."
Elini hafifçe kaldırdı; sanki beni susturmak ya da "Bir dur, sınırını bil," demek ister gibi omuz hizama doğru bir hamle yaptı.
Hemen geri çekildim, o elin bana değme ihtimali bile tüylerimi diken diken etmişti.
"Dokunma bana!"
Elimi sertçe havaya kaldırıp onu durdurdum. "Yardımına da, yorumuna da ihtiyacım yok. Ne kadar masrafın varsa öderim, numaranı ver ya da çek şu arabanı önümden."
Adamın dudakları alaycı bir şekilde tek taraflı kıvrıldı. Gözlerini kısmış, beni baştan aşağı sanki içimdeki o yıkımı, o çürümüşlüğü görüyormuş gibi süzüyordu. Bakışları o kadar ağırdı ki, altında ezilmemek için dişlerimi sıktım.
"Masrafı falan kalsın," dedi, yanından geçip şoför koltuğuna otururken. Sesi şimdi daha farklı, daha tekinsiz geliyordu.
"Ruh halin tampondan daha çok hasar almış gibi görünüyor. Dikkatli sür; bu kafayla celladını yolda aramana gerek kalmaz, zaten yanında taşıyorsun."
Gaza basıp siyah aracıyla yanımdan hızla uzaklaşırken arkasından bakakaldım.
Altında kalmayacaktım. Kimsenin bana acımasına, hele ki böyle üstten bakan bir yabancının borcuna ihtiyacım yoktu. Hızla arabama bindim; ellerim direksiyonu o kadar sıkı kavradı ki eklemlerim beyazladı. Motoru çalıştırdım ve onun gittiği yöne doğru gaza bastım. Sahil yolundaki ilk ışıklarda siyah aracını yakaladım. Hemen sol şeridine, tam yanına yanaştım.
Camdan kolunu dışarı çıkarmış, parmaklarının ucunda sönmeye yüz tutmuş bir sigara tutuyordu. Yanında durduğumu fark edince başını yavaşça bana doğru çevirdi. O tekinsiz sükûnetiyle dik dik yüzüme bakıyordu. Yeşil yandı ama ne o hareket etti ne de ben. Arkadaki araçların korna sesleri bir anda sahili doldurdu ama ikimiz de sanki bir fanusun içindeydik; sadece birbirimizi duyuyorduk.
Camımı sonuna kadar indirdim. O da ağır ağır camını indirdi. Aramızdan akan rüzgar, odunsu parfümünün kokusunu arabama kadar taşıdı.
"Numaranı ver," dedim. Sesimi olabildiğince keskin tutmaya çalışarak.
"Anlamadım?" dedi, tek kaşını kaldırarak.
Kornalar dışarıda kıyameti koparıyordu ama onun sesindeki o rahatsız edici sakinlik hiç bozulmadı.
"Numaranı ver diyorum! Altında kalmayacağım. Masrafın neyse mesaj at, ödeyeceğim. Kimseye, hele ki senin gibi birine tek kuruş borçlu kalmaya niyetim yok."
Dudaklarının kenarı, o alaycı tavırla yeniden kıvrıldı. Direksiyondaki elini gevşetip bana doğru biraz daha eğildi. Gözleri, ismiyle tezat oluşturacak kadar karanlıktı.
"Ezberle o zaman," dedi. Sesi kornaları bastıracak kadar toktu.
Telefona uzandım. Ekranı açtım. Saniyelerim vardı. "Söyle!" diye bağırdım kornaları bastırmak için. Boğazım yırtılırcasına.
O, gözlerini yoldan ayırmadan rakamları dudaklarından döktü. Tane tane. Parmaklarım ekranda titreyerek gezindi; her rakam zihnime bir darbe gibi iniyordu. Son rakamı girdiğimde yeşil ışık çoktan yanmıştı. Arkadaki araçlar sabırsız bir senfoniye başladı ama dünya benim için o noktada durmuştu.
"İsmin ne?" diye bağırdım yeniden. "Kime gönderdiğimi bileyim!"
Bana kısa bir an baktı; o bakışta ne bir nezaket vardı ne de bir yumuşama. Sadece buz gibi bir teslimiyet. "Akgün," dedi. "Akgün de, yeterli."
"Güzel. IBAN ve tutarı mesaj at Akgün. Bir daha da sakın yoluma çıkma!"
"Ben senin yoluna çıkmadım," dedi vitesi D’ye alırken. "Sen benimkine çarptın. Dikkat et, bir sonrakinde tamponun kurtaramayacağı kadar derine vurma."
Gaza bastı ve siyah aracıyla kalabalığın içinde süzülerek gözden kayboldu. Ben olduğum yerde çakılı kalmıştım; arkadaki şoförlerin küfürlü bağırışları beni ancak kendime getirdi. Telefonumda kayıtlı o tek isme baktım: Akgün. Eve giden yol boyunca Billie Eilish artık çalmıyordu. Billie’nin fısıltıları gitmiş, yerini bu tekinsiz adamın uyarısı almıştı.
Eve girip odamın kapısını kilitlediğimde, o ağır sessizliğin içinde telefonun ekranı her şeyden daha parlak görünüyordu. Banka hesabımı açtım ama önce o mesajı göndermem gerekiyordu. Parmaklarım ekranda sertçe gezindi:
"Selam,ben lina IBAN ve tutar gönder, hemen halledelim. Borçlu kalmayı sevmem."
Mesajı gönderdiğim an telefonu yatağa fırlattım. Kendi karanlığımla baş başa kalmaya alışmıştım ama artık bu boşluğun bir ismi vardı. Ve o isim, odadaki ağır havaya karışıp yavaş yavaş her yeri ele geçiriyordu.
Bölüm etkileşimi
