🌹KARA’NIN GÜL’Ü🌹

Vaveyla Yazarı: Sena Aydın

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 🌹KARA’NIN GÜL’Ü🌹

Sınırların ötesinde bir Gonca adı kadar naif, tatlı ve güler yüzlü bir kızdı Gül; ama bu zarafetinin arkasında, çetin ceviz bir irade gizliydi. Gittiği Atatürk Lisesinin onur öğrencisi, öğretmenlerinin ise derslerindeki üstün başarısı nedeniyle gözdesiydi. Özellikle Matematik, İngilizce ve Almanca derslerindeki ustalığıyla okulda adından söz ettiriyor, parlak ve aydınlık bir geleceğe doğru emin adımlarla yürüyordu. 19 yaşında, lise son sınıf öğrencisi olan bu genç kız; sempatik, arkadaş canlısı ve hayalperest olduğu kadar planlı, dürüst ve keskin bir zekaya sahipti. Üstelik başarılı tasarım yeteneğiyle de etrafındakileri büyülüyordu.Ancak Gül'ü asıl farklı kılan, haksızlığa asla tahammül edemeyen o cesur yüreği ve eğlenceli ruhunun arkasında yatan hırçın, "damarı tutunca psikopatlaşan" deli tarafıydı. Özü sözü birdi; yalandan nefret eder, gerektiğinde konuşur, yeri geldiğinde susmasını bilirdi. Hayatını hayallerinin ötesinde yaşamaktan ve sınırları zorlamaktan korkmazdı. Gökkuşağının renkleri gibi günden güne değişen duygu karmaşaları yaşasa da her zorluğun üstesinden başarıyla gelen, yılmayan ve yıkılmayan güçlü bir karakterdi. Kalbinden çok aklıyla hareket eder, sevdiğinde ise tam severdi. Derin ve gizemli bakışlarıyla insanları etkisi altına alır, azimle çalıştığı her alanda istediğini mutlaka elde ederdi.
25 MART 2019 / ATATÜRK LİSESİ
Bahçede yankılanan telaşlı bir ses, sabahın sessizliğini böldü:
“Hadi Gül, kızım ya! Geç kalıyoruz!”
Gül, derin bir nefes çekip dumanı havaya üflerken arkadaşına döndü:
“Geldim Yeşim, yetiştim kızım ya! Ne patladın sabahtan beri!” diye sitem etti.
1🥀
Yeşim, gözlerini okul kapısına dikmiş, sabırsızlıkla ayaklarını yere vuruyordu:
“Hadi çabuk, hoca sınıfa girecek şimdi. Söndür artık şu sigaranı!”
“Tamam Yeşim, patlama bitti zaten,” diyen Gül, kavisli kaşlarını çatarak izmariti ayakucuyla ezdi. İki arkadaş, hızlı ve koşar adımlarla okul binasına dalıp sınıfa doğru yöneldiler.Tam kapıdan içeri süzüldükleri sırada, öğretmen de sınıfa girmek üzereydi. Gül ve Yeşim, hocanın hemen arkasından içeri sızmayı başararak mahcup bir tebessümle özür dilediler ve hızla sıralarına oturdular. Öğretmen, kürsüye geçip sınıfa süzerek tok bir sesle konuştu:
“Evet, hadi bakalım herkes yerine otursun, ders başlıyor!”
Kanti kaçağı ve bahçedeki fısıltılar ve uzun geçen kırk beş dakikanın ardından nihayet teneffüs zili çaldı. Yeşim ve Gül, sıralarında arkalarına yaslanarak derin birer nefes aldılar.
“Oh be kızım! Bir an ödüm koptu geç kalacağız diye,” diye söylendi Yeşim, elini kalbine götürerek.Gül, arkadaşının bu aşırı panik hâline hafifçe gülümsedi:
“Boşuna panik yapıyorsun Yeşim. Bana güven, yetiştik işte.
”Yeşim sırıtarak karşılık verdi ve Gül'ü tiye aldı:
“Hııı, zaten sana kalsa ikinci sigaranı da içecektin Gül. Aynen, kesin yetişirdik, çok haklısın!”
Gül, arkadaşının bu alaycı tavrına gözlerini devirerek ayağa kalktı:
“Açlıktan çenen düştü yine Yeşim. Kalk kantine gidelim de tost most bir şey alalım.”
Birlikte gürültülü koridorları aşarak kantine indiler. Sıra kendilerine geldiğinde Gül, kantinciye seslendi:
2🥀
“Abi, bana çift kaşarlı tost, arkadaşıma da karışık tost yapar mısın? Teşekkürler.”
Sıcak tostlarını alıp iştahla ısırarak okul bahçesine çıktılar. Tam her zamanki banklarına oturacakları esnada Yeşim’in gözü bir noktaya takıldı. Dirseğiyle Gül’ü dürterek fısıldadı:
“Gül, sana bir şey soracağım.”
Gül, ağzındaki lokmayı çiğnerken umursamaz bir tavırla,
“Sor Yeşim,” dedi.
“Bu Tuna… Az önce sana mı baktı bana mı öyle geldi?”
Gül, ne Tuna’nın olduğu tarafa ne de Yeşim’in yüzüne baktı. Sanki elindeki tost dünyanın en lezzetli yemeğiymiş gibi büyük bir zevkle yemeye devam ederek cevap verdi:
“Hangi Tuna ya? Ne bileyim ben!”
Yeşim heyecanla öne doğru atıldı, sesi biraz daha yükselmişti:
“Gül, karşında işte! Okulun popüler, yakışıklı basketbol kaptanı Tuna Kurt. Az önce sen tostunu tıkınırken ikinci kere döndü baktı sana. Ve sanırım çaktırmadan, bıyık altından da gülümsedi.” Ancak Gül oralı bile olmadı. Tostundan bir ısırık daha alıp sitemli bir sesle konuştu:
“Bana ne Yeşim, popülerse onun sorunu. Bana mı popüler? Alala… İlgilenmiyorum kızım ben böyle tiplerle. İnsan sonuçta, bakabilir.”
Yeşim, arkadaşının bu dikbaşlı ve eyvallahsız tavrına kahkahayla karşılık verdi:
“Ahaha kızım ya, bitiyorum senin bu sözlerine!”
Sonra kolundaki saate bakıp aniden irkildi:
“ Yalnız beş dakikamız kalmış. Uçmalıyız!”
“Ben uçtum bile,” diyerek Yeşim’den önce ayağa fırladı Gül. Bahçenin kuytu bir köşesinde elindeki son sigarasını beş dakika içinde alelacele içip söndürmek zorunda kaldı.
3🥀
Yeşim ise yanından ayrılmıyor, sitemleriyle onu darlamaya devam ediyordu:
“Şu zıkkımı her teneffüs içmek zorunda mısın Gül?”Gül, muzip bir gülümsemeyle cevap verdi:
“Nefes almak için evet…” Sonra Yeşim’in koluna girip onu peşinden sürükleyerek ikinci ders için binaya yöneldi.Güç Gösterisi ve Hain PlanlarKırk beş dakikalık son dersin de bitmesiyle okul tamamen dağılmıştı. Gül ve Yeşim, günün yorgunluğuyla derin bir nefes alarak okul binasından çıkış yapıyorlardı.O esnada okulun popüler çocuğu Tuna, hâlâ bahçedeki sahada basketbol oynuyordu. Aslında zili duymuştu ama sırf Gül’ün dikkatini çekmek için bilerek gitmiyordu. Takım arkadaşı Koray, onun bu niyetini çok iyi bildiğinden artık dayanamayıp sitem etti:
“Hadi be oğlum ya! Kıza şov yapacaksın diye on saattir oynuyorsun burada. Yeter artık, ben çok yoruldum kardeşim, dinlenmem gerek!” diyerek elindeki basketbol topunu sertçe yere fırlattı. Ardından kenardaki pet şişeyi alıp önce terleyen kafasından aşağı döktü, sonra kalanını kafasına dikledi. Banka çökerek söylenmeye devam etti:
“Tuna, kardeşim kime diyorum oğlum? Yav, kız piyasada yok. Zaten okuldan çıkacağı da yok besbelli. Bırak artık, gel. Sen de yoruldun.”
Tuna, topu bacaklarının arasından geçirip potaya fırlatırken üste çıkmaya çalıştı:
“Ne var Koray? Başımın etini yedin sabahtan beri. Ne kızı oğlum? Antrenman yapıyorum ben burada. Ne havası, ne saçmalıyorsun kardeşim?” Koray alaycı bir tavırla güldü. Elindeki boş şişeyi bankın üstüne bırakıp top süren Tuna’nın tam karşısına dikildi:
4🥀
“Anlamadığımı mı sanıyorsun Tuna? Görmediğimi mi sanıyorsun?” Tuna topu elinde sabitleyip kaşlarını kaldırdı:
“Neyi kardeşim, neyi biliyorsun?”
“Tuna, Gül’e nasıl baktığını biliyorum. Sırf Gül de sana baksın, seninle ilgilensin diye yapmadığın maymunluk kalmadı be kardeşim.” Tuna’nın yüzündeki rahat ifade anında kayboldu, sesi sertleşti:
“Koray, sözlerine dikkat et!”
“Hiç kusura bakma kardeşim, dost acı söylermiş. Ben senin dostunum ve en acısını söylüyorum: Gül sana bakmaz abi, boşuna uğraşma. Sen bu okulun popüler çocuğu olabilirsin, hatta okulun bütün kızları da sana hayran olabilir. Ama Gül sana çok ters kardeşim, benden söylemesi. Sonradan acı çeken sen olma.”
Tuna, duydukları karşısında sinirden küplere binmişti ama bunu saklamak için kibirli bir şekilde sırıttı:
“Sağ ol kardeşim ya, gerçekten içime su serptin! İyi ki varsın be!” diyerek Koray’ı tiye aldı. Ardından egolu bir tavırla ekledi:
“Sen hiç merak etme kardeşim, bana düşmeyecek kız yoktur. Gül de düşer elbet.”
Tuna, avını bekleyen bir avcı gibi, kafasındaki çirkin planları çoktan devreye sokmuştu bile. Koray, arkadaşının bu karanlık ve hırslı hâllerinden hiç hoşlanmayarak tepki gösterdi:
“Tuna, canım kardeşim… Korkutma beni.”
Tuna, “Hiç merak etme kardeşim, ben bu işi çözeceğim,” dediği anda gözleri, tam da arkasında görmek istediği manzaraya takılıp kaldı:
5🥀
Gül ve Yeşim, merdivenlerden aşağı kol kola, gülüşerek iniyorlardı. Tam son basamağa geldikleri sırada, yabancı ve kendinden emin bir ses bahçede yankılandı:
“Hey, kızlar!”
Duydukları sesle ikisi de birden duraksadı. Yeşim, karşısındaki manzaraya inanamayarak gözlerini açmışken, Gül ise ne olacağını çoktan tahmin etmiş gibi gözlerini devirdi.Tuna, hızlı ve özgüvenli adımlarla Gül’ün yanına yaklaştı. Yüzüne en çekici gülümsemesini yerleştirerek selam verdi:
“Merhaba kızlar, nasılsınız?” diyerek elini selamlaşmak için uzattı.Gül, Tuna’nın uzattığı ele bön bön, son derece anlamsız ve soğuk bakışlarla bakarken; Yeşim adeta ağzının suyu akarcasına hemen atıldı ve Tuna’nın elini kavradı:
“Ahaha, merhaba Tuna! İyiyim, sağ ol. Sen nasılsın?” diyerek kıkır kıkır güldü.Tuna, Yeşim’e nezaketen tebessüm edip, “Teşekkürler, ben de iyiyim,” dedi. Ancak gözlerini hemen yanındaki kıza çevirdi. Sesi hafifçe titremişti:
“Sen nasılsın Gül?”
Tuna, masmavi gözlerini Gül’ün acı kahve gözlerine dikmişti. Anlamlı bakışlarıyla onu baştan aşağı süzüyordu. Gül’ün acı kahve gözleriyle tezat oluşturan, alnına düşen toprak kahvesi uzun ve dalgalı saçları beline kadar sarıyor; dolgun, kırmızı dudakları adeta göz kamaştırıyordu. Tuna, genç kızın bu saf ve doğal güzelliği karşısında büyülenmiş gibi ona hayran hayran bakarken, durumun farkında olan Gül yapmacık bir öksürükle ortamın büyüsünü bozdu. Soğuk bir tebessümle karşılık verdi:
“ İyiyim takım kaptanı , sorduğun için teşekkürler. Fakat bizim gitmemiz gerek.”
Gül tam adım atacaktı ki, Tuna aniden önünü keserek gitmesine engel oldu. Masmavi gözlerini yeniden onun gözlerinin içine dikerek, o bilindik cazibesiyle kızı etkilemeye çalıştı.
6🥀
Gül, bu numaranın bilerek yapıldığını fark edince kendini hemen geri çekti ve kaşlarını çatarak sertçe hesap sordu:“Ne yaptığını sanıyorsun sen?”Tuna, etraftaki bir iki kişinin kendilerine baktığını görünce biraz çekinerek, sesini alçalttı:
“Gül, gitme… Seninle konuşmam gereken bir konu var. Biraz özel.”
“Ne var, ne istiyorsun?”
Tuna, kendinden emin bir şekilde tek kelime fısıldadı:
“Seni.”
Gül şaşkınlıkla kaşlarını daha da çattı:
“Anlamadım?”
“Şey yani… Uzun zamandır ben senden hoşlanıyorum Gül. Eğer sen de istersen…”
Gül, sözünü acımasızca kesti:
“Bak takım kaptanı! Ben senin o hayranın olan kızlara benzemem. Ve senin gibi tiplerle de asla işim olmaz, anladın mı? Bunun bir tekrarı daha olmasın. Şimdi çekil önümden!”
Gül arkasını dönüp yoluna devam ettiği sırada, arkasından gelen hamleyle neye uğradığını şaşırdı.Tuna, hayatında ilk defa bir kızı elde edemediği ve herkesin önünde reddedildiği için öfkeden deliye dönmüştü. Gururu ayaklar altına alınmıştı ve o an hayatının en büyük hatasını yaptı. Elindeki basketbol topunu sertçe Gül’ün ayaklarına doğru fırlattı. Tehditkar ve keskin mavi gözlerini kızı uzaktan süzerek nefretle bağırdı:
“Gül, bak bu sana son uyarım! Ya benim sevgilim olursun ya da bir lafımla seni bu okulda rezil ederim. Şimdi bana karşılığını ver!”
7🥀
Yeşim duyduğu ağır hakaret ve tehdit karşısında şok içinde kalakalırken, sahanın oradaki Koray da endişeyle öne atılmış, “Tuna, ne yapıyorsun oğlum?” diye arkadaşını durdurmaya çalışıyordu. Ama Tuna gözü dönmüş bir şekilde, zorbalıkla da olsa Gül’ü elde etmek istiyordu.
Gül, duyduğu kelimeyle adeta infial geçirdi. Sakin ama ölümcül bir öfkeyle arkasını döndü. Ayağının dibinde duran basketbol topunu hızla yerden aldı. Gözlerindeki o "psikopat" damar çoktan fırlamıştı. “Sen beni mi istiyorsun?” diye bağırdı, sesi bahçede çınladı.Tuna, kızın korktuğunu ve geri adım atacağını sanarak kibirli bir zevkle gülümsedi:
“Evet, hem de çok!” dedi ve sırıttı.
“Al o zaman!”
Gül, elindeki basketbol topunu bütün gücüyle, ani bir hızla Tuna’nın tam yüzüne fırlattı. Topun havayı yaran sertliğiyle Tuna'nın yüzüne çarpması bir oldu. Bahçede boğuk bir çarpma sesi yankılanırken, topun şiddetli etkisiyle Tuna’nın burnundan fışkıran kanlar üstünü başını boyadı.Tuna, burnunun keskin acısıyla inleyerek kanlar içinde yere yığıldı. Gül, acı içinde kıvranan çocuğun yanına kadar yürüdü, tepesine dikilerek ona haddini bildiren son sözlerini yüzüne karşı haykırdı:
“Sen kimsin de beni istiyorsun? Bir de zorla elde edecekmiş! Bana o kelimeyi kullanan o dilini koparırım senin! Aklın varsa bir daha karşıma çıkmazsın Tuna! Yoksa burnunun kanamasıyla kalmazsın, ona göre ayağını denk al ve bana bulaşma! Zararlı çıkan yine sen olursun!”
Gül arkasını dönüp yürürken, Yeşim yaşadığı şoku hâlâ atlatamamış olsa da arkadaşının bu sert tepkisine sonuna kadar hak verdi:
“Eline sağlık kardeşim, çoktan hak etti puşt!”
8🥀
Gül, öfkesinden nasibini alan arkadaşına döndü:
“Sen hele hiç ağzını açma Yeşim! Az önce adamın ağzının içine düşüyordun. Gör bak işte, bu tiplerin içinden böyle şerefsizlikler çıkıyor. Sen de her elini uzatana elini uzatma, bu da sana ders olsun!”
Yeşim mahcup bir şekilde başını salladı:
“Oldu valla kardeşim. Tekrar eline sağlık, az bile yaptın.”
O sırada Koray, yerde acı içinde kıvranan arkadaşının yanına diz çökmüş, panikle bağırıyordu:
“Ne yaptın kızım be? Senin elinin ayarı yok mu? Tuna, kardeşim iyi misin? Tuna?!” Koray feryat figan ederek çevredekilerden yardım istemeye çalışıyordu. Gül, arkasına bile bakmadan soğukça seslendi:
“Onu sen kardeşine sor! Hak etti puşt!”
Koray arkalarından öfkeyle bağırdı:
“Tamam da Gül, böyle yapılmaz ama! Çocuk seni sevm…”
Gül aniden durup kükredi:
“Sevmesin kardeşim, istemiyorum! Kimse bana zorla hiçbir şey yaptıramaz! Duydun mu?!”
Koray, kızın gözlerindeki o deli öfkeyi görünce ellerini teslim olur gibi kaldırdı:
“Tamam Gül, tamam… Kimse sana bir şey yapmayacak, uzak dur!”
Sonra yerdeki arkadaşına dönerek sitem etti:
“Ah be Tuna, ben sana demedim mi az önce bulaşma şu kıza diye? Diğerlerine benzemez demedim mi be!”
Koray derin bir nefes alıp binaya doğru seslenerek yerde yatan Tuna için yardım çağırdı. Gül ise son sözünü söyleyerek noktayı koydu:
“Bence de uzak durmanız sizin hayrınıza olur. Hadi eve geçelim artık, çok yoruldum.
”İki arkadaş okul kapısından çıkıp mahalle yoluna saptılar. Yeşim, hâlâ hayranlık ve şaşkınlıkla arkadaşına bakıyordu:
“Senin elin de bayağı sertmiş Gül…”Gül, o eski eğlenceli ve kendinden emin hâline geri dönerek kıkır kıkır güldü:
9🥀
“Herhalde, ne sandın? Hak edene sert!”
Yaşadıkları bu hareketli günün ardından, adımlarını hızlandırarak evlerinin yolunu tuttular.
10🌹
Gül, yorgun adımlarının sonunda arkadaşı Yeşim’den ayrılarak evinin kapısına vardı. Gözkapaklarına çöken ağırlıkla kapının ziline bastı. Çok geçmeden kapıyı açan annesi, içeri giren kızını her zamanki şefkatiyle karşıladı; ona sımsıkı sarılıp öperek gününün nasıl geçtiğini sordu.Gül, her zamanki gibi annesinin sıcaklığına sığınarak, "İyiydi," diye geçiştirdi. Tek isteği hemen odasına çıkmak ve yatağının güvenli kollarına gömülmekti. Annesi, kızının bu mesafeli tavırlarına alışkın olsa da bu kez içine sinmeyen, onu huzursuz eden bir şeylerin olduğunu sezmişti. Bu sezginin peşinden giderek sessizce kızının odasına çıktı. Kapıyı hafifçe aralayarak içeri süzüldü:
"Gül, kızım... Bir sorun yok değil mi?"
Gül, üzerindeki yorgunluk hırkasını sıyırmaya çalışarak gülümsedi:
"Hayır anne, iyiyim merak etme. Sadece çok yorgunum ve biraz uyumak istiyorum."
Annesi, şefkat dolu bir ısrarla sordu:
"Aç değil misin kızım? Bir şeyler hazırlayayım?"
"Tokum anneciğim, gelmeden önce Yeşim’le bir şeyler atıştırmıştık. Sadece uyuyacağım," diyen Gül’ün bitkin gözlerine bakan annesi, kızının daha fazla üzerine gitmek istemedi.
"Tamam kızım, nasıl istersen..." diyerek tebessüm etti. Kızının mis kokulu saçlarından öpüp odadan dışarı çıktı.Gül, üzerindeki okul üniformasını çıkarıp hızla pijamalarını giydi ve yatağına sokuldu. Çalışma masasının üzerinde duran kulaklığını alıp kulağına taktı. En sevdiği şarkılar ardı ardına çalmaya başlarken, her melodide kendisini farklı hayallerin dünyasına hapsetti. Zihninin derinliklerinde, bugün yaşadığı ağır olayların yalnızca kötü birer kâbustan ibaret olmasını diliyordu.
11🥀
Ertesi gün güneş, adeta yalnızca Gül için doğmuş gibi odasının penceresinden süzülüp yüzünü ışıldattı. Sabahın köründe telefonun kulak tırmalayan alarmıyla gözlerini açan Gül, yeni güne isteksizce merhaba dedi. Hızla banyoya gidip elini yüzünü yıkadı, ardından okul formasını üzerine geçirdi. Özenle baktığı uzun, dalgalı kahverengi saçlarını tarayıp şekillendirdikten sonra okul çantasını sırtına taktı.Evden çıkmak üzereyken, kendisinden önce uyanmış olan annesiyle koridorda karşılaştı. Kadın, kızının aceleci hâlini görünce kaşlarını çatarak uyardı:
"Kızım, kahvaltı yapmayacak mısın?"
Gül, kapının kulpunu tutarken annesine döndü: "Yemiş kadar oldum anneciğim, ellerine sağlık. Servise geç kalıyorum!" diyerek hızla kapıyı arkasından kapattı ve kendini dışarı attı.Servisin gelmesine daha on dakika olduğunu bildiği için hemen köşedeki durakta beklemeye başladı. Çantasından bir sigara çıkarıp yaktı. Tam o sırada onu fark eden ve söylenerek yanına gelen Yeşim, sitemli sözleriyle Gül’ü darlamaya başlamıştı bile:
"Sabahın körü Gül! Karga bile henüz kahvaltısını etmemiş, sen hâlâ şu zıkkımın peşindesin. Vallahi pes yani!"
Gül, ciğerlerine çektiği son dumanı dışarı üflerken, "Sana da günaydın Yeşim," diyerek sigarasını söndürdü ve gülümseyerek arkadaşına sarıldı. "Ayılmak için içiyorum kanka, biliyorsun. O benim ilk kahvaltım. Önce kafa, sonra karın doyacak. Okey bebiş?"
Yeşim gözlerini devirdi:
"Hıı, okey, okey... Bak, servis de geldi zaten."
"Tam zamanında."
Gül ve Yeşim servise binip kırk beş dakikalık yolculuğun ardından okul kapısından içeri adım attılar. Sınıfa doğru yürürken Gül, iç çekerek sitem etti:
12🥀
"Öff, sabah sabah şu Süheyla cadısını kim çekecek şimdi?"
Sınıfa girip sıralarına otururken Yeşim de aynı bıkkınlıkla arkadaşını onayladı:
"Al benden de o kadar Gül . Zaten geometriyi hiç sevmiyorum, bir de lüksmüş gibi ilk derse koyuyorlar. İnsan bir düşünür; bu çocuklar sabahın köründe, çoğunlukla kahvaltı bile yapmadan geliyor. Acaba bu saatte zihinleri matematiğe basar mı? Ne biçim müfredat bu ya? Gerçekten darlanıyorum!"
Gül, arkadaşının bu bitmek bilmeyen söylenmelerine dayanamayarak araya girdi:
"Aman be Yeşim! Ben bir söyledim, sen bin söylendin. Tamam kızım ya, kırk beş dakika sonra bitecek zaten, dayan. Dersin yarısında uyursun."
Yeşim kafasını masaya koyarken mırıldandı: "Yarısında değil, başında uyuyacağım sanırım. Off, çok uykum var."
Gül, arkadaşını tiye alarak sırıttı:
"Hayrola kızım, gece beşik mi salladın?"
Yeşim tam cevap verecekti ki, Geometri öğretmeninin sınıfa girmesiyle kelimeler ağzında tıkandı. Gül, arkadaşının kolunu dürttü:
"Aha, geldi bizim cadı. Kalk kız, kendine gel."
Yeşim sırasından hafifçe doğrularak fısıldadı:
Canım hocam... Kurban olduğum, azıcık bir nefes al ya! Hemen derse giriyor."
"Ne yapsın Yeşim, karşında göbek mi atsın kadın? Kırk beş dakikası var, mecburen direkt konuya girecek."
"Ay tamam filozof, sen hocanı dinle. Ben yatıyorum."
"Allah’tan bu dersi eken ben değilim. Yat zıbar Yeşim, ama hoca gelir de seni basarsa uyarmam, baştan söyleyeyim."
"Ya Gül, çok kötüsün!"
"Biliyorum," diye kıkırdayan Gül’ün sesi, öğretmenin dikkatinden kaçmadı.
13🥀
Tam hoca onları dersin ortasında uyaracaktı ki, sınıfın kapısı sertçe çalındı.Kapı açıldığında Koray içeriye doğru adım attı:
"Hocam, geç kaldık. Kusura bakmayın, girebilir miyiz?" diyerek izin istedi.Ancak öğretmenin gözü, Koray’ın hemen arkasında duran, yüzü gözü morluklar içinde kalmış Tuna’ya kaydı. Kadın şaşkınlıktan gözlerine inanamayarak sordu:
"Tuna? Evladım bu ne hâl böyle? Kim çarptı sana oğlum?"
Koray, yanındaki arkadaşının bu hâline bakarak gülmemek için dişlerini sıkıyordu. Sınıfta ise bu manzarayı gören Gül ve Yeşim, kahkaha atmamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Fakat Gül’ün yüzündeki o çarpık gülümseme, tamamen sinirden ibarettir.Tuna, çetin ve keskin masmavi gözlerini doğrudan Gül’ün gözlerine dikti. Dişlerini sıkarak, hocanın sorusunu önceden hazırladığı bir yalanla geçiştirdi:"Bir şey yok hocam, küçük bir antrenman kazası diyelim. Basketbol topunu yerden alacağım esnada ayağım zeminde kaydı. Bir anda sert bir şekilde yere çakılınca bu hâle geldim."
Öğretmen acıyan gözlerle baktı: "Ahh yavrum, çok geçmiş olsun evladım. Nazardır bunlar çocuğum, senin gibi yetenekli bir gencin başına gelmemeliydi. Neyse, hadi geç otur bakalım."
"Teşekkürler hocam," diyen Tuna, tam sırasına oturacağı esnada önünde oturan Gül’ün keskin bakışlarıyla karşılaştı. Eğilip Gül’ün kulağına tehlikeli bir tonda fısıldadı:
"Seninle işim henüz bitmedi cadı, görüşeceğiz."
Gül, bu tehdit karşısında hiç altta kalmadı. Sırıtarak aniden arkasını döndü ve sınıfın ortasında, herkesin duyabileceği bir ses tonuyla bağırdı:
"EFENDİM TUNA? NE DEDİN?"
Öğretmen dahil tüm sınıf merakla Tuna’ya dönerken, Tuna’nın sinir katsayısı hızla tırmandı. Dişlerini sıkarak, öfkesini gizlemeye çalışan bir sesle karşılık verdi:
14🥀
"Bir şey yok Gül! Biraz kenara çekil de hocayı göreyim diyorum."
Öğretmen araya girdi:
"Tamam susun, herkes yerine otursun."Hoca dersine dönerken, Gül sessizce arkasına fısıldadı: "Bir daha sakın beni tehdit etmeye kalkma, yoksa yine böyle rezil olduğunla kalırsın. Bana bulaşma dedikçe kaşınıyorsun ve günün sonunda zararlı çıkan her zaman sen oluyorsun." Tuna ağzını bile açamadan Gül önüne döndü. Sıraların arkasında ise Koray, Tuna’ya söylenmeye devam ediyordu: "Oğlum, yapma şunu ya. Bırak şu kızın peşini."
"Kes sesini Koray, karışma bana!"
"Ne hâlin varsa gör abicim o zaman, bana ne amk."
Yan sıradan Yeşim hemen araya girdi:
"Şşşt Koray, ne yapıyorsun? Dersteyiz, küfretme bir daha."
Koray, mahcup bir tavırla Yeşim’e döndü:
"Pardon güzelim... Bu gerzek yüzünden oldu."
Koray ve Yeşim’in gözleri buluştuğunda, aralarında sevgi dolu, sıcak bir tebessüm peydah oldu. Aynı dakikalarda Tuna ve Gül ise birbirlerine adeta nefret kusarcasına bakıyorlardı.Ön sıralardan Gaye, Tuna’ya doğru sokuldu: "Tunacığım, çok geçmiş olsun bebeğim. Bir dahakine daha dikkatli ol olur mu? Seni çok seviyorum." Tuna, Gül’e nispet yapmak ister gibi sesini yükselterek cevap verdi: "Sağ ol Gaye, iyi ki varsın. Ben de seni seviyorum." Gül, bu yapmacık konuşmayı duyduğunda sadece alaycı bir şekilde sırıttı ve içinden, “ Bak hayranların çok Tuna, uzak dur benden,” diye geçirdi.Tuna, Gül’ün bu tavrını sezmiş gibi arkadan fısıldadı:
"Sen benden uzaklaştıkça, ben sana daha çok yaklaşıyorum Gül, farkında mısın?"
"Değilim, umurumda da değil Tuna."
"Ya Gül, sen neden böylesin?"
15🥀
"Bu seni hiç ilgilendirmez." Öğretmen tebeşiri tahtaya vurarak seslendi:
"Şşşt! Susun bakayım orada. Tuna, Gül, ne oluyor orada?"
Gül, Tuna’yı tamamen yerin dibine sokma fırsatını kaçırmadı ve ayağa kalkarak gayet ciddi bir yüz ifadesiyle konuştu:
"Şey hocam... Tuna’nın tuvaleti gelmiş de size söylemeye utanıyormuş. Söylemem için benden rica etti.
"Sınıf bir anda patlayan kahkahalarla sarsılırken, Tuna’nın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi. Öğretmen durumu toparlamaya çalıştı:
"Tamam Tuna, git ama çabuk gel. Birazdan zil çalacak zaten."
Tuna, nefret dolu bakışlarını Gül’ün üzerine dikerek ayağa kalktı:
"Sağ olun hocam," dedi. O sırada Gaye aniden öne atıldı:
"Şey hocam, ben de onunla gidip yardımcı olabilir miyim?"
Sınıf şaşkınlıkla Gaye’ye bakarken, Gül taşı gediğine koydu:
"İşemesine mi?"
Sınıfta bu kez tam anlamıyla bir kahkaha tufanı koptu. Öğretmen bile gülmemek için kendini zor tutarak, "Gül haklı Gaye, otur oturduğun yere," dedi. Gaye rezil olmanın utancıyla sırasına büzülürken, Tuna hışımla sınıftan çıktı. Gül ise kazandığı bu zaferin tadını çıkarıyordu.Yeşim, Gül’ün koluna dokunarak fısıldadı:
"Sen çok fenasın kızım!"
Tam o sırada teneffüs zili çaldı.
Sınıf hızla boşalırken, koridorda avını bekleyen bir avcı gibi öfkeyle dolanan Tuna, sınıftan çıkan Gül’ün yolunu kesti:
"Ne yaptığını sanıyorsun sen Gül? Beni sınıfa rezil ederek eline ne geçti?"
16🥀
Gül, kollarını göğsünde kavuşturdu:
"Senin eline ne geçecekti Tuna?"
"Anlamadım?"
"Diyorum ki; sen beni o gün rezil etseydin senin eline ne geçecekti? Hani beni az önce bununla tehdit etmiştin ya..."
Tuna, ses tonunu biraz yumuşatarak, "Gül, bak dinle bir..." diyecek oldu.
"Kes sesini!" diyerek sözünü kesti Gül. "Dersini aldın Tuna, bir daha bana bulaşma. Uzak dur benden. Yoksa bana yaklaştıkça seni yakarım, anladın mı?"Tuna, kızın bu dik duruşu karşısında afalladı. Gözlerindeki öfke yerini tuhaf bir hayranlığa bırakırken fısıldadı:
"Anladım Gül... Tamam, pes ediyorum. Zor bir kızsın ama bir o kadar da güzelsin. Seni seviyorum Gül."
"Sevme Tuna! Gaye tam sana göre. Bak, her konuda yardım da etmek istiyor, izin ver etsin."
Gül, son sözünü söyleyip Tuna’nın yanından hızla uzaklaştı.Okulun bahçesindeki tenha merdivenlerin dibine çöken Gül, bir sigara yakıp dumanını göğe doğru savurdu. O sırada yanına gelen Yeşim’e döndü:
"Yeşim, ben de seni arıyordum. Neredesin sen?"
Yeşim çekingen bir sesle, "Buradayım Gül, Koray’la konuşuyordum," dedi.
Gül, şüpheci gözlerle arkadaşını süzdü:
"Sen ve Koray... Ne ayaksınız siz?"
"Hiç kızım ya, konuşuyoruz öyle işte."
"Ha, sevgili değilsiniz yani?"
"Yok canım , o da nereden çıktı?" Gül, sigarasından derin bir nefes aldı: "Beni yeme Yeşim. Uzun zamandır Koray’la sevgili olduğunu biliyorum. En yakın arkadaşım olmana rağmen bunu benden sakladın ya, sana da yazıklar olsun.
"Yeşim panikle savunmaya geçti:
17🥀
"Ya Gül, kardeşim vallahi bak söyleyecektim. Bir türlü fırsat olmadı, inan bana."
"Ya bırak... Sen şuna cesaret edemedim' desene."
"Gül..."Gül, arkadaşının üzülmesine kıyamayarak gülümsedi: "Tamam başımın belası, kızmadım. Bükme o dudaklarını. Adınıza sevindim, Koray’la yakışıyorsunuz zaten. O tıfıllara benzemez Koray, iyidir. Onay verdim, rahat olun yani."Yeşim rahat bir nefes alarak boynuna atıldı: "Ya Gül, canım arkadaşım benim! Çok teşekkür ederim."
"Kızım, siz saklamaya çalışsanız da gözleriniz ele veriyor sizi. Neydi o dersteki bakışmalarınız öyle?"
"Ay evet ya... O an pot kırdığımı ben de anladım zaten."Gül, kaşlarını kaldırarak sordu: "İyi de Yeşim, kimden ve neden saklıyorsunuz bu durumu? Anlamıyorum."Yeşim’in yüzü aniden gölgelendi: "Gül... Koray’ın babasının bu okulun müdürü olduğunu hatırlatmama gerek yok herhalde."
"Eee?"
"Eesi olmaz Gül."
"Ne olmaz?"
"Yani... Babası beni istemez, anlasana."
Gül, biten sigarasını merdivenin dibine fırlatıp ezdi. Koyu kahverengi gözlerini, Yeşim’in ürkek ela gözlerine dikti: "Neden istemeyecekmiş? Senden iyisini mi bulacak o adam?"
"Ya Gül, desteğin için çok teşekkür ederim ama biz onun babası için imkânsızız."
"Madem imkânsız, neden birliktesiniz kızım o zaman?"
"Çünkü Koray’ı seviyorum Gül."
"Eee, Koray da seni seviyor."
"Evet, doğru."
"Bak kardeşim; siz birbirinizi sevdikten sonra kimse size engel olamaz. Ancak siz kendi kendinize engel olursunuz. Bunu da zaman gösterir."
18🥀
Yeşim, duyduğu sözlerle güç bularak gülümsedi: "Vallahi kardeşim, çok doğru söyledin. Ben Koray’ı seviyorum, o da beni. Ama ileride ne oluruz inan ben de bilmiyorum. Neyse ne, şimdinin tadını çıkarayım."
"Aynen öyle Yeşim. Bir şey daha sonuçlanmadan korkup geri adım atma. Olacağı varsa olur zaten."
"Canım kardeşim, iyi ki varsın be!" diyerek Gül’e sımsıkı sarıldı Yeşim.Tam o esnada, merdivenlerin arkasındaki duvarın gölgesinde duran ve konuşmalara gizlice kulak misafiri olan Tuna, yüzünde şeytani bir gülümsemeyle oradan sessizce kayboldu. Gül, arkadaşından ayrılırken, "Yeşim, Koray’a gerçeği söyle. Benim durumdan haberdar olduğumu bilsin," dedi. İki arkadaş tebessüm ederek okul binasına doğru yürüdüler.
Okul çıkışında servise binecekleri sırada Gül’ün telefonu titremeye başladı. Gül, içinden “Annemdir,” diye geçirerek ekrana baktı ancak hayatında daha önce hiç görmediği, rehberinde kayıtlı olmayan yabancı bir numarayla karşılaştı. Uzun bir süre gözleri o ekrandaki sayılara takılı kaldı.Yeşim, onun bu dalgınlığını fark ederek büyüyü bozdu:
"Açmayacak mısın Gül?"
"Annem değil Yeşim."
"Kim o zaman?"
"Bilmiyorum, tanımıyorum."
"Nasıl yani?"
"Yabancı bir numara işte. Türk numarası ama bende kayıtlı değil."
"Allah Allah, ilginç..." diyen Yeşim’le birlikte servise bindiler. Yol boyunca Gül’ün dalgınlığı devam etti. Yeşim dayanamayıp sordu:
"Peki, iyi misin Gül?"
"Bilmiyorum Yeşim. Sebebini bilmediğim tuhaf bir his var içimde."
"Tanıdığın biri seni farklı bir numaradan arıyor olabilir mi?"
"Sanmıyorum. Şu an acilen bir sigara yakmak istiyorum ama ne için yakmak istediğimi bile bilmiyorum."
"Tamam canım , istersen numarayı geri ara."
"Tanımadığım bir numarayı asla geri aramam. Gerekirse o beni yeniden arar."
"Peki, ararsa açacak mısın?"Gül sıkıntıyla iç çekti:
19🥀
"Bilmiyorum Yeşim, bilmiyorum ya! Sorma bana bir şey."
"Tamam Gül, celallenme hemen, bir şey demedim."
Kırk beş dakikalık yolculuğun ardından servisten indiler. Gül, evinin önündeki durakta hızla bir sigara yakıp nihayet kendine gelebildi. Yeşim’le günün son dedikodularını değerlendirdikten sonra birbirlerine sarılarak evlerine dağıldılar.Aynı saatlerde okulun spor salonunda bambaşka bir gerilim tırmanmaktaydı.
"Hadi be oğlum Paskal! Pas atsana lan, ağaç ettin burada!" diye sızlanan Koray, yalnız başına basketbol antrenmanı yapıyordu.Tam o esnada salonun kapısında Tuna belirdi. Gözlerindeki sert ve karanlık bakışlarla Koray’a doğru yürümeye başladı. Durumu son anda fark eden Koray, topu elinde tutarak arkadaşına döndü:
"Tuna? Bro, iyi misin?"
Tuna’nın o an gözü tamamen döndü. Hiçbir uyarıda bulunmadan bir anda Koray’ın üzerine atılarak onu yumruklamaya başladı.
"Seni gebertirim lan Koray! Duydun mu beni?! Sen benim arkamdan nasıl iş çevirirsin lan?!"Koray, aldığı darbelerin etkisiyle sarsılırken bağırdı:
"Ne işi Tuna? Sakin ol!"
"Lan delirtme beni!" diye kükreyen Tuna, salondaki diğer birkaç kişinin araya girmeye çalışmasını sert bir hareketle engelleyerek yerde yatan Koray’ın yakasından tuttu ve onu zorla giyinme odasına doğru sürükledi.Koray, giyinme odasının zemininde güçlükle öksürerek doğrulmaya çalıştı:
"Ne diyorsun Tuna? Ne diyorsun bro? Hiçbir şey anlamadım! Beni neyle suçluyorsun sen?"
Tuna, öfkeden soluyarak üzerine yürüdü:
"Ya bak hâlâ safa yatıyorsun Koray! Öğrendim lan, öğrendim!"
"Neyi öğrendin lan? Bana da söyle!"
"Yeşim’le sevgili olduğunu biliyorum Koray!"
O anda Koray’ın dili tutuldu, söyleyecek tek bir kelime bile bulamadı. Şaşkınlıkla kekeledi:
20🌹
"Sen... Sen nereden biliyorsun bunu? Yeşim mi bir şey söyledi?"
"Hayır lan! Yeşim’le Gül konuşurken duydum. Gül çoktan anlamış sizin sevgili olduğunuzu. Bugün de okulda Yeşim’e sitem ediyordu."
Koray, derin bir nefes alarak durumu açıklamaya çalıştı:
"Tuna, bak kardeşim..."
"Ne bakacağım lan?! Sen bunu benden nasıl saklarsın? Çabuk söyle Koray, kardeşimle ne zamandır birliktesiniz?"
Koray, gözlerini Tuna’ya dikerek gerçeği yüzüne vurdu:
"Üvey kardeşin Tuna! Sen ve Yeşim, nasıl Gül’e bu gerçeği söylemediyseniz, ben de bu yüzden sakladım! Bilinsin istemedim. İkiniz de Gül’e karşı bir oyun oynuyorsunuz. Senin annen, onun babasıyla birlikte; ama siz bu okulda birbirinize iki yabancı gibi davranıyorsunuz! Sen ne dersen de Tuna, ben Yeşim’i seviyorum. Biliyorum, baban bunu asla istemeyecek ama yine de ondan vazgeçmeyeceğim."
"LAAANNN!" diye bağıran Tuna, Koray’ın suratına sert bir yumruk indirdi.Koray acıyla yere yığılırken, Tuna tepesinde dikilip tehdidini savurdu:
"Üvey müvey Koray! Yeşim benim kardeşim. Ona bir zarar verdiğini, onu üzdüğünü bir duyayım, seni mahvederim oğlum!"
Yerden kalkamayan Koray, güçlükle konuşsa da geri adım atmadı:
"Ben Yeşim’i herkesten ve her şeyden çok seviyorum Tuna... Buna sen bile engel olamayacaksın."
Tuna, hıncını almış olmanın verdiği soğuklukla kapıya yöneldi:
"Ben sana son sözümü söyledim Koray, gerisi sende," diyerek hızla giyinme odasını terk etti. Koray, odada acı içinde inlerken kendi kendine mırıldandı:
"Hiç kimse Yeşim’i sevmeme engel olamayacak...”
21🥀
Akşam saatlerinde Gül, odasında yatağına uzanmış, kulaklığından yükselen yüksek sesli müziğin ritmine bırakmıştı kendini. Odanın içinde avaz avaz şarkıya eşlik ediyordu:
"Kimseyi görmedim ben
Senden daha güzel
Kimseyi tanımadım ben
Senden daha özel...
Oooooo senden dahaaa güzelll...
Sana nereden rastladım?
Oldum derbeder
Kendimi sana sakladım
Senden daha güzel...
Ooooooo senden daha gü..."
Tam şarkının en yüksek yerinde, Gül’ün kalbine ani ve tarif edilemez bir titreme indi. İçini garip bir ürperti kapladı.Tam o salisede müzik aniden kesildi.Gül, şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırarak telefonun aydınlanan ekranına baktı. Gözleri hayretle büyürken, göğüs kafesi hızla inip kalkmaya başladı. Ekrandaki sayı dizisi, öğlen saatlerinde servise binerken gördüğü o yabancı numarayla tıpatıp aynıydı.Gizemli numara, ikinci kez onunla göz göze gelmişti. Gül, titreyen parmağını ekrana doğru uzatırken içinden tek bir soru geçiyordu:
"Ne oluyor ya?"
Gül, derinlere dalarak söylediği şarkının son nakaratının birden kesilmesiyle birlikte, ekrandaki o yabancı numaraya istemsizce bakakalmıştı. Gözleri ekrandayken, kalbi de bilinmez ritimlerin eşliğinde hızla çarpmaktaydı.İkinci kez çalan bilinmeyen çağrının sonunda, tam telefonu açmak istediği esnada arama sonlandı. Ekrandaki bu numara onu neden ikinci kez aramıştı? Ve bu kişi kimdi ki böyle ısrarla arıyordu? Gül, yaşadığı bu ilginç olay karşısında ne yapacağını bilemedi; en iyi bildiği şeyi yaparak telefonu tuşladı ve arkadaşını aradı.
"Alo Yeşim, yabancı numara yine aradı beni," dedi Gül güçlükle. Birden nefesi kesilir gibi olmuştu.
"Eee, açmadın mı Gül?"
"Açamadım."
"Nasıl yani?"
"Yetişemedim işte Yeşim."
"Gül, bana doğruyu söyle; açamadın mı yoksa açmak mı istemedin?"
"Yeşim, gerçekten bilmiyorum. Bir an açmak istemedim. Şaşırdım, çünkü ikinci kez aramaz sanıyordum ama aradı. Şaştım kaldım. İlkinde açmak istemedim, sonra açmak isterken de çağrı sonlandı."
"Peki, tekrar arar mı sence?"
"Hiç bilmiyorum Yeşim."
"Peki, ararsa sen açar mısın bu sefer?"
"Onu da bilmiyorum Yeşim. Bildiğim tek bir şey var, bu yabancı numara beni etkiledi."
"Nasıl yani, daha konuşmadan mı?"
"Evet, biliyorum söylerken saçma geliyor ama gerçek bu, Yeşim. İlk aradığında da bu etkileşimi aldım. Bilinmez, görünmez bir enerjiye kapılıyormuşum gibi hissettim bir an."
"Sen ciddi misin Gül, yoksa benimle dalga mı geçiyorsun?"
"Hiç olmadığım kadar ciddiyim Yeşim."
"O zaman bir dahaki aramasında aç, Gül."
"Aynen öyle yapacağım. Bunu sürekli düşünüp duramam böyle. Kimse arayıp konuşacak, öğreneceğim.
22🥀
Hatta aklıma bir şey geldi, Yeşim."
"Ne geldi, ne yapacaksın?"
"Numarasını kaydedip WhatsApp'tan kim olduğuna bakabilirim."
"Evet, mantıklı Gül! Hay aklınla bin yaşa."
"Böylelikle kim olduğunu görebilirim. Kapatıyorum şimdi, ekleyeceğim."
"Tamam Gül ama bana da haber et, merak ediyorum."
"Tamam."
Gül, hızla o yabancı numarayı rehberine ekledi; içinde bilinmez bir heyecan dalgası büyüyordu.
WhatsAppAA: 0537•••••••
"Bu ne ya, bu ne abi? Ne bir fotoğraf var ne bir isim ne de bir durum... Bu nedir ya? Hayalet Casper mı arıyor beni? Hayallerimin suya düştüğü o an..."
Telefonu titreyince hemen açtı:
"Alo?"
"Hızlı dönüş yaptın Gül. İncelersin sanıyordum," dedi Yeşim.
"İncelenecek bir tarafı olsaydı aramazdım zaten Yeşim. Herif Casper çıktı. Ne bir isim vardı ne de bir fotoğraf."
"Gül, erkek olduğundan emin misin?"
"Değilim ama nedense öyle hissediyorum."
"Ee, şimdi ne yapacaksın?"
"Bir daha ararsa telefonu açmayacağım, WhatsApp'tan yazacağım."
"Yanii, en mantıklısı bu olur. Bence de öyle yap."
"Tamam canım, görüşürüz."
"Kimsin sen, kimsin?" diye düşünerek şimdiden kendi kafasının etini yemeye başlayan Gül, kalbindeki o ritmik sızının eşliğinde usulca gözlerini kapattı ve yarım kalan şarkısını dinlemeye devam etti.
Üç Gün Sonra
Gül ve Yeşim birlikte sınıfa girdiler.
"Gül, aramadı mı hâlâ?"
"Kim?"
"Kim olacak, o yabancı numara işte."
"Yok, aramadı."
"Peki, hâlâ merak ediyor musun?"
"Niye merak edeyim Yeşim, elin dengesizini? Yanlışlıkla da aramış olabilir yani. Umurumda değil."
"İki defa mı yanlışlıkla aramış olabilir, Gül?"
"Evet, yani olabilir."
"Saçmalama Gül, olamaz."
“ Gerizekalı biriyse mümkün Yeşim, hatta bin kere bile arayabilir."
23🥀
"İyi, madem öyle diyorsun, sen bilirsin."
"Ben bilirim tabii. Ders başladı, hocayı dinleyelim."
"Hıı, tabii tabii, dinle sen hocayı; aklın kalırsa..."
"Yeşiiimm!" diyerek acı kahve gözlerini arkadaşının üzerine diken Gül, keskin bakışlarıyla onu ürkütmüştü.
"Tamam, sustum."
"Evet, sus ve dersini dinle!"
Sınıfın diğer tarafında ise farklı bir fısıltı yükseliyordu:
"Koray, çek şu bakışlarını kardeşimin üzerinden, valla dalacağım sana."
"İstediğin kadar dal bro, umurumda değil. Ona bakınca dünyam aydınlanıyor."
"Biraz daha bakarsan zaten ben senin o dünyanı karartacağım."
"Kıskanma bro. Sen de Gül'e bu şekilde bakmıyor muydun?"
"İlla gel ağzımı burnumu dağıt diyorsun, Koray."
"Gaddar bro, istediğini yap. Gözlerimi kör et, yine de bakarım ben ona."
"Oğlum senin içinden de Mecnun çıktı ha! Sen harbiden kardeşimi çok mu seviyorsun?"
"Kendimden bile çok Tuna... O benim adeta ruh eşim."
"Tamam lan, kes! İnandım aşkınıza ama mümkünse bizden uzak yaşayın."
"Zaten öyle yapıyoruz bro. Sen Gül'den vazgeçtin mi?"
"Zor oldu ama geçtim."
"Mecbur kaldın."
"Kes lan! Zorla güzellik olmaz, bunu biliyorum. Ben haydut değilim Koray, zorla elde edemem."
"Sen en büyük hatayı o tehdit ile yaptın bro. Yapmasaydın yüzde on şansın olabilirdi."
"Yok Koray, yok. Benim Gül'e karşı artık hiçbir şansım yok. Gaye ile sevgili olacağım; beni en iyi anlayan o."
"Aynen öyle, tuvalete bile seninle gelecek kadar seviyor seni."
"Koraayy!"
"Tamam ya, sustum. Ama sen Gaye'yi sevmiyorsun bro, nasıl olacak o iş?"
"Gül'ü sevdim de ne oldu? Gaye de fazlalık etmez, şu an ona ihtiyacım var."
"İyi bro, nasıl mutlu olacaksan artık. Ben şimdiden mutluluklar dilerim."
"Sağ ol ya kro!"
Zil çalıp bütün sınıf dağılırken, Gül ve Yeşim de çıkışa doğru yöneldi.
24🥀
O sırada Gül, Koray ile göz göze geldi.
"E hadi al, al sevgilini; ne yapıyorsanız yapın," diyerek Yeşim ile vedalaştı ve onu Koray'a teslim etti. Tuna da bu vedaya şahit olup son kez Gül'ün yanına geldi. Masmavi gözlerini Gül'ün acı kahve gözlerine dikti.
"Gül, biz de böyle olabilirdik, biliyorsun değil mi?"
Gül, Tuna'ya son kez bakarak gülümsedi.
"İyi ki de olmamışız Tuna."
"Gül, ben Gaye ile sevgili olmaya karar verdim."
"Çok iyi, çok doğru bir karar. Tencere kapak misali... Şimdiden mutluluklar dilerim," diyerek Tuna'nın yanından ayrılan Gül, hızlı adımlarla liseden çıkış yaptı. Kafasındaki o karmaşayı bir an önce dağıtmak istiyordu. Eve koşup odasına yattı; müzik dinleyerek o yabancı numaradan gelecek üçüncü aramayı beklemeye başladı.Ama o numara bir türlü aramadı. Arada bir WhatsApp'a girerek çevrim içi olup olmadığını kontrol ediyor ama bir türlü istediği ipucunu alamıyordu. Bu süreç onu zorladığı kadar, cevapsız sorularla da daraltıyordu. Kafasını dağıtmak için ödevlerini yaptı, projelerini tasarladı, kitap okudu, çizimler yaptı, spor yaptı, dans etti, şarkı söyledi... Ama yok, o lanet olası kördüğüm bir türlü çözülmedi. Gül, günün sonunda çok yoruldu ve daha fazla dayanamadı; acı kahve gözleri bir anda kapandı.Sabah, güneş ışınlarının camdan içeri süzülüp yüzüne vurduğu o anda, Gül duyduğu mesaj bildirim sesiyle birden kendini yataktan attı. Acı kahve gözleri yeni güne merhaba derken hemen telefonun ekranına baktı. Yarım yamalak açılmış gözlerle ekrandaki saati okudu: Saat tam 04.45'ti. Güneşin doğmasına beş dakika, okula gitmesine ise tam üç saat vardı. Alarm sesi zannederek kalktığı yatağından esneyerek tekrar saate baktı.
"Daha sabahın körü bu ne ya!"
25🥀
Gül, nihayet tam anlamıyla açılan gözleriyle ekranın altındaki WhatsApp bildirimine odaklandı. Gözlerine inanamadı, kalbi titredi. Mesajı açıp açmamak konusunda kendiyle kısa bir süre direndikten sonra nihayet ekrana dokundu. Şaşkınlıkla bakan acı kahve gözleri, o yabancı numaradan gelen kelimede ve o büyülü ekranda uzun bir süre takılı kaldı.
WhatsAppAA: 0537•••••••"Merhaba"04:45
Sabahın köründe ansızın gelen bir mesajla gözlerini açan Gül, yüreğinin ağzına gelmesiyle yataktan bir anda fırladı. Elindeki telefonun ekranına baktıkça baktı. Şaşkınlığını dizginleyemeden parmakları hemen ekranda gezindi ve bir numarayı tuşlayarak arkadaşını aradı.
"Efendim kanka, ne oldu bu saatte arıyorsun beni? Hayırdır, kıyamet mi koptu sabah sabah?"
"Ne söylendin Yeşim ya! Dünyayı bilmem ama benim içimde şu anda bir şeyler koptu."
"Ne diyorsun Gül, anlamıyorum, açık konuş."
"Diyorum ki o yabancı numara az önce bana WhatsApp'tan mesaj attı."
"Oha Gül, ne diyorsun sen, ciddi misin?"
"Yok canım, sabahın köründe kalkıp sana şaka yapmak istedim. Herhalde ciddiyim kızım. Ciddi olmasam neden arayayım? Ne yapacağım ben şimdi Yeşim? Akıl ver bana!"
"Akıl verme konusunda usta olan sensin Gül. Şimdi ben sana ne söyleyeyim? Bilemedim ki... Ne yazdı peki?"
"Merhaba."
"Sabahın köründe yazdığına göre bunda bir iş vardır kanka."
"Öyle mi diyorsun, ne gibi bir iş olabilir sence?"
"Bilmiyorum Gül, sadece tahmin yürütüyorum."
"Sallıyorsun yani."
"Yani, öyle de denebilir kanka. Kim sana neden sabahın köründe 'merhaba' yazsın ki?"
"Aslında doğru söylüyorsun Yeşim. Takmamam lazım," diyen Gül, o anda mesaja tekrar bakarken detaylı bir şey daha dikkatini çekti.
26🥀
"Çüş, bu ne? Oha, profili ortaya çıktı Yeşim! Bu ne lan?"
"Ne oldu Gül, ne çıktı, korkutma beni?!" Gül, arkadaşı Yeşim'i o anda duyamadı; gözlerini ansızın beliren profil fotoğrafının üzerine dikti. Acı kahve gözleri o manzara karşısında bir anda parlayıverdi. Fotoğraf karesini parmaklarıyla büyüterek her detayını hafızasına kazıdı. Şaşkınlığını bir kenara bırakıp kendine gelerek hemen Yeşim'e açıklamada bulundu:
"Yeşim, bu yabancı numara bir erkek, üstelik bir de asker. Yeşim, bu yabancı numara bir asker. Asker lan!"
"Ne? Asker mi? Askerin seninle ne işi var Gül?"
"Bilmiyorum Yeşim, bilmiyorum, bekle."
"Ne yapıyorsun?"
"Adını da buldum."
"Eee, neymiş?"
"Aslan Kara yazıyor."
"Oha, çok havalı kızım! Nasıl biri, yakışıklı mı bari?"
"Öyle galiba."
"Ne demek galiba kızım? Görmüyor musun çocuğu, aman askeri işte?"
"Görüyorum."
"Gül, sen kendinde misin?"
"Değilim."
"Nasıl biri söylesene, çok merak ettim kızım."
"Çok güzel."
"Gül, sen ciddi misin? Sen bu lafı hiç kullanmazsın. O kadar mı yani, sen bu lafı kullanacak kadar mı etkilendin? İyice merak ettim şimdi."
"Maalesef Yeşim, ben de şaşkınım bunu söylediğime. Hatta şu an kendimde bile olmayabilirim."
"Eee, peki ne yapacaksın, yazacak mısın ona Gül?"
"Bilmiyorum Yeşim, ne yazabilirim ki ve neden? Tanımıyorum onu."
"Tanışmak için yazacaksın zaten canım kardeşim. Sen de ona 'merhaba' yaz. Bakalım neler olacak?"
"Heyecan kasma şimdiden Yeşim, bir şey olmayacak. Ben görüldü bırakacağım. O asker de bunu yediremeyecek, mesajı silip beni engelleyecek. Bu kadar basit."
"Saçmalama Gül, ne diyorsun sen? Çocuk, aman asker sana sabahın köründe yazmış. Ve sen onu görüldü bırakıp seni engellemesini mi sağlayacaksın yani? Bu mu gerçekten?"
"Evet Yeşim, tam olarak da bu.
27🥀
Nesini anlamadın?"
"Sana inanmıyorum Gül, çok kötüsün."
"Anca mı anladın Yeşim? Sen de beni hiç tanımıyormuş gibi konuşma."
"Kızım çok büyük yanlış yapıyorsun, ben sana söyleyeyim. Belki hayatının aşkı bu. Belli mi olur, neden hemen kestirip atıyorsun ki?"
"Bu mu benim hayatımın aşkı olacak? Yabancı bir asker parçası mı?"
"Evet Gül, neden olmasın?"
"Neden olsun Yeşim? Ben ve asker ne alaka, ne mana? Bu kadar saçma bir şey olabilir mi? Hem gör bak, cevap vermeyince o da iki güne vazgeçecek ve engeli basacak."
"Ne yapıyorsan yap Gül ama pişman olacağın bir karar vermenden korkuyorum. Bunu istemezsin diye umuyorum."
"Niye böyle bir şey söyledin şimdi Yeşim?"
"Bilmiyorum Gül, içimden geldi. Senin için güzel bir şeyler olacakmış gibi hissediyorum. Uzun zamandır hiç kimseyle sevgili olmadın. Ne okuldan ne de çevreden... Herkesi tersledin, yüz çevirdin. Bence buna böyle yapma. Bir şans ver."
"Çünkü hepsi gerizekalıydı Yeşim, bunları sen de biliyorsun. Mallarla işim olmaz benim. Benim gibi akıllı ve güçlü olmadıktan sonra değil sevgili, arkadaşım bile olamazlar."
"Biliyorum kardeşim, senin bu çetin cevizliğini ben de çok seviyorum ama bence bunun da bir sınırı olmalı. Herkese böyle davranırsan yanında hiç kimse kalmaz."
"Ben de bunu biliyorum Yeşim ama elimde değil işte."
"Elinde Gül, istersen yaparsın, sen de biliyorsun."
"Tamam Yeşim, şurada buluşmamıza bir saat kaldı zaten. Azıcık daha uyuyayım da iyice kendime geleyim. Yoksa düşünmekten kafayı yiyeceğim."
"Tamam kardeşim, görüşürüz." Gül konuşmayı sonlandırdı. Tekrar WhatsApp'a girdi. Yabancı numaranın üstüne tıkladı. O mesajı yüzlerce kez okudu ama hiçbir cevap yazmamakta kararlıydı. Son kez gözleri o profil fotoğrafına daldı. Uzun uzun her zerresini inceledi; bembeyaz teninin güzelliğini ortaya çıkaran simsiyah kömür gözleri, keskin ve derinden bakmaktaydı. Küçük, dik burnu, al rengine çalan büyük, geniş dudakları vardı.
28🥀
Kara saçlarını kaplayan askeri kamuflaj üniformasını tamamlayan yeşil miğferiyle, başında "Her Türk asker doğar," sözünü yaşatır gibiydi. Elinde tuttuğu uzun, siyah tüfeğiyle oldukça karizmatik bir fotoğraf karesini andırıyordu."Sana hiç cevap vermeyeceğim asker, boşuna bekleme. Engelle beni," diyen Gül, bu kareye acı kahve gözlerini kapatana kadar baktı.Saat yedi sularıydı ve o alarm sonunda çaldı. Gül gözlerini açtı; hemen kalkıp hazırlandı ve evden çıktı. Durağa geçti. Yeşim'i beklerken hemen bir sigara yaktı. Şimdiye kadar sigarasını keyifle içen Gül, bu sefer düşüncelere dalarak içiyordu.
"Düşünerek içtiğine göre hâlâ bir cevap yazmadın, değil mi Gül?"
"Sana da günaydın Yeşim."
"Sabahın köründe günüm aymıştı zaten Gül, hatırlatırım."
"Sana aydı, bana kâbus oldu."
"Neden böyle söylüyorsun Gül?"
"Bilmiyorum, öyle hissediyorum."
"Ben de tam tersini hissediyorum Gül. İlk defa senin için iyi bir şeyler hissediyorum."
"Beni gaza getirmeye çalışma Yeşim, kanmayacağımı biliyorsun."
"Biliyorum kanka ama belki bir ihtimal diye düşünmüştüm."
"Düşünme Yeşim! Servis de geldi," diyen Gül, içtiği sigarasını söndürüp kenara fırlattı. Yeşim ile birlikte servise binip okula gittiler. Gül, kulaklığında çalan müziğin nakaratını mırıldandı. İçinden "Kendine iyi bak Gül, takılma," diye kendini motive etmeye çalışsa da ister istemez eli yine WhatsApp'a kaydı ve o yabancı mesaja uzun bir süre gözleri takılı kaldı. "Kimsin sen asker, ne işin var benimle?" diye düşündüğü sırada bunu fark eden Yeşim öne atıldı:
"İnat etme Gül, yaz!"
"Sus Yeşim!"
"Aman iyi be, ne halin varsa gör! Senin iyiliğini isteyende de kabahat," diyen Yeşim, dudaklarını bükerek Gül'e sırtını döndü.
29🥀
Gül sırıtarak, umursamaz bir tavırla kafasını servisin camına yasladı. O askerin yüzüne ve mesajına defalarca kez baktı. "Aslan Kara..." diyerek sessizce dudaklarından döktüğü o ismi ilk kez andı ve onu düşledi. Gül ve Yeşim servisten indiğinde, Yeşim ondan önce davranarak tavırlı bir şekilde yürümeye başladı. Gül ona yetişmeye çalıştığı sırada, karşıda sevgilisini gören Yeşim hemen Koray'a sarıldı.Koray durumu fark ederek Yeşim'i sorguladı:
"Ne oldu sana güzelim, ne bu halin? Kim üzdü seni bakayım?" dediği sırada Yeşim tam ağzını açacaktı ki Gül ondan önce davrandı.
"Ben kızdırdım. Asıl sana ne oldu Koray, bu halin nedir?" diye hedef şaşırtarak okları Koray'ın üzerine çevirdi. Yeşim hemen oltaya geldi:
"Gerçekten Koray, ne olmuş sana böyle?" diyerek Koray'ın yaralı kaşını okşadı. Koray sırıtarak karşılık verdi:
"Gül söyledikten sonra fark etmen de çok güzel doğrusu Yeşim. Neyse, önemli bir şey yok; Tuna ile atıştık biraz," diyen Koray, yeşil gözlerini Yeşim'in gözlerine dikerek sert bir tavır takındı.
"Ne kavgası Koray? Tuna ile ne derdin olabilir ki senin?"
"Tabii senin hiçbir şeyden haberin yok."
"Neyden Koray, ne diyorsun sen?"
"Sen Gül ile bizim hakkımızda konuştuğunuz sırada Tuna da sizi oradan gizlice dinlemiş. İlişkimizi öğrenip benden hesap sordu," diye gergin bir sesle konuştu.Gül kaşlarını çatarak karşılık verdi:
"Tuna bizi dinlemiş olsa bile, ne diye Yeşim için sana hesap sorsun? Anlayamadım. Ne hakkı var ki sana karışmaya? Senin Yeşim ile sevgili olman neden Tuna'nın zoruna gitsin ki Koray?" dedi.Yeşim bu sorular karşısında nutku tutulmuş gibi kalırken, Koray onunla göz göze geldi. Yeşim'e "Söyleyeyim mi?" der gibi kaş göz işareti yaptı. Yeşim bunu anladı ve kaşlarını iki defa "Deme" der gibi yukarı kaldırdı. Ardından suskunluğunu bozarak konuyu geçiştirmeye çalıştı:
"Ya, ilahi Gül ya! Ne zoru, ne derdi olabilir, sen de yani... Gül, ben sevgilimle ilgileneyim, sen de telefonuna bak istersen. Belki hayranların mesaj atmıştır falan," dediği sırada Gül sert tepki gösterdi.
30🌹
"Kes Yeşim, sen sevgilinle ilgilen," diyerek soğuk bir tavırla hızlı adımlarla sınıfa girdi.
Hızlı ve öfkeli adımlarla koridorda ilerleyen Gül’ün yolunu kesen, yine Tuna’nın ta kendisiydi. Masmavi gözlerini Gül’e dikerek onu ayaküstü sorgulamaya başladı:
— Ne oldu sana böyle Gül? Ne bu halin?
— Önce o elini kolumdan çek!
Sert bir çıkış yapan Gül, acı kahve gözlerini keskin bir ok gibi Tuna’nın üzerine dikti.
— Bir daha bu yaptığını tekrarlama Tuna, bir daha sakın yolumu kesme. Bu sana son uyarım! Asıl sana sormak lazım... Yeşim’in sevgilisinin Koray olmasından sanane? Hem beni sevip peşimden koşuyorsun hem de çaktırmadan Yeşim’e mi sarıyorsun? Ne yapıyorsun sen, bu ne ayran gönüllülük böyle?
— Hayır Gül, bak sen çok yanlış anladın... Gerçekten bak, bir dinle, ben aslında...
— Kes Tuna, yalanlarına karnım tok!
Gül arkasını dönüp sınıfa gireceği esnada, Tuna’nın dudaklarından dökülen son sözler onu adeta şoke etti ve olduğu yerde kalmasını sağladı:
— Gül... Yeşim aslında benim kardeşim.
Gül, işittikleriyle donakaldı. Yavaşça arkasını döndü:
— Ne? Ne demek kardeşim? Ne saçmalıyorsun sen Tuna?
— Saçmalamıyor Gül, Tuna doğruyu söylüyor, diyen Koray bir anda koridorda ortaya çıktı.Koray ve Tuna göz göze geldiği esnada Gül’ün nutku tutulmuştu. Bakışlarını Yeşim’e çevirdi:
— Gerçekten mi Yeşim?
Gül güçlükle nefes alıyordu. Yeşim’in bir sır gibi sakladığı gerçek bir anda faş olunca, genç kız ne yapacağını bilemedi ve susmayı tercih etti.
— Gerçekten... Ama bir farkla, diyerek araya girdi Tuna. Yeşim’e doğru yaklaşıp devam etti:
— Öz değiliz Gül, Yeşim benim üvey kardeşim sayılır.
31🥀
Onun annesi ile benim babam birlikteler. Biz de bu durumda üvey kardeş profiline giriyoruz.Tuna, Yeşim’e korumacı bir tavırla sarılarak sözlerini sürdürdü:
— Yeşim’e bu yüzden sahip çıktım. Koray ne kadar yakın arkadaşım, kardeşim olursa olsun; üvey kardeşim olsa bile Yeşim'i sakınırım, kıskanırım Gül. Çünkü ben de Yeşim de tek çocuktuk. Anne ve babamızın birlikte olmasını ne kadar yargılasak da biz üvey kardeş olduğumuz için mutluyuz. Yeşim’in mutluluğu benim için her şeyden önemlidir.Korktuğu başına gelen Yeşim, gözlerinden süzülen iki damla yaşla çılgına döndü:
— Tuna, canım kardeşim... Sen de benim için öylesin ama niye şimdi söylediniz be? Ha Tuna, ha Koray... Size mi kaldı şimdi bunu açıklamak?
— Daha fazla saklamanın bir anlamı yoktu Yeşim. Gül’ün bunu bilmeye artık hakkı var, diyen Tuna, gözlerini Gül’den ayırmadan Yeşim’e sımsıkı sarıldı.Bu manzaraya daha fazla dayanamayan Koray hemen tepkisini koydu:
— Aaa, ağlatmayın benim güzelimi! Koray, Yeşim’i Tuna’nın koynundan çekip alırken, Tuna ile aralarında hafif soğuk rüzgarlar estiren kısa bir bakışma yaşandı. Gül, şaşkınlığını gizleyemeyerek Koray’a döndü:
— Sen de bunu biliyor muydun Koray?
Koray dudaklarını bükerek, mahcup bir sesle karşılık verdi:
— Maalesef Gül...
Gül, derin bir kırgınlıkla Yeşim’in karşısına geçti. Ela gözlerine uzun uzun, sitemle baktı:
— Sana da yazıklar olsun, yılan!
Bu sözün ardından hızlı adımlarla okuldan kaçarcasına uzaklaştı.
— Yılan mı? diye aynı anda mırıldandı Tuna ve Koray. Onlar şaşkınlık içindeyken, Yeşim bu kelimenin altındaki ağır anlamı çok iyi biliyordu. Kahrolmuş bir halde, gözlerindeki yaşları çoğaltarak Gül’ün arkasından bağırdı:
— Güllll! Karrrdeeşşiimmm, gitme!
Tuna ve Koray, Yeşim’in bu aşırı yıkımını fark edip durumu anlamaya çalıştılar.
32🥀
Yeşim hıçkırıklar içinde konuştu:
— Bana yılan dedi... Bittim ben artık, geri dönüşü yok. Bittik biz!
— Saçmalama Yeşim, alt tarafı bir küfür etti. Ne abarttın? diyerek onu sakinleştirmeye çalıştı Tuna.
— Alt tarafı değil Tuna, bilmiyorsun! O bizim kişisel şifremizdi... Bana 'yılan' dedi çünkü biz en son kavga ettiğimizde birbirimize bir söz vermiştik. Bir daha hiç yalan söylemeyecek ve kavga etmeyecektik; o, ettiğimiz son kavga olacaktı. Ben o gün ona, 'Günün birinde ya yine kavga edersek, o zaman ne olacak?' diye sormuştum. O da bana, 'Kavga etmemek için elimizden geleni yapacağız ama oldu ki böyle bir şey yaşandı, o zaman sana yılan derim. Ve bu söz, bizim edeceğimiz son kavga olur. Eğer günün birinde sana yılan dersem anla ki bu son kavgamızdır ve bir daha asla eskisi gibi olmayacağız. Tamam mı?' demişti. Aramızda böyle bir şifre kurmuştuk. Yani o bana 'yılan' dedi... Bu, benimle bir daha asla konuşmayacağı anlamına geliyor. Ben Gül’ü kaybettim Tuna! Arkadaşımı, dostumu, çocukluğumu, her şeyimi kaybettim... Gülümü kaybettim!
Koridorda hüngür hüngür ağlayan Yeşim’e Koray sımsıkı sarılırken, Tuna da durumu toparlamaya kararlı bir şekilde araya girdi:
— Saçmalamayın, olmaz öyle şey! Başlarım sizin şifrenize... Biz olmasak bile sen Gül’den ayrılamazsın Yeşim.
— Bitti Tuna, bitti. Eğer Gül’ü azıcık tanıyorsam sözünden dönmez.
— Ben uğraşırım Yeşim, sen merak etme. Kardeşin bu işi çözecek, diyen Tuna’nın yüzünde muzip bir sırıtış belirdi.Yeşim gözlerini devirerek karşılık verdi:— Benim için mi, yoksa kendin için mi?
— İkimiz için de Yeşim, ikimiz için de...
O sırada Koray, zilin çalmasına rağmen hocanın hâlâ derse girmediğini fark etti. Yanlarından geçen sınıf arkadaşını durdurdu:
— Cem, Meltem Hoca nerede kaldı ya? Ders saati geçti.
33🥀
— Bugün Meltem Hoca yok Koray, izinliymiş. Ders boş yani.
— Sağ ol kardeşim.
Cem uzaklaşınca Koray heyecanla diğerlerine döndü:
— Tuna, Yeşim! Az önce duydunuz, Meltem Hoca bugün yokmuş, ders boş. Bence bu, Gül’ün gönlünü almak için çok uygun bir zaman!
— Evet Tuna, sevgilim haklı. Hadi bir şeyler yapalım, ben Gül’ü kaybetmek istemiyorum.
— O zaman hazırlanın gençler, rövanş başlıyor!Yeşim yaşlı gözlerini kaldırarak sordu:
— Ne rövanşı?— Ben ne oynuyorum Yeşim?
Koray peşin bir cevap verdi:
— Basketbol.
Tuna, Koray’a hafifçe gözlerini devirdikten sonra sözlerine devam etti:
— Aynen öyle, basketbol. Gül ile çok eğleneceğiz. Hadi toparlanın, Gül’ü bulmaya gidiyoruz.
— Bulmaya gerek yok, nerede olduğunu biliyorum, diyen Yeşim dudaklarını büktü. Koray da sırıtarak sevgilisine göz kırptı:
— Artık ben de biliyorum Yeşim.
Vakit kaybetmeden bahçeye doğru ilerlediler.
"Kimsin sen ya? Kimsin de hâlâ beni engellememişsin? Görüyorsun ki mesajını görmüşüm, seni takmıyorum. Ne diye hâlâ mesajın orada duruyor ve sen hâlâ çevrimiçisin? Niye beni engellemiyorsun?"
Gül, yangın merdiveninin başında kendi kendine sitem ederek içtiği sigaranın izmaritini aşağıya fırlattı. İzmarit, tam o esnada merdivenlerden yukarı çıkan Tuna’nın ayakkabısının dibine isabet etti.
— Wow! Mükemmel bir atıştı Gül.
— Ne işin var senin burada Tuna? Defol git!
— İmm, sanane? İstediğim yerde dururum. Bu okul benim okulum ,bu merdiven bana ait. Burası senin tapulu malın değil ya Gül.
— Boş yapma Tuna, anladık okul babanın, seninde tapulu malın ne istiyorsun sadede gel?
— Hah, şöyle... Rövanş!
— Rövanş mı?
— Evet.
— Doğru mu duydum? Sen benimle basketbol mu oynamak istiyorsun?
34🥀
— Çok doğru duydun Gül. Tam da istediğim bu.
— Derse gir Tuna, uğraşamam seninle.
— Meltem Hoca yok, yani ders boş. Yani... Pekâlâ oynayabiliriz.
Gül derin bir nefes aldı. Ardından yüzünde alaycı bir tebessüm belirdi ve büyüleyici bir kahkaha attı:
— Peki, karşılığında ne olacak?
Tuna, istediğini elde etmenin verdiği sevinçle bahçedeki diğerlerine doğru bir ıslık çaldı. O sırada Yeşim ve Koray el ele merdivenlerin dibine geldiler. Tuna teklifini sundu:
— Karşılığı şu: Eğer sen kazanırsan, Yeşim ile daima barışacaksın. Ne yaparsa yapsın o 'yılan' hikayesini, o saçma mevzuyu unutacaksın. Hiçbir şey yaşanmamış varsayacaksın. Ama eğer ben kazanırsam... Benimle bir akşam yemeğine çıkacaksın. Nasıl?
Gül huzursuzca homurdandı:
— Ah, kahretsin! İki seçenek de berbat. Vazgeçtim, kabul etmiyorum. Oynamıyorum.
Yeşim, Gül’ün yumuşak karnını çok iyi bildiğinden, onu en zayıf yerinden vurmak için hemen gaza bastı:
— Ya sen şuna 'Tuna, ben seni yenmekten korktum' desene!
Gül, Yeşim’in bunu bilerek yaptığının farkında olsa da gururuna yediremedi ve sonunda gardını indirdi:— Asla korkmam! Ve top kafa... Seni o potaya gömeceğim!
Gül, parmağıyla Tuna’yı işaret ederken sinirden patlasa da teklifi kabul etmişti. Gerçekten de Tuna’yı o sahada rezil etmek istiyordu.
— Benim için bir zevk güzelim.
— Kes sesini, bana güzelim deme! Başla top kafa!Karşılıklı olarak sahaya giriş yaptılar. Tuna elindeki basketbol topunu centilmence Gül’e fırlattı.
— On da biter!
Gül, elindeki basketbol topunu hızla yere vurarak Tuna’ya doğru ani ve çevik bir hamle yaptı. Tuna’nın kafasını karıştırarak saniyeler içinde sıyrıldı ve topu potaya gönderdi. İlk sayı gelmişti.
— Oha! Çok iyiydi lan! Oha Gül, mükemmelsin kızım! Yürü be!
35🥀
Maçın ilk dakikalarında heyecana kapılan Koray, oturduğu banktan fırlayarak Gül’ün yaptığı ani hareketi hayranlıkla izledi. Yeşim ise şaşkınlıkla sevgilisinin bu aşırı tepkilerini sessizce seyretmekteydi.Tuna, şaşkınlıktan donakalmış bir halde sordu:
— Gül, ne yaptın az önce? Nereden biliyorsun sen bu meşhur hareketi?Genç kızın bu yeteneği, Tuna’yı ona bir kez daha aşık etmişti. Gül sırıtarak karşılık verdi:
— Konuşacak mıyız, yoksa oynayacak mıyız Tuna?Topu Tuna’ya fırlattı. Dakikalar hızla akıp giderken, Gül son sayısını da potadan geçirerek Tuna’ya karşı kazandığı zaferi büyük bir hazla ilan etti. Tuna ise hayranlık dolu bakışlarla, aşık olduğu kızın karşısında büyülenmiş gibi duruyordu.
— Ve on! Geçmiş olsun Tuna... Ya da top kafa mı demeliydim?
Gül, basketbol topunu sertçe Tuna’nın karnına doğru bastırarak ona teslim etti ve muzipçe göz kırptı. Koray coşkuyla yanlarına koştu:
— Wow, wow, wow! Kızım sen neymişsin ya? Efsanesin Gül, efsane! Bizim koça söylüyorum hemen, seni takıma alsınlar. O ne hareketti öyle? Ağzım açık izledim, seni tebrik ederim!
Koray, tüm sevinciyle Gül’e sımsıkı sarıldı. Bu ani sarılmaya şaşıran Yeşim, kıskançlıkla dudaklarını büktü. Gül, Koray’ı hafifçe iterek uzaklaştırdı:
— Koray, sevgilin kıskanıyor, sal beni artık.Koray durumu fark edip hemen Yeşim’e sarılmak istedi ama Yeşim ona izin vermeyerek doğrudan Gül’ün yanına gitti. Acı kahve gözlerin içine pişmanlıkla baktı:
— Özür dilerim kardeşim... Ve ayrıca, Tuna’yı yeneceğini, bu iddiayı kazanacağını hiç sanmıyordum.
— Sırf Tuna ile o akşam yemeğine gitmemek için bütün bu çabam. Seninle yeniden barışırım ama üvey kardeşinle yemeğe çıkmam.Yeşim’in gözleri parladı:
— Yani... Bu barıştığımız anlamına mı geliyor?
— İmm, bir düşünmem lazım... Olabilir.
36🥀
Gül’ün gülümsemesiyle birlikte Yeşim büyük bir çığlık atarak arkadaşının boynuna sımsıkı sarıldı:
— Sana söz veriyorum Gül, bir daha asla yılanlık yapmayacağım!
— Umarım, dedi Gül derin bir nefes alarak. Çünkü o da can dostunu kaybetmeyi hiç istemiyordu.Tuna, yenilginin burukluğu ama Gül’e olan hayranlığıyla elini uzattı:
— Bu söylediklerine çok kırılsam da Gül, seninle kapışmak güzeldi. Gerçekten boyumun ölçüsünü aldın. Bu okulun meşhur basketbol kaptanını o potaya gömdün, sözünü tuttun. Zafer senin, iddiayı kazandın.
— Maalesef, diyerek sırıtan Gül, bu kez Tuna’nın uzattığı eli boş çevirmedi ve sıktı:
— Benim için de seni yenmek çok zevkliydi top kafa.— Yalnız gerçekten merak ettim, o meşhur hareketi nereden öğrendin?
— Tuna, nefes almam lazım...
— Darladım mı seni?
Yeşim araya girdi:
— Öyle değil kardeşim. Gül, 'Sigara içmek istiyorum' demek istiyor.
— Ha, tamam, pardon... Senin dilinden de bir Yeşim anlıyor Gül. Beni kaybet ama onu kaybetme, senden tek isteğim bu.
— Tamam, bakarız, diyen Gül sigarasını yakıp keyifle zaferinin tadını çıkarmaya başladı. Koray arkadan seslendi:
— Bana yok mu baldız ya?
— Baldız ne oğlum? Değişik değişik laflarla gelmeyin bana, diyerek ikinci dalı Koray’a uzattı.
— Tamam kraliçe, pardon!
Koray’ın bu tavrına Gül aniden gülmeye başladı. Tuna ise yine hayranlıkla onu izliyordu. Bunu fark eden Gül’ün gülüşü yüzünde dondu ve Tuna ile göz göze geldi. Tuna kuru bir öksürükle kendini toparlayıp merakına yenik düşerek konuyu açtı:
— Evet Gül, seni dinliyorum. Nasıl öğrendin o hareketi?
— Aaa pardon, unuttum. Tuna, basketbol oynamıyorum diye bu konuda cahil sayılmam. Ortaokuldayken basketbol turnuvalarında çok oynadım. Bu yüzden biliyorum. Ayrıca bu meşhur hareketin sahibini ve ne anlama geldiğini sen de bir basketbol kaptanı olarak gayet iyi bilirsin.
37🥀
Tuna gülümseyerek başını salladı:
— Evet, biliyorum. 24 numara, Kobe Bryant.
— Evet, kendisi en sevdiğim basketbolcuydu. Hep onun hareketlerini örnek aldım. Oynadığım zaman tıpkı onun gibi kazanıyorum. Skor kaç olursa olsun, ben zihnen hep '24' oluyorum.
— Bunu duyduğuma gerçekten çok sevindim Gül. Ve bir kez daha sevgilim olmanı istiyorum çünkü gitgide ben sana aş...”
Gül, lafını keserek hızla Yeşim’e döndü:
— Eee Yeşim, seni bu kez affettim ama bir daha olursa buna söz veremem, anlıyorsun beni değil mi?— Evet Gül, sana söz veriyorum.Gül sigarasını söndürüp izmariti yine Tuna’nın ayak dibine fırlattı:— Bu sigaranın külü yeniden yanıncaya dek konuşmayalım Tuna.
— Yani 'hiç' diyorsun...
— Nasıl anlıyorsan artık.
Koray arkadan, "Uuu!" diye ses çıkarınca, sevgilisinin bu yersiz tepkilerinden iyice rahatsız olan Yeşim ona çıkıştı:
— Sus Koray! Bırak şu zıkkımı artık, gel benimle.
Koray’ı peşinden sürükleyerek Tuna’nın yanına doğru itti:
— Evet, hadi bakalım! Küsler barıştı, maç kazanıldı, sigaralar içildi... Şimdi beni kardeşimle baş başa bırakın. Hadi, naş!
Koray sitem etti:
— Bu nedir sevgilim ya? Köpek kışmalar gibi...Yeşim lafı gediğine koydu:
— Aaa, olur mu sevgilim? Ben köpeklere asla böyle bir saygısızlık yapmam. Hadi uzatmayın, naş!
— Sen benim yanıma geleceksin Yeşim, o zaman göstereceğim ben sana naş’ı.
— Göster de göreyim Koray, valla bütün hıncımı senden çıkarırım.
— Aman be Tuna, sen de bana çatmaya yer arıyorsan...
— Tuna, Koray’a dokunma!
— Tamam lan, yemedik sevgilini.
— Canım sevgilim...
— Yürü lan!Tuna ve Koray söylenerek uzaklaşırken, Yeşim heyecanla Gül’e döndü:
— Gül, şimdi gözlerime yeniden bak. Gerçekten affettin beni, değil mi?
38🥀
Gül, Yeşim’in hayran olduğu ela gözlerine bakarak gülümsedi:
— Ela gözlerinin üzerine yemin ederim ki affettim.
— Yaa, canım arkadaşım, kardeşim benim!
— Kardeşim deme, senin üvey kardeşin var artık.
— Ya Gül!
— Tamam tamam şapşal, gel buraya, büzme hemen dudaklarını. Sen benim tek kardeşimsin.
— Yani sen de başka tip bulamadın da gittin Tuna’ya mı kardeş oldun?
— Ahaha! Canım, onu anneme söyle. ‘Kala kala Tuna’nın babasına mı kaldın?' de.
— Neyse ne, olan olmuş artık. Ama bana baştan söylememene gerçekten çok kırılmıştım Yeşim.
— Biliyorum, tekrar özür dilerim Gül.
— Dileme artık, yeter. Yeşim merakla konuyu değiştirdi:
— Sen ne yaptın peki? Cevap vermedin mi hâlâ o çocuğa?
— Yok, hayır, vermedim. Gördüğü halde hâlâ engellemedi beni Yeşim.
— Neden engellesin Gül? Belli ki konuşmak istiyor.
— Onu takmadığımı bile bile mi?
— Belki de takmanı istiyordur. Hadi, inat etme de yaz şuna.
— Hayır Yeşim, sakın!
— Tamam ya, hiç değilse resmini göster, çok merak ettim.Gül sırıtarak telefonunu çıkardı ve WhatsApp mesaj ekranını açarak profil fotoğrafının üzerine tıkladı:
— Profil fotoğrafını değiştirmiş...Yeşim ekrana bakakaldı:
— Oha kızım! Çok yakışıklı bu! Nasıl yani, eski fotoğrafı bu değil miydi?
— Hayır, bu yeni. Değiştirmiş işte.
— Yani çocuk, 'Benimle konuş' diye sana resmen imaj yapıyor, farkında mısın?
— Evet Yeşim, farkındayım ama umurumda değil.
— Nasıl umurunda değil kızım? Yaz sen buna!
— Hayır dedim Yeşim, zamanı değil.
— Ne zaman peki?
— Bilmiyorum... O beni engelleyene kadar.
— Aman be kızım, sen de amma yaptın.
Gül telefonunu çantasına koyarken iç çekti:
— Eve gidelim Yeşim, çok yoruldum. Hem bedensel hem ruhsal hem de zihinsel olarak bittim. Sadece gitmek istiyorum.
— Tamam bebeğim, gidelim... Şey, adı neydi?
— Yeşiiimmm!
— Tamam, tamam, sustum!
39🥀
Gül, sonunda Yeşim’den ayrılarak evine varabilmişti. Yorgun adımlarla koridorda ilerlerken, tam odasına geçeceği sırada yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu fark etti.İçeriden gelen hıçkırık sesleri üzerine salona yöneldiğinde, annesinin yerde hüngür hüngür ağladığını gördü. Annesinin bu perişan halini gören Gül, büyük bir şaşkınlık ve korkuyla hemen yanına diz çöktü.
"Anne, iyi misin? Ne oldu sana böyle? Neden ağlıyorsun anne?"
"Ah kızım, bir bilsen neler oldu..."
"Ne oldu anne işte, ben de onu soruyorum. Seni bu kadar ağlatacak ne olmuş olabilir? Babam mı bir şey söyledi, canını mı sıktı?" dedi Gül. Her şeyden habersiz, aklına gelen ilk ihtimalleri öne sürüyordu. Gül’ün annesi Filiz, gözyaşlarını silip kızını sakin bir köşeye çekti. Acı gerçeği sonunda büyük bir güçlükle itiraf edebildi:
"Canım kızım, keşke dediğin gibi olsaydı. Şimdi sana bir şey söyleyeceğim ama sakin kalacaksın, tamam mı?"
"Anne, iyice korkmaya başladım. Söylesene, ne oluyor? Babamdan mı boşanıyorsun yoksa?"
"Hayır kızım, öyle bir şey değil."
"Ne o zaman anne?"
"Kızım... Ablanı bu sabah kaybettik."
Gül, duyduğu kelimeleri zihninde bir yere oturtamadı.
"Ablam mı derken anne?” diye sordu kekeleyerek.
" Defne’yi kaybettik kızım."
Gül, o anda kulaklarına inanamadı. Vücudunu ani bir şok dalgası kapladı; elleri titremeye başlarken dizlerinin bağı çözüldü. Kendini bir anda yerde buldu, gözyaşları sicim gibi yanaklarından süzülüyordu.
"Ne diyorsun sen anne? Duyduklarım doğru mu? Şaka mı bu, rüya mı? Ne demek Defne ablam öldü? Nasıl ve neden? Durduk yere, birden mi? Ne oldu anne ablama, söylesene!"
40🌹
"Keşke kızım, keşke bir şaka ya da rüya olsaydı. Maalesef acı bir gerçek..."
"Nasıl oldu bu anne? Kaza mı geçirdi, ne oldu? Birisi mi vurdu ablamı? Ne oldu, anlatsana!"
" Evet kızım ablan bu sabah yine Üniversite’ye giderken arabasıyla karşıdan freni bozuk bir kamyon ablanın üstüne sürmüş. Orada bizden uzakta İzmir’de hayatını kaybetti benim kızım. Oy benim canım, kanım, güzel kızım...Ecel erken geldi kızımı.” derken annesi Filiz yeniden gözyaşlarına boğuldu. Gül, şaşkınlık ve çaresizlik içinde aklını kaçırmak üzereydi.
" Daha çok erken annem, nasıl gidebilir? Bizi bırakıp nereye gidiyor? "
"Öyle söyleme kızım, isyan etme. Ömrü bu kadarmış demek ki. Kaderi böyle yazılmış işte, biz bilemeyiz ki..."
"Annem, daha çok erken ya, çok..." diyen Gül, daha fazla dayanamayarak feryat figan ağlamaya başladı. Bir süre sonra kendini toparlamaya çalışarak ekledi: “ Ablamı son kez görmemiz lazım."
"Biliyorum kızım, babanla konuştum. Biletlerimizi alacak."
"Ne zamana?"
"Aslında yarın sabah için konuşmuştuk ama senin okulun olduğu için öğleden sonraya çektirdim."
"Başlamışım okuluna anne, benim ablam ölmüş! Söyle babama biletleri sabaha alsın. Okul işini ben bir şekilde hallederim. Sabah erkenden İzmir’e gidelim."
"Tamam kızım, nasıl istersen." Gül, gözyaşlarını silip hemen odasına geçti. Üzerini dahi değiştirmeden telefonundan bir numarayı tuşlayıp yatağın kenarına oturdu. Telefon birkaç tonda açıldı.
— Alo Koray, müsait misin?
— Tabii potaların Gülü, emret!
— İltifatın sırası değil Koray.Hiç iyi değilim, senden bir ricam var. Bana bu iyiliği yaparsan çok mutlu olurum.
— Söyle, nedir?
— Koray, Ablam bu sabah trafik kazası geçirdi ve…“ Gül’ün o anda boğazı düğümlendi ve acıdan kitlendi. Göz yaşlarını silerek kendine geldi.
41🥀
“Ciddi misin sen Gül? Peki durumu nasıl?”
“Maalesef kaybettik Koray.” dedi ve Gül o anda patlayarak kendi acısını içinde yaşadı. Hüngür, hüngür ağlayarak sözlerine devam etti.
“Yarın sabah acilen İzmir’e gitmem gerekiyor. Okul işini sen halledebilir misin? Benim için babanla görüşür müsün? Bana birkaç günlük bir izin, bir imtiyaz ayarlayabilir mi?
— Ne diyorsun sen Gül, gerçekten mi? Başın sağ olsun.
— Gerçekten Koray... Teşekkür ederim.
— Tamam Gül, sen hiç merak etme. Ben babamla konuşur, sana haber ederim. Şimdiden hayırlı yolculuklar.— Teşekkürler Koray, bu iyiliğini unutmayacağım. Görüşürüz.
— Görüşürüz Gül.
Gül, telefonu kapattıktan sonra vakit kaybetmeden bir numarayı daha tuşladı.
— Efendim kankacım?
— Yeşim, ben yarın sabah İstanbul’a gidiyorum.
— Ne? Ne oluyor Gül, iyi misin? İstanbul nereden çıktı şimdi kızım?
— Değilim Yeşim...Defne ablamı kaybettik bu sabah.— Ne diyorsun Gül? Nasıl ya, neden öldü?
— Otopsi sonucunda henüz net bir durum gözükmedi, ben de bilmiyorum.
— Başın sağ olsun kuzum ya. E peki, okulun ne olacak?
— Az önce Koray'la konuştum kanka. Koray halledeceğini söyledi, her şey babasına bağlı.
— Tamam kuzum, o halledemese bile ben hallederim. Sen hiç merak etme.
— Sen mi? Sen nasıl halledeceksin Yeşim?
— Üzümünü ye, bağını sorma demişler şekerim. Sen gerisini bana bırak.
— Teşekkürler Yeşim, iyi ki varsınız.
— Sen de kardeşim, sen de... Yanında olmayı çok isterdim şimdi.
— Aslında gelsen iyi olur Yeşim. Bir paket sigara içmem lazım, başka türlü bu üzüntüyü göğüsleyemeyeceğim. Acil nefes almaya ihtiyacım var. Bizim buradaki kafede buluşalım, bekliyorum.
— Tamam kuzum, nasıl istersen. Hemen geliyorum.
42🥀
Gül, okul kıyafetlerini çıkarıp üzerine günlük bir şeyler geçirdikten sonra annesine seslendi:
"Anne, ben Yeşim ile buluşmaya gidiyorum. Biraz nefes almam lazım. Sen de burada kendini yıpratma lütfen. Babama dediklerimi ilet."
"Tamam kızım, fazla uzaklaşma."
"Merak etme," diyen Gül, annesine sımsıkı sarıldıktan sonra kapıyı çekip dışarı çıktı.Beş dakika sonra Gül ve Yeşim, Dinamik Kafe’de bir araya gelmişlerdi.
"Yeşim..."
"Gül, iyi misin?"
"Ne kadar iyi olunabilirse o kadar işte..."
"Kuzum benim, gerçekten çok üzüldüm. Defne ablayı ben de çok severdim. Başınız sağ olsun. Ne desek boş, yalan dünya işte... Günün sonunda yine sevdiklerimizi toprağa veriyoruz."
"Sen bu kadar edebiyat bilir miydin Yeşim? Şaşırtıyorsun beni..." diyen Gül, buruk bir tebessüm eşliğinde sigarasını yaktı.Dumanı, içindeki tüm acıyı ve hüzne dair ne varsa yok etmek ister gibi derinlemesine içine çekti. Bir süre ciğerlerinde tuttuğu o yoğun dumanı yavaşça dışarı üfledi."
Haklısın Yeşim, gerçekten yalan dünya. Benim ablam bu dünyayı dört dörtlük yaşadı. Herkesin dilinde olan, imrenilen bir güzelliği ve zenginliği vardı. Zengindi ama gösterişten uzak, kibirsiz bir insandı. Kendi özü de kalbi de zengindi. Kazandıkça harcar, harcadığı kadar da yardım ederdi. Bana iyiliği de desteği de çok dokunmuştur. Ben bir şey yapmadan önce mutlaka fikirlerimi ona sunardım... Benim ablam artık yok Yeşim, ne yapacağım ben şimdi?" dedi.Gül, güçlükle içtiği yarım kalan sigarasını küllüğün kenarına bırakırken birden hüngür hüngür ağlamaya başladı. İçindeki feryat dışarı taşmış, gözyaşları sel olmuştu. Yeşim, arkadaşının bu perişan haline dayanamadı. Kötü gününde onun yanına kayıp sımsıkı sarılarak acısına ortak oldu.
"Canım arkadaşım benim, üzülme, kıyamam ben sana.
43🥀
Kurban olurum ağlama kızım ya, bak beni de ağlatacaksın şimdi. Biz Koray'la okul işini hallederiz, sen de ablana son kez rahatça kavuşursun."
"Canlarım benim, iyi ki varsınız be."
"Ağlama artık Gül, bak sigaran şu anda kıskançlıkla bize bakıyor," diyerek ince bir espri yaptı Yeşim. Bu zor anında arkadaşını biraz olsun gülümsetmeyi başarmıştı.
"Alem kızsın Yeşim, şu durumda bile güldürdün beni," diyen Gül, yüzündeki buruk tebessümle yarım kalan sigarasını eline alıp tek nefeste bitirmek ister gibi derince çekti.
Ertesi Gün"Günaydın sevgilim," diyerek gülümseyen Yeşim ve yanındaki Tuna, Koray ile okulun bahçesinde buluşup içeriye birlikte giriş yaptılar."Günaydın hayatımın baharı, doğan ilk güneşim," diyen Koray, yanlarında yürüyen Tuna’ya nispet yapar gibi sevgilisi Yeşim’e sımsıkı sarıldı. Ardından ciddileşerek, "Tuna, sen Yeşim’i de al, sınıfa geçin. Benim babamla konuşmam gereken önemli bir mevzu var," dedi. Yeşim, buruk bir tebessümle araya girdi:
"Ben de biliyorum o konuyu Koray, ben de geleceğim.""Nasıl yani?"
"Gül benim dostum. Benden bir şey saklayacağını düşünmüyordun herhalde."
"İzmir’e gideceğini biliyorsun yani..."
"İzmir mi?" diyerek konuşmalarını sessizce dinleyen Tuna şok olmuştu. "Gül İzmir’e mi gidiyor?"
"Evet, Gül İzmir’e gidiyor," diyerek Koray arkadaşını aydınlattı.
"Niye lan? Temelli mi yoksa?" diye sordu Tuna, endişeyle.
"Hayır tabii ki. İzmir’de Üniversite okuyan ablası vefat etti, onun için gidiyor," diyerek Yeşim açıklamayı tamamladı.Tuna’nın kaşları çatıldı, ses tonu sertleşti:
"Bana niye söylemiyorsun Yeşim?"
"Ne gerek vardı Tuna?" diyen Yeşim, gözlerini devirip sarı saçlarını arkaya savurarak yanlarından hızlı adımlarla uzaklaştı.
44🥀
Tuna’nın yüzü bozulurken, Koray hızlıca Yeşim’in peşinden giderek onu durdurmaya çalıştı.
"Hayır Yeşim, dur! Babamla önce ben konuşacağım. Gül bu ricaları benden istedi."
"Biliyorum Koray, sakin ol. Sen tek başına beceremezsin diye zaten yanındayım."
"Sağ ol canım ya, iyi ki varsınız."
"Ne demek sevgilim," diyen Yeşim, havalı adımlarla okul binasından içeri girdi. Okul Müdürü Tarık Korkmaz’ın odasının önüne geldiklerinde Koray boğazını temizledi ve kapıyı çalarak içeri girdi.
"Baba, müsaitsen girebilir miyim?"
Okul müdürü, otuzlu yaşlarının sonlarında, oldukça karizmatik ve esmer bir adamdı. Koray’ın göz rengini kendisinden aldığını belli eden koyu yeşil gözlerini evraklarından kaldırdı. Karşısında oğlunu görünce hem mutlu hem de hafif endişeli bir tavırla, kalın ve vakur ses tonuyla karşılık verdi:
"Tabii oğlum, buyur geç otur. Bir şey mi oldu, neden dersinde değilsin hâlâ?"
Koray, babasını ne kadar sevip saysa da onun okulun müdürü olduğunu hiçbir zaman unutmazdı. Oğlu olmasına rağmen makam odasında hiçbir zaman rahat ve gevşek davranmaz, her zaman saygılı ve mesafeli olurdu. Konuşurken kelimelerini özenle seçerdi; tıpkı babasının onu yetiştirdiği gibi... Koray, hafifçe öksürerek babasının karşısındaki tekli deri koltuğa yerleşti.
"Evet baba, maalesef üzücü bir durum oldu."
"Ne oldu oğlum?"
"Baba, sınıf arkadaşım Gül var ya hani... Benden bir ricada bulundu. Ben de müsaadenle onu senden isteyecektim."
"Ne isteyecektin Koray? Çıkar bakalım ağzındaki baklayı."
"Baba, Gül’ün İzmir’de ki ablası bu sabah trafik kazasında vefat etti. Yarın sabah acilen İzmir’e gitmesi gerekiyor. Bu yüzden yarın yola çıkabilmesi için ona birkaç gün izin verebilir misin?"
45🥀
"Hımm... Başı sağ olsun. Dur bakalım, neredeydi onun dosyası? Hah, buldum. Gül Ak, değil mi?"
"Evet baba, ta kendisi."
"Gül’ü severim. Başarılı, saygılı ve çok çalışkan bir kızdır. Hem okulumuzun onur öğrencisi hem de öğretmenlerin gözbebeği."
"Evet baba, aynen öyle."
"Yarın sizin matematik sınavınız yok muydu?" dedi müdür, kaşlarını çatarak.
"Doğrudur baba, var."
"Hımm... Bak bu olmadı işte."
"Neden baba?"
"Gül’ün bu sınava mutlaka girmesi lazım Koray."
"Yarın giremez ki baba. Gelince telafi sınavı yapsanız olmaz mı?"
"Gül yarın bu sınava girip yine yüksek bir derece elde ederse, matematik olimpiyatlarında okulumuz adına büyük bir başarı yakalayacaktı. Bu bizim için çok önemli."
"Tamam baba da kızın ablası ölmüş, başka sefer girse ne olur sanki?"
"Olmaz Koray, olamaz böyle bir şey. Yönetmelik belli, mümkünatı yok."
"Nasıl olmaz baba ya? İllaki bir yolu vardır. Arkadaşım için senden bir iyilik istiyorum. Lütfen, benden ilk kez bir şey istedi ve ona karşı mahcup olmak istemiyorum. Lütfen dediğimi yap."
"Olmaz dedim Koray, uzatma!"
Tam o sırada kapı aniden çalındı ve içeriye kendinden emin adımlarla Yeşim girdi.
"Merhaba müdürüm, izniniz olursa sizinle özel bir şey görüşmek istiyorum."
"Tabii Yeşim, buyur, nedir?" diye sordu Tarık Bey.Yeşim ayakta dikilerek önce Koray ile göz göze geldi. Koray, kaşlarını "sakın karışma" der gibi kaldırdı ancak Yeşim onu tamamen görmezden gelerek net bir sesle konuştu:
"Gül hakkında."
"Hayda... Sen de mi kızım? Ne oluyor Koray?"
"Baba, ben halledeceğim..."
"Koray, babanla beni biraz yalnız bırakır mısın lütfen?" dedi Yeşim, araya girerek.
"Ne diyorsun sen Yeşim?"
46🥀
"Dediğimi yap Koray." Yeşim, ela gözlerini Koray’ın yeşil gözlerine dikerek "ben hallederim" dercesine keskin bir bakış fırlattı. Koray, durumu çaresizce onaylayıp odadan dışarı çıktı.Yeşim derin bir nefes aldı, yüzüne hafif bir tebessüm yerleştirerek Koray’ın boşalttığı koltuğa oturdu. Müdürle göz göze gelerek konuşmaya başladı:
"Müdürüm, Gül’ü ne kadar çok sevdiğinizi ve kolladığınızı ikimiz de çok iyi biliyoruz. Az önceki konuşmanıza da ister istemez şahit oldum. Bu okulda dereceye girebilecek tek kişi Gül değil belki ama Gül, bu hayatta en kıymet verdiği insanlardan birini kaybetti.
Yarın onu son kez görecek. Kendinizi lütfen onun yerine koyun. Vefat eden kişi kuzeni ama onun için bir abladan farksızdı. Biliyorsunuz ki Gül de benim gibi tek çocuk. Onun benden önceki tek sığınağı, dert ortağı o ablasıydı. Şimdi ise aniden vefat etti ve Gül şu anda kendinde değil.
Değil sınava girmek, okulun kapısından adım atacak hali yok. Sizden ricam, okulun başarı grafiğini bir kenara bırakıp vicdanınızın sesini dinlemenizdir. Doğru kararı vereceğinizden hiç şüphem yok."
Yeşim hafifçe öne doğru eğildi, ses tonunu biraz daha imalı bir tona bürüdü:
"Ha, oldu ki sayın müdürüm, fikriniz değişmedi ve vazgeçtiniz... O zaman ben de annemin eski sevgiliniz olduğunu Koray’ın kulağına çıtlatmak zorunda kalırım. Ayrıca annem veli toplantılarına geldiğinde ona ne kadar derinden ve hasretle baktığınızı da fark etmediğimi sanmayın.
Annemin şu anda Tuna’nın babasıyla birlikte olmasından ne kadar nefret ettiğinizi de adım gibi iyi biliyorum. Kararınızı verirken bunları da göz önünde bulundurursanız bence herkes için çok daha iyi olur. Merak etmeyin, bu konuşma tamamen ikimizin arasında kalacak. Şimdiden teşekkürler."
47🥀
Yeşim oturduğu yerden kalktı, gülümseyerek müdüre hafifçe göz kırptı. Tam kapıya yönelmişti ki müdürün gerilen sesiyle durdu:
"Yeşim, dur!"
"Efendim müdürüm?"
"Tamam... İstediğiniz gibi olsun. İzin kağıdını imzalayacağım."
"Teşekkürler müdürüm, çok doğru ve adil bir karar verdiniz," diyerek odadan zafer kazanmış bir edayla çıktı.Dışarıda koridorda sabırsızlıkla bekleyen Koray’ın boynuna sımsıkı sarıldı.
"Ne oldu?" dedi Koray merakla.
"Bu iş oldu bil!"
"Nasıl yani, ciddi misin sen?"
"Evet, ciddiyim."
"Nasıl başardın bunu Yeşim?"
"Üzümünü ye, bağını sorma sevgilim," diyerek gülümsedi Yeşim.
Koray, endişeli ve hayranlık dolu gözlerle sevgilisine baktı. "
“Yeşim, sen sınıfa geç. Birazdan geliyorum." dedi. Yeşim itiraz etmeden başıyla onaylayıp sınıfa doğru yürürken, Koray tekrar babasının odasına girdi.
"Koray, ne oldu oğlum? Bir şey mi unuttun?"
"Baba... Ben o kadar dil dökmeme rağmen Nuh dedin peygamber demedin. Yeşim seni iki dakikada nasıl ikna etti?"
Tarık Bey, otoriter bir tavırla boğazını temizledi:
"Çok tatlı diliyle ikna etti oğlum, uzatma."
"Anlamadım?"
"Anlama Koray, sana açıklama yapmak zorunda değilim. Şimdi beni yalnız bırak ve derhal dersine gir, çabuk!"
Koray gülümseyerek kapıya yöneldi, tam çıkacakken arkasını dönüp babasına muzip bir bakış attı:
"Bunu nasıl becerdi bilmiyorum ama benim başaramadığımı yaptı. Müstakbel gelininle gurur duy baba!" diyerek son golü attı ve keyifle odadan çıktı.
"Gelin mi?" diye kendi kendine mırıldanan müdür, odada şaşkınlık içinde kalakaldı.Son ders zili çaldığında öğrenciler hızlıca okuldan dağılmaya başladı.
48🥀
Yeşim, Tuna ve Koray okul kapısından çıktıkları sırada Yeşim, karşı kaldırımda sigara içerek onları bekleyen Gül’ü fark etti.
"Gül!" diye seslendi.Gül, sigarasından son bir nefes alıp izmariti yere fırlattı. Ancak rüzgarın da etkisiyle izmarit tam yanlarına gelen Tuna’nın ayakkabısının ucuna isabet etti. Durumu fark eden Gül, hemen mahcup bir tavırla konuştu:
"Özür dilerim Tuna, istemeden oldu.
"Tuna buruk bir şekilde sırıttı, masmavi gözlerini Gül’ün gözlerine dikerek derin bir ses tonuyla karşılık verdi:
"İzmaritin külü yeniden yanmaz, Gül..."
Gül, bu söz karşısında sadece sessiz bir tebessümle yetindi. Tuna’nın gözleri hafifçe buğulandı:
"Başın sağ olsun Gül, gerçekten çok üzüldüm. Gitmesen olmaz mı?"
"Teşekkür ederim Tuna, dostlar sağ olsun. Ama gitmem gerek, kalamam," dedi Gül kararlı bir sesle."Seni çok özleyeceğim," diyen Tuna, daha fazla dayanamayarak Gül’e sımsıkı sarıldı. Gül bu kez ona kırılmadı ya da uzaklaştırmadı; aksine bu sarılışı kabul etti. Çünkü canı çok yanıyordu ve şu an kim olursa olsun teselli edilmeye, sarılmaya ihtiyacı vardı.Ayrıldıklarında Gül, Tuna’nın gözlerinin içine bakarak, "Gaye’ye çıkma teklifi et Tuna. Sen gerçekten mutlu olmayı hak ediyorsun," dedi.
"Sen yanımda olmadıktan sonra mutlu olmamın ne anlamı var ki?"
"Bensiz de çok mutlu olabilirsin, buna inanıyorum."Tuna derin bir iç çekti.
"Tamam Gül, dediğini yapacağım. Umarım benim yaşadıklarımı yaşamazsın, benim çektiğim acıları çekmezsin. Kendine çok iyi bak."
"Son maçınız için şimdiden başarılar dilerim. Kazanacağını biliyorum kaptan. Aşkına karşılık veremediğim, seni karşılıksız bir sevgiye mahkum ettiğim için özür dilerim. Ama adım gibi eminim ki Gaye ile çok mutlu olacaksınız. Aynı camianın insanlarısınız, ileride evleneceğinize bile inanıyorum. Şimdiden mutluluklar..."
49🥀
O sırada arkadan gelen Yeşim konuşmaya dahil oldu: "Gül, canım, senin burada ne işin var? Dinlenmen gerekirdi."
Gül, bakışlarını Koray’a çevirdi:
"Benim durum ne oldu Koray? Halledebildiniz mi izin işini?"
"Hallettik," diyen yine Yeşim oldu.
"Çok teşekkür ederim hepinize. Bu iyiliğinizi hiçbir zaman unutmayacağım."
"Canım benim, ne demek... Yeter ki sen iyi ol," diyen Yeşim, arkadaşına tekrar sımsıkı sarıldı.Koray da kendine has gururlu tavrıyla araya girdi:
"Ne demek potaların Gülü, lafı bile olmaz."
Yeşim bu söze hafifçe göz devirirken, Gül konuşmayı toparladı:
"Üç gün kalacağım sanırım. O zamana kadar kendinize çok iyi bakın canlarım."
"Ya Gül, üç gün bana sensiz üç asır gibi gelecek. Şimdiden özledim seni."
"Canım arkadaşım..." diyerek hepsiyle tek tek vedalaştı Gül.Tam o esnada Tuna, okul kapısından çıkıp kendilerine doğru yürüyen Gaye’yi gördü. Gül’e karşı olan karşılıksız aşkının perdesini artık tamamen kapatmaya karar vererek net adımlarla öne çıktı.
"Gaye!" diye seslendi. Kız şaşkınlıkla duraksadı. "Efendim Tuna?"
Tuna, Gaye’nin yanına gitti, doğrudan gözlerinin içine baktı. Ardından aniden elini tutarak önünde diz çöktü:
"Benimle çıkar mısın?"
Gaye, duydukları karşısında büyük bir şok yaşadı ve sevinçten nefesi kesilerek tüm bahçede yankılanacak bir sesle haykırdı:
"Evet! Sonsuza kadar evet!"
Gül ve annesi, tüm hazırlıklarını gözyaşları ve yürek sızısı eşliğinde tamamlamıştı. O sırada babası Toprak Bey içeri girdi.
"Alın bakalım biletlerinizi; yarın tam dokuzda uçuyoruz."
Filiz Hanım, "Teşekkürler hayatım," diyerek gözyaşları içinde kocasına sımsıkı sarıldı.
Gül, hüzünlü bir sesle araya girdi:
"Gönül isterdi ki ablamın cenazesine böyle gözü yaşlı gitmek yerine, ailece mutlu bir tatile gitmek için almış olsaydık bu biletleri..."
50🌹
"Canım kızım benim, günün birinde onu da yaparız. Ağlama, kıyamam ben senin o gözyaşlarına," diyen babası, Gül’ün mis kokulu saçlarından öperek ona sarıldı."Canım babam..." Gül, içindeki bütün acıyı babasının şefkatli kollarına bırakırken usulca annesine döndü: "Anne, ben valizimi toparladım. Erken yatacağım."
"Tamam kızım, iyi geceler," diyen Filiz Hanım da kızını yanaklarından öperek odasına uğurladı.Gül, içindeki tüm sızıyı tek gecelik bir uykuya sığdırabilmek ümidiyle yatağına uzandı. Gitmeden önce, Tuna’nın mutlu olmasına sebep olan o fotoğraf karesi geldi aklına.
"Senin adına sevindim Tuna," diye mırıldandı ve pijamalarını giyip telefonunu eline aldı. Rahmetli ablasıyla olan tüm anılarını, gözyaşları içinde fotoğraflara tek tek bakarak yâd etti.
"Canım ablam, meleğim... Şimdi ben sensiz ne yapacağım? Sen benim akıl hocamdın. Kim yardım edecek şimdi bana, kim yol gösterecek bir daha? Nasıl beni bırakıp gidersin? Daha çok erken değil miydi abla? Ne acelen vardı da hemen gittin? Seni çok seviyorum ablacığım... Yarın senin o buz tutmuş bedenine son kez sarılacağım. Bende bıraktığın o sıcacık kalbinin şefkatini son kez hissedeceğim. Sana olan hayranlığımı, içimde biriken tüm özlemi son kez haykıracağım. Bu yaz görüşeceğimizi söylemiştin... Yaz geldi, ben geliyorum ama sen yoksun. Canım çok yanıyor abla, çok... Bendeki yerin ve izin daima taze kalacak. Senin yerini kimseler dolduramaz. Ama yine de sana çok kırgınım Defne; en ihtiyaç duyduğum dönemde beni bir başıma bıraktın. Önümde koca bir üniversite sınavı var ve ben bu kafayla nereyi kazanırım, inan hiç bilmiyorum. Bana önerdiğin üniversiteler hâlâ aklımda. Senin istediğin o okula gidebilmek için elimden gelen her şeyi yapacak ve sana verdiğim sözü tutacağım. Seni şimdiden çok özledim. Mahşerde görüşmek dileğiyle..."
51🥀
Gözyaşları sel olup akarken, kendini biraz olsun rahatlatabilmek adına kulaklıklarını taktı. Ablasıyla birlikte en son dinledikleri favori şarkıyı açtı. Ritimlere eşlik ederken dudaklarından usulca döküldü şarkının adı: "Hüzün Maskesi". Gözlerini yavaşça kapattı.Gül, şarkının melodilerine daldığı sırada, ablasının yasından bir an olsun sıyrılıp kafasını dağıtmak istedi. Gözlerini açtı, telefonunu eline alıp WhatsApp’a girdi. O bilinmeyen numaranın üzerine tıkladı. Askerin yeni fotoğrafı hâlâ profilindeydi. Mesajı silmemiş, Gül’ü de engellememişti. Aradan iki gün geçmesine rağmen bu durumun değişmemesi Gül’ü iyice meraklandırdı. Kafasını dağıtmak için en iyi yöntemin bu olduğuna karar verdi.Yattığı yerden doğruldu ve profil fotoğrafını detaylıca incelemeye başladı. İsmini tekrar okurken mırıldandı:
"Kimsin sen asker? Benimle ne işin var Aslan Kara? Görüyorsun işte, cevap vermiyorum. Neden hâlâ engellemedin beni?"Kendi kendine söylenmeye devam etti: "Bu düşüncelerimi şimdi sana yazsam ne olur sanki? Neden yazmak zorundaysam... Kimsin sen? İyice kafayı yedin Gül, kendine gel. Kendinle konuşmaya başladın şimdi de. Üzüntüden ne yapacağını bilemedin. Sus Gül, düşünme artık! Bazen kafamın içinde Yeşim varmış gibi hissediyorum. Evet, kesin karar: Ben delirdim! İç sesim, susar mısın artık?!"
Fotoğrafa bakarak konuşmasını sürdürdü:
"Eğer şu anda sana yazarsam asker, ne mantıkla konuşacağımı bilmiyorum. Çok üzgünüm, kalbim kırık. Seni tanımıyorum ama iyi biri olduğuna kanaat getiriyorum, ya da öyle hissediyorum. Neyse, uzun lafın kısası; sana yazmayacağım. Boşuna bekleme. Ya da bekle, belki bir gün ansızın kafam atar da yazarım, belli mi olur? Yok, yok... Vazgeçtim, yazmayacağım.
52🥀
Çok beklersin! Sabaha uçuşum var benim; meleğimi son kez görecek, onu toprağa vereceğim. Kısa ve öz: Bekleme asker, engelle beni!"Son anda ne yaptığının farkına vararak irkildi. "İç sesini susturdun, şimdi de çenene vurdu. Sus artık Gül! Bunların hepsi acıdan..." diyerek kulaklıklarını çıkardı. Yarın sabah erkenden uyanmak ve ablasına son kez kavuşabilmek için acı kahve gözlerini usulca kapattı.
İSTANBUL SABİHA GÖKÇEN HAVALİMANI
Gül ve ailesi, ellerinde sıkıca tuttukları valizlerle İstanbul Havalimanında kalkışı bekliyorlardı. Kolundaki saate bakan Gül, zamanın 08.45’i gösterdiğini gördü. Uçağa binmelerine çok az bir süre kalmıştı. İzmir’e ilk defa gidiyordu ama içindeki hüzün bu yolculuğun tüm heyecanını gölgelemişti. Telefonuna sarılarak bir numarayı tuşladı.
"Alo, Yeşim... Ben şimdi uçuyorum. Ben dönene kadar kendinize çok iyi bakın. Şimdiden sizi çok özledim gençler."
"Hoşça kal Gül... Merak etme, sen de kendine dikkat et. Üç gün sonra görüşürüz bebeğim," diyen Yeşim’in sesi de ahizeden oldukça hüzünlü geliyordu; belli ki ağlamıştı.Gül, buruk bir tebessümle telefonu kapattı. Dakikalar birbirini kovalarken beklenen an gelmiş ve hüzünlü İzmir yolculuğu için ilk adımlar atılmıştı. Anne ve babası öndeki sırayı takip ederken, Gül de hemen arkalarındaydı. Biletini hostese gösterip tam kırmızı sınırı geçeceği sırada, önünde ilerleyen biri hızla geriye doğru hamle yaptı. Birbirlerinden habersizce, sert bir şekilde çarpıştılar.Gül, yediği ağır darbenin etkisiyle hafifçe sarsıldı. Şaşkınlıkla, kendisine çarpan delikanlının arkasından bakakaldı. Yanlarındaki kadın hostes olaya şahit olunca endişeyle sordu:
"İyi misiniz hanımefendi?"
Gül, şokun etkisinden sıyrılarak acı bir tebessümle, "İyiyim, teşekkürler," dedi ve içindeki tüm öfkeyi o dikkatsiz gence yöneltti.
"Yuh öküz, önüne baksana!" diye haykırdı herkesin ortasında.
53🥀
Siyah deri ceketi içindeki kaslı kolları gevşeyen delikanlı, duyduğu bu sözler üzerine adımlarını aniden kesti. Derin bir nefes alıp başındaki siyah şapkasını düzeltti, elindeki valizin sapını sımsıkı kavradı. Ancak arkasını dönmedi. Kendisine hakaret eden genç kızın ne yüzüne baktı ne de bir cevap verdi.
"Terbiyesiz, şuna bak! İnsan bir özür diler. Arkasına dönüp bir bakar, arkasında nasıl bir enkaz bıraktı diye!" Gül, adamın arkasından sitemle bağırmaya devam ediyordu. Genç adam, söylenen her şeyi işitmesine rağmen hiçbir tepki vermedi. Kızının arkada kaldığını fark eden Filiz Hanım geriye seslendi:
"Gül, hadi kızım! Biniyoruz.”
Delikanlı, duyduğu isimle birlikte bir anda kaşlarını çattı. Derin bir nefes daha alarak, arkasına bile bakmadan hızlı ve büyük adımlarla havalimanının çıkışına doğru uzaklaştı. Gül ise öfkeden burnundan soluyarak kapıdan içeri adımını attı ve böylece yolculuk başladı. Beş dakika sonra koltuğuna geçip kemerini taktı, telefonunu uçuş moduna aldı. Gökyüzünü izlemek ona her zaman iyi geldiği için cam kenarında oturuyor olmak az da olsa rahatlatmıştı. Derin bir nefes alıp yanındaki anne ve babasına, ardından da güvenlik prosedürlerini anlatan hostese baktı. Kısa süre içinde pilotun anonsu duyuldu ve uçak pistten havalandı.On dakika içinde bulutların üzerine çıkmışlardı. Gül uçmayı çok severdi fakat hayatının en acı yolculuğunu bu şekilde yapacağı aklının ucundan bile geçmezdi. Kulaklığını takıp başını cama yasladı. Gökyüzünün sonsuz maviliğine bakarken içinden ablasına seslendi:‘Defne’m, ablam, meleğim bak şimdi ben de gökyüzündeyim. Beni görüyor musun? Sana geliyorum abla... Hiç böyle geleceğimi hayal etmemiştim. Ben seni düğününde, beyaz gelinliğinle mutlulukla uğurlamayı hayal ederken; şimdi bir metre beyaz kefene sarılıp toprağına kavuşacağını hiç düşünmemiştim.
54🥀
Ablam, bunu bize neden reva gördün? Ben sana daha doyamamıştım ki... Şimdi gökyüzünden bana bak. Seni son yolculuğuna uğurlamaya, sana son kez sarılmaya geliyorum...
Üç Gün Sonra
Şiddetli bir yağmur sabahında, Gül ve ailesi üç günün ardından İzmir’den döndüler. Biricik kızları Defne’nin naaşını buraya gömdüler. Toprak Bey, arabasını evinin önüne park etti. Kendisi ve Filiz Hanım hemen araçtan indikleri sırada, Filiz Hanım arka koltukta oturan kızına bakıp camı tıklattı. Gül, ancak o an kendine gelebildi. Kulaklıklarını çıkararak, gözleri hâlâ yaşlı bir hâlde arabadan indi. Tam o sırada onları karşılamaya gelen Yeşim, koşarak Gül'ün yanına gitti ve ona sımsıkı sarıldı.
"Gül, hoş geldin. Seni çok merak ettim arkadaşım. Nasılsın?" dedi Yeşim, arkadaşının solan gül yüzüne bakarak.Gül derin bir nefes aldı; buruk bir tebessümle kendisine bakan arkadaşına acı kahve gözlerini dikti. Gözyaşlarını silerek karşılık verdi:
"Hiç iyi değilim Yeşim, bu yüzden pek hoş bulamadım." Yeşim dudaklarını bükerek arkadaşına yeniden sımsıkı sarıldı. "Bugünler de geçecek arkadaşım, hiç merak etme. Ben hep senin yanındayım. İkimiz de atlatacağız," dedi ve Gül'ün ellerini sımsıkı tuttu."Varlığına şükürler olsun canım arkadaşım ama içimdeki bu yangın hiçbir zaman sönmeyecek, bunu biliyorum," diyen Gül, gözyaşlarını elinin tersiyle sildi ve annesine döndü:"Anne, ben akşama kadar Yeşim’le olacağım. Merak etmeyin!" Filiz Hanım kaşlarını çattı, ardından buruk bir gülümsemeyle karşılık verdi.
55🥀
"Yol yorgunusun kızım, birazcık dinlenseydin," dedi.
"Biliyorum ama temiz hava almak daha iyi gelecek, gelince yatarım. Sen beni merak etme," dedi Gül.
"Peki kızım, nasıl istersen. Dikkatli olun!" diyen Filiz Hanım evine girdi. Gül, o anda Yeşim'e döndü.
“Parka gidelim. Deniz havası solumam gerek. Ve tabii nefes almak..." dedi.
"Tamam Gül, nasıl istersen canım arkadaşım," diyen Yeşim, Gül'ün koluna girdi. Yavaş adımlarla ilerleyerek parkın yolunu tuttular.Gül, tedirgin bakışlarla, "Ben sana engel olmuyorum değil mi Yeşim? Bugün hafta sonu, Koray’la buluşmayacak mıydınız?" diye sordu.Yeşim gülümseyerek cevap verdi: "Evet arkadaşım, doğru hatırlıyorsun ama bugün bana ihtiyacın olacağını düşündüm ve seninle olmaya karar verdim. Koray sevgilim sonuçta, bir yere kaçmıyor ya! Zaten aynı sınıftayız, onu her gün görüyorum. Hem azıcık özlesin," diyerek gülmeye başladı."Azıcık değil, bence çok özler," diye karşılık veren Gül de zoraki bir şekilde gülümsemişti.
"Hah, şöyle arkadaşım ya, birazcık yüzün gülsün. Çok zayıflamışsın Gül; üç günde ne yaptın sen kendine böyle?" diye sitem etti Yeşim.Yolun sonunda parka giriş yaptılar. Gül adımlarını hızlandırdı, hemen deniz kenarına oturup kendine bir sigara yaktı. Yeşim de arkasından gelerek, arkadaşının bu içler acısı, kötü gününde yanında yerini aldı. Kumların üstüne, Gül'ün yanına oturdu ve onun sigara içişini izledi. Gül, sessizce sigarasını kırmızı, dolgun dudaklarına her değdirişinde derin bir iç çekiyor, acı kahve gözlerinden süzülen yaşları akıtıyordu. Yeşim buna dayanamadı ve arkadaşına bir ilki yaşattı.
"Madem yan yanayız; madem iyi günde de kötü günde de arkadaşız... Madem bugün ikimiz de ağlayacağız, o zaman bugün ben de senin için ilk kez bu ateşi yakıyorum canım arkadaşım.
57🥀
Sen beni gerçekten affettin Gül. Sana yaptığım, hatta söz verip de yaptığım yanlışa rağmen sen bana yine inandın ve affettin. Tuna'yı bahane ettin, farkındayım. Sen dile getirmesen de ben anlıyorum. Gerçekten senden çok özür dilerim arkadaşım. Bir daha asla seni üzmeyeceğim, söz veriyorum. Bu yüzden, sen beni affettiğin için ben de sana katılıyorum," diyen Yeşim, buruk gülümsemesinin eşliğinde Gül'ün sigara paketine elini uzattı.İçinden bir dal çıkarıp sigarayı ilk kez dudaklarına götürdü. Gül'e bakarak tedirginlikle çakmağı çaktı. Derin bir nefes aldı ve ilk sigarasının dumanını içine çekti. Gül ise şaşkınlık içinde Yeşim'in yaptıklarını izliyor, bıyık altından gülümsüyordu. Kısılan gözlerini fark eden Yeşim, onun güldüğünü anlayıp mutlu oldu.
"Sen hep böyle mutlu ol canım kardeşim. Ben senin için sigara bile içerim," dedi. Gül, şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi; Yeşim'in ilk kez sigara içişini hayranlıkla izliyordu.
"Yeşim, sana inanmıyorum. Bunu nasıl yapabildin? Gerçekten mi? Şu an çok şaşkınım kardeşim. Yıllardır bu sigarayı her ağzıma alışımda bana etmediği lafı bırakmayan arkadaşım, şu an gerçekten benimle birlikte sigara mı içiyor?" diyerek gülümsedi. O sırada Yeşim, Gül'ün gözünden akan yaşı eliyle silerek karşılık verdi:
"Evet, içiyorum kardeşim. Hem de gözünün önünde, sana karşı içiyorum," dedi ve gülümsedi.
"Yeşim’im... İyi ki varsın be! Canım kardeşim," dedi Gül ve Yeşim'e sımsıkı sarıldı.
"Sen de Gül, iyi ki sen de varsın," dedi Yeşim. İki can dost, birbirlerine sımsıkı sarılarak ellerindeki sigaraları birlikte tüttürmeye başladılar.O sırada Yeşim'in telefonu çaldı. Hemen cevap verdi: "Efendim sevgilim," dedi. Gül o anda Yeşim'e bir işaret yaparak telefonu hoparlöre almasını istedi. Yeşim de öyle yaptı."Sevgilim, neredesin?" diyen Koray'ın sesini ikisi de duymuştu.
58🥀
Yeşim hemen cevap verdi: "Gül ile birlikte deniz kenarındayız."
"Aaa, Gül geldi mi?" diye sorduğunda Koray, Gül ile Yeşim o sırada göz göze geldi. Gül, gülümseyerek hoparlörden karşılık verdi:
"Geldim Koray."
"Anlaşılan sesim hoparlörde. Hoş geldin Gül, nasılsın?"
"Gelene kadar iyi değildim Koray. Ama canım arkadaşım, kardeşim Yeşim ben iyi olayım diye her şeyi yapıyor sağ olsun."
Gül, gözleriyle Yeşim'in elinde tuttuğu sigarayı işaret ederken; Yeşim "sus" işareti yaparak tedirgin oldu. Gül sırıtarak arkadaşını satmadı.
"O yanındaki arkadaşına çok iyi bak Gül. O senin çocukluğun, kardeşin, en yakın arkadaşın. Benim ise gönlümün sultanı, hayatımın kadını, müstakbel eşim ve çocuklarımın anası... Bunları sana söylüyorum Gül çünkü bunu Yeşim de çok iyi biliyor, onu ne kadar çok sevdiğimi sen de biliyorsun artık. Geçenki kavganızda ben gerçekten çok üzüldüm. Yani Yeşim'e çaktırmadım ama Yeşim seni gerçekten çok seviyor Gül. Aranızda ne yaşarsanız yaşayın birbirinizden kopmayın. Yeşim'i, sana rağmen bir kere daha öyle üzgün görmek istemiyorum. Sağ olsun Tuna bir şekilde halletti, aranızdakileri çözdü ama söylediğim gibi, birbirinizi üzmeyin Gül. Yeşim üzüldüğünde ben de üzülüyorum. Yeşim'i de seni de çok seviyorum. Bizi çok seviyorum lan, kopmayalım! Anladın mı potanın Gülü?" diyerek sözlerini noktaladı Koray. Yeşim de duydukları karşısında dayanamadı ve sessiz gözyaşlarına gömüldü. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atarken, dudaklarında tuttuğu sigarasını bir anda kumun üzerine düşürüverdi. Bunu fark eden Gül, Koray'ya bir şey çaktırmadan karşılık verdi:
"Çok haklısın kardeşim. Biz de seni çok seviyoruz. Çatlak kardeşim Yeşim'e rağmen seni seviyorum ben de, ikinci kaptan. Söz veriyorum kardeşim, bir daha Yeşim'i üzmeyeceğim.
59🥀
Zaten biz de az önce barış antlaşması yaptık. Bir daha böyle bir şey yaşanmayacak. Yemedik sevgilini yani, merak etme!" diyerek nispet yaptığı sırada, Yeşim sessizce ağlamaya devam ediyordu. Kumda yarım bıraktığı sigarasını temizleyerek tekrar içine çekti. Telefonu Gül'ün elinden alıp hoparlörü kapattı.
"Canım sevgilim, hayatımın aşkı... Seni çok ama çok seviyorum. Ve çok da özledim. Yarın okulda görüşürüz bir tanem."
"Görüşürüz güzel gözlüm. Kendine iyi bak. Gül, yarın görüşürüz."Gül de Koray'a "Görüşürüz," dedi ve telefonu kapattılar.Yeşim birden gözyaşlarına hâkim olamayarak hüngür hüngür ağlamaya başladı. Gül, Yeşim'in bu tepkisine şaşırıp onu soru yağmuruna tuttu.
"Neyin var Yeşim? Ne oldu yine, bana söylemediğin bir şey mi var? Niye ağlıyorsun? Koray da kötü bir şey söylemedi ki, aksine çok güzel şeyler söyledi. Sen... Mutluluktan mı ağladın yoksa?" dedi Yeşim'e bakarak.Yeşim son nefesini derinden çekerek sigarasını söndürdü.
"Evet, çok güzel şeyler söyledi. Hem de benim hayal ettiklerimin ötesinde şeyler... Gül, bak sen de duydun işte. Koray beni gerçekten seviyor."
"Evet Yeşim, seviyor işte, ne güzel. Sevmekle de kalmıyor, ne dedi duydun; sevgilim dedi, hayatımın kadını dedi, eşim dedi, hatta çocuklarımın annesi bile dedi Yeşim. Bunlar ne kadar güzel ve özel sözler. Ki bu Koray yani... Hiç alışık olmadığımız bir karakter. Anlayabiliyorsun değil mi sana ne kadar kıymet verdiğini?" diye sordu Gül.
60🌹
Yeşim ise o anda ağlayarak karşılık verdi:
"Evet anlıyorum, biliyorum, görüyorum... Lanet olsun, ben de seviyorum! Ama canım çok yanıyor Gül, çok!"
"Niye Yeşim? Anlamıyorum gerçekten... Koray seni bu kadar çok seviyor diye neden bu kadar acı çekiyorsun ki? Gerçekten anlamıyorum Yeşim, aydınlat beni!"
"Tamam Gül, en çok da bundan korkuyorum zaten. Ama söz ver bana, Koray'a hiçbir şey söylemeyeceksin. Tamam mı?"
"Tamam Yeşim, söz. Anlat, çatlatma!"
"Biz evet, birbirimizi çok seviyoruz ama birlikte olamayız ki..."
"Neden?"
"Hani bir kere daha sormuştun bana, neden demiştin yine... Ben de sana 'O, okulumuzun müdürünün oğlu; olmaz, yapamaz,' demiştim, hatırladın mı?"
"Evet, saçmalamıştın öyle bir şeyler. Eee?"
"Eesi, o öyle değil aslında. Bilerek saçmaladım yani."
"Ya Yeşim, bana kelime oyunu yapma, bodoslama söyle şunu!"
"Koray’la ben ileride birlikte olamayız. Çünkü benim annem ile Koray'ın babası eski sevgililerdi," diyen Yeşim, bir anda bunları dudaklarından döktüğü sırada Gül hayretler içinde kaldı.
"Vay anasını sayın seyirciler!" diyen Gül'ün adeta dili tutulmuştu.
"Ya, öyle işte. Bu yüzden biz imkânsızız kardeşim."
Gül kendine gelerek kaşlarını çattı ve karşılık verdi:
"Saçmalama kızım ya, kaçıncı yüzyıldayız? Olsa ne olur, milattan kalma sevgilileri sen niye dert ediyorsun ki? Sizinle ne alakası var? Yıllar önce biten bir aşk size neden engel olsun? Senin annen ile Koray'ın babasının ilişkisi yıllar önce olmuş ve bitmiş bir şey. İkisi de evlenmişler ve siz olmuşsunuz. Ki şu an annen, Tuna'nın babasıyla evli."
"Evet, doğru. Ama Koray'ın babası da onlara rağmen hâlâ anneme aşık."
"Ne? Nereden biliyorsun ki?"
"Gördüm Gül, kendi gözlerimle şahit oldum."
"Nasıl Yeşim?"
"Koray'ın babası, yani müdürümüz... O gün annem veli toplantısı için geldiğinde, Almanca hocasıyla konuşuyordu.
61🥀
O sırada müdürün uzaktan anneme karşı öyle bir bakışı vardı ki kanka, görmen lazımdı. Annem şu an otuz küsur yaşında ve ben o adamın bakışlarında, sanki yirmili yaşlarda sevgili oldukları anı yaşamış gibi hissettim. Müdürün anneme olan o bakışlarında bizzat geçmişlerini gördüm. Ve çok etkilendim. Koray'a da söylemek istemedim. Biliyorsun, Koray'ın annesi trafik kazasında vefat ettikten sonra müdürümüz hiç evlenmedi. Ve bu yaşına kadar da Koray'ı tek başına büyüttü. Aslında ben müdürümüze hayranım. Erkek başına benim dünyalar tatlısı sevgilimi tek başına adamakıllı yetiştirdiği için onunla gurur duyuyorum. Ve 'İyi ki Koray benim sevgilim,' diyorum. Ama sonra anneme olan aşkı gözlerimin önüne geliyor ve kahroluyorum. Arafta kalmış gibi hissediyorum Gül. Ve ileriye yönelik ne yaparım, inan hiç bilmiyorum. Koray’la nasıl devam ederim, hiç bilmiyorum," diyen Yeşim sözlerini noktaladı. Gül'ün sigarasına tekrar uzandığı sırada Gül ona engel oldu.
"Hop, dur bakalım! Dikkat et, tiryakisi olursun. Sonra bana söylediklerini ben sana söylemek zorunda kalırım."Yeşim o anda ela gözlerini devirip pembe, dolgun dudaklarını bükerken, Gül onun bu hâline dayanamadı ve söylediklerini yutmak zorunda kaldı.
"Tamam ama sadece bugünümüze özel," dedi ve ikinci dalı da Yeşim'e uzattı. Yeşim sigarayı tekrar yaktı ve derin bir iç çekti.
"Duyduklarıma açıkçası çok şaşırdım. Yani hayat bu sonuçta, önümüze ne çıkaracağı belli değil. Seni şu an çok iyi anlıyorum ama nasıl yardımcı olabilirim inan ben de hiç bilmiyorum. Sana söyleyeceğim tek bir şey var, o da en doğrusu: Olan biteni Koray'a anlatman. Çünkü Koray, senin de kendi kulaklarınla duyduğun üzere seni gerçekten çok seviyor; seninle evlenip bir yuva, bir gelecek kurmak istiyor. Bunu seninle istiyor Yeşim, sadece seninle... Bu çok özel bir şey, bunun kıymetini bil. Bunu veremeyenler de var.
Koray'dan hiçbir şey saklama. Ona her şeyi anlat ve ne yapacağını sen ona bırak. Sana olan gerçek sevgisini, zaten vereceği cevapla belli eder. Söyle Yeşim, hiçbir şey kaybetmezsin, korkma! Beynini kemireceğine söyle ve kurtul. Topu Koray'a at ve nihai kararı bekle. En iyisi bu bence," diyen Gül, Yeşim'in ellerinden tuttu.
"Aslında haklısın Gül, sen benim akıl hocamsın. Bu zamana kadar dediğin her şey de doğruydu. Sana inanıyorum kardeşim, tamam, dediğini yapacağım," dedi Yeşim ve sigarasından bir nefes daha tüttürdü.Gül buruk bir gülümsemeyle karşılık verdi:"Ölümlü dünya Yeşim. 'Keşke' demektense ‘iyi ki' demek daha iyi gelir insana. Bu yüzden sen 'keşke' dememeye özen göster. Keşkelerle değil, iyikilerle yaşa. Koray'ı keşke ile değil, iyi ki ile sev. Ben ablamı dün toprağa verirken çok düşündüm Yeşim. Gerçekten içi doldurulamaz, boş bir dünyada yaşıyoruz. Ve bunu da biz, sevdiklerimiz ellerimizden kayıp gittiğinde anlıyoruz. Ve işin en garibi ne, biliyor musun? Bile bile geç kalıyoruz. Bile isteye görmezden geliyoruz. İnanarak vazgeçiyoruz. Düşünerek bırakıyoruz. Hissederek terk ediyoruz. Severek öldürüyoruz... İşte biz bunları daha toprağın altına girmeden yaşıyoruz. En kötüsü de sevdiklerimizi bile isteye gömmek zorunda kalıyoruz; onları kendi ellerimizle son yolculuklarına uğurluyoruz. Tek tesellimiz, akıttığımız onca gözyaşıyla, 'keşke' ve 'iyi ki'lerle karışık bir su yumağında onların toprağını beslemek oluyor. Ablamı ben daha dün dört dörtlük bir insan olarak bilirken, şimdi bir parça beyaz beze sarılmış soğuk bir heykelden farkı yoktu. Parlayan gözlerinin kapalılığında, gülen dudakları ah ederken sıcacık kalbi durmuştu. Heykelden farksız bedeni buz gibi ve mosmordu. Ben dün canımın yedi metre yerin altına gömüldüğünü gözlerimle gördüm. Birden toprağın onu nasıl yuttuğuna şahit oldum. Bir Fatiha ve üç İhlas suresi ile nasıl bir anda yok oluşunu izledim.
63🥀
Ablam yağmurdan sonraki o toprak kokusunu çok severdi. Gömülürken çok yağmıştı yağmur... Şimdi benim ablam mis gibi toprak kokuyordu. Bedenim ayak tırnaklarımdan başıma kadar titrerken gözlerimden kaç yaş süzüldü bilmiyorum. Yani kısa ve öz arkadaşım; elimiz boş geldiğimiz bu dünyaya elimiz boş veda edeceğiz. Ve günün birinde hepimiz üstümüze örtülen toprağa sarılıp huzurlu, sonsuz bir uyku çekeceğiz," diyen Gül, gözlerinden akan yaşları sildi ve arkadaşı Yeşim'e baktı. Onun da kendisinden bir farkı yoktu.
"Canım kardeşim," diyerek Gül'e yeniden sımsıkı sarıldı Yeşim.Ardından kendine gelerek ortamın havasını dağıtmaya çalıştı:
"Bugün yeterince modumuz düştü Gül, kendimize gelelim. Tamam, anladık, ölümlü dünya. Bak, kendi ağzınla söylüyorsun işte; 'Keşke dememek için yaşa,' diyorsun. Sen de yaşa Gül, sen de keşke deme o zaman. Var mı senin askerden bir haber? Gelişmeler var mı?" dedi heyecanla.
Gül sırıtarak karşılık verdi: "Bilmiyorum, telefona hiç bakmadım. Ama bir olay yaşadım, evet. Giderken öküzün biri bana tosladı. En kötüsü de hiç özür bile dilemedi dangalak herif!" diye sitem ederken, Yeşim onu şaşkınlıkla dinliyordu.
"Eee, sonra ne oldu?" dedi ve gülümsedi Yeşim.
“Bir şey olmadı Yeşim, hiçbir şey söylemedi. Ama yumruğunu sıktığını fark ettim. Bana vurmamak için direndi. Yüzüme bile bakmadı. Hem suçlu hem güçlüydü. Dilerim bir daha hiç karşılaşmayız, yoksa onu doğduğuna pişman ederim," diyen Gül, kaşlarını çatmış ve ellerini yumruk yapmıştı.
"Sakin ol şampiyon! Kimsenin sana bir şey yaptığı yok. Dangalak herifin teki işte. Bir daha karşılaşmazsınız, sanmıyorum," dedi.
Yeşim."İnşallah," diyen Gül, telefonun saatine baktı.
64🥀
"Yeşim, akşam oldu neredeyse. Biliyorsun, yol yorgunuyum. Yarın okulda görüşürüz."
"Tamam canım, hadi kalkalım. Görüşürüz," diyen Yeşim’le evlerinin önüne vardıklarında vedalaştılar.Gül, adımlarını evine doğru yönlendirirken içinden o can alıcı soruyu geçirdi:
"Toprak, sevdiklerimizi aldığı için mi böyle güzel kokar?"
Güneş, gökyüzünün mavi atlasında çoktan yükselmiş, ışınlarını şehrin üzerine cömertçe bırakmaya başlamıştı. Odasına dolan parlak ışığa inat, Gül ancak alarmın ısrarlı ve keskin sesiyle uyanabildi. Yataktan aniden fırladı; zaman akıp gidiyordu. Banyoya koşup yüzüne çarptığı soğuk su, zihnindeki puslu havayı dağıtmaya yetmemişti. Aynadaki solgun aksine bakmadan hızlıca lise üniformasını üzerine geçirdi. Saç fırçasını saçlarında gezdirip hepsini tepeden sıkı bir at kuyruğu yaptı; bahar kokulu tellerin uçları omuzlarına doğru hafifçe kıvrıldı. Sıra, içindeki harabeyi gizlemeye geldiğinde parmakları titredi. Çekik, acı kahve gözlerini çevreleyen uzun kirpiklerine simsiyah maskarasını sürdü. Dudaklarındaki solgunluğu gizlemek için de hafif parlatıcı rujuyla son dokunuşu yaptı. Hazırdı. En azından dışarıdan bakıldığında öyle görünüyordu.Hızlı adımlarla evden çıkıp durağa doğru yürüdü. Adımları, ruhundaki ağırlık yüzünden durakta yavaşladı. Cebinden bir sigara çıkarıp yaktı; dumanı içine çekerken gözleri yola takıldı. Hiç şaşmayan can dostu Yeşim, her zamanki dakikliğiyle tam karşısındaydı.
"Günaydın Gül," dedi Yeşim, yüzündeki samimi gülümsemeyle. Gül, sigarasından derin bir fırt çekip dumanı havaya üfledikten sonra arkadaşına döndü.
65🥀
Ses tonundaki gerginlik gizlenecek gibi değildi.
"Biliyor musun Yeşim, beni hiç şaşırtmıyorsun.”
Yeşim, şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.
"Aaa, ben mi? Niye ki?"
"Evet, sen canım kardeşim," dedi Gül, sesindeki öfkeyi bastırmaya çalışarak.
"Ne zaman şu sigarayı dudaklarıma götürsem, hemen dibimde bitiyorsun!"
Yeşim, arkadaşının bu hiddetli çıkışına alışkın olduğundan sadece sırıttı. Kendinden emin bir tavırla, "Biliyor musun Gül, aslında sen de beni hiç şaşırtmıyorsun," diye karşılık verdi. Gül, merakla kaşlarını çatarak sordu: "O niye?""Çünkü ne zaman sana 'Günaydın,' diye seslensem, sen bana karşılık vermek yerine türlü türlü şeyler söylüyorsun. Bir kere de sadece 'günaydın' de be kardeşim!" diye sitem etti Yeşim.
İçindeki baskı daha fazla dayanamayan Gül, sonunda adeta patladı:
"GÜNAYDIN YEŞİM!"
Bu ani çıkışın ardından ses tonu aniden büküldü, kelimeler boğazına dizildi.
"Bu sana ilk ve son kez günaydın deyişim Yeşim, iyi değerlendir bence çünkü tekrarı yok. Bu saate kadar duymadın, artık istesen de bu saatten sonra duyamazsın. Çünkü benim günüm karardı Yeşim... Ablamın yokluğunda geçirdiğim hiçbir gün bana artık aydın değil; kara, kapkara..."
Sigarasından son bir nefes daha çekip dumanı ciğerlerine hapsetti. Ardından izmariti yere fırlatıp ayağıyla ezdi. O sırada gözlerinden süzülen yaşlar, özenle yaptığı makyajı tehdit ederek yanaklarına doğru akmaya başladı. Yeşim, arkadaşının gözlerindeki o derin acıyı görünce hemen hamle yaptı; parmak uçlarıyla Gül'ün gözyaşlarını sildi.
"Gül, lütfen ağlama! Acın, acım... Bunu sen de biliyorsun artık canım kardeşim.
66🥀
Hem bak, makyajını da çok güzel yapmışsın, ağlayarak heba etme onları."
Gül, acı bir tebessümle karşılık verdi:
"İçim kan ağlarken yaptığım makyajın akması bana koymaz Yeşim. Ben bu makyajı zaten bilerek yaptım. Sınıftakiler içimdeki acıyı anlayıp beni darlamasınlar, benden uzak dursunlar diye... Bir nevi maske olarak düşün."
Yeşim, bu sözler üzerine arkadaşına sımsıkı sarıldı. Kalbi onunla birlikte çarpıyordu.
"Seni çok iyi anlıyorum Gül. Seni en iyi ben anlıyorum... Çünkü ben de ortaokula giderken babamı kaybettiğimde aynısını yapıyordum. Bu yüzden seni gerçekten çok iyi anlıyorum arkadaşım. Ama üzülme, sen rahat ol. Yanında ben varken seni kimse darlayamaz, buna asla izin vermem."
Gül, dostunun kollarında biraz olsun nefes alabilmişti.
"Biliyorum Yeşim, biliyorum başımın tatlı belası," dedi ve hafifçe gülümsedi.
"Bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum!"
Onlar okul servisinin gelişini bu küçük gülüşmeyle selamlarken, araç önlerinde durdu ve ikisi de sessizce binerek okulun yolunu tuttu.
Okul bahçesinde servisten indiklerinde Yeşim, hemen Gül’ün koluna girdi.
"Bugün telafi sınavın var, biliyorsun değil mi?" diye hatırlattı.
"Matematikten değil mi?" diye sordu Gül, zoraki bir şekilde gülümseyerek.
"Evet. Hazır mısın peki?" Yeşim, ela gözlerini arkadaşının acı kahve gözlerine dikmiş, endişeyle cevap bekliyordu.
"Sanırım hazırım. Hiç çalışamadım ama elimden geleni yapacağım," diyerek geçiştirdi Gül.
Yeşim arkadaşının omzunu sıktı. "Merak etme Gül, kesin geçersin. Ben sana inanıyorum, yaparsın sen. Zaten hoca geçen senenin çıkmış sorularından soracağını söylemişti, yine aynısını yapar, merak etme."
"Sağ ol kardeşim, sen bana inan yeter. İkinci derste gireceğim değil mi sınava? Koray öyle söylemişti sanki." Sınıfa doğru adımlarken Yeşim başını salladı.
67🥀
"Evet canım, doğru hatırlıyorsun."
Sıralarına oturduktan kısa bir süre sonra öğretmen içeri girdi ve ilk ders olan Tarih dersinin zili çaldı.Kırk beş dakikalık sürenin sonunda Tarih dersi bittiğinde, Gül artık ikinci dersteki matematik telafi sınavı için hazırdı. Sınav salonundaki sırasına oturdu, derin bir nefes aldı. Önüne koyulan otuz dakikalık ve yirmi beş soruluk kağıda göz gezdirdikten sonra kalemini oynatmaya başladı. Zaman hızla akıp giderken, Gül son yirmi dakikaya girildiğinde tüm soruları çözmüş durumdaydı. Alnındaki teri hafifçe silip derin bir nefes aldı ve salondaki hocasına seslendi:
"Bitti!"
Matematik öğretmeni, kağıdı teslim alırken yüzünde takdir dolu bir gülümseme belirdi.
"Dakik olmana gerçekten bayılıyorum Gül. Şimdiye kadar girdiğin hiçbir sınavda bu konuda şaşmadın, bizi de şaşırtmadın. Seni canı gönülden tebrik ediyorum. Eminim ki şu elimde tuttuğum kağıt yine yüz puanlıktır. Tabii kural gereği yine de incelemek zorundayım."
"Teşekkürler hocam, çıkabilir miyim?"
"Tabii... Aaa, Gül!"
Gül kapıya doğru yönelmişken durdu.
"Efendim hocam?"
"Bu arada başın sağ olsun tatlım. Prosedür gereği müdürden mazeretini öğrendim. Senin adına gerçekten çok üzüldüm."
"Sağ olun hocam."
"Aaa, Gül! Bir şey daha soracaktım."
"Buyurun hocam."
Öğretmen, masasının üzerindeki evrakları düzelterek konuşmasını sürdürdü:
"Biliyorsun, önümüzdeki yıl okullar arası 'Matematik Şampiyonluk Yarışması' düzenlenecek. Eğer bu sınavdan da beklendiği gibi yüksek alırsan, yarışmaya katılmak ister misin? Adını listeye yazayım mı, ne dersin?"
Gül, hocanın umutla ışıldayan gözlerine baktı. Yüzünde yine o maskeli, soğuk tebessüm belirdi.
"Bakın hocam; bu sınavdan yüksek alacağıma adım kadar emin olsam da o yarışmadan birinci çıkacağıma dair kendime hiç güvenmiyorum.
68🥀
Bu yüzden kendimi yetersiz görerek teklifinizi reddediyorum. Şimdi izninizle gidiyorum," dedi. Kapıyı arkasından yavaşça kapatarak kendi sınıfına geri döndü. Günün son ders zili çaldığında Gül, Yeşim ve Koray okul kapısından birlikte çıkıyorlardı. "Sınavın nasıl geçti Gül?" diye sordu Koray, merakla. "Her zamanki gibi," diyerek kısa kesti Gül.Yeşim, sevgilisinin koluna girip hemen araya girdi: "Yüz garanti yani, anlayacağın sevgilim."
Gül dudaklarını bükerek, "Şu matematik hocası yarışma için beni yine darladı," dedi ve bahçedeki merdivenlerin başına oturup cebinden çıkardığı sigarayı yaktı. Koray da ona eşlik ederek paketinden bir dal çıkardı.Yeşim ise kollarını göğsünde bağlamış, dudak bükerek onları izliyordu. İkisinin karşısında keyifle sigara içmesi canını sıkmıştı. Gül’ün acısını hafifletmek için daha önce bir kez içmişti ama şimdi yanlarında Koray vardı ve Koray onun sigara kullandığını bilmiyordu. Bilse ne tepki vereceğini de kestiremiyordu. Yeşim’in bu derin düşüncelere daldığını fark eden ilk kişi Koray oldu.
"Yeşim, hop! Nereye daldın sevgilim?" diye sordu.
Yeşim, düşüncelerinden sıyrılıp bir anlık refleksle içindeki isteği dışa vurdu:
"Ben de içmek istiyorum!"
Ses tonu fark etmeden o kadar yüksek çıkmıştı ki, Koray şaşkınlıktan ağzı açık bir şekilde sevgilisine bakakaldı. Gül ise bu manzarayı izlerken sigarasından keyifli bir nefes alıp sırıtıyordu. Bu kez kardeşine destek çıkma sırası Gül’deydi. Koray’ın şaşkın bakışları altında hamlesini yaptı; paketinden bir dal sigara çıkarıp Yeşim’e uzattı.
"Durduğun kabahat kardeşim," dedi.Yeşim, bir yandan sevgilisinin gözlerinin içine bakıyor, diğer yandan gururlu bir tavırla sigarayı dudaklarının arasına yerleştiriyordu. Koray’ın tam karşısına geçip ela gözlerini onun gözlerine dikti.
69🥀
Kaş göz işaretiyle onu etkisi altına almaya çalışırken, bir yandan da dudaklarındaki sigarayı göstererek Koray’ın elindeki çakmağı işaret ediyordu.Gül, donup kalan Koray’ı sert sözleriyle sarsıp kendine getirmeye çalıştı:
"Ağzını kapat da cereyan yapmasın! Kızın sigarasını yaksana oğlum!"
Yeşim, ağzındaki sigarayla zoraki bir şekilde gülmeye çalışırken, Koray son anda kendine gelerek çakmağı ateşledi ve sevgilisinin sigarasını yaktı.
"Teşekkür ederim sevgilim," diyen Yeşim, teşekkürünü Koray’ın yanağına sıcak bir öpücük kondurarak taçlandırdı. İşte o an Koray’ın adeta şaftı kaydı; şaşkınlığı öfkeye dönüştü ve kendine gelerek sesini yükseltti:
"Yeşim! Ne yapıyorsun sen ya? Niye sigara içiyorsun kızım? Zararlı olduğunu bilmiyor musun?"
Gül, Koray’ın bu ani ve abartılı yakarışına kıs kıs gülerken, Yeşim de neşeli bir kahkahayla sevgilisine meydan okudu:
"Hahaha, güleyim de boşa gitmesin bari! Bunu bana yıllardır sigara içen sevgilim mi söylüyor? Zararı şimdi mi aklına geldi? Ben içince mi, Koray Efendi? Hem bana zararlı da sana değil mi sanki?"
Yeşim sigarasından ikinci fırtı çekecekken, Koray daha fazla dayanamadı. Sevgilisinin elindeki sigarayı ani bir hareketle alıp iki büklüm etti ve yere fırlattı.
"Senin sigara içmeni istemiyorum Yeşim, o kadar!" dedi, net bir ses tonuyla.
"Sert erkeğe bak sen ya! Ben de senin içmeni istemiyorum o zaman Koray. Ben içmeyeceksem sen de içmeyeceksin!"
Ateşle barutun yan yana gelmesi gibi, ikisi bir anda kafa kafaya gelip hararetli bir tartışmaya tutuştular. Gül, durumun nereye varacağını anlayarak oturduğu yerden kalktı ve yüzündeki tebessümle sessizce yanlarından ayrıldı.
"Ben bu aşk ateşinde yanmadan kaçıyorum gençler, yiyin birbirinizi," diyerek sigarasını söndürdü ve oradan uzaklaştı.
70🌹
Gül arkasını dönüp giderken, merdivenlerdeki sert bakışmalar daha fazla sürmedi. Koray ve Yeşim, o inatçı kavgalarını ani ve tutkulu kısa bir öpücükle sonlandırdılar.Koray, dudaklarını sevgilisinin dudaklarından hafifçe çekerek,
"Hiçbir şekilde... Sigara dahi olsa senin zarar görmeni istemiyorum Yeşim. Seni ne kadar çok sevdiğimi işte buradan anla sevgilim," diye fısıldadı.Yeşim, sevgilisinin boynuna sarılırken,
"Seni çok seviyorum Koray. Sana olan sevgimi bir sigara parçası bile yıkamaz, buna izin vermem!" dedi.
Gül, kulaklıklarını kulağına takıp ağır adımlarla yürürken gözleri yolun kenarındaki manzaraya takıldı. Acı kahve gözleri, az önce arkasında bıraktığı aşıkların mutluluğunun aksine, başka bir gerçeğe şahitlik etmek üzereydi.Tuna ve Gaye, yol kenarındaki bir bankta el ele oturmuşlardı. Gaye, Tuna’ya sımsıkı sarıldığı sırada, Tuna’nın masmavi gözleri bir anda kendilerini izleyen Gül ile kesişti. Gaye sevgilisine sarılmaya devam ederken, Tuna gözlerini Gül’den ayıramıyor; ona uzun uzun, hasret dolu bakışlar fırlatıyordu. Gül ise yüzündeki o güçlü maskeyi bozmadan, uzaktan Tuna’ya sessiz bir mesaj gönderdi. Elini kaldırıp "beğendim" işareti yaparak onun adına mutlu olduğunu gösteren sahte bir jest yaptı. Ardından arkasını dönüp adımlarını daha da hızlandırdı.Tuna, Gül’ün arkasını dönmesiyle birlikte aniden kendini Gaye’den çekti ve titreyen elleriyle bir sigara yaktı.Bu esnada, arkada kalan Koray ve Yeşim nihayet aşk sarhoşluğundan sıyrılarak yanlarında Gül’ün olmadığını fark ettiler.
"Eyvah, Gül!" diyen Yeşim ve Koray, hızla ileriye doğru koşmaya başladılar. Yolun sonunda Gül’ün karaltısını fark eden Yeşim, arkasından bütün gücüyle bağırdı:
"Gül, bekle!"
71🥀
"Potanın Gülü, bekle!" diye hep bir ağızdan seslendiler ve sonunda nefes nefese arkadaşlarına yetiştiler.Gül adımlarını durdurup onlara döndü. "Ooo aşıklar, geldiniz mi kendinize?" diyerek bıyık altından sitem etti.Yeşim utanarak başını öne eğdi, ardından neşeyle müjdeyi verdi:
"Evet, geldik. Sana bir haberim var; Koray bana söz verdi, artık sigara içmeyecek." Gül sırıttı.
"Ne içecekmiş?" dedi gülerken.
"Ya Gül, dalga geçme benimle, çok ciddiyim!"
"Tamam canım, sevindim senin adına da... Sen nasıl hemen ikna oldun Koray? Ona hayret ettim!" diye sordu Gül, meraklı gözlerle.Koray gülümseyerek, "Ahahaha potanın Gülü, 'üzümünü ye, bağını sorma' demişler," diyerek cevabı geçiştirdi.Gül’ün bakışları aniden sertleşti. "Ne yersen ye, bana ne!" diyerek adımlarını tekrar hızlandırdı.Yeşim arayı bulmaya çalıştı:
"Darılacak bir şey söylemedi sevgilim, Gül!"
"İnan Yeşim, darılacak takatim dahi yok. O yüzden al sevgilini, uzayın buradan. Ben evime tek başıma giderim," diyerek kesin bir dille sitem etti ve yanlarından uzaklaştı.
"Ama Gül!.." diye arkasından hamle yapan Yeşim’i, Koray kolundan tutarak durdurdu.
"Bırak Yeşim, şu an seni dinlemez. Gül kendinde değil," dedi ve sevgilisine sımsıkı sarıldı. Gül kulaklıklarını taktı, müziğin sesini son raddesine kadar açtı ve adımlarını daha da sıklaştırdı. Eve gitme fikrinden aniden vazgeçmişti. Şu an ihtiyacı olan tek şey yalnızlaşmaktı; bu yüzden okulun karşısındaki sahile doğru yöneldi. Telefonunun müzik çalarından, çok sevdiği o yabancı şarkının ezgileri yükseliyordu.Dakikalar sonra sahile ulaştı. Ayakkabılarının altına dolan kumların üzerine kendini bıraktı. Cebinden bir sigara daha çıkarıp ateşledi.
72🥀
Şarkının nakarat kısmı geldiğinde, içindeki fırtınaya engel olamayarak yüksek sesle haykırdı:
"I don't wanna fall down!" (Düşmek istemiyorum!)
Bu haykırışın ardından gözyaşlarına boğuldu. Yanaklarından süzülen yaşları elinin tersiyle hızla sildi. Derin bir nefes alarak acı kahve gözlerini, eşsiz güzelliğiyle dalgalanan denize dikti. İçine çektiği iyot kokulu sert rüzgar, sigaradan kararan ciğerlerini bir nebze olsun ferahlatmıştı. Dalgaların kıyıya vuran sesini dinledi; bu ses, tam anlamıyla yalnızlığın senfonisi gibiydi.Sigarasından son bir fırt çekip telefonunu çıkardı ve WhatsApp uygulamasına girdi. Günlerdir ekranında duran o yabancı numaranın üzerine tıkladı. Numara hâlâ engellenmemiş, gelen mesaj da silinmemişti.Gül, ekrandaki yazıya acı kahve gözleriyle uzun uzun baktı. Derin bir düşünce denizine daldıktan sonra içindeki o feryadı susturdu ve kesin bir karar verdi. "Hayat bir gün, o da bugün," diye geçirdi içinden.Ona günler önce gelen o tek kelimelik mesaja nihayet parmakları eşlik etti.
"Ne kaybedebilirim ki artık?" diyerek hamlesini yapıp artık ona bir cevap verdi:
“Merhaba.” Yazdı.
Gül, yabancı numaraya mesajını atar atmaz telefonunu montunun cebine tıktı. Kulaklıklarını takıp en sevdiği parçaları dinleye dinleye evinin yolunu tuttu.Şafak vaktinde sicim gibi yağan yağmurun altında, elinde sımsıkı tuttuğu tüfeği ve sırıl sıklam olmuş kamuflajıyla nöbet kulübesine doğru hızla koşuyordu. Görev kapısında onu bekleyen kişi Tabur Komutanıydı. Komutan, yağmurdan sırılsıklam kesilmiş askerin gözlerinin içine dikti bakışlarını. Sert çehresinin ardındaki öfkeyle, nöbet yerine geç kalan askere adeta emirler yağdırdı.
73🥀
"Neredesin sen asker? Ben size şafak vaktinde herkes bu nöbet kulübesinde hazır bulunacak demedim mi?" diye kükredi Tabur Komutanı.
Asker, suçlu olduğunu bilse de istifini bozmadan komutanına selam durdu. Önce tekmil verdi, ardından pürüzsüz bir sesle karşılık verdi:
"Aslan Kara, İzmir! Emret komutanım, dediniz komutanım!"
"Neden geç kaldın asker?" diye sordu Tabur Komutanı, kaşlarını daha da çatarak.Asker zoraki yutkunarak, güç bela kendini savunmaya çalıştı:
"Çok özür dilerim komutanım! Uyuya kalmışım, affedin. Bir daha olmayacak." Komutan gözlerini kısarak askerin kara gözlerine keskin bir bakış fırlattı. Yeşil gözlerini askerin üzerinde gezdirdikten sonra göğsündeki kamuflaj isimliğe bakıp son kez sert bir tonda uyardı:
"Bir daha mazeret istemiyorum Kara! Bu sana son ikazımdır. Şimdi nöbet başına geç, hemen!"
Asker, kara gözlerini kısarak selamını tazeledi:
"Emredersiniz komutanım!" dedi ve nöbet kulübesine doğru adımladı.Tabur Komutanı kulübeden uzaklaşırken, Aslan hemen görev yerine yerleşip nöbetine başladı. Etrafı iyice kolaçan ettikten sonra, gizlice cebinden telefonunu çıkardı. Ekranı açar açmaz kapkara gözleri bir anda ışıldadı ve dudaklarından şu kelimeler döküldü:
"Sonunda yazdın inatçı kız," dedi ve sırıttı.
Hafta sonunun o ilk saatlerinde, Gül erkenden uyandı. Hem de alışılagelmişin çok ötesinde, bambaşka bir saatte açmıştı gözlerini. Hafta içi her gün okula gitmek için kurduğu o zoraki alarmların bile çok öncesindeydi bu uyanış. Acı kahve gözlerini aralayıp yatağının başucundaki saate baktığında, ister istemez bir şaşkınlık yaşadı ve bu kadar erken uyanmasının nedenini kendi içinde sorgulamaya başladı. Akrep tam dördün üzerinde bükülmüş, yelkovan ise kırk beşin hizasında boy göstermekteydi.
74🥀
Saat tam 04:45’ti. Yani dün Yeşim’in de bahsettiği gibi, tam olarak şafak vakti...Gül, bu vakitte açılan gözlerine inanamıyor, duruma bir anlam veremiyordu. Bugün hafta sonuydu; erkenden kalkmasını gerektirecek hiçbir sebep yokken neden birden bire uykusundan uyanmıştı? Yavaşça yataktan doğruldu. Boğazının kuruduğunu hissedince sessiz adımlarla mutfağa gidip kendine bir bardak soğuk su doldurdu. Suyu kana kana içerken derin bir nefes aldı ve kendi kendine sordu:
"Ben neden bu saatte uyandım ki?"
Hızlı adımlarla yeniden odasına döndü. Pencereye yaklaşıp dışarıya baktığında, gökyüzünün yavaş yavaş ağardığını, güneşin ilk ışıklarının etrafı parıldatmaya başladığını gördü. O an acı kahve gözleri, sabahın bu eşsiz aydınlığıyla adeta yeşerdi; kahverengi tonları güneşin sarı ışınlarıyla birleşince ortaya gizemli, büyüleyici bir manzara çıktı. Gül daha fazla dayanamadı; penceresini sonuna kadar açıp mis gibi sabah oksijenini ciğerlerine doldurdu. Kuşların şen cıvıltıları sokağı doldururken, bahçede boy boy açmış rengârenk çiçeklerin ve çeşit çeşit güllerin kokusu odaya süzüldü. Masmavi gökyüzünü ve o gökyüzünde süzülen parıltılı güneşi hayranlıkla izledi. İlk kez şafak vaktine şahit olmanın şaşkınlığını yaşarken, bir yandan da bu anın tadını doyasıya çıkarıyordu.
"İlk kez şafak vaktinde kalkıyorum," diye düşündü içinden.
"Nedenini bilmesem de şu an çok mutluyum. Gözlerimden hâlâ uyku akıyor ama hiç uyumak istemiyorum; sabaha kadar bu anın tadını çıkarmak istiyorum. Şimdi dışarı çıksam ne olur acaba? 'Sabahın köründe dışarıda ne işin var?' derler mi? Ya da 'Dışarı çıkmak için bula bula bu saati mi buldun?' diye ayıplarlar mı beni? 'Bir kız başına bu saatte sokakta ne yapıyor, evden mi kaçtı acaba?' diye düşünürler mi? Kafamda deli sorular...
75🥀
Ama hiçbirini umursamıyorum. Beynim de bedenim de şu an dışarı çıkıp deliler gibi koşmak, bu temiz havayı tamamen içime çekmek istiyor. Ne dersin aklım, yapalım mı bir çılgınlık? Bence de yapalım gitsin, bir daha böyle bir fırsat ne zaman geçer ki elime? Üzgünüm sevgili uykum, her zaman seni dinleyemem; arada çılgınlık yapmak şart."
Zihnindeki bu tatlı tartışmanın ardından hemen harekete geçti. Banyoya gidip elini yüzünü yıkadı, ardından siyah-beyaz çizgili spor polo yaka takımını üzerine geçirdi. Kızıla çalan dolgun saçlarını tepeden sıkı bir at kuyruğu yaptı. Kulaklıklarını kulağına taktıktan sonra evden sessizce süzüldü. Evinin hemen aşağısında uzanan sahile gitmeye karar vermişti.Dışarıya ilk adımını attığı an başını yukarı kaldırdı, acı kahve gözlerini masmavi gökyüzüne dikti. Sokağa göz gezdirdi; etrafta hiç kimse yoktu. Sanki dünyada ondan başka yaşayan hiçbir canlı kalmamış gibi hissetti. Bu ıssızlık ilk başta biraz ürkütücü gelse de içindeki o deli cesareti sayesinde kararından gayet memnundu. Derin bir nefes alarak küçük adımlarla koşmaya başladı, bir yandan da kulaklığında çalan şarkıya ritim tutarak eşlik ediyordu.Tempolu koşusunun sonunda sahile ulaştı. Soluklanmak için kendini kumlara bıraktı. Elindeki pet şişeyi açıp suyu kana kana içtikten sonra, cebinden bir sigara çıkarıp denize karşı yaktı. Gözleriyle dalgaların kıyıya vuruşunu takip ederken, aklına birden o geldi.
"Yabancı ..." diye fısıldadı kendi kendine. Eli hemen telefona gitti. Saat 04:47 olmuştu ve dışarıda hâlâ şafak vakti hüküm sürüyordu. Eğer Yeşim’in söylediği doğruysa, adamın şimdiye kadar çoktan mesaj atmış olması gerekirdi. Ancak ekranda yabancı numaradan gelen herhangi bir bildirim yoktu. Gül dudaklarını büktü.
76🥀
Sabahın bu erken saatinde hızlı koştuğu için yorulduğunu, ayakta durmakta zorlandığını fark ederek bedenini kumlara iyice yasladı. Uzun bir süre gökyüzünün güzelliğini incelerken, zihninde yine onunla ilgili düşünceler dolanıyordu.
"O bir asker..." diye geçirdi içinden.
"Ve her şafak vaktinde, bu saatte kalkıp akşama kadar nöbet tutuyorlar. Ne kadar zor, ne kadar ağır bir süreç. Bir insanın bünyesi buna nasıl dayanır? Ben şurada beş dakika sahile koştum diye neredeyse canım çıktı. Onlar ise her gün, her şafak vaktinde bu zorlu görevin üstesinden geliyorlar. Askerlik gerçekten de çok zor ama bir o kadar da kutsal bir vatan görevi. Canıgönülden diliyorum ki Allah tüm askerlerimizi korusun. Amin... Seni de korusun yabancı."
Tam bu düşüncelere dalmışken, sessizliği bölen bir ses yükseldi. Bu, bir mesaj bildirim sesiydi. Elindeki telefona hızla baktığında, bu kez sadece dudakları değil, gözlerinin içi de gülüyordu.
“ Sen kim olmamı istersin?”
Gül, ekranındaki bu soru karşısında adeta nutku tutulmuş gibi hissetti. Hiç bekletmeden parmaklarını klavyede oynattı:
“Bu bir cevap değil. “
Karşı taraf anında çevrimiçi oldu ve ekranın üst kısmında "Yazıyor..." ibaresi belirdi.
“Ben de bir soru sordum. Hâlâ cevap alamadım.”
“Sen önce benim soruma cevap ver, ben cevabımı sonra vereceğim. Asker misin? Cevap versene! Görüldü yapıp durma, cevap ver! Kimsin sen? “
“Sen hep bu kadar geveze misin? “
“Sen bana ne hakla hakaret edersin? “
“Hakaret etmiyorum, yanlış anladın. Sadece meraktan soruyorum. İlk defa bu kadar erken cevap verdin ve bu bizim ilk uzun konuşmamız. Bence bozmayalım, baştan tanışalım, ne dersin? “
77🥀
Gül, gelen mesaj karşısında afalladı. Dakikalardır ekrana bakıyor, ne yazacağını bir türlü kestiremiyordu.
“Nazar ettim galiba. Ne diyorsun? “
“Kimsin sen? Neden benimle tanışmak istiyorsun? Hem benim numaramı nereden buldun da arıyorsun? Gerçekten asker misin? Asker olduğuna kanaat getirdim artık, çünkü bana hep bu saatte mesaj atıyorsun. Bu saat askerde şafak vakti demek; sen de askersin ve şu an nöbet tutuyorsun, değil mi? “
“Emin misin yoksa soruyor musun? “
“Eminim.”
“Doğru tahmin inatçı kız, bildin. Ben askerim ve evet, yine bildin, şu anda da nöbetteyim. “
“Kaçak telefon kullanıyorsun yani. “
“Ahaha, evet onu da bildin. Çok zekisin. “
“Neden benimle konuşmak için bu riski göze alıyorsun ki? Beni tanıyor musun? “
“Hayır, seni tanımıyorum. Ama şu saatten sonra tanımak istediğimi çok iyi biliyorum. “
“Neden, kimim ki ben? “
“Artık bu saatte konuşabileceğim en kıymetli insansın. Sahiden, sen nasıl oldu da bu saatte kalktın? Ben bir üç gün daha beklerim sanıyordum.“
“Zaten bu son. Daha çok beklersin. “
“Gerçek cevabını verecek misin? “
“Ben de bilmiyorum... Birden uyandım işte, hem de ilk kez. Ama sabahın bu hali gerçekten çok güzelmiş. Şu an yatağımda değil, deniz kenarında, kumların üzerindeyim. Bunu sana neden söylediğimi de bilmiyorum mesela. “
“Bunu duyduğuma bu kadar sevineceğim aklıma gelmezdi ama senin adına çok mutlu oldum. Denizi ben de çok severim. Benim yerime de kokusunu içine çeker misin? Gerçekten çok özledim. “
78🥀
“Sen ciddi misin? “
“Evet, bunu gerçekten yapmanı istiyorum. Beni kırmazsın umarım. “
Peki... İlginç ama bu dediğini şu an yapıyorum yabancı … “
“Teşekkür ederim. Baştan başlayalım mı inatçı kız?”
“ İyi olur yabancı. Mesela bana neden "inatçı kız" dediğinden başlayabiliriz.
Senin bana "yabancı “ demen gibi mi yani?”
“Aynen öyle. “
“Peki, başlıyorum o zaman. Seni rastgele bir numara çevirerek aradım. Biz tertipler arasında, ara sıra canımız sıkıldığında böyle şeyler yaparız. Tabii sen telefonunu açsaydın her şey farklı olurdu. “
“İşletecektin beni yani, öyle mi? “
“Evet, zeki kız. “
“Peki, benim numaram aklına nasıl geldi de öyle pat diye aradın? “
“Söyledim ya, tamamen salladım. “
“Bravo! Sallaya sallaya şu koca dünyada bir benim numarayı mı denk getirdin yani?”
“Evet, ne oldu, rahatsız mı oldun?”
“Evet, rahatsız oldum. "Kim bu arsız, beni sabah sabah rahatsız ediyor?" dedim kendi kendime. “
“Arsız" demeyeydin iyiydi. Kusura bakma rahatsızlık verdiysem. “
“Evet, ettin. Bir kere yaptın o hatayı artık. Ama hayır, anlamadığım bir nokta var: Rastgele, kafandan uydurma bir numara çeviriyorsun, bunu anladım. Sonra o numarayı arıyorsun, ilkinde açmıyorum. İkincisinde arıyorsun, yine açmıyorum. Görüyorsun işte cevap vermediğimi, neden ısrar ediyorsun? Bu sefer de WhatsApp’tan mesaj attın. Ona da görüldü attığım halde cevap yazmadığımı fark ettin. Uyduruk bir numara için bu neyin ısrarıydı böyle? Anlam veremedim. Madem tanımıyorsun beni, neden silmedin mesajı ya da neden engellemedin? Sana cevap vermeyeli üç gün oldu, neyi bekledin sen asker? “
79🥀
“Cevap verecek misin? “
“Seni. “
“Anlayamadım? Beni mi?”
“Evet, seni bekledim. Sana "inatçı kız" dememin sebebi de tam olarak bu saydıklarındı. Evet, ilk başta seni arkadaşlarla işletmek için aramıştım. Ama sonradan düşündüm; durup dururken bu numara benim aklıma nasıl geldi ve neden geldi diye... Seni bir oyun için rahatsız etmek isterken, aslında seni gerçekten merak ettiğim için aramaya ve yazmaya devam ettim. Daha adını bile bilmiyorum, bu yüzden sana inatçı kız diyorum mesela. Sen de benim adımı bilmiyorsun ki bana yabancı ya da asker deyip duruyorsun.”
“Hayır, adını biliyorum yabancı. WhatsApp profilinde yazıyordu. Şu an silmişsin ama adını gördüm bir kere. “
“ Neymiş bakalım?”
“Aslan Kara! “
“ Peki, senin adın ne? “
“ Bana sorularımın cevaplarını tam olarak vermeden sana adımı söylemeyeceğim Kara asker! “
“ Peki zeka küpü, dediğin gibi olsun. İzninle bir şey soracağım. “
“Sor.”
“ Hadi ben seni merak ettim, engellemedim. Sen niye beni o kadar gündür beklettin de engellemedin? “
“Güzel soru... Ama bu seni ilgilendirmez.”
“ Peki öyle olsun. Elbet bir gün ben de bu cevapları teker teker alacağım senden. “
“Tabii, kesin alırsın. “
“ Birazdan komutan gelecek, içtima var. Seninle tam anlamıyla tanışmak diyemesem de konuşmak çok güzeldi inatçı ve zeki kız. Seninle yeniden konuşmayı çok isterim. Tabii sen de istersen? “
“ Kafa dengisin aslında. Gıcık ve tuhaf biri olsan da sohbetin hoşuma gitti Kara asker. Evet, ben de isterim. “
80🌹
“ Kara asker mi? Haha!, Bunu duyduğuma sevindim. Hiçbir şafak vakti şimdiye kadar bu kadar güzel olmamıştı. Zor da olsa bu sabahı güzelleştirdin. Teşekkürler. Tekrar görüşünceye dek kendine iyi bak, Gül. “
Gül, sohbetin bitmesinden ziyade, ona adını hiç söylemediği halde tam giderayak son anda bir gol atar gibi adıyla hitap etmesiyle sarsıldı. Neye uğradığını şaşırmıştı. Kalbi hızla çarparken, kafasında tek bir saniyede tonlarca soru birikti. Ona şu an bin tane şey sormak istese de cevap alamayacağını bildiği için, güçlükle yutkunarak sadece bugünün vedasını yazabildi:
“Teşekkürler. Hoşça kal. “
Gül, son sözlerinin ardından telefonunu cebine koydu. Hayatında ilk kez tattığı şafak vakti saatinin bu kadar keyifli geçeceğini tahmin etmemişti; o yabancıyla ilk kez bu kadar uzun uzadıya konuşacağını da... Uykulu ama içi kıpır kıpır gözlerle yerinden kalktı. Üzerindeki kumları silkeleyerek, derin düşünceler içinde ağır adımlarla evinin yolunu tuttu.
12
Bulutlar dağılmış, gün aydınlanmıştı. Gökler gülüyor, yer gülüyordu. Altın renkli yapraklar son demlerini yaşamaya, toprağın yeşil kolları ise yavaş yavaş fersudeleşmeye, başlamıştı. Yağmur damlaları yaprakların üzerinde hazanı şenlendirmeye çalışıyor, ağaçlar gün ışığında üzerlerine şebnem düşmüş gibi parlıyordu.Dışarının büyüleyici havası eşliğinde, güneşin ısıttığı Gül'ün kızıla çalan uzun saçları, ilkbaharın gelişiyle esen tatlı ve sıcak rüzgarın ahenginde adeta omuzlarında dans ediyordu.
81🥀
Gül, evinin balkonunda oturmuş, elinde tuttuğu çok sevdiği romanı büyük bir keyifle okumaktaydı.Romanın sonuna geldiğini fark ettiğinde, gözyaşları içinde kitabını bitirdi. Kapağına uzun uzun baktı; onu ağlatan bu romanın adı:
Gökyüzünde Aşkın Sonu
"Ben de Akın ve Asel'in gerçek ve sonsuz aşkından istiyorum," diye fısıldadı ve gülümsedi.Tam o sırada aklına, en son konuştuğu o yabancı geldi: Kara Asker, namıdiğer Aslan Kara... Bu düşünceyle dudaklarındaki tebessüm birden soldu; yerini meraklı bakışlara ve zihnini kurcalayan sorulara bıraktı. "O benim adımı nereden biliyordu? Nasıl bilebilir?" gibi sorular beynini kemirirken, telefonunun keskin sesi sessizliği böldü. Ekrandaki ismi görünce hemen cevapladı:
"Efendim Yeşim?"
"Gül, neredesin kızım sen? Kaç saattir seni arıyorum. İyi misin? Çok merak ettim."
"Çok sevdiğim bir romanı okuyordum Yeşim. Telefonum sessizde kalmış, o yüzden görmedim. Seni endişelendirdiğim için kusura bakma."
"Tamam canım, sorun değil. Evde misin?"
"Evet, balkondayım. Hava çok güzel, güneşleniyordum ben de. Sen ne yapıyorsun?"
"Evdeyim ben de. Birazdan Koray'la buluşacağım ama seninle de görüşmek istiyorum. Önemli bir durum var."
"Ne oldu Yeşim, iyi misin?"
"Ben iyiyim de... Sen pek iyi olmayacaksın gibi."
"O ne demek Yeşim? Şifreli konuşma benimle!"
"Buluşmamız gerek Gül, konu doğrudan seninle alakalı. Koray da yanımızda olacak, çünkü haberi sana o verecek."
"Tamam Yeşim, şimdi çıkıyorum. Nerede buluşuyoruz?"
"Dinamik Kafe'de kanka."
"Tamam, birazdan oradayım. Görüşürüz."
Gül, telefonu kapatır kapatmaz hızla hazırlanmaya başladı.On beş dakika sonra Gül, Dinamik Kafe’ye varmıştı. Karşısında kendisini bekleyen Yeşim ve Koray, masada oturmuş, oldukça ciddi bir ifadeyle hararetli bir konuyu tartışıyorlardı.
82🥀
Gül’ün geldiğini son anda fark eden Yeşim, onu karşıladı."Hoş geldin canım ," dediğinde, Koray da ona eşlik ederek zoraki bir şekilde gülümsedi.
"Hoş bulduk," diyen Gül, endişeli gözlerle masaya oturdu. Konuyu uzatmak istemediği için doğrudan giriş yaptı:
"Ne oluyor burada?"
Koray ve Yeşim, gerginlikle birbirlerine bakıp dudaklarını ısırdıkları sırada Gül'ün sabrı taştı. "Artık biri bana burada ne döndüğünü söyleyebilir mi? Yoksa herkesin ortasında çığlık mı atayım? Yaparım, bilirsiniz. Benim deli damarımı attırmayın ve çabuk ne olup bittiğini hemen söyleyin. Ağzınızda gevelemeden, hemen!" diyerek sert bir çıkış yaptı.Bu çıkış üzerine suskunluğunu ilk bozan Yeşim oldu:
"Gül, sana bir şey söylememiz gerekiyor ama önce sakin olmalısın."
"Söyleyin artık , çatlatmayın insanı!"
"Tamam, potanın Gülü, sakin ol. Ben bugün babamla görüştüm. Daha doğrusu, son ders beni odasına çağırdı," diye söze girdi Koray.
"Evet, eeee?"
"Eesi şu Gül... Babam, senin reddettiğin o okullar arası matematik şampiyonluğu sınavına girmende ısrar ediyor. Israr etmekle de kalmıyor, aynı zamanda..."
Koray, kelimeleri toparlayamazken dişlerini sıkarak Yeşim’in ela gözlerine baktı.
"Aynı zamanda ne, Koray?"
"Aynı zamanda, eğer bir kez daha reddedersen bizi tehdit ediyor," diyen Yeşim, Koray’ın üzerindeki yükü alarak derin bir nefes verdi.Gül, şaşkınlığı katlanarak onlara baktı ve kelimeleri hayretle tekrarladı:
"Bizi mi? Tehdit mi ediyor?" Sinirsel bir kahkaha attı. "Ahaha, gerçekten mi? Baban şimdi bizi tehdit mi ediyor? Nasıl yapıyor bunu mesela?"
"Eğer seni bu yarışmaya katılman için ikna edemezsem, üçümüzün de bu son senesini yakacağını söyledi..."
"Nasıl yani? Basbayağı tehdit etti yani?!"
"Evet, maalesef."
"Nasıl oldu olay, ne dedi tam olarak?"
Üç Saat Önce
Tık, tık...
"Gir!"
"Baba, beni çağırmışsın?"
"Evet oğlum, geç otur şöyle."
Koray, babasının işaret ettiği koltuğa meraklı gözlerle oturdu.
83🥀
"Bir şey mi oldu baba, bir sorun mu var?"
"Evet, doğru. Bir sorun var."
"Ne yaptım ki baba? Biri şikayet mi etti? Usluyum ben, bir şey yapmadım..."
"Sakin ol Koray! Sen bir şey yapmadın, konu seninle alakalı değil."
O sırada okul müdürü olan babası Tahsin Korkmaz Bey, yeşil gözlerine taktığı astigmat gözlüklerini çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Derin bir nefes alıp ellerini masada birleştirerek, gözlerini oğlunun tıpkı kendisininki gibi yeşil olan gözlerine dikti.
"Bana yardım edeceksiniz Koray," dedi net bir sesle.
"Edeceğiz? Kiminle?"
"Sen ve Yeşim."
"Ben ve Yeşim mi? Nasıl yani, ne yapacağız ki? Hangi konuda?"
"Hah, işte asıl meselemize gelelim oğlum. Konu Gül. Sen ve kız arkadaşın Yeşim, bir olup beni Gül konusunda haklı çıkaracaksınız; yani onu ikna edeceksiniz. Daha doğrusu, buna mecbur kalabilirsiniz. Seçim sizin."
"Gül mü? Nasıl yani, şimdi biz Gül'ü ne için ikna edeceğiz?"
"Geçen gün matematik hocası ona bir telafi sınavı yapmıştı. Gül, yine her zamanki gibi bu sınavdan üstün bir başarıyla geçti. Ayfer Hoca, bu seneki 'Okullar Arası Matematik Şampiyonluğu Yarışması'nı göz önüne alarak onun da katılmasını rica etmişti. Ben de bizzat istedim ama hem beni hem de Ayfer Hoca'yı reddetti. Siz onun en yakın arkadaşlarısınız; bu görevin üstesinden ancak siz gelirsiniz. Özellikle Yeşim kızıma bu konuda çok güveniyorum. Evet oğlum, artık konuyu anladın ve ne yapacağını gayet iyi biliyorsun. Ha, oldu ki bu dediğimi yapmadınız ya da yapmak istemediniz... O zaman seni tehdit etmekten başka çarem kalmaz."
"Tehdit mi? Ne diyorsun sen baba?"
"Evet oğlum, tehdit, doğru duydun.
84🥀
Eğer Gül'ü bu yarışma konusunda ikna edemezseniz, başta Gül olmak üzere senin de Yeşim'in de bu son senesini gözümü kırpmadan yakarım. Haberiniz olsun."
"Baba, ne diyorsun sen? Kurbanın olayım, bu son senemiz, yakma ne olursun, yalvarırım!"
"Yalvarma Koray! Sen ve kız arkadaşın bu dediğimi yapmak zorundasınız, yoksa yakarım! Şimdi git, son dersine gir."
"Baba lütfen, biz bunu nasıl yaparız? Gül bu; koskoca okul müdürünü ve matematik hocasını dinlememiş, bizi nasıl dinlesin? Nasıl ikna olsun? Baba, biz bunu Yeşim'le nasıl başaracağız?"
"Koray uzatma ve çık! Nasıl yapıyorsanız yapın ama o kızı ikna edin. Şimdi çık dışarı!"
"Tamam baba, nasıl istersen..."
Şimdi
"Vay Puşt müdür, vay!"
"Gül, biraz yavaş mı olsan? Sövdüğün adam benim babam," diyerek Koray araya girdi.
"Kusura bakma kardeşim ama baban bunu sonuna kadar hak etti! Adam resmen son senemizi yakmakla tehdit ederek beni zorla bu yarışmaya dahil etmeye çalışıyor. Yok ya, babasının uşağı mıyım ben? O okulda tek zeki öğrenci ben değilim. Benden milyon tane varken neden bana takmış, sordun mu bunu?"
"Tamam Gül, sakin ol!"
Gül, tam ağzını açıp öfkesini kusmaya devam edecekken telefonuna bir bildirim düştü. Ekrana baktığında, acı kahve gözleri aniden ışıldadı. Gelen mesaj, Kara Asker'in ta kendisindendi.
WhatsApp Bildirimi: Konuşabilir miyiz?
Gül, mesajı görür görmez kimseye belli etmeden oradan ayrılmak istedi.
"Olamam! Şu saatten sonra kimse bana sakin ol falan demesin. Ben bizzat babanla konuşacağım. O beni henüz tam anlayamamış anlaşılan," diyerek masadan kalkmaya yeltendi. Tam çekip gideceği sırada Koray, Gül'ün kolundan tutarak onu durdurdu.
"Saçmalama Gül, boşa çaba! Üçümüzün de son senesini mi yakmak istiyorsun?
85🥀
Sadece kendini düşünemezsin, bencillik yapamazsın!"
"Bırak kolumu Koray! Ne saçmalıyorsun sen ya? Ne bencilliği oğlum?! Aç gözünü; asıl bencil olan senin o yüzsüz baban! Sırf kendi çıkarı için, sırf okulun adı başarıyla anılsın diye üçümüzü de gözünü kırpmadan harcıyor, tehdit ediyor. Kim asıl bencil Koray? Ben ablamı daha yeni kaybettim! Acım henüz bu kadar tazeyken, ben hangi kafayla o yarışmaya girip o soruları çözeceğim? Profesör müyüm ben? Sırf babanın adı parlasın diye ben niye kendimi rezil edeyim ulan?!" Sinirden gözü dönen Gül, bir anlık öfkeyle Koray'ın yakasına yapıştı. Yeşim hemen araya girip sevgilisini kurtarırken, Koray güçlükle yutkunarak konuşmaya çalıştı:
"Tamam Gül, sen de haklısın, doğrusun ama anla bizi... Elimizden bir şey gelmiyor, o yarışmaya katılmak zorundasın. Yoksa babam dediği gibi üçümüzü de harcayacak."
"O biraz sıkar oğlum! Azıcık delikanlı ol, cevval ol, aklını kullan. Madem o beni sırf kendi bencilliği uğruna harcamayı göze alıyor, ben de onu en yumuşak karnından vurmasını bilirim."
Koray, "Ne yapacaksın Gül, ne var aklında?" diye sorduğu sırada Gül, yüzünde tehlikeli bir sırıtışla karşılık verdi.O an Yeşim ve Gül göz göze geldi."Düşündüğüm şeyi mi düşünüyorsun Gül?" diyen Yeşim'in de yüzünde aynı muzip sırıtış belirdi. Gül, hemen onayladı:"Bingo! Aynen öyle kardeşim. Senin için de bir sakıncası yoksa tabii?"
"Kardeşimi üzeni ben de üzerim Gül, hiçbir sıkıntı yok. Yapalım gitsin!" diyerek onay verdi Yeşim. İki genç kız, kız gücünü Koray'ın şaşkın bakışları önünde sergileyerek birbirlerine sarılırken, ne olup bittiğinden tamamen habersiz olan Koray ise aval aval onlara bakmaktaydı.
"Ne oluyor ya? Biriniz bana da anlatsın, aptal gibi kaldım burada!" diye sitem eden Koray'ın bu haline Gül ve Yeşim kahkahalarla karşılık verdi. Ardından üçü birlikte kafeden ayrıldılar.
13
86🥀
Sıfır, gerçek hayatta insanı en çok kandıran elemandır. Çünkü hiçbir zaman sıfırdan başlayamazsın hayata...
Gül, Yeşim ve Koray birlikte Dinamik Kafe'den ayrıldıkları sırada; Gül ve Yeşim, okul müdürü ve aynı zamanda Koray'ın babası olan Tarık Korkmaz'a yapacakları ilk hamle için kollarını çoktan sıvamış, işe koyulmuşlardı bile. Yeşim, planın ilk adımı olarak sevgilisini kendilerinden uzaklaştırmaya çalıştı.
"Sevgilim, biz bundan sonrasını Gül ile hallederiz. Sen hiç merak etme, babanı çok güzel alt edeceğiz," diyerek gülümsedi.Koray, keskin yeşil gözlerini Yeşim'in ela gözlerine dikti. Kalın kaşlarını çatarak karşılık verdi:"Ondan hiç şüphem yok sevgilim ama babama gerçekten ne yapacağınızı çok merak ediyorum açıkçası.""Biz bir halledelim, sonra sana her şeyi anlatacağım," diyen Yeşim, gözlerini Koray'dan kaçırdı. Bunu fark eden Koray, hemen öne atıldı."Senin bana söylemek istediğin bir şey mi var Yeşim?" diye sordu, yeşil gözlerini dikkatle sevgilisine dikerek.Yeşim sırıtarak Koray'ın yanağına tatlı bir buse kondurdu:"Merak etme sevgilim, gelince anlatacağım.""Şimdi iyice meraklandım," diyen Koray, Yeşim'e sımsıkı sarıldı.
87🥀
"Dikkatli olun," diye eklediği sırada, yanlarında onları bekleyen Gül sırıtarak onlarla alay etti:
"Hadi aşıklar, ayrılın artık! Daha gömmemiz gereken bir müdür var ortada."
"Tamam Gül, geliyorum. Sen de dikkatli ol sevgilim," diyen Yeşim, Koray'ın kollarından ayrılarak hızlı adımlarla Gül'ün yanına vardı.Koray, meraklı ve endişeli gözlerle onların gidişini izleyerek evin yolunu tuttu.
“Ne yapıyoruz şimdi?" diyen Yeşim, Gül'ün koluna girdi.
"Annene gidiyoruz. Şu anda çalışıyor mu?"
"Bilmiyorum, olabilir. Dur, arayayım," diyen Yeşim, cebinden telefonunu çıkardı.
"Alo, anneciğim."
"Efendim kızım?"
"Ben Gül ile birlikteyim şimdi. Bir konu hakkında seninle görüşmemiz lazım. Çalışıyor musun şu anda? Yanına gelebilir miyiz?"
"Çıkmak üzereydim ama madem öyle, gelin bakalım. Bekliyorum."
"Tamam anneciğim, görüşürüz."
"Görüşürüz kızım."
Yeşim dakikalar sonra telefonunu kapattı ve Gül'e istediği haberi verdi:
"Annem bizi bekliyor Gül, hadi gidelim!"
Bir saat sonra ikisinin de adımları hedefledikleri konumda duraksadı. Birbirlerine bakıp, "Başlıyoruz," diyerek içeri girdiler. Yeşim ve Gül, Zümrüt Hanım'ın bürosuna giriş yapmışlardı.
ZÜMRÜT KURT AVUKATLIK BÜROSU
Pat diye içeri giren Yeşim, annesine karşı sevecen bir adım attı. "Merhaba, kolay gelsin," diyerek saygıyla içeri giren Gül de gülümseyerek ofise adımını attı. Gül, hayalini kurduğu mesleğin ilk basamağına basmış gibi büyük bir heyecanla ofisin her köşesini hayranlıkla inceliyordu. Duvarlarda boy boy asılı duran, baştan aşağı altın yaldızla süslenmiş başarı belgeleri ve plaketler göz dolduruyordu. Köşede duran kahverengi deri koltuk takımı da odaya ayrı bir asalet katıyordu.
"Hoş geldiniz kızlar, ayakta kaldınız, oturun," dedi Yeşim'in annesi gülümseyerek.O anda Gül ve Yeşim yerlerine otururken göz göze geldiler.
88🥀
Yeşim sırıtarak: "Aslında pek hoş gelmedik anneciğim," dediği sırada Gül'ün dikkati, ihtişamlı masanın üzerinde duran altın yaldız yazılı isimliğe kaydı. İçinden yazıyı okudu:
Av. Prof. Dr. Zümrüt KURT
"Adalet mülkün temelidir."
— M. Kemal ATATÜRK
"Değil mi Gül?" diyen Yeşim, Gül'ü dürterek kendine getirdi.
"Kusura bakma Yeşim, dalmışım," diyen Gül'e gülümseyerek karşılık veren, Yeşim'in annesi Zümrüt Hanım oldu.
"Gül, sen iyi misin kızım? Bir şey mi oldu?" dedi merakla.
"İyiyim Zümrüt Hanım," dedi ve gülümsedi.Yeşim ve annesi göz göze geldiler. İkisi de aynı anda şaşkınlıkla sordu:
"Hanım mı?"
Gül, şaşkın bir gülümsemeyle saygılı bir karşılık verdi:
"Yani karşımda böyle göz kamaştırıcı, altın yaldızla yazılmış bir isim görünce ne yalan söyleyeyim, teyze demek istemedim. Size 'hanımlık' daha çok yakışıyor diye düşündüm. Haksız mıyım Yeşim? Size hayran oldum Zümrüt Hanım. Çocukluğumdan beri size teyze diyordum ama artık büyüdük, bundan sonra hanım derim. Hem profesör hem de avukat olunca, kusura bakmayın ama teyze diyemeyeceğim. Çünkü size gerçekten hayranım ve ben de sizin gibi başarılı bir kadın olmak istiyorum.
"Gül'ün bu içten sözleri Zümrüt Hanım'ın çok hoşuna gitmişti:
"İlahi Gülcüğüm, çok teşekkür ederim. Ben de sana ve senin bu kıvrak zekana hayranım. Eminim ki sen de benim gibi çok iyi yerlere geleceksin canım benim. Keşke kızım da bir nebze sana çekseydi..."
"Aman anne ya, aşk olsun! Sen beni ne kadar gömsen de ben de Gül gibi seninle gerçekten gurur duyuyorum. Ama ne yazık ki konumuz bu değil. Gül, sen de hayranlık seansını bitirdiysen artık konumuza dönelim mi, ne dersin?" diyerek kaş göz işaretiyle arkadaşını uyardı Yeşim.Gül kendini toparlayarak:
"Haklısın Yeşim, özür dilerim," dedi.
89🥀
"Konu nedir kızlar?" diye soran Zümrüt Hanım, dikkatle onlara döndü.Yeşim, nihayet konuyu annesine açmayı başardı:
"Konu anneciğim, okul müdürümüz."
Zümrüt'ün o anda adı gibi zümrüt yeşili olan gözleri bir anda parladı:
"Okul müdürünüz mü?"
"Evet anneciğim, maalesef. Ben sana konuyu kısaca özetleyeyim: Gül'ü biliyorsun, derslerinde ne kadar başarılı ve çalışkan olduğunu... Özellikle de matematik alanında bir dahi. Bunu bilen okul müdürümüzün her sene büyük bir hırsla katıldığı bir yarışma var: Liseler Arası Matematik Şampiyonluğu. Bu yarışmaya Gül her sene girip birinci oluyordu. Bu durum hem Gül için hem de okul için büyük bir avantajdı."
"Evet, biliyorum, hatırladım. Her sene seninle gurur duyardım Gülcüğüm."
"Teşekkürler Zümrüt Hanım."
"Neyse işte anneciğim; müdür bu sene de Gül'ün bu yarışmaya katılmasını istiyor. Fakat hatırlarsan sana Gül'ün ablasının durumunu söylemiştim...
"Zümrüt Hanım’ın yüzü hüzünlendi: "Ay evet... Gül, kuzum, tekrardan başınız sağ olsun canım benim. Gerçekten ben de çok üzüldüm, mekanı cennet olsun."
"Amin."
"İşte bu yüzden, yani Gül kendini iyi hissetmediği, hâlâ ablasının kaybının acısını içinde taşıdığı ve yarışmaya konsantre olamayacağını bildiği için bu sene katılmak istemedi. Bunu müdüre tatlı dille söyledi ama müdür hâlâ diretmeye devam ediyor."
"Biz ona bencillik yapıyor diyelim Yeşim," diyerek araya girdi Gül.
"Sırf kendi okulunun adını öne çıkarmak için beni bir deney faresi gibi yarıştırıp istediğini elde etmek istiyor. Yeşim'in söylediği gibi ben buna karşı çıktım ve reddettim. Sonra da olanlar oldu."
Yeşim baklayı ağzından çıkardı:
"Annem, müdürümüz Tarık Bey bizi tehdit ediyor."
Zümrüt duydukları karşısında donakaldı:
"Ne?! Tehdit mi? Ne diyorsun sen kızım?"
"Dur anneciğim, sakin ol, anlatıyorum...
90🌹
Koray'ı biliyorsun zaten."
"Maalesef sevgilin, evet. Eee?"
"Evet sevgilim, iyi ki de sevgilim! Ama konumuz şu an bu değil. Koray'ın babası, yani müdürümüz, eğer Gül'ü bu yarışmaya katılmaya ikna edemezsek benim, Koray'ın ve Gül'ün son senesini yakacağını, bizi sınıfta bırakacağını söyledi. Yani bizi resmen bununla tehdit etti."
"Ne? Ne saçmalıyorsun sen Yeşim? Böyle bir saçmalık mı olur? Gerçi konu Tarık olduğu sürece her türlü saçmalık beklenir ya, neyse... Tamam kızlar, ben konuyu anladım. Hiç merak etmeyin, ben hallederim. Değil bir daha sizi tehdit etmek, müdürlük bile yapamayacak o adam."
"Yok artık anne, o kadar da gömme adamı. Sonuçta Koray'ın babası."
"Yok kızım, ben onu gömmekte geç bile kaldım. Bu da bana iyi bir fırsat oldu diyelim. Dediğim gibi, siz merak etmeyin! Gülcüğüm, sakın canını sıkma. Bencillik konusunda o kadar haklısın ki be..."
Yeşim araya girdi:
"Hıh, eski sevgilisi de onayladığına göre bu iş tamamdır."
"Yeeeşşşiiiimmm!!!"
"Ne var anne ya, yalan mı?"
"Arkadaşının yanında ne biçim konuşuyorsun sen?"
"Arkadaşım senin geçmişini, yani o sümsük müdürle eskiden sevgili olduğunu zaten biliyor. Bilerek geldik yanına. Bu yüzden senden yardım istedik. Ancak onun hakkından eski sevgilisi gelir dedik."
"Tamam Yeşim, sus, daha fazla utandırma Prof. Dr. Avukat Zümrüt Hanım'ı," diyen Gül, gülümseyerek arkadaşına haddini bildirdi.
"Ağzına sağlık Gülcüğüm. Benim bu akılsız kızım bunu düşünemez. Sen de o sümsük müdürün oğluyla sevgilisin Yeşim, ne farkı var? Benimki geçmişte kaldı, sen şimdikini yaşıyorsun. Bence Koray'ı bırakmak için hâlâ bir fırsatın var."
"Saçmalama anne! Ben Koray'ı asla bırakmam. Onu çok seviyorum, ne olursa olsun bırakmam!"
"Ay tamam, bırakma ergen aşık."
"Anne!"
"Sus Yeşim, hadi kalk. Burada işimiz bitti.
91🥀
Her şey için çok teşekkür ederim hayranı olduğum kadın, Zümrüt Hanım."
"Rica ederim güzel kızım. Seni kimsenin üzmesine izin vermeyeceğim. Söz konusu eski, sümsük sevgilim olsa bile," diyerek kahkaha attı Zümrüt Hanım.
"Aman ne güzel... Anne, sen şimdi çıkıyor musun? Beraber çıkalım mı?"
"Yok kızım, benim biraz daha işim var. Siz gidin, ben sonra gelirim. Tuna ile görüştün mü hiç bugün?"
"Aaa, sen bilmiyorsun tabii."
"Ne oldu?"
"Tuna yeni sevgili yaptı ya, kesin onunladır."
"Kimmiş o kız?"
"Bizim sınıftan ya... Senelerdir Tuna'ya aşıktı, bir türlü açılamıyordu bizim oğlana. Ama sağ olsun Gül, onların işini bir günde halletti," diyerek kahkaha attı Yeşim.
"Sus Yeşim, hadi gidelim."
"Merak ettim ama!"
"Ben sana gelince anlatırım anne, görüşürüz."
"Görüşürüz kızım, dikkatli olun!"
Gül ve Yeşim ofisten çıktıkları sırada Gül, Yeşim'in koluna sert bir çimdik attı. Acı içinde kıvranan Yeşim isyan etti:
"Ne yapıyorsun Gül? Canımı acıttın!"
"Acısın diye yaptım zaten. Sen niye annene karşı öyle saçma sapan konuşuyorsun? Ayrıca Tuna'nın olayına sakın bir daha beni karıştırma!"
"Ne oldu Gül Hanım, gerçekler canınızı mı acıttı?"
"Saçmalama Yeşim! Ne gerçeği, ne acıtması ya? Umrumda bile değil. Hem sen onu bırak da, sana bomba bir haberim var."
"Harbi mi? Ne oldu?"
"Biz konuşmaya başladık."
"Siz... Hah! Çüş! Askerle mi? Gerçekten mi Gül? Başladınız mı konuşmaya?"
"Evet Yeşim, gerçekten konuşmaya başladık. Hem de bayağı bir uzun konuştuk."
"Oha lan, çok heyecanlandım şimdi! Hepsini anlat Gül."
"Dur bir Yeşim ya, anlatırım. Önce bir nefes almam lazım."
"Almamız lazım, evet."
"Sen de mi Yeşim? Koray'a söz vermiştin, o sigarayı bıraktı, sen mi başlayacaksın?"
"Hayır ya, takıldım öylesine.İçmeyeceğim merak etme."
92🥀
"İyi bari. Çocuğa zorla bıraktırıp sen içseydin, zaten Koray'dan önce ben patlatırdım senin o beynini."
"Tamam Gül ya, kasma be."
"İyi, sahile gidelim o zaman. Çünkü konuşma orada başladı."
"Oha, harbi mi lan? İyice heyecanlandım şimdi."
Saatler sonra Yeşim ve Gül, deniz kenarında oturuyorlardı. Gül cebinden sigarasını çıkarıp hemen yaktı. Derin bir nefes çekerek, ciğerlerini yakan o dumanı içine çekti.
"Biliyor musun Gül, bazen düşünüyorum da; iyi ki o sümsük müdürle annem evlenmemiş. Birlikte olsalardı acaba ne olurdu?"
Gül, sigarasından bir fırt daha çekerek Yeşim'e döndü:
"Ben sana söyleyeyim yarım akıllı kardeşim, ne olurdu... Ne sen olurdun ne de Koray olurdu. Böylelikle sen ve Koray diye bir aşk da olamazdı."
"Aaaa, evet lan! Harbiden lan! Vay anasını... Doğru söylüyorsun kız. Bak, hiç bu mantıkla düşünmemiştim."
"Ah benim yarım akıllı, aşık arkadaşım... Hadi bunlardan siz oldunuz da, siz ikinizden kim bilir neler olur?" diye kahkaha atarak sigarasını içmeye devam etti Gül.
"Gül ya, beni gömmeye doyamadın ha! Beni bırak şimdi. Sen anlat, ne oldu asker eniştemle aranızda? Dökül!"
"Birincisi, şuna enişte deyip durma. Daha ortada fol yok yumurta yok."
"E ne diyeyim o zaman? Asker diyorum kızıyorsun, yabancı diyorum daha çok kızıyorsun."
"Hiçbir şey deme Yeşim. 'Etkisiz eleman' de."
"Ahahaha, ne? Etkisiz eleman mı?"
"Evet, bu cuk oturdu. Onun adı bundan sonra etkisiz eleman."
"Ahaha, tamam. Etkisiz eleman enişte!"
"Yeşimmm!!!"
"Tamam, anlatmaya başla sen, yoksa susmayacağım."
"O belli zaten."
"Ne belli Gül?"
"Biliyor musun Yeşim, bazen ben de sorguluyorum; Koray sende ne buldu diye?"
Yeşim dudaklarını büktü: "Ya Gül!"
"Tamam, bükme o dudaklarını, anlatıyorum. Sus ve beni can kulağıyla dinle."
"Tamam, dinliyorum."
"Yeşim, ben ilk defa bir şey yaptım."
"Ne yaptın Gül? Korkutma beni."
"Öyle bir şey değil canım, korkulacak bir şey yok yani.
93🥀
Ben geçen gün şafak vaktinde uyandım."
"Harbi mi? Nasıl?"
"Evet, ben de şaşırdım. Bir anda gözlerimi açtım. Pencereden dışarıya baktığımda muhteşem bir manzarayla karşılaştım. Ve ben, o gün gün doğumuna aşık oldum... Güneş daha yeni doğuyordu. Tıpkı o askerin bana o saatte ilk mesajını attığı gibi. Saate baktım, aynı saat dilimine denk gelmişti: 04.45. Anlamsızca gülümsemeye başladım. Tekrar yatağıma kıvrılıp uyumaktansa, kendim için ilk kez bir çılgınlık yaptım."
"Ne yaptın Gül? Bak ben de heyecanlandım."
"Dışarıya çıktım."
"Çüş, o saatte mi?!"
"Evet, o saatte tek başıma dışarıya çıktım. Spor kıyafetlerimi giymiştim. Şu karşıdaki caddede defalarca koştuktan sonra sonunda buraya geldim. Şimdi yaptığım gibi o gün de bir sigara yaktım, kumlara uzandım ve gözlerimi kapattım. Ta ki o sesi duyana kadar..."
"Ne sesi Gül?"
"Ne sesi olacak, mesaj bildirim sesi işte."
"O yazdı yani! Hatırladım... Sen ona en son 'Kimsiniz?' yazmıştın. Eee, ne cevap verdi?"
" 'Kim olmamı istersin?' dedi."
"Oha, ne afili cevap lan!"
"Hııı, senin gibi sazanlar da öyle hemen atlar zaten."
"Ay tamam Gül ya, sana da bir şey denmiyor kızım ha! Sen ne yazdın peki?"
"Aklımı kullandım, üstüne gittim. Soruya soruyla karşılık vererek hedef şaşırttım."
"Çüş kızım ya, askere yapma bari... Aman, etkisiz elemana."
"Bu etkisiz eleman da benim gibi yabani çıktı Yeşim. Yani konuşmamızdan ben şimdilik öyle anladım. Devamında ne olur, Allah bilir."
"Ne oldu ki, ne dedi?"
"Sabah dördünde başlayan konuşmamız altıda bitti. Ve bu iki saatlik konuşmada ben ondan gerçeği öğrendim. Bu gerçekten de askermiş ve beni bilerek aramış.
93🥀
Aslında ilk başta arkadaşları arasında iddiaya girip beni işletmek istemiş, anlarsın ya..."
"Evet, benim Koray'a yaptığım gibi yani. Anladım. Sonra?"
"Sonra bu durum, ilk oyundan sonra gerçeğe dönmüş. Yani eğer telefonunu ilk seferde açsaydım, beni işletip kapatacakmış. Açmayınca ilgisini çekmişim; beni gerçekten merak etmiş. Kim olduğumu, nerede yaşadığımı, ne yaptığımı falan filan... Ben de ona 'Bula bula benim telefonumu mu salladın?' gibisinden çıkıştım işte."
“Ee, o ne cevap verdi?"
" 'Evet, ne oldu, rahatsız mı oldun?' dedi."
"Ovvv! Sen ne dedin peki?"
"Doğruyu söyledim. Hiç mütevazı olamam, kusura bakmasın. 'Evet, rahatsız oldum. Kim bu arsız beni rahatsız eden?' dedim."
"Çüş Gül ama ya, sen de! Arsız ne kızım? Öyle ölmez, füze atsaydın! Asker o asker, biraz saygılı konuş."
"Aman, askerse asker, ne yapayım? Allah'ın dağında niye gelip bana çatıyor o da? Çatmasaydı, bulaşmasaydı, kaşınmasaydı."
"Tamam Gül, daha bir şey demiyorum sana. E, o ne dedi peki?"
" 'Arsız demeyeydin iyiydi. Kusura bakma rahatsız ettiysem,' dedi."
"Hah, aldın mı cevabını? Bence bu enişte etkisiz eleman falan değil, adamın hası bence."
"Yuh ama Yeşim, sen de yani! Dereyi görmeden paçaları sıvıyorsun, hayırdır?"
"Eniştem de senin kadar akıllı diyorum, yanlış taşı oynama diyorum. Anlarsın ya..."
"Maç daha yeni başladı güzelim, sonunu zaman belirler. Ben de ona yüklendim zaten ama konuşmanın sonunda beni çok şaşırttı."
"Niye, ne yaptı ki etkisiz eleman eniştem?"
"O benim, onun adını bilmediğimi sanıyordu. Ben de ona bildiğimi söyledim. Sonra o bana benim adımı sordu. Ben ona adımı söylemedim. Ama konuşmanın tam sonunda, o bana adımı söyledi!"
"Nasıl yani Gül? Anlamadım.Beynim yandı dur, tek tek gel!"
"Diyorum ki asker, konuşmanın sonunda benim adımı bana söyledi! Ben ona söylemediğim halde... Yeşim, bu nasıl olur?
94🥀
Günlerdir kafamı yoran tek soru bu işte."
"Desene bu etkisiz eleman asker de senin devreleri yaktı."
"Aynen öyle kardeşim," diyen Gül, elindeki sigarayı söndürdü.
"Bu etkisiz eleman, benim adımı nereden biliyor?"
"Bilmiyorum kardeşim."
"Sonradan bana bir şey daha dedi."
"Ne dedi?"
" 'Hadi ben seni merak edip engellemedim. Sen niye beni o kadar gündür beklettin de engellemedin?' dedi."
"Haha! Bu asker eniştem kesinlikle etkisiz eleman olamaz kardeşim, kusura bakma. Hatta sen bununla iyi anlaş. Yarışmaya bunu sokalım, kesin kazanırız. Sivri zeka eniştemi buradan kutluyorum. Tam senin zekanla kapışacak bir insan, onu anladım. Sen ne cevap verdin peki süper zeka?"
"Çok keskin ve güzel bir cevap verdim kardeşim."
"Ne dedin Gül? Füze mi attın enişteme?"
"Enişte deyip durma be! 'Bu seni ilgilendirmez,' dedim."
"Neyse, hiç değilse öldürmemişsin, ona da şükür."
"Saçma sapan konuşma be! Az önce sizle konuşurken yine yazdı bana."
"Ne yazdı ya? Aç bakayım!"
Gül, elindeki telefonu Yeşim'e doğru tuttu ve gelen mesajı ona gösterdi.
"Eee, yazacak mısın peki Gül?"
"Bilmiyorum Yeşim, devam etsem mi sence?"
"Et ya, et! Benim canım eniştemi bak şimdi ben daha çok merak ettim. Et kız, güzel dedikodu çıkıyor, konuşmaya malzeme işte. Hem sana da iyi gelmiş belli ki, yüzünde güller açtırmış bu konuşma."
"Ya Yeşim, saçmalama dur. Henüz bir şeyin açtığı yok, olmasın da zaten, uğraşamam ben onunla."
"Ya Gül, lütfen kendin için değilse bile benim için konuş kızım lütfen, bak lütfen!"
"Ay tamam sus, konuşacağım tamam. Sırf senin bu çenenden kurtulmak için konuşacağım."
"Ya canım kardeşim benim, aferin sana güzelim. Benim sözümü dinle, bak pişman olmayacaksın."
"Umarım Yeşim, umarım olmam."
95🥀
"Bir şey soracağım; bu etkisiz eleman enişte seni ne kadar etkiledi?"
"Yeşim sus ya! Adı üstünde, etkisiz eleman. Matematik teorisinde kocaman bir sıfır! Bana karşı hiçbir etkisi yok."
"Şimdilik yok canım, o zamanla belli olur."
"Fazla oksijen senin beynini bulandırmış Yeşim, hadi artık gidelim. Çünkü ben üşümeye başladım," diyerek ayağa kalktı Gül. Yeşim de kahkaha atarak ona eşlik etti:
"Bir şey olmaz canım, eniştem yakında ısıtır seni!"
"YEEEŞŞŞİİİMMM!!!"
📩ZÜMRÜT'ÜM
"Yarın müsaitsen yanına uğramak istiyorum. Konuşmamız gereken bir mesele var."
📌 15:15 Çift Saatin Anlamı:
"Eski sevgilini göreceksin..."
14
Gökyüzünde ay, karanlığı şefkatle kucakladığı sırada Gül, yatağına uzanmış, elindeki telefona bakıyordu. Dakikalardır ekrandaki o yabancı numaraya cevap verip vermemek arasında büyük bir savaş veriyordu.
“Konuşabilir miyiz? “
Gül, bugün en yakın arkadaşı Yeşim’in söyledikleri zihninde yankılandı. Sonunda doğru bir karar vermenin huzuruyla, dakikalardır gözünü ayırmadığı mesaja cevap yazdı:
“Geç cevap verdiğim için kusura bakma. Konuşabiliriz.”
Gül, nihayet mesajı göndermiş olmanın heyecanıyla derin bir nefes aldı. Başını yumuşacık tüy yastığına bıraktı. Acı kahve gözlerini kapkaranlık tavana dikti. Uzun süre o karanlığı izleyerek düşündü. Kırmızı, dolgun dudaklarından şu üç kelime döküldü:
"Umarım pişman olmam." Tekrar derin bir nefes alarak bakışlarını boş tavandan çekti ve sağına döndü. Usulca gözlerini kapatıp derin hülyalara daldı.Işıl Işıl Bir SabahErtesi gün güneş adeta ışıl ışıl parlıyordu. Alarmın sesini duyan Gül, gözlerini aniden açtı.
96🥀
Yatağından fırlayıp mahmur gözlerle 07:07 alarmını kapattı. Tam o anda gözleri sevinçle parladı; çünkü "Yabancı " —namıdiğer Aslan Kara— ona çoktan hızlı bir dönüş yapmıştı.
“Sorun değil. Geç de olsa cevap vermene sevindim.”
Gül dayanamadı ve mesajı görür görmez hemen yazdı.
“Her sabah nöbeti sen mi tutuyorsun? “
“Çoğunlukla ben diyeyim.”
Gül, adamın bu kadar hızlı cevap vermesine şaşırırken ne diyeceğini bilemedi. Bir yandan okul için hazırlanıyor, diğer yandan ona laf yetiştirmeye çalışıyordu. Daha fazla gecikmeden yazdı:
“Neden? Senin ne özelliğin var ki? “
“ HAHA! Güzel soru. Bilmem, belki de güneşi en güzel ben doğuruyorumdur. Ondandır belki de... :
“İnce espri ama gülmedim.”
“Zeki kızsın da ondan. Sen neden bu saatte ayaktasın?
“Okula gidiyorum, birazdan çıkacağım.”
“ Seninle doğru düzgün tanışamadık bir türlü. Fırsat olmuyor anlaşılan. Seni gerçekten tanımak istiyorum zeki kız.”
“Haklısın da... Adımı bildiğin halde neden hâlâ 'zeki kız' diyorsun? Hem sen benim adımı nereden biliyorsun? Gerçekten beni tanıyor musun, yoksa oyun mu oynuyorsun benimle? “
“ Hayır, seni gerçekten tanımıyorum. Zeki kız diyorum çünkü öylesin. Sana oyun da oynamıyorum ama seni gerçekten tanımak istiyorum. “
“Geçen gün son lafında bana adımı söyledin, nasıl bilmezsin? Bana yalan söyleme yabancı!”
“Sana gerçekten yalan söylemiyorum, adını gerçekten bilmiyorum. Yemin ederim, bana inan! Son lafımı hatırladım; sana 'Gül' demiştim çünkü profilinde sadece bir gül resmi vardı. Ben de bu yüzden öyle seslendim... Gerçekten adın Gül mü? “
97🥀
Gül’ün o an sanki beyni durdu. Ne cevap vereceğini bilemeyerek saatine baktı; geç kalıyordu. Çözümü kaçmakta buldu:
“ Okula geç kalıyorum. Hoşça kal. “
Gül son mesajını attıktan sonra hızla evden çıktı. Dakikalar sonra durağa vardığında arkadaşı Yeşim’i gördü. Yeşim adeta ateş püskürüyordu:
"Sonunda ya, neredesin kızım sen? Kafamıza taş mı yağacak, kıyamet mi kopacak ne olacak? Senin şimdiye kadar benden önce bu durakta bekliyor, hatta ikinci sigaranı içiyor olman gerekirdi. Benim geç kalmam yüzünden bana saydıracağın yerde, şu an tam tersi oluyor. Farkında mısın kardeşim?"
"Valla ne desen haklısın kardeşim, hiç itiraz edecek durumda değilim," dedi Gül içini çekerek.
"Şu konuda daha da haklısın; benim acilen bir sigara içmem lazım. Servisin gelmesine kaç dakika var?"
Yeşim kolundaki saate baktı.
"On beş dakika kaldı."
"İyi bari, hemen yakayım şunu," diyen Gül, bir sigara ateşleyip durağın camına yaslandı. Bakışları Yeşim’in bileğine kaydı. "Saatin yeni mi?"
"Evet, Koray Sevgililer Günü'nde almıştı. Nasıl, güzel mi?"
"Sen ondan daha güzelsin ama saate de laf yok, yakışmış. Koray’ın bu kadar zevkli olduğunu bilmiyordum."
"Oy, senin o güzel iltifatını yerim canım kardeşim, çok sağ ol! Ay çok şükür, Koray o konuda babasına çekmemiş."
Gül gülümsedi. "Ahaha, bu iyiydi işte." Yeşim hemen konuya girdi: "Eee, sen neden geç kaldın bakalım? Kafamıza taş yağmadan dökül hemen!"
"Yağsa iyi olur, çünkü biz bu sabah da konuştuk."
"Siz mi? Oha, eniştemle mi?"
"Hâlâ enişte diyor ya! Kızım bak, şöyle söyleyip benim sinirimi zıplatma. Etkisiz eleman o!"
"Hehe, ondan kardeşim. Ne diyormuş bakayım o etkisiz eleman eniştecim?"
"Ne diyecek, papağan gibi aynı şeyi tekrarlayıp durdu."
"Ne dedi Gül, söylesene çatlatma insanı!"
"Beni gerçekten tanımak istediğini söyleyip durdu işte. Geçen adımı söylediğini anlatmıştım ya sana, onu sordum."
"Eee, ne dedi?"
"‘Adını bilmiyorum, bana inan.
98🥀
Profilinde gül resmi gördüğüm için öyle söyledim’ dedi."
"E, doğru söylemiş haklı olarak."
"Evet, öyle ama..."
"Aması ne?"
"Bana 'Senin adın Gül mü?' diye sordu."
"Evet deseydin ya!"
"Demedim işte!"
"Ne? Ne demek demedim Gül?"
"Basbayağı demedim işte Yeşim, cevapsız bıraktım. Okula geç kalıyorum deyip konuşmayı kapattım. Şimdi benden cevap bekliyor."
"Cevap vermeyecek misin yani?"
"Ne bileyim Yeşim ya... Sence onunla konuşmakla doğru mu yapıyorum?"
"Tabii ki doğru yapıyorsun," dedi Yeşim net bir sesle.
"Cevap ver ve adını söyle ona. Gerçekten seni tanımak istiyorsa buna izin ver. Sen onu tanı, o da seni tanısın... Tanışın yani kızım. Hem belli mi olur, ileride belki sevgili bile olursunuz."
"Aman, Allah korusun Yeşim! O da nereden çıktı? Yok, istemem!"
"Neden öyle diyorsun Gül? Sevmek ve sevilmek çok güzel bir şey. Senin de bunu yaşamanı çok istiyorum kardeşim." Gül’ün gözlerindeki ışık aniden söndü. "Demesi kolay Yeşim. Sonunda ağlayacaksam sevmenin hiçbir anlamı yok benim için. O hatayı bir kere daha yapmam!"
"Büyük konuşma Gül. Tuna’yı da sırf bu yüzden reddettin, biliyorum. Ama böyle içine kapanarak da bir yere varamazsın. Tamam, belki geçmiş geri gelmez ama gelecek senin elinde. Geleceğine yön vermek de senin elinde. Geçmişte acı çektin diye gelecekte de çekeceksin diye bir kural yok ki..."
"Var Yeşim, var! Geçmişte ne olduysa gelecekte de o olacak... Geçmişte bir ağladıysam gelecekte bin ağlarım. Aşk var olduğu sürece bu gözlerdeki yaşlar hiç dinmez kardeşim, bunu sakın unutma. Sevmek kadar acı çekmek de var. Zaten aşkı var eden acı ve gözyaşı değil midir?"
Yeşim arkadaşına şefkatle baktı. "Çok karamsar düşünüyorsun Gül, farklı bir açıdan bakmalısın belki de. Sırf onunla konuştuğun için sen ilk kez bu durağa geç kaldın.
99🥀
Ve sen ki bu durakta sigaranı geç içtiğin için dünyayı dar eden biriyken, şu an gayet sakinsin. Benden sonra gelmek bile seni rahatsız etmedi. Neden? Çünkü bir ilki yaşıyorsun. Ve beş dakika bile olsa onunla konuştuğun için yüzünde beliren o gülümsemenin hâlâ farkında değilsin."
"Ne? Kim, ben mi? Ben mi gülümsüyorum? Saçmalama Yeşim, uydurma!"
"İnanmıyorsan aynaya bak kardeşim." Tam o sırada büyük bir gürültüyle otobüs yanaştı. Gül, "Servis geldi Yeşim, hadi!" diyerek konuyu kapatmaya çalıştı.Yeşim servise binerken, "Kaçarak bir yere varamayacağını ikimiz de biliyoruz Gül," dedi. İki arkadaş karşılıklı koltuklara oturup birbirlerine sırıttılar.Gül, "Benim bir yere kaçtığım yok Yeşim. Gelmek isteyen zaten gelir. Ben sadece aynı acıları yaşamaktan korkuyorum, hepsi bu," diye mırıldandı.Yeşim, arkadaşının elini tuttu ve ela gözlerini Gül’ün acı kahve gözlerine dikti:
"Canım kardeşim, inan bana... Gerçekten seversen, o çok akıllı beynin susar, kalbin konuşur. Ve o kalbin sana der ki: 'Bile bile, seve seve o hataları bir daha yap.' Gerçekten seversen aklınla değil, kalbinle hareket edersin. Çünkü aşk aklı değil, kalbi dinler. Aşk mantığa değil, sevgiye önem verir. Aşk..."
Gül arkadaşının sözünü kesti:
"Aşk, canım kardeşim; körkütük, bile bile, seve seve o uçurumdan aşağı atlamaktır. Biz de buna kısa ve öz olarak 'aptallık' diyoruz."
"Sen henüz aşık olmamışsın Gül! Ona da aşık değildin zaten, sadece kendini kandırıyorsun. Sen bir aşık ol da bak, ben bu lafları sana nasıl yediriyorum çok bilmiş! Ben senin iyiliğini istiyorum kardeşim."
"Çok sağ ol canım kardeşim ama ben bu konuda senden iyilik istemiyorum."
"Şimdilik istemiyorsun ama zamanı geldiğinde isteyeceksin."
"O zaman geldiğinde konuşuruz o zaman canım. Yani hiçbir zaman, ahaha!"
"Gül sen gül, daha çok gülersin böyle. O zaman da ben senin yüzüne karşı kahkaha atacağım.
100🌹
Şaka bir yana, sen onu gerçekten tanımak istemiyor musun?"
Gül derin bir nefes aldı. "Ters psikoloji yapıyorsun Yeşim... Neyse. Aslında düşününce istiyor gibiyim ama bir yandan da istemiyorum, bilmiyorum. Zamana bıraktım. Konuşursak konuşuruz, devam edersek tanışırız belki ama fazlası olmaz. Sanmıyorum."
"Bu kafayla gidersen olmaz zaten." Gül hızla konuyu değiştirdi: "Yeşim, annenle konuştun mu? Planı neymiş?"
"Hemen de konuyu çevir zaten... Neyse. Bana 'halledeceğim' dedi, sen de duydun. Bilmiyorum ne yapacak."
"Umarım halledebilir. Yani eski sevgilisini de dinlemezse biz daha ne yapalım? B planı yapsak mı?"
"Yok ya, gerek yok. Anneme güveniyorum, o halleder."
"Umarım dediğin gibi olur," diyen Gül, sözlerini noktalayarak Yeşim’in yüzüne gülümsedi ve kulaklıklarını taktı. Okul yolu boyunca müzik dinlerken, her ihtimale karşı kafasında bir B planı oluşturmaya başlamıştı bile.
Nil Karaibrahimgil - Ben Aptal mıyım?
TARIK: 'Bekliyorum'
Avukat Zümrüt Kurt, bir saat sonra elindeki işi bırakıp hemen telefonuna sarıldı. Gelen mesajı okuyunca yüzünde küçümseyici bir tebessüm belirdi ve cevap yazdı: 'Geliyorum.'
Zümrüt, derin bir iç çekerek içindeki nefreti dışarı soludu. "Bekle sen bekle... Benim kızımı tehdit etmek neymiş göstereceğim ben sana Tarık Efendi!" diyerek hızla koltuğundan kalktı. Ofisinden ayrılıp okulun yolunu tuttu.Bu sırada Tarık, Zümrüt’ten gelen mesajı okuyordu. Yüzünde güller açmıştı. İlk günkü heyecanını hâlâ koruyan bir aşık gibi gülümseyerek sevdiği kadının yolunu gözlüyordu."Geliyor iki gözümün çiçeği," diye mırıldanarak deri koltuğundan ayağa kalktı. Odadaki boy aynasında kendine çeki düzen verdi, üstünü başını düzeltti. En sevdiği parfümden iki fıs sıktı.
101🥀
Bu parfüm, yıllar öncesinden Zümrüt’ün en sevdiği kokuydu; Tarık bunu bildiği için yıllardır değiştirmemişti. Sevgililer Günü'nde Zümrüt’ün ona aldığı o kokuyu sadakatle taşımıştı.Heyecandan ne yapacağını bilemiyor, deli danalar gibi odanın içinde dönüp duruyordu. Kravatını hafifçe gevşetip pencereden dışarı baktı. Derin bir nefes alarak sevdiği kadının geleceği yola bakarken, gözleri bahçedeki amansız bir sahneye takıldı.Karşıdaki manzarada, yeşil gözleri bir yandan zevkle kendi gençliklerini seyrederken, diğer yandan endişe ve kızgınlıkla kaşları çatıldı. Oğlu Koray ve Yeşim, bahçedeki bankta el ele, göz göze oturuyorlardı. Herkese inat aşklarını doyasıya yaşıyorlardı. Onları izlerken sinirden deliye dönen biri daha vardı:Tuna.
Tarık derin bir iç çekerek masasına oturdu, bu görüntüyü zihnine kazırken mırıldandı:
"Buna engel olmam lazım. Eski sevgilimle dünür olamam!"
Kafasında Koray ile Yeşim’i ayırmanın planlarını yapmaya başladı. Koray ve Yeşim tam öpüşecekleri sırada Tuna daha fazla dayanamadı ve yanlarına gitti. Koray’ı yakasından kavrayıp sertçe çekiştirerek hesap sordu:
"Lan, sen ne yapıyorsun burada?!"
"Asıl sen ne yapıyorsun Tuna? Bırak yakamı!"
"Kes sesini lan! Oğlum, okulun müdürü baban diye burada bana artistlik yapma! Senin baban okul müdürüyse, bu okulun sahibi de benim babam, duydun mu? Senin babanı da seni de biz besliyoruz oğlum! Kardeşime musallat olma hakkını sana kim veriyor?!"
"Tuna, saçmalıyorsun bak! Geri dönüşü olmayan sözler söyleme bana, bozuşmayalım!"
"Bozuşursak ne olur lan?!"
Yeşim araya girdi:
"Ah, yeter! Kesin sesinizi! Tuna, bırak Koray’ı ya! Kaç sefer uyardım seni, dokunma ona!"
"Yeşim kes sesini, delirtme beni!"
"Doğru konuş lan sevgilimle!" diyen Koray daha fazla dayanamadı ve Tuna’nın yüzüne sert bir yumruk indirdi.
102🥀
Tuna, yediği darbenin şokuyla sarsılsa da öfkeyle saldırmaya devam etti.
"Senin sevgilinse benim de kardeşim lan! Seni gebertirim Koray, bittin oğlum sen!"
Müdür odasındaki Tarık, dışarıdan gelen bağrışmaları duyup pencereye koştu. O sırada içeri nöbetçi öğrenci daldı:
"Müdürüm, Koray ve Tuna bahçede kavga ediyorlar!"
Tarık, "Ne?!" diyerek fırladı ve hızla dışarı çıktı. Bahçede ise Yeşim çığlık çığlığaydı.
"Eh, yeter kes sesini Tuna! Nedir senin zorun? Ne yapıyorsun sen ya? Kendine gel, karışma bize artık! Kıskanma bizi! Sen Gül ile birlikte olamadın diye hırsını bizden çıkaramazsın, anladın mı? Sevmediğin bir kızla, sırf Gül’e olan aşkını bastırmak için Gaye ile çıkıyorsun diye bizim aşkımızı çiğneyemezsin!"
"YEŞİMMMM!"
Tuna, yediği bu ağır sözler karşısında deliye döndü ve öfkeyle elini Yeşim’e doğru kaldırdı. Koray anında öne atılarak hamlesini yaptı:
"Dokunma ona!" diyerek bir yumruk daha çaktı.Tuna tam karşılık verecekken, araya giren bir kız onu sertçe engelledi.
"Tekrar o burnunu kanatmamı istemiyorsan o elini indir Tuna!"
"Gül, sen karışma!"
"Konu beni alakadar ediyorken nasıl karışmam?" diyen Gül, Tuna’nın havada kalan elini sertçe aşağı indirerek onu kendisinden uzaklaştırdı.Tam o sırada, kavganın ortasında onları gözyaşları içinde izleyen Gaye daha fazla dayanamadı. Koşarak Tuna’nın yanına gitti.
"Senin Allah belanı versin!" diyerek yüzüne sert bir tokat patlattı. Gaye hıçkırıklarla oradan uzaklaşırken, Tuna arkasından çaresizce haykırdı:
"Gaye, dur gitme! Gaye!" Yeşim cebinden çıkardığı peçeteyle Koray’ın kanayan burnunu silerken, Avukat Zümrüt Kurt okulun kapısından içeri giriyordu. Tarık Müdür de tam o esnada çocukların yanına varmıştı.
103🥀
Zümrüt gördüğü manzara karşısında şoke oldu. "Tuna? Ne oldu sana böyle? İyi misin? Yeşim, neler oluyor burada?"
"Anne..."
"Kavga mı ettiniz siz? Cevap versene Tuna!"
"Zümrüt!"
Zümrüt, üvey oğlundan cevap alamamanın siniriyle arkasını döndüğünde, kendisine seslenen okul müdürü Tarık ile göz göze geldi.
"Tarık..."
Tarık, ilk günkü heyecanla "iki gözünün çiçeğine" hayranlıkla bakakalmışken, Zümrüt hafifçe öksürerek onu gerçek dünyaya döndürdü.
"Ee... Şey, hoş geldiniz Zümrüt Hanım."
"Pek hoş bulmadım Müdür Bey. Ne oluyor burada? Çocuklarım neden bu haldeler?"
"Çok haklısınız Zümrüt Hanım, ben de tam şimdi gelmiştim. Hemen hallediyorum. Gül, Yeşim, doğru sınıfa, dersinizin başına! Hemen! Koray, Tuna, siz de benimle gelin. Zümrüt Hanım, kusura bakmayın, sizi odamda birazcık bekleteceğim."
"Hayır efendim, bekletemezsiniz. Çünkü ben de geliyorum!"
"Zümrüt Hanım, avukatlık bir mesele yok, ben kendi aramda hallederim."
"Ebeveynleri olarak geliyorum Müdür Bey, itiraz kabul etmiyorum!"
Tarık içini çekti. "Ne zaman ettin ki zaten...?"
"Müdür Bey!"
"Buyurun Zümrüt Hanım, önden buyurun."
Tarık ve Zümrüt önden yürürken, arkalarından gelen Koray ve Tuna da birbirlerine söylenerek onları takip ediyordu. Tarık masasının arkasına geçerken, Zümrüt de tam karşısındaki koltuğa oturdu. Koray ve Tuna ise yüzleri gözleri dağılmış bir halde ayakta dikiliyorlardı.
"Şimdi, bu kavganın sebebini gayet iyi biliyorum. Bu yüzden lafı fazla uzatmayacağım," dedi Tarık sesini sertleştirerek.
"Çünkü Koray, seninle bu konuyu baş başa, özel olarak konuşacağım. Şimdi ikiniz hemen gözümüzün önünde sarılıp barışın ve bir daha böyle bir rezalet yaşanmayacağına dair bize söz verin."
"Baba!"
"Kes sesini Koray, dediğimi yap!"
Koray ve Tuna istemeye istemeye, zoraki bir şekilde birbirlerine sarılıp müdüre söz verdiler.
104🥀
"Tamam, şimdi dersinizin başına!"
İkisi odadan çıkıp koridora adım attıklarında homurdanmalar devam ediyordu.
"Seninle işim daha bitmedi Koray."
"Yeşim’e dokunma da bana ne yaparsan yap Tuna."
"Onunla ayrı ilgileneceğim zaten."
"Ona dokunursan seni gebertirim lan!"
"Uw, çok korktum aptal aşık."
"Yürü lan! Sen beni bırak da asıl Gaye ne olacak, ona bak."
Tuna başını ellerinin arasına aldı.
"Yeşim bitirdi beni... Ah Yeşim, tutamadın şu çeneni!"
"Sen de rahat dursaydın, kaşınmasaydın."
"Koray, kaşınma bak!"
"Hodri meydan lan!"
"Yürü git işine!"
Müdür odasında ise hava kurşun gibi ağırdı. Tarık, "Kusura bakma Zümrüt, inan seni bu manzarayla karşılamayı hiç istemezdim," dedi.
"Sorun değil, yapacak bir şey yok. Umarım bir daha tekrarlanmaz."
"Çay mı, kahve mi? Ne alırsın?"
"Acı bir kahve iyi olur."
Tarık sekreterine kahveleri söyledikten sonra arkasına yaslandı.
"Tamam. Öncelikle buraya kadar gelmene şaşırsam da açıkçası çok merak ettim. Benimle neden görüşmek istedin?"
"Konuya girmeden önce, bana burada asıl ne olduğunu söyleyecek misin Tarık? Koray ve Tuna neden kavga etti? Bunun Yeşim’le bir ilgisi var mı?"
"Bunu konuşmak zorunda mıyız?"
"Tabii ki zorundayız. Söz konusu üvey evladımsa... Yeşim’le bir ilgisi var mı?"
"Aslında bakarsan konunun ta kendisi Yeşim...
Hatta Koray ve Yeşim de denilebilir. Senin de bildiğin üzere bu ikisi sevgili."
"Maalesef... Eee?"
"Eesi, anladığım kadarıyla Tuna da benim gibi onların bu ilişkisine karşı. Bunu hazmedemediği için böyle bir hadise yaşandı."
"Ben de hazmedemiyorum Tarık ama henüz bir hadise çıkarmadım.
105🥀
"Tarık’ın gözleri parladı. "Sen de karşısın yani bu ilişkiye?"
"En başından beri... Laf dinlemez bir kızım olduğu sürece benim bu başım daha çok ağrır."
"Annesine çekmiş demek ki... Sadece güzelliğini almamış belli ki," diyen Tarık, bıyık altından gülümsedi. Gençlik aşkına hayranlıkla bakıyordu.Zümrüt ve Tarık o an geçmişin derinliklerinde birbirlerine bakakaldılar. Tam o sırada içeri giren hizmetli, kahveleri masaya bırakıp çıktı. Zümrüt boğazını temizleyerek Tarık’ı uyardı:
"Kendinize gelin Müdür Bey! Çizginizi aşmayın Tarık Bey!"
"Ben o çizgiyi aşalı yıllar oldu ya, neyse..." dedi Tarık ve kahvesinden bir yudum aldı.
"Evet Zümrüt Hanım, gelelim sebebiziyaretinize."
"Gelelim Müdür Bey. Duydum ki çocuklarımı bir konuda tehdit ediyormuşsunuz... Ettirmem!"
"Ne konuda, anlamadım?"
"Anlamadın öyle mi? Peki, açık konuşayım o zaman... Kızıma, Koray’a ve Gül’e dokunmayacaksın! Konunun ne olduğunu ve neyle tehdit ettiğini çok iyi biliyorum. Sırf kendi çıkarın uğruna Gül’ü rahatsız etmene izin vermeyeceğim. Okuldaki tek zeki öğrenci Gül değil, daha fazlası var. Onlara yoğunlaş, Gül’ü rahat bırak! Bu konuda baskı yapmaya devam edersen, hukuki bir süreç işletemesem bile... Sen bu okulun müdürüysen, unutma ki kocam da bu okulun sahibi! Kısa ve öz Tarıkçığım; beni ve çocuklarımı bir daha herhangi bir konuda rahatsız ettiğini duyarsam, şu an oturduğun o rahat koltuğu altından çekip alırım. Bilmem anlatabildim mi? Hani bir zamanlar seninle bir dizi izlemiştik, orada bir replik vardı, hatırladın mı? 'Koltuk sallanıyor Kemal Bey!' diyordu. Hah, tam da öyle işte! Sen beni anlamışsındır, uzatmanın alemi yok." dedi.
Zümrüt, kahvesinin son yudumunu büyük bir keyifle içti.
106🥀
Tarık güçlükle yutkunarak, dişlerini sıktı:
"Anladım Zümrüt, anladım."
"Güzel, kahve için teşekkürler. Ha, bu arada kızım konusunda Koray’ı fazla hırpalama. İnan bana, eski sevgilimle dünür olmayı ben de hiç istemiyorum. Ve emin ol, bu ilişkiyi bitirmek için elimden geleni yapacağım. Bil istedim!"
"Güzel... Zümrüt, ben de aynı fikirdeyim. Hatta planlarımı kafamda kurdum bile."
"Harika! Sonucunu sabırsızlıkla bekliyorum," diyen Zümrüt ayaklandı. Tam çıkacağı sırada Tarık’ın arkasından gelen sesiyle duraksadı:
"Zümrüt! Ya onlar bizim başaramadığımızı başarırlarsa? Bunu hiç düşündün mü?"
Zümrüt yavaşça döndü, yüzünde buruk bir gülümsemeyle Tarık’ın yanına gitti. Yeşil gözlerini adamın gözlerine dikti. Bir nefes kadar yakınına sokuldu. Onun en sevdiği parfümü çaktırmadan içine çekti. Kravatından tutarak fısıldadı:
"Başaramasınlar diye zaten engel olacağız, değil mi?"
"Hıhı..."
"Mükemmel... Bu arada, yıllanmış bir parfüm kokuyorsun. Değiştir bence artık," diyerek Tarık’a göz kırptı. Kravatını serbest bırakıp hızlı adımlarla odadan çıktı.Koridora çıktığında, yıllar sonra kokladığı o ilk aşk kokusunun etkisiyle Zümrüt’ün gözleri aniden yaşardı. İçinde bastırdığı aşkı fısıldadı:
"Hâlâ o parfümü kullanıyor... Bu kokuyu çok özlemişim."
Sessiz gözyaşlarıyla okuldan ayrıldı.Odasında yalnız kalan Tarık Müdür ise kahvesini yudumlarken hem Gül’e sinirleniyor hem de Zümrüt’ün arkasından söyleniyordu:
"Hıh, yıllanmış parfümmüş... Bu kokuya hasret kaldığını ikimiz de biliyoruz Zümrüt Hanım! Sen kimi kandırıyorsun? Kahretsin be! Ah Zümrüt ah! Yine yaktın beni be kadın!"Tarık derin düşüncelere dalarak pencereden dışarı baktı:
"Asıl soru; biz bu aşka nasıl engel olacağız?"
Peki, gerçekten aşkın önüne set çekilebilir miydi?
Aşka engel vurulur muydu?
107🥀
15
Sonbaharın serin rüzgarı, dökülen yaprakları sokağın köşesine savururken, Gül hızlı adımlarla ilerliyordu. İstediği noktaya vardığında ciğerlerini derin bir nefesle doldurdu. Şehrin gürültüsünden uzak, terk edilmiş binaların gölgesindeki bu izbe merdivenler, onun kaçış noktasıydı. Gördüğü manzara karşısında dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. Yeşim, dumanı tüten bir sigaranın arkasına gizlenmiş, dalgın gözlerle boşluğa bakıyordu.Gül, arkadaşının yanına çöküp cebinden çıkardığı paketten bir sigara uzattı.
"Şimdi içebilirsin canım ," dedi, sesi rüzgarın uğultusuna karışırken. "Yalnız baştan söyleyeyim, burası benim efkar dağıtma yerim, biliyorsun. Fazla alıştırma kendini." Gülümseyerek merdivenin basamağına yerleşti.Yeşim, gözlerini devirerek Gül'ün uzattığı sigarayı aldı. Ateşi çakarken parmakları hafifçe titriyordu. Dumanı derin bir nefesle içine çekti, sanki içindeki tüm sıkıntıyı o dumanla birlikte dışarı atmak istiyordu. "Senden bir farkım kalmadı benim de Gül," dedi, sesi kısıktı. "Yemedik yerini merak etme! Düşün, şu içtiğim sigara bile beni bu kadar derinden yakmıyor."
Gül, arkadaşının bu hali karşısında üzülmüştü. Sigarasından bir fırt çekip, Yeşim'in elini tuttu. Sıcaklığı, arkadaşının soğumuş tenine can verir gibiydi.
"Hımm... Peki, seni derinden en çok etkileyen ne oldu Yeşim?" diye sordu, sesi şefkatliydi.
"Koray'la Tuna'nın kavgası mı? Tuna'nın Koray'a söylediği acı gerçekler mi? Yoksa çıkan bu kavgadan dolayı okula rezil olmanız mı?"
Yeşim, buruk bir gülümsemeyle sigarasından bir nefes daha çekti. Ela gözlerinden süzülen yaşlar, yanaklarında iz bırakıyordu.
"Hiçbiri Gül," dedi, sesi hıçkırıklarla boğulurken. "Beni derinden yaralayan şey... Annemle o müdür bozuntusunun, Koray'la beni ayırmak için kara planlar yapması.
108🥀
Gül, duyduklarına inanamadı. Gözleri şaşkınlıkla açıldı.
"Ne? Kara plan mı? Ne biliyorsun Yeşim? Hemen dökül, ne oldu?"
Yeşim, gözyaşlarını silmeye çalışarak anlatmaya başladı.
"Ben, Koray'ı fazla hırpalamaması için müdürle görüşecektim. Odasına gittiğimde kapısı yarım açıktı. Ve onları duydum... Annemle o müdür bozuntusu birlikte bizi ayırmak için plan yapıyorlardı. İçeriye dalmamak ve onların yüzüne haykırmamak için kendimi çok zor tuttum."
"Ne dediklerini duydun mu?" diye sordu Gül, sesi endişeliydi.
"İkisinin de dilinde tek bir söz vardı:
'Ben seninle dünür olmam.' diyordular."
Yeşim'in sesi titriyordu.
"Düşününce haklılar ama ben Koray'sız yapamam Gül. Ondan vazgeçemem! Onu çok seviyorum. Koray da beni çok seviyor. Ne yapacağım şimdi ben Gül?" Yeşim, hıçkırıklara boğularak Gül'e sarıldı.Gül, arkadaşını teselli etmeye çalıştı.
"Dur ağlama Yeşim, kıyamam. Tam adamına sordun sen de yani... Zümrüt ve Müdür gözüyle baktığım zaman onlara da hak veriyorum. Eski sevgiliden dünür olmak bilemedim şimdi..." Gül, bir an duraksadı.
"Ama sonra size bakıyorum. Çifte kumrularıma gerçekten çok yakışıyorsunuz. Ayrılmanızı ben de istemem."
Gül, aklına gelen bir sözü hatırladı.
"Ama bir yerde okumuştum ki klasik bir sözdür. Belki duymuşsundur şöyle yazıyordu:
'Seven insan vazgeçermiş.' Belki de doğrudur, bilemeyiz."Yeşim, başını sallayarak karşı çıktı.
"Ben onu çok seviyorum ama ondan vazgeçemem!"
"Sen geçsen de zaten Koray'ın da senden vazgeçeceğini hiç sanmıyorum," dedi Gül, sesi emindi.
"İkiniz için de zor bir durum. Tuna her ne kadar sizi kabullenemese de bu şekilde de karışmaya hakkı yok. Sonuçta üvey kardeşin, en azından bu kadar yetkisi yok. Ama annen konusunda bir şey diyemem kardeşim.
109🥀
Annen de eski sevgilisinin oğluyla çıkmana karşı. Haklı olarak ki ben de olsam aynısını yapardım diye düşünüyorum."Gül, arkadaşının gözlerine baktı. "Düşündüğün zaman kardeşim, tek taraflı düşünme. Her açıdan düşün. Hem kendi gözünle, hem Koray'ın gözüyle, hem de annen ve müdürün gözüyle baktıkça emin ol sen de doğru kararı vereceksin.
Yeşim , kaşlarını çatarak ağzındaki sigarayı söndürüp hızla yere fırlattı.
"Ya sen ne diyorsun Gül? Böyle mi destek çıkıyorsun kardeşine? Ben sana böyle mi davrandım? Sevgilinden ayrıl diyerek mi?"
Sesi öfkeliydi. "Ben Koray'ı çok seviyorum. Dünya bir araya gelse de ondan asla vazgeçmem. Hiç kimse bizi ayıramaz!"
Gül, arkadaşının bu ani tepkisi karşısında şaşırmıştı ama sakinliğini korudu.
"Tamam Yeşim, sakin ol. Şu anda kimsenin sizi ayırdığı falan yok. Akıllı düşün. Ben senin yanındayım. Sana Koray'dan da ayrıl demiyorum. Şu anda öfkeli olduğun için sağlıklı düşünemiyorsun hepsi bu. Zaten sizi sizden başkası ayıramaz bunu unutma! Kimsenin size karışmaya da hakkı yok, tamam mı?" Yeşim, bir an duraksadı. Gül'ün sözleri, içindeki öfke ateşini biraz olsun söndürmüştü.
"Ne yaptığını biliyorum Gül, beni manipüle etme! Ters psikoloji kullanma bana. Ben iyiyim, kendimdeyim. Ama dediğin konuda haklısın. Biz istemediğimiz sürece bizi kimse ayıramaz. Çünkü zaten Koray onsuz nefes alamayacağımı bilir. O da bu duruma karşı çıkar biliyorum."
"Tabii ki de öyle kardeşim, ben senin üzülmeni hiç ister miyim?" dedi Gül, sesi yumuşaktı.
"Sen benim her şeyimsin. Kafamı kırarım da seni kırmam bunu unutma! Sen şimdilik bir renk verme annene karşı da tavır yapma ki anlamasın. Biliyorsun zaten çok zeki bir kadın, senin bir gözünden hemen ne olduğunu anlar." Yeşim, başını sallayarak arkadaşının sözlerini onayladı.
110🌹
"Haklısın kardeşim, tamam kendime gelmem lazım. Bunun için de Koray'ı görmem lazım."
"Tamam sen sevgilinin yanına git. Ben de eve geçiyorum. Sonra görüşürüz. Kendinize iyi bakın, Koray'a da selam söyle."
"Tamam canım, haberleşiriz."
Gül, Yeşim'den ayrıldıktan sonra eve doğru yürümeye başladı. Zihni, arkadaşının anlattıklarıyla meşguldü. Eve vardığında annesiyle karşılaştı.
"Ben geldim!"
Annesi mutfaktan çıkarak kızını kapıda karşıladı. "Hoş geldin kızım," dedi, sesi sıcak ve sevecendi.Gül, sırıtarak annesine sarıldı.
"Hoş bulduk anneciğim."
Annesi, kızının yüzündeki yorgunluğu fark etti.
"Ne oldu sana Gül? Neyin var senin?"
"Ben mi belli ediyorum yoksa sen mi anlıyorsun?" diye sordu Gül, sesi hafifçe buruktu.
"Anneler anlar. Dökül bakalım."
Gül, derin bir nefes alıp anlatmaya başladı.
"İyi tamam. Elimi yüzümü yıkayıp geliyorum."
"Hadi bakalım sofraya."
Gül, banyodan çıktıktan sonra yemek masasına oturdu. Karşısında oturan annesinin meraklı gözlerini üzerinde hissediyordu.
"Evet, seni dinliyorum kızım," dedi annesi, sesi sabırsızdı.Gül, gözlerini devirerek elindeki çatalı makarnaya batırdı. Bir lokma yedikten sonra anlatmaya başladı.
"Ben aşık oldum!"
"Ne! Ne diyorsun sen Gül?"
Annesinin sesi şaşkınlık ve endişeyle doluydu.
Gül, kahkaha attı.
"Ahahaha! Daha fazla dayanamadım. Korkma, ben olmadım. Yeşim'le ilgili sıkıntı ya, ona takıldı kafam. Merak etme benlik bir durum yok yani."
Annesi, rahatlamış bir nefes aldı.
"Yüreğime indiriyordun Gül, iyi bari. Niye ne diyor aptal aşık arkadaşın?"
"Olaylar biraz karışık anneciğim, hatta baya karışık."
"Ne gibi karışık mesela?"
"Kısa bir özet geçersem anneciğim, en iyisi başını şişirmeden anlatayım sana.
111🥀
Yeşim'in annesi Zümrüt hanım ile Koray'ın babası yani okul müdürümüz, bunlar eskiden sevgiliydi. Şimdi de kendi çocukları birbirleriyle sevgili. Mantıken eski sevgiliden dünür olmaz diyerekten, bu iki şahıs Koray ile Yeşim'i ayırmaya karar verirler. Yeşim de bunu öğrendi ve şu anda perperişan. Kardeşimi bu halde görünce otomatikman ben de düşüyorum. Fikir vermekten başka elimden bir şey gelmiyor. Sıkıntım bu yani."
Annesi , bir lokma yedikten sonra kızının gözlerinin içine baktı.
"Arkadaşının sıkıntısı senin sıkıntın yani, öyle mi?"
"Yani benim sıkıntım olmasa da onu üzgün görmek beni de üzüyor diyelim."
Annesi, hafifçe gülümsedi.
"Ya da şöyle diyelim istersen kızım, 'Elalemin derdi bizi niye gerdi?' Ha kızım!?"
"Anne!"
Gül'ün sesi sitemkârdı.
"Gül, tamam seni anlıyorum, en yakın arkadaşın için endişeleniyorsun ama bu dert senin o güzel yüzünü düşürtecek bir dert değil. Ayrıca bizi ilgilendirmeyen bir dert seni mutsuz ederse o zaman ben çok üzülürüm. Anladın mı benim güzel kızım?"
Gül, annesinin sözlerini dinlerken, içindeki karışık duygular biraz olsun netleşmeye başlamıştı.
“Anlıyorum anne ama sen de beni anla. Ona yardım etmek istiyorum. Arkadaşım sonuçta."
Annesi, başını sallayarak kızının sözlerini onayladı.
"Evet, doğru arkadaşın. Bugün arkadaşın olan insan yarın senin neyin olur?"
Gül, şaşkınlıkla sordu.
"Nasıl yani anne, anlamadım?"
"Anlatayım güzel kızım," dedi annesi, sesi ciddileşmişti.
"Ben bu hayatta bu yaşıma kadar sadece ve sadece arkadaşlarımdan çektim. Onlara inandığım, güvendiğim, sırtımı rahatlıkla yasladığımı sandığım can ciğer, kuzu sarması olduğumu sandığım tüm arkadaşlarımdan yedim ben bu acı darbeleri. Şu an sırtımda görünmez kaç bıçak darbesi var Allah bilir! Hepsi de en yakın arkadaşlarımdan ağır yediğim darbeler." Annesi, bir an duraksadı.
112🥀
Gözleri, geçmişin acı hatıralarıyla dolmuştu.
"Ne geldiyse başıma onları sevdiğim, güvendiğim ve inandığım için geldi. Arkadaş bildiklerim meğerse arkamda duran birer taşmışlar. Evlat acısından sonra dost kazığı yemek kadar acı bir şey var mı bilmiyorum? Çok geç oldu ama anladım."
Gül, annesinin sözlerini dinlerken, içindeki üzüntü yerini şaşkınlığa bırakmıştı. Annesinin bu kadar acı çektiğini bilmiyordu.Annesi, kızının elini tuttu.
"Sana en güzel tavsiyem kızım, ailenden başka hiç kimseye güvenme! Yeşim, tamam senin çocukluk arkadaşın, hatta belki de en sevdiğin arkadaşın da denilebilir. Ama ne olursa olsun bu söylediklerimi asla unutma! Anne sözünü dinle, anneler yalan söylemez! Anneler ne derse doğru derler ve her zaman da sonunda haklı çıkarlar."
Annesi, bir an duraksadı.
"Ben sana şimdi Yeşim'den ayrıl, onunla arkadaş kalma demiyorum. Onu sev ama bir gözün açık sev! Ona inan ama kanma! Ona ardında bırakacak kadar sahip çık. Aranızdaki dostluk bağını ne çok sık, ne de serbest bırak, ortada tut. Tut bakalım bu dost bağı nereye kadar uzanacak? Gör bakalım! Ben her şeyi senin iyiliğin için istiyorum canım kızım, beni sakın yanlış anlama! Seni seviyorum güzel kızım." dedi ve kızının elini öptü.
Gül, annesinin sözlerini dinlerken, içindeki karışık duygular yerini huzura bırakmıştı. Annesinin bu kadar acı çektiğini bilmek onu üzse de, onun tecrübelerinden ders çıkarmak istiyordu. Annesine sımsıkı sarıldı.
"Canım annem, iyi ki benim annemsin. Engin fikirlerin ve her zaman bana dürüst olduğun için sana çok teşekkür ederim. Bu konuda da seni yargılamıyorum. Tam tersine sonuna kadar hak veriyorum. Sen haklısın! Yeşim'i ne kadar çok sevsem de dediğin gibi her konuda dikkatli olmalıyım!" dedi ve annesini öpücüklere boğdu.
113🥀
Yemek bittikten sonra Gül, sofradan kalkarken annesine teşekkür etti.
"Ellerine sağlık annem."
Sonra eline telefonunu alıp kamerayı açtı.Annesi, şaşkınlıkla sordu.
"Ne yapıyorsun kızım?"
"Hiç, anne-kız selfiesi çektim. Hatıra kalsın." dedi.
Gül, fotoğraf çekerken.Annesi, kızının bu neşeli haline gülümsedi.
"Seninle fotoğraf çekilmeyi özlemişim."
Gül, fotoğrafı annesine gösterdi.
"Varlığına bin şükür annem!"
Annesinin yanağına kocaman bir buse kondurdu ve odasına çıktı. Ekrandaki fotoğrafa bakarak mırıldandı.
"Anne-kız çok güzeliz be!"
16
Gül, yüzünde kocaman bir tebessümle odasına çıktı. Üzerindeki okul kıyafetlerini çıkarıp rahat bir şeyler giydi. Haftaya başlayacak olan Matematik ve Edebiyat sınavları için masasının başına geçip soru çözmeye koyuldu. Aralıksız üç saat boyunca ders çalıştıktan sonra dinlenmek amacıyla odasından çıktı. Çok soru çözmekten şakaklarına hafif bir ağrı saplanmıştı; rahatlamak umuduyla mutfağa yöneldi. Annesinin o leziz elleriyle tazece sıktığı portakal suyundan koca bir yudum aldı. İçinin ferahladığını hissederek adımlarını yeniden odasına doğru çevirdi.Hava, dışarıda pırıl pırıl, tam anlamıyla günlük güneşlikti. Bu güzel bahar havasının tadını çıkarmak için balkona geçti. Uzun bir süre yeşilliklerin üzerinden gökyüzünü seyretti. Acı kahve gözlerini ışıl ışıl parlayan güneşe diktiğinde, zihni ansızın geçmişe, ona daldı. Ne zaman güneşe baksa aklına hep o geliyordu. Belki de ona söylediği son söz zihninde yankılandığı içindi.
114🥀
Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi, derin bir nefes aldı. Elindeki çakmakla sigarasını yakıp yeşil armut koltuğuna kuruldu. Telefonunu eline aldığında, Asker’in sorduğu o son soru ekranı kaplıyordu:
"Senin adın Gül mü?"Asker hâlâ ondan bir cevap bekliyordu. Gül bunun farkındaydı ama gururu ve endişeleri bir türlü adım atmasına izin vermiyordu. Kendini derin bir sorgulamanın içinde buldu. Sigarasından derin bir nefes çekip uzun uzun düşündü. Az önce mutfakta annesiyle konuştuğu ve ona hak verdiği konuları anımsadı. En yakın arkadaşı Yeşim’e bile zaman zaman güvenmekte zorlanırken, hiç tanımadığı bir yabancıya nasıl güvenebilirdi? Sahi, güvenebilir miydi? Bu riski göze almaya değer miydi? Tam o sırada, sanki görünmez bir el kalbini derinden sıkıştırmış gibi keskin bir acı hissetti. Elini göğsüne götürüp kalbinin ritmini dinledi. Adeta yüreği, "Beni dinle artık!" dercesine göğüs kafesine vuruyordu. Gül, parmaklarının arasındaki sigarı kül tablasında hızla söndürdü. Derin bir iç çekerek kalbindeki sızıyı anlamaya çalıştı.
"Ne oluyor bana?" diye fısıldadı kendi kendine.
Telefonu tekrar eline aldı. Asker ile ilk günden beri olan tüm konuşmalarını, her bir kelimeyi iyice sindirerek baştan sona okudu. Ve nihayet içindeki o kararsızlık perdesini yırttı.
"Belki de onu gerçekten tanımam gerek," diyerek gülümsedi.Tam ekrana dokunup cevap yazacağı sırada gözleri parladı. WhatsApp’ta bir anda "Çevrimiçi" olan Asker, ondan önce davranmıştı. Gül’ün nefesini kesen şey, bu kez gelen mesajın kısa bir ses kaydı olmasıydı. Gözlerine inanamadı. Tam yazmaya cesaret etmişken onun sesli mesaj göndermesi, genç kızı tamamen şoke etmişti. Şaşkınlığını dizginlemeye çalışarak derin derin nefes aldı.
115🥀
Bir yanı hemen o kaydı açıp sesini duymak istiyor, diğer yanı ise "Ya yanlış yapıyorsam?" korkusuyla elini geri çekiyordu. Kararsızlıktan bir sigara daha yakmak üzereydi ki içindeki merak duygusu baskın geldi.Mesajın gelişinin üzerinden on beş dakika geçmişti. Kendi içinde verdiği amansız direniş, yerini ani bir korkuya bıraktı:
"Ya mesajı benden önce silerse? Ya sesini bir daha hiç duyamazsam?"
Daha fazla düşünmeden, parmağını ekrana bastırıp o sesli mesaja tıkladı.Gül, Asker’in gönderdiği o ses kaydını nefesini tutarak dinledi. Kulaklarından ruhuna süzülen o ses tonu, adeta onu dünyadan kopardı; genç kız mest olmuştu. Daha ilk saniyelerde o sesin tınısına tutulduğunu hissetti.
"Ses tonu böyle büyüleyici olan bir insanın kim bilir kendisi nasıldır?" diye düşünmeden edemedi.
Mutluluktan ağzı kulaklarına var mıştı. Sesin güzelliğinden ziyade, adamın kurduğu sitem dolu cümleleri zihninde tekrar tekrar döndürdü. Belki bininci kez dinlediği o kaydı, son bir kez daha açarak adeta onun kelimelerine eşlik etti.
WhatsApp Sesli Mesaj :
“Tamam. Tanışalım.”
18
Şafak vakti, gök kubbelerden yankılanan gür bir ses sessizliği bıçak gibi kesti:
"ASKERRR!"
Aslan Kara, topuklarını birbirine vurup hazırola geçerken ciğerlerindeki tüm nefesle haykırdı:
"ASLAN KARA, İZMİR! EMREDİN KOMUTANIM!"
"Rahat! Vaziyet ne durumda Kara?"
"Şimdilik bir sıkıntı yok komutanım."
Tabur komutanı, kaşlarını çatarak askerin gözlerinin içine baktı. Sesi bu kez daha kesin, daha tavizsizdi: "Şimdilik değil asker, hiçbir zaman bir sıkıntı çıkmayacak!"
"Emredersiniz komutanım!"
"Hadi bakalım, iyi nöbetler."
"Sağ olun komutanım!"
Komutan nöbetçi kulübesinden uzaklaşırken, Aslan Kara göğsünde tuttuğu derin nefesi yavaşça dışarı üfledi. Piyade tüfeğini masanın üzerine bıraktı.
116🥀
Tetikte olan gözleri çevreye kısa bir fırlattıktan sonra, elini siyah asker botunun konçuna daldırıp gizlediği telefonunu çıkardı.Hızla WhatsApp’a girdi. Ekranda onun adını ve yanındaki yeşil mesaj balonunu görünce dudakları iki yana kıvrıldı. Ava giden ve istediği pençesine alan bir avcı gibi gururluydu. Heyecanla profil fotoğrafına tıkladı; o an zaman durdu, dünya etrafında dönmeyi bıraktı. Genç adam, kendini büyülü bir karenin tam ortasında bulmuş gibi hissetti. Kızın, sonunda kendisini rehberine kaydettiğini anladığında göğsü gururla kabardı. Gül’ün profil resmini büyüterek hayranlıkla ekrana bakmaya devam etti. Şafak vaktinde güneş, sanki gökyüzünde değil de o küçücük ekranda, Gül'ün yüzünde doğmuş gibiydi.
Büyülü fotoğrafın cazibesine kapılmışken, Gül’ün attığı mesaja ne cevap vereceğini bilemedi. Kelimeleri defalarca okudu, tarttı ve sonunda içinden gelenleri klavyeye döktü. Komutana yakalanmadan bu işi bitirmeli, telefonu yeniden o gizli bölmeye saklamalıydı. Son bir kez resme bakmayı kesip cevabı gönderdi.Aynı dakikalarda, güneş yeni güne merhaba derken, Gül de yavaşça gözlerini aralıyordu. Fakat bu kez onu uyandıran şey her sabah nefretle dinlediği okul alarmı değil, telefonun o kendine has mesaj bildirim sesiydi. Elini komodine doğru uzatırken gözlerinin içinin parladığını kendisi bile hissedebiliyordu. Mesajı açtı. Şafak vakti gelen bu gizemli mesajlara artık alışmış gibi, yatağından hızla doğruldu ve kalbinin çarpıntısına eşlik eden o satırları okudu:
"Çok sevindim. Beklettiğine değecek bir tanışma olacak. Buna inanabilirsin.”
Gül gülümsedi. Bu sefer taktik yapmayacak, onu bekletmeyecekti. Parmakları ekranda hızla hareket etti:
117🥀
"Umarım dediğin gibi olur. "
Okula gitmesine daha çok vakit vardı. Genç kız, yastığına geri uzanıp ondan gelecek cevabı heyecanla beklemeye koyuldu.
"Bu sefer geciken taraf o asker olacak," diye düşündü içinden. Gözlerini yeniden kapatırken kırmızı dudaklarında asılı kalan tebessüm derinleşti.Ancak zaman hızla aktı ve saat tam 07:07’de okul alarmı acı acı çaldı. Gül yataktan fırladığı gibi telefonuna sarıldı. Heyecanla ekrana baktı ancak saniyeler içinde yüzü düştü. Mesajı bıraktığı gibi duruyordu; ne bir cevap vardı ne de çift mavi tik. Şaşırmıştı. İlk defa ondan bu kadar uzun süre cevap alamıyordu ve göğsüne oturan o hafif sızıya bakılırsa, bu duruma bariz bir şekilde üzülmüştü.Yerinden kalktı, banyoda yüzüne soğuk su çarpıp kendine gelmeye çalıştı. Hızla okul üniformasını giydi ve evden çıktı. Adımlarını hızlandırıp durağa vardığında bir kez daha şaşıracaktı; çünkü Yeşim, ezberleri bozarak yine ondan önce durağa gelmiş, onu bekliyordu.
Gül, derin bir iç çekerek arkadaşına takıldı:
"Ne o güzellik, kargalar kahvaltısını yapmadan ayaktasın? Bu sefer geç kalmamışsın," diyerek Yeşim’e sarıldı.Yeşim ise ağzını eğerek, bitkin bir sesle karşılık verdi:
"Hiç dalga geçilecek durumda değilim Gül. Bu sefer rollerimiz değişti. 'Hiç uyudun mu?' diye sorsana sen bana!"
"Aa, siteme bak! Sabah sabah ne oluyoruz kızım? Ne oldu, dökül bakalım hemen," diyen Gül, cebinden sigara paketini çıkarıp bir dal ateşledi.Yeşim dudaklarını bükerek içini çekti:
"Mevzuyu biliyorsun zaten Gül. Ne anlatayım?"
"Mesela, Koray kankam beni yanınızdan kovmadan önce ne konuştunuz? Son durum nedir? Ayrılıyor musunuz?"
"Allah korusun Gül, deme öyle! Yok öyle bir şey, olmayacak da! Biz buna izin vermeyeceğiz!"
"Tamam aptal aşıklar, vermeyin. Arkanızdayım."
"Bir zahmet Gül."
"Tamam uzatma, sorun ne o zaman?"
"Sorun ailelerimiz işte! Dün gece annemle çok fena kavga ettim. Şimdi onunla konuşmuyorum."
118🥀
Gül, şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı:
"Sevgilin için annenle kavga ettin, öyle mi?"
"Evet, öyle!"
"İyi de ne konuda peki? Seni bu kadar küstürecek ne dedi mesela?"
"Eğer o müdür bozuntusunun oğluyla ciddi düşünürsem, beni evlatlıktan reddedecekmiş!"
Gül, tutamadığı bir kahkahayla sarsıldı:
"Ahahaha! Ne? Sen ciddi misin?"
"Evet Gül ya, gülmesene kızım! Sinirlerim bozuk zaten!"
"Benim de sinirim bozulduğu için gülüyorum zaten kızım. Ay tamam, dur kendime geleyim," dedi Gül. Sigarasından derin bir fırt çekip izmariti Yeşim’in ayakkabısının ucuna fırlattı.Tam o sırada okul servisi durağa yanaştı. Araca binip yerlerine oturduklarında konuşmaya kaldıkları yerden devam ettiler. Gül, arkadaşının elini tutarak ona destek olmaya çalışıyordu. Her ne kadar annesinin sözlerini kulağına küpe yapsa da Yeşim'i bu çaresizlik içinde yalnız bırakamayacağını iyi biliyordu.
"Sen ne dedin peki?" diye sordu Gül.
"Ondan nefret ettiğimi söyledim ve kendimi odaya kapattım."
"Güzel, kaçmışsın. Ama merak etme canım; annen seni herkesten çok düşündüğü, sevdiği ve en önemlisi seni kaybetmekten korktuğu için bu tehdidi savurdu. Bunu fazla umursama. Annen sana blöf yapmış, sen de bunu yeme. Dik dur, aşkına sahip çık ama anneni de daha fazla üzme. Çünkü sen de biliyorsun ki senin de ondan başka kimsen yok."
"Haklısın Gül ama annem dersen bana destek çıkması gerekirken köstek olmasını hazmedemiyorum. Ben onun bir tanecik kızıyım ya! Beni neden mutsuz ediyor? Neden aşkıma engel oluyor?"
Gül, sabır diler gibi başını iki yana salladı:
"Birincisi kardeşim; senin o büyük aşkının babası, annenin eski sevgilisi. İkincisi; eski sevgiliden hiç dünür olur mu ya? Azıcık mantıklı düşünün!"
"Ya olur, neden olmasın? Bal gibi de olur...
119🥀
Hatta daha iyi! Birbirlerini ta ezelden beri tanıyan iki eski tanıdık daha iyi anlaşırlar işte, ne güzel!"
Gül gözlerini devirdi:
"Tamam, diyelim ki sen Koray'la evlenmeye karar verdin. Annenle Tarık Müdür de dünür oldular. Peki ya Taner Bey ne olacak? Tuna’nın babası, senin üvey baban ve en önemlisi annenin kocası... Bu okulun sahibi, sence müdürünün oğluyla evlenmenize müsaade eder mi hiç? Koskoca CEO Taner Kurt, üvey kızını kendinden alt bir sınıfa verir mi? Hadi onu da geçtim; adam, annenin eski sevgilisiyle dünür olduğunu öğrense ne olur Allah bilir? Annen de bence en çok bundan korkuyor. Hem seni kaybetmek istemiyor hem de kocasının bu gerçeği öğrenmesini istemiyor. Bence biraz mantıklı düşünürsen annenden nefret etmez, tam tersine ona hak verirsin canım kardeşim.
"Yeşim çaresizce sordu:
"İyi diyorsun, hoş diyorsun da Gül... Peki ya biz ne olacağız? Koray'la ben, bizim aşkımız ne olacak?"
"Hay tüküreyim ben sizin aşkınıza! Ne aşkmış arkadaş! Leyla ile Mecnun musunuz siz, Aslı ile Kerem mi?"
"Hıh, onlar bizim aşkımızın yanında halt etmişler!"
"Heh Yeşim he, aynen öyle! Akıllı ol Yeşim, geleceğini düşün."
"Onsuz bir gelecek düşün-mü-yo-rum!"
"Koray kadar başına taş düşsün emi!"
"Kafama düşmesin, kucağıma düşsün. Sıkı sıkı sarılayım ona..."
Gül pes ederek elini salladı:
"Ben sana daha bir şey demiyorum Yeşim. Aptal aşıksın sen, aptal!"
"Aşık olduğunda ben de sana aynılarını demezsem benim de adım Yeşim değil! Hadi bakalım, hodri meydan!"
"Çok beklersin canım, o zevki sana tattırmayacağım."
"Göreceğiz canım, göreceğiz. Siz şu asker eniştemle hele bir işi ilerletin, o zaman ben göstereceğim sana aptal aşkı," dediği anda servis okulun önünde durdu.
120🌹
Araçtan inip okul bahçesine doğru yürürken Gül, Yeşim’in koluna girdi."
Bu arada Yeşim, şaka bir yana... Biz yine konuştuk. Ya aslında konuşmadık da, bana yine şafak vaktinde yazdı. Ben de hemen cevap verdim. Sabah bir kalktım ki attığım mesajı hâlâ görmemiş. Ve bu bir ilk. Normalde beni asla cevapsız bırakmazdı."
"Bıktırdın çocuğu, o yüzden yazmamıştır."
"Çüş! Daha yeni konuşmaya başladık, ne bıkması?"
"Geç yazdığın için olabilir mi canım? Üstelik asker olan o. Onun sana geç yazması gerekirken senin onu bekletmen biraz abes kaçıyor doğal olarak."
"Hı, evet... Ben de keyfimden geç yazıyorum zaten, aptal aşık seni! Bana laf yetiştirmeyi bırak da yürü, derse geç kalıyoruz."
"Doğruları söyleyince hemen kaç zaten, Gül Hanım!"
"Yeşimmm!"
Sınıfa girdiklerinde zil çoktan çalmıştı. Gül sırasına yerleşirken arkadaşına döndü:
"Sen hazır mısın sınava?"
"Ne sınavı ki bu?"
Gül gözlerini belertti:
"Pes Yeşim ya! Hangi sınava gireceğini bile bilmiyor musun?"
"O kadar çok sınav var ki karıştırıyorum valla. Keşke Koray’ı geçmenin de bir sınavı olsaydı."
"Yuh Yeşim ya, harbiden yuh! Yürü aptal aşık, edebiyat sınavına giriyoruz."
"Edebiyat mı? Edebiyat, edebiyle yatıyor zaten, biz niye sınavına giriyoruz ki?"
Gül, arkadaşının yüzünü süzdü:
"Yeşim, bana doğruyu söyle; sen gece bir şey mi içtin, bir şey mi kullandın? Cevap ver."
"Niye ya?"
"Uçmuşsun kızım, hâlâ soruyor musun?"
"Yok ya uçmuyorum, hâlâ ayaklarım yere basıyor."
"Hey Allah'ım, sen bana sabır ver! Yeşim, sen hâlâ Koray’la birliktesin kardeşim, henüz ayrılmadınız. Zaten şu anda sizi ayıran kimse de yok. O yüzden şu depresif, saçma sapan delirme ayaklarını bırak da kendine gel. Bu sınavdan geçmek zorundasın! Ben sana kopya vereceğim, gözün bende olsun, tamam mı?"
"Tamam kanka, sağ ol."
"Ah aptal aşık ah... Ne yapacağım ben seninle?" diyen Gül, sitem ederek sırasına oturdu ve birlikte sınava girdiler.
121🥀
Kırk beş dakikalık zorlu edebiyat sınavı bittiğinde, öğrenciler koridora döküldü. Yeşim, koridorda Gül’ün elini tutarak minnetle gülümsedi:
"Çok sağ ol canım kardeşim ya, sayende bu sınavı da geçeceğim."
"Allah’tan hoca A-B grubu yapmadı da rahatlıkla çektin kopyayı. Yoksa nanayı yemiştin Yeşim."
"Haklısın valla."Tam o sırada arkalarından bir ses yükseldi:
"Ooo, siz iki kanka işi pişirdiniz, olan bana oldu! Valla benim yanımda da Gül sınava girseydi ben de gülerek çıkardım sınavdan Yeşim Hanım. Tuna da bir halta yaramadı zaten, verdiği kopyaların yarısı çürük çıktı. Siz geçersiniz de ben kesin kalacağım bu sınavdan."
Sitem eden, Yeşim'in sevgilisi Koray'dan başkası değildi. Gül ona bakıp sırıttı:
"Üzülme kanka, telafi sınavında geçersin."
"Sağ ol kanka ya, içime su serptin valla."
Gül, bu sözlerin üzerine neşeli ve okkalı bir kahkaha attı. Tam o esnada Tuna ve Gaye’nin yanından geçiyorlardı. Gaye ile hararetli bir şekilde konuşan Tuna, Gül’ün o tanıdık kahkahasını işitince bir anda duraksadı ve gözleri parladı. Durumu son anda fark eden Gül, hemen yüzünü ciddileştirip adımlarını hızlandırdı ve bahçeye doğru ilerledi.Tuna ve Gaye ise o sırada alelade bir sohbetten çok uzaktaydılar. Geçen gün yaşanan kavga mevzusunun ardındaki acı gerçekleri öğrenen Gaye, Tuna’dan hesap sormaktaydı.
"Sen ne hakla beni kandırırsın Tuna ya?" diye bağırdı Gaye, gözleri öfkeden deli gibi dönmüştü. "Ne hakla benim sana olan sevgimi böyle harcarsın? Sana bu hakkı kim veriyor? Kalbimi kırmana kim izin veriyor?"Tuna, çaresizce ellerini uzattı:
"Gaye, canım... Öncelikle bir sakin ol bak, sana her şeyi anlatacağım."
Ancak Tuna yalvardıkça Gaye daha da esip gürlüyordu:
"Kes sesini ya, kes! Seni daha fazla duymak da görmek de istemiyorum.
122🥀
Sen benim sana olan sevgimi kullandın! Yazıklar olsun sana! Seni sevdiğim ve sana inandığım o güne lanet olsun! Nefret ediyorum senden Tuna, nefret! Gözümün önünde hâlâ Gül’e bakıyorsun ya! Benimle konuşurken, hatta tartışırken bile gözün onda senin! Sen onu seviyorsun, beni değil! Sen ona aşıksın ona... Aptal aşık! Bir daha sakın gözüme gözükme, defol hayatımdan!"
Sözünü bitirir bitirmez, tüm gücüyle Tuna’nın yüzüne sert bir tokat patlattı.
"Bu da beni göz göre göre kandırdığın için!" diyerek içindeki tüm hıncı kusmuştu. Haklı sebeplerini ardı ardına sıralayan Gaye, kalbi paramparça, gözleri yaşlı bir şekilde arkasını döndü ve fırtına gibi oradan uzaklaştı.Darbe üstüne darbe yiyen Tuna ise yanağındaki sızıyla, arkasından Gaye'nin adını defalarca haykırarak orada öylece kalakaldı. Olayların başından beri sessiz bir şahidi olan Gaye’nin en yakın arkadaşı Melis, öne çıkarak Tuna’ya haddini bildiren son darbeyi vurdu:
"Göz göre göre aptal arkadaşımın seninle sevgili olmasını izledim. En başından beri Gül’e aşık olduğunu biliyordum. Gaye de biliyordu ama bunu kendine hazmedemiyordu. Sonunda korktuğu başına geldi. O yüzden sen bu tokatı çoktan hak ettin koçum. Benden sana bir uyarı: Gözünü dört aç, çünkü Gaye bu intikamı senden çok pis alacak, aptal aşık!"
Melis, alaycı bir kahkaha atarak Tuna’yı yalnızlığıyla baş başa bıraktı.Tam okulun dağıldığı, kalabalığın bahçeye akın ettiği o saniyelerde Tuna, dizlerinin üzerine çöktü. İçindeki yaralı aslanı serbest bırakırcasına, herkesin ortasında var gücüyle kükredi:
"BEN APTAL AŞIK DEĞİLİM!"
Bahçedeki kalabalık ona şaşkınlıkla bakarken, sessizce yürüyen Gül’ün zihninde aynı soru yankılanıyordu:
“Bu aşıklar hep aptal mıdır?”
123🥀
19
Gül, ertesi gün gireceği matematik sınavına bütün dikkatini vermiş, pürdikkat soru çözüyordu. Odanın sessizliğini kapının hafifçe aralanma sesi böldü. İçeri giren annesi, sevgi dolu bir gülümsemeyle elindeki meyve tabağını masaya bıraktı.
"İyi dersler yavrum," dedi ve kızının başından öperek sessizce odadan çıktı. Gül, annesinin arkasından gülümseyerek bakarken bir yandan test çözmeye, bir yandan da taze meyveleri büyük bir iştahla yemeye devam etti. Tam o sırada, zihninin derinliklerinde pusuda bekleyen o tanıdık çehre yine önünü kesti. Meyve çatalını masaya bırakıp eline telefonunu aldı ve hızla WhatsApp’a girdi. Umutla bakan gözlerindeki ışık, ekrandaki manzarayla anında söndü. Mesaj günlerdir olduğu gibi, hiç değişmeden öylece duruyordu. Tek bir tık...
Maviye dönmeyen, tek bir gri tık. Üstelik karşı taraf uzun süredir çevrimiçi de olmamıştı.
“Ne yaptı bu ya, telefonunu mu kaptırdı acaba?” diye geçirdi içinden.
“Kaç gün geçti hâlâ yazmadı. Hiç onluk bir hareket değil bu... Ne yapsam, arasam mı acaba? Saçmalama Gül, durduk yere asker aranır mı? Hem arayıp ne diyeceksin? ‘Aa kusura bakma asker kardeş, hâlâ mesajıma cevap vermedin de ondan mı aradım’ diyeceğim? Uf, saçmalama Gül, kendine gel! İyice Yeşim’e bağladın sen de. Boş ver, düşünme! Hem yazmak isteseydi yazardı zaten. Belki de Yeşim haklıydı; farkında olmadan onu kendimden bıktırdım. Evet, evet, kesin öyle oldu... Hıh, ya başına bir şey geldiyse! Yok canım, askerde ne gelebilir ki? Sabah akşam nöbette zaten... Yok yok, iyidir. Ben düşündükçe saçmalamaya başlıyorum. En iyisi hiçbir hamle yapmadan beklemek... Evet, en doğrusu bu kesinlikle. Acaba beni düşünüyor mudur ki? He Gül, askerin işi gücü yok, sabah akşam seni düşünüyor...
124🥀
Güzel beynim, azıcık susar mısın lütfen? Yarın matematik sınavım var, ona yoğunlaşmam lazım. Lütfen aklımı başka şeylerle meşgul etme!”
Derin düşüncelerin girdabından sıyrılmaya çalışan Gül, sıkıntılı bir nefes aldı. İç sesini susturup kaldığı yerden çalışmaya zorladı kendini. Saatler sonra, yorgun düşen bedenini dinlendirmek için yatağına uzandı. Gözlerini kapattığı an, zihni yine o sese ve o yüze teslim oldu.
Balıkesir, Bandırma Askerlik Şubesi
"Hay senin ben! Tam şarjın bitecek zamanı buldun. Ne halt edeceğim ben şimdi? Nereden bulacağım şarj aletini? Nasıl açarım, nasıl ulaşırım bir daha ona? Binbir güçlükle içeri gizlice soktuğum telefonu nasıl açacağım bir daha? Hay ben senin ya...
Hoş, beni merak ettiği de yoktur zaten."
"ASKER!"
Aslan Kara, gecenin karanlığını yaran gür sesle irkilerek yerinden sıçradı. Askeri bir refleksle sesin geldiği yöne döndü ve tekmilini verdi:
"Aslan Kara! İzmir. Emret komutanım!"
"Rahat asker! Kara, biz seni buraya çok mu diktik de kendi kendine konuşur oldun? Ne oldu sana? Kendinde misin sen?"
Aslan Kara, rahat vaziyetine geçerek karşısında dikilen tabur komutanına baktı:
"İyiyim komutanım, sağ ol!"
Tabur komutanı, derin bir iç çekerek karşısındaki askere o çok beklediği müjdeyi verdi:
"İyi ol asker. Bu senin son nöbetin. Artık koğuşa dönebilirsin. Şimdi devrene yerini teslim et ve görev yerinden ayrıl."
"EMREDERSİNİZ KOMUTANIM!"
Aslan Kara’nın aldığı bu haberle gözlerinin içi parladı. İçindeki büyük sevinç, komutanına karşı haykırdığı o öz güvenli ve karizmatik ses tonuna yansımıştı.Tabur komutanı nöbetçi kulübesinden uzaklaşırken, Aslan Kara yerini devralacak olan tertibini dürterek ona doğru eğildi.
125🥀
Keskin, kara gözlerini arkadaşına dikti:
"Tertip, senden bir şey isteyebilir miyim?"
"Tabii tertip, buyur?"
"Senin koğuşta, dolabın içinde sakladığın bir şarj aleti vardı ya..."
Karşısındaki asker yüzünü düşürerek burukça sırıttı:
"Evet, ne olmuş ona?"
"Hah, işte o bana lazım tertip."
"Tamam, al. Bir önemi kalmadı zaten benim için."
"O ne demek kardeşim? Sıradan bir şarj aleti işte, niye öyle söylüyorsun?"
"Sıradan değil kar-de-şim..." dedi asker, kelimelerin üzerine basarak.
"O bana sevgilimden hatıraydı."
"Sevgilin sana şarj aleti mi aldı?"
"Evet aslanım. Hem de ben askere gitmeden bir gün önce, Sevgililer Günü'nde..."
"Niye lan? Şarj makinesi niye?" Karşısındaki asker dişlerini sıkarak kekeledi:
"Sürekli... Sürekli ondan haberdar olmamı istediği için."
Aslan, arkadaşının bakışlarındaki boşluğu fark edince duraksadı:
"Orhan, kardeşim sen iyi misin? Hiç iyi görünmüyorsun. Bana anlatmak istediğin bir şey mi var?"
Orhan, gözlerini Aslan’ın üzerinde gezdirip o acı gülümsemesini yüzüne yerleştirdi:
"Hiçbir sıkıntım yok kardeşim, merak etme. Bundan sonra da hiçbir sıkıntım olmayacak zaten. Çünkü ben..."
"Evet, sen?"
"Çünkü ben kardeşim, bundan sonra özgür olacağım. Sonsuz olacağım. Kim bilir, belki de şehit olacağım."
"Eyvallah kardeşim," dedi Aslan gülümseyerek.
"Şehit olacaksak da beraber oluruz, seni yalnız göndermem ben. Her zaman yanındayım, biliyorsun. O zaman ben şu kıymetli şarj makineni alıyorum?"
"Al bakalım, feda olsun. Benden sana hatıra kalsın. Yerini biliyorsun zaten."
"Tamam, biliyorum. Sağ ol tertibim, hadi iyi nöbetler."
"Sağ ol aslanım," diyen Orhan, nöbet kulübesindeki yerini aldı.
126🥀
Aslan Kara arkasını dönüp gideceği sırada, Orhan arkasından gür ve hüzünlü bir sesle yeniden seslendi:
"KARA! SENİ SEVİYORUM ASLAN KARDEŞİM! ALLAH'A EMANET OL!"
Aslan Kara, arkadaşının bu ani çıkışına anlam veremedi. Durup ona dikkatle baktı; Orhan’ın hâlinde, tavrında yolunda gitmeyen bir şeyler olduğundan şüphelenmişti. Yine de durumu bozmamak için çaktırmadan karşılık verdi:
"Eyvallah kardeşim. Oğlum, alt tarafı koğuşa gidiyorum, abartma sen de ya!" diyerek karanlıkta gözden kayboldu.
Aslan Kara, günlerdir tuttuğu şafak vakti nöbetlerinden kurtulmuş olmanın hafifliğiyle koğuşuna doğru ilerliyordu. İçindeki en büyük rahatlık, sonunda o telefonu şarj edip Gül’e eskisinden çok daha rahat yazabilecek olmasıydı. Hızlı adımlarla koğuşa girdi. Yatağında uzanan bir tertibi ona doğru seslendi:
"Ooo aslanım! Sonunda sahalara geri döndün. Nerelerdesin sen ya? Özlettin valla..."
"Dalga geçme lan! Çok şükür geldik işte," diyerek arkadaşının yanına oturdu.
“Tüh ya! Desene bu şafak daha doğmaz."
"Niye lan?"
"E oğlum, sen yoksun piyasada."
"Hadi len oradan."
"Ya da sensiz mi daha güzel doğar, ona bakacağız artık."
"Çavuş! Bak seni şu yatağa gömerim. Bırak dalga geçmeyi!"
"Tamam aslanım, bir şey demedim. Sakin ol."
"Sakinim. Şimdi susarsan uyumak istiyorum."
"Tamamdır aslanım, hakkındır. Haklısın."
Aslan Kara, uyarıcı ve keskin bakışlarını tertibinin üzerinden çektikten sonra yatağına kıvrıldı. Kapkara gözlerini karşıdaki dolabın üstüne dikti. Gül’ü, onun gülüşünü düşünerek usulca gözlerini kapattı ve günlerin yorgunluğunu soluksuz bir uykuya bıraktı.
128🥀
Gece yarısını çoktan geçmişti.
Aslan, kulağına çalınan hışırtılı ve anlamsız bir sesle irkilerek uyandı. Kapkara gözlerini açtığında, karanlıkta gördüğü manzara karşısında gözleri kızgın bir boğanınkine dönüştü. Hızla yataktan fırlayıp gölgenin ensesinden tuttu ve kendine doğru çekti.
"Ne yapıyorsun lan sen?" diye fısıldayarak haykırdı.Gecenin bir yarısı dolapları karıştıran tertibini ensesinden yakalayıp duvara yasladı ve öfkeyle hesap sordu.
"Aslan, dur!"
"Aslan ya Aslan! Ne halt ediyorsun sen bu dolapta?"
"Tertip valla zannettiğin gibi değil, anlatacağım. Dur, bırak..."
"Din-li-yo-rum!"
Aslan Kara, gecenin sessizliğinde sesini yükseltmemek için dişlerini sıkıyor, arkadaşını oracıkta boğmamak için kendini zor tutuyordu. Numan’ın itirafını bekledi.
“Orhan..." dedi Numan nefes nefese.
"Orhan'ın sevgilisi, onu kendi öz kardeşiyle aldatmış tertibim. Bugün konuşurlarken duydum. Orhan'ın mahalleden yakın bir arkadaşı aramış, söylemiş buna. Bizimki tabii yıkıldı. Kolay mı lan? Birisi sevgilin, diğeri öz kardeşin... Kim katlanır ki böyle bir şerefsizliğe?"
Aslan’ın damarlarındaki kan dondu:
"Ne diyorsun lan sen? Numan, doğru mu lan bu söylediklerin? Bak beni yiyorsan var ya..."
"Valla doğru aslanım, gerçekten doğru söylüyorum. Böyle iğrenç bir konuda yalan söylenir mi hiç?
Orhan yıkıldı tertip. Ne yer oldu, ne içer... Tabii sen günlerdir nöbetteydin, fark etmedin ama çocuk adeta kendinden geçmişti. Aslan, kendine bir şey yapacak diye çok korkuyorum. Ben de onun iyiliği için, ona o kızı hatırlatacak şeyleri yok etmek istedim. Şarj aletini çöpe atacaktım. Belli mi olur, Allah korusun, onunla kendini boğmaya falan kalkar..."
Aslan Kara, duydukları karşısında dehşete düşmüştü.
129🥀
Canından çok sevdiği tertibinin, kardeşinin düştüğü bu içler acısı durum içini kavururken, diğer yandan göğsünde devasa bir öfke patlaması yaşanıyordu.
"Saçmalama kardeşim ya! Bırak şu şarjı, ver bana. İntihar edecek adam böyle mi eder? Saçma sapan konuşup da benim asabımı bozma! Bu şarj artık benim, Orhan bana verdi. Bana emanet etti lan!"
Aslan Kara lafını bitirdiği an, zihninde şimşekler çaktı. Beyni durdu ve Orhan’ın nöbet kulübesindeki o son sözleri birer birer kulaklarında yankılandı:
“Her zaman yanındayım kardeşim, biliyorsun...
Al bakalım, benden sana hatıra olsun...
KARA! SENİ SEVİYORUM ASLAN KARDEŞİM! ALLAH'A EMANET OL!”
"Hassiktir! Saat kaç lan?" diyerek kolundaki askeri saate baktı.
"Şafak vakti yaklaşıyor... Dur bir dakika, bugün ayın kaçı?"
"On iki olması lazım tertibim."
"On iki mi? Benim nöbetimin bitmesine daha üç gün vardı! Evet, öyle olması lazımdı... Ne oluyor lan?"
Aslan Kara, bir hışımla koğuştan fırladı. Merdivenleri üçer beşer atlayarak komutanın odasına doğru koştu. Kapısında "Üstğm. Civan KARA " yazan odanın önüne gelince durmaksızın kapıyı yumrukladı ve içeri girdi.
"Aslan Kara! İzmir. Komutanım, izninizle sizinle çok acil bir şey konuşmam lazım!" diyerek hızla selam durdu. Orta yaşlı, kır saçlı tabur komutanı başını evraklardan kaldırdı:
"Rahat asker! Söyle Kara, dinliyorum."
"Komutanım, yanlış anlamazsanız aklıma bir şey takıldı, onu sormam lazım."
"Dinliyorum asker, anlat."
"Komutanım, benim normalde nöbetimin bitmesine üç gün vardı. Ben öyle hatırlıyorum. Siz bana ayın on beşine kadar nöbet tutacağımı emretmiştiniz. Yanlış mı hatırlıyorum?"
"Doğru Kara, on beşindeydi. Bir sorun mu var?"
"Emrinize karışmak gibi olmasın komutanım ama sanırım çok büyük bir sorun var. Beni nöbet kulübesinden neden erken çektiğinizi öğrenebilir miyim?"
130🥀
Komutan, şaşkın ve meraklı bakışlarla askeri süzdü: "Tabii, söyleyeyim. Orhan yanıma geldi, benden rica etti. Bugünden itibaren nöbet tutmayı kendisi ısrarla istedi. Senin nöbetin de bitmek üzere olduğu için durumunu biraz erkene çektim ve yerine Orhan'ı görevlendirdim."
Aslan Kara, bu sözleri duyduğu an beyninden vurulmuşa döndü. Yüzü kireç gibi olmuştu.
"Komutanım, Orhan intihar edecek! Bu yüzden erkenden yerime geçmek istedi. Şafak vakti gelince, tahminimce hepimizden uzak o kulübede kafasına sıkacak!"
"Ne diyorsun sen asker? Ne intiharı? Suçtur bu!"
"Biliyorum komutanım! Orhan dün sevgilisi ve öz kardeşi tarafından aldatıldığını öğrendi. Bu acıyla ölmek istiyor. Bu planı o yüzden kurdu. Komutanım, şafak doğmak üzere! Orhan canına kıymadan yetişmeliyiz!"
Komutan masadan fırladı:
"Koş asker, koş! Ne duruyorsun?!"
Hep birlikte dışarı fırlayıp taarruza geçtiler. Aslan Kara, ciğerleri patlayacakmış gibi, var gücüyle koşuyordu. Sırılsıklam ter içinde kalana kadar, adeta rüzgarla yarıştı. Ancak nöbet kulübesine ulaştığı an, gördüğü manzara karşısında zaman durdu, ayakları yere çivilendi.Güneş, gökyüzünün kızıllığında yavaş yavaş yükseliyor, şafak söküyordu. Aslan Kara, kulübeye doğru acı feryatla haykırdı:
"ORHAN! KARDEŞİM DUR, YAPMA!"
Nöbet kulübesinin içindeki Orhan, gözyaşları içinde Aslan’a baktı:
"ARTIK ÇOK GEÇ ASLAN'IM!"
Elinde buruşturduğu mektubu Aslan’ın ayaklarının dibine doğru sertçe fırlattı. Gözyaşlarının bulandırdığı bakışlarla, namluyu şakağına dayadı. Güneşin ilk ışıkları yeryüzüne vururken, sessizliği sağır edici tek bir patlama sesi böldü.
Gökyüzünün arşında gururla dalgalanan şanlı Türk bayrağına, canına kıyan Orhan askerin kanı sıçradı.
131🥀
Orhan, hem sevgilisinin hem de öz kardeşinin yaşattığı o iğrenç gerçekle sarsılmış, hayattan kopmayı seçerek kendi infazını gerçekleştirmişti.
Nöbet kulübesinin etrafı bir anda feryat eden askerler ve komutanlarla doldu. Herkes gözyaşı dökerken; gözleri kan çanağına dönen, burnundan soluyan ve kardeşini bu ölümden koruyamayan Aslan Kara’nın içi kan ağlıyordu. Paramparça olmuştu. Dizlerinin üzerine çöktü, başını gökyüzüne kaldırdı ve hayatında ilk kez bu kadar gür, bu kadar acı bir sesle haykırdı:
"NEDEEEEEEEEENNNNNNN!"
Yerde duran, Orhan’ın kanının bulaştığı o son mektubu titreyen elleriyle aldı. Gözyaşları sayfaya damlarken mektubu açtı ve tek satırlık yazıyı okudu:
İntihar Mektubu;
"Ağlamayın, içim ölü zaten benim. Gözlerimi kapatacağım sadece."
Tertip Orhan
Aslan Kara, o kanlı şafak vaktinde kendini kaybetti. Yumruklarını toprağa vururken içindeki suçluluk duygusu çığ gibi büyüyordu. Kardeşinin kulübede söylediklerini o an anlasaydı, ne demek istediğini ve ne yapacağını daha o ilk dakikada kavrasaydı...
Belki de bu şafak vakti hiç bu kadar kanlı doğmayacaktı.
Kanlı şafak, bir daha doğar mıydı?

20
Aslan Kara, intihar eden tertibinin yokluğunda akın akın gözyaşı döktüğü sırada adeta kendinden geçmişti.
"Geç kaldım komutanım!" diye haykırdığı sırada, kendini cezalandırmak istercesine elindeki mektubu kafasına vurarak kendini yerlere atıyordu.
132🥀
Tabur komutanı, hırsla kendini hırpalayan Aslan Kara'yı omzundan sertçe tutarak sarsıp kendine getirmeye çalıştı.
"Kendine gel asker! Aslan'ım, bana bak! Bana bak, dinle beni! Senin hiçbir suçun yok, duydun mu beni? Bana bak Kara, gözlerimin içine bak! Bu Orhan'ın kendi tercihiydi. Elimizden bir şey gelmez!"
"Komutanım, eğer durumu daha önce fark etseydim, bana ne demek istediğini o an anlasaydım... Belki de kardeşim şimdi yaşıyor olacaktı."
"Saçmalama Aslan'ım! Tekrar söylüyorum, senin hiçbir suçun yok! Sen kadere engel olamazsın. Orhan bunu isteyerek yaptı, kaderini kendi çizdi.
Bu, onun kendi iradesiyle vermiş olduğu yanlış bir karardı."
"Komutanım, Orhan kendinde değildi; mantıklı düşünemiyordu. Ben bunu sonradan öğrendim. Bilmiyordum, geç kaldım. Eğer bilseydim onu engelleyebilir, yaşatabilirdim."
"Ne yaparsan yap Aslan'ım, kaderin önüne geçemezsin. Bunu sakın unutma! Sen onunla konuşup onu ikna etsen dahi bu yaşanacaktı. Çünkü Orhan bunu kafasına koymuştu; o, aklına koyduğunu her zaman yapan bir insandı. Maalesef kaybettik, başımız sağ olsun," dedi ve Aslan'ın toparlanması için ona sımsıkı sarıldı.
Aslan Kara, komutanının göğsünde gözyaşları içinde, "Başımız sağ olsun," diye fısıldayabildi.
"Asker!"
Tabur komutanı, o sırada kenarda durmuş, arkadaşının ölümünün acısıyla sarsılan bir başka askere seslendi.
"Cesur Selçuk, Antalya. Emredin komutanım!" diyerek tekmil veren askerin gözlerinden sessiz yaşlar süzülüyordu.
"Herkes kendine gelsin! Cenazeyi de en yakın zamanda ailesine teslim edin."
"Emredersiniz komutanım!" diyen asker, Tabur Komutanının yanından ayrıldı.
Aslan Kara, derin bir iç çekerek hızlı adımlarla koğuşa geçti.
133🥀
Orhan'ın dolabının önüne geldiği sırada, yanına yaklaşan Numan ile göz göze geldi.
"Sana kendine bir zarar vereceğini söylemiştim Aslan'ım," diyen Numan'ın bu sözleri, o an Aslan'ı tamamen zıvanadan çıkardı.
"Kes sesini lan, keeesssss!" diye adeta adı gibi kükreyen Aslan, Numan'ın boğazına sarıldı. Onu boğmamak için kendini zor tutuyordu.
"Tam-am As-lan, bir-şey deme-dim. Sak-in ol kar-deş-im," diyerek sıkılan gırtlağı yüzünden güçlükle nefes almaya çalıştı Numan.
"Aslan, Aslan dur tertip, ne yapıyorsun? Bırak, boğacaksın adamı!" diyen arkadaki bir başka asker, araya girdi. Aslan'ın sert ve güçlü ellerini kavrayıp onu geriye doğru iterek Numan'ı mutlak bir ölümden kurtardı.Aslan, burnundan soluyarak koğuşun içinde avazı çıktığı kadar haykırdı:
"Kesin lan sesinizi! Kimse bana ne yapacağımı söylemesin! Yoksa..."
"YOKSA NE OLUR ASKER?!"
Aslan, duyduğu gür ses ve kapıda beliren siluetle birlikte hemen süt dökmüş kediye dönerek esas duruşa geçti ve tekmil verdi.
"Komutanım!" dedi ve kapkara gözlerini utançla yere indirdi.
"Bak Aslan, seni çok iyi anlıyorum. Ama arkadaşının yasını böyle hır gürle, kavgayla tutmana izin vermem! Rahmetli Orhan sadece senin dostun değildi; buradaki bütün tertiplerin dostu ve arkadaşıydı. Hepsi de en az senin kadar üzgün, arkadaşlarına yetişemedikleri için mahcup. Burada tek yas tutan kişi sen değilsin. Bu asker ocağında hepimiz derinden yaralandık. Hatta anısını yaşatmak için bir sonraki inşa edeceğimiz tugay ocağına onun adını vermeyi kararlaştırdık.
134🥀
Başçavuş Hamza Öztürk Komutanımız da onay verdi. Allah'ın izniyle seneye, rahmetli Orhan kardeşimizin anısına askeri bir ocak inşa edeceğiz. Sen şimdi gönlünü ferah tut Aslan'ım. Bol bol duanı et, gerisini de düşünme. Tamam mı?"
Aslan Kara, komutanının sözlerindeki haklılığı teslim ederek başını salladı.
"Emredersiniz komutanım!" diye gürlemesinin ardından Tabur Komutanı koğuştan ayrıldı.Bütün askerler koğuştaki yerlerine dağılırken Aslan, Numan'a doğru dönerek özür diler bir sesle konuştu:
"Numan, affet kardeşim. Bir an gözüm döndü."
Kapkara gözlerini mahcubiyetle arkadaşına dikti.Numan, buruk bir gülümsemeyle Aslan'ın omzunu tutarak karşılık verdi:
"Sorun değil Aslan'ım, affettim. Hepimizin acısı büyük, anlıyorum. Ama rica ederim, sen de kendini suçlama artık. Komutanımız haklı, kaderin önüne geçemeyiz! Kaderde ne yazıldıysa o yaşanır."
"Benim kardeşim, bir ahlaksız kızın uğruna pisi pisine canına kıydı, hayatını kaybetti. Ben bununla yaşayamam. Hiçbir şey yapmadan duramam tertip!"
"Ne yapacaksın Aslan, aklında ne var?" diye sordu Numan, meraklı gözlerle. Aslan, kara kara düşünerek sonunda kesin bir karara vardı.
"Orhan telefonunu nerede saklıyordu? Sen bilirsin kardeşim."
"Evet, biliyorum. Ne yapacaksın ki?"
"Onu bana ver! O kadına söyleyecek iki çift lafım var."
"Olmaz Aslan'ım, karışma sen!"
"Numan, ikiletme kardeşim!" dedi Aslan, dişlerinin arasından tıslayarak.Numan, Aslan'ın öfkesinden çekinerek mecburen kabul etti.
"Peki kardeşim, nasıl istersen."
"Aferin tertip, hadi şimdi git ve bana o telefonu getir."
Numan denileni yaptı; dolabının arka bölmesinde gizlediği telefonu çıkarıp Aslan'a uzattı.
"Aramızda!" diyerek onu uyarırken, Numan da aynı şekilde sözünü tekrarladı:
135🥀
"Aramızda Aslan'ım," dedi ve bir işaretle Aslan'ın yanından uzaklaştı.Aslan Kara, elinde tuttuğu mektupla derin düşüncelere dalmışken içeri giren bir asker hızlı adımlarla yanına geldi.
"Tertip, komutanım seni odasına çağırıyor," dedi.
Aslan, düşüncelerinden sıyrılarak "Geliyorum," dedi ve hızlı adımlarla emre itaat etti. İki dakika sonra komutanın odasının önüne varan Aslan, kapıyı tıkladı.
"Gir!" sesini duyunca içeri girerek selam durdu.
"Komutanım, beni çağırtmışsınız."
Komutan, yüzündeki hüzünlü ifadeyle karşılık verdi:
"Gel Aslan'ım, geç, otur," dedi kır saçlı adam. Aslan, derin bir nefes alarak gösterilen yere oturdu.
"Kötü bir şey mi var komutanım? Yani, bundan daha kötü başımıza ne gelebilir ki?" diye merakla sordu. Komutan, ellerini masanın üzerinde birleştirerek konuştu:
"Sakin ol Aslan'ım, kötü bir durum yok. Nöbet çizelgesini hazırlıyordum. Orhan, yani rahmetli, senin yerini almasaydı nöbete sen devam edecektin. Nöbetinin bitmesine, senin de belirttiğin gibi üç gün var. Sana sormak istedim; nöbetine devam etmek ister misin? 'Yok, ben dayanamam' dersen, yerine başka bir askeri yazabilirim. Bu konuda fikrini almak istedim."
"Anladım komutanım. Sonuç ne olursa olsun, ben vatani görevimi yapmaktan hiçbir zaman geri durmam! Söylediğiniz gibi nöbetimin bitmesine daha üç gün var. Ben rahmetli kardeşimin anısına dahi olsa, o kanlı şafakta bile nöbetimi tutarım. Beni yazın kumandanım, ben tutarım. Kardeşim bir hiç uğruna kendi canına kıydı... Vatan sağ olsun!" diyerek sözlerini noktaladı.
Komutan, bıyık altından gururla gülümseyerek karşılık verdi:
"Aferin Aslan'ım, senden de bunu beklerdim. Bu geceden itibaren iki gün daha seni yazıyorum. Şimdi gidip dinlenebilirsin."
"Emredersiniz komutanım!" diyerek selam verip odadan çıkan Aslan,
"Bu iş sandığımdan da kolay olacak," diye düşünerek sinsi bir tebessümle koğuşuna geri döndü.
136🥀
Aslan, bu gecenin hesabını kafasında kurarak gece nöbetine çıkmayı dört gözle beklemeye başladı. Orhan'dan ona yadigar kalan telefonun şarj kablosuna baktı; eğer işine yaramayacak olsaydı, belki de bütün hıncını o beyaz kablodan çıkararak onu paramparça ederdi. Ama şimdi o telefona, en çok da Gül ile konuşmaya ihtiyacı vardı. Telefonu gizli bir bölmede şarj edip ona mesaj atmayı kafasına koymuştu. Cihazı güvenli bir yere sakladıktan sonra usulca gözlerini kapattı ve bir an önce gece yarısının gelmesini diledi.Okul müdürü Tarık Korkmaz, her zamanki gibi masasında çayını yudumladığı esnada bir anda odanın kapısı çalındı. Alışılagelmiş tok sesiyle "Giriniz," dedi.
"Müsait misiniz, girebilir miyim?" diyerek içeri giren kişinin, kendisinden önce sesine mest olduğu kadın olduğunu görünce şaşkına döndü. Zümrüt'ü bir anda karşısında gören Tarık Müdür, heyecanından elindeki sıcak çayı gömleğinin üzerine döktü.İçeri giren Zümrüt, bu sakarlık karşısında ne yapacağını bilemeyerek panikle onun yanına koştu.
"Tarık, Tarık iyi misin?" diyerek, Tarık Müdür'ün beyaz gömleğine dökülen çayı eliyle silmeye çalıştı. Tam o esnada göz göze geldiler. Tarık, Zümrüt'ün adı kadar güzel gözlerine daldığında, nihayet güçlükle ve hayranlık dolu bir sesle konuştu:
"Çok iyiyim," dedi ve bıyık altından gülümsedi.
Zümrüt, bir anda kendini toparlayarak ona acımanın veya yakınlık göstermenin yanlış bir hamle olduğunu kavrayıp hemen geriye çekildi.
"Daha beter ol demek isterdim lakin insanlık işte, bir yerde kıyamıyor, yardım etmek istiyor. Neyse, fazla yanmadın zaten, olayı büyütmenin anlamı yok. Hem bu senin sakarlığın."
"Evet, doğru, haklısın. Ben birazdan yedek gömleğimi giyerim."
137🥀
"İyi, giyin bakalım."
"Odama ikinci gelişin ve ben her seferinde seni görür görmez elimi yüzüme bulaştırıyorum, çocuk gibi," diyen Tarık Müdür, tam hayranlıkla bakmaya devam edecekti ki hemen kendine çeki düzen verip ciddi müdür profiline büründü.
"Öhöm... Çay fazla sıcak değildi zaten, merak etmeyin yanmadım. Evet Zümrüt Hanım, sebeb-i ziyaretinizi öğrenebilir miyiz?" dedi tok sesiyle.
Zümrüt, derin bir iç çekerek karşılık verdi:
"Hiç uzatmayacağım, direkt konuya gireceğim Tarık Bey... Ben geçen gün kızımla kavga ettim. Yeşim benimle artık konuşmuyor. Benimle konuşmamasını da geçtim; artık ne doğru düzgün yemek yiyor ne de derslerine odaklanabiliyor. Ki sen kavganın sebebini zaten biliyorsun. Koray ile daha ayrılmadan benim kızım bunları yaşıyorsa... Ben çok uzun süre düşündüm ve kızımın göz göre göre bu işkenceyi çekmesine razı değilim. Kızımın, sevdiği uğruna gözümün önünde eriyip bitmesindense onunla mutlu olmasını tercih ederim. Ben onu, kendi yaşadıklarımı yaşamasın diye korumak istiyordum fakat sonradan düşündüm ve onun adına bencillik yaptığıma kanaat getirdim. Onun aşkına ve sevgisine engel olmaktansa, kendi kararlarıyla özgürce ister devam etsin ister bitirsin; ne yapacaksa kendisi karar versin istedim. Benim bu hayatta değer verdiğim tek insan, canım kızım Yeşim. Gerisi boş, gerisi hikaye... Yeter ki o mutlu olsun, ben başka bir şey istemiyorum. Düşün, sırf kızımın mutluluğu için sana bile katlanmak zorunda kalacağım. Kısa ve öz Tarık; ben kızımın mutluluğu ve huzuru için kesin kararımdan vazgeçtim."
Tarık Müdür, Zümrüt'ün ağzından bal damlayan sözlerini işittikçe bir yandan seviniyor, bir yandan da tedirgin oluyordu.
138🥀
"İyi diyorsun da Zümrüt Hanım, ya günün birinde evlenmeye karar verirlerse o zaman ne olacak? Biz iki eski sevgili dünür mü olacağız?"
Zümrüt, burukça sırıtarak karşılık verdi:
"Valla Tarık, bu zamana kadar olmadıysa bile biz bundan sonra oldurmak zorundayız. Ben sana rağmen buna razıyım. Kızımın mutluluğu hiç kimseden ve hiçbir şeyden önemli değil. Senden tek bir ricam var, son kez onu da söylemek istiyorum."
"Tabii, buyur."
"Taner ne olursa olsun, yani Yeşim ve Koray evlenseler dahi, bizi ve bizim geçmişimizi hiçbir zaman bilmemeli. Sadece bu konuda biraz daha dikkatli olursan çok sevinirim, hatta minnettar kalırım."
"Daha düne kadar kocanın şirketinde çalıştığım için kendimi yiyip bitirirken, şimdi dünür olduğumuzda durum farklı mı olacak? Taner Bey, yani kocan bizi öğrenirse sence ne olur? Seni boşar mı?"
"Boşamaz! Boşamaz ama kanaatimce bunu ona daha önce söylemediğim için beni birazcık hırpalayabilir."
"HELE BİR DOKUNSUN SANA!" diye bir anda parlayan Tarık Müdür, kendini toparlamaya çalışırken Zümrüt, içten içe çaktırmadan gülümseyerek bu korumacı tavrın sevincini yaşadı. Ancak yine de duruşunu bozmadı:
"Sana ne oluyor? Ne karışıyorsun?" diyerek tersledi.
Tarık Müdür, kuru bir öksürükle durumu toparlamaya çalıştı:
"Yani... Doğru, haklısın, ben karışamam. Ama sana bir şey yapmasına da müsaade etmem! Bu yüzden bu akşam git ve kocana her şeyi anlat; bizi bilsin, geçmişimizi, her şeyi öğrensin. Ki en başta hatayı bunu ondan saklayarak yapmışsın zaten. O yüzden, eğer Yeşim ve Koray'ın mutluluğunu gerçekten önemsiyorsan Taner Bey ile bu akşam her şeyi konuş. Ona göre hareket edelim. Belki o konuşmadan sonra beni bu okuldan bile attırır, belli olmaz."
"Ona izin vermem ben! Yani... Bu okulda sevilen bir müdürsün, öğrencilerin seni kaybetmesini istemem," diyerek konuyu hızla geçiştirdi Zümrüt.
139🥀
"Daha geçen hafta Gül için beni okuldan attırmakla tehdit ediyordun Zümrüt, şimdi neden vazgeçtin?"
"O zaman Gül içindi, mecbur kalmıştım. Şimdi durum farklı, kocam söz konusu."
"Tamam o zaman Zümrüt Hanım, kocanızla konuşun ve nihai kararınızı en kısa zamanda bana bildirin. Şimdi izninizle, çalışmam gerek."
"Beni kovuyor musun?"
"Hâşâ Zümrüt Hanım, sizi kovmak ne haddime... Rica ediyorum," dedi ve eliyle kapıyı işaret etti. Zümrüt, çaktırmadan yüzünü düşürerek,
"Peki, öyle olsun," dedi ve topuklarını zemine sertçe vurarak odadan dışarı çıktı, kapıyı da arkasından sertçe kapattı.
Tarık Müdür, arkasından söylenerek üzerindeki çay lekeli beyaz gömleği çıkarmakla meşgul oldu.
"Sen git önce dünür olmamız için kocandan izin al Zümrüt Hanım!" diye sitem ederek kravatını çekiştirdi ve üzerini değiştirdi.
Zümrüt ise çarparak çıktığı kapının ardında elini kalbine götürerek kekeledi:
"Ben bunu ona nasıl söylerim?"
Okulun merdivenlerinden aşağıya indiği sırada, arkasından tatlı bir ses ona seslendi:
"Zümrüt Hanım, iyi misiniz?"
"Gül, merhaba canım. İyiyim, sağ ol, sen nasılsın?" dedi Zümrüt, kendini dizginlemeye çalışarak.
"Ben de iyiyim, sizi gördüğüm iyi oldu."
"Ne oldu canım, bir sorun mu var?"
"Hayır, hiçbir sorun yok. Tam tersine size teşekkür etme fırsatım olmamıştı. Beni gerçekten büyük bir yükten kurtardınız. O yarışma konusu kapanınca sayenizde çok rahatladım," dedi ve içtenlikle gülümsedi.
"Ne demek canım, rica ederim. Yeter ki sen iyi ol. Hiç sorun değil, ne zaman başın dara sıkışırsa hiç çekinme, yanıma gel. Ben senin ablan sayılırım, bunu unutma güzelim."
"Teşekkür ederim, iyi ki varsınız."
"Rica ederim. Yeşim nerede?"
Gül gülümsiyerek karşılık verdi:
140🥀
“Sizce?"
Zümrüt Hanım da gülerek ona eşlik etti:
"Tabii ki de Koray'ın yanında."
"Evet," diyen Gül'ün bir anda yüzü düştü. Zümrüt bunu fark edince onu müjdeli bir haberle aydınlatmak istedi:
"Yüzünü düşürmene gerek yok tatlım, ben artık onlara kızmıyorum."
"Nasıl yani?"
"Yani artık onların ilişkisine karışmıyorum. Kendilerine bıraktım. İster bir ömür boyu devam etsinler, isterlerse kendileri karar verip ayrılsınlar. Kendi tercihleri sonuçta."
"Yani bu ilişkiye onay mı veriyorsunuz?"
"Kızımın iyiliği için göz yumuyorum diyelim."
"Ben bu kararınıza çok sevindim gerçekten. Sizin de istememenizin haklı nedenleri vardı ama..."
"Ama benim aptal aşık kızım beni hiç anlamadı ve bana sırtını döndü. Ben onun iyiliği için gerekirse eski sevgilimle bile dünür olmayı göze alırım; yeter ki o iyi olsun, yeter ki kızım benden nefret etmesin."
"Siz çok iyi ve düşünceli bir annesiniz Zümrüt Hanım. Yeşim çok şanslı bir kız. O size kırılmadı, sadece kızdı ama hâlâ sizi çok seviyor. Bu müjdeli haberi duyarsa zaten havalara uçacak."
"Evet Gül, bu yüzden sen Yeşim'e şimdilik hiçbir şey söyleme. Ben akşama eve gelince ona kendim vereceğim bu müjdeyi."
"Tabii ki, bu en doğal hakkınız. Merak etmeyin, ben Yeşim'e hiçbir şey çıtlatmam."
"Çok teşekkür ederim güzelim, kendine iyi bak. Hoşça kal," dedi ve gülümsedi Zümrüt.
"Hoşça kalın," diyen Gül, arkadaşı adına büyük bir sevinçle sınıfına girdi. İçeri adım atar atmaz Yeşim ve Koray'ın birbirlerine dik dik baktıklarını gördü. Gerginliği azaltmak adına hemen araya girdi:
"Hey gençler, bu ne sert rüzgar böyle? İyi misiniz?"
Koray, burukça sırıtarak hiçbir cevap vermeden başını pencere kenarına dayadı. Yeşim de aynı şekilde yüzünü düşürüp Gül'e dert yandı:
"Koray Beyefendi annemle konuşmadığım için bana kızıyor, tavır yapıyor.
141🥀
Ben onun için annemle kötü oluyorum, o da gelmiş bana posta koyuyor."
"Bu hayatta annen hayattayken, konu ne olursa olsun onun kıymetini bil dememin nesi kötü Yeşim, bana söyler misin? Ne kadar şanslı olduğunun farkında değil misin? Haksız mıyım Gül?" diyen Koray'ın, gözyaşlarını tutmak için kendini zor zor tuttuğunu ikisi de biliyordu. Koray daha fazla dayanamayacağını anlayınca bir hışımla sınıfı terk etti.Yeşim de onun bu haline dayanamayarak bir anda ağlamaya başladı. Gül, Yeşim'e sımsıkı sarıldı; ona annesinden aldığı müjdeyi ne kadar vermek istese de Zümrüt Hanım'a söz vermişti ve bu sözü çiğneyemezdi. Yeşim'i rahatlatmanın başka yollarını aradı. Arkadaşının gıdıklandığını bildiği için aniden bir hamle yapıp onu gıdıklamaya başladı. Yeşim, ela gözlerinden yaşlar süzülürken bir yandan da kıkır kıkır gülüyordu.
"Ağlama bak, yoksa daha fazla gıdıklarım!"
"Tamam Gül, ağlamayacağım ne olur gıdıklama, ahahaha!"
Gül, arkadaşını gıdıklamayı bırakarak onu serbest bıraktı.
"Hiç kusura bakma kankacığım ama Koray bu konuda sonuna kadar haklı. Kendi annesinin yokluğunda, senin annenin varlığına şükretmeni istiyor. Bunda kızılacak ne var? Koray yine her zamanki gibi senin iyiliğini istiyor; kendisi yüzünden annenle düşman olmanı istemiyor, hepsi bu. Hem zaten annene küsme, bakarsın sana yakın zamanda bir sürpriz falan yapar, bence bu şansı kaybetme."
"Ne sürprizi, bir şey mi biliyorsun yoksa?"
"Hayır, sadece tahmin yürütüyorum. Akıllı ol, hayatın beklenmedik sürprizleri bir anda karşına çıkabilir diyorum. Sürprizleri beklerken de elindekileri kaybetme. Git Koray'dan özür dile. O seni çok seviyor. Kıymetini bil kardeşim, herkese böyle temiz bir sevgi nasip olmaz."
"Haklısın kardeşim, gönlünü alacağım zaten.
142🥀
Ben onsuz beş dakika bile küs kalamam, dayanamam ki!"
"Yerim seni, gel buraya," diyen Gül, Yeşim'e sımsıkı sarıldı.
Akşamüzeri Zümrüt, kızının odasına çıktı ve kapıyı tıkladı.
"Kızım, girebilir miyim?" diyerek kapı kolunu indirmeye çalıştı ama kapı açılmadı; çünkü Yeşim içeriden kilitlemişti.
"Yeşim, açar mısın lütfen? Konuşmamız gerekiyor."
Yeşim, kapının ardından annesine açmadan cevap verdi:
"Ders çalışıyorum, rahat bırakır misin beni lütfen!"
Zümrüt, bu cevap karşısında üzülse de pes etmedi:
"Tamam çalış güzel kızım ama sana bir müjdem var. Çok önemli... Koray'la ilgili!"
Yeşim, bunu duyar duymaz kapıyı ardına kadar açtı.
"Koray mı?!" diyerek şaşkınlıkla baktı.Zümrüt gülümsedi:
"Girmeme izin verirsen anlatacağım kızım."
"Tamam, geç," dedi Yeşim ve kapıyı kapattı.
Zümrüt, kızının ellerinden tutarak onu yatağın üzerine oturttu.
"Bak güzel kızım, bana kızdığının, hatta kırıldığının farkındayım."
"İyi, anlamış olman isabet."
Zümrüt gülümseyerek kızının pırıl pırıl parlayan altın sarısı saçlarını şefkatle okşadı.
"Canım kızım benim, babanın vefatından sonra benim bu hayatta senden başka değer verdiğim hiç kimse yok. Sen benim her şeyimsin, senin için dünyayı yıkarım. Bana bir gün darılman, kızman bile canımı o kadar çok yaktı ki... Düşündüm ve bir karara vardım. Aşkın uğruna gözümün önünde erimendense, sevgilinle özgürce, bir ömür boyu mutlu olmanı dilerim. Artık sizin ilişkinize karışmıyorum. Tarık Müdürle de konuştum, o da karışmayacak. Kararı size bıraktık. Eğer Koray oğlum seninle gerçekten ciddi düşünüyorsa, ben senin mutluluğun için eski sevgilimle bile dünür olmayı göze alıyorum. Çünkü sizi ayırarak elime bir şey geçmeyeceğini ama seni kaybedeceğimi anladım.
143🥀
Bu yüzden seni kaybetmeyi göze alamazdım. Büyük aşkınıza saygı duyuyorum; kararı size bıraktım, ne yaparsanız yapın arkanızdayım," dedi ve gülümsedi.
Yeşim, sevincinden gözyaşları boşanırken dayanamadı ve annesinin sözlerinin bitmesiyle birlikte coşkuyla bir çığlık attı:
"Ya anne sen ne diyorsun? Anne, sen gerçekten mi söylüyorsun? Anne bu duyduklarım rüya mı, hayal mi ne? Ciddi misin sen yaaa?! Gerçekten şimdi sen benim Koray'la ilişkime bir daha karışmayacak mısın? Gerçekten mi?"
"Ahaha, evet şapşal kızım, gerçekten. Gerçekten Koray'la ilişkine karışmayacağım. Ama eğer seni üzerse, işte o zaman ona söz veremem."
"Yok, yok, sevgilim beni hiç üzmez merak etme! Ay hâlâ inanamıyorum, çok mutlu oldum! Benim bu müjdeyi hemen Koray'a söylemem lazım. Ay anneciğim, seni çok seviyorum!" diyen Yeşim, annesinin boynuna sımsıkı sarıldı.
"Ben de seni çok seviyorum canım kızım, inşallah çok mutlu olursunuz."
"Çok teşekkür ederim. Ben şimdi Koray'la buluşacağım," diyen Yeşim, hızla evden fırlayarak Koray'ı aradı.
— Alo, sevgilim! Hemen buluşmamız gerek. Gül'ün evinin önünde buluşalım.
— Tamam, geliyorum.Yeşim, müjdeli haberin verdiği heyecanla koşar adımlarla Gül'ün evinin önüne vardı. On beş dakika sonra Koray da gelerek merakla sordu:
"Yeşim, sen iyi misin? Ne oldu gece gece?"
"Hem de hiç olmadığım kadar iyiyim!"
"Ne olduğunu anlatacak mısın artık?"
"Sıkı dur! Annemle baban artık ilişkimize karışmayacak. Özgürüz sevgilim, özgür!" diyerek hemen sevgilisinin boynuna atladı.
Yeşim'e sımsıkı sarılan Koray, şaşkınlıkla kekeledi:
"Sen... Sen ciddi misin Yeşim?"
"Evet sevgilim, annem bu gece benimle konuştu.
144🥀
Artık özgür olduğumuzu ve ileride evlenmek istersek de karışmayacaklarını söyledi."
"Bu... Bu harika bir haber lan! Harika be, sonunda! İyi de nasıl oldu bu?"
"Valla ilk duyduğumda ben de şoke oldum. Annemin kararıymış; 'Sizi ayırarak elime bir şey geçmeyecek, ben kızımı kaybetmek istemiyorum' dedi."
"Ya, bak gördün mü şimdi annenin kıymetini Yeşim Hanım? Bana posta koyarken iyiydi. Annen sırf seni kaybetmemek için eski sevgilisiyle dünür olmayı bile göze almış, sen hâlâ ona haksızlık ediyordun."
"Tamam sevgilim ya, özür dilerim. Doğru, sen haklıydın."
"Öyle kuru kuruya bir özürle kurtulamazsın," dedi ve keskin yeşil gözlerini Yeşim'in gül pembe dudaklarına dikti.
Yeşim, alt dudağını ısırarak ona karşılık verdi:
"Gel buraya şapşal!" diyerek onu yakasından tutup kendine doğru çekti ve dudaklarına bastırdı.
Gece nöbetini devralan Aslan Kara, hiç vakit kaybetmeden elini hızla askeri botunun içine uzattı ve Orhan'ın sakladığı telefonu çıkardı. Telefonu açıp rehbere girdi, isimleri sırayla tararken gözleri öfkeyle parladı.
"Dünyam" diye kaydedilen numarayı bularak hemen tuşladı. Telefon çok geçmeden açıldı.
— Aşkım, sonunda ya! Sonunda sesini duyabildim. Nasılsın, iyi misin? Alo? Aşkım? Cevap versene?
Aslan, içindeki tüm öfkeyi tek bir anda o kıza kustu:
"Kes sesini lan ahlaksız! Senin gibi kadın düşman başına! Nasıl yaptın lan? Nasıl kıydın, nasıl aldattın kardeşimi?!"
— Alo? Ne diyorsunuz beyefendi, siz kimsiniz? Orhan nerede? Beni neden siz aradınız? Kimsiniz siz?
"Kes sesini, daha fazla konuşma! Orhan yok, öldü! Öldürdünüz onu! Sen ve o pislik sevgilin, ikiniz benim kardeşimi hayalleriyle birlikte öldürdünüz! Duydun mu lan? Kına yak şimdi, kına! Orhan öldü!"
— NEEEEE?! Ahhh! Ne diyorsunuz siz, ne ölmesi?! Ne ahlaksızı, ne aldatması? Yok öyle bir şey! Kim diyor? Saçmalamayın, bana Orhan'ı verin. Bak, eğer bu yine Orhan'ın bana yaptığı askeri şakalardansa, ona söyle hiç komik değil! Hepsini affettim ama bunu affetmem, ona öyle söyle!
"Orhan öldü diyorum sana! Asıl sen neyi inkar ediyorsun?
145🥀
Orhan'ı öz kardeşiyle aldatan sen değil misin lan?!"
— Ne diyorsunuz siz beyefendi, ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu hiç?
Ne saçmalıyorsunuz Allah aşkına gece gece? Şaka mı bu? Orhan nerede? Ne ölmesi? Dalga mı geçiyorsunuz benimle? Kimsiniz siz ya, kim?!"
“Ben Aslan, Orhan'ın en yakın arkadaşıyım. Şu an nöbetteyim, Orhan öldü ve telefonu bende."
— Ne ölmesi ya, ne ölmesi? Gece gece kafa yedirtmeyin bana! Orhan'ı ver bana, sesini duymak istiyorum!"
“Lan öldü diyorum, öldü! Neyini anlamıyorsun? Öldü lan, gül gibi adamı siz ikiniz öldürdünüz! Orhan'ım sizin yüzünüzden canına kıydı! Allah belanızı versin!"
— Ne... Gerçekten mi... Orhan'ım öldü mü?!
Hattın ucundaki kadın, hıçkırıklara boğularak feryat figan ağlamaya başladı.
"Kes lan ağlamayı! Orhan'ım senin gibi bir kadını hiçbir zaman hak etmemişti zaten."
— Ben... Ben Orhan'ı çok seviyorum..."
“Kes lan! Madem seviyordun, niye kardeşiyle aldattın o zaman, ha?!"
— Ben aldatmadım! Asla! Öyle bir şey yok! Size kim ne söylediyse yalan, iftira, kuru iftira! Valla bak doğru söylüyorum! Ben Orhan'ı bekliyorum... Her zaman onu bekledim. Beni arasın diye saatlerce elimde telefonla bekledim. Allah rızası için söyle, ne oluyor orada?Aslan, kadının feryatlarını ve samimi hıçkırıklarını işittikçe sarsıldı. Bir an afalladı;
"Ne oluyor lan?" dercesine öylece kalakaldı.
"Ben uzun süredir nöbetteydim," dedi sesi titreyerek. "Sonradan yerimi Orhan devraldı. Orhan nöbetteyken ben ondan senin ona aldığın şarj aletini istedim. Sana çok kızgındı. Sebebini sordum, geçiştirdi; 'sonra anlatırım' dedi. Orhan nöbete girmeden önce yanına biri gelmiş, onunla konuşmuş. Ona, senin ve kardeşinin bir ilişkisi olduğunu, onu aldattığını söylemiş."
— Allah kahretsin! Bunu yapmış olamaz!"
“Neyi, kim?"
146🥀
— Orhan'ın çok yakın bir arkadaşı vardı, mahalleden... O da beni çocukluğumdan beri severdi, aşıktı bana. Orhan'dan önce hep benimle olmak istedi ama ben her seferinde onu reddettim. Çünkü ben Orhan'a aşıktım, biz birbirimizi seviyorduk. Bu çocuk geçen gün yine yanıma geldi. Bana, 'Seni Orhan'a yar etmeyeceğim! Ne olursa olsun buna engel olacağım ve sen benim olacaksın' dedi.
Salak, takıntı haline getirmişti bunu. Ben yine ona şiddetle karşı çıktım; 'Orhan askerliğini bitirecek ve ben onunla evleneceğim' dedim.
ORHAN'IMMM!!! ŞEREFSİZLER!!! Bizi ayırmak için Orhan'a yalan söylemiş, iftira atmışlar! Allah'ın cezaları... Ahhh! Orhan'ım gerçekten canına mı kıydı? Ahhh, cevap ver!!!
Aslan, duydukları karşısında donakaldı. Kıza az önce sarf ettiği ağır sözlerden dolayı mahcup mu olacağını, yoksa Orhan'ın gerçekten bir hiç, adi bir yalan uğruna ölüme gitmesine mi yanacağını bilemedi. Adeta başından aşağı kaynar sular dökülmüştü. Dili lal oldu, ne cevap vereceğini şaşırdı. Dudaklarından sadece tek bir cümle dökülebildi:
"Başınız sağ olsun..."
— ORHAN'IMMMMMM!!!!
Aslan bu acı çığlıklara daha fazla dayanamadı ve gözyaşları içinde telefonu kapatıp bataryasını söktü.
“Cehennemde yanmak istiyorsanız, iftira atın..."
21
Gecenin ayazında, beyaz bir gelini andıran ay gökyüzünde süzülüyordu. Gül, balkonda oturmuş, kapkaranlık göğe bakarak ışıl ışıl parıldayan yıldızları acı kahve gözleriyle takip ediyordu. Tam o anda gökyüzünden bir yıldız kaydı. Yıldızın kaymasıyla birlikte, Gül’ün yüreğine ani bir sıkıntı oturdu. Eli gayriihtiyari kalbine gitti; içindeki huzursuzluğa dayanamayarak hemen masadaki telefonuna uzandı. Ekranı aydınlattığı sırada, acı kahve gözleri de bir yıldız gibi parladı ancak bu parlaklık fazla uzun sürmedi. Gözlerindeki o fer, saniyeler içinde sönüverdi.Gül, okuduğu mesajla kalbindeki o anlamsız sıkıntının sebebini anlamıştı.
147🥀
Aslan Kara’dan uzun süredir beklediği o mesaj sonunda gelmişti gelmesine ama kelimeler hiç de iyi şeylerin habercisi değildi.
WhatsApp Mesaj Bildirimi
"Hiç iyi değilim Gül, bana yardımcı olur musun?”
Saat falına göre bu çift saatin anlamı netti:
Seni seviyor.
Gül, okuduğu mesajla bir an afallasa da içini amansız bir korku kaplamıştı. Diğer yandan da bu gizemli askerin ne yaşadığını deli gibi merak ediyordu. Hiç bekletmeden parmaklarını klavyede oynattı:
"Ne oldu, neden iyi değilsin? Neyin var asker? Neden bu kadar geç yazdın?"
"İstediğim sorudan başlayabilir miyim?
"Affedersin, seni merak ettim, o yüzden üst üste sordum.”
“Hiç tanımadığın birini merak etmen hoşuma gitti. Bunu duyduğuma sevindim. Geç yazdığım için de özür dilerim."
"İnsansın sonuçta, tanımasam da merak ederim. Özrünü kabul ettim. Cevap verecek misin artık? Neden geç yazdın ve neden iyi değilsin?"
"Öncelikle beni bekletmeden yazdığın için teşekkür ederim."
"Çünkü seni gerçekten çok merak ettim. İlk kez bana bu kadar uzun süre yazmamazlık yaptın. Korktum, başına bir şey geldi sandım."
"Beni şaşırtıyorsun Gül... Haklısın, farkındayım. Az buçuk tahmin etmişsindir zaten neden yazamadığımı. Oysa ben, beni hiç umursamadığını sanıyordum."
"Umursamasam zaten hiç yazmam. Evet, birkaç tahminde bulundum. Ya şarjın bitti ya da telefonunu yakalattın dedim. Doğru mu?"
"Zeki kız, doğru tahmin... Ama merak etme, telefonumu yakalatmam; o konuda profesyonelim."
"Belli oluyor zaten. Ne oldu Yabancı?"
"Aslan demeni tercih ederim. Adımla seslenirsen daha mutlu olurum."
"Pekala, ne oldu Aslan?"
"Benim başıma bir şey gelmedi ama çok yakın bir arkadaşımın geldi. Ve ben de ne yazık ki ona en yakın acı şahitliğimi yapmış bulundum."
"Anlamadım, şahitlik mi? Ne konuda peki?"
"Gül... Arkadaşım gözümün önünde intihar etti.”
148🥀
Gül, ekran aydınlığında donakaldı. Okuduklarına inanamıyordu.
"Ne! Ne diyorsun sen Aslan? Gerçekten mi? Ama neden? Çok şaşırdım, böyle bir şey duyacağımı hiç tahmin etmiyordum. Ne diyeceğimi bilemedim şu an... Başınız sağ olsun. Neden intihar etti peki?"
"Gül, nefes al ve sakin ol! Ben sana her şeyi tek tek anlatacağım. Fakat senden bir şey rica ediyorum, eğer izin verirsen tabii..."
"Tabii, söyle dinliyorum. Ne istersen?"
"Sesini duymak istiyorum. Buna gerçekten çok ihtiyacım var. Benimle konuşur musun?"
Gül, son mesaj karşısında adeta taş kesildi ve ne cevap vereceğini kara kara düşünmeye başladı. İlk aradığında "yabancı numara" diyerek kestirip attığı o adama; bu askere, Aslan’a şimdi geri dönmek istiyor muydu? Dakikalarca düşündü, mesajı görüldüde bıraktı. Derin muhasebelerin ardından bir karar verdi ve parmağı arama tuşuna gitti. Gül, o yabancı numarayı arıyordu.Telefon daha ilk çağrıda, sanki saniyelerdir bu an bekleniyormuş gibi hemen açıldı. Gül, heyecanla telefonu kulağına götürürken derin bir nefes verdi. Karşı taraftan Aslan’ın sesi duyuldu; sesinde minnettar ve rahatlamış bir ton vardı:
— Alo... Vazgeçtin sandım. Teşekkür ederim.
— Vazgeçmem. Sonuçta bana ihtiyacın olduğunu söyledin, değil mi?
İlk kez birbirlerinin sesini duyuyorlardı. İkisi de heyecandan ses tonlarına dikkat ediyor, kelimelerini olgunlukla seçmeye çalışıyordu.
— Doğru... Sesin çok güzel, adeta büyüleyici. Sesin böyleyse kim bilir sen nasılsın?
— Bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum, teşekkür ederim. Senin sesin de öyle; oldukça etkileyici ve karizmatik. Birbirimizin sesini test ettiğimize göre, artık bana gerçekten ne olduğunu söyler misin?
"Ara" dedin, aradım. Şimdi seni can kulağıyla dinliyorum.
149🥀
Aslan derin bir iç çekti.
— Haklısın, boşboğazlık ettim. Bir an sesini duyup büyülenince konudan saptım, kusura bakma. Konuya geçiyorum... İntihar eden arkadaşımın adı Orhan’dı. İntihar etmesinin sebebi ise benim sonradan öğrendiğim acı bir gerçek, daha doğrusu korkunç bir iftiraydı. Kafan karıştı farkındayım. İnan bana, nereden ve nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Çünkü hâlâ arkadaşımın pisi pisine gittiğine inanamıyorum.
— Aslan, öncelikle bir sakin ol. Şimdi dediklerimi yap: Gözlerini kapat ve derin bir nefes al. Çünkü bu şekilde anlatırsan hiçbir şey anlamayacağım. Tane tane ve lütfen sakince anlat, olur mu?
— Tamam, yapıyorum dediklerini... Bak şimdi; normalde benim nöbetimin bitmesine üç gün vardı ama Orhan benim nöbetimi devralmak istedi. Komutan da nöbetlerimizi değiştirdi. Ben bunu sonradan fark ettim, hatta nedenini sonradan duydum. Meğer Orhan’ın nöbeti erkene çekmesinin büyük bir sebebi varmış; o sebep kendisiymiş. Sırf bizden uzak, rahatça canına kıyabilmek için benim nöbetimi devralmış. Buraya kadar anladın mı?
— Evet, anladım. Dinliyorum. İntihar etmesinin asıl sebebi ne peki?
— Lanet olası, kuru bir iftira.
— İftira mı? Peki kim, neden ve niye iftira atsın arkadaşına?
— Gül, asıl sıkıntı da burada ya zaten. Ben nöbeti Orhan’a devrettikten sonra tam yatacağım sırada kötü bir gerçekle yüzleştim. Bizim koğuştan bir asker arkadaşım, Orhan’ı birinin ziyaret ettiğini ve ona o acı sözleri söylediğini duymuş.
— Nedir o acı gerçek?
— Sözde Orhan’ın kardeşiyle sevgilisi, o askerdeyken onu aldatmış.
— Ne? Oha! Şey... Affedersin!
Aslan’ın sesinde buruk bir tebessümün tınısı belirdi.— Sorun değil, ilk duyduğumda ben de tam olarak bu tepkiyi verdim, hatta raydan çıktım.
Ama sonra daha da acı bir gerçekle karşılaştım.
150🌹
Meğer Orhan’ı ziyaret eden o kişi, aslında Orhan’ın sevgilisinin azılı sapık bir aşığıymış; aynı zamanda Orhan’ın da güya yakın arkadaşıymış. Yani bu şerefsiz, sırf Orhan ile sevgilisini ayırabilmek için böyle bir iftira atmış. Orhan da bu yükü kaldıramadı ve kardeşim canına kıydı.
— Vay amına koyayım...
— Gül?
— E... Şey, çok çok özür dilerim! Bunu duyunca ben de raydan çıktım gerçekten. Normalde hiç küfürbaz bir insan değilim, bağışla beni.Aslan’ın hattın diğer ucundaki hafif kıkrtısı kulaklarına ulaştı.
— Ahaha... Şu durumda bile beni güldürdün ya, helal olsun. Hiç sorun değil. O şerefsiz bütün küfürleri hak ediyor zaten, hem senin ağzına da yakışıyor.
— Yok artık, abartma!
— Gerçekten, hayatımda duyduğum en güzel küfür diyebilirim.
— E peki, sen bunları nereden biliyorsun? Yani asıl gerçeğin bu olduğunu nasıl öğrendin? Askerdesin sonuçta.
— Orhan’ın telefonundan... Rahmetli olduktan sonra telefonunu bir şekilde kaptım ve o... O kadını, sevgilisini aradım. Ona saldırdım, hakaret ettim, içimdeki bütün nefreti kustum. Ama konuşmanın sonunda anladım ki meğer kız tamamen masummuş. Her şeyden habersiz, kuru bir iftiranın ortasında kalmış acıların kadınıymış o da. En kötüsü ne biliyor musun Gül?
— Ne?
— Meğer yıllardır yollarını gözlediği, askerlik bitiminde evlenmek istediği adamın ölüm haberini veren kişi benmişim. Dün gece, kardeşimin telefon rehberinde "Dünyam" diye kaydettiği o kadının dünyasını başına yıktım. Ben bu veballe nasıl yaşayacağım, inan hiç bilmiyorum.
Gül, sesini yumuşatarak teselli etmek istedi:
— Senin hiçbir suçun yok Aslan, kendine bu kadar yüklenme. Talihsiz ve gerçekten çok acı bir olay. Ağlamamak için kendimi zor tuttuğumu söylemeliyim, ikisine de çok yazık olmuş.
151🥀
Gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum çünkü bu aşk meşk konularında genelde hep Fransızımdır, pek anlamam. Ama bu hikayeyle benim de içim yıkıldı. Aslan, hiç değilse sen çabanla asıl gerçeği öğrendin. Ya hiç öğrenmeseydin? Ya yıllarca o masum kızın arkasından beddua edip hakaret etseydin? Asıl o zaman bu vebalin altından kalkamazdın. Arkadaşının ölümünden ne sen sorumlusun ne de senin bir suçun var. Orhan, acele bir kararla, hiç düşünmeden, mantıksız bir hamleyle herkesi ardında bırakmayı seçip kendi ipini ne acı ki kendi çekmiş. Bu onun kararıydı ve seni bağlamaz. Yakın arkadaşını kaybettiğin için hem öfkeli hem üzgünsün, anlıyorum. Ama bilirsin, "olmuşla ölmüşe çare yoktur." Kendini suçlama. Sen bana bunu açıkça söylemesen de ben hissettim, içten içe kendini bitiriyorsun. Doğru mu?”
Aslan derin bir sessizliğin ardından konuştu:
— Gül, gitgide sana hayran oluyorum. Zeki olmanın ötesinde, gerçekten çok doğru bir insansın. Sesinle ve sözlerinle insanları büyülediğine eminim; sanırım o büyüye ben de kapılıyorum. Evet, doğru... Kendimi suçladım.
— Peki neden?
— Çünkü ona yetişemedim. Daha önceden akıl edebilseydim, belki de ona engel olabilirdim diye düşündüm.
— Ama kaderin önüne geçemezsin Aslan. Çok üzgünüm, tekrardan başınız sağ olsun. O kızın yerinde olmayı da hiç istemezdim. Allah kimseyi sevdiğiyle sınamasın, düşmanımın başına bile vermesin böyle bir acıyı.
— Gül... Sen iyi misin?
— İyiyim... Asıl sen nasıl oldun, biraz toparlandın mı?
— Sayende çok iyiyim. Aradığın için, sesini duymama izin verdiğin için, engin fikirlerinle derdime ortak olduğun için teşekkür ederim.
152🥀
Yabancı olmama, bir asker olmana rağmen beni görmezden gelmedin ve bana bu şansı tanıdın. İyi ki varsın Gül.
— Rica ederim. Seni biraz olsun rahatlatabildiysem, kilometrelerce uzaktan derdine ortak olabildiysem ne mutlu bana.
— Tekrar arayabilir miyim peki, yoksa bu tek seferlik bir teselli miydi?
— Arayabilirsin tabii. Müsait olduğum sürece telefonlarını açmaya çalışırım.
— Teşekkür ederim. Bu gece bana çok iyi geldin. İyi geceler.
— Sen... Nöbette misin hâlâ?
— Evet, kardeşimin intihar ettiği alanda şimdi onun son nöbetini ben tutuyorum.
— Korkmuyor musun peki?
— Sen hiç hayatında korkak bir asker gördün mü Gül?
— Açıkçası görmedim, haklısın. Saçma bir soruydu.— Sorun değil, niyetini anladım. Kardeşimin canına kıydığı yerde onun nöbetini devralmak artık benim boynumun borcu. Bir nevi onun mezarını koruyormuş gibi hissediyorum, bu yüzden korku yok içimde.
— Güzel bir düşünce... Peki nöbetin bitince ne olacak? Telefonu gizli kullanıyorsun ya, tekrar görüşebilecek miyiz?
— Anladım ben seni Gül, merak etme sen! Ben sana ulaşmak için her yolu denerim.
— Peki, bunu duyduğuma sevindim. İyi geceler o halde.
— Sen rahat uyu diye ben burada şafak vaktini sayıyorum. Tatlı rüyalar.
— İlk kez şafak vaktinde konuşmadık Aslan, fark ettin mi?
— Farkındayım Gül... İlk kez, kardeşimden sonra doğacak olan o kanlı şafakta konuşamamanın acısını yaşıyorum.
— Vatan sağ olsun.
— Vatan sağ olsun!
Gül ve Aslan, son sözlerinin ardından telefonlarını aynı anda kapattığında şafağın sökmesine tam üç saat vardı. Gül, işittiklerine derinden üzülse de Aslan’ın o karizmatik sesini tam bir buçuk saat boyunca dinlemiş olmanın verdiği gizli bir mutluluğu yaşıyordu. Arkadaşının trajik sonu zihnini bulandırmış, kafasında derin soruların filizlenmesine yol açmıştı. Gerçi bu soruların birkaçını Aslan’a sorarak içini bir nebze rahatlatmıştı ama kalbindeki o sızı tamamen dinmiş sayılmazdı.
153🥀
Aslan ile konuşmak ona ne kadar iyi gelmişti? Onu gerçekten tanımak istiyor muydu? Annesinin tembihleri hâlâ kulağına küpe miydi yoksa esneyebilir miydi? Kalbinde hissettiği o sızının asıl sebebi neydi? Yeniden Aslan Kara ile konuşacak mıydı? Kendini ona gerçekten bu kadar yakın hissediyor muydu ve onun kendisini tanımasına tastamam izin verecek miydi? En önemlisi, Aslan’a güveniyor muydu? Gül, konuşmanın ardından derin bir nefes alarak kafasındaki soru işaretlerinden kaçmak istedi. Saate baktığında neredeyse sabah olmak üzereydi. Yatağına uzandı ve derin bir solukla acı kahve gözlerini karanlığa yumdu.
22
Yeşim, Koray, Gül, Tuna ve Gaye... Okul bahçesinin her zamanki merdiven başlarında bir araya gelmiş, neşeyle sohbet ediyorlardı. Yeşim ve Koray el ele tutuşmuş, birbirlerini aşkla süzüyorlardı; o sırada Tuna ve Gaye de sımsıkı sarılmış durumdaydı.Gül ise her zamanki gibi merdivenin en alt basamağına çökmüş, bir eli telefonda keyifle sigarasını tüttürüyordu. Gözünü ekrandan ayıramamasının sebebi, elbette Aslan Kara’dan gelecek bir mesaj ya da aramayı beklemesiydi. Birden telefonunun çalmasıyla heyecanlanan Gül, elindeki sigarayı aceleyle söndürüp yine Tuna’nın ayakkabısının ucuna doğru fırlattı. Telaşla ayağa kalkarak telefonu kulağına götürdü ve gruptan uzaklaştı.Yeşim, onun bu hâline bakıp sırıtırken arkasından seslendi:
"Asker enişteme selam söyle!"
Tuna, Gül'ün sigarayı yine kendi önüne atmasına her ne kadar canı sıkılıp ağzını büzse de bu durumu Gaye’ye çaktırmamaya çalıştı. Gül, bahçenin tenhalığına doğru ilerleyerek derin bir nefes aldı ve hattın ucundaki sesle konuşmaya başladı:
— Selam Aslan, nasılsın?
— Selam Gül. İyiyim, sağ ol. Sen nasılsın?
— Ben de iyiyim. Seni aradım ama müsait miydin bilemedim, kötü mü yaptım? Yani artık nöbet tutmuyorsun ya, o yüzden... Rahatsız etmiyorum, değil mi?
154🥀
— Gül, bir nefes alırsan cevap vereceğim.
— Tamam, şey... Sustum, seni dinliyorum.
— Ahahaha... Evet, doğru, nöbetim bitti. Ama şimdi daha da rahatım. Yani konuşmamızda artık hiçbir sakınca yok. Çünkü artık seninle konuşmam yasak değil. İstediğin zaman, istediğin kadar rahatça konuşabiliriz.
— Gerçekten mi?
— Gerçekten.
— E peki nasıl oldu bu? Ne değişti de yasak kalktı?
— Çünkü komando oldum. Bu yüzden artık serbest.— Komando mu?
— Sen her söylediğimi böyle tekrarlayacak mısın?
— Şey, pardon, haklısın... Ne diyeceğimi bilemedim ama senin adına çok sevindim. Tebrik ederim, sana da bu yakışır zaten.
— Ahaha... Çok sağ ol, eyvallah.
— Yani artık konuşmakta tamamen özgürsün?— Evet, hiç olmadığı kadar.
— Çok sevindim.
"Gül, hadi gidiyoruz!" diye arkadan seslenen Yeşim’in çığlığı, telefonun diğer ucundaki Aslan’ın zihninde bir şimşek çaktırdı.
— Şey Aslan, benim şimdi kapatmam gerekiyor. Nasıl olsa sonra görüşürüz.
— Gül, kapatma!
— Efendim?
— Gece de konuşalım. Kafama takılan bir soru var, onu netleştirmek istiyorum. Daha doğrusu, cevabını bizzat senden almak istiyorum.
— Tabii, konuşalım da... Ben de merak ettim şimdi, konu nedir?
— Gece konuşuruz. Sen arkadaşlarını bekletme.
— Tamam, hoşça kal.
— Sen de... Görüşürüz. Gül telefonu kapatırken merakı iyice kamçılanmıştı.
"Allah Allah, ne söyleyecek acaba?" diye kendi kendine mırıldanarak hızlı adımlarla Yeşim’in peşinden gitti. Aslan Kara ise telefonun diğer ucunda,
"Gül hadi kızım, Gül hadi gidiyoruz..." kelimelerini zihninde defalarca birleştiriyor, derin düşüncelere dalarak geçmişteki o anı hatırlamaya çalışıyordu.
Gece, ay gökyüzünü bir çarşaf gibi kapladığında Gül, balkondaki sandalyeye oturmuş, heyecanla Aslan’ın aramasını bekliyordu. Saate baktığında ekranın tam 02:02 olduğunu gördü.
155🥀
İki dakika sonra ellerini hafif bir titreme aldı. Telefonu çalmaya başlamıştı; arayan, beklediği kişiydi. Hiç bekletmeden ekranı kaydırıp yanıtladı:
— Alo, Gül?
— Efendim?
— Ne yapıyorsun?
— Balkondayım, yıldızları izliyorum. Sen?
— Senin kadar güzeller mi?
— Ne?
— Şey... Gece gece balkonda durup üşütme diyorum.
— Yok, ben alışkınım, üşütmem merak etme.
— Peki, nasıl istersen.
— Sen iyi misin?
— Evet, neden sordun?
— Sesin biraz garip geldi de ondan. Neyse, önemli değil. Sen nasıl komando oldum anlat bakalım?
— Kolay olmadı tabii, biraz zorlandım ama başardım. Üstelik rahmetli kardeşim Orhan’ın adına yeni inşa ettiğimiz Şehit Astsubay Orhan ŞiMŞEK Askeri Ocağı’nda görev yapıyorum şimdi.
— Senin adına gerçekten çok sevindim. Ama benim bildiğim komandolar gittikleri yerde uzun süre kalırlar, doğru mu?
— Doğru.
— Yani... Hiç dönmeyecek misin?
— Dönmeli miyim sence?
— Bilemiyorum... Sen bana ne söyleyecektin? Bir şey soracağını söylemiştin.
— Evet, tam o konuya gelecektim ben de, lafı ağzımdan aldın.
— Evet, dinliyorum?
— "Yuh öküz, önüne baksana! Terbiyesiz, şuna bak! İnsan bir özür diler, arkasına dönüp bir bakar 'Ben nerede enkaz bıraktım?' diye!"
Bu sözleri söyleyen sen miydin, Gül?
Gül, duydukları karşısında adeta şoka uğradı. Uzun bir süre sessizliğe gömüldü, dili lal olmuştu. O gün sokak ortasında haykırdığı bu sözleri Aslan’ın nereden bilebileceğini düşünürken birden zihninde jeton düştü.
— Gül?
— Sen... Sen bunu nereden... Yoksa o öküz dediğim...
— Bendim Gül. O öküz bendim.
Gül, ardı ardına darbeler yemiş gibi hissederek kendinden geçmişti. Sessizce kendi dizine vurarak hayıflanıyordu.
156🥀
— Ben... Aslan, gerçekten çok...
— Gül?
— Efendim...
— Özür dilerim. O an gerçekten kendimde değildim ve sana karşı büyük bir öküzlük yaptım. Bu yüzden senden gerçekten özür dilerim.
— Tamam, özrünü kabul ettim. Ben de senden özür dilerim, sana öyle çıkıştığım için gerçekten pişmanım. Yani, senin olduğunu nereden bilebilirdim ki?
— Haklısın, bilemezdin. Ama...
— Ama?— Kazayla da olsa sana çarpıldım... Yani çarptım. Seni henüz tanımıyorken sana dokunmuş bulundum. Canını yaktıysam, ardımda bıraktığım o enkaz için de tekrar özür dilerim.
— Aslan, rica ederim daha fazla özür dileme. Sonuçta ikimiz de birbirimizi tanımıyorduk, uzatmanın bir anlamı yok. Ben unuttum o günü.
— Ben unutmam... Unutamam.
— Neden?
— Çünkü senin adını ilk kez orada duydum. Sanırım annen arkandan seslenmişti. Seni ilk kez orada gördüm, orada tanıdım. Bugün telefonda o sesi duyunca tahmin ettim ve yanılmadığımı anladım.
— Anladım... Peki, öyle olsun. Aslan?
— Efendim?
— Sen o gün neden o kadar sinirliydin? Bana vurmamak için yumruğunu sımsıkı sıkıp direndiğini hatırlıyorum. Seni o kadar görmezden gelecek kadar öfkelendiren neydi?
— Gül, bunu şu an sana anlatamam. Çünkü henüz birbirimizi yeterince tanımıyoruz. Seninle konuşmayı çok isterdim lakin sabah erkenden içtimaya çıkacağım. Bu yüzden kapatmam gerekiyor.
— Anladım, sorun değil. Sonra görüşürüz.
— Gül?
— Efendim?
— Seni henüz tam olarak tanımasam da bu kadarlık sohbetten bile gerçekten çok memnun oldum. Seni bütünüyle tanımayı çok istiyorum. Çünkü...
— Çünkü?
— Gerçekten bana iyi geliyorsun.
— Ben de aynı fikirdeyim Aslan.
— Bunu duyduğuma sevindim. Gül?
— Efendim?
— Adını söylemek içimi hoş etti.
— İyi geceler komando.
— İyi geceler Gülüm... Şey, yani Gül.
157🥀
Gül telefonu kapattığında, dudaklarında ince bir tebessüm belirdi. Onun son kelimesini kendi kendine fısıldadı:
"Gülüm mü? Gülüm... Güzelmiş."
Yeşim de Koray’la uzun bir telefon görüşmesi yaptıktan sonra odasının kapısı açıldı ve annesi Zümrüt içeri girdi.
"Kızım, uyumadın mı sen hâlâ?" dedi yumuşak bir sesle.Yeşim, yüzündeki tebessümle karşılık verdi:
"Koray’la konuşuyordum anneciğim, birazdan yatacağım," diyerek annesinin elini sevgiyle öptü.
"Canım kızım benim... Seni böyle mutlu görmek beni o kadar huzurlu ediyor ki anlatamam.""Anneciğim, güzel annem... Sen hep benim yanımda ol, başucumda dur, başka hiçbir şey istemem.""Yeşim, böyle söyleme bak, dayanamam, ağlarım şimdi.""Anne, o gün beni çok korkuttun. Hâlâ hafızamdan silemiyorum o anları. Sanki her gün defalarca kez yeniden yaşıyormuş gibi hissediyorum. Neyse ki Taner Bey bir yolunu bulacak ve seni iyileştirecek.""Yeşim, canım kızım... Gerçeği ne kadar öğrenmiş olsan da ona yine her zamanki gibi 'baba' demeye devam et. Çünkü o, aranızda kan bağı olmasa bile bu sıfatı sonuna kadar hak ediyor. Taner bize en zor zamanımızda sahip çıktı, biliyorsun.""Biliyorum..." diyen Yeşim, gözlerini daldırarak iki gün önce hastanede yaşanan o dehşet dolu anları hatırladı.
İki gün önce
“ANNE!""Kızım!""Anne, duyduklarım doğru mu? Sen... Sen ölecek misin?"Zümrüt, o sırada kızını karşısında gördüğüne mi şaşırsın, yoksa sakladığı gerçeklerin açığa çıkmasına mı yansın bilemedi. Hızla ayağa kalkıp kızının yanına adımladı."Kızım, bak beni bir dinle...""Dinliyorum anne, cevap ver! Sen gerçekten hasta mısın? Az önce duyduklarım gerçek miydi?""Yeşim, neyi, ne kadar duydun inan bilmiyorum ama önce bir sakin ol. Ben sana her şeyi anlataca..."Zümrüt’ün cümlesi yarım kaldı.
158🥀
Bünyesi bu ağır yüzleşmeyi ve acıyı daha fazla kaldıramamıştı; bilinci kapanarak bir anda yere yığıldı.
"Anne! Anne, iyi misin?”
“Zümrüt!" diye bağırdı Taner Bey öne atılarak.
"Ambulansı ara Yeşim, hemen!"
"Ta... Tamam! Alo, 112!"
Yeşim, elleri titreyerek Tuna’nın numarasını tuşladı:— Alo, Tuna?
— Yeşim, neredesin sen? Okula geç kaldık!
— An... Annem... Tuna, koş!
— Ne?
Ne oldu Yeşim?
— Hastaneye gidiyoruz, koş! Annem yığıldı!
— Hangi hastane?
— Sırma Hastanesi, uç Tuna, uç!
— Tamam geliyorum, sakin ol!
Tuna telefonu kapatır kapatmaz şoförüne döndü:
"Abi, beni hemen Sırma Hastanesine yetiştir. Bas gaza, çabuk!"
Zümrüt, ambulansla hızlıca hastaneye kaldırılırken, Taner Bey ve Yeşim de peşinden ayrılmadı.
Yeşim, yolda gözyaşları içinde Koray’ı aradı.
— Alo, aşkım!
— Hele şükür güzelim, sonunda ulaşabildim sana!
— Koray, ben...
— Yeşim, ağlıyor musun sen? Ne oldu, niye ağlıyorsun? Cevap ver!
— Koray... Annem ölüyor!
— Ne? Ne diyorsun sen? Zümrüt Hanım’a ne oldu?
Koray’ın yanındaki Gül de panikle sordu:
"Ne oluyor Koray? Korkutma beni!"
"Bir saniye Gül, anlamaya çalışıyorum," diyerek Yeşim’e döndü:
— Yeşim, güzelim önce bir sakin ol. Tane tane anlat ne olduğunu.
— Sırma Hastanesine gidiyoruz Koray, yetiş!
— Tamam güzelim, hemen geliyoruz.
Gül, Koray’ın peşine takıldı:
"Ne oluyor Koray, söylesene? Yeşim iyi mi?"
"Yeşim iyi de annesi hastaneye kaldırıldı."
"Ne? Niye? Ne oldu Zümrüt Hanım'a?"
"Bilmiyorum Gül, gidince öğreneceğiz."
"Ben de geliyorum!"
O sırada yanlarında beliren Gaye, konuşmaya şahit olup kendini öne attı:
"Ben de!"
Koray tepki gösterdi:
"Gaye? Senin ne alakan var?"
Gaye, Gül’e imalı bir bakış fırlatarak,
"Bu hâldeyken Tuna’yı yalnız bırakamam," dedi.
Gül, buruk bir tebessümle karşılık verdi:
"Haklısın Gaye, bence de gelmelisin. Tuna’nın gerçekten sana çok ihtiyacı olacak."
159🥀
"İyi, hadi o zaman gidin," diyen Koray’ı, Gül’ün uyarısı durdurdu:
"Koray, baban? Asıl babana haber vermemiz lazım."
"Haklısın kanka, kafa mı kaldı bende!"
Koray, koşar adımlarla babası Tarık Bey’in odasına yöneldi ve kapıyı sertçe açtı.
"Çüş! Dingonun ahırı mı lan burası? Oğlum, sen nereye girdiğinin farkında mısın?"
"Baba, azarı sonra işitirim. Çok önemli bir konu var, seni de yakından ilgilendiriyor."
"Nedir o oğlum?"
"Baba, Zümrüt Hanım’ı acile kaldırmışlar. Durumu fena sanırım, Yeşim onun öleceğini söylüyor."
"Ne? Ne diyorsun lan sen? Ne ölmesi? Çabuk, hemen gidiyoruz! Hangi hastanedeler?"
"Sırma Hastanesindeler. Kızlar da bizimle gelecek."
"Kızlar mı?"
"Gül ile Gaye."
"Hey Allah'ım... Kızlar, hadi çabuk!"
Tarık Bey’in önderliğinde, on beş dakika içinde hastaneye ulaştılar.
Acil servis kapısının önünde Yeşim, Tuna’ya sımsıkı sarılmış hıçkırıklar içinde ağlarken, Taner Bey de bir köşede sessizce için için gözyaşı döküyordu.
O sırada Koray’ın sesi koridorda yankılandı:
"YEŞİM!"
Yeşim, sevgilisinin sesini duyar duymaz Tuna’nın kollarından sıyrılıp Koray’a koştu ve ona sımsıkı sarıldı.
"Koray! Koray, annem ölüyor... Kraliçem ölüyor!"
"Şşşt, tamam, sakin ol sevgilim. Düzelecek her şey, sakin ol."
Gaye de Tuna’yı görür görmez yanına gidip sarıldı. Tuna’nın gözleri ise hâlâ uzaktaki Gül’ün üzerindeydi. Gaye’ye sarıldığı esnada gözlerini Gül’e çevirip, buruk bir tebessümle sessizce selamlaştı. Gül de uzaktan aynı sessizlikle ona karşılık verdi.
"Tuna, iyi misin?" diye sordu Gaye.
"Gaye, hoş geldin. Sen nereden duydun bunu?"
"Koray ve Gül konuşurken duydum."
"Yani onları mı dinliyordun?"
"Konumuz şimdi bu mu Tuna? İstemiyorsan gidebilirim.
160🌹
Ben her şeye rağmen gururumu çiğneyip yanına geliyorum, senin bana yaptığı muameleye bak! Gidiyorum!"
Gaye tam arkasını dönüp gidecekken Tuna onun kolundan sertçe tutup kendine çekti. Gözlerinin içine bakarak fısıldadı:
"Gitme! Sana ihtiyacım var," diyerek ona yeniden sarıldı.
Gaye, kazandığı bu zaferin edasıyla Gül’e karşı üstünlük taslar gibi gövde gösterisi yapıyordu; Tuna’yı yeniden elde etmenin gururunu yaşıyordu. Yeşim ise Koray’dan ayrılıp can dostu Gül’ün kollarına sığındı.
"Gül, annem..."
"Yeşim, ne oldu annene? Nesi var?"
"Ben de bilmiyorum, yeni öğrendim. Ölümcül bir hastalıktan söz ediyordu."
"Ölümcül mü? Eğer öyleyse..."
"O zaman ne Gül? Korkutma beni!"
"Ka... Kanser olabilir mi?"
"Kanser mi?"
Yeşim, bu kelimeyi duyar duymaz bakışlarını Taner Bey’e dikti. Öfkeyle adamın üzerine yürüdü:
"Sen biliyordun, değil mi? Biliyordun ama bize söylemedin! Neden ya, neden? Bana, annemin kanser olduğunu benden neden sakladın?!"
Hırçınlaşan sevgilisini zapt etmek için Koray araya girip ona sımsıkı sarıldı. Gül de Yeşim’i sakinleştirmek adına desteğe koştu:
"Bana bırak Koray," diyerek Yeşim’i kendine çekti. "Bebeğim, güzelim, sakin ol. Annen çok güçlü bir kadın, hemen pes edecek biri değil. Koskoca Zümrüt Kurt o ya, korkma! Bizim okul müdürünü bile dize getirdi, hastalığını mı yenemeyecek? Öncelikle annen için dik durmak zorundasın. Gel seninle kantine gidip bir su alalım."
"Annemden bir haber almadan şuradan şuraya adımımı atmam!"
O esnada Taner Bey yanlarına yaklaştı:
"Yeşim, benimle gel. Sana bütün gerçekleri anlatacağım. Annene verilmiş bir sözüm vardı lakin madem öğrendin, artık her şeyi bilmeye hakkın var. Tuna, sen de bizimle gel!"
Tuna, Gaye’nin elini bırakarak, "Gitmem gerekiyor," dedi ve hızlı adımlarla babası ile Yeşim’in peşinden ilerledi.
161🥀
O sırada koridorun diğer ucundaki Tarık, kapının arkasından, yeşil gözlerinden süzülen yaşlarla gençlik aşkının durumuna yanıyordu. Kapıya sert bir yumruk indirerek mırıldandı:
"Zümrüt... Zümrüt’üm, vazgeçilmez tek aşkım... Aç gözlerini, bana yeniden o güzel gözlerinle bak..."
Taner Bey, Tuna ve Yeşim, hastanenin kafeteryasındaki bir masaya geçtiler. Önlerindeki sıcak çaylardan yükselen duman eşliğinde Taner Bey, güçlükle söze girdi:
"Öncelikle çocuklar... Nereden ve nasıl başlayacağımı inan bilmiyorum. Bildiğim tek şey, artık bütün hakikati öğrenmeniz gerektiğidir."
"Ne oluyor baba? Ne hakikati?"
"Sözümü kesme Tuna, sadece dinleyin. Sonra ne soracaksanız sorarsınız... Yıllar önce, ben bugünkü konumuma gelmeden, henüz bir CEO değilken Ankara’da bir iş toplantısındaydım. Lüks bir otelde arkadaşlarımla yemek yiyordum. Ta ki o kara günü yaşayana dek... Geçmişten husumetli olduğum birkaç adam tarafından bana o otelde suikast düzenlendi. Tam öleceğimi düşündüğüm an, o kahraman yiğit öne atılıp beni kurtardı..."
Yeşim, gözyaşları içinde Taner Bey’e baktı:
"Ba... Babam..." Kekeleyerek devam etti: "Hatırladım o günü... Beş yaşlarındaydım sanırım. Ailecek güzel bir akşam yemeği yiyorduk."
"Baban mı?" diye hayretle araya girdi Tuna.
Taner Bey, gözleri dolarak devam etti:
"Evet... Senin o kahraman polis baban, benim hayatımı kurtardı. Ama benim hayatımı kurtarırken kendisi maalesef şehit düştü."
"Tamam, sus! Yeter!" diyerek birden ayağa fırladı Yeşim."
Asıl hikaye bundan sonra başlıyor. Otur ve dinle kızım."
Yeşim, kendini zorlayarak yerine oturdu."
Baban kollarımın arasında son nefesini vermeden önce sizi, yani anneni ve seni bana işaret etti. Güçlükle, 'Onlar sana emanet. Karıma ve kızıma göz kulak ol, gözüm arkada gitmeyeyim. Söz ver bana, onlara sahip çıkacak mısın?' dedi."
162🥀
Yeşim daha fazla dayanamayarak hıçkırıklara boğuldu:
"BABACIĞIM! BABAAA!.."
Taner Bey, ağlayan genç kızın acısına ortak olarak konuşmasını sürdürdü:
"Ben annenle, sırf babanın o vasiyetini tutmak ve bana verdiği can borcunu ödemek için evlendim. Size gerçekten sahip çıkabilmek adına yapılan, sadece kağıt üzerinde kalan formalite bir evlilikti bu. Hani bu sabah annene 'Hamileysen söyle' demiştin ya Yeşim...
Annen hiçbir zaman benden hamile kalmadı, kalamazdı da. Çünkü biz onunla hiçbir zaman gerçek bir karı koca gibi yaşamadık. O, benim gözümde her zaman hayranlık duyduğum, vefat eden bir kahramanın emaneti olarak kaldı. Hiçbir zaman aksini düşünmedik, şehit baban Ufuk’un aziz hatırasına ihanet etmedik. Sadece birbirimize sığındık. Siz bana kağıt üzerinde de olsa gerçek bir aile duygusunu yaşattınız. Rahmetli eşimi doğumda kaybettikten sonra Tuna ile ne yapacağımı bilemez bir hâldeydim. Ama sen ve Zümrüt hayatımıza dahil olunca, ben sizi gerçekten çok sevdim. Yeşim, sen azminle tıpkı baban gibisin. Seninle hep gurur duydum. Ne karar verirsen ver, her daim arkanda olduğumu unutma canım kızım."
"BABAM!" diyerek Taner Bey’e sımsıkı sarıldı Yeşim.
Tuna ise dökülen sessiz gözyaşlarının ardından sessizliğini bozdu:
"Demek sırrın buydu ha baba? Ben yıllarca senden hep nefret ettim. Kendi öz oğluna göstermediğin ilgiyi ve sevgiyi neden hep bir el kızına veriyorsun diye düşünüp durdum. Demek bu yüzdenmiş... Yeşim, her şey için senden tüm kalbimle özür dilerim. Baba, sana karşı beslediğim o haksız öfke için senden de özür dilerim. Ama şimdi seninle gurur duyuyorum. İyi ki bizim babamızsın." diyerek Tuna da babasının boynuna sarıldı.
"Annem..." dedi Yeşim, gözlerini silerek.
"Annemin gerçekten nesi var?"
"Zümrüt, bir yıl önce kan kanseri olduğunu öğrendi.
163🥀
Yıllardır tedavi görüyordu ama sonuç değişmedi. Sana iş toplantısına gidiyorum dediği zamanlarda aslında hastanede tedavi görüyordu. İki hafta önce doktorlar kesin teşhisi koydu..."
"Ve...?"
"Yeşim, güzel kızım... Annenin çok az bir ömrü kaldı."
"Ne kadar az?"
"İki ya da üç ay."
"NE?! HAYIR, OLAMAZ!"
"Yeşim, sakin ol!"
"Hayır, benim annem ölemez!"
"Ölmeyecek Yeşim! İnan bana, onu yaşatmak için elimden gelen her şeyi yapacağım. Ama senden tek bir isteğim var: Ne olursa olsun annene karşı normal davran, ona sakın acıyarak bakma, üzüntünü belli etme. O bu hayatta en çok seni önemsiyor. Senin yıkıldığını görürse, bu stres onun hastalığını daha da hızlandırır. Şimdi bana söz ver, güçlü duracaksın. Söz mü?"
Yeşim, güçlükle yutkunarak cevap verdi:
"Söz."
"Tuna, sen de!"
"Söz baba."
"Ben annemi görmek istiyorum, kalkalım artık."
Günümüz
Annem... Ben sensiz yaşayamam. Yalvarırım ölme," diyen Yeşim, yatağın kenarında annesine sımsıkı sarıldı.Zihninde, hakikatin o soğuk ama dürüst yüzü yankılanıyordu:
“Bırak hakikat incitsin seni, bir yalan avutacağına..."
23
Gül, telefonun kulak tırmalayan alarm sesiyle yataktan fırlayarak uyandı. Aceleyle okul formasını üstüne geçirip beline kadar uzanan dalgalı saçlarını tepeden sıkı bir at kuyruğu yaptı. Çekik gözlerine siyah göz kalemi ve maskara sürerek bakışlarındaki derinliği ortaya çıkardı. Gül pembesi rujuyla dolgun dudaklarını tazeledikten sonra çantasını sırtına takıp hızla odasından çıktı.Tam evden çıkacağı sırada, o saatte hiç alışık olmadığı bir manzarayla karşılaştı.
164🥀
Kahverengi gözleri şaşkınlıkla parıldarken, mutfakta ayakta dikilen annesine seslendi:
"Anne! Sen iyi misin?"
"İyiyim kızım.""Neden bu saatte ayaktasın anne, bir şey mi oldu?"
"Hayır kızım, iyiyim merak etme. Sadece susamıştım."
"Bak anne, eğer bir şey varsa ve benden saklıyorsan... Sen de Yeşim’in annesi gibi olursan var ya..."
"Gül, sakin ol kızım! İyiyim ben, bir şeyim yok, korkma."
"Halsiz görünüyorsun anne, yüzün bembeyaz baksana."
"Çok yorgunum kızım sadece, hepsi bu."
"Emin misin?"
"Evet kızım. Sahi, Yeşim’in annesine ne oldu, neyi var?"
Gül derin bir iç çekerek annesinin elindeki sürahiye ve bardağa uzandı. Kendine bir bardak su doldurup bir solukta içtikten sonra soruyu yanıtladı:
"Evet, şu anda hastanede yatıyor. Doktorlar çok az ömrünün kaldığını söylüyorlar ama kesin bir şey de değilmiş; anlayacağın durum hâlâ stabil."
"Tamam kızım, bunu öğrendiğim iyi oldu. En kısa zamanda geçmiş olsuna gideceğim. Hadi, sen daha fazla geç kalmadan okuluna git bakalım."
"Tamam," diyen Gül, tam kapıya yöneleceği sırada duraksadı. Arkasına dönüp ani bir hamleyle annesine sımsıkı sarıldı.
"Annem, ben sensiz yaşayamam. Sen benim yol göstericimsin; senin yokluğunda kaybolurum, bu acıya dayanamam. Yokluğunu düşünmek dahi istemiyorum. Bu yüzden sözümü dinle ve kendine çok iyi bak. Çünkü sana çok ihtiyacım var."
Annesi Filiz Hanım da aynı şefkatle kızını kolları arasına aldı. Kızının mis kokulu saçlarını okşarken bilgeliğini konuşturdu:
"Canım kızım benim, aynısını ben de senin için diliyorum. Ama ne demişler; büyük lokma ye, büyük konuşma diye... Rabbim ne senin yokluğunu bana ne de benim yokluğumu sana göstersin. Dilerim ikimizin de ömrü uzun olur.
165🥀
En kısa zamanda Zümrüt Hanım da eski sağlığına kavuşup kızına döner. Hem şunu da unutma küçük hanım; bugün benim için 'yaşayamam' dediğini, ertesi gün bir el adamı için dilersin. İşte o zaman görüşeceğiz seninle."
Gül, annesinin bu son sözleriyle içinin titrediğini hissetse de çaktırmadan, bıyık altından kinayeli bir karşılık verdi:
"Kim, ben mi? Hah, yok artık anneciğim, sen de abarttın yani! Ben mi? Hiç güleceğim yoktu. Bir el adamı için mi yaşayamayacağım? Asla böyle bir şey olmaz! Pih... Yok artık, saçmalama anne ya! Nereden çıkarıyorsun bunları?"
Filiz Hanım sırıtarak, kuşkulandığı bu konunun üzerine gitmek yerine kızının geç kalmak üzere olduğunu fark edip durumu tatlı diliyle geçiştirmeyi seçti:
"İyi bakalım Gül Hanım, siz öyle diyorsanız öyle olsun. Ama ne demiştik? Asla büyük konuşmak yok. Hadi hadi, geç kaldın deli kız," diyerek kızını uğurladı.Gül otobüs durağına yaklaştı. Her zamanki gibi bir sigara yakıp kulaklığından yükselen müziğin ritmine odaklanarak mırıldanmaya başladı. Sigarasından çektiği beşinci dumanı ciğerlerine hapsettiği sırada, kahverengi gözleri aniden tanıdık bir çift ela gözle buluştu. Derin bir nefes alarak, karşıdan bitkin bir halde gelen arkadaşına sımsıkı sarıldı.
"Eh be kızım, neredesin? Ağaç oldum burada, birazdan kök salacaktım!"
Yeşim, bu espriye soluk bir tebessümle eşlik etmekle yetindi:
"Haklısın kardeşim, kusura bakma. Gül, ben anneme bir söz vermiştim. Olaylardan sonra sana söyleyecektim ama kafam mı kaldı kızım? Unuttum işte."
Gül kaşlarını çatarak merakla sordu:
"Ne oluyor Yeşim, korkutma beni."
"Endişelenecek bir şey yok. Annem hastaneye yatırılmadan önceki son konuşmamızda, bundan sonra Tuna’yla birlikte aynı makam aracıyla okula gitmemizi tembihlemişti. Biliyorsun, servise sırf senin için biniyordum.
166🥀
Ama artık ona bir söz vermiş bulundum. O yüzden her sabah seninle gelemeyeceğim kardeşim, üzgünüm," dedi ve nazlı bir çocuk edasıyla dudaklarını büktü. Gül dayanamadı; yüzüne yayılan sıcak bir tebessümle arkadaşına tekrar sarıldı.
"Hiç sorun değil kardeşim, sen yeter ki üzülme. Hiçbir şey annenden daha kıymetli değil. Hem fena mı oldu? Kurtulmuş oldun işte benim sigara kokumdan ve boş çenemden."
"Yaaa Gül!"
"Hah, şöyle gül kızım ya."
"Sayende kardeşim."
"Bak göreceksin, annene hiçbir şey olmayacak. Sakın aklına kötü senaryolar getirme. O, koskoca Zümrüt Hanım be! Hangi çılgın ona zincir vuracakmış?"
"Ya Gül, tamam, saçmalama artık."
"Bunların hepsi senin yüzünden güzelim."
"Aha, arabeske de bağladı, tamam nanayı yedik! Hahaha, ben en iyisi sevgilimi arayayım da beni kurtarsın."
"Aynen ara, 'help me' demeyi de unutma."
"Seni seviyorum kardeşim, iyi ki varsın. Yüzümü güldüren tek dostum sensin. İyi ki varsın canım Gül'üm."
"Ah be kardeşim, 'Gül'üm' demeyeydin iyiydi..."
"Niye ya?"
"Neyse, sonra anlatırım."
"Aha, bir şey olmuş! Çabuk dökül... Yabancı mı?"
Gül sustu. Yeşim tahminleri sıralamaya devam etti:
"Asker eniştem?"
Gül yine sustu.
"Etkisiz eleman?"
Gül hiçbir tepki vermeden bön bön bakmayı sürdürdü.
"Aslan mı? Ay Gül, cevap versene ya! Şurada adamı kaç şekle soktum!"
"Çünkü saydıklarının hepsi oydu. Ama şimdi anlatmayacağım. Başka bir zaman, daha geniş ve güzel bir vakitte anlatırım. Henüz çok erken."
"Ne erkeni Gül ya, iyice çatlattın insanı! Aşk olsun sana!"
Yeşim’in sitem dolu bu çıkışına karşı Gül kaşlarını çatarak sert bir yanıt verdi:
"Aşk mı? Allah korusun, benden uzak olsun!"
"Öyle deme kız, aşk çok güzel bir şey. Valla bak, tadınca bir daha etkisinden çıkamıyorsun."
"Evet Yeşim, gayet iyi biliyorum.
167🥀
O enkazın altında kalmanın da oradan çıkamamanın da ne demek olduğunu gayet iyi biliyorum. Bu yüzden uzak dursun zaten."
Yeşim mahcup bir tavırla geri adım attı:
"Gül, kardeşim... Ben onu kastetmemiştim, gerçekten çok özür dilerim. Sana o günleri hatırlatmak istemezdim."
"Üzülme, hatırlanmaya değer bir insan değil sonuçta."
"Gül, bak..."
"Tamam Yeşim, sen makam aracına mı biniyorsun ne yapıyorsan yap. Okula geç kalıyoruz zaten, servis de geldi. Sınıfta görüşürüz," diyen Gül, sigarasını söndürüp servise bindi. Geçmişi hatırlatacak her şeyden kaçmak ister gibi kulaklığından hareketli bir parça açtı. Şarkının ritmine kapılıp neşeyle gülerken, hayatın getirdiği küçük sarsıntılardan anlığına da olsa uzaklaşmayı başarmıştı.On beş dakikanın sonunda ders zili çaldı. Gül sırasında oturmuş, elindeki kara kalemle defterine istemsizce değişik motifler karalıyordu. Tam o sırada Yeşim ve Koray, el ele, güle oynaya sınıfa girdi. Onları gören Gül gayriihtiyari gözlerini devirdi. Keskin ela gözleriyle bu durumu hemen fark eden Yeşim, neşeyle öne atıldı:
"Benim canım arkadaşım ne yapıyormuş burada? Aman aman, neler de karalıyormuş!" diyerek Gül’e sımsıkı sarıldı.Gül ise hiçbir sıcaklık göstermeden, alaycı bir tavırla mırıldandı:
"Oldu olacak ağzıma bir de emzik tık Yeşim, tam olsun," diyerek defterini sert hareketlerle karalamaya devam etti.Yeşim dudaklarını büküp önce Koray’la göz göze geldi, ardından bakışlarını tekrar Gül’e çevirdi. Arkadaşının önündeki defteri hafifçe çekti; üzerini belki de bin kez karaladığı o kuru kafa çiziminin üzerinden elini kaldırıp, Gül’ün kalem tutan parmaklarını kavradı:
"Özür dilerim Gül. Eğer hâlâ sabahki olaydan dolayı bana tavır yapıyorsan, gerçekten tüm kalbimle özür dilerim," diyerek tatlılıkla gülümsedi.Gül kaşlarını çattı.
168🥀
Arkadaşının masumiyetle bakan o büyülü ela gözlerine bakınca daha fazla dayanamadı ve konuyu kapattı:
"İnan bana Yeşim, artık benim için hiçbir önemi yok."
"Bir önemi olmadığı için mi sevgilime bu kadar tafra yapıyorsun Gül?" diyerek araya giren Koray, bir anda ortamı gerdi.Sınıfta esen bu hafif gerginlik rüzgârını, Gül sivri dili ve alaycı sırıtışıyla savuşturmayı bildi:
"Seni ilgilendiren bir konu olduğunu sanmıyorum Koray, o yüzden boşuna yorum yapma. Ayrıca o senin sevgilinse benim de kardeşim. Onunla nerede ve nasıl konuşacağımı senden daha iyi bildiğim kesin. Yeşim’e tafra falan yapmadım; bir anlığına bozuldum, geçti bitti. İnan bana üzülmedim Yeşim, beni kırmadın yani, içiniz rahat olsun... Olsun!" derken acı kahve gözlerini imalı bir tavırla Koray’ın zümrüt yeşili gözlerine dikti.
"Tamam ya, geçti gitti işte. Benim yüzümden kavga etmeyin. Ders başladı zaten. Hadi sevgilim, dön önüne," diyen Yeşim, Koray’ı o büyüleyici bakışlarıyla ikna ederek lafı ağzına tıkadı ve önüne dönmesini sağladı.Gül karalamayı bırakıp derin bir iç çekti.
"Hangi dersti bu?"
"Tarih."
"İyi, ben uyuyorum. Zil çalınca uyandır, sigara içeceğim."
"Saçmalama Gül, ne uyuması? Kalk, hoca kızacak."
"Yeşim, ben geçen tarih sınavından kaç almıştım?"
"100."
"Başka kim almıştı?"
"Kimse."
"O zaman sus ve dersini dinle şimdi! Tekrar ediyorum, zil çalınca kaldır."
"Tamam," diyerek pes eden Yeşim dersi dinlemeye koyulurken, Gül çoktan bir deve kuşunun kafasını kuma gömmesi gibi başını sıraya gömmüş, kırk beş dakikalık derin bir uykuya dalmıştı.Kırk beş dakika sonra, hocanın sesi sınıfta yankılandı:
"Evet çocuklar, şimdiki son konumuz Malazgirt Savaşı. Kitabınızın 125. sayfasında yer alan bu savaş hakkında kimler yorum yapacak?"
Hocanın gözleri tam o esnada sıraya gömülmüş uyuyan Gül’e takıldı.
169🥀
Ancak onun dersin en başarılı öğrencisi olduğunu bildiğinden durumu görmezden geldi.
"Evet çocuklar, yok mu söyleyecek kimse?" diyerek sınıfa sitem eden hoca, öğrencilerin sessizliği karşısında hayal kırıklığına uğramıştı. Sınıftakiler birbirine bakarken, Gül sinirle gözlerini açtı ve aniden sırasından fırlayarak sessizliği patlattı:
"Harbiden ya! Sizin yüzünüzden canım uykumu yarım bıraktım. Siz ne tembel bir sınıfsınız böyle! Kitabın önündeki yazıyı okuyup söyleyecek bir Allah’ın kulu yok mu gerçekten? Şaka gibisiniz! Kusura bakmayın kardeşlerim ama siz de buna dahilsiniz," diyerek Yeşim ve Koray’ı sert bakışlarla süzdükten sonra konuşmasını sürdürdü:
"Çok affedersiniz hocam ama hak ettiler, daha fazla dayanamadım. Bu tembellerden size hayır gelmez, en iyisi ben anlatayım. Açın kulaklarınızı da beni iyi dinleyin! Malazgirt Savaşı; 26 Ağustos 1071 tarihinde, Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’e karşı Malazgirt Ovası'nda kazandığı bir zaferdir. Yalnızca Türk-İslam ve Bizans tarihinde değil, dünya tarihinde de bir dönüm noktası olmuş, sonuçları günümüze kadar ulaşmış bir savaştır. Anladınız mı?"
Hoca dayanamayıp Gül’ü alkışlamaya başladı:
"Aferin benim güzel, akıllı, zeki kızıma! Püh size be... Şu sınıfa bak, vallahi rezillik. Şimdi hepinize ceza: Gül’ün söylediklerini harfi harfine ezberleyene kadar, tıpkı ilkokuldaki gibi onar kere yazacaksınız, anlaşıldı mı? Teşekkürler Gül. Sınıfta uyuyan bir tek sendin ama beni dinleyen en iyi ve en çalışkan öğrencim de sensin. Aferin kızım, sözlüne yüz puanı ekliyorum."
Hoca, tüm sınıfı ödev cezasıyla baş başa bıraktıktan sonra sınıftan çıktı. Tam o sırada zil çaldı. Sınıftakilerin öfkeli bakışları bir anda Gül’e döndü.
170🥀
O nefret dolu gözlerden sıyrılmak isteyen Gül, şeytani bir sırıtışla hamlesini yaptı:
"Zil çaldı!" diyerek hedef şaşırttı ve koşarak sınıftan kaçtı. Koray ve Yeşim de sitemkar tebessümlerle hemen peşine takıldı.Gül çoktan merdiven başına varmış, sigarasını yakmıştı. İkinci nefesini çektiği sırada Yeşim yanına geldi. Büyülü ela gözleri, kızgın bir boğayı andıran yüz ifadesiyle adeta isyan ediyordu.
"Ne oldu?"
"Bu yaptığın oldu mu şimdi Gül?"
"Çok güzel oldu. Bütün sınıf hak etti bunu. Sizin yüzünüzden uykum bölündü, daha ne olsun!"
"Hay sıçayım senin uykuna da sana da! Senin yüzünden madara olduk burada Gül Hanım, o ne olacak?" diyerek çıkıştı Koray.
Gül sinirle sigarasını söndürüp kendini savundu:
"Laf etme bana! Daha önünüzdeki yazıyı okumaktan acizsiniz, gelmiş burada bana artistlik yapıyorsunuz. Adam gibi okuyun siz de. Bir Allah’ın kulu kalkıp şu basit savaşı anlatmadı ya... Dersten nefret eden ben, dinlemeyen ben, uyuyan ben; ama sınavdan yüz alan yine ben. Niye lan? Niye bir tek ben?"
"Ne bileyim kızım, o da senin sorunun."
"Hayır gerizekalı, sizin sorununuz! Siz gözünüz açık ayakta uyurken, ben gözlerim kapalı hocayı can kulağıyla dinliyorum. İşte tam da bu yüzden. Gerçi bütün sınıf böyle olunca siz de haklısınız. Neyse, aman, bana ne ya!"
"Senin yüzünden şimdi ödev yapıp duracağız."
"E yap, incilerin dökülmez."
"Ya Gül, sen benim ödev yaptığımı ne zaman gördün?"
"Hiçbir zaman kanka. Çünkü bütün ödevlerini benim saf arkadaşıma kitlediğin için olabilir mi?"
"Aynen kanka, aynen ondan," diyerek durumu geçiştiren Koray da dayanamayıp sinirden bir sigara yaktı. Yeşim, çatık kaşlarla sevgilisini süzüp dişlerinin arasından bir şeyler mırıldandı.
171🥀
Koray bunu fark etse de umursamadan sigarasını içmeye devam etti.
"Malazgirt Meydan Muharebesi; 26 Ağustos 1071 tarihinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu Hükümdarı Alp Arslan ile Bizans İmparatorluğu Hükümdarı Romanos Diogenes arasında Malazgirt Ovası'nda gerçekleşen muharebedir. Alp Arslan'ın kesin zaferiyle sonuçlanan bu savaş, 'Türklere Anadolu'nun kapılarını açan muharebe' olarak bilinir ve bu zaferin ardından pek çok Türk topluluğu Anadolu'ya yerleşmeye başlamıştır," diyerek elleri cebinde, havalı bir şekilde yanlarına gelen Tuna, sessizliği o derin bilgisiyle bozmuştu.
" Nasıl, dersime güzel çalışmış mıyım Gül Hanım?" diyerek kinayeli bir dille yaklaşan Tuna, okyanusu andıran masmavi gözlerini genç kızın üzerine dikti.Gül sırıtarak paketinden ikinci dalı çıkardı ve bir sigara daha yaktı. Zehirli dumanı ciğerlerine çektikten sonra kaşlarını çatarak sivri diliyle Tuna’ya haddini bildirdi:
“Anca mı dank etti kafana? Sınıfta niye ötmedin de beni uykumdan ettin?" Tuna, yüzündeki gülümsemeyle anında karşılık verdi:
"Çünkü güzelim, o an gözlerim sendeydi. O kadar güzel uyuyordun ki aklım başımda değildi," diyerek Gül’ün perçemlerinden bir tutamı parmaklarının arasına aldı. Tam saçını okşayacağı sırada Gül aniden geri çekildi ve o bildik çetin ceviz tavrını ortaya koydu:
"Bana bak Tuna! Bir daha o pis ellerini saçıma sürersen seni mahvederim çocuk, duydun mu beni? Bu sefer o burnunu kanatmakla kalmam, haberin olsun!"
Hızla ayağa kalkan Gül, sigarasını söndürüp tam gideceği sırada Tuna ani bir hareketle onu kolundan geriye doğru çekti. Bir anda yüz yüze geldiler.
172🥀
Tuna, içindeki feryadı bu kez hiç çekinmeden, saklamadan, dosdoğru Gül’ün yüzüne karşı haykırdı:
"Ben bakıyorum Gül, ben zaten hep bakıyorum! Ben hep sana bakıyorum ama sen görmüyorsun. Neden beni görmüyorsun? Neden beni anlamıyorsun? Neden seni sevmeme..."
"KES! Sesini kes Tuna, daha fazla konuşup da gözümde küçülme. Çok basit bir cevabım var, duymaya hazır mısın? Söylüyorum, kulaklarını aç ve beni iyi dinle: Seni sevmiyorum, senden nefret ediyorum ve seni hiçbir zaman istemedim, istemeyeceğim de. Şimdi beni anladın mı? Bir daha bunu tekrarlama, gerçekten seni çok pis üzerim!"
Gül, bıçaktan keskin sözlerini sert bir rüzgâr gibi Tuna’nın yüzüne çarptıktan sonra hızla oradan uzaklaştı. Peşinden giden ve olan biteni şaşkınlıkla izleyen Yeşim ile Koray da bu duruma üzülmüştü. Yeşim hemen arkadaşının peşinden koşarken, Koray da gururu kırılan can dostuna destek olmak için arkada kaldı.
"Gerizekalı, embesil, amip, beyin yoksunu, puşt, salak, mal, beyinsiz, aptal..."
Gül, sinirden köpürerek kantine doğru hızlı adımlarla yürürken Yeşim de arkasından gelip alaycı bir tonla ona takıldı:
"Aşık diyelim istersen biz ona kardeşim, ha, ne dersin?"
"Kes Yeşim ya, bir de sen başlama!"
"Kesemem canım, kusura bakma ama adına sövüp saydığın kişi benim ikizim."
"Al o zaman kardeşini başına çal Yeşim, beni rahat bırak!"
"Bırakamam kardeşim, iyi değilsin."
"O zaman sus kardeşim."
"Susamam kardeşim, açım."
"O zaman ye Yeşim."
"Ne yiyelim?"
"Sen ye, benim sinirden mideme kramp girdi, şimdi bir şey yiyemem."
"İyi, sen bilirsin," diyen Yeşim kendine bir tost aldı ve birlikte bir masaya geçtiler. Gül dudaklarını büküp derin düşüncelere dalmışken, Yeşim tostundan büyük bir ısırık alıp konuyu yeniden açarak adeta hayatının hatasını yaptı:
"Gerçekten, neden benim kardeşimi istemiyorsun Gül? Tuna o kadar da kötü bir insan değil.
173🥀
Bak, o seni gerçekten kalpten seviyor; sevgisi yalan değil, inan bana. Dışarıdan hayta, ukala biri gibi görünebilir ama seni gerçekten çok seviyor kardeşim. Ben bunu onun gözlerinde gördüm, hem de ilk defa."
"Yeşiiim! İyi, iyiyse iyi olsun. Belki ben kötü seviyorum!"
"Ne? Ne dedin sen? Saçmalama!"
"Sana ne Yeşim! İstediğimi severim. Kalp benim değil mi? Otu da severim boku da, bundan sana ne!" diye bir anda bağıran Gül, öfkeden kıpkırmızı kesilmişti.Yeşim gözlerine inanamayarak onu sakinleştirmeye çalıştı:
"Sen hiç iyi değilsin Gül, yüzün kıpkırmızı oldu. Git bir lavaboda yüzüne su vur istersen."
"Sayenizde Yeşim! İki kardeş beni sonunda delirttiniz."
"Biz ne yaptık Gül ya, abartma sen de."
"Allah rızası için sus artık Yeşim! Tostunu mu yiyorsun, sevgilinin yanına mı gidiyorsun ne yapıyorsan yap ama sus artık, beni de rahat bırak!"
"Tamam ya, sustum! Hatta gidiyorum, sen de kukumav kuşu gibi kal burada tek başına," diyerek sert bir tepki gösteren Yeşim, dudaklarını büküp elindeki tostla birlikte sınıfa doğru yol aldı. Zilin çalmasına on beş dakika kala Gül derin bir iç çekti ve kafasını yeniden masaya gömdü. Beş dakika sonra telefonuna gelen bir mesaj bildirimiyle irkilerek gözlerini açtı. Bakışları ekrandaki o isimde ve mesajda saniyelerce asılı kaldı. Belki de o kısa süre içinde mesajı bin kez okumuştu.
WhatsApp Messenger
“İyi misin? “
Gül’ün tam o dakikalarda acı kahve gözleri dolmaya başladı ve saniyeler içinde gözyaşları yanaklarından süzüldü. Ancak yüzünde anlam veremediği bir sevinç belirdi, gülümsemeye başladı.
Hiç bekletmeden hemen bir cevap yazdı:
“İyiyim, teşekkürler. Ya sen? “
Gül mesajı gönderdikten sonra derin bir iç çekti. Elindeki telefona bakakalmışken gözleri bir ayrıntıya takıldı. Karşı tarafın mesaj attığı saate baktı ve yeniden gülümsedi. Bu saatin bir "çift saat" dilimi olduğunu fark edip hemen internetten anlamına baktı. Okuduğu satırlarla birlikte yüreğine anlamsız, sıcacık bir huzur yayıldı.
174🥀
24
Aslan Kara, Gül’den aldığı ani cevabın şaşkınlığını henüz üzerinden atamamışken, ona verdiği sözü tutup tutamayacağına dair derin düşüncelere daldı. Kafasında şimşekler çakarken, kapkara ve keskin gözlerini zifiri karanlığın en derin boşluğuna dikti.
O sırada yüzünde beliren belirsiz gülümseme, garip bir şekilde hissettiği mutluluğun dışavurumuydu. Onu böylesine mutlu eden şey neydi ya da kimdi? Hayatında daha önce hiç tatmadığı bu duygu, neden ona bu kadar sıcak gelmişti? Neden onu gülümsetmişti? Kalbinde peydahlanan bu yabancı kıvılcım da neyin nesiydi? Aslan, uzandığı divandan aniden doğrulup ayağa kalktı. Derin bir nefes alarak kendine gelmek amacıyla yüzüne soğuk su çarptı. Keskin gözlerini aynadaki yansımasına sabitledi ve dudaklarından dökülen kelimelerle son noktayı koydu:"Ölsem de vazgeçmem o yeminimden. Kardeşime sözüm var, bu iş bitecek. Özür dilerim Gül'üm..."
Hazırlandı ve vakit kaybetmeden yola koyuldu.Alarmın ısrarlı sesine daha fazla dayanamayan Gül, kafasını yastığın altına sokup çırpındıktan sonra çekik, kahverengi gözlerini güç bela açtı. Söylene söylene banyoya geçip elini yüzünü yıkadı. Uzun, dalgalı saçlarını mısır örgüsü yaptı. Hafif makyajı ve üzerindeki okul üniformasıyla artık hazırdı. Hızlı adımlarla evden çıkıp durağa doğru yürüdü. Buruk bir gülümsemeyle servisi beklerken bir sigara yaktı.
"Ah be Yeşim! Seni özleyeceğim hiç aklıma gelmezdi kızım," diye içlenerek hayıflandı.
"Özleme o zaman!" Yüksek sesle gelen bu tepkiyle birlikte, birisi arkasından yanaşıp Gül’ün beline sımsıkı sarıldı.
"Ben de seni çok özledim kardeşim," diyen, Yeşim'in ta kendisiydi.Gözlerine inanamayan Gül’ün, şaşkınlıktan ve sevinçten anında gözleri doldu.
175🥀
"Yeşimmm!" diyerek arkadaşının boynuna atıldı.
"Hemen de ağlıyorsun sulu göz!" diyerek arkadaşına takılan Yeşim, gülümseyerek onu gıdıklamaya başladı.Gül kahkahalarla karşılık verdi. "Nereden çıktın sen? Çok şaşırttın beni. Resmen sağ gösterip sol vurdun Yeşim ya!"
"Aynen öyle oldu kardeşim."
"Ne oldu, iyi misin? Bir sorun yok değil mi? Zümrüt Hanım nasıl?"
"Hanım ne kızım ya? Teyze de geç işte."
"Asıl teyze ne? Kadın profesör, doktor ve avukat bir kere. Üstelik Taner Korkmaz’ın da eşi; yani bırak da o kadar namı olsun. Hem sana ne, istediğimi söylerim!"
"Tamam kardeşim, tamam... Ne diyorsan de, seninle hiç tartışamayacağım."
"Ha şöyle, yola gel. Dökül bakalım şimdi, neden yanıma geldin? Niye makam aracında değilsin? Zümrüt Hanım'ın sözünü çiğniyorsun sanki?"
"İstediğim sorudan başlayabilir miyim hocam? Bu ne kızım ya, az darlama, relax baby!"
"Sen bir dökül bakalım, o zaman anlayacağız relax mı değil mi," diyen Gül, kollarını göğsünde bağdaştırıp bir yandan da sigarasının son nefeslerini çekerek üstünlüğü ele aldı. Yeşim ise sırıtarak karşılık vermekle yetindi.
"Bir dal da bana verir misin?"
Gül, Yeşim’in bu sigara isteğine pek alışık olmasa da nedenini oldukça merak ettiği için onu kırmadı. Cebinden bir dal sigara çıkarıp uzattı.
"Uvv, durum bu kadar vahim yani? Evet, servis gelmeden hemen dökül. Ne oluyor Yeşim?"
"Koray..."
"Ee, ne olmuş Koray’a?"
"Gidiyor... Yani kesin değil ama muhtemelen öyle görünüyor."
"Ne? Ne demek gidiyor? Nereye Yeşim?"
"Gitmek zorunda."
"Neden ama? Hem seni bırakıp nereye gidecek?"
"Bilmiyorum, gidecek işte! Sevgilim gidecek, terk edecek beni... Uff!" diyerek sigarasından son bir nefes çekip izmariti öfkeyle yere fırlattı.
176🥀
O an ela gözlerinden yaşlar yanaklarına süzülmeye başladı.Arkadaşının hüngür hüngür ağlamasına dayanamayan Gül de kendi sigarasını hızla yere fırlatıp dostuna sımsıkı sarıldı.
"Yeşim, bak kardeşim... Şimdi sakin ol ve derin bir nefes al, tamam mı? Bak bana güzel gözlüm. Şimdi tane tane her şeyi anlat, dinliyorum seni."
"Gül..."Daaat! Daaat!Tam o sırada servis kapıya yanaştı ve şoför kornaya bastı."
“Servis geldi Gül."
"Görüyorum."
"Binmeyecek miyiz?"
"Hayır."
"Niye?"
"Seni bu halde okula götüreceğimi sanmıyorsun herhalde, değil mi? Gitmiyoruz okula. Önce bu sorun çözülecek."
"Ama Gül..."
Gül servise dönerek, "Nedim abi, biz binmiyoruz, sen devam et," dedi ve servisi gönderdi.Derin bir nefes alıp yerde gözyaşlarıyla kıvranan Yeşim’in yanına oturdu. Saçlarını okşayarak ona yeniden sımsıkı sarıldı.
"Neden binmedik Gül ya? Bir sorun çıkarsa?"
"Ne sorunu çıkacak Yeşim, saçmalama kızım. Zaten ilk ders Edebiyat; geçen sınavda ikimiz de yüz almıştık. Hoca bizi biliyor, bir şey demez. Hem okul sizin akıllım, unuttun mu? Kim ne diyebilir ki sana? Takılma bunlara, hadi gel!" diyerek hızla ayağa kalktı ve arkadaşına elini uzattı.
"Derdini dinlemeden önce seni biraz sakinleştirmem lazım. Söz konusu Koray'sa zaten akan sular durur, biliyorsun."
Yüzüne içten bir gülümseme yerleştirdi.
"Canım Gül'üm, iyi ki varsın be kızım."
"Ahaha, 'Gül'üm' mü? Sen de mi be Brütüs?"
"Evet Gül. Sen de bana şunu anlatacaksın:
Nedir senin bu 'Gül'üm' takıntın? Hayırdır, ne oluyor? Asker eniştemle aranızda bir şeyler mi var yoksa?""Bir kere şuna enişte deyip durma, canımı sıkma.
177🥀
Henüz bir şey olduğu yok, sadece konuşuyoruz, hepsi bu."
"Hihi, tamam, kesin öyledir zaten," diyerek kahkahalarla gülen Yeşim'i, Gül hafifçe çimdikleyerek kendine getirdi.
“Yeşimmm! Bakıyorum da keyfin hemen yerine geldi."
"Sayende be kardeşim."
"Yürü, bugün senin için okulu astım. Bugün efkar dağıtma günümüz, gidiyoruz."
"Nereye Gül?"
"Cehennemin dibine Yeşim! Orası çok sıcakmış öyle diyorlar. Hani senin soğuktan beynin sulandı ya, o yüzden yani."
"Laf sokmasan ölürsün zaten Gül! Tamam ya, demiyorum bir şey."
"Şimdilik..." diye mırıldandı Gül. Birlikte okulu asma kararı alan iki yakın arkadaş, günlerini gün etmek üzere sahil yoluna doğru koyuldular.
"Alo, ne yaptın Bulut? Durumlar nedir?"
"Her şey hazır abi, sen hiç merak etme. Dört gözüm o lavuğun üzerinde."
"Aferin koçum, sakın gözünü ayırma. Senin işini bitirmek istemiyorum."
"Aman abi, deme öyle! Sözüm söz, deme öyle şeyler."
"Tamam lan, sızlanma hemen. Sen dediklerimi yap, bana haber uçur yeter."
"Tamam abi, nasıl emredersen."
"Aferin aslanım, görüşürüz."
"Görüşürüz abi."
O sırada odadaki askerlerden biri öne çıktı:
"Semih Çavuş, Antalya. Komutanım, Albay Civan sizi yanına çağırıyor."
Aslan, "Rahat! Tamam asker, geliyorum," diyerek karşılık verdi. Aldığı emir doğrultusunda vakit kaybetmeden komutanın odasına vardı ve kapıyı tıklattı.
"Gir!"
İçeri giren Aslan, esas duruşa geçti:
"Aslan Kara, İzmir. Komutanım, beni çağırtmışsınız."
"Gel Aslan'ım, gel. Otur şöyle karşıma."
"Emredersiniz!" diyerek tüm sükunetiyle komutanın karşısına oturdu. Kara gözlerini merakla babasının yüzünde gezdirirken, ondan gelecek açıklamayı sabırla beklemeye başladı.
178🥀
Tuğgeneral Civan Komutan, gözlüklerini çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Keskin, bal rengi gözlerini Aslan’ın üzerinde gezdirdikten sonra kuru bir öksürükle boğazını temizledi.
"Var mı bir gelişme oğlum?"
"Ne gelişmesi baba?"
"İkiletme oğlum, ne dediğimi gayet iyi anladın!"
"Anlamıyorum baba."
Civan Komutan, bir hışımla koltuğundan ayağa kalktı ve oğlunun oturduğu deri koltuğa yaklaştı. Keskin gözlerini onun üzerinde gezdirirken alaycı bir gülümsemeyle omuzlarını sertçe kavradı. Eğilip kulağına fısıldadı:
"Sen benim oğlumsun. Rahat durmayacağını ikimiz de biliyoruz, değil mi Aslan'ım? Şimdi uzatma. Baban olarak değil, komutanın olarak emrediyorum sana asker! Kiminle irtibata geçtiğini, nerede ve nasıl planlar kurduğunu, tüm kumpaslarını bana anlatacaksın. Baban olarak rica etmiyorum, komutanın olarak emrediyorum. Şimdi söyle!"
Aslan hafifçe sırıtarak ayağa kalktı. Keskin kara gözlerini babasının gözlerine dikerek sessizliğini bozdu:"Ben senin oğlunum, evet; aynı zamanda bir emir eri ve askerim. Ama bu, her şeyi bilmeni gerektirmiyor."
"Son sözün bu mu Aslan'ım?"
"Baba, bilmeni isteseydim zaten bilirdin. Ne yaptığımı gayet iyi biliyorum. Bu işi tek başıma çözeceğim. Şimdi izninizle çıkıyorum, halletmem gereken önemli işlerim var."
"Aslan'ım, katil olmanı istemiyorum. Sen benim oğlumsun, bir kumandansın. Rütbeni zedelemene izin vermeyeceğim!"
"Baba, inan bana; ne ben katil olacağım, ne rütbem zedelenecek ne de sen bir katil babası olup Albay rütbeni kaybedeceksin. Sana söz veriyorum, bu işi tereyağından kıl çeker gibi halledeceğim. Sen Aslan evladına inan, yeter."
"Sana inancım da güvenim de sonsuz evlat. Sen çok iyi bir komutansın Aslan'ım. Ee, ne de olsa benim..."
"Senin oğlunum, evet komutanım. Sizin Aslan oğlunuzum. İzin verin de şu işi çabucak halledeyim."
179🥀
“Tamam evlat, sen nasıl istersen. Gözüm..."
"Arkada kalmayacak Albayım, hiç merak etmeyin."
"Tamam Aslan'ım, Allah'a emanet ol."
"Siz de Albayım," diyen Aslan, babasına belki de ilk defa bu kadar yürekten ve sımsıkı sarıldı. Vedalaştıktan sonra hemen işe koyuldu.Telefonunu çıkarıp hızlıca bir numara çevirdi:
"Alo Vedat, Bulut'la haberleşin. Birazdan yanınızda olacağım. Başlıyoruz!"
"Tamamdır abi, bekliyoruz."Aslan telefonu kapatır kapatmaz ekranına düşen ani bir mesajla kara gözlerinin içi parladı. Mesaj Gül’den geliyordu:
WhatsApp Messenger
“ Ne yaparsan yap hep yanındayım. Bunu bilmeni isterim. “
“Gül, iyi misin kardeşim?"
"Bilmiyorum Yeşim, içimde garip bir his var sanki."
"Kime mesaj attın sen az önce öyle hızlı hızlı?"
"Ona yazdım."
"O kim? Eniştem mi?"
"Hee Yeşim, enişten! Allah'ım sen bana sabır ver!"
"E ne yazdın? O mu mesaj attı sana?"
"Hayır, ben yazdım. Direkt içimden geçti, ben de hemen gönderiverdim işte. Uff, bende bilmiyorum Yeşim ne yaptığımı; kendimi çok karışık bir durumun içinde hissediyorum."
"Neden ki? Ne yazdın?"
Gül, Yeşim’in meraklı sorusu karşısında ekranı hızlıca ona doğru çevirdi.
“Neee?! Oha, çüş! Bu sen misin Gül? Kızım, sen yürümemişsin, resmen uçmuşsun! Bu ne, bu?!"
"Abartma Yeşim ya! Alt tarafı yanında olduğumu söyledim, ne var bunda?"
"Ne var mı bunda? Senin aklın alıyor mu kardeşim? Bu sen misin gerçekten? Kim bu? Gül değil bu yani, kusura bakma. Tuna’nın ağzına sıçmadığın kalmıştı; şimdi gelmiş burada bir asker bozuntusuna
'Ben senin her zaman yanındayım' diyorsun.
Ne oluyor Gül, ne bu ayaklar?"
"Ayak mayak yok Yeşim. Dümdüz yazdım, hislerimi dile getirdim.
180🌹
Ayrıca Tuna bunların hepsini hak etmişti, o yüzden boş yapma. Az önce 'eniştem eniştem' diye yıkılıyordun; ne oldu da şimdi 'asker bozuntusu' oldu?"
"O bir anlık ağzımdan kaçtı ya... Neyse tamam, gerilmeyelim. Zaten Koray yüzünden moralim sıfır."
"Bence de zıkkımlan kolanı, boş yapıp beni de darlama."
"Tamam ya, bir şey demedik. Sen de sigaranı zıkkımlan... Bana da ver bir tane!"
"Hayır, her şeyi dökülmeden bir daha sigara yok sana. Anlat, nedir bu Koray mevzusu?"
Yeşim, çıplak ayaklarını denizin masmavi sularına doğru serbestçe sallarken kafasını Gül’ün omzuna yasladı.
"Koray gidiyor kardeşim. Bu geçen hafta kazandıkları maç vardı ya, hani?"
"Eee?"
"Eesi, başka bir koç bizimkini çok beğenmiş. Onu Hollanda'daki turnuva maçına davet etti. Önce gidip orada maçı izleyecek, sonra..."
"Ee sonra? Çatlatma Yeşim, hadi!"
"Sonra o turnuvada maça çıkacak. Eğer beğenilirse, koç onu Hollanda takımına transfer edecek ve takımın kaptanı yine o olacak."
"Oha, harbi mi kızım? Bu çok güzel bir haber! Ay, gerçekten kankam adına çok sevindim, başarıları daim olur inşallah. Düşünsene kızım; ileride Koray, NBA’de Kobe Bryant gibi meşhur bir basketbolcu oluyormuş...
Mükemmel olur be, helal olsun kardeşime valla!"
"Yuh sana Gül ya! Ben burada ağlıyorum, sen orada seviniyordun. Gerçekten bravo sana, bir de zil takıp oynasaydın bari."
"Valla olsa yapardım kardeşim, yalan yok," diyen Gül, sigarasının izmaritini oturduğu kaya parçasına sürterek söndürdü ve gülmeye başladı.
"Aşk olsun sana Gül ya, gerçekten aşk olsun. Kardeşine destek olacağın yerde köstek oluyorsun, bravo."
"Ne ağladın be Yeşim! Ne var bunda üzülecek, anlamadım ki? Tam tersine sevinmen lazım. Kocan ileride meşhur bir basketbolcu olacak, daha ne istiyorsun kızım? Hem belki böylelikle Zümrüt Hanım’ın gözüne de batmaz artık."
"Koray annemin gözüne mi batıyormuş? O niye?"
"Yani... Misal dedim canım, takılma."
"Annemin ne düşündüğü inan umurumda değil.
181🥀
Koray benden uzaklaşmasın, başka bir şey istemiyorum," diyerek derin bir iç çeken Yeşim, bir dal sigara daha yakıp ela gözlerini dalgalı denizin sonsuzluğuna dikti.
"Hop hop, yavaş gel! Dikkat et, tiryakisi olacaksın."
"Bana söz vermişti Gül. Beni bırakıp hiçbir yere gitmeyeceğine dair yemin etmişti. Eğer bu sözünü çiğnerse, andım olsun onu asla affetmem."
"Boş konuşma Yeşim. Şu an karşında görsen boynuna atlayıp dudaklarına yapışacağını ikimiz de biliyoruz. Büyük konuşma boş yere. Söz verdiyse ve adamsa, o sözü tutar. İnan bana, benim kardeşim adamdır, sözünden dönmez. Ona inanmıyorsan bile bana inan," diyerek gülümsedi ve Yeşim’e sıkıca sarıldı.
"Tek inancım sen kaldın zaten kardeşim," diyen Yeşim, ellerindeki içecek kutularını tokuşturarak teselli bulmaya çalıştı.Tam o esnada tanıdık bir mesaj bildirim sesi sahilde yankılandı. Gül, telefonuna uzanıp ekrana baktı.
"Kim? O mu?" diye sordu Yeşim merakla.
"Evet."
"Ne diyor?"Gül’ün dudakları aralandı ama okuduğu mesaj karşısında dili adeta lal oldu.
"Söylesene Gül, ne diyor? Çatlatma insanı ya!"
WhatsApp MessengerÖzür dilerim.
"Öz... Özür diliyor."
"Özür mü diliyor? Neden ama?"
Gül, göğsünü sıkıştıran o ağır hisle derin bir iç çekti:
"Çünkü sözünü tutmayacak... Söz vermişti oysa..."
25
Gül, Yeşim’den ayrıldıktan sonra adeta güç bela attı kendini eve. Annesinin önceden komşuya gittiğini bildiğinden, evdeki o derin sessizlikte tek başına kaldı. Ağır, düşünceli adımlarla merdivenleri tırmanıp odasına çıktı. İçindeki gerginlikle kendini bir hışımda yatağa bıraktı. Elindeki telefona uzandı; WhatsApp’ı açıp Aslan’ın attığı o son özür mesajını defalarca, satır satır okudu.
"Anlaşıldı, bu adam rahat durmayacak," diye hayıflandı kendi kendine. Derin bir iç çekerek aniden ayağa kalktı.
182🥀
Üzerindeki üniformayı çıkarıp yerine rahat bir şeyler geçirdi. Tam o sırada midesinin kazındığını hissetti; o küçücük midesinde sabahtan beri sigara dumanından başka hiçbir şey yoktu. Açlığını yatıştırmak adına hızla mutfağa indi. Kendine alelacele küçük bir sandviç hazırladı. Büyük bir iştahla yemeğini yerken, her lokmasında düşlerine yine o adam sızıyordu.
"Bana ne ya, ben niye seni bu kadar düşünüyorum ki?" diye mırıldandı öfkeyle.
"Kimsin oğlum sen? Daha dün bir, bugün iki... Kimsin sen ya?!"
Bir yandan kendi kendine hayıflanıyor, bir yandan da aklını bu denli işgal ettiği için kendisine sinirleniyordu. Yemeğini bitirdikten sonra kafasını dağıtabilmek umuduyla yeniden odasına geçti. Çalışma masasının üzerinde duran, kara kalem çizimleriyle dolu dosyaları inceledi. En sonunda, masanın üzerinde yarım bırakılmış o muhteşem tasarımı eline aldı. Dudaklarında beliren hafif bir tebessümle, güzel düşüncelerini sesli bir şekilde dile getirdi:
"Canım tasarımım, muhteşem emeğim... Sanma ki hep böyle bir kara kalem çizimi olarak kalacaksın. Seni en güzel halinle şekillendirip boynumda sergileyeceğim; milletin gözlerini parlatmaktan kör edeceğim. Sen benim şu anki tek hayalimsin... Adını 'Silver Daisy' koydum. Yani Gümüş Papatya... Hiç solmayan, ölümsüz ve mis kokulu bir çiçek. Umarım sadece hayallerimde kalmazsın güzel tasarımım. Bir an önce seni hayata geçirip boynuma takmayı öyle çok istiyorum ki... Sen benim en değerli, en eşsiz emeğim olacaksın. Bunu çok iyi biliyorum ve hissediyorum."
Telefonunu da yanına alarak balkona çıktı. Yarım kalan çizimini, telefonda çalan ve çok sevdiği o şarkıya eşlik ederek tamamlamaya koyuldu. Aslında tüm çabası çizim yapmak değil, zihnini kemiren o adamı düşünmemekti.
183🥀
Şarkının ezgilerine bıraktı kendini:
"Lalalala hep de böyleydim,
Karanlıkta yanabilirim,
Boşlukta durabilirim,
Düşmem ben, kanatlarım var ruhumda..."
Çizgiler son bulduğunda, derin bir nefes alarak gülümsedi:
"Evet, sonunda seni bitirdim... Muhteşem eserim... Bekle, çok yakında layık olduğun yerde, boynumda asılı duracaksın;
Gül, kendi başarısını kendi içinde kutlayarak gelecekteki zaferini şimdiden boynunda taçlandırmıştı. Fakat kafasında çakan şimşekler, beynini kemirmeye devam ediyordu.
"Ne yapacak bu adam?" diye düşünüp durdu. Hemen arayıp ne olduğunu öğrenmek istese de ona istediği kozu vermek niyetinde değildi; en azından şimdilik. Düşündü, taşındı, kara kara fikirler yürüttü ama en sonunda dayanamadı. Aslan'ın mesajına hâlâ cevap vermediğini fark edince, kafasındaki o belirsizlik şimşeğini yok etmek istercesine onu aradı. Ancak aramasıyla kapatması bir oldu; çünkü tam o anda dış kapının sesi duyulmuş, annesi eve gelmişti.Gül, durumu fark eder etmez hemen hamlesini yaparak öne atıldı ve merdivenlere yöneldi.
"Hoş geldin benim canım, güzel annem! Nasılsın?" dedi, yüzüne iliştirdiği zoraki bir gülümsemeyle.
Filiz Hanım, kaşlarını çatarak kızının bu alışılagelmişin dışındaki neşeli haline baktı; içindeki durumu anlamaya çalışıyordu.
"Ben iyiyim de kızım, asıl sen iyi misin? Ne oldu sana? Ne bu haller?"
"Bir şey yok ya, her zamanki halim işte. Hoş geldin dedim, ne var ki bunda?"
"İnşallah öyledir Gül Hanım, umarım dediğin gibi bir şey yoktur," diyerek kızını imalı gözlerle süzen Filiz Hanım, buruk bir gülümseme ve alaycı bakışlarla mutfağa doğru yöneldi.
Gül, annesinin arkasından bakıp ayaküstü sırıtırken, aniden telefonundan yükselen bir mesaj bildirim sesiyle irkildi. Ekrandaki ismi görmesiyle kahverengi gözlerinin parlaması bir oldu. Mesajı atan, o askerin ta kendisiydi.
183🥀
"Doğru, sen de haklısın. Çok fazla konuştuk, kapat yüzüme öyle."
"Çok özür dilerim, anlık gelişti. En kısa zamanda telafi edeceğim.
"Ne zaman?"
"Henüz bir tarihi yok."
"Olsun."
"Ne olsun?"
"Tarihi."
"Niye, hep bir tarih üzerinden mi konuşacağız?"
"Sen hele bir başlat, o zaten tarih olur."
"Niye ben başlatıyormuşum?"
“ İlk adımı ben attım."
"Pardon?"
"Yani sana yazarak."
“Yazmasaydın o zaman kardeşim, Allah Allah..."
"Kardeşim?"
"Şey, lafın gelişi o ya."
"Gelmesin."
"İyi be!"
"Uzatmasan mı artık?"
"Niye, gerildin mi?"
“Valla bak, şu anda karşımda namlunun ucunda biri var. Eğer beni biraz daha gerersen ve ben sinirlenirsem, bu namludan çıkan kurşun tam onun göğsüne saplanacak. Yani ben sana bu kadarını söylüyorum."
"Ne diyorsun sen Aslan? Ne saçmalıyorsun? Ne namlusu, ne kurşunu, ne adamı? Hayır Aslan! Hayır, bana bunun gerçek olmadığını söyle. İntikam almayacaktın, bana bir söz vermiştin!"
"Özrümü dilemiştim."
"Kabul etmiyorum!"
"Orası beni ilgilendirmez."
"Hayır diyorum sana! İzin vermiyorum. Hiçbir şey yapmayacaksın."
"Orası da seni ilgilendirmez."
"Aslan lütfen bak... Yapma bir şey."
"Ben hiçbir şey yapmayacağım. Sadece izleyeceğim."
"O ne demek?"
"Bu şerefsizin ölümünü, ben ellerimi kirletmeden büyük bir keyifle izleyeceğim demek."
"Bilmece gibi konuşma Aslan, düzgün anlat ne oluyor?!"
“ Hiçbir şey olmayacak Gül, sonra konuşalım.” dedi ve telefonu kapattı.
“Ne yapalım abi, bitirelim mi işini?"
"Dur Bulut, bekle. Önce bu şerefsiz her şeyi itiraf edecek. Vedat, çekime başla sen."
"Tamam abi," diyen Vedat, elindeki telefonun ses kaydı düğmesine basarak kaydı başlattı.
184🥀
Aslan Kara, oturduğu sandalyede bir eliyle telefonundan Gül’e cevap yetiştirmeye çalışırken, diğer eliyle de namluyu tam karşılarındaki adamın üzerine doğrultmuştu. Adamın elleri arkadan sıkıca bağlanmıştı ve boynuna dayalı duran bir silahın namlusu, tam şah damarının üzerinde soğuk bir tehdit gibi bekliyordu.
"Konuş şerefsiz! Konuş lan, kardeşimin katili konuş! Bülbül gibi şakı lan!" diye öfkeyle birden ayağa kalkan Aslan’ın kapkara gözlerinden adeta ateş püskürüyordu. Adama doğru yürüyüp yüzüne sert bir yumruk indirdi.
"Dökül hemen! Senin benim kardeşimin canına kastetmeye ne hakkın vardı? Konuş lan!"
Yere yığılan adam, acı içinde inledi:
"Abi... Abi kurbanın olayım yapma. Ben ettim sen etme abim, yalvarırım öldürme beni!"
"Kes lan! Seni ben öldürmeyeceğim. Sen kendi kendini öldüreceksin. Tıpkı kardeşim gibi, gözlerimin önünde intihar edeceksin lan, duydun mu beni?! Kendi leşini gözlerimin önünde kendin ayaklarıma sereceksin. Duydun mu lan köpek? Şimdi zırlamayı kes! Son duanı eder gibi tek tek her şeyi döküleceksin. Başla lan!"
"Abi... Abim..."
"Kes lan kes! Başlatma abini şimdi! Dökül lan, dökül!"
"Abi ben... Ben çok sevdim lan... Çok sevdim be abi..."
"Kardeşim dediğinin sevgilisini mi lan?! Puşt! Senin ben yüreğini sikeyim, senin ben o seven kalbine sokayım, senin ben..."
"Abim yavaş, kayıttayız," diyerek araya girdi Vedat, ortamın gerilimini biraz olsun dizginlemek adına.Aslan derin bir nefes alıp öfkesini kontrol etmeye çalıştı.
"Ben gelene kadar dövün şu lavuğu."
"Emrin olur abi," diyen Bulut, kollarını büyük bir keyifle sıvarken; yerde canıyla pençeleşen adam korku içinde yalvarmaya devam ediyordu:
"Abi yapmayın! Kurbanın olayım yapmayın. Yalvarırım yapmayın... Abi! Abi!"
Öfkeyle o karanlık odayı terk eden Aslan, açık havaya çıktığında derin bir iç çekti.
185🥀
Kendine titreyen elleriyle bir sigara yaktı. Telefonu eline alıp Gül’ün son mesajına baktı; kızın henüz cevap vermediğini gördü. Beş dakika sonra sigarasını botunun tabanıyla ezip doğrudan Gül'ün numarasını tuşladı.Telefon birkaç saniye çaldıktan sonra açıldı.
"Alo."
"Seni dinliyorum," dedi Gül, sesi mesafeliydi.
"Yardım et bana."
"İzin vermiyorsun ki..."
"Akıl ver o zaman."
"Dalga geçiyorsun."
"Ama beni anlıyorsun."
"Evet," dedi Gül dürüstçe. "Anlıyorum."
"Neden bana daha önce öyle demiştin?"
"Çünkü hissettim."
"Neden ama?"
"Bilmiyorum."
"Peki, öyle olsun."
"Aslan yapma!" diye yalvardı Gül, sesindeki endişe netçe okunuyordu.
“Bir şey yapmıyorum ki."
"Sen beni anladın."
"Ama sen beni anlamıyorsun."
"Yanılıyorsun," dedi Gül, sesi titreyerek.
"Aslında tüm kalbimle sana hak veriyorum, acını paylaşıyorum ama yaptığın doğru bir şey değil. Sen sıradan bir adam değilsin Aslan; intikam peşinde koşamazsın. Sen bir Türk komandosusun! Bunu yapmaya hakkın yok!"
"Biliyorum... Ama en azından içim rahat edecek. Kardeşimin kanı yerde kalmayacak."
"Bir intikam uğruna katil mi olacaksın yani? Komandoyken bir katile mi dönüşeceksin Aslan?"
"Sana diyorum ya, ben hiçbir şey yapmayacağım."
"Nasıl ölecek peki bu adam? Veya sen değilsen kim öldürecek? Kim verecek onun cezasını?"
Aslan’ın sesi buz gibi, kararlı ve soğuk çıktı:
"Ben çoktan kestim onun biletini. Birazdan Azrail gelir, alır o şerefsiz Şeref’in canını. Ben ellerimi kirletmeyeceğim Gül’üm, sen rahat ol."
Gül, duydukları karşısında dehşete düşmüştü. Sesi, aralarındaki tüm köprüleri yıkacak kadar sertleşti:
"Şu andan itibaren gözümde artık bir asker değil, bir katilsin. Elini kirletmesen de o ölümü azmettiren sensin. Sonuç ne olursa olsun, bu gerçek değişmeyecek. Bir daha sakın bana 'Gülüm' deme. Çünkü artık sen... Hoşça kal katil!"
"Gül, yapma—!"
Dıt... Dıt... Dıt...
186🥀
26
“Sana söylemiştim Aslan, yapma demiştim. Beni dinlemedin, sözünü tutmadın."
"Gül, sen misin? Neredesin?"
"Evet, benim..."
"Gül, neredesin? Göremiyorum seni... Burası çok karanlık. Gül, ses ver bana!"
"Evet, karanlık... Kapkaranlık. Tıpkı için gibi, vicdanın gibi kapkaranlık..."
"Yapma Gül, söyleme öyle şeyler!"
"Ben bir şey yapmıyorum, sen yapıyorsun. Karasın sen, kara... Kapkarasın Aslan!"
"Gül, seni görmek istiyorum... Işığı aç!"
"Beni artık göremezsin Aslan. Çünkü sen ışığını kaybettin... Çünkü sen elini kana bulamış bir katilsin. Sana ışık yok..."
"Gül, dinle beni; ben hiçbir şey yapmadım! Benim ellerim temiz, tertemiz Gül, inan bana. Ben katil değilim Gül, çık karşıma... Dinle beni!"
"Hayır..."
Gül, beyazlar içinde, uzun elbisesiyle birdenbire Aslan'ın karşısına dikildi.
"Asla seni bir daha dinlemeyeceğim Aslan..." dedi.
Acı kahve gözlerini, Aslan'ın dipsiz bir kuyuyu andıran karanlık bakışlarına dikmişti. Genç kız ona nefretle bakarken, Aslan adeta büyülenmiş gibiydi.
"Neden biliyor musun?" diye sordu Gül, sesi buz gibiydi.
"Neden Gül'üm?"
"Çünkü sen beni daha bulmadan kaybettin. Çünkü sen beni hak etmedin!"
"Hayır Gül'üm, bak buradasın işte, karşımdasın..."
Aslan, bir anda hasretle Gül'e sarılmak istedi ancak elleri boşlukta asılı kaldı. Tam o anda, bembeyaz elbisesiyle parıldayan Gül, sanki dipsiz bir karanlığa karışarak birden kayboldu. Ne uğradığını şaşıran Aslan, aklını kaçırmış gibi öfkeden deliye döndü. Keskin kara gözlerini zifiri boşlukta gezdirerek avazının çıktığı kadar haykırdı:
"Sen benimsin, benden gidemezsin... Lan, ben seni kaybetmedim!"
"GÜL!.."
Kendi feryadıyla sarsılarak gözlerini açtı Aslan.
187🥀
Geceden beri üzerinde sızıp kaldığı tekli deri koltuktan bir hışımla doğruldu. Boynunun fena halde tutulduğunu fark edip omuzlarını esnetti. Sırılsıklam ter içinde kaldığını hissedince, siyah dar tişörtünü tek bir hamlede beyaz tenli vücudundan sıyırıp attı. Banyoya geçip eline yüzüne soğuk su çarptıktan sonra derin bir nefes aldı.Aynadaki yansımasına baktı. Kara gözlerini kısarak dudaklarının arasından yine onun adını mırıldandı:
"Sana en kıymetlimin üzerine yemin ederim ki, asla seni kaybetmeyeceğim Gül."
Telefonuna uzandı, WhatsApp’a girdi. Genç kızın profiline baktı; hâlâ çevrim dışıydı. Kendisini engelleyip engellemediğini kontrol ettikten sonra, engellemediğini görünce rahatlayarak derin bir nefes aldı. Saat 07.45’i gösteriyordu. Sürahiden kana kana soğuk su içtikten sonra kendini dışarıya attı. Sabahın taze havasını ciğerlerine depolarken cebinden bir dal sigara çıkardı. Sanki içindeki yangını bastırmak istercesine, dumanı doya doya içine çekti.
Gökyüzünün eşsiz ahengiyle güne merhaba diyen güneş ışınları, sabahın erken saatlerinde Gül'ün odasına sızarak doğrudan yüzüne vuruyordu.
Işıktan rahatsız olan Gül, huysuzca tek gözünü açtı. Tam o esnada, okula geç kalmamak için kurduğu alarm çalmaya başladı. Genç kız uzanıp alarmı kapattı ve yavaşça yataktan doğruldu. Beline kadar uzanan dalgalı saçlarını tepede alelacele bir at kuyruğu yaptı. Yüzüne çarptığı soğuk suyun ardından okul formasını giydi.
Hızlı adımlarla otobüs durağına vardığında ilk işi bir sigara yakmak oldu. Servisi beklerken, dün gece Aslan’la yaptığı o telefon konuşması zihnine üşüştü. Daha doğrusu, onu paramparça eden o acı gerçekle baş başa kaldığı, öfkeyle sitem edip telefonu adamın yüzüne kapattığı o an...
188🥀
İçindeki yangın sigaradan değildi; kalbinde anlamsız, amansız bir titreme vardı. Belki de hava çok soğuk olduğu için ürpermişti. Ya da o eski asker olan, tanıdığını sandığı adamın bir anda intikam hırsıyla gözü dönmüş azılı bir katile dönüştüğünü öğrenmek kanını dondurmuştu. Belki de sadece, kendi kurduğu saf hayallere kapılmanın yarattığı küçük bir hüsrandı bu.Sonuç ne olursa olsun, hepsi tek bir kapıya çıkıyordu ve hepsi olumsuzdu. Çünkü Aslan, artık onun için tanımadığı bir yabancıdan da öte, asla tanımak istemeyeceği bir adam olarak kalacaktı.
“Bugün bana değer vermiyorsa, bir daha asla vermez,” diye düşündü Gül.
“Kafasına neyi koyduysa, belli ki onu gerçekleştirecek.”
"Gül! Hey, kızım uyansana... Balığa gideceğiz neredeyse! Hey, kime diyorum ya?!"
Duyduğu sesle irkilerek daldığı düşüncelerden sıyrıldı.
"Yeşim?"
"Yeşim ya! Anca mı uyandın, ayakta uyuyorsun resmen kızım! Hadi elindeki sigaranın söndüğünün farkında değilsin, dibine kadar gelen koca servisi de mi görmüyorsun Gül? Hadi onu geçtim, gözün görmüyor diyelim; Nedim abi kaç saattir dan dan korna basıyor, onu da mı duymadın? Allah aşkına neyin var senin, kendine gel! 'Bir şeyim yok' deme valla kırarım kafanı. Şu hale bak, dünya yansa ruhun duymayacak, ne oldu sana?" Gül derin bir iç çekti. "Bir nefes alsan mı diyorum Yeşim? Kendi ağzınla söylüyorsun işte. Atilla abi kafamıza ayakkabı fırlatmadan binelim hadi servise.
"Yeşim kaşlarını çattı. "Ne Atilla'sı be? Nedim abi o!"
"Hayır, değil," dedi Gül, arkadaşını yürümeye zorlayarak.
"Nedim abi servisi bıraktı. Bu gelen onun ikizi, Atilla. Direksiyonu kardeşine devretti. Bana laf ediyorsun ama senin de benden farkın yok, bak neler biliyorum."
Yeşim şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
"Harbiden mi kızım? Ne ara oldu bunlar?"
"Servise bir binelim, anlatacağım."
"Anlat anlat ama boş konuları değil, içindekileri dökül bakalım.
189🥀
Ne saklıyorsun, neler oluyor? Bu sefer beni geçiştirmene izin vermem, yemem yani."
Gül, arkadaşının bu hallerine hafifçe gülümseyerek, "Aferin sana kızım, bravo," diye takıldı ve birlikte servisin basamaklarını tırmandılar.
Koltuklarına yerleştiklerinde Yeşim merakla sormaya devam etti:
"Nedim abi neden bıraktı ki? Bir sorunu mu vardı? Söyleseydi babam hallederdi."
"Tamam kızım, baban zengin anladık da adam cumhurbaşkanı değil ya, her şeyi de ona yüklemeyin. Neyse, dinle anlatıyorum..."
"Tamam, anlat."
"Nedim abi rahatsızlığından dolayı bırakmış."
Yeşim beklentiyle yüzüne bakınca Gül sustu.
"Bu kadar mı?" diye sordu Yeşim hayal kırıklığıyla.
"Evet, ne bekliyordun? Destan mı yazsaydım?"
"Gül ya, dalga geçme benimle."
"Ne anlatayım daha kızım sana? Magazin habercisi miyim ben anasını satayım? Sabah sabah ne istiyorsun anlamıyorum ki... Sigaramı da tam içemedim zaten."
"Hah, tam üstüne bastın! Dökül şimdi," diyerek yerinde dikleşti Yeşim.
"Benim canım kardeşim, her sabah sigarasını beş dakikada bitirirken ne diye o sigara elinde öylece söndü? Ya da Atilla abinin çaldığı kornayı duymayacak kadar hangi derin çukurlara daldın? Hemen anlatıyorsun."
Ela gözlerini kocaman açmış, can kulağıyla bekliyordu. Gül, arkadaşının bu ısrarcı ve sevimli baskısına karşı daha fazla direnemedi, pes ederek sırıttı.
"Tamam, teslim oluyorum."
"Hah şöyle, dökül bakalım Gül Hanım. Konu belli zaten de, hadi dinliyorum."
"Aslan..."
"Eniştem!"
"Aslan dedim."
"Ben de eniştem dedim, eeee?"
"Ebeninki, Yeşim! Anlatmıyorum vazgeçtim."
"Tamam tamam, sustum. Devam et lütfen."
Gül'ün yüzündeki gülümseme soldu, bakışları karardı.
"Aslan bana verdiği sözü tutmayacak."
190🌹
"Ne sözü vermişti ki eniştem?"
"ASLAN!... Ve bu gidişle enişten falan olmayacak."
"Ne demek olmayacak? Nasıl yani? Niye?"
"Sana ne ya, Allah Allah... Ben öyle istiyorum."
"Gül, bak yeme beni, doğruyu söyle."
"Ne dersen de, sonuç bu kardeşim. Üzgünüm."
"Hayır efendim, kabul etmiyorum," dedi Yeşim net bir tavırla.
"Öyle şey olmaz. Siz birlikte olacaksınız, nokta!"
"Boş yapma Yeşim. Daha şimdiden sözünü tutmayan bir insandan gelecekte ne hayır gelir? Boş versene..."
"Hemen havlu atmayacaksın kardeşim. Dereyi görmeden paçaları sıvama."
"Ne alaka şimdi?"
"Şu alaka; ben eniştemi görmedim, tanımıyorum da..."
"Sanki ben çok tanıyorum..."
"Neyse ne, bilmiyorum işte. Ama benim bu çocuğa karşı enerjim acayip tuttu. Bak, bunu Tuna’da bile hissetmemiştim ama bu çocukta o elektriği aldım. İnan bana, bu enerjiden hiç pişman olmayacaksın."
Gül, arkadaşının gözlerinin içine baktı.
"Nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsun Yeşim? Neye güveniyorsun?"
"Sana kardeşim, sana güveniyorum... Senin o temiz kalbine."
"Bilmiyorum Yeşim," dedi Gül, başını cama yaslarken.
"İçimden bir ses, daha doğrusu sezgilerim bana 'Dokunma, yanarsın' diyor. Sence hanginizi dinlemeliyim?"
"Beni kanka, beni! Aaa, yok, hayır... Beni değil, kalbini dinle. O sana doğru yolu gösterir."
"Kalbimi mi? Benim kalbimi öyle mi?"
"Yok, benimkini! Tövbe tövbe... Tabii ki seninkini, kimin olacak başka deli? Hem sen benden saklamaya çalışıyorsun ama ben hissediyorum; bendeki bu enerji yanılıyor olamaz. Sen bu eniştemden yüzde yüz hoşlanıyorsun."
Gül sinirle ofladı.
"Ah Yeşim, iyice saçmaladın Allah aşkına! Ben kim, hoşlanmak kim? Saçmalama lütfen. Ayrıca sen de, o bitmek bilmeyen enerjin de susun artık.
191🥀
Beynim çatlıyor, kafayı yiyeceğim az kaldı."
"Kafanı rahatlatmak istiyorsan kardeşim, eniştemi ara, konuş ve huzur bul."
"Arayamam."
"Neden? Tünelde misiniz, çekmiyor mu?"
"İğrenç esprilerini kendine sakla Yeşim. Arayamam çünkü... Tüneli bilmem ama şu an onun bulunduğu yere hiçbir şekilde ulaşılamaz."
"Nerede ki?"
"Zifirde."
"Zifir mi? Zifir ne demek be? Ne saçmalıyorsun Gül?"
"İstesem de artık ona ulaşamam diyorum."
"Niye ya? Nerede bu çocuk?"
"Cehennemin dibinde Yeşim! Oldu mu?!"
"Oldu..." dedi Yeşim, arkadaşının aniden yükselmesiyle sarsılarak.
"Ben adamakıllı soruyorum, sen de düzgün cevap ver bana."
"Düzgün cevap mı istiyorsun? Al sana düzgün cevap: Ben istesem de artık o hayatımda olmayacak, anladın mı? Bastı mı beynin?! Bitti, buraya kadarmış her şey!"
"Her şey ne ya? Siz daha hiçbir şey yaşamadınız ki... Daha adamakıllı tanışmadınız, konuşmadınız bile Gül."
"Ben de onu söylüyorum işte!" dedi Gül, gözlerinden yaşlar süzülmeden hemen önce.
"Dün gece onunla son konuşmamı yaptım."
"Tamam da neden kard—"
"ÇÜNKÜ O ARTIK BİR KATİL!"
Gül’ün feryadı, servisin içinde adeta son ses bir desibel patlaması yaratmıştı. Araçtaki tüm öğrenciler, genç kızın bu fevri ve acı dolu haykırışıyla irkilerek ona döndü; anlamsız, şaşkın gözlerle bakmaya başladılar. Atilla abi de tam o sırada okulun girişinde fren yapmıştı, o da dikiz aynasından arkadaki sese kulak kesildi.
Herkes hiçbir şey anlamadan hızlıca servisten inerken, Gül kaşlarını çattı. Öfke ile hayal kırıklığı arasında sıkışıp kalmış o kadife sesiyle, karşısında ağzı açık kalakalan Yeşim’e sitemini savurdu:
"İyi fışkı yedin!"
Hızla servisten aşağı atladı. Öfkeli ve büyük adımlarla okul kapısından içeri girdiği sırada Tuna ile göz göze geldiler.
192🥀
Önüne dikilen Tuna, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle tam "Günaydın," demeye hazırlanıyordu ki, kızgın bir boğayı andıran Gül sert bir omuz atarak onu görmezden geldi.
"Çekil!" diyerek Tuna’yı hafifçe yerinden sarstı.
Ders zili çaldığı için sabah sigarasını ağız tadıyla içememiş olmanın da verdiği hırsla adeta barut gibiydi. Sessizce sırasına geçti. Dolmak üzere olan gözlerini gizlemek, ağlamamak için kendini zor tuttu. Derin bir nefes aldı. Şansına ilk ders yine Tarihti. Gül’ün tarihi çok iyi olduğu için, ders esnasında uyusa bile hocasının ona kızmayacağını gayet iyi biliyordu. Öğretmenin sınıfa girmesiyle birlikte Gül, bir deve kuşu misali kafasını sıraya gömdü ve her şeyi unutmak istercesine gözlerini sımsıkı kapattı.
Tuna, yan sırada oturan Yeşim’e doğru eğildi.
"Nesi var bunun Yeşim?"
"Hiç sorma, hâlâ şoktayım."
"Niye, ne oldu ki?"
"Ay, sorma diyorum Tuna ya!"
"Tamam lan, zırlama hemen."
"Çocuklar, sessiz olun!" diyerek araya girdi Tarih hocası.
"Kitaplarınızın 105. sayfasını açın. Geçen ders Malazgirt Savaşı'nı konu almıştık. Sınıfta bir Allah'ın kulundan çıt çıkmamıştı; ta ki her zamanki gibi uyuyormuş gibi görünüp beni can kulağıyla dinleyen güzel, çalışkan öğrencim Gül kızım hariç. Şimdiki konumuz ise Trablusgarp Savaşı... Evet Mete, oku bakalım satır başından..."
Fegan Hoca dersi anlatmaya başlarken, sıraya gömülen Gül de zihninin derin hülyalarında kaybolmuştu.Kırk beş dakikalık zorlu dersin sonunda teneffüs zilinin çalmasıyla birlikte Gül, hocadan izin isteyerek aniden sınıftan dışarı fırladı. Yeşim de hızla arkasından gitmek istedi ancak Fegan Hoca onu durdurdu.
"Yeşim, Gül iyi mi? Bir sıkıntısı mı var?"
"Yok hocam, iyi."
"Yeşim, bak bana yalan söyleme."
"Fegan hocam, gerçekten iyi. Dün resmi tatildi ya hani, gece biraz kafayı dağıttık da...
193🥀
Ondan biraz sersemlemiş olabilir, mazur görün. Yoksa gerçekten iyi."
Hoca şüpheyle baksa da üstelemedi.
"İyi bakalım, dediğin gibi olsun."
"Sağ olun hocam, iyi dersler." Yeşim, hocasına karşı otuz iki diş sırıttıktan sonra koşar adımlarla koridora fırlayıp Gül’e yetişmeye çalıştı. Gül, temiz bir nefes almak ve o ince dal sigarayı dolgun, kiraz dudaklarına yerleştirmek için okul bahçesindeki kuytu köşesine geçmişti bile. Hızla çakmağı çaktı, sigarasını ateşleyip derin bir nefes çekti içine. Sanki o duman olmadan nefes alması imkânsız gibiydi...
"Gül! Kızım ne ara uçtun gittin ya? Yemin ederim sinirlenince Flash’tan farkın kalmıyor, yoruldum!" diyerek arkadaşına sitem eden Yeşim, nefes nefese yanına ulaştı ve elindeki su şişesini kafasına dikledi. Birkaç yudum aldıktan sonra ciddileşti.
"Gül... Sen o konuda ciddi miydin?"
"Şaka yapar gibi bir halim mi var sence, Yeşim?"
"Yok, hiç yok... Allah kahretsin Gül, nereden çıktı bu? Nasıl yani, neden?"
"Uzun hikaye Yeşim. Anlattıkça ben daha çok sinirleniyorum. O yüzden hiç gerek yok, sorma..."
"Aman aman, sen sinirlenme de, anlatma, lazım değil. Kusura bakma kardeşim ama sinirliyken hiç çekilmiyorsun."
Gül ters bir bakış attı.
"Uzak dur o zaman Yeşim!"
"Duramam."
"Niye?!"
"Çünkü sen benim tek kardeşimsin. Ne olursa olsun hep yanında kalacağıma dair sana söz vermiştim."
"Söz mü?" dedi Gül, dudaklarından dökülen dumanın ardına saklanarak.
"Söz... Boş versene ya. Verenler de tutmuyor zaten."
"Kusura bakma kardeşim ama beni onunla aynı kefeye koyamazsın. Buna hakkın yok, kendimi harcatmam yani. Lütfen bak, gerçekten alınırım."
"Alın, bana ne."
"Gül ya... Çok kötüsün."
"Biliyorum."
"Bilmen daha da kötü ama."
"Onu da biliyorum," diyen Gül’ün dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi.Yeşim neşeyle zıpladı.
194🥀
"Hahaha, yine başardım!"
"Neyi?"
"Seni güldürmeyi..."
"Hahaha... Zaten senden başkası da beceremez bunu, başımın tatlı belası," diyen Gül, keyifle içtiği sigarasını yere fırlatıp bastıktan sonra can dostuna sımsıkı sarıldı.Yeşim, sarılmanın ardından geri çekilip muzip bir tavırla sordu:
"Gül, sana bir soru soracağım."
"Sor kardeşim, yolla gelsin."
"Eğer eniştemle işleri çok ilerletseydiniz ve sana iki seçenek sunulsaydı hangisini bırakırdın? Eniştemi mi, sigarayı mı?"
Gül gözlerini devirdi. "Bu ne amk, ahiret sorusu gibi."
"Hadi, cevap ver!"
"Tamam, mantıklı bir cevap vermemi istiyorsan iyi dinle... İnsanlar sahip olduklarını kolay kolay bırakmazlarmış bildiğim kadarıyla. Enişteni bıraktığımda zaten teselliyi yine sigarada arayacağım için, bir sigara uğruna enişteni bırakmam yani..."
Yeşim’in kafası karışmıştı.
"Hııı... Ne?"
Gül kahkahayı bastı.
"Beynin yandı değil mi? Haha! Böyle saçma sorular sorarsan böyle saçma cevaplar alırsın işte."
"Gül ya..."
"Hem en basit cevap zaten sende var Yeşim, unuttun mu? Koray, sevgilin, senin için sigarayı bırakmadı mı?"
"Bıraktı valla."
"Al sana cevap işte. Zil çaldı, hadi geçelim sınıfa."
Gül ve Yeşim birbirlerine sımsıkı sarılarak ikinci ders için koridorda gözden kayboldular.
Sahi... Gül gerçekten hangisi olmadan nefes alamazdı? Sigarasız mı, yoksa onsuz mu?
27
Kapkaranlık gecenin ortasında, elinde silahıyla tekli deri koltukta oturan Aslan, karşısındaki şerefsiz Şeref ile göz göze gelmekteydi. Aslan, keskin kara gözlerini onun gözlerinin içine öfkeyle dikmiş, zihninde o kurşunu onun kafasına belki de bin kere sıkmıştı. Hatta şu an bile tetiği çekebilirdi.
195🥀
Peki, emniyeti açık ve namlusu Şeref'in kalbine doğrultulmuş olan bu silah neden hâlâ susgundu? Neden o mermi hâlâ soğuktu ve o hain kalbi paramparça etmiyordu? Neden o göğüsten hâlâ oluk oluk kanlar akmamaktaydı?Aslan, Şeref’i neden hâlâ öldürmemişti?Aslan, sert ve soğuk rüzgarlar estiren bakışlarını bir anlığına Şeref’ten çekti. Elinde sımsıkı tuttuğu silahın namlusunu, kendini cezalandırır gibi kendi kafasına hafifçe vurarak söylenmeye, sitem etmeye başladı:
“Ah, kahretsin! Yok, bu böyle olmayacak! Ah Gül ah, ne hallere soktun beni! Bana bu yapılır mı be kızım, bana bu yapılır mı? Allah kahretsin! Kardeşimin katili eli kolu bağlı karşımda oturuyor ve ben mal gibi bakmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. Elimde silah var ama bu kurşunu onun beyninde patlatamıyorum!"
"Sen artık katilsin, beni daha bulmadan kaybettin Aslan."
"Ah, bu sözler beynimi kemiriyor! Gül, bana bunu yapmayacaktın kızım, yapmayacaktın!"
Şeref, korkudan titreyen sesiyle araya girdi:
"Abi yalvarırım bırakın beni gideyim, vallah benim bir suçum yok! Hepsi o kızın altından çıktı. Valla bak, ikimizi de idare etti o. Hem Orhan'ı hem de beni kandırdı. Askerden önce onunla, askerden sonra benimle oldu. Gerçekten abi, bak doğruyu söylüyorum. Lütfen bırak beni gideyim."
"Kes lan kes! Sikerim şimdi seni de yalanlarını da! Kes sesini!"
"Abi yalan değil, valla bak..."
Aslan bu arsız söze daha fazla dayanamadı ve içindeki tüm hıncı ondan çıkardı. Yüzüne indirdiği sert bir yumrukla ağzını burnunu birbirine dağıttı.
"Lan piç! Doğrularını bildiğim yalanları söylerken ne diye boş yere yemin ediyorsun?"
"Abi valla bak, be..."
"La kes! Anlaşıldı, sen ikna olmayacaksın. Bulut!" diyerek en güvendiği adamına sessiz bir işaret çaktı.Ne yapacağını çok iyi bilen Bulut, kafasıyla onaylayıp hemen işe koyuldu.
196🥀
Cebinden telefonunu çıkarttı ve ses kaydını açıp Şeref’e dinletti. Kayıtta Şeref’in annesi, her şeyi tüm çıplaklığıyla, tane tane anlatıyordu: Şeref’in Karaca’ya olan saplantılı aşkı daha ilkokul yıllarında başlamıştı. Şeref, Orhan ve Karaca aynı ilköğretim okulunda okumuşlardı. Şeref ve Karaca aynı sınıftayken, Orhan başka bir sınıftaydı. İlkokul sıralarında ayrı düşen Orhan ve Karaca, lise çağında aynı sınıfa denk gelmişlerdi. Bu kez de Şeref, ailevi meseleler yüzünden liseyi terk etmek zorunda kalmıştı. Orhan ve Karaca ise liseden beri aşklarını hiç kaybetmemişler, sonunda evlenmek için birbirlerine söz vermişlerdi. Karaca, İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun olurken, Orhan da askerliğini tamamlamış olacaktı. Verdikleri sözü tutup evlenecek, mutlu bir yuva kuracaklardı. Ta ki onları kıskanan şerefsiz Şeref hayatlarına yeniden dahil olup Orhan’ı yok yere toprağın altına, Karaca’yı da ruh ve sinir hastalıkları hastanesine mahkûm edene kadar... Annesi, oğlu Şeref'in onların hayatını bu denli mahvettiği için çok üzgün olduğunu söylüyor, onun adına gözyaşları içinde özürler diliyordu.Bulut, Aslan'ın emriyle ses kaydını kapattığında, Şeref’in gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülüyordu. Sanki annesinin anlatımıyla o anları yeniden yaşamış gibi, derin bir pişmanlıkla af dilercesine ağlıyordu. Bunu fark eden Aslan öne doğru atıldı:
"Kes lan zırlamayı! Bak şerefsiz, ben eşeğimi sağlam kazığa bağlarım. O yüzden bana boş yere laga luga yapma, yalandan yeminler edip asabımı bozma, alırım canını!"
"Abi..."
"Siktirme abini!"
"Ben... Abi ben çok pişmanım... Abi al vur beni, abi ben ölmek istiyorum! Abi al, vur bu silahla beni, vur beni kalbimden! Ben bu utançla yaşamak istemiyorum abi, yalvarırım sana vur beni!"
196🥀
Aslan tiksinerek geriye çekildi:
"Çek lan elini! Sen o güzelim kara toprağı bile hak etmiyorsun lan şerefsiz! Kardeşim, tertibim, can dostum, erim senin yüzünden öldü lan! Senin attığın o iğrenç iftira yüzünden benim kardeşim pisi pisine öldü! Senin yüzünden kardeşim gözümün önünde kafasına sıktı lan! Al lan bunu, al! Kendi leşini kendin önüme sereceksin. Ben senin için elimi bile kirletmeyeceğim. Al, köpek gibi yalvarma! Şu kadarcık gururun kaldıysa şimdi kendin sık kafasına... HADİ!" diyerek silahı önüne fırlattı.
Şeref, titreyen elleriyle silahı kavrayıp son duasını etti, son sözlerini fısıldadı:
"Hakkını helal et anam, bu oğlun yine beceremedi."
Aslan’ın arkasını dönmesiyle birlikte içeriden sağır edici bir ses yükseldi. Dışarıda, ağacın dallarına konan kuşlar o patlamayla ürkerek gökyüzüne süzüldü. Aslan'ın ayaklarının dibine düşen leşin kafasından sızan koyu kan, ayakkabısına kadar bulaşmıştı. Aslan, yerde yatan bedene son kez nefretle baktı. Normalde bir ölüye cenaze denirdi ama bu adam onun gözünde sadece hak ettiği ismi taşıyan bir leşti.Aslan, Bulut ve Devran'a dönerek o her zamanki soğuk ve net emrini verdi:
"Kaldırın şu leşi gözümün önünden!"
Bulut ve Devran güç bela o gövdeyi ortadan kaldırmak için harekete geçerken, Aslan kendini dışarıya attı. Derin bir nefes alıp cebinden sigarasını çıkardı ve yaktı. Gökyüzüne doğru dumanı üflerken fısıldadı:
"Şimdi ruhun şad olsun kardeşim."
Kardeşine verdiği sözü tutmanın verdiği zafer hissiyle keyifle gülümsedi. Ta ki kalbine ani bir sızı saplanana kadar... İçi cız etmiş, onu huzursuz eden bir his göğsüne oturmuştu. Elini kalbine götürdü ve dudaklarından o tek kelime döküldü:
"GÜL."
197🥀
Gül, zihnini kemiren derin düşünceler yüzünden bir türlü uyuyamamıştı. Kapkaranlık gecenin ortasında balkona çıkmış, bir yandan sigarasını tüttürürken diğer yandan yarım kalan o muhteşem tasarımı, 'Daisy Silver' o tamamlamaya çalışıyordu. Kulaklığında en sevdiği sanatçı Emre Aydın’dan 'Git' parçası çalıyor, o da şarkının nakaratını gül pembe dudaklarıyla mırıldanıyordu. Saat tam on ikiyi gösteriyordu.Bir yandan çizimini yapıyor, bir yandan da hafızasındaki o fanusun içinde gizlediği lakapları düşünüyordu: Yabancı numara, asker, komando, etkisiz eleman, enişte, katil... Bu lakapların en can alıcısı ve yüreğini derinden yakanı şüphesiz ki "katil" olanı, yani Aslan'dı. Ona içten içe saydırarak kendini rahatlatmaya çalışsa da, 'yalvarırım yapma' der gibi inleyen yüreği şimdi sızım sızım sızlıyordu. Sigarasını söndürüp derin bir iç çekti. Gözlerini kapattı. Gecenin karanlığında, tıpkı yeni bir gelini andıran muhteşem güzelliğiyle zifiri gökyüzünde süzülen ve sanki kendisine gülümseyen aya hayranlıkla baktı.
"Seni tanımıyorum ama nedense sana tüm kalbimle inanıyorum Aslan. Şu an sessizsen bir sebebi vardır. En azından beni kaybetmeyi göze alamayacağına inanıyorum. Neden bilmiyorum ama bunu hissediyorum. Aslan, söz verdin; sen yapmayacaksın, biliyorum," diyerek içindeki duyguları aya karşı fısıldadığı anda balkon kapısı aniden geriye doğru açıldı.Kapının birden açılmasıyla ürkek bir ceylan gibi irkilip korkan Gül, gözlerini şaşkınlıkla açtı.
"Kiminle konuşuyorsun sen?"
Gül, karşısında annesini görür görmez içinden, 'Allah'ım inşallah söylediklerimi duymamıştır,' diye dua ederken bir yandan da ne yalan söyleyeceğini düşünmeye çalıştı. Hemen otuz iki diş sırıtarak manipülatif hamlesini yaptı:
"Ne konuşması annem ya, sen de yani... Gece gece kiminle konuşacağım ben? Şarkı dinliyordum, kendi kendime mırıldanıyordum işte, ne olacak.
198🥀
Hem sen neden bu saatte ayaktasın"
Filiz Hanım kollarını göğsünde bağlayıp, tek kaşını kaldırarak hesap sorar gibi baktı:
"Asıl bu soruyu benim sana sormam lazım küçük hanım. Söyle bakalım, bu saat olmuş neden hâlâ ayaktasın sen?"
"Uyku tutmadı."
"Yarın okulun yok mu? Ne demek uyku tutmadı?"
"Okul ile mi tutuluyor uyku? Ne alakası var?
Varda tutmadı işte. Ben de tasarımıma devam etmek istedim, kafamı dağıtırım falan diye..."
"Kafanı dağıtmak mı? Gül, canını sıkan bir şey mi var kızım? Varsa anlat, dinliyorum... Neyin var güzel kızım?" diyerek şefkatle kızının saçlarını okşadı.
Gül, içten içe pot kırdığını anlayınca, 'Hay benim ağzıma...' diye kendine kızdı ve durumu hemen toparlamaya çalıştı:
"İyiyim annem, merak etme! Lafın gelişi söyledim öyle. Takılacak, anlatılacak bir mevzu yok inan bana. Sadece çok basit; uykum gelmedi, bu kadar. Ki zaten şimdi yatarım, çizim yaparken biraz bastırdı uykum."
"Göster bakalım, ne çizdin?"
Gül, sevinçle annesine kolye tasarımını uzattı:
"Bak annem, bu benim el emeğim, göz bebeğim. İnşallah en kısa zamanda atölyede döktürüp boynuma takacağım."
"Gerçekten çok güzel bir tasarım, muhteşem bir parça. Senin zevkine hayranım canım kızım. Sen her şeyin en iyisini ve en güzelini yaparsın."
"Çünkü senin kızınım anne. Her şeyin en güzeli sende var, ben sadece senden ilham alıyorum. Benim ilham perim sensin canım annem."
"Canım kızım, eminim ki sen bu emeğinin karşılığını fazlasıyla alacaksın. Ve bu muhteşem parça senin o eşsiz, uzun boynunda harika duracak. Sabırsızlıkla bekliyorum."
"Tek hayalim bu anne, biliyorsun. Güzel bir üniversiteden mezun olup kariyer yapmak ve en güzel parçalarımı tasarlayıp senin o narin boynuna takarak reklamımı yapmak."
"İnşallah kızım, inşallah gönlünden geçen her şey güzel olur.""İnşallah annem. Tek temennim şu hayatımızı bir an önce kurtarmak.
199🥀
Babamdan sonra hayatımız kaydı biliyorsun. Tabii ki bu senin suçun değil ama ben yine de her şeye rağmen senin yanındayım. Eminim ki bir gün babam da çok pişman olup geri dönecektir. Sana çektirdiklerini de misliyle ödeyecektir. Ben bize inanıyorum annem, sen de bana inan, olur mu?""Tamam güzel kızım, gözlerin şişmeden hadi yat bakalım artık. Bu kadar derin yara yeter. İyi geceler," dedi Filiz Hanım ve kızına sımsıkı sarıldı.Gül de annesine sarılırken içinden isyan ediyordu: 'Dua et de anne, bu gözlerim yalnızca uykusuzluktan şişsin. Yoksa öteki acıya dayanamam...'"İyi geceler annem, seni seviyorum," diyerek balkondan ayrıldı ve yatağına uzandı.Tam o sırada telefonu titredi.WhatsApp Messenger Aslan: Uyudun mu?Gül, ekranı kaplayan mesaj karşısında ne yazacağını bilemedi. İçini kemiren müthiş bir merak vardı. Gerçekten bir katil mi olmuştu, yoksa ona verdiği sözü tutup vaz mı geçmişti? Mesaja girdi ve kalbinin sesini dinleyerek yazdı: Gül: Uyuyamadım. Aslan: Neden? Gül: Yaptın mı? Aslan: Neyi? Gül: Anladın, ikiletme! Aslan: Bana sinirli misin? Gül: Vereceğin cevaba bağlı Aslan. Aslan: Gül? Gül: Söyle! Aslan: Ben yapmadım. Gül: Yaptırdın mı? Aslan: Hayır. Gül: Yaşıyor mu? Aslan: Hayır. Gül: Kim yaptı? Aslan: Kendisi. Gül: Hak etti mi peki? Aslan: Sence? Gül: Ben sana sordum. Aslan: Dibine kadar hak etti. Gül: Sen öyle diyorsan öyledir. Aslan: Gül? Gül: Efendim? Aslan: Bana kızgın mısın? Gül: Ne haddime? Aslan: Kırgın mısın? Gül: Umurunda mı? Aslan: Gül, bak ben katil değilim. Gül: Doğru, azmettiren sensin! Aslan: İçimde derin bir yara var. Gül: Müstahak sana... Aslan: Gül, sesini duymak istiyorum. Arasam olur mu? Gül: Hayır, o derin yara hep var olacak. Ve sen benim sesimi istesen de bir daha duyamayacaksın! Aslan: Neden? Gül: Çünkü beni kaybettin! Aslan: Gül... Gül: İyi geceler.
Sahi, iyi miydi geceler?
200🌹
28
Gecenin zifiri karanlığında Aslan'a son sözlerini söyleyen Gül, derin bir iç çekti. Yatağına uzandı ve sessiz gözyaşları eşliğinde, derin hülyalara dalmak üzere gözlerini usulca kapattı.Telefonun yüzüne kapanmasıyla içerleyen Aslan, öfkeden deliye dönmüş bir hâlde içten içe Gül'e söyleniyordu. Ayazın soğuğunda iki farklı duygunun ahengine kapılan genç adam, ne yapacağını bilemez bir hâlde olduğu yerde adeta put kesilmişti. Keskin kara gözlerini kıstı."Çok yanlış yaptın be güzelim," diye mırıldandı içindeki sitemi büyüterek.Bir yandan kardeşinin intikamını almış olmanın zaferini tadıyor, diğer yandan Gül yüzünden kursağında kalan o mutluluğun zere dönüşmesini izliyordu. Derin ve güçlü bir nefes alıp aniden olay mahalline döndü.
Karşısında, can dostları ve aynı zamanda kendisini korumakla görevli olan Vedat ile Bulut duruyordu. Olay mahallinde cinayete dair tek bir iz bile bırakmamış, Aslan’ın emrini pirüpak bir şekilde yerine getirmişlerdi.
"Aferin koçum size, tam istediğim gibi olmuş," diyerek gururunu gözler önüne seren Aslan, Bulut'un omzuna vurarak onu tebrik etti.
Bulut; bir yetmiş boylarında, hafif etine dolgun, kaslı ve koruma adamlarını aratmayacak heybette bir adamdı. Üç numara siyah saçları, kirli sakalı ve esmerliğiyle adeta karizmasını konuşturuyordu. Muhteşem otuz iki diş bir sırıtışla göğsünü kabarttı ve Aslan’a karşılık verdi:
"Ne demek abim? Yeter ki sen emret, her zaman yanındayım komutanım!"
Aslan, bu üstün ego gösterisine sadece sırıtarak sessiz bir yanıt verdi. Ardından Vedat’a döndü.
201🥀
Onu ensesinden tutup kapkara gözlerinin içine dik dik baktı.
"Bak Vedat koçum, bundan sonra işimiz daha da zorlaşacak ve biz asla pes etmeyeceğiz! Tamam mı koçum?" diyerek geriye çekildi.
Vedat da gururlu bir tavırla can dostu ve komutanı Aslan'a istediği cevabı verdi:"Nasıl emredersen Aslan'ım. Biliyorsun, her zaman yanındayım."Vedat ve Aslan, birbirlerine kısa ve dostane bir şekilde sarılarak konuşmayı sonlandırdılar. Tam o sırada, gizli hanın kapısı aniden çalındı. Muhteşem üçlü, bir anlık panikle bellerindeki silahlara sarıldı.
"Kim lan bu saatte?" diye fısıldadı Aslan. Kara ve keskin gözlerini dikkatle etrafta gezdirirken, Vedat ve Bulut da onu korumak için siper vaziyeti almış, temkinle bekliyordu.
"Bilmiyorum abi, bakarız icabına evelallah," diyen Bulut egosunu tatmin etmeye çalışınca Aslan iyice sinirlendi.
"Edebiyat yapmayın lan! Vedat, buraya geleceğimizi bizden başka bilen biri var mıydı?"
"Hayır abi, yoktu," diye yanıtladı Vedat kendinden emin, kalın ses tonuyla.
"Eee, kim o zaman bu saatte amına koyduğumun evladı?"
Kapının ardındaki ses, tok ve alaycı bir tonla araya girdi:
"Sövmeyi bırakıp kapıyı açarsan, kim olduğumu anlarsın Aslan parçası!"
Aslan, duyduğu ses karşısında büyük bir şaşkınlık yaşadı. Bu tanıdık sesi böylesi bir gecede, kapının ardında işitmenin çaresizliği tüm bedenini sardı."Gürani lan bu!" diyerek elindeki silahı hızla beline yerleştirdi ve han kapısını açtı.Karşısında, çok uzun zamandır görüşmediği çocukluk arkadaşı Gürani duruyordu.
202🥀
Gürani, karizmatik bir kahkahayla çocukluk arkadaşını süzerken, orta kalınlıktaki yumuşak ve etkileyici sesiyle ortamın havasını bir anda değiştirdi:
"Evet lan, benim hayta!" diyerek Aslan’a hasretle sımsıkı sarıldı.
"Hoş geldin kardeşim. Şaşırdım seni görünce, hangi rüzgâr attı seni buraya?" diye sordu Aslan, temkinli bir tavırla.
"Hoş bulduk kardeşim, sağ ol. Hiç merak etme Aslan'ım; karda yürüdüm ama izimi belli etmedim. Sakin olun, sizin burada olduğunuzu benden başka kimse bilmiyor," diyerek katıla katıla güldü.Aslan kaşlarını çatarak dişlerinin arasından konuştu:
"Sahi kardeşim, sen bizim burada olduğumuzu nereden biliyorsun?"
Gürani gevşek gülümsemesini yüzünden silip ciddileşti. Aslan’la göz kontağı kurarak hafifçe sırıttı:
"Ben senin ciğerini bilirim Aslan'ım... Biz seninle çocukluk arkadaşıyız. Ben bilmeyeceğim de kim bilecek? Ayrıca burası senin gizli bölmen, her haltı burada çözdüğünü biliyorum. Olaydan da haberim var. Sen doğru olanı yaptın kardeşim, canını hiç sıkma. Orhan'ın ruhu şad olsun!"
"Herkes hak ettiği yerde kardeşim."
"Öyle Aslan'ım, öyle," diyen Gürani, destek olmak amacıyla Aslan’ın omzuna vurdu.
"Babam da biliyor, değil mi?"
"Tabii ki kardeşim. Koskoca Tuğgeneral Civan Komutanımdan hiçbir şey kaçmaz."
"Kaçmaz değil Gürani, ben bilerek söylemedim. Buna karışmaya hakkı yok."
"Senin var mıydı kardeşim?"
"O ne demek lan?"
"Şu demek kardeşim: Elin piçini öldürmek sana mı kalmıştı?"
"Ben bir şey yapmadım, elimi bile kirletmedim! Kendi leşini kendi elleriyle, kafasına sıkarak ayaklarımın dibine serdi."
"Ama sen..."
"Azmettirdim, biliyorum kardeşim, biliyorum! Ama bildiğim bir şey daha var ki asla pişman değilim.
203🥀
Tam tersine, kardeşimin ruhu yüce göklere erdiği için hiç olmadığı kadar mutluyum."
"Belli kardeşim, belli... Birazdan dokunsam mutluluktan salya sümük ağlayacaksın."
"Ne ağlaması lan? Kes, siktirtme şimdi ağlamasını!"
"Şimdi ne olacak peki Aslan'ım?"
"Hiçbir şey olmayacak. Herkes hak ettiği yerde; kardeşim cennette, o şerefsiz cehennemde."
"Peki sen neredesin Aslan'ım?"
"Edebiyat kasma Gürani! Ne saçmalıyorsun? Düzgün konuş!"
"Dümdüz konuşuyorum kardeşim, sen neredesin? Benim tanıdığım o yüce gönüllü Aslan nerede?"
"Buradayım lan, nerede olacağım?"
"Değilsin abi, burada falan değilsin. Tanıyorum seni, bu sen değilsin. Ne oldu lan sana böyle? Birisi mi var, bir şey mi oldu oğlum sana?"
Aslan, kaslarının gerildiğini ve öfkeden sinir damarlarının kabardığını hissetti. Karşılarındaki tartışmaya şahit olan Bulut ve Vedat'a sessizce kaş göz işareti yaparak gitmelerini işaret etti.Bulut ve Vedat han kapısından dışarı çıktığı an, Aslan öfkeyle ayaklandı. Çocukluk arkadaşını keskin gözleriyle süzerken gardını tamamen düşürmüştü.
"Sen... Sen ne yapmaya çalışıyorsun kardeşim? Hayırdır lan, benim bilmediğim, benimle olan bir derdin mi var?"
Gürani de daha fazla dayanamadı ve hızla ayağa kalkıp Aslan ile kafa kafaya geldi:
"Seninle tek bir derdim var kardeşim, o da babana verdiğim sözü yerine getirmek!"
"Ne sözü lan? Ne babası? Neyi yerine getireceksin, konuş!"
"Seni kardeşim, seni kendine getireceğim! Bana verdiğin sözleri unutuyorsun ama ben unutmam. Ben senin can dostun olduğum kadar, aynı zamanda doktorunum; bunu biliyorsun."
"Kes, tamam kes! Uzatma daha fazla."
"Bu sefer kaçmayacaksın Aslan, buna izin vermeyeceğim.
204🥀
En azından bu sefer..."
Aslan, dostunun sözlerini tiye alarak alaycı bir kahkaha attı:
"Haha! Senden izin almak isteyen kim? Ben bildiğimi yaparım, beni bilirsin kardeşim."
"İster inan ister inanma kardeşim ama acı gerçek şu ki, benimle görüşmek zorunda kalacaksın."
"O niye güyâ?"
"Çunkü seni ele geçiren bir şey var ve sen onu benden saklıyorsun. Ama ben senin..."
"Tamam amına koyayım, doktorumsun anladık! Sürekli tekrar edip sinir katlarımı zıplatma istersen. Her bokumu biliyorsun, tamam, kes!"
"Bak Aslan'ım, bana şimdi kızıyorsun ama ileride çok teşekkür edeceksin."
"Teşekkür etmem ben!"
"Biliyorum... Ne teşekkür, ne özür, ne takdir, ne beğeni, ne de güzel bir söz..."
"Ne yapıyorsun amına koyayım, GBT'mi mi okuyorsun?"
"Bunların hiçbiri yok sende."
"Biliyorum lan, uzatma!"
"Bunları aşacağız kardeşim, hiç merak etme."
"Bana bak Gürani, gırtlağını sıkmamak için kendimi zor tutuyorum. Mesela bunu da aşabilir miyiz acaba? Aşmak isteyen kim lan?!"
"Hepsi hallolur kardeşim, yeter ki sen iste... Senden tek isteğim, lütfen tedavini aksatma."
"Bakarız."
"Bakma kardeşim, yap!"
"Tamam lan, uzatma!"
"Söz ver lan!"
"Söz vermem ben, artık vermem..." diyen Aslan, gardı düşmüş bir şekilde, adeta süt dökmüş kedi gibi başını öne eğdi. O keskin ve soğuk bakışların ardında, sanki bir suç işlemişçesine anlamlı bir gizem saklıydı.Bunu fark eden Gürani, onu tam kıvamında yakaladığını anlayarak hemen doktor kimliğine büründü. Amacı onu konuşturup rahatlatmaktı:
"Neden vermezsin peki? Seni engelleyen nedir mesela?"
Aslan derin bir uyuşukluğun içine çekildi.
205🥀
Ağzından dökülen sözleri kendi kulakları bile duymazken, yüreğinin fısıltıları derin bir etkiyle dışarı sızıyordu:
"Karşımdaki insan bunu hak etmiyor çünkü."
"Neyi hak etmiyor peki? Kim bu kişi?"
"Gül..."
“Ne oluyor lan?"
Ve bingo! Ayakta uyuyan Aslan, yüreğinin derinliklerine kazınan o ismi dudaklarıyla andığı an hafızası yerine geldi. Yüzüne soğuk su çarpılmış ya da sessiz, huzurlu bir sığınaktan zorla koparılmış gibi birden kendine dönerek özünü hatırladı.
"Ne yapıyorsun lan sen bana? Beni ayakta mı uyutuyorsun aklınca?" diyerek öfkeden gözü dönen Aslan, arkadaşı, can dostu ve en önemlisi doktoru olan Gürani'nin yakasına sertçe yapışıp onu sarstı.
"Sen kim köpeksin de beni ayakta uyutarak ağzımdan laf almaya çalışıyorsun ha? Söylesene lan!"
"Dur Aslan'ım ya, ne celallendin şimdi? Güzel gidiyorduk, doktorunum ben senin."
"Siktirme şimdi doktorunu da seni de tedavini de! Bak oğlum, benim gözüm bir dönerse, işte o zaman benden kaçacak delik ararsın!"
"Tamam Aslan'ım sakin ol, her şey düzelecek."
"Lan oğlum, ümüğünü sıkıyorum, hâlâ gelmiş bana 'her şey düzelecek' diyorsun! Neresi düzelecek lan, neresi? Siktirme şimdi bana terápini! Siktir ol git, gözüm görmesin seni bir daha! Tuğgeneral, pek değerli, kıymetli babama da bolca selamlarımı ilet.
O beni çok iyi anlar," diyerek adamı sertçe serbest bıraktı.Aslan'ın sımsıkı tuttuğu yakasından kurtulan Doktor Gürani, derin bir nefes alarak güçlükle konuştu:
"Olur Aslan'ım, olur iletirim... Yeter ki sen iyileş," dedi ve han kapısını arkasından sertçe kapattı.Büyük bir öfke patlaması yaşayan Aslan, bu son sözün bardağı taşırmasıyla birlikte, kapkaranlık han duvarlarının arasında adeta ormanlar kralı bir aslan gibi kükredi. Avazı çıktığı kadar gecenin karanlığına haykırdı:
"HASTA DEĞİLİM LAN BEN!"
206🥀
29
Hiçbir şey olmamış gibi erkenden kalkan Aslan, kardeşinin intikamını almış olmanın huzurunu yaşasa da kafasında çakan şimşekler beynini kemirmeye devam ediyordu. Kalbindeki o yabancı sızı, Gül'ü kaybetmenin acısını daha şimdilerde hissettirmeye başlamıştı. Görevini en iyi şekilde yerine getirirken, kusursuz ve tertemiz bir intikamın içinden geçen Aslan derin bir nefes aldı. Çakmağını ateşleyip sigarasını yaktıktan sonra, arkadaşı gördüğü emir erlerine seslendi:
"Bulut, Vedat, Devran! Toplanın, geriye dönüyoruz."
Bulut ve Vedat, Aslan'ın çağrısına uyarak hemen yanına geldi. O sırada Aslan'ın gözü bir eksikliğe takıldı.
"Devran nerede lan?"
"Abi, o gitti," diye karşılık veren Bulut, mahcup bir ifadeye bürünerek Aslan'a baktı. Aslan kaşlarını çatarak sordu:
"Nereye?"
Bulut sessizliğini bozdu:
"Abi, bugün Devran'ın kız arkadaşının doğum günüydü de... Bugün babanızdan izin alıp gitti."
"Hahaha! Lan bizim Devran hanımcıydı da biz mi göremedik? Doğum günü de neymiş lan?!" diyen Aslan, Devran'la alay etti.
“Abi, doğum günü gelince kutlanan bir gün işte," diyerek araya giren Vedat’ın bu düz cevabı Aslan'ı oldukça şaşırtmıştı. Aslan gülse mi, sinirlense mi bilemedi. Arafta kalmış gibi bir süre sessizce bakakaldı. Ancak bu sessizliğe daha fazla dayanamadı; içimde kalacağına dışımda patlasın diyerek, Vedat'ın bu ince esprisine karşı ağzına geleni söyledi:
"Ciddi misin sen Vedat? Ben bilmiyordum kardeşim, çok sağ ol beni aydınlattığın için!"
Usul usul Vedat'ın yanına yaklaştı. Onu omzundan sertçe tutup sarsarak sözlerine devam etti:
"Ah benim süper zekâ arkadaşım! Sen bu kadar zekiydin de biz mi görmedik lan? Ha, sen bana o kıt aklınla akıl mı veriyorsun? Ben bilmiyor muyum lan doğum gününün ne olduğunu da bana burada açıklama yapıyorsun? Kimsin lan sen bana cevap yetiştiriyorsun?"
207🥀
Sert bakışlarını, kara gözlerini Vedat'ın ela gözlerine dikmişti.
"Yok abi ya, estağfurullah. Sana cevap vermek benim ne haddime, ben öyle bir şey yapar mıyım? Sen beni yanlış anladın kardeşim, bak açıklaya..."
"Kes lan, tamam zırlama! Ben sana haddini bildirdim ya, neyse... Şu an dua et ki daha önemli işlerim var."
Aslan tam geriye çekildiği sırada, bu kez Bulut mayına bastı. Aslan'ın duymak istemeyeceği o kelime, istemeden de olsa Bulut'un dilinden dökülüverdi:
"Abi, sen Doktor'a görünecek misin?"
Aslan, "Doktor" lafını duyduğu an kalın kaşlarını çattı. Keskin kara gözlerinden adeta alevler çıktı. Arkasına dönüp bu sefer Bulut'un yakasına yapıştı:
"Ne dedin sen?"
"Şey abi... Doktor dediysem yani şey... Gürani ya, bizim Gürani'ye görünecek misin anlamında sormuştum."
"Sordun, öyle mi? Sordun!"
"Evet abi..."Aslan daha fazla dayanamadı ve bütün hıncını Bulut'tan çıkardı. Yüzüne sert bir yumruk çakarak ağzının kenarını kanattı. Bulut olduğu yerde sarsılırken, ona haddini bildiren Aslan sızlayan elini sıktı:
"Eee, kime niyet kime kısmet demişler... Lan ben Vedat'a vurmamak için kendimi zor tuttum, sen o şom ağzınla o Gürani şerefsizinin adını anarak benim sinirlerimi zıplattın! Bunu sen istedin Bulut. Bir dahakine ağzından çıkacakları kulakların duysun, tamam mı kardeşim?!"
Yerde kıvranan Bulut'a doğru eğilen Aslan, sanki az önce onun ağzını burnunu dağıtan kendisi değilmiş gibi, şefkatle nasihat etmeye başladı. Ensesini okşayıp onu kendine getirdikten sonra sözlerine devam etti:
"Sen benim dostumsun, arkadaşımsın, sırdaşımsın, kardeşimsin... Yeri geldiğinde askerimsin, erimsin, özel korumamsın. Sen benim her şeyimsin lan! Ben seni severim de döverim de.
208🥀
Sana ne yaparsam yapayım sakın bana kinlenme. Vedat, sen de dinle! Bu size ilk ve son uyarım olsun. Ben size bir şey yapıyorsam muhakkak bir sebebi vardır. Bulut'a saydıklarım senin için de geçerlidir Vedat. Bulut ve sen bunu çok iyi bilmelisiniz ki, ben ne yaparsam yapayım sakın bana kin gütmeyin. Kin beslemeyin, ben bundan nefret ederim. Şunu hiçbir zaman unutmayın: Bana kin besleyen, beni karşısında bulur. Karşısında bulan da asla bir daha nefes alamaz. Bilmem anlatabildim mi aslanlarım?"
Aslan, Bulut'u yerden kaldırdı. Bulut’un gözlerindeki o anlık kin yerini derin bir mahcubiyete bıraktı. Aslan'ın sözleri onu derinden etkilemiş, gardını düşürmüştü.
"Ben seni çok iyi ve çok net anladım abi. Boşboğazlık yaptığım için gerçekten özür dilerim. Sen ne yaparsan yap abi, biz seninle hep yan yana, omuz omuza olacağız. Nerede ve nasıl olursan ol, Vedat ve ben hep senin yanındayız. Senin de dediğin gibi, biz senin hem dostun hem de emir eriniz. Ben senin benim başıma silah dayamana bile katlanırım abi, yine de sana yamuk yapmam. Kendi kafama sıkarım da yine de sana ihanet etmem. Sen de bunu böyle bil abi. Senin sözün neyse bizde de odur, söz veriyoruz. Ne emredersen emret, boynumuz kıldan ince. Sen nereye, biz oraya abi. Sana zarar verenin canını alırız. Gözün arkada kalmasın benim Aslan abim!"
Aslan ve Bulut, aralarındaki buzları eriterek dostane bir şekilde sarıldılar. Vedat ise sessiz gözyaşlarını içine akıtarak, ağırbaşlı bir tebessümle uzaktan onları izledi.
"Tamam lan, yeter ağladığınız zırladığınız. Başkomutan beni bekler, daha ona hesap vereceğim."
"Abim, sen kimseye hesap vermezsin," diyerek öne atıldı Bulut."Babama karşı boynum her zaman kıldan incedir. Bunu böyle bil koçum."
209🥀
“Eyvallah abi."
"Vedat, Bulut'la birlikte kışlaya geri dönün. Artık işimiz bitti. Hiçbirimizden en ufak bir iz bırakmadan, tertemiz çıkıyoruz buradan. Ben önden gidiyorum, buralar size emanet!"
"Hiç merak etme Aslan'ım, o iş bizde," diye karşılık veren Vedat, Aslan'ı uğurladı.
Bir saat sonra Aslan, derin bir iç çekerek babasının odasının kapısına yanaştı. Kapıyı hafifçe tıkladı:
"Müsait misiniz komutanım? Girebilir miyim?"
"Geç Aslan'ım, geç bakalım. Alalım şu ifadenizi," diyerek ayağa kalkan Civan Komutan, Aslan'ın yanına yaklaştı. Masasının önündeki koltuğa, oğluna yakın olacak şekilde oturdu ve onunla göz teması kurdu.
"Evet Aslan'ım, seni dinliyorum."
Aslan, yüzündeki hafif ve umursamaz bir gülümsemeyle karşılık verdi:
"Gerçeği zaten biliyorsun baba, daha neyi dinleyeceksin?"
"Belki de oğlumun ağzından duymak istiyorumdur. Bana bahsettiğin o gururu, belki de doğrudan senin dudaklarından duymak istiyorumdur. Olamaz mı?"
"Gurur mu?"
"Evet.""Yani sen bu durumdan gerçekten gurur mu duydun baba?"
"Evet, gurur duydum oğlum! Babasının oğlu Aslan... Seninle gurur duyuyorum oğlum," dedi ve Aslan'a sımsıkı sarıldı.Aslan, şaşkınlık içinde ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. İlk kez babası onunla gurur duyduğunu söylüyordu. Belki de bu kelime, hayatı boyunca ona en yabancı gelen kelimeydi. Bunca zamandır babasının gözüne girmeye çalışmasının sebebi de buydu belki. En çok kızacağını düşündüğü anda babasının onunla gurur duyması, Aslan'ı derinden sarsmıştı. Ancak idrak edemediği acı bir gerçek vardı: Babası bunca yıldır hiçbir başarısıyla gurur duymamışken, neden şimdi birini öldürdüğü için onunla gurur duyuyordu?
210🥀
Bu, onun gözünde yanlış bir davranış değil miydi? Yoksa Aslan mı babasının gözünde her zaman böyle bir adamdı?"Yanlış mı duyuyorum? Gurur mu? Sen gurur nedir bilir misin ki? Bunca yıldır söylemediğin şeyi şimdi neden dile getirdin baba? Ne değişti? Ben birini öldürdüm ve sen benimle gerçekten gurur mu duyuyorsun?"
"Böyle söylediğin zaman, evet, kulağa saçma geliyor. Ama evet oğlum, bunca yıldır bunu senden sakladığım için özür dilerim. Ve evet, seninle çok gurur duyuyorum. Birisini öldürdüğün için değil; arkadaşının, tertibinin kanını yerde bırakmadığın için gurur duyuyorum. Böyle bir haksızlığı görmezden gelmediğin için, tertemiz bir iş çıkardığın için gurur duyuyorum. Hak edene hak ettiğini verdiğin için seninle gurur duyuyorum oğlum. Sen ne yaparsan yap, bundan sonra ben seninle hep gurur duyacağım."
Civan Komutan, gözlerini oğlunun gözlerine dikmişti. Aslan, duyduklarının karşısında bir çocuk gibi sevinmek istese de gururuna yenik düştü ve sevinç gözyaşlarını içine akıttı.
"Teşekkür ederim baba," dedi ve babasına belki de ilk kez bu kadar candan, bu kadar mutlu sarıldı. "Benimle gurur duyduğun için gerçekten çok teşekkür ederim."
Babası gülümsedi, gözlerinin içi parladı.
“Ne oldu baba?" diye sordu Aslan."
İlk kez bana 'baba' diyerek teşekkür ettin Aslan oğlum," dedi Civan Komutan. Aslan gülümsedi.
Sanki içindeki kilitli bir kapıyı yeni keşfetmiş gibi içi ferahlamıştı. Babası oğluna sımsıkı sarılarak içinden geçen o derin temenniyi mırıldandı:
"Düzeleceksin oğlum, düzeleceksin Aslan'ım. Çok az kaldı, iyileşeceksin."
"Gitmem gerek komutanım," diyen Aslan, babasından ayrıldı.
"Kendine dikkat et, asker!"
Aslan sırıtarak karşılık verdi:"Emredersiniz komutanım!" diyerek selamını verdi ve odadan ayrıldı. Koridora çıktığında derin bir iç çekerek hemen bir sigara yaktı.
Gül, odasındaki tekli koltukta oturmuş kitabını okuyordu.
211🥀
Tam o sırada telefonu çaldı.
— Efendim Yeşim?
— Selam Gül, müsait misin?
— Evet Yeşim, sen iyi misin?— Değilim Gül, konuşmamız gerek.
— Tamam, konuşalım.
— Öyle telefonda değil kardeşim... Yüz yüze.
— Tamam Yeşim, ben evde tekim, gel. Konuşalım, nedir sıkıntın?
— Sıkıntı belli de neyse... Tamam, hemen geliyorum.— Tamam, bekliyorum.
Gül telefonu kapattı. Kız kardeşinin yerine koyduğu tek dostu Yeşim'i evine davet etmişti. Kendi ablasını kaybetmenin acısını hâlâ derinlerinde yaşasa da geçmişin hatıraları ve dostunun sevgisi onun için her zaman bakiydi. Gül, ablasıyla çekildiği fotoğraf karelerine göz gezdirirken sessiz gözyaşları yanaklarından süzüldü. Okuduğu kitabı bir kenara bırakıp Yeşim gelmeden önce balkona çıktı ve bir sigara yaktı. Nedense eli birden kalbine gitti; yine sızlamıştı. Peki, bu kalp neden sürekli sızlıyordu? Onu derinden sarsan bu sızının adı neydi? Gül derin bir iç çekerek kahverengi gözlerini gökyüzüne dikti. Sigarasından bir fırt çekti. Dumanı gökyüzüne doğru üflerken pembe dudakları iki yana kıvrıldı ve dudaklarından o tek isim döküldü:
"Aslan..." dedi ve tebessüm etti.
“Şu an ne yapıyorsun bilmiyorum. Bilmek istiyor muyum, inan bana onu da bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var; sadece sana tüm kalbimle güveniyorum. Neden bilmiyorum ama bir tek buna inanıyorum. Burcumun temel yasası inanmak olsa bile, ben buna nedensizce tutunuyorum. Kendime şaşırıyorum belki ama yine de inanıyorum. En azından iyi olduğunu, nefes aldığını biliyorum; inan bana bu bana yetiyor Aslan. Seni çok tanımasam da şu an nedense seni, senden daha iyi bildiğime inanıyorum. Söylesene, yanılıyor muyum? Doğru muyum? Cevaplarını duyar gibiyim. Sen bilmesen de ben seni görüyorum, sen de beni... Bunu biliyorum ve buna inanıyorum.
212🥀
Anlamlı da olsa anlamsız da olsa, bir sonucu olmasa da ben bu duyguya tutuldum. Bana bir söz vermiştin, tutacağına inanıyorum. Er ya da geç, bir söz verdiysen tutarsın sen. Ne olursa olsun, ne yaşarsak yaşayalım hep benim yanımda olacağını, görmesem de varlığını hissedeceğimi biliyorum. Sen hep benimle var olacaksın ve ben hep seni hissedeceğim. Seni tanımıyorum ama çok iyi hissediyorum. Seni görmüyorum ama çok iyi biliyorum. Seni duymuyorum ama çok iyi anlıyorum. Saçma gelecek belki ama neden bilmiyorum, galiba kalbim sana ait.”Din-don...Kapı çaldı. Yeşim gelmişti. Gül, hemen sigarasını söndürüp hayal dünyasından sıyrılarak kapıya koştu. Kapıyı açıp can dostuna kocaman sarıldı.
"Hoş geldin kardeşim," dedi.
Yeşim, buruk bir gülümsemeyle karşılık verdi:
"Hoş bulduk kardeşim."
Üzerlerini değiştirip oturma odasına geçtiler. Beş dakika sonra Gül, elinde taze yaptığı kahvelerle geri döndü. Kırk yıl hatırı olsun diye keyifle kahvelerini yudumlamaya başladılar. Gül kaşlarını çatarak Yeşim'in durgun hâlini sorguladı:
"Evet, dökül bakalım Yeşim Hanım. Nedir derdin?"
Yeşim derin bir iç çekerek kahvesinden bir yudum aldı. Ela gözlerini devirerek karşılık verdi:
"Aslında yabancı bir durum söz konusu değil Gül."
"Mevzu yine Koray mı?"
"Evet, doğru bildin kardeşim, maalesef."
"Sorun yine gitmesi mi?"
"Başka ne olabilirdi ki zaten?"
"Hiçbir şey olmasın zaten Yeşim. Koray'la kavga etmeye bahane arar gibisin. Neden böyle davranıyorsun?"
"Hayır kardeşim, öyle bir şey yapmıyorum. Beni yanlış anlıyorsun."
"Umarım ben yanlış anlıyorumdur Yeşim, çünkü aksini düşünmek bile istemiyorum."
"Biliyorum, farkındayım."
"Ne yapmak istiyorsun peki?
""Koray benden gitmesin istiyorum."
"Koray senden gitmiyor Yeşim, Koray sadece Hollanda'ya gidiyor."
"Sonuç olarak gidiyor Gül! Koray benden uzaklaşıyor," diyerek bir anda duygu patlaması yaşadı ve gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
213🥀
Gül, Yeşim'in ağlamasına dayanamayarak yanına oturdu ve ona sımsıkı sarıldı:"Ya Yeşim, saçmalama kızım. Bak şimdi, sana bunları seni ikna etmek ya da ona destek çıkmak için söylemiyorum. Kulaklarını aç ve beni iyi dinle... Koray Fizan'a da gitse seni terk etmez, seni unutmaz, seni bırakmaz. Neden biliyor musun?"
"Neden?"
"Çünkü o bir aptal aşık kardeşim! Koray seni senden çok seviyor, sana daha çok değer veriyor, seni her şeyden çok önemsiyor. Senin düşünmediklerini, senin görmediklerini o düşünüyor ve her şeyi senin için yapıyor. Seni çok sevdiği için..."
"Ne yani, şimdi sevgilim beni sevdiği için mi beni bırakıp gidiyor?"
"Ya Yeşim, beni çıldırtma! Kızım, bak Koray seni terk etmiyor, öncelikle kafan bunu bir bassın. İkincisi, çocuk oraya gitmek zorunda; hayallerinin ilk adımını atmak, kariyerinin temelini koymak için buna mecbur. Her şey sizin geleceğiniz için. Yeni bir başlangıca adım atmak gibi düşün, sıfırdan başlamak gibi..."
"Peki ben niye gitmiyorum? Beni neden yanında istemiyor?"
"Neden istesin Yeşim? Allah aşkına, ne yapacaksın şu aşamada orada?"
"Koray ne yapacaksa onu yapacağım Gül!"
"Ya Allah'ım sabır! O bir kaptan Yeşim, artık buna inansan iyi olur. Hatta orada kalırsa şampiyon bir kaptan olacak, buna da alışsan iyi olur. Yani demem o ki, Koray'ın başarması biraz da senin elinde. Çocuğa boş yere trip atıp onun da canını sıkma, tadını kaçırma sakın! Çocuk senin için uğraşıyor, sana daha iyi bir gelecek sunmak için."
"Ay tamam anladık Gül, sen de amma övdün sevgilimi... Tamam, o çok iyi bir basketbolcu, mükemmel bir kaptan, anladık ama..."
"Ama ne Yeşim?"
"Ama benim ona olan özlemim ne olacak?
214🥀
Onca çekeceğim hasret ne olacak Gül? O potaya attığı hangi smaç, benim ona olan hasretimin acısını azaltacak? Ben bunun cevabını istiyorum. Söyle sene, sen çok zekisin, çok akıllısın ya; benim Koray'a olan hasretim hangi gün bitecek?"
"Ah Yeşim, benim aptal aşık kardeşim... Seni çok iyi anlıyorum inan bana, ama..."
"Hayır Gül, sen beni anlamıyorsun ve hiçbir zaman anlamayacaksın da!"
"Neden anlamayacak mışım? Gayet iyi anlıyorum."
"Hayır Gül, kendini kandırma, anlamıyorsun. Çünkü sen aşık değilsin. Bunca zamandır hiç kimseye aşık olmadın. Sen bu duyguyu bilmiyorsun, tanımıyorsun. Bu yüzden bu konuda yorum yapma! Beni ancak aşık olan biri anlar, bu yüzden sen anlayamazsın. O yüzden hiç nefesini yorma, benim son kararım budur: Koray o Hollanda'ya gitmeyecek!"
Yeşim, sitem dolu koca ela gözlerini Gül'e dikti. Hızla kahvesinden son bir yudum alıp ayağa kalktı.
"Eline sağlık Gül, beni dinlediğin için de teşekkürler," diyerek tam kapıya yöneleceği sırada Gül ona engel oldu.
"Dur Yeşim! Ne yapıyorsun?"
"Gidiyorum Gül."
"Nereye? Otur, izin vermiyorum!"
"İzin almıyorum zaten Gül, bırak beni."
"Hayır, bırakmıyorum," dedi ve Yeşim'e sımsıkı sarıldı.
"Tamam, senin dediğin gibi olsun... Tamam, ben senin gözünde boş konuşan, aşık olmayı beceremeyen bir kardeşin olarak kalayım. Tamam, ben aşka dair hiçbir şey bilmiyorum; bu konuda cahilim, kalpsizim. Her şeye tamam Yeşim, yeter ki senin istediğin gibi olsun. Seni kırdıysam özür dilerim, seni üzmek ve kaybetmek istemiyorum. Bak, daha yeni ablamı kaybettim zaten, onun acısı hâlâ içimde derin bir yara. Daha onun acısını atlatamamışken sen de beni böyle bırakıp gitme. Lütfen bana kırgın gitme. Hatırım varsa kal, ben seni tüm kalbimle dinlemek istiyorum.
215🥀
Daha konuşacak çok şeyimiz var. Hem eniştenle ilgili de konuşmamız gerekiyor."
Yeşim, Gül'ün bu samimi sözlerine ve gözlerindeki çaresizliğe dayanamadı. Ona olan sevgisiyle gardını düşürerek tekrar koltuğa oturdu.
"Gitmiyorum Gül, tamam, yalvarma o kadar. Sende hiç alışık olmadığım bir durum malum."
"Evet, onun için kıymetimi bilmelisin kardeşim. Ben ki hiç kimse için bu kadar dil dökmem, umursamam bile; karakterime ters normalde. Başkası olsa umursamazdım ama sen benim kardeşimsin Yeşim. Koray senin gözünde ne kadar değerliyse, sen de benim için öylesin. Bunu hiçbir zaman unutma güzelim. Çok darlandım, hadi birer sigara içelim."
Gül, Yeşim'le birlikte balkona geçerek birer sigara yaktı. Gül sigarasından bir fırt çekip hemen ayağa kalktı.
"Ne oldu, nereye gidiyorsun?" diye merakla sordu Yeşim.
Gül gülümseyerek karşılık verdi:
"Bekle beni burada, hemen geliyorum," dedi ve odasına geçti. Beş dakika sonra elinde iki adet ojeyle balkona geri döndü.
"Bunlar ne böyle? Nereden çıktı?" diye şaşırdı Yeşim.
"Ojeler... Yumurtadan çıktı! Alala, nereden çıkacak kızım, odamdan getirdim işte."
"Tamam da ne yapacağız bunları?"
"İstersen eline koca bir pankart al, büyük harflerle 'KORAY BENİMDİR HİÇBİR YERE GİDEMEZ!' yaz kardeşim, ne dersin? Ben, içeri gidince kafana taş mı düştü Yeşim, ne saçmalıyorsun kızım? Oje işte! Yani ne yapılır ojeyle sence? İlk defa dinozor yumurtası görmüş gibi bakma şunlara, deli ettin beni ha!"
"Ay ne söylendin Gül ya, tamam, bir şey söylemedim."
"E, bir zahmet! Al bunları şimdi, seç birini. Hangisi?"
Yeşim, sarı uzun saçlarını omzundan geriye, beline doğru savurdu.
216🥀
Ela gözlerini Gül'ün elinde tuttuğu iki ojenin rengine dikerek karar vermeye çalıştı:
"Immm... Karar veremedim ben Gül ya!" dedi.
Gül'ün kahverengi gözleri sinirden belerdi. Burnundan soluyarak gözlerini devirdi:
"Ya kızım bak beni deli ediyorsun ha! Sana ahiret sorusu sormadım. 'Koray'la evlenir misin yoksa kaçar mısın?' diye zor bir soru da sormadım. Alt tarafı iki ojenin renginden birini seçeceksin. Neyine karar veremedin? Seç işte: Siyah mı, beyaz mı?"
"Ay tamam kızım ya, sen de bana cırlamaya yer arıyorsun yeminle... Tamam, seçtim al, beyaz! Beyazı seçtim, oldu mu?" diyerek sitem etti.
"Çok şükür ya!" diyerek tepki gösteren Gül, siyah ojeyi eline aldı.
"Kafamız dağılsın diye seninle bir etkinlik yapıyorum, şu lanet çenenden kurtulamadım."
"Tamam Gül ya, tamam!"
"Sus, sitem etme! Al şimdi bu kara ojeyi, bana sürmeye başla. Birbirimizin el ve ayak tırnaklarını boyayacağız. Bu arada iyi ki beyazı seçtin, çünkü kara benim."
"Bilmez miyim?" diye söylenerek Gül'ün el parmaklarına kara ojeyi sürmeye başladı Yeşim.
Gül kaşlarını çatarak karşılık verdi:
"Bilmiyorsun... Hani ben hiçbir şey bilmiyordum ya Yeşim, sen de beni bilmiyorsun."
"Tamam ya, bilmiyorum. Sağ el bitti, sola geçiyorum, uzat elini," diye çemkiren Yeşim dudaklarını büktü.
Gül sol elini uzattı:
"Bükme o dudaklarını, yoksa yolarım o altın saçlarını."
"Sağ ol kardeşim ya, ne güzel seviyorsun sen beni."
"Sus, ben seni hem severim hem döverim, çünkü sen benim kardeşimsin. Ama bunu sana bir başkası yaparsa işte o zaman durum değişir, ağzına sıçarım. Bilmem anlatabildim mi?"
"Canım kardeşim, senin varlığın bana bir ömre bedel, biliyorsun. Seni çok seviyorum. Bu el de bitti, sıra ayakta."
"Ben de seni kardeşim."Gül, sol ayağını Yeşim'ye doğru uzattı.
217🥀
Kısa şort giydiği için ince bacakları pürüzsüzce parlamaktaydı. Bunu gören Yeşim, ortamdaki kasveti dağıtmak için şakayla karışık bir cilve yaptı:
"Senin ne güzel bacakların var öyle... Uf yavrum, hepsi senin mi? Gel bakalım şöyle yamacıma," diyerek Gül'ü bacağından yakaladı ve kahkaha atarak kendine doğru çekti.
"Ne yapıyorsun Yeşim, azdın mı? Bu ne hâl böyle, kendine gel lan, korkutma beni!"
"Korkma bebeğim, alış şimdiden. Bak şimdi sana nasıl yavşıyorum..."
"Valla korkuyorum, yapma öyle şeyler kızım, hoşlanmıyorum bak!"
"Gel buraya kız, kaçma!" diyen Yeşim, Gül'ün bacağını kavradığı sırada kahkahası bir anda yarıda kesildi. Çünkü ela gözleri bacağın üzerindeki anlamsız bir noktada sabit kalmıştı. Yeşim kaşlarını çattı:
"Gül, buraya ne oldu?"
Gül'ün yüzündeki tebessüm, Yeşim'in düşen yüzünü görmesiyle birlikte anında soldu. Yeşim elinde tuttuğu kara ojeyle öylece kalakalırken; Gül, o olayın üstünden yıllar geçmesine rağmen içindeki o derin yarayı derinden hissetti.
"Gül, sana bir soru sorduk kardeşim. Cevap verecek minin?"
"Ne sorusu Yeşim, ne diyorsun?"
"Gül, anlamamazlıktan gelme. Beni gayet iyi anladın. Sorumun cevabını ver bana; ne oldu senin bu bacağına?"
"Yuh sana Yeşim ya! Görmeyen o kör gözlerinle sen orayı nasıl fark ettin? Üstünden yıllar geçmiş bir yara izini nasıl görebildin, gerçekten şaşırıyorum."
"Konuyu değiştirme Gül, hadi söyle."
"Çok mu merak ediyorsun?""Evet."
"O zaman bir kere anlatacağım. Aç kulağını ve beni iyi dinle."
"Tamam, dinliyorum."
"Kapat."
"Neyi?"
"Ojenin ağzını kapat Yeşim, kuruyacak."
"Tamam, pardon," diyen Yeşim, ojenin kapağını sıkıca kapatarak Gül'ün anlatacaklarını can kulağıyla dinlemeye koyuldu.
218🥀
"Bu yara... O yıldan kalma."
"Nasıl yani, hangi yıl?"
"O malum yıl işte, anla..."
"Oha, çüş! Harbi mi?"
"Harbi."
"Ee, nasıl oldu peki?"
"Biz o malum kişiyle, her zamanki gibi yine buluşmuştuk. Onun kıskançlık krizlerini benim sana bir daha anlatmama gerek yok, zaten biliyorsun."
"Evet, biliyorum."
"Hah, işte bu da o krizlerden bir tanesi."
"Nasıl yani, Ozan sana zarar mı verdi?"
"Adını anma şunun!"
"Çok özür dilerim, tamam, pardon kardeşim."
"Gerçekten sinirleniyorum Yeşim!"
"Tamam özür dilerim, bir daha anmayacağım adını, söz."
"Evet, o malum kişi yaptı bunu o zaman... Kıskançlığından."
"Olay ne Gül, nasıl gelişti, anlatsana?"
"Olay şöyle kardeşim: Bir yaz günü ben bu salakla buluşmaya gittim. Bir parkta buluşacaktık, buluştuk. Tam o sırada karşı bankta da başka birisi oturuyordu. Ben o parka adımımı atmamla birlikte, o çocuğun gözleri hep benim üstüme dikildi. Tanımıyorum da, kimdir nedir bilmiyorum, ilk defa görmüştüm. Ama gözlerini benden ayırmıyordu. Ben adama saldırmamak için kendimi zor tutuyorum, sabır çeke çeke bizim salağı bekliyorum. Çocuk gözlerini gözlerimden bir milim bile çekmiyordu, adeta bana kilitlenmişti. Neyse, sonra o malum kişi motosikletiyle geldi. Tam önümde durdu, bana baktı, gülümsedi. Kaskını çıkardı, bana sarıldı. Tam öpecekken kendimi geri çektim bir anda. Çünkü bakışlarım nedense hâlâ o karşıdan bana bakan gerizekalıya dönmüştü. Acayip sinir olmuştum. Bizimkine de bir şey diyemiyorum; dersem kavga çıkacak, olay büyüyecek falan... Sırf hır gür çıkmasın, işler karışmasın diye sustum. Ama içim nasıl yanıyor, nasıl kaynıyor anlatamam. Çıldırıyorum resmen. O sırada bizimkine çaktırmamak için gülümsedim ve sarıldım, durumu yanlış anlamasın diye. Ve bingo... Tabii ki anladı!
219🥀
Keşke o kavga çıksaydı da ben o adamın ağzını burnunu kırsaydım, canım bu kadar yanmasaydı. Benim o gün canım öyle bir yandı ki Yeşim, hiçbir şey beni daha fazla yakamazdı."
Gül derin bir nefes alıp sigarasından bir fırt daha çekti:"
O adam bana baktığı için, o malum kişi bunu yanlış anladı. Kıskandı... Biliyorsun, kıskanınca kendinden geçiyordu, deliliği tuttu yine. Beni sorgu yağmuruna tuttu. Hava sıcak olduğu için ben o gün mavi, fırfırlı mini elbisemi giymiştim. En sevdiğim elbiseydi. Dört yıllık sevgilimin son buluşmamızda bana bıraktığı hediye bu yara oldu; ilişkimizin son imzası... Neyse, bu salak beni kucağına alıp motorunun üstüne oturttu. Motoru hâlâ sıcaktı çünkü yeni stop etmişti. 'Kim bu? Neden sana böyle bakıyor? Niye gözlerini senden ayırmıyor? Tanıyor musun? Eski sevgilin mi? Niye dik dik bakıyor sana Gül, cevap ver bana! Niye gözleri üstünde bu adamın?' diyerek beynimi kemirdi. O art arda haykırdığı esnada bacağı da bacağıma değiyordu. Ben hiddetle ona cevap verirken bana inanmadı. Adeta kıskançlıktan gözü döndü. Sonra bana bakan o adam bir anda çekip gitti, yok oldu. Ama malum kişi hâlâ bana haykırıyor, ben de burnumdan soluyordum. Gerekli açıklamayı yapsam da bana inanmadı, ne dersem diyeyim Nuh dedi peygamber demedi. Sözde kendince beni cezalandırdı..."
Gül'ün gözleri uzaklara daldı, sesi titredi:
"Ela gözlerini gözlerime dikti. Bacağını bacağıma dayamasıyla birlikte, sertçe bacağımı motorunun egzozuna doğru bastırdı. Ve o kızgın demirde bacağımın kenarını yakarak, bilerek beni cezalandırdı. O gün ben ağzımı açıp çığlık atsaydım, belki canım bu kadar yanmayacaktı. O, bile bile benim etimi, canımı yaktı. Bir kıskançlık uğruna bana inanmadı ve etimin acısına aldırmadan bacağımı o kızgın egzoza bastırmaya devam etti.
220🌹
Bu derin yara aslında bacağımda değil, kalbimde açıldı. Onu sevdiğimi sandığım çocuktan yediğim ilk ve en büyük darbe buydu. Zaten bu yaradan sonra da hiçbir erkeğin canımı yakmasına izin vermedim, yakamadılar da. Çünkü gardımı indirmedim. Belki bacağımda derin bir yanık izi kaldı ama ne yalan söyleyeyim, şimdi ona şükrediyorum. Garip ama iyi ki benim bu bacağım yandı diyorum bazen. İyi ki bu derin yara var oldu; çünkü onun sayesinde ondan kurtuldum Yeşim. Aramızda anlamsız bir dört yıl geçmişti, sonunda ne mal olduğunu anladım. Belki de o parktaki adamın bakışları benim hayatımı kurtardı. Evet, canım yandı ama kurtuldum. Onun o hastalıklı kıskançlığı sayesinde derin bir nefes aldım, rahat ettim. Gerçekten bak, üzülmüyorum. Çünkü ona dair içimde en ufak bir kırıntı bile kalmadı. O kadar bitmiş ki bende... Daha başlamadan bitmek gibi bizimkisi. Bomboş, berbat bir dört yıl, bacağımdaki bir yara iziyle son buldu.
İyi ki de bitti. 'Bugün bana bunu yapan, ileride daha neler yapar?' diye düşündüm. Ve bu yara sadece fiziksel bir iz olarak kalmadı, aynı zamanda içimde derin bir korku duvarı ördü. Acı beni belki güçlendirdi ama en çok da gözlerimi açtı. Bu derin yara içimde bir sızı bıraksa da erkeklere karşı her zaman tetikte olmamı sağladı. Bu yüzden hep yalnızdım Yeşim. Bu yüzden hep gardım havada kaldı. Benim sözüme inanmayanla benim hiçbir işim olmaz. Sözüme güvenmeyen zaten yanımda barınamaz. O bana inanmadı, canımı yaktı. Gözlerimin içine baka baka, bile bile yaktı hem de... Etime değen o ateş beni kavururken gözlerimden sadece iki damla yaş süzüldü. Gözlerinin önünde ağlamama rağmen kıskançlığını öne sürdü ve beni kaybetti.
221🥀
Son sözüm: İyi ki de gitti."
Yeşim, gözyaşları içinde duyduklarına inanamayarak Gül'e sımsıkı sarıldı:
"Acın acımdır kardeşim. Sana kurban olurum ben... O puşt da elbet bir gün cezasını çekecek, Allah'ından bulacak inşallah! Şerefsiz, nasıl kıydı sana? Nasıl yaptı bunu? Benim saçımın teline bir zarar gelse Koray dünyayı birbirine katar, altını üstüne getirir yani... Bu nasıl bir canilik ki sırf kıskançlıktan senin canını göz göre göre yaktı, çıldıracağım!"
"Ya, bu yüzden ben sana her zaman ne diyorum? 'Yeşim, Koray'ın kıymetini bil. O seni gerçekten çok seviyor, sana değer veriyor,' diye boşuna mı söylüyorum?"
"Haklısın kardeşim, özür dilerim."
"Neyse Yeşim, öğrendin artık. Hadi, sür şu kara ojeleri tırnaklarıma."
"Tamam kardeşim," diyen Yeşim gözyaşlarını silerek kaldığı yerden devam etti.
"Senden tek ricam Yeşim, bunu hiç kimse bilmesin. Annem dahi bilmiyor. Lütfen bak, bu aramızda bir sır. Ve lütfen bana acıyan gözlerle bakma, en nefret ettiğim şeydir."
"Tamam kardeşim, sen hiç merak etme. Ölene kadar bu sır bende, mezara kadar valla bak. Canım kardeşim benim, sana kurban olurum," dedi ve Gül'e tekrar sarıldı. Yeşim, Gül'ün ojelerini sürmeyi bitirdi."Gül, kafamda bir soru var, tek onu soracağım daha da hiçbir şey sormayacağım."
"Tamam, sor bakalım, yolla gelsin. İçinde patlamasın."
"Bu puşt, hiç sonradan yanına gelmedi mi? Gerçeği öğrenmek istemedi mi? Hani o gün sinirle yaptı diyelim, sonradan gelip hiç seni dinlemeye çalışmadı mı?"
"Yok Yeşim. Gururu yüzünden beni kaybetti, öylece bittik işte."
"Gebersin şerefsiz!"
"Tamam Yeşim, saydırma artık. Bu konuyu da kapat kapatabiliyorsan."
"Tamam canım, sen canını hiç sıkma, bırak o pisliği... E, eniştemden ne haber?"
"O da ayrı bir sıkıntı."
"Neden, ne oldu ki?"
"Adam akıllısı da beni bulmaz ki zaten."
"Ne oldu?"
"Gerçekten katil olmasından korkuyorum."
"Gerçekten bunu yapar mı?"
"Bilmiyorum, tanımıyorum ki... Ama yüreğim onun için hep iyi atıyor. İnanmayacaksın belki ama Yeşim, o eski olaydan sonra benim yüreğim ilk defa bu kadar canlandı.
222
Adeta ölü kalbim dirildi. Daha nasıl tarif edilir bilmiyorum ama bu asker beni nedense çok derinden etkiliyor. Neden Yeşim?"
"Belki de kalbinin gerçek sahibi odur... Olamaz mı?"
"Olabilir mi? Sanmıyorum Yeşim, saçmalama. Ne yapsın asker beni?"
"Asıl senin gibisini bulmuş da öpüp alnına koysun be! Senin canını yakan bir şerefsiz yüzünden sen kalbini ilk kez birine açıyorsun ve o seni takmayacak öyle mi? Yok ya, öyle bir şey olamaz. Gör bak, bu eniştem var ya bu eniştem... Off, kızım siz bir araya gelin var ya, mükemmel olacaksınız, mükemmel!"
"Hayal kurma Yeşim, öyle bir şey olmayacak."
"Aynen kardeşim, sen öyle zannet. Neyse, kalkayım ben, geç oldu."
"Dur ya, nereye gidiyorsun? Seninkiler kaldı."
"Sürmüş kadar oldun kardeşim, teşekkürler."
"Peki, sen bilirsin."
"Sırrın bende güvende, hiç merak etme."
"Biliyorum kardeşim. Hoşça kal, seni seviyorum. Koray'la ilgili dediklerimi de unutma!"
"Unutmam, ben de seni seviyorum, hoşça kal."
Gül kapıyı kapattı. Balkona geri geçti. Yeni bir sigara yaktı. Sigaranın yanan ucunu, yıllar önce bacağında açılan o derin yara izinin üstüne sertçe bastırdı. Yüzündeki buruk gülümsemeyle, yaşadığı duygu yoğunluğunun içinde acı sözlerini fısıldadı:
“Artık hiçbir acıyı hissetmiyorum."
30
Gökyüzünü kurşuni, ağır bulutların esir aldığı puslu bir zaman dilimiydi. Aslan ve babası, odadaki koyu sessizliğin eşiğinde, derin bir yüzleşmeye doğru adım adım yaklaşmaktaydılar. Aslan, elindeki fincandan kahvesini keyifle yudumlarken, parmaklarının ucunda yanan sigarasından derin bir nefes çekti. Keskin, kömür karası gözlerini doğrudan babasının göz bebeklerine dikti. Dudaklarının arasından firar eden duman havada kavisler çizerek dağılırken, ciğerlerinden kopup gelen sarsıcı bir iç çekişle o can alıcı soruyu sordu:
"Benimle gurur duymak aklına nereden geldi baba?"
Civan Albay, masanın üzerindeki kül tablasına, oğluyla eş zamanlı tüttürdüğü sigarasının izmaritini sertçe bastırdı.
223🥀
Göğsünü daraltan o eski sızıyı bastırmak ister gibi derin bir nefes aldı. Kahvesinden ağır bir yudum çekip dudaklarının kenarıyla tebessüm etti. Ancak bu, neşeli bir gülümseme değildi; oğlunu adeta delirtmek isteyen, sabır sınayan derin ve amansız bir sessizlikti.
Kırk sekiz saat önce
Tık... Tık…
“Gir!"
"Kadir Türkmen, Samsun. Komutanım, sizinle görüşmek isteyen bir beyefendi var."
Civan Albay, gözlerini elindeki askeri rapordan ayırmadan tok bir sesle komut verdi:
"Rahat, asker! Kimmiş gelen? Al içeriye, gelsin."
Okuduğu kağıtları masanın üzerine bıraktı. Gözlüğünü yavaşça çıkarıp raporların üzerine koyarken, kapıya doğru meraklı gözlerle baktı.
"Emredersiniz komutanım!" diyerek selam duran nöbetçi asker, hızla geri çekilerek arkasında bekleyen misafiri öne çıkardı.
"Komutanım sizi bekliyor, buyurun," diyerek yolu gösterdi.İçeriye uzun boylu, hafif göbekli, kısa ve düz siyah saçlı bir adam girdi. Yüzündeki samimi tebessümle odayı süzdü.
"Merhaba komutanım," diyerek koltuğunda oturan Civan Albay’ı selamladı.Albay, karşısında uzun yıllardır görmediği o tanıdık yüzü bulunca duraksadı. Gelen, oğlunun en yakın dostu; kendisinin ise hem en güvendiği sırdaşı hem de ikinci bir evlat gibi bağrına bastığı adamdı. Göz göze geldiklerinde Civan Albay’ın yüzündeki sert hatlar yumuşadı.
"Hoş geldin Gürani... Uzun yıllar sonra seni yeniden görmek ne güzel."
"Teşekkür ederim komutanım, sizi de öyle. Sizi ve o derin sohbetlerinizi çok özlemiştim."
"Ben de Gürani, ben de evladım. Ne içersin?"
"Bir çayınızı alırım komutanım, sağ olun."
"Tamamdır," diyen Civan Albay, hemen dahili teli kaldırarak nöbetçi askere odaya iki çay getirmesini emretti.
224🥀
Telefonu kapattıktan sonra misafirini inceledi.
"Sizi iyi gördüm komutanım."
"Gördüğün gibiyim Gürani, iyiyim işte. Asıl sen nasılsın? Neler yapıyorsun?"
"Bildiğiniz gibi komutanım, aynı işe, seanslara devam ediyorum."
Gürani cümlesini bitirirken emir eri kapıyı çaldı; taze demlenmiş iki bardak çayı masaya bırakıp selam vererek odadan çıktı. Civan Albay, bardağı eline alırken sıcak bir tonla araya girdi:
"Şu 'komutanım' lafını aramızdan kaldırabilirsen çok sevineceğim Gürani. Zaten sabahtan akşama kadar bütün emir erlerim, hatta oğlum Aslan bile bana böyle hitap ediyor. Senden rica ediyorum, bana eskisi gibi 'Civan abi' de."
Gürani çayından bir yudum alarak gülümsedi.
"Peki abi, nasıl istersen öyle olsun."
Civan Albay da çayını yudumladıktan sonra bakışlarını keskinleştirdi ve Gürani’nin derin mavi gözlerine dikti.
"Ee, anlat bakalım... Hangi rüzgar attı seni buraya Gürani Bey?"
Gürani, fincanı tabağına bırakıp peşin bir cevap verdi:
"Aslan," dedi.
"Anlamadım?"
Civan Albay’ın kaşları çatılmış, işin aslına dair merakı iyice kamçılanmıştı.
"Oğlumla ne ilgisi var?"
Gürani’nin yüzüne buruk bir tebessüm yerleşti. "Benim çok yakın arkadaşım, senin oğlun ve bu kışladaki askerlerin komutanı olan Aslan hiç iyi değil abi."
"Ne demek o Gürani? Nesi var oğlumun?"
"Endişelenme abi, fiziksel ya da kritik bir hastalığı yok. Ama zihinsel olarak ciddi bir sıkışmışlığın içinde olduğu kesin."
"Açık konuş oğlum! İyice endişelendirme beni."
"Abi, Aslan’ı ne kadar çok sevdiğimi en iyi sen bilirsin."
"Evet; onun da işinden ötürü senden ne kadar nefret ettiğini de iyi bilirim."
"Maalesef bu doğru... Aslında kardeşim beni seviyor ama mesleğimi kabullenemiyor."
"Doğal olarak... Seni kafa doktoru olduğun için sevmiyor."
"Ondan on yaş büyük olmama rağmen ona hep bir dost, bir sırdaş gibi yaklaştım.
225🥀
Fakat senin de söylediğin gibi abi, o bana hep bir düşmanmışım gibi defans yapıyor. Üstelik bir komutan için bu, pek de sağlıklı bir davranış biçimi sayılmaz."
"Açık konuş Gürani, sadede gel."
"Abi... Sen Aslan ile en son ne zaman gurur duymuştun?"
Civan Albay duyduğu soruyla irkildi.
"Ne demek bu şimdi? Ne saçma bir soru?"
"Kızma abim, çok basit bir soru sordum. Senden ricam, bu soruya karşındaki askerlerin Albay’ı olarak değil, Aslan’ın babası olarak düşünip cevap vermen."
"Kafa doktorluğun şimdi de bana mı sökmeye başladı Gürani? Ne oluyoruz?"
"Abi, sen Aslan’ın iyi olmasını istemiyor muydun? Yaşadığı o eski travmaları atlatsın diye çabalamıyor muydun?"
"Evet, istiyorum! Elbette istiyorum ama bunun benimle ne alakası var?"
"Var abi, var... Farkında değilsin belki ama bu işin ucu en çok da seninle alakalı. Rica ediyorum, sorduğum soruyu kalbinle tart ve bana bir baba olarak cevap ver."
Civan Albay gözlerini kaçırdı. Dudakları titredi. "Düşünmeme gerek yok. Hiç duymadım!"
"Anlamadım abi?"
"Neyini anlamadın lan? Bir babası olarak, oğlumla hayatımda bir kez bile gurur duymadım!"
Gürani, teşhisinin doğruluğundan emin olmanın verdiği o hüzünlü zaferle iç çekti.
"Güzel... Peki abi, bunu kendi sesinden duymak kulağa nasıl geliyor?"
"Anlamadım?"
"Diyorum ki; bir babanın, oğluyla hiç gurur duymamış olması sence kulağa hoş geliyor mu?"
Civan Albay bu soru karşısında adeta dut yemiş bülbüle döndü.
226🥀
Gardı tamamen düşmüş, heybetli omuzları çökmüştü. Utana sıkıla, fısıldar gibi cevap verdi:
"Hayır... Gelmiyor."
Gürani baskıyı azaltmadan sordu:
"Peki abi, neden şimdiye kadar Aslan ile hiç gurur duymadın?"
Albay, keskin göz harelerini yeniden Gürani’ye dikti. İçinde uyanan, o güne dek hep bastırdığı vicdan azabı boğazına bir düğüm gibi oturmuştu. Güçlü, kuru bir öksürükle sesini temizledikten sonra itiraf etti:
"Çünkü ben babamdan öyle görmedim... Nasıl yapılır, bilmiyorum."
"Bu çok normal bir psikolojik tablo," diyerek başını salladı Gürani.
"Ve evet, haklısın. Seni bu konuda suçlayamam; çünkü asıl suçlu sen değilsin, senin babandı. Yani Aslan’ın dedesi... Bu gurursuz soy ağacı ne yazık ki böyle uzayıp gider abi. Neticede kök nereden başlarsa, filiz de oradan beslenir. Senin kökün baban, Aslan’ın kökü ise sensin. Aslan, kökünü senden aldığı için yarın bir gün evlenip bir erkek çocuk sahibi olduğunda, senden gördüğü o mesafeli kökleri kendi oğluna aktaracak. Çünkü bu, kuşaklar arası aktarılan psikolojik bir serüvendir. Kökümüze ne ekersek, ailemizde de o tohumları biçeriz. Yani senin anlayacağın dilden konuşmam gerekirse abi; baban seninle gurur duysaydı, sen de Aslan ile gurur duyacaktın. Evlatlar, özellikle de oğullar, her zaman babalarının birer projeksiyonudur. Senin kendi babandan alamadığın o takdir payını, ne yazık ki sen de Aslan’dan esirgedin. Ve bu esirgediğin en değerli duygu, Aslan’ın ruhunda derin bir eksiklik ekseni yarattı."
Gürani çayından bir yudum alıp konuşmasına devam etti:
"Nedir bu eksiklikler biliyor musun? Minnet duyma, teşekkür etme, rica edebilme, kibarlık, duygu yoksunluğu, çaresizlik, tereddüt, hassasiyet, içe yerleşmiş bir burukluk ve nankörlük... En önemlisi de bu sevgisizlik döngüsünün içinde sıkışıp kalan Aslan, zamanla kendi benliğini kaybetti.
227🥀
İçinde yok olan o duyguların enkazı üzerinde, kendine bambaşka, sert bir kimlik inşa etti. Biz buna psikolojide küllerinden doğmak diyoruz. Aslan senin oğlun, kışlada emir kulun, askerlerin başında ise sert bir komutan. Ama asıl tehlike, kendi içinde kurduğu o aşılmaz, soğuk psikolojik imparatorluk... Bu çok ağır bir ruhsal hastalık abi. Bundan acilen kurtulması gerek. Aslan’da gördüğüm en büyük eksiklik 'huzur'. Onun bu huzuru yeniden kazanması gerekiyor. Eğer oğlunun iyileşmesini istiyorsan abi, ona o huzuru sen vermelisin. Aslan ancak o zaman kendine gelecektir."
Gürani konuşmaktan kuruyan dudaklarını çayından aldığı son yudumla tazeledi. Civan Albay, duyduklarının ağırlığı altında ezilirken, gözlerindeki pişmanlık duvarları çatlamaya başlamıştı.
"Aslan’ım çocukluğundan beri çok ağır travmalar atlattı Gürani... Neler çektiğini az çok sen de biliyorsun. Söylediğin her kelimede haklısın. O benim canım, kanım, rahmetli hayat arkadaşımın bana bıraktığı yegane armağan. Onu en iyi şekilde büyütmeye, yetiştirmeye çalıştım; lakin sevgimi, gururumu ondan esirgeyerek ona en büyük azabı çektirdim. Farkındayım... Bu konuda çok pişmanım, içim yanıyor. Oğlum için her şeyi yaparım, yeter ki o iyi olsun. Ne yapmam gerekiyor Gürani, söyle?"
"Abi, Aslan daha yirmi yaşında bir çocuk ama aynı zamanda senin gibi delikanlı, güçlü, zeki ve çevik bir komutan. Demem o ki, Aslan aslında toy bir imparator. Kendi kurallarını yaşayan, emirler yağdıran, bildiğini okuyan, aklına koyduğunu yapan planlı bir lider. Sen onu ancak sevginle, esirgediğin o hoşgörünle yumuşatabilirsin. Çok az da olsa, onunla gurur duymayı öğrenmelisin abi. Koskoca Albay’a ders veriyor gibi oluyorum ama acı gerçek bu."
"Seni asla yadırgamıyorum Gürani, rahat ol.
Sen bizim kışlanın en iyi kafa doktorusun.”
228🥀
Gürani gülerek düzeltti:
"Abi, yalnız ona tıpta psikolog deniyor."
"Neyse ne lan işte!"
"Aman abim, sinirlenip Aslan’a bağlama lütfen. Bak, Aslan bu huysuzluk konusunda gerçekten şıp demiş burnundan düşmüş."
"Tabii oğlum, ne sandın? Yiğidime boşuna 'Aslan' adını koymadım. Oğlum adı gibi, adının hakkını vererek yaşıyor. Ve ben bundan..."
"Evet abi, devam et..."
"Neye?"
"Sözünü bitir abicim, lütfen devam et... 'Ve ben bundan...' "
"Ve ben..."
"Yapabilirsin abi. Bugün bunu söylersen, bundan sonra hep söylersin ve ömür boyu vicdanın rahat eder."
Civan Albay derin bir nefes alarak göğsünü şişirdi: "Tamam... Ve ben onunla gurur duyuyorum! Oldu mu?"
"Olmaz mı be abim! Vallahi dünyalar benim oldu," diyerek coşkuyla ayağa kalktı Gürani.
"Bu yemin ederim altın harflerle duvara kazınacak bir an! Koskoca Albay Civan, yıllar sonra komutan oğlu Aslan ile gurur duyduğunu itiraf etti."
Gürani eğilip Civan Albay’a sıkıca sarıldı. "Gerçekten beni çok mutlu ettin abi, üzerimden koca bir yük kalktı."dedi.
Albay, hafifçe ittirerek homurdandı:
"Tamam lan, abartma hemen! Söyledik işte. Çok fazla bağırıp beni askerlerime rezil etme, otur oturduğun yere."
"Tamam abim, pardon, sen nasıl istersen. Bak, göreceksin; bugün burada attığın bu adım, yarın Aslan’ın da seninle gurur duymasını sağlayacak."
"Oğlum iyileşsin de ben her şeye razıyım Gürani... Gerekirse ayaklarına bile kapanırım."
"Yok abi, o kadar da değil. Aslan zaten gururludur, böyle bir şeye asla müsaade etmez. Sen sadece dediğimi yap, gerisini zamana bırak."
"Seninle konuşmak bana çok iyi geldi Gürani. İyi ki varsın evladım, iyi ki bizim kafa doktorumuzsun...
229🥀
Pardon, psikoloğumuzsun. Eğer oğlum düzelirse, sana ömrüm boyunca müteşekkir kalacağım."
"Varlığınız yeter abi, sağ olun. Benim artık müsaadenizle kalkmam gerek. Aslan’ı da hiç merak etme; sen ona ihtiyacı olan ilgiyi ve en önemlisi o huzuru verdiğin sürece en kısa zamanda toparlanacaktır."
Gürani, Civan Albay ile vedalaşarak odadan ayrıldı. Arkasından kapı kapandığında Albay, koltuğuna back kalarak derin bir nefes verdi.
"Seninle gurur duyuyorum oğlum... İyileşeceksin," diye fısıldadı kendi kendine. Yıllar sonra vicdanı ilk kez nefes almış, omuzlarındaki o muazzam yük bir kuş gibi hafifleyip uçmuştu.
Şimdi
"Baba, sana bir soru sordum. Cevap verecek misin?"
Aslan’ın sert sesi, Civan Albay’ı daldığı anılardan çekip çıkardı. Albay, yüzündeki o hüzünlü tebessümle oğluna baktı.
"Seninle gurur duyuyorum evladım... Çünkü sen benim oğlumsun. Yıllardır bu kelimeyi senden esirgediğim, bilmeden ruhunu zedelediğim için de senden tüm kalbimle özür dilerim Aslan’ım."
Aslan, babasının bu yumuşak çıkışı karşısında duraksadı. Kara gözlerindeki şüphe ve öfke dalgaları iyice kabardı.
"Sen Gürani ile mi konuştun? Nedir bu altı boş psikoloji ağızları?" diye sordu, hesap sorar gibi bir tonla."
Gürani gözlerimi açtı oğlum," dedi Albay, sesindeki tüm savunma mekanizmalarını indirerek.Aslan, acı bir şekilde sırıttı.
"Gözlerini açtı öyle mi? İyi, güzel... Ama ben artık çoktan önüme bakıyorum baba. Hiç kimseyi de zerre kadar umursamıyorum. Gürani ile boşuna çene yormuşsunuz."
Sigarasını kül tablasında hırsla ezerek ayağa kalktığı sırada, Civan Albay uzanıp oğlunun bileğini yakalamaya çalıştı.
"Dur oğlum! Nereye gidiyorsun? Baba oğul daha yeni konuşmaya başlamıştık..."
Aslan, durdu ve babasının elini sertçe savuşturarak karşısında bir dağ gibi dikildi. Kömür karası gözlerini, yılların biriktirdiği o soğuk nefretle babasının gözlerine kenetledi. İçindeki tüm bendleri yıkarak kelimeleri birer kurşun gibi fırlattı:
"Seninle benim baba-oğul ilişkim, yıllar evvel annemi kaybettikten yalnızca bir ay sonra başka bir kadınla evlendiğin gün bitti! Sen benim babam değilsin, sadece komutanımsın. Ayrıca... Gurur duymak için çok geç kaldın Albay. Bir daha da duyma!"
Yüzüne çarpan bu sert ve acımasız rüzgarın ardından Aslan, arkasına bile bakmadan odadan fırlayıp çıktı. Civan Albay, işittiği bu yakıcı gerçeklerin ortasında, gözlerinden süzülen sessiz yaşların refakatinde, olduğu yerde öylece kalakaldı. Zaman durmuş, kurduğu o son köprü de saniyeler içinde havaya uçmuştu.
230🌹
Aslan ise kışla bahçesinde adeta fırtınalar estiren bir alabora misali arabasına atladı. Motoru öfkeyle ateşleyip gaza sonuna kadar bastı; arkasında sadece tozu dumana katan bir öfke kiti bırakarak gecenin karanlığında kayboldu.
31
Kapkaranlık geceyi süsleyen ay ışığının altında sigarasını içen Aslan, öfkeden dişlerini gıcırdatıyordu. Eline telefonunu aldı; kara gözleri uzun süre ekrandaki numaraya takılı kaldı. Olduğu yerde adeta donup kalmıştı.
"Şimdi arasam acaba açar mı?" diye düşünerek derin hülyalara daldı. Sadece onunla konuşmak, sesini duymak istiyordu.
Üç saniye sonra sigarasından derin bir fırt çekti, dumanı içine çekip o tanıdık numarayı tuşladı. Telefon çok geçmeden açıldı.
— Alo, Gül, müsait misin?
— Evet Aslan, seni dinliyorum.
— Nasıl dinliyorsun?
— Anlamadım?
— Beni nasıl dinliyorsun diyorum?
— Can kulağıyla...
— Gerçekten mi?
— Evet, yalan mı söyleyeceğim!
— Yok da... Şaşırdım sadece.
— Niye, dinleyemez miyim?
— Bana kızgındın ya hani, o yüzden dedim.
— Kızsam da dinlerim... Ve evet, hâlâ çok kızgınım.
— En çok neden kızgınsın Gülüm? Seni dinlemediğim için mi?
— Gülüm mü?
— Evet, adın Gül değil mi?
— Evet de, "Gülüm" değil.
— Ben öyle diyorum, sana ne!
— Aaa, küstah! Tamam bir şey demiyorum, ne dersen de. Sen niye aradın, ne istiyorsun onu söyle?— Rahatsız olduysan kapatabilirim.
— Öyle bir şey mi söyledim ben sana?
— Ee, ne uzatıyorsun o zaman?
— Ben mi uzatıyorum? Neyse, uzatmayalım. Neyin var senin Aslan? Ne oldu sana böyle?
— Bilmem, neyim var?
— İyi misin?
— Bilmiyorum.
— Gerçekten bilmiyor musun, yoksa bana mı söylemek istemiyorsun?
— Onu da bilmiyorum.
— Peki, beni niye aradın Aslan, bunu biliyor musun bari?
— Sesini duymak için.
— Güzel.
— Ne güzel?
— Sesmi duymak istemen.
— Hoşuna mı gitti?
— Kısmen... Yani kızdığımı bildiğin halde yine de benimle konuşmaya cesaret etmen hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim. Sesini duymak güzel.
231🥀
— Gülüm?
— Efendim?
— Sana "Gülüm" demek zoruna mı gitti?
— Şimdilik evet.
— Nasıl yani?
— İleride belki durumlar değişebilir.
— Hangi ileride?
— Bilmiyorum...
— İyi bakalım, öyle olsun.
— Aslan?
— Efendim.
— Gerçekten iyi misin?
— Değilim Gülüm.
— Neden? Benim yüzümden mi yoksa? Sana kızdım diye mi?
— Hayır Gülüm, seninle hiçbir alakası yok. Tamamıyla benimle alakalı bir durum. Sakın bu konuda kendine yüklenme çünkü sen haklıydın... Evet, belki kardeşimin intikamını aldım ve içim rahatladı ama senin dediğin gibi, o vicdanım hiç susmuyor be Gülüm. Çok başımı ağrıtıyor.
— Ne diyeceğimi bilemedim ama inan bana, geçiyor Aslan. Bana güven ve bir gün bunun da geçeceğine inan. Elindeki sigarayı söndür ve derin bir nefes al. Yanındaymışım gibi hissedebilirsin mesela...
— Bunu duyduğuma sevindim, çok doğru söyledin. Üç aydır konuşuyoruz Gülüm, biz ne zaman bir araya geleceğiz?
Gül, duydukları karşısında adeta baştan aşağı erimişti. Kulaklarında çınlayan o "biz" kelimesini belki de yıllar evvel, ilkokul sıralarındaki Türkçe dersinde, birinci çoğul kişi zamiri olarak işlediğinden beri ilk kez bu kadar derinden hissediyordu. Sahi, Gül bu kelimeyi en son ne zaman duymuştu? İki sessiz ve bir sesli harften oluşan bu tek kelime, nasıl olur da genç kızın kalbini yerinden oynatabilirdi?Gül, bu soru karşısında adeta nefes nefese kalmıştı. Ne cevap vereceğini asla kestiremiyordu. Ama o amansız, dipsiz kuyudaki kalbi, ilk defa kurtarılmayı bekleyen bir ay ışığı gibi süzüldü; bir kuş cıvıltısı kadar neşeli, bir kelebeğin kanat çırpışı kadar hafifti artık. "Nabza göre şerbet" derlerdi lakin Gül’ün nabzını ölçecek bir aletin icat edildiğine inanmıyordu. Çünkü bu soru onun için öylesine büyük, öylesine kıymetliydi ki...
Adeta asırlık bir kalıntı gibi yıllar sonra ilk kez işittiği bu kelimeyle kendinden geçmişti. Onun sessizliğini fark eden Aslan duruma el atıp onu kendine getirdi.
232🥀
Gül, Aslan’ın sesini yeniden duyduğu o anda, gizli bir kahramanın kendisini volkan alevlerinin ortasından çekip çıkardığını hissetti. Karbondioksite boğulmuş da oksijene muhtaç kalmışçasına güçlükle soluklandı. Aslan’ın o karizmatik, tok ve etkileyici sesi karşısında, yüzüne soğuk su vurulmuş gibi irkilerek kısa, kuru bir öksürükle kendini toparladı.
— Efendim Aslan, ne dedin?
— Efendiler yesin seni.
— Anlamadım?
— Bir şey yok Gülüm, sormadım say.
— İki ay sonra...
— Ne?
— Görüşelim.
— Yüz yüze mi?
— Görüşmek öyle olur zaten.
— Doğru. Emin misin peki?
— Neyden emin miyim Aslan?
— Görüşmek istediğinden.
— Görüşmek isteyen sendin Aslan, hatırlatırım. Yoksa görüşmek istemiyor musun?
— Niye soruya soruyla karşılık veriyorsun?
— Sen niye sorumu görmezden geliyorsun?
— Anlaşıldı, görüşmeyelim.
— Katılıyorum...
— Ne dedim ben?
— Ne!
— Gül, seni gerçekten görmek istiyorum.
— Ben de seni tanımak istiyorum Aslan.
— Görüşelim Gülüm.
— Görüşelim...
Gül, telefonu büyük bir heyecanla yatağın üzerine fırlattı. İçinden deliler gibi kahkahalar atarak odasının ortasında dönerek dans etmeye başladı."Görüşeceğiz!" diye fısıldadı. Odasının duvarlarında yankılanan sevinç çığlıkları, yıllar sonra gelen bu güzel teklifle adeta onu havalara uçurmuştu. Üç aydır konuştuğu o gizemli numaranın sahibi, komando asker Aslan Kara ile sonunda yüz yüze gelecekti. Bu büyük kavuşma düşüncesi bir yandan onu mutluluktan gökyüzüne uçuracak gibi hissettirse de, diğer yandan gözlerinden sessiz bir güz yangını süzülüyordu.
"İnşallah seni tanıdığıma pişman olmam Aslan. İnşallah ileride bana bunu yaşatmazsın," diyerek son duasını eder gibi dileklerini sundu ve yatağına uzandı.Aslan ise babasının o zoraki, sinir zıplatan konuşmasının ardından Gül’ü aramış; genç kızın sesini duymasıyla içine dolan o küçük kıvılcım kalbini ısıtmıştı.
233🥀
Kendisi henüz farkında olmasa bile ruhu bunu derinden hissediyordu. Derin bir iç çekip yatağına uzandı. Gül’ün sesiyle biraz olsun rahatlamış, kendini toparlamıştı. Kara gözlerini, gecenin loş ay ışığının gölgeler düşürdüğü tavana dikti. Dudaklarında beliren muzip bir sırıtışla Gül’ü andı:
"İki ay sonra seninle yüz yüze geleceğiz Gülüm. Bekle beni, Aslan’ın geliyor," diye kendini motive edercesine sayıklayarak derin hülyalara daldı.Güneşin parlak ışıltısıyla birlikte gözlerini açan Gül, yüzünde kocaman bir tebessümle yatağından kalktı. Rüyasında ne gördüğünü hatırlamıyordu ama yine de çok mutlu uyanmıştı. Bugün hafta sonuydu, okul yoktu; haliyle Yeşim ile buluşması için hiçbir engel de bulunmuyordu. Hızla telefonunu eline alarak arkadaşını aradı.
— Alo! Yeşim, hemen hazırlan, buluşmamız gerek. Daha doğrusu sana anlatacaklarım var!
— Ne oluyor Gül? İyi misin? Hafta sonu kızım bugün, bırak da azıcık uyuyayım.
— Tamam, ben hazırlanana kadar uyu. Saat 09.00’da Dinamik Kafe’de ol. Geç kalırsan o güzel, altın sarısı saçlarını yolarım haberin olsun!
— Emredersiniz...Gül telefonunu kapatır kapatmaz çabucak hazırlanmaya başladı. O esnada Yeşim’in odasında annesi kızını dürtüklüyordu:
— Yeşim, hadi güzel kızım, kalk artık.
— Anne ya! Gül ile iş birliği mi yaptınız bugün benim güzel uykumu sabote etmek için? Sevgilim bile aramamış beni ya! Neden? Çünkü sevgilim hafta sonları mışıl mışıl uyuduğumu, güzellik uykusunda olduğumu bilir.
— Yoo, hiç de bilmiyorum.
Ortamın havasını dağıtan bu kalın ve tok ses, Yeşim’in tek gözünü hızla açmasını sağladı. Uyku sersemi haliyle hayal meyal gördüğü o tanıdık yüzden ziyade, kokusunu ezbere bildiği tıraş losyonuyla adeta mest oluyor, gözleri yarı kapalı bir halde gülümseyerek kendinden geçiyordu.
234🥀
Ellerini adamın tanıdık yüzünde dolaştırıp onu kendine doğru çekti.
— Koray... Sevgilim, sen mi geldin? diye homurdandı sevgilisine sarılırken.
Koray gülümseyerek karşılık verdi:
— Evet, ben geldim uykucu güzelim. Hadi kalk bakalım.
— Yalan söyleme, sen gerçek değilsin. Lütfen rüyamı bozma! diye sitem etti genç kız.
— Ben mi yalan söylüyorum?
— Evet!
— İnanmıyorsun yani?
— Evet!
— Peki, kanıtlamamı ister misin? diyerek sırıtan Koray, dudaklarını yaladı. Yeşim gözleri kapalı bir halde kaşlarını çattı ama yine de gülümseyerek karşılık verdi:
— Evettt.
— Gel buraya başımın tatlı belası, diyerek Yeşim’in üzerine doğru eğildi ve dudaklarını onunkiyle mühürledi.
— Annem görecek şimdi Koray, yapma!
— Annen şu anda bizi görüyor zaten Yeşim!
Koray’ın sırıterek söylediği bu söz üzerine Yeşim birden gözlerini tamamen açtı ve yatakta hızla geriye sıçradı. Karşısında uyanır uyanmaz sevdiği adamı görmek, az önce söylediği ufak yalanın mahcubiyetini silip süpürmüştü. Ela gözleri Koray’ın yeşil gözleriyle buluştuğu o an, sanki dünya durmuştu. Ezbere bildiği bu muhteşem koku adeta onu mest ediyordu.
— Sevgilim, aşk olsun, korkuttun beni!
— Uyan diye yaptım. O güzel yüzüne soğuk su dökmek istemedim.
— Seni çok özledim.
— Ben de seni çok özledim güzelim, hem de çok...
— Uyandırdığın iyi oldu aslında. Gül aradı beni az önce, benimle konuşmak istiyordu. Sesi çok heyecanlı geliyordu; belli ki komando enişteden yeni gelişmeler var.
— Komando enişte mi?
— Sonra anlatırım sevgilim, geç kalıyorum. Yoksa Gül gerçekten saçlarımı yolar.
Yeşim, Koray’ın yanağına küçük, tatlı bir buse kondurarak yataktan kalkmaya yeltendi. Koray,
"Bu yetmez!" diyerek ayağa kalkan Yeşim’i birden kendine doğru çekti ve pembe dudaklarına yeniden sarıldı.
— Sigarayı bile bırakırım da senin şu dudaklarının müptelasıyım be kızım.
235🥀
Onu ne yapacağız? Şurada gitmeme iki gün kaldı Yeşim... Ne düşünüyorsun?Yeşim, Koray’ın gözlerinin içine buruk bir ifadeyle baktı:
— Fizan’a da gitsen kalbim hep seninle olacak, bunu biliyorsun. Ve ben ne söylersem söyleyeyim, sen o göreve gideceksin.
— Yeşim, bak...
— Lütfen! Geç kalıyorum sevgilim, dedi ve hazırlanmaya başladı.
Koray hafifçe kaşlarını çatarak söylendi:
— Komando enişte ne lan? Komodo ejderi gibi...
Ne iştir bu? Kimdir, nereden çıktı? Gül nereden tanıyor, seni neden bu kadar alakadar ediyor?
— Bu sorularının hepsini gitme stresinin verdiği sinire veriyorum sevgilim. En kısa zamanda sana gerekli açıklamayı yapacağım, hiç merak etme sen.— İyi, tamam o zaman, ben gidiyorum. Kendine iyi bak.
— Seni çok seviyorum.
— Seni seviyorum güzel kızım. Görüşürüz.
— Görüşürüz.
Koray, Yeşim ile vedalaşıp odadan çıkarken koridorda Yeşim’in annesiyle karşılaştı.
— İyi misin sen Koray, ne oldu? Konuşabildiniz mi?
— Hayır Zümrüt abla, Gül ile buluşacakmış, geç kalıyormuş. Sonra görüşecekmişiz.
— Gideceğini bildiği için hâlâ sana kızgın, bundan dolayı böyle davranıyor olabilir.
— Sanırım gideceğimi çoktan kabullenmiş.
— O ne demek?
— Yani düşüncesi şu: "Ben gitmiyorum, senin için kariyerimden vazgeçtim," desem bile benim hakkımdaki fikri değişmeyecek gibi.
— Yapma bak! Baban gibi düşünüyorsun sen de, peşin hükümlü konuşma. Bu haber onu havalara uçuracak, inan bana. Kolay mı?
236🥀
Hangi insan sevdiği bir kız sırf üzülmesin diye kariyerini çöpe atabilir? Zamanında baban bu yaptığını yapsaydı, inan çok şey kazanacaktık. Ama kısmet işte... Kendi elleriyle beni bir başkasının kollarına attı. Kendisi istedi bunu, çok severek bıraktı. Amaan, neyse, maziyi konuşmayalım şimdi. Demem o ki Koray, sen babana benzemiyorsun. Ondan çok daha akıllı, güçlü, karizmatik ve en önemlisi de adam gibi bir adamsın. Kızım seni, sen de kızımı sevdiğin için çok şanslısınız. Dilerim ki bir ömür böyle devam edersiniz de bizim düştüğümüz hatalara düşmezsiniz.
— İnşallah Zümrüt abla. Senin bu desteğini gördüm ya, artık hiçbir engel beni yıldıramaz bu saatten sonra. Ben Yeşim’i çok seviyorum, o da beni. Biz birbirimize aitiz ve inşallah bir aksilik çıkmazsa sonumuz evlilik olacak.
— İnşallah benim yakışıklı oğlum. İnşallah kızımı gelinlikler içerisinde, seni de damatlıkla görürüm. İnşallah hastalığım bir daha nüksetmez de ben de sizin mürüvvetinizi ölmeden görürüm.
— Öyle deme Zümrüt abla, Allah korusun! Sana bir şey olursa ben Yeşim’i bir daha toparlayamam. Yalvarırım böyle acı ihtimalleri aklına getirip bana yük etme. Tedavinizi olun, sakın aksatmayın. Onun size ne kadar düşkün olduğunu en iyi ben biliyorum. Hastalığınızı ilk öğrendiğinde nasıl kafayı yemişti... Zor toparladım onu, yalvarırım bir daha yaşatmayın o anları.
— İnşallah yavrum, ben de ölmek istemiyorum ama kaderin önüne de geçilmez. Siz gönlünüzü ferah tutun, bol bol dua edin yeterli.
— Tamam abla, ben şimdi gidiyorum. Lütfen kendine çok iyi bak. Güzel kızımı da uygun bir gün yemeğe çıkarıp o zaman söyleyeceğim her şeyi.
— Tamam yavrum, görüşürüz. Dikkat et kendine.
237🥀
— Tamamdır, hoşça kalın.
— Ay Gül kızım ya, geç kalmadım değil mi? diye koşarak Dinamik Kafe’ye gelen Yeşim, soluk soluğa masada oturan arkadaşına baktı.
— Yok canım, estağfurullah.
Ağaç olmuştum, tam meyvelerimi veriyordum ben de. Toplamak ister misin? diye iğneledi Gül.
— Dalga geçme kızım ya... Zor toparlandım zaten.
— Ne oldu, hayırdır?
— Sabah Koray geldi, beni öperek uyandırdı.
— Eeee?
— Eesi şu işte; yine gitmekle ilgili konuştu, asabımı bozdu. Neyse ya, siktir et beni. Sana ne oldu? Yoksa enişteden haber mi var?
Gül heyecandan ne diyeceğini bilemedi, avuç içleri terlemişti. Dudaklarını büzerek Yeşim’ie doğru eğildi ve kısık bir sesle durumu çıtlattı:
— Benimle görüşmek istiyor.
— NEEEEEE!!!
— Çüş Yeşim! Dünyayı ayağa kaldırdın, ne yapıyorsun ya? Az sessiz ol gerizekalı! Ben sana sessiz diyorum, sen bağırarak beni rezil ediyorsun.— Ya kızım, ne rezili ya! Eniştem sonunda seninle görüşmek istiyor işte, bundan daha güzel bir haber olabilir mi? Çok sevindim lan!
— O çok belli oluyor zaten Yeşim. Otur aşağı, kıracağım kafanı şimdi bak. Rezil ettin bizi. Biraz daha bağırırsan kalkar giderim, haberin olsun.
— Yok, yok, tamam sustum. Ne dedi sana tam olarak? Olay nasıl gelişti? Çok merak ediyorum Gül, ne olur anlat.Gül derin bir nefes aldı:
— Tamam, ben ekstra bir şey yapmadım. Dün gece aradı, normal konuştuk. Telefonu kapatmaya yakın, bana ne zaman görüşeceğimizi sordu.
— Ee, sen ne cevap verdin?
— Ne diyeceğim, "İki ay sonra," dedim.
— Ne?
— Ne "ne" Yeşim?
— İki ay sonra mı?
— Evet, "İki ay sonra görüşebiliriz," dedim.
— Tamam da niye iki ay sonra kardeşim, onu anlamadım?
— Ah benim aptal aşık kardeşim... Biz iki ay sonra ne oluyoruz, unuttun mu?
— Ne oluyoruz? Anlamadım.
— Mezun oluyoruz ya hani Yeşim, günaydın!
— Aaaa, doğru ya! Koray mevzusu yüzünden kafam o kadar dolu ki, çoktan unuttum ben onu. Harbiden ya, biz iki ay sonra mezun oluyoruz.
238🥀
Şaka bir yana, ne çabuk bitti lan bu lise? Çok özleyeceğim bizi.
— Ben de kardeşim... Ben de çok özleyeceğim bu okulu, sizi, bu curcunayı, hocalarımı, hatta uyuduğum dersleri bile...
— Peki, ona mezun olacağını söyledin mi?
— Hayır.
— Neden?
— O sormadı, ben de söyleme gereği duymadım.
— Peki, mezuniyetten sonra gerçekten görüşecek misin onunla?
Gül’ün gözleri uzaklara daldı:
— Onu gerçekten tanımak istiyorum Yeşim. Bilmiyorum ama içimden bir ses
"Git ve konuş," diyor.
Kalbim son zamanlarda o kadar hızlı atıyor ki... Yüreğimin sesi onunla tanışmam gerektiğini söylüyor. Gözlerinin içine bakmak istiyorum. Gerçekten bir katil mi, kendi gözlerimle görmek bilmek istiyorum.
— Peki ya...
— Devamını getirme, biliyorum ne diyeceğini.
"Peki ya gerçekten tanıdıktan sonra pişman olursan..." diyecektin, değil mi?
— Evet.
— Sonuç ne olursa olsun... Ben onu tanımak istiyorum. İyisiyle de kötüsüyle de, her şeyini bilmek istiyorum. İki ay sonra bu sis perdesi aralanacak.
— Emin misin Gül?
— Adım kadar hem de.
— Senin adına çok sevindim kardeşim. Unutma, sonuç ne olursa olsun ben hep senin yanındayım.
— Canım kardeşim, biliyorum. Benim artık gitmem gerek Gül, Koray’ı da dımdızlak bıraktım gibi oldu zaten. Onunla da konuşmam gerek. Sonra görüşürüz bebeğim.
— Tamam canım, görüşürüz.Yeşim tam arkasını dönüp gideceği sırada duraksadı ve Gül’e tekrar döndü:
— Kızım ya, gerçekten çok sevindim. Gör bak, ben inanıyorum hiç pişman olmayacaksın. Komando eniştem seni çok sevecek, gör bak.
— Umarım Yeşim, umarım...
İki dost birbirine sımsıkı sarıldıktan sonra ayrıldılar. Gül masada yalnız kalınca kendine bir sigara yaktı. Dumanı içine çekerken derin, umut dolu bir iç çekti:
“Beni çok sev Aslan..."
239🥀
Muhteşem bir güne uyanan Gül, koyu kahverengi gözlerinin içi gülerek yatağından kalktı. Uzun, dalgalı kumral saçlarını başının üzerinde alelacele dağınık bir salkım topuz yaptı. Aynanın karşısına geçip uzun uzun kendine baktı; neşeyle fırlattığı kahkahalar, odanın duvarlarında yankılanan sevinç çığlıklarına karıştı. İlkbaharda cıvıl cıvıl uçuşan renkli kelebekler gibi pürneşe içinde odanın etrafında dönmeye başladı.
"İşte bu be! Sonunda o gün geldi çattı... Oh be, sonunda mezun oluyorum! O sabahın köründeki dersler bitti, uyukladığım saatler bitti; hocalar yok, o berbat performans ödevleri ve projeler yok! Oh be! Bitti be, sonunda bitti... Kurtuldum, mezun oluyorum!" diyerek kahkahalar eşliğinde bu mutlu sabahın ardındankendine günaydın dedi.Kızının odasından yükselen neşeli seslere kulak kesilen annesi, merakla kapıyı açarak içeri girdi:
"Ne oluyor kızım sabah sabah, ne bu sevinç böyle?"
"Annem, o büyük gün geldi artık! Bugün mezun oluyorum, daha ne olsun? Çok mutluyum, çok! Artık büyüdüm, üniversiteli olacağım..."
“Aslan’a kavuşacağım…”
İç sesi aslında bu gerçeği haykırsa da, dili şimdilik sadece mezuniyetin heyecanını ele veriyordu.
"Evet, ben de senin adına çok mutluyum kızım. Keşke ablan da bu mutlu anlarına şahit olabilseydi, mezuniyetine gelebilseydi..." dediği an, kadının gözlerinden iki damla yaş süzüldü.
Gül, annesinin dolan gözlerini görünce ona sımsıkı sarıldı.
"İki dakikalık mutluluğumu kursağımda bırakma anne. Ablamı ben de çok özlüyorum, lütfen bari bugün yapma bunu. Bugün benim en mutlu günüm; küçük kızın artık liseden mezun oluyor. Küçük deli kızın büyüdü artık.
240🌹
Üniversiteli oluyorum anne, hayallerime adım adım yaklaşıyorum. Çok az kaldı."
"Biliyorum benim güzel kızım; her şey gönlünce, tam istediğin gibi olsun. Tüm kalbimle sana şimdiden başarılar dilerim yavrum, biricik kızım."
"Başarılı olacağım anne, söz veriyorum sana olacağım. Önüme kim çıkarsa çıksın, ben hep senin o güçlü kızın olarak kalacağım."
"Canım kızım, her şeyim benim..."
"Ağlamanı ve üzülmeni istemiyorum annem. Bugün hep birlikte çok mutlu bir gün yaşayacağız."
Filiz Hanım kızının yüzündeki saçları şefkatle geriye iterken duraksadı:
"Peki ya baban? Ona haber edecek misin?"
Annesinin bu beklenmedik sorusuyla Gül’ün bir anda nutku tutuldu, gözleri yaşardı. Boğazına koca bir yumru düğümlendi. Zorlukla yutkunarak,
"Gerek yok!" dedi.
"Ama Gül..."
"Anne! Gerçekten bak... Sen varsın ya, bana yetersin."
"Peki kızım, nasıl istersen öyle olsun. Yeter ki sen mutlu ol, o güzel yüzün hiç düşmesin."
"Sen yanımda var ol annem, ben hep gülerim. Seni çok seviyorum canım annem."
"Ben de seni, güzeller güzelim."
Gül, ortamın havasını dağıtmak istercesine ellerini çırptı:
"E hadi o zaman, gözyaşlarımızı siliyoruz! Güzel bir kahvaltı yapıp bana mezuniyet elbisesi almaya gidiyoruz."
Filiz Hanım gülümsedi:
"Yeşim de gelecek mi?"
"Öyle ya anneciğim, o benim kuyruğum, bilmiyor musun sanki? Ben nereye, o oraya. Allah korusun da aynı elbiseyi birlikte giyelim diye tutturmasın şimdi. Salak ikizler gibi pişti olup dolanmak istemiyorum ortalıkta."
"Hahaha, Gül ya! Güldürdün beni kızım, ne komik olurdunuz ama!"
"Sorma anneciğim, tabii manşetlerde de boy gösterirdik artık bu rezillikle:
'Atatürk Lisesi mezuniyetinde iki yakın arkadaş aynı elbiseyle pişti oldu!' diye dalga konusu oluruz.
241🥀
O lisenin tarihine geçeriz, hatta arttırıyorum; efsane, destan falan oluruz herhalde!" dedi gülerek.
"Abartma kızım istersen, o kadar da değil."
"Ee Filiz Sultan, ben ne giyeceğim bu mezuniyette?"
"Dur bakalım küçük hanım, önce güzelce bir karnımızı doyuralım, sonra istediğin elbiseyi de alırız. İçime öyle doğuyor ki, bu mezuniyetin en güzel kızı sen olacaksın."
"Aaa, deme öyle anne! Bacımdan daha güzel olamam. Seçileceksek ikimiz birden seçilmeliyiz.
Ne de olsa Yeşim’im, kuyruğum, bacım... O olmadan olmaz," diyerek yeniden gülmeye başladı.
Filiz Hanım, kahkahalar eşliğinde Gül’ün yanından ayrılarak kahvaltıyı hazırlamak üzere mutfağa indi.
O sırada Gül, büyük bir sevinçle hemen telefonuna sarıldı. WhatsApp’a hızlıca giriş yapıp Aslan ile olan son konuşmalarına göz attı. En son telefonlaşmışlardı ve Aslan ona artık buluşmaları gerektiğini söylemişti. Gül bunu hatırlayınca yüzünde beliren tebessümle hemen klavyeye dokundu:
– Günaydın Aslan'ım. Çevrimiçi olup olmadığına bile bakmadan, içindeki çocuksu heyecanla mesajı göndermişti. Dakikalar sonra karşı taraftan gelen cevabı kalbi küt küt atarak okumaya başladı:
– Günaydın Gülüm.
– Nasılsın?
– İyiyim, sen?
– Ben de iyiyim.
– İyi.
– Ne yapıyorsun peki?
– Uzanıyorum.
– İyi. Sen?
– Kahvaltı yapacağım birazdan.
– Afiyet olsun.
– Teşekkürler. Sen yedin mi?
– Yok.
– Niye?
– Bilmem.
– ?
– İştahım yok bu aralar.
– Aslan gerçekten iyi misin?
– Bilmiyorum iyi miyim, değil miyim...
– Korkmalı mıyım?
– Neden?
– Bilmem, onu sen söyleyeceksin.
– Bir şey yok ya.
– Emin misin?
– Evet.
– Anlatmak ister misin?
– Hayır.
– Neden?
– Öyle istiyorum çünkü.
– Peki, sen bilirsin o zaman.
– Evet, ben bilirim.
– Tamam.
– Tamam!
Gül, son mesajı öfkeyle ekrana fırlatır gibi yazmıştı.
242🥀
Az önce heyecanla elinde tuttuğu telefonu şimdi sinirle yatağın üzerine fırlattı. Sabahın ilk saatlerinde yaşadığı o kısa süreli mutluluk, bu sefer gerçekten kursağında kalmıştı. Çünkü Aslan ile bir türlü sağlıklı iletişim kuramıyordu. Bir sorun vardı ama neydi? Derin bir nefes alıp yatağın üzerindeki telefonu hızla kavradı. Sanki Aslan karşısındaymış ve yüzüne karşı bas bas bağırıyormuş gibi klavyenin canını okurcasına yazmaya başladı:
– Ne yapmaya çalışıyorsun Aslan? Neyin var, neden bana böyle davranıyorsun? Ben sana ne yaptım? Sinirli misin, öfkeli misin? Öyle olsa bile hıncını neden benden çıkarıyorsun? Konuşmak istemiyorsan direkt söyle, tamamen keselim iletişimi. Hatta hiç buluşmayalım, daha iyi bence.
– Bir şey yaptığım yok Gül, saçmalıyorsun.
– Belli kimin saçmaladığı...
– Seninle uğraşamayacağım.
– Aynen uğraşma, kesiyorum!
– Neyi?
– Seninle buluşmayacağım.
– Bak, tekrar söylüyorum sana; saçmalıyorsun.
– Görürsün.
– Gül?
– Sayende sevincim kursağımda kaldı. Teşekkürler.
– Ne sevinci?
– Hiçbir şey...
– Söyle dedim sana.
– Bugün benim mezuniyetim var. Liseden mezun oluyorum.
– Başta söyleseydin ya. Tebrikler.
– İzin mi verdin ki? Sağ ol.
– Gülüm bak!
– Bana 'Gülüm' deme!
– Ne sikim söyleyeyim daha sana? Adın Gül değil mi?
– GÜLÜM DEĞİL!
– Senin sinirini yerim bak.
– Kes! Sen benim hiçbir şeyim değilsin...Hiçbir şeyimi de yiyemezsin, anladın mı?
– Anlamadım.
– Anla o zaman.
– Anlamayacağım.
– Anlama o zaman.
– Anlat o zaman.
– Anlatmayacağım.
– İyi, öyle olsun.
– Öyle oldu.
– O buluşmaya geleceksin!
– Hayır, gelmeyeceğim!
– Gül diyorum bak!
– Ne var?
– Düzgün konuş benimle, bak...
– Önce sen öğren.
– Öğrenirim de, öğretirim de...
– Öğretme! Sen öğren...
– Tamam Gül, uzatmayalım daha.
243🥀
İki ay sonra ikimiz de o buluşmaya geleceğiz.
– Sen git, beni de çok beklersin.
– Gül bak, sinirleniyorum ama...
– İstediğini yap, umurumda değil.
– Sen o buluşmaya geleceksin kızım.
– Tamam, geleceğim.
– Bunun arkasında bir 'ama' vardır, dökül.
– Ama ilk ve son kez bir buluşma olacak.
– Sen öyle san.
– Hodri meydan o zaman!
– Tamam, iki ay sonra görüşürüz.
– Tamam, görüşürüz.
– Gül!
– Efendim?
– Bir şey yok.
– Söyle.
– Yok dedim.
– Söyle dedim.
– Seni gerçekten görmek istiyorum.
– Ben de gerçekten...
– Dikkat et Gülüm.
– Sen de Aslan.
“Gül, hadi kızım, kahvaltın hazır!"
Filiz Hanım aşağıdan sesleniyordu. Yaşadığı tartışmanın şokuyla afallayan Gül, annesinin sesiyle birden kendine geldi.
"Biz az önce ne yaşadık?" diye düşündü, adeta kendinden geçmişti. Son anda toparlanarak odasından çıktı ve mutfağa indi. Kızının yüzünün bir anda solduğunu gören Filiz Hanım, merakla onu süzdü:
"Kızım sen iyi misin? Yüzün bembeyaz olmuş.
"Gül, annesinin durumu çakmaması için hemen maskesini takındı ve demliği alıp çay bardaklarını doldururken cevap verdi:
"İyiyim anne, bir şey yok. Her zamanki halim işte."
"Beş dakika önce nasıldın, şimdi nasılsın? Emin misin kızım?"
"Eminim annem, meraklanma sen. Gerçekten iyiyim. Hadi bir an önce kahvaltımızı yapalım, daha bacımla elbise seçeceğiz," diyerek konuyu geçiştirmeyi başardı.
"İyi madem, öyle olsun," diyen Filiz Hanım da konuyu kapattı.
Gül, çaktırmadan derin bir iç çekerek tabağına döndü ve iştahlı görünmeye çalışarak kahvaltısını yapmaya başladı. Tam o sırada kapı sertçe çalındı.
"Birini mi bekliyordun anne?"
"Yok hayır kızım, kim ki bu?"
"Bilmiyorum, öğreneceğiz," diyen Gül merakla kapıya yönelip kilidi açtı.
"Sürprizzz! Ohoo, siz hâlâ kahvaltı mı yapıyorsunuz? Afiyet, bal, şeker olsun!" diyerek içeriye elinde dolu büyük karton poşetlerle giriş yapan Yeşim, yüzündeki kocaman, muhteşem gülümsemesiyle antreyi doldurmuştu bile.
244🥀
Masadan ayağa kalkan Filiz Hanım, "Hoş geldin Yeşim," diyerek kıza sarıldı.Gül de gülümseyerek sitemkar bir tavırla yaklaştı: "Kim olacak, tabii ki bizim çatlak... Hoş geldin bacım," diyerek arkadaşına sımsıkı sarıldı ve onu masaya davet etti."Bacım ne ya kızım? Kezo musun sen?" diye tatlı tatlı söylenen Yeşim, kibarca teklifi reddetti:
"Hadi çabuk ye de kuaföre gidelim. Bugün bizim günümüz kızım, mezun oluyoruz, MEZUN!"
Gül, "Fazla tepkiye gerek yok bacım ya, biz böyle iyiyiz," diyerek kestirip attı ve masaya dönüp tabağındakileri atıştırmaya devam etti.Yeşim arkadaşının halini beğenmemişti, gözlerini kısarak sordu: "Ne oluyor kızım sana ya? Ölü gibisin resmen, iyi misin sen?"
Filiz Hanım çayından bir yudum alırken araya girdi:
"Sözde iyiyim diyor ama bakalım, çıkar yakında kokusu."
Gül, annesinin bu lafı üzerine masanın altından Yeşim'e kaş göz işareti yaparak aralarındaki sessiz şifreyi devreye soktu. Yeşim durumu hemen kavrayıp hamlesini yaptı:
"Hadi Gül kızım ya, ne kadar uyuşuksun! Dünyayı yedin be! Kalk artık şu masadan. Bugün mezuniyetimiz var ve fıstık gibi süslenmek yerine duba gibi yiyorsun. Kalk artık, kendine gel, şişirme göbeğini..." diyerek hedef şaşırtmayı başardı.
Gül’ü kolundan tuttuğu gibi hızla çekiştirerek odasına fırlattı ve kapıyı kapatır kapatmaz tepesine dikildi:
"Evet, dökül bakalım, ne oluyor?"
"Hava almam lazım!"
"Havanı sonra alırsın Gül, dökül ne oluyor?"
"Havasız konuşamam Yeşim!"
"Hay ben senin havana... Tamam be kızım, çabuk hazırlan, aşağıda bekliyorum. "
Beş dakika sonra hazırlanan Gül, Yeşim ile birlikte hemen evden çıktı. Mahallenin aşağısındaki sahile inene kadar ikisi de sustu.
245🥀
Sahilin serin havasını içine çeken Gül, cebinden çakmağını çıkarıp sigarasını yaktı ve ciğerlerine hapsettiği o gri dumanı derin bir solukla gökyüzüne doğru savurdu.
"Evet, seni dinliyorum Gül."
"Havam daha bitmedi."
"Gül beni çıldırtma! Ne oldu? Eniştem mi?"
"Enişte deyip durma şuna!"
"Hobaa! Yine başa mı sardık? Ne oldu, kavga mı ettiniz?"
"Aynen öyle Yeşim. Buluşmadan, yüz yüze tanışmadan daha ilk kavgamızı ettik."
"Belli, burnundan soluyorsun vallahi. Nasıl bir konuşma geçti ki aranızda?"
"Aramızda çok saçma bir konuşma geçti işte. Aynısı; varla yok arası bir şey..."
"Gül, kardeşim bak, sinirlenme ama inan seni şu anda hiç anlamıyorum."
"Ben de sinirden anlatamıyorum zaten Yeşim!"
"Neye sinirlendin ki kuzum?"
Gül, bakışlarını denize çevirdi:
"Sanırım beni istemiyor."
"Ne? O ne demek? Ne alaka, çok saçma!"
"Evet, biliyorum, çok saçma."
"Nereden vardın ki bu kanıya durup dururken?"
"Bilmiyorum."
"Nasıl bilmiyorsun?"
"Konu bu zaten Yeşim, sıkıntı bu; bilmemek! Onunla buluşmak istemiyorum artık."
"Neden ama? Ne güzel konuşuyordunuz... Ne oldu ki birdenbire?"
"Onunla iletişim kuramıyorum. Beni çok zorluyor, darlıyor, sinir ediyor. Buluşursak net elimde kalacak yani, o derece..."
"Ovv! O derece yani..."
"Tam da o derece Yeşim."
"Ne yapacaksın peki, ne düşünüyorsun?"
Gül sigarasından bir nefes daha çekti:
"İşte ben de bunu bilmiyorum. Hevesimi kursağımda bıraktı. En başında hiç başlamayacaktım bu işe. Senin aklına uydum, yanlış yaptım. Ben böyle biri değilim. Allah kahretsin, senin gazına geldim."
"Onu tanımak istemiyor musun gerçekten, Gül?"
"Sanırım... Sanırım onu tanımaktan korkuyorum."
"Korkuyor musun? Neden ama?"
"Bir bilsem Yeşim... İçim haykırıyor ama dilim lal. Ben de kendimi çözemiyorum."
"Siz daha buluşmadan bu haldeyseniz, buluştuğunuzda ne olursunuz inan ben de bilmiyorum."
246🥀
"Aynen öyle... Bana bayağı sert yaptı, tersledi işte."
"Neden peki, ne zoru var bu çocuğun?"
"Bir bilsem Yeşim, keşke bilsem... Canı çok sıkkın, o belli zaten. Çaktırmamaya çalışıyor ama ben anlıyorum, onu hissediyorum. Yeşim, ben bu yabancıyı neden bu kadar derinden hissediyorum?"
"Hissedilen dediğimiz duygu kalple oluşan bir şeydir kardeşim. Belli ki sen onu..."
Gül hemen arkadaşının sözünü kesti:
"Sus, tamam Yeşim, sus! Bir soru sorduk, filozof kesildin başıma amk. Sus tamam, devamını da getirme. Saçmaladın iyice. O benim hiçbir şeyim değil, olmayacak da!"
"Nereden biliyorsun kardeşim, nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsun? Ben de seni anlamıyorum. Hissediyorsan vardır bir sebebi mutlaka. Sen bilmesen de vardır elbet."
"Evet, var ama ona özel, ayrıcalıklı bir durum olduğunu düşünmüyorum. Çünkü benim normalim bu."
"Evet doğru, senin normalin bu ama seni etkileyen tek şey de bu kardeşim. Kızma bana ama dost acı söyler; sen ister inan ister inanma, eniştemden fazlasıyla etkileniyorsun."
"Hay ben senin eniştene... Ne enişteymiş arkadaş, bir bitiremedin gitti! Sinirlendirme beni Yeşim!"
"İstediğin kadar inkar et güzel kardeşim ama gerçek bu. Ve sen o buluşmaya gideceksin, yani gitmelisin bence."
Gül sesini biraz yumuşattı: "Tartıştık ama sonradan beni gerçekten görmek istediğini söyledi."
"E ne güzel işte, sonunda toparlamış."
"Evet, her şeyi kursağımda bıraktıktan sonra..."
"Gül, bak kardeşim; erkekler biraz böyledir işte, takılma o kadar."
"Nasıldır Yeşim?"
"Yani... Şey gibi... Hanzo!"
Gül bir an duraksadı, ardından büyük bir kahkahayla sarsıldı:
"Ahahaha! Hiç güleceğim yoktu Yeşim, yine başardın ya! Çok sevdim ben bunu, yakıştı bence ona: Hanzo! Hatta lakap listesinde top on numaraya yerleşsin bu. Çok güzel yakıştı.”
247🥀
"Aynen kardeşim, öyle olsun. Sen hep böyle gül kızım ya, ben sana daha ne espriler yaparım."
"Aman yok Yeşim, bununla sınırlı kalsın, fazlasına bu bünyem katlanamaz."
"Tamam kardeşim, sen nasıl istersen."
Gül, arkadaşının omzuna hafifçe vurarak konuyu değiştirdi:
"Eee, siz ne yaptınız Koray'la?"
Yeşim’in yüzünde hemen güller açtı:
"Gelmeden önce telefonla konuştum. Mezuniyetten sonra birlikte özel bir akşam yemeği yiyeceğiz. Bana güzel olmamı ve şık giyinmemi söyledi; hatta daha çok emretti de denebilir."
Gül gözlerini büyüterek arkadaşına baktı:
"Akşam yemeği, güzellik, şıklık... Oha!"
"Ne oldu ne?"
"Kızım, bu çocuk sana bu akşam evlenme teklifi etmesin?"
"Ne! Ne? Ay, ne? Sen ciddi misin? Gül, ay kız, yapar mı dersin? Yok saçmalama Gül! Emin misin? Yok yok! Ay... Oha! Harbi mi ya!" diyerek bir anda ayağa fırlayan Yeşim’in sevinçten ve heyecandan eli ayağına dolandı. Parlayan ela gözleri adeta yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı.
"Gerçekten yapar mı Gül? Yok ya, yapmaz bence... Daha çok erken kızım ya, bu kadar erken olmamalı. Daha yeni mezun oluyoruz liseden. Yok, olmaz ya; daha üniversite var. Üniversite var, vizeler var, finaller var, bütler var... Var oğlu var yani! Ay yok ya yapmaz... Benim Koray'ım benden habersiz böyle bir saçmalık yapmaz. Yok yapmaz ya, bizim onunla başka hayallerimiz vardı, onları hemen bir çırpıda bir teklifle bozamaz. Hayır olmaz, hayır ya, olmaz... BEN HAZIR DEĞİLİM DAHA GÜL!"
Gül, arkadaşının bu ani histerik çıkışı karşısında şaşkınlıkla kulaklarını tıkadı:
"Hay benim ağzıma eşek arıları soksun Yeşim, yeter artık sus! Başımı şişirdin ya, sus! Dönüp durma etrafımda, rahat dur, sabit dur valla yolacağım o saçlarını! Ben sadece bir tahmin yürüttüm, senin çocuğa bir sövmediğin kaldı. Bir dur, sakin ol, kendine gel.
248🥀
Yok öyle bir şey, uydurma... Söylemedim ben bunu sana, tamam mı? Yok bir şey, sakin ol artık! Geç otur şuraya, iç şu sigaranı da benim sinirlerimi zıplatma!"
Yeşim, derin bir nefes alıp arkasına yaslandı:
"Ver ya ver, tamam sustum... Yapmaz değil mi gerçekten?"
Gül ters bir bakış attı:
"YEŞİM!"
"TAMAM SUSTUM!" diye söylenerek sigarasını içine çeken Yeşim, kendini sakinleştirmeye çalışıyordu.
Gül, "Evlen de kurtulayım yahu!" diye tatlı bir sitemde bulunarak oturduğu yerden kalktı. İçinde biriken stresten darlanmıştı. Parktaki salıncakların olduğu yere doğru yürüdü. Yeşim’den birkaç adım mesafede, salıncağa binip kendini boşluğa bıraktı. Gökyüzüne doğru hızla sallanırken, aklında sadece Aslan ve iki ay sonra, mezuniyetin ardından gerçekleşecek olan o gizemli buluşma anı vardı. Kara kara düşünerek ileri geri sallanmaya devam etti.
Gül ve Yeşim, denizin iyot kokulu esintisi eşliğinde sahilde oturuyorlardı. Tam o sırada Yeşim’in çantasından yükselen telefon sesi sessizliği böldü. Arayan Koray’dı. Yeşim ekranı kaydırıp telefonu kulağına götürdü.
"Güzel gözlüm, neredesiniz?" dedi Koray’ın neşeli sesi."
Gül ile sahildeki parktayız aşkım," diye yanıtladı Yeşim, sesine hafif bir hüzün katarak.
"Küçük bir efkâr molası diyelim."
"Hayırdır aşkım, bir sıkıntı mı var? Gül iyi mi?"
"Evet aşkım, var. Küçük bir enişte krizimiz var."
"Enişte mi?" diye sordu Koray, şaşkınlıkla.
"Boş ver aşkım, gelince ben sana daha detaylı anlatırım. Sen neredesin?"
"Sürpriz aşkım! Birazdan yanınızdayım."
Yeşim heyecanla yerinde doğruldu.
"Ne sürprizi Koray ya? Kalbime mi indireceksin? Lütfen söyle, hadi aşkım çatlatma beni burada!"
"Seni seviyorum aşkım, birazdan görüşürüz."
"Ben de seni gıcık, görüşürüz," diyerek telefonunu kapattı Yeşim.
249🥀
Tam o esnada Gül, arkalarındaki salıncağın zincirlerine tutunarak saklandığı yerden çıktı. Yeşim’in merakla gerilmiş suratına bakıp yanına oturdu.
"Ne oldu sana, ne bu hal?" diyerek elini Yeşim’in yanağına koydu ve gözlerini kısarak imalı bir bakış attı. Yeşim dudaklarını bükerek karşılık verdi:
"Bir şey yok canım ya... Koray ve bitmek bilmeyen sürprizleri işte. Az önce konuştuk, yine bir sürpriz yapacağını söyledi. Beni böyle meraktan çatlatıyor ya, en çok ona sinir oluyorum."
Gül, duydukları karşısında kaşlarını çattı.
"Ay Yeşim ya! İnan bana, bir gün seni gerçekten evire çevire dövmek istiyorum. Kızım sen mal mısın? Çocuk sana sürpriz yapacağını söylüyor; sen sevinip göbek atacağın yerde surat asıp dudak büküyorsun. Adı üstünde kardeşim, sürpriz bu, söylenmez! Bilmiyormuş gibi beni burada boşuna konuşturuyorsun ya... Şaka gibisin anasını satayım! Koray gibi bir sevgilin var, öpüp alnına koyacağın yerde bir de şikayet ediyorsun. Bazen gerçekten çok şımarık oluyorsun."
Yeşim, Gül’ün bu sert sözleri karşısında daha fazla sessiz kalamadı. Kardeşi gibi gördüğü dostuna sivri diliyle haddini bildirmek istercesine dikleşti:
"Pardon! Ben miyim şımarık? Bazen sen de nerede, nasıl konuşacağını bilmiyorsun Gül. Kendine gel, durduk yere kalbimi kırıyorsun. Sana olan sevgimden ötürü bu öfkeni şu anki can sıkıntına ve enişteme kızmana veriyorum, ona göre! Lütfen ağzından çıkanı kulağın duysun. Sonradan pişman olacağın şeyler söyleme bana."
"Hay ben senin eniştenin de..." diyerek lafı ağzına tıktı Gül.
"Sana da, hiç kimseye de kızmıyorum! Rahat bırakın beni!"
Bir hışımla oturduğu yerden kalkan Gül, öfkeyle Yeşim’in yanından ayrıldı. Kaşları çatık, hızlı adımlarla eve doğru yürümeye başladı.
250🌹
Arkasından baka kalan Yeşim ise adeta feryat figan ederek gerçekleri dile getiriyordu:
“Nereye gidiyorsun Gül, beni burada yalnız bırakma! Hem ben sana kızmadım ki, küsmedim de... Niye şimdi durduk yere terk ediyorsun beni? Ben sana ne yaptım? Gül, geri dön diyorum sana! Tamam, söz veriyorum; bir daha o enişteyi, aman o askeri, o yabancıyı dilime dolamayacağım. Söz veriyorum, lütfen geri dön!"
Gül, o anda adımlarını anlık olarak yavaşlatıp arkasına döndü. Gözünden süzülen tek damla yaşı çaktırmadan eliyle silerken, "Birazdan sevgilin gelecek kardeşim, korkma!" dedi ve yürümeye devam etti.Yeşim’in çaresiz sesi parkta yankılanıyordu:
"Gül, iki gün sonra mezun olacağız kardeşim, lütfen yine darılma bana! Seninle mezuniyetimize dargın girmek istemiyorum. Gül, lütfen dinle beni... Seni seviyorum kardeşim, kalbini kırdığım için de özür dilerim, lütfen gitme!"
"Ben de seni seviyorum kardeşim, şimdilik hoşça kal," diye mırıldandı Gül. Tam o sırada karşıdan koşar adım gelen Koray ile burun buruna geldi.
Koray, Gül’ün gözlerindeki buğuyu fark edip duraksadı. "Gül, sen iyi misin?"
"Benden önce görmen, hatta ilgilenmen gereken sevgilin var Koray, ona yetiş," dedi Gül, sesi buz gibiydi.
"Siz yine kavga mı ettiniz?"
"Soru sorma Koray, sevgilinin yanına git."
"Tamam görüşürüz ama bu konu burada kapanmadı, haberin olsun."
"Benim için kapandı kardeşim, görüşürüz," diyen Gül, derin düşüncelere dalarak hızlı adımlarla yürümeye devam etti ve kısa süre sonra karanlığın içinde gözden kayboldu.
Koray, endişeyle Yeşim’in yanına koştu.
"Yeşim, sevgilim... İyi misin hayatım? Bir şeyin yok ya?"
"Gül’ü yine kaybettim Koray..." diyerek hıçkırıklara boğulan Yeşim, sevgilisine sımsıkı sarıldı.
251🥀
"Yok birtanem, ne kaybetmesi? O da nereden çıktı şimdi? Ne oluyor, anlat bana şu olayı."
"Bilmiyorum, ben de pek anlayamadım. Konu konuyu açtı, bir anda tartışmaya başladık. Öyle oldu işte..."
"Konu neydi ki?"
"Sendin... Sendin sevgilim..."
"Ben mi? Ben ne alaka Yeşim?"
"Seninle konuştuktan sonra Gül yanıma geldi, ne olduğunu sordu. Ben de anlattım. Kızdı bana birden; şımarık olduğumu, seni hak etmediğimi söyler gibi üstten üstten sitem etti. Ben de dayanamayıp karşılık verince hırs yaptı, sinirlenip gitti işte."
Koray saçlarını karıştırıp derin bir nefes aldı.
"Bir bok anladıysam arap olayım."
"Anlama Koray, anlama! Sen de bir bok anlama! Zaten sinirliyim, bir de sen gelme üstüme... Ay yeter!" diyerek bir hışımla Koray’ın kollarından sıyrıldı Yeşim. Koray’ın montunun cebinden bir sigara paketi çekip içinden bir dal çıkardı. Tam yakacakken Koray duruma müdahale etti.
"Hop, hop... Dur bakalım aşkım, ne yapıyorsun sen?"
Yeşim gözlerini belerterek sevgilisine döndü:
"Karışma bana Koray! Bu sefer gerçekten karışma, çok sinirliyim! Sen mi sigaramı yakarsın, yoksa ben mi seni yakayım, ha?"
Koray ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. "Tamam aşkım, bir şey demedim. Sen sakinleş güzelce, iç sigaranı benim bebeğim, canım..."
"Oh be, dünya varmış," diyerek derin bir nefes çeken Yeşim, sigaranın dumanını gökyüzüne doğru üfledi. İçindeki yangın bir nebze soğur gibi olsa da, Gül’ü kaybetmenin burukluğuyla gözyaşlarına hakim olamıyordu. Kendi kendine mırıldandı:
"Bu sefer bana 'yılan' bile demedi. O derece sakin ve küskün gitti..."
"Gül kardeşim, lütfen geri dön..." diye içten içe küçük bir ağıt yakarak kendini yeniden Koray’ın sıcak kollarına bıraktı.Koray sevgilisinin saçlarını öptü.
"Ah benim güzeller güzeli, hırçın, şapşik, yüreği temiz, narin, eşi benzeri olmayan başımın tatlı belası...
252🥀
Sulu gözlü yarim... Seni çok seviyorum, biliyorsun değil mi?"
"Ben de seni çok seviyorum delikanlım; kalbim, aşkım, evim, huzurum, her şeyim... İyi ki varsın sevgilim."
"Biraz daha iyi misin şimdi?"
"Senin yanındayken daima iyiyim sevgilim."
Koray, sevgilisinin boynundan yükselen o tanıdık kokuya dayanamayarak onu kendine doğru çekti ve yüzüne küçük buseler kondurdu. Nefesleri birbirine karıştığında dudakları kenetlendi; sanki yıllardır birbirlerine hasret kalmış gibi uzun uzun, doyasıya öpüştüler. Ayrıldıklarında Yeşim, Koray’ın gözlerinin içine baktı.
"Koray, sevgilim... Ben seni çok özlüyorum. Lütfen bir daha benden ayrılma."
"Ben de seni güzelim. Asla bir daha ayrılmayacağız."
"Söz verme, evlenelim o zaman."
Koray gülümseyerek geri çekildi.
"Daha zamanı var sevgilim, biraz sabret."
Yeşim içinden derin bir nefes aldı:
"Çok şükür ya, şu an evlenme teklifi etmeyecek..." Tahmin ettiği şeyin hemen başına gelmeyeceğinin rahatlığıyla içten içe sevindi.
"Haklısın sevgilim," diyerek konuyu uzatmamak adına Koray’ı yanağından öptü ve sessizliğe gömüldüler.
Bu sırada, eve anahtarıyla giren Gül’ün hayata dair hiçbir şeye hevesi kalmamıştı. Ne iki gün sonra gerçekleşecek olan, yıllardır hayalini kurduğu mezuniyet töreni ne de Aslan’a duyduğu o yoğun ilgi... Hepsini bir kalemde silip atmıştı. Dalgın ve ruhsuz bir tavırla odasına adımladığı sırada, arkasından gelen annesinin sesiyle irkildi.
"Gül, kızım iyi misin?"
Gül, içindeki tüm bentlerin yıkıldığını hissetti. Dönüp çığlık çığlığa bağırmaya başladı:
"İyiyim ya, iyiyim! Çok iyiyim! Niye herkes bana bu soruyu sorup duruyor?! Yeter artık, sormayın bana hiçbir şey! Rahat bırakın beni, yalnız kalmak istiyorum!
253🥀
Defolun gidin hepiniz hayatımdan, yeter artık hiç kimseyi istemiyorum! RAHAT BIRAKIN BENİ!"
Tüm öfkesini bir kerede kusan Gül, adeta kendinden geçmişti. Yaşadığı ani öfke patlamasıyla içindeki canavara engel olamamış, sakladığı ne varsa dışarı fırlatmıştı. Öfkeden gözü dönmüş bir halde, hızla annesinin yüzüne kapıyı çarptığının bile farkında değildi. Filiz Hanım, koridorda ağzı açık, kalakalmıştı. Şaşkınlık ve kırgınlıkla, "Ne oldu bu kıza birden bire?" diye mırıldanarak öfkeli kızını odasında yalnız bıraktı. Ardından, elleri titreyerek telefonunu çıkarıp hızla bir numara tuşladı.Telefon birkaç acı tondan sonra açıldı.
"Efendim Filiz Teyze?"
"Yeşim, neler oluyor? Gül’e ne oldu böyle? Çok sinirli, çok öfkeli... Siz kavga falan mı ettiniz yoksa?"
Yeşim duraksadı, sesini ayarlamaya çalışarak:
"Şey, Filiz Teyze... Kavga demeyelim de birazcık tartıştık. Çok saçma bir sebeptendi ama onun asıl derdi ben değilim yani... En azından şimdilik."
"O ne demek oluyor kızım öyle şifreli konuşma? Neyse, söyle; benim bilmediğim bir şey mi var? Benden bir şey sakladığınızı hissediyorum Yeşim. Varsa bir şey, lütfen söyle kızım."
"Filiz Teyzeciğim, endişelenmekte çok haklısınız ama ne yazık ki bunu benim söylemem şu an için hiç doğru olmaz. Ben Gül’ü tekrar kaybetmek istemiyorum. Kendisi hazır hissedince emin olun size söyleyecektir. Rica ederim ısrar etmeyin, ben size bir şey anlatamam. Kardeşim kendisi isterse söyler, ben karışmıyorum. Bizim kavgamız uzun sürmez, merak etmeyin. Ben bir şekilde onun gönlünü alırım, kardeşim o benim. Siz de fazla üstüne gitmeyin, onu biraz rahat bırakın. Kendimden biliyorum ve kardeşimi de tanıyorum; o, rahmetli ablasını çok özlüyor.
254🥀
Belki size çaktırmıyor ama ne yazık ki durum bu Filiz Teyzeciğim. Ben onun için elimden geleni yapıyorum, yapacağım da. Siz hiç merak etmeyin."
"Tamam kızım, teşekkürler. Görüşürüz."
"Görüşürüz Filiz Teyzeciğim."
Yeşim telefonu kapatırken, elindeki sigaranın külünü silkeleyen Koray sordu:
"Kimdi o hayatım?"
Yeşim derin bir iç çekti. Güneşte parıldayan ela gözlerini, sevdiği adamın yeşil gözlerine dikti. Yüzüne masumca bakıp köse sakallarını şefkatle sıvazladı.
"Filiz Teyze... Gül için endişelenmiş. Çok sinirli olduğunu, kendini odaya kapattığını falan söyledi. Ona canım sıkıldı."
"Merak etme güzelim," dedi Koray teselli eden bir sesle. "Bizim çatlak, klasik Gül işte... Eninde sonunda toparlar, yine bize takılmaya başlar. Sen üzülme ela gözlüm, asma o güzel suratını. Sen böyle olunca ben daha kötü oluyorum."
"Elimde değil sevgilim. Kardeşimin canının sıkılması benim de canımı sıkıyor."
"Geçecek sevgilim. Zaten anlattığın kadarıyla öyle abartılacak bir mevzu da yok ortada. Takma kafana, iki güne unutur bunu Gül."
"Ben de öyle umuyorum aşkım. Kendine gelsin, çünkü iki gün sonraki mezuniyetime onunla küs girmek istemiyorum."
"Haklısın birtanem. Hadi eve geçelim artık, geç oldu. Üşütme burada."
"Tamam hayatım, geçelim."
O esnada Gül, odasındaki aynanın karşısında kendi aksine bakıyordu. Yılların biriktirdiği tüm öfkeyi, acıyı ve çaresizliği şu saniyede kusmaya yemin etmiş gibiydi. Hunharca, boğazı yırtılırcasına çığlık atmaya başladı:
"HEPİNİZDEN NEFRET EDİYORUM!!! ABLA! Ben... Ben ablamı özledim!"
Gözü dönmüş bir halde, önündeki cam aynaya sinirle sert bir yumruk indirdi. Aynanın çatlama sesiyle birlikte elinden aşağı süzülen kanları gördü.
255🥀
O an bilinci daha fazla bu yükü kaldıramadı; geçirdiği ani sinir kriziyle birlikte yatağının üzerine yığılıp bayıldı.Dakikalar sonra Filiz Hanım, kızının odasından gelen bu derin sessizliğe daha fazla dayanamadı. İçindeki huzursuzluk büyüyordu. Kapıya yaklaşıp hafifçe vurdu.
"Gül... Kızım, girebilir miyim yavrum?"
İlk çağrıda hiçbir cevap alamadı. İkinci kez seslendiğinde kalbine keskin bir ağrı saplandı. Üçüncü kez seslenip yine yanıt alamayınca sesi titremeye başladı. Daha fazla dayanamayarak kapının kulbunu indirdi ve içeri daldı.Gözlerinin gördüğü o manzara karşısında dili lal oldu, bakışları donakaldı. Yeniden aynı evlat acısını yaşama korkusuyla tüm bedeni zangır zangır titredi.
"GÜL! Kızım, Gül! Aç gözlerini yalvarırım sana! Ne oldu sana kızım, ne yaptın sen kendine? Gül, aç gözlerini ne olur!" diye feryat ederek telefonuna sarıldı. Tam numarayı tuşlayacaktı ki, zayıf bir el bileğini tutarak ona engel oldu.
"An... Anne..." dedi Gül, güçlükle. Yarım yamalak açtığı baygın gözlerle, karşısında iki gözü iki çeşme ağlayan annesine baktı. Kısa süreli baygınlığın ardından bilinci yavaş yavaş yerine geliyordu.
"İyiyim ben... Arama kimseyi," diyerek yatağından yavaşça doğruldu ve annesine sımsıkı sarıldı.Filiz Hanım kızını göğsüne bastırdı.
"Çok korktum Gül... Çok korktum kızım. Sana da bir şey oldu sandım. Gittin sandım... Ablan gibi öldün sandım yavrum! Çok korktum!"
"Biliyorum annem, özür dilerim. Kısa bir öfke krizi geçirdim. Biliyorsun işte, klasik ben..."
Annesi kızının yüzünü ellerinin arasına aldı.
"Ne oluyor sana Gül? Son zamanlarda hiç iyi değilsin. Nedir sıkıntın? Anlat annene yavrum... Bana anlatmayacaksın da kime anlatacaksın? Bak kızım, seni gerçekten çok merak ediyorum, senin için çok endişeleniyorum."
Gül başını öne eğdi.
256🥀
"Şimdi ne yeri ne de zamanı anneciğim. Tam olarak ben de çözemedim içimdeki bu durumu. O yüzden şimdilik sana bir şey anlatmayacağım. Lütfen affet beni."
"Tamam kızım, nasıl istersen... Affetmek ne demek, sen benim canımsın, kanımsın. Bir daha öyle kelimeler duymayayım. Senden başka kimim var benim? Sensin benim her şeyim. Sana bir şey olursa ben asla yaşayamam Gül, anlıyor musun beni? Bir şey yapacağın zaman lütfen bunları da göz önüne al kızım."
Gül annesinin elini öptü.
"Tamam anneciğim, sen hiç merak etme. Bundan sonra daha mantıklı olacağım. Ben bir tek senin kızınım, sen ne dersen o olacak. Seni üzdüğüm için de çok özür dilerim."
"Ah benim güzel kızım, canım kızım..." diyerek gözyaşlarını sildi Filiz Hanım.
"Sana en sevdiğin çorbayı yapmıştım. Kalk hadi, içelim sıcak sıcak."
"Tamam annem, üstümü değiştireyim, hemen geliyorum."
"Tamam kızım," diyen annesi, içindeki hafiflemişlikle odadan çıktı. Gül, yatağının kenarında duran telefonunu eline aldı. Derin bir nefes alarak rehbere girdi ve bir ismi seçti. WhatsApp’ı açarak parmaklarını ekranda gezdirdi:
“Aslan, konuşmamız gerek.”
Mesajı gönderdikten sonra telefonu yatağa bıraktı ve üzerini değiştirmek için dolabına yöneldi.
31
Gül, içtiği sıcak çorbanın ardından gülümseyerek annesine baktı.
"Seni korkuttuğum için tekrar özür dilerim anne."
Filiz Hanım iç çekerek kızının yanına oturdu, şefkatle saçlarını okşadı.
"Canım kızım, kurban olurum ben sana," diyerek sıcak bir tebessüm kondurdu yüzüne. Tam o esnada kapı aniden çalındı.
"Kimdir bu gelen yine?" diye söylenerek kapıya yönelen Filiz Hanım'ın arkasından, Gül de gelen kişinin adını anarak söylendi:
"Kim olacak, çatlak Yeşim'dir.
257🥀
Aç anne!"
Filiz Hanım kapıyı açtığında, karşısında suçlu çocuk gibi sus pus dikilen, âdeta süt dökmüş kediye dönmüş Yeşim'i buldu. Şaşkınlıkla onu içeri davet ettiği sırada, Gül elindeki kaşığı masaya bırakıp derin bir iç çekti. Ardından, ayakta dikilen Yeşim'e manalı ve sert bakışlarla, "Hoş geldin," dedi.
Yeşim hemen kendini toparlayıp Gül'ün yanına sokuldu.
"Canım arkadaşım, iyi misin? Beni affettin mi?"
Gül derin bir nefes aldı ve göz ucuyla yanındaki Yeşim'i süzerek karşılık verdi:
"Affedilecek bir şey yok Yeşim."
Yeşim dudaklarını bükerek sızlandı:
"Affetmemişsin işte, bak 'Yeşim' dedin, 'kardeşim' demedin. Lütfen affet beni!"
Mızmız küçük bir kız çocuğu gibi sızlanırken Gül'ün elini tutmaya çalıştı. Tam o anda ela gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
"Gül, ne oldu sana böyle? Kardeşim, bu elinin hâli ne?!"
"Abartma Yeşim, küçük bir kesik sadece."
"Abartma mı? Küçük bir kesik mi? Kızım sen aklını mı kaçırdın! Elin komple boydan boya kesik ve kanlar içinde, sen bana hâlâ 'küçük bir kesik' diyorsun! Kalk yürü, hastaneye gidiyoruz, itiraz istemiyorum!"
"Bırak beni Yeşim, gayet iyiyim, sakin ol. Şurada adamakıllı çorbamı içiyorum, istersen beni bir daha sinir etme ha kardeşim!"
"Yok yok, ben seni bir daha sinir etmem. Şu hâle bak, ne hâle gelmişsin... İnadın da tuttu mu tutar zaten. O yüzden tamam, ben sustum kardeşim. Ben senin iyiliğin için söylüyorum, mikrop kapmasın diye ama tamam, sustum... Yine de sen bilirsin... Yani ama doktora da gözükmen şart şekerim... Tamam sustum... Ama çok kanıyor..."
"YEŞİM, SUS ARTIK!"
Bir anda çılgına dönen Gül, kaşlarını çatmış, Yeşim'in asık suratına öfkeyle bakıyordu. Yeşim dudaklarını bükerek yeniden kuyruğunu kıstırmış kedi moduna büründü.
258🥀
"Tamam, sustum, tıp!" diyerek son sitemini etti ve Gül yemeğini bitirene kadar tek kelime etmedi.Beş dakika sonra yemeğini bitiren Gül, masadan kalkıp tabakları topladığı sırada, dakikalardır sözünü tutup susan Yeşim’e bakarak söylendi:
"Oh be, dünya varmış! Koray seni nasıl çekiyor anlamıyorum vallahi... Acıyorum valla kardeşime."
"Hiç de bile, o memnun bir kere," diyerek suskunluk orucunu bozan Yeşim, küskün kız çocuğu profiline geri döndü.
"Şaka bir yana, gel buraya başımın tatlı belası..." diyerek bir anda Yeşim'e sarılan Gül, ondan ayrı kalamayacağını çok iyi biliyordu. Ne kadar birbirlerine çatsalar da ikisi de birbirinden ayrı yapamazdı. Aynı kandan olmasalar da tanıştıklarından bu yana hep kardeştiler.
Gül ve Yeşim odalarına geçip, güneş alan balkonda keyifle sıcak kahvelerini yudumlamaya başladılar.
"Özür dilerim Gül, istemeden de olsa kalbini kırdığım için."
"Dileme Yeşim, bak gerçekten darlanıyorum."
"Darlanma kardeşim, al bir sigara yak," diyen Yeşim, Gül'ün sigara paketini ona doğru uzattı. Gül gülümseyerek kardeşine baktı.
"Nasıl da tanıyorsun beni..." diyerek çakmağıyla sigarasını yaktı ve bir dal da Yeşim'e uzattı.
"Bilmem mi kardeşim, nasıl unuturum seni? İyi ki o gün çıktın karşıma, iyi ki seninle ahiretlik olduk. Seni tanıdığıma hiç pişman olmadım, inan bana..."
"Ben de kardeşim, ben de. Gel, seninle tekrar barışmamızın şerefine ilk tanıştığımız o ana gidelim; ilk yarısını sen anlat, diğer yarısını da ben. Böylelikle çocukluk anılarımızı tazelemiş oluruz. Hem bir psikologdan duymuştu; sevdiğiniz veya özlediğiniz anıları bir kağıda yazıp ya da sevdiğiniz bir arkadaşınızla karşılıklı konuştuğunuzda bu sizi çok güzel etkiliyormuş, hayat enerjinize katkıda bulunuyormuş. Ruhumuza ve beynimize çok faydası varmış yani.
259🥀
O yüzden Yeşimciğim, senin beyin fonksiyonlarının yerine gelmesi için bunu yapmamız şart kardeşim," diyerek lafını bitirip kahkaha attı Gül. Yeşim bu espriye sırıtıp geçse de fikir hoşuna gitmişti, heyecanla kabul etti.
"Tamam o zaman, ben başlıyorum," diyen Yeşim, ela gözlerini kocaman açarak kardeşi Gül'e baktı.
"Sitede seninle ilk kez tam yedi yaşındayken tanıştık kardeşim, hiç unutmuyorum. Bir bayram sabahıydı. Annemler o zaman bana en sevdiğim Barbie bebeği hediye almıştı. Kocaman, neredeyse benim boyumdaydı. O kadar çok sevmiştim ki o bebeği, adeta bayılmıştım... Tabii biliyorsun, sende benim sevincim kursağımda kalmasa olmaz zaten... Barbie bebeğimle prensesler gibiyim o zamanlar; çok tatlıyım, çok güzelim, mutluyum... Böyle güle oynaya parka doğru gidiyordum. Çocukluk işte, o anlık dalgınlıkla karşıdan gelen arabayı görmüyorum... Tam araba çarpacakken kahramanım beni kurtarıyor... Gül, sen olmasaydın ben çoktan ölmüştüm kardeşim..." sözlerini bitiren Yeşim, gözleri dolan Gül'e sımsıcak bir gülümsemeyle baktı.
"Evet, ölmedin... Seni ben kurtardım, başıma bela ettim... İyi ki de ettim..."
"Sıra sende..."
"Tamam... Sonra ben seni gördüm; elindeki Barbie bebeğin yoldaki açık rögar kapağından aşağı düştü... Gerizekalılar o zaman rögar kapağını bile açık bırakmıştı. O zaman da sinirliydim, düşündükçe, hâlâ aklıma geldikçe sinirleniyorum. Yani kardeşim, sana araba çarpmasa bile Allah korusun o kapaktan içeri düşebilirdin. Çok şükür ki ben vardım; evet, cesur davrandım ve seni kurtardım. Sen canından çok, elinde sımsıkı tuttuğun ve aşağı düşen Barbie bebeğin için ağlamıştın mesela, onu da hiç unutmuyorum. Ben de o gün çok üzülmüştüm ama bir yandan da seni kurtardığım için mutluydum.
260🌹
O çocuk aklımla sana yardım ettiğim için kendimle gurur duymuştum."
"Senin zeki olduğunu işte ben de o gün anladım kardeşim."
"Sonra sana kendi bebeğimi verdiğimi hatırlıyorum... Çünkü sen çok ağlamıştın, ben de çok üzülmüştüm. Sen daha fazla ağlama diye kendi Barbie bebeğimi sana vermiştim. İlk başta kabul etmek istememiştin ama o cıvıl cıvıl ela gözlerin adeta bana 'ver' diye yalvarıyordu Yeşim."
"Biliyorum, evet hatırladım... Hatta sen de bana 'Ben Barbieleri sevmem, arabalar daha çok ilgimi çekiyor' demiştin."
"Doğru, evet. O zaman bu zaman hâlâ aynıyım kardeşim."
"Sonra sen adını söyledin. Ben de bebeği kucağıma alıp adımı söyledim, teşekkür ettim sana o kadar. Çatlak Yeşim ve Psikopat Gül'ün kardeşlik hikayesi ilk o tokalaşmayla başladı. Sonra birbirimize söz verdik; bir olduk, biz olduk, kardeş olduk, ahiretlik olduk. İyi ki de olduk. Kardeşim, seni tanıdığıma o kadar mutluyum ki, öz kardeşim olsa ancak bu kadar severdim yani," diyen Yeşim, Gül'ün beyaz sargı beziyle sarılı elini tuttu.
"Sen benim hayatımı kurtardın Gül, benim sana can borcum var. Ve ben bu borcu, seni sinir ederek, elini kana bulayarak ödemek istemiyorum kardeşim. Lütfen beni anla!"
"Seni gayet iyi anlıyorum Yeşim ama inan bana, can borcun falan yok. Çıkar şunu aklından, bir daha duymak istemiyorum. Sen benim kardeşimsin, o kadar!"
"Sen de benim can kardeşimsin, adına kurban olduğum."
"Rahatladın mı bari?"
"Çook!"İkisi de ferahlamış bir şekilde kahkaha attılar. Yeşim, gülmesinin ardından sırıtarak Gül'e karşı hamlesini yaptı:
"Moralini bozmak istemem ama kardeşim, şey..."
"Aslan'ı mı merak ediyorsun?" diyerek leb demeden leblebiyi anlayan Gül, sırıtarak karşılık verdi.
261🥀
"Biliyorum merak ettiğini, kızmadım zaten. Daha yeni mesaj atmıştım ona."
"Cidden mi? Ne yazdın peki enişteme?" Yeşim hemen dilini ısırarak durumu düzeltti:
"Yani yabancı ... Asker, komando her ne zıkkımsa işte."
Gül o anda kahkahayı bastı.
"Ne gülüyorsun ya?" diye sitem eden Yeşim, ela gözlerini belertti.
"Tamam kızmıyorum, istediğini söyle... 'Konuşmamız gerek' diye bir mesaj attım. Hâlâ cevap gelmedi, bekliyorum işte."
"Peki cevap verirse ne yazacaksın? Ne konuşacaksınız ki?"
"Şu buluşmayla ilgili..."
"Kafana takılan bir şey mi var?"
"Kafama takılan çok şey var Yeşim ama hiçbirini dile getiremiyorum, sıkıntı orada. İçimde bir şey beni sıkıyor, boğuyor sanki... Bilmiyorum, tarif edemiyorum, anla sen beni işte."
"Anladım kardeşim. Peki bu her zaman mı oluyor?"
"Her zaman konuşmuyoruz ki Yeşim, ara ara oluyor."
"Peki heyecan olabilir mi?"
"Heyecan mı?"
"Evet, oluyorsa zaten bu çok normal bir şey kardeşim. Sonuçta onu ilk kez göreceksin. Mesela ben Koray'la ilk buluşmamda kalbim ağzımdan çıkacaktı yani, o derece."
"Çüş Yeşim, abartma! Ne yaptın o kadar heyecanlanacak? Hem heyecanlanacak ne var ki, neticede o da bir insan evladı... Ne olabilir ki en fazla? Ben etkileneceğimi hiç zannetmiyorum. Bu yüzden de hiç heyecan yapmam... Yok, sanmıyorum, alakası yok bence."
"İyi kardeşim, ben diyorum şimdiden , sonra bu dediklerime gelme."
"Ay yok, Allah korusun, istemem zaten öyle olsun. Bir kere görüp gideceğim zaten, fazla abartmaya gerek yok. Hem ondan etkilenmiyorum..."
"He... nüz," diyerek kahvesinden bir yudum alan Yeşim, gözlerini tavana diktiği sırada odada telefon bildirim sesi yankılandı. Bir anda heyecanlanan Gül ne yapacağını şaşırdı. Telefona baktığında, gelen mesajla kalakaldı.
262🥀
"Yeşim... Aslan mesaj attı."
"Etkilenmiyorum diyene bak sen hele, on metre yukarı sıçradın! Gül, sakin ol, alt tarafı bir mesaj... Ohho, sen bir mesajda böyleysen karşında görünce kim bilir ne olursun," diyerek kahkaha atan Yeşim, bu anın tadını dibine kadar çıkarıyordu.
"Sus Yeşim, dalga geçme! Döveceğim seni bak!"
"Tamam, tamam. Ne yazmış Aslan enişteciğim?" diyerek kıkırdadı.Gül, derin bir iç çekerek mesajı sesli okudu:
"Tabii konuşalım Gül'üm."
"Gül'üm mü?"
"Ooo, siz bayağı ilerletmişsiniz, bu ne samimiyet böyle?"
"Öyle bir şey yok, bana öyle der."
"Niye?"
"Bilmiyorum."
"Sordun mu peki?"
"Evet."
"Ne dedi?"
"Hiçbir şey."
"Tam bir komando ya, bu nasıl cevap abi? Cevabı bile asalet kokuyor. Sana bir şey diyeyim mi kardeşim, senden çok ben merak ettim bu Aslan eniştemi."
Gül sırıtarak karşılık verdi:
"Adı Aslan da kendisi öyle mi acaba?" dedi ve hemen cevap yazdı.
"Ne yazdın?"
"Müsait olduğunda ara."
"İyi, güzel."
"Yazıyor..."
"Oha, eniştem hızlı!"
"Birazdan ararım."
"Çüş, birazdan diyor... Ne yapacağım Yeşim?"
"Amuda kalk kardeşim, ne yapacaksın? Gül gibi arayıp konuşacaksın işte."

"Ben şey... Şey yaptım... Şey yaptım galiba..."
"Heyecan mı kardeşim?"
"Hah, evet! Niye böyle oldum ki ben?"
"Acaba niye?" diyerek dalga geçen Yeşim, kahvesinden son yudumunu alarak kalktı.
"Neyse, ben de gideyim artık... Aşıkları baş başa bırakayım da rahat rahat konuşsunlar..." diyerek kıkırdadı.
"Seni parçalarım Yeşim! Ne aşkı, düzgün konuş!" diye sitem edip Yeşim'in kafasına tam yastık fırlatıyordu ki annesi birden kapıda dikildi.
"Ne aşkı, ne oluyor burada?"
Yeşim'le Gül o anda göz göze geldiler.
262🥀
Gül, kaş göz işaretiyle ona hemen bir komut verdi. Yeşim durumu anlayıp sustu.
"Ne aşkı olacak annem ya... Yeşim ile Koray'ın bitmez tükenmez aşkı işte. Yeşim sevgilisini çok özlemiş de onun yanına gidiyordu şimdi... Değil mi Yeşim?" diyerek gözüyle annesini işaret etti.
"Evet Filiz Teyzeciğim, sevgilimi çok özledim. Canım onu görmek istedi, ben gidiyorum. Kendinize iyi bakın. Görüşürüz Gül'üm..." diyerek gülerek evden ayrıldı. Yeşim giderken, Gül annesinin karşısında ecel terleri döküyordu.İçinden Yeşim'e saydırarak annesine yapmacık bir şekilde gülümsedi.
"Gül'üm mü?"
"Bir şey mi oldu anne?"
"Bana değil de sana olmuş anlaşılan... Ne oluyor? Yanakların niye kızardı senin böyle? Ayrıca bu kız sana neden 'Gül'üm' dedi?"
"Boş ver sen onu, neden olacak anne, güneşin altındayım ya ondandır. Bir şeyim yok, iyiyim ben."
"İyi tamam, ben beş dakika komşuya geçiyorum. Onu haber vermek için gelmiştim."
"Tamam, geç. Selam söyle."
"Tamam, akıllı ol," dedi Filiz Hanım ve kızının mis kokulu saçlarından öperek oradan ayrıldı. Ve bingo! Dakikası dakikasına tutturan Aslan, tam o anda aradı. Annesinin gitmesini fırsat bilen Gül, heyecanla telefonu açtı.
_Efendim.
_Naber?
_İyidir, senden?
_İyi misin gerçekten?
_Sorduğuna göre sen değilsin.
_Çok zekisin.
_Biliyorum.Benimle konuşmak isteyen sendin. Dinliyorum.
_Üste çıkmadan da duramazsın, biliyorum.
_Konumuza dönelim mi?
_Zoruna mı gitti?
_Hâlâ sorularıma soruyla karşılık veriyorsun.
_Olabilir.
_Olamaz.
_Nedenmiş?
_Çünkü ben öyle istiyorum.
_Ama ben istemiyorum.
_Tartışacak mıyız, yoksa konuşacak mıyız?
_Sen hangisini istersin?
_Yine aynısını yaptın!
_Neyi?
_Soruya soruyla cevap vermeyi!
_Niye, zoruna giden ne ki? Ya da şöyle söylemek istiyorum: Seni şu anda sinir eden nedir?
263🥀
_Yoo, sinirli değilim ama biraz daha böyle konuşmaya devam edersen her an olabilirim.
_Yani her an sinirli olmaya açıksın, öyle mi?
_Öyle de denebilir, evet.
_Peki, öyle olsun.
_Ne olsun?
_Benimle gerçekten görüşmek istediğine emin misin?
_Ben seni zorlamıyorum Gül. Gelmek istersen gelirsin. Görüşmek istemezsen de akan sular durur.
_Durdurmamı ister misin?
_Sana kalmış.
_Niye bir tek bana kalıyor? Sen istemiyor musun yoksa?
_İstiyorum... Uzattığına göre sen istemiyorsun anlaşılan...
_İstemeseydim inan şu konuşmayı bile yapmazdık... Bence bir daha düşün...
_Bence sen düşün Gül, belli ki kararsızsın... Adamakıllı düşün, taşın, bana kararını bildir. Şimdi kapatıyorum.
_Kapat... ma!
"Gerizekalı, embesil! Yüzüme kapattı! Sen kim oluyorsun ya, kim? Karar verecekmişim... Vermiyorum lan! Gelmiyorum da... Görüşmek istemiyorum seninle. Aslan mısın, kaplan mısın, ne fışkıysan... Artiste bak ya, gıcık... Sanki ben bayılıyordum sana... Gelmiyorum lan, çok beklersin!" diyerek öfkeyle telefonu yine yatağın üzerine fırlattı.Balkona çıkıp kendine bir sigara yaktı... Derin bir iç çekti, gözlerini kapattı. Bir anda gözlerini tekrar açtı çünkü telefonuna yeni bir mesaj gelmişti. Mesaja baktı ve kalbindeki o ince sızının eşliğinde, güçlükle okudu:
WhatsApp Messenger:
“Gelmeni gerçekten çok istiyorum Gül'üm...”
“Hadi canım!"
Mezuniyet
Gül’ün, Aslan’dan gelen son mesajın ardından adeta içinde bir ukte kalmıştı. Derin bir nefes alarak uzun uzun düşündü.
"Şimdi ben ne yapacağım? Hani istemiyordun sen beni!" diyerek kendi kendine küçük sitemlerde bulundu. Uzun süren kararsızlığının ardından, onu daha fazla bekletmek istemeyerek hızla bir cevap yazdı:
“Tamam, istediğin gibi olsun bakalım... Nerede ve ne zaman?”
Gül, içinde anlamlandıramadığı güçlü bir heyecanla bu yola baş koymuştu bile. Tam o sırada aniden gelen bildirim sesiyle irkildi.
264🥀
Koyu kahve gözleri bir anda büyüdü. Derin bir iç çekerek Aslan’dan anında gelen mesaja tıkladı:
“Bana fark etmez, sen nerede ve ne zaman istersen olur."
Yuh öküz! Erkek olan sensin bir kere, ben mi ayarlayacağım? Daha ilk günden topu bana attın," diye sitem eden Gül, dudaklarındaki yarım gülümsemeyle hemen bir karşılık verdi:
“ İyi, öyle olsun. Ben hallederim.Tamam,”
“ Gül?”
“Efendim, Aslan?”
“Mezuniyetin ne zaman?”
“Bugün.”
“Tekrardan tebrik ederim.”
“Tekrardan teşekkürler.”
“Seni bekliyorum.”
“Ne için?”
“Görüşmek için.”
“Ben de seni...Görüşürüz.”
“Görüşelim.”
Gül, Aslan ile olan konuşmasını sonlandırdığında ancak kendine gelebildi. Dudaklarına küçük bir tebessüm yayılırken, adeta hiç anlamadığı bir şekilde gözlerinin içinin parladığını fark etti. Birden ayaklandı ve odasının camına yaslı duran, yaldız işlemeli, aynalı makyaj masasına oturdu. Koyu kahve gözleriyle aynadaki yansımasına baktı. Kendini uzun uzun inceledi ve gülümsedi.
"Ne oluyor bana böyle?" diyerek kızaran elma yanaklarına dokundu. Tam o sırada odasına aniden dalan annesiyle göz göze geldi. Filiz Hanım, telaşla biricik kızının yanına gidip alnından öptü.
"Gül, kızım sen iyi misin? Ne oldu sana böyle? Ateşin mi çıktı yine?" diye soruları ardı ardına sıraladı. Gül, gözlerindeki o parlaklığı saklamak ve annesinin durumu çakmasını engellemek için hemen kendini topladı. Derin bir nefes aldı. Yerinden kalkarak, kendisi için endişelenen annesine sımsıkı sarıldı.
"İyiyim ben annem, merak etme sen beni... Gör bak, daha da iyi olacağım. Hatta olacağız... Ben, bizim için ne olursa olsun, ne yaşarsak yaşayalım hep iyi olacağım. Sana söz veriyorum biricik annem. Senden tek ricam, bir daha bana bu soruyu sorma, olur mu?"
"Tamam bebeğim, benim güzel kızım.
265🥀
Sen de beni hor görme, malum anne yüreği işte."
"Tamam annem, yüreğine kurban olduğum. Sen artık hiçbir şeyi tasalanma. Ben ikimize de yeterim."
"Biliyorum can parem, biliyorum..." dedi Filiz Hanım ve Gül’ün kapıda asılı olan mezuniyet elbisesini işaret etti.
"Bu gecenin en güzel kızı sen olacaksın bebeğim."
Gül kaşlarını çattı. "Abartma sen de anne ya, alt tarafı bir eğlence işte," diyerek konuyu kestirip atmaya çalıştı.
"Senin için çok özel ve güzel bir gün bu kızım. İnsanın başına hayatta bir kere gelebilecek, en güzel anılardan biri olarak kalacak. Kıymetini bil. Okul arkadaşlarını bir daha belki de hiç göremeyeceksin," diyen Filiz Hanım, kızının saçını okşadı. Gül ise annesini kırmadan sitem etmekte ısrarcıydı:
"Evet haklısın anne ama bizimkiler dışında kimseyi görmesem de olur. Özellikle Yeşim kardeşim neyse de Tuna’yı görmeyeceğim için çok mutluyum mesela."
"Tuna... Sana aşık olan çocuktu, değil mi? Yeşim’in üvey kardeşi..."
"Evet anne de konuya da böyle lap diye girilmez ki... Hem aşk da neymiş ya? O kim ki bana aşık olacak Allah aşkına annem? Akıl var, mantık var yani..."
"Aşkta mantık aranmaz sevgili kızım. Varsa da onun adı zaten aşk değildir."
"Sahiden anne, konusu açılmışken sormak istiyorum. Gerçekten bu aşk dediğimiz şey nedir? Cidden, çok merak ediyorum; nedir bu aşk?"
Filiz Hanım kahkaha atmamak için kendini zor tuttu.
266🥀
Derin bir iç çekerek Gül’ün yanına oturdu. Kızının beline kadar uzanan, bakır kahvesi su dalgası saçlarını okşadı. Ona bakıp gülümseyerek, tüm içtenliğiyle aşkı tarif etti:
"Aşk, benim güzel kızım, Fuzuli’nin de söylediği gibi; canını cananına hediye etmektir. 'Canınla süpür cananının eşiğini, ancak o zaman gerçek aşık olursun,' demiştir. Tabii bir de bunu anlayabilecek bir taraf olmalı... Seni anlayabilecek, seni anlatabilecek, sana kıymet verip sahip çıkabilecek ve değerini bilecek birisine denk gelmek, aşktan çok daha önemlidir. Bunu sakın aklından çıkarma benim güzel kızım."
Gül’ün koca eşek gözleri, adeta gökyüzünün karanlığında ışıldayan bir yıldız gibi parlamaktaydı. Annesinin özlü ve güzel sözlerini can kulağıyla dinliyordu. Kalın, dolgun dudaklarını iki yana kıvırarak gülümsedi.
"Fuzuli gerçekten aşkı çok güzel anlatmış anne... Gerçekten aşk bu olmalı ve dediğin gibi, tabii ki anlayana... Anne?"
"Efendim kızım?"
"Sence ben de günün birinde aşık olur muyum?"
"Tabii ki olursun güzel kızım, neden olmayasın ki? Herkes günün birinde birilerine aşık olabilir. Sen de olacaksın, hem de çok güzel aşık olacaksın," diyerek kızının çehresini okşadığı sırada Gül, dudaklarını bükerek sırıttı.
267🥀
"Ben aşka inanmıyorum anne ve nedense hiçbir zaman da inanmayacağımı hissediyorum."
"Böyle söyleme güzel kızım, kötüyü çağırma. Ne dilersen o olur, o yüzden ağzını hayra aç. Her zaman en güzelini, en iyisini iste. Ben inanıyorum kızım; sen çok güzel aşık olacaksın ve ileride benim gibi aşk acısı çekmeyeceksin. Sevdiğin adamla evlenip onunla mutlu bir yuva kuracaksın."
"İyi de anneciğim, iyi diyorsun, hoş diyorsun da ben bu aşka inanmadığım sürece nasıl olacak bu işler?"
"Şu anda inanmıyorsun kızım çünkü ne olduğunu bilmiyorsun, hiç tatmadın, peşin hükümlüsün... Sabret, gör bak sen de olacaksın. Ama şimdi değil, artık üniversiteli olacaksın. Önce okul, sonra aşk, tamam mı güzel kızım?"
"Valla canım annem, okul benim canıma minnet, ölene kadar okurum. Ben kariyer odaklıyım ve inan bana, evlenip de başımı şişirmeye hiç hevesim yok. Valla evde kalır, turşumu kurarım, sen de oturur bakarsın..."
"Hahaha, ilahi deli kız, güldürdün beni. Her zaman başımın üstünde yerin var. Ama günün birinde karşıma geçip, 'Anne ben aşık oldum, evlenmek istiyorum,' dersen, işte o zaman ben sana soracağım," dedi.
"Yok valla anneciğim, hiç gözüm yok.
268🥀
Sen benim turşumu kur şimdiden."
"Yemin etme kız, çarpılacaksın! Hem büyük konuşma! Bin kere diyorum sana; bir gün öyle birine aşık olursun ki, seni sen bile kurtaramazsın. Bu yüzden sen sen ol, asla büyük konuşma... Ne demiş atalarımız?"
"Ne demişler yine?"
"‘Büyük lokma ye, büyük konuşma,’ demişler kızım. Sen sen ol, sakın yapma bunu. Şimdilik dalganı geç ama ileride bunu yaşadığında kafasını taşlara vurma... Sonra 'annem söylemişti' dersin."
"Tamam Analiçem, sen haklısın. Şu saatten sonra bir daha büyük konuşmuyorum, oldu mu?!"
"Sitem etme kız, valla terlikle döverim seni!"
"Döv anam, döv kurban olduğum," dedi Gül ve annesinin avuç içlerinden öptü.
Gül, aniden ayaklanıp odasına çıkmak üzere merdivenlere yöneldiği sırada, annesinin arkasından seslenmesiyle duraksadı.
"Nereye gidiyorsun kızım, daha kahvaltını bitirmedin?" diye sitem eden Filiz Hanım’ı, Gül sırıtarak geçiştirdi:
"Doydum ben! Hem akşama hazırlanmam lazım... Malum, gecenin en güzel kızı ben olacağım... Yersen!" diye dalga geçip hemen odasına geçti.
269🥀
Telefonunu eline aldı, Aslan ile olan son konuşmalarını son bir kez gözden geçirdi. Küçük bir tebessümle gözleri ekrandaki o son noktada sabit kaldı. Sessizce son satırı okudu:
"Görüşelim."
Kısa bir süre sonra kendine gelerek hemen Yeşim’i aradı.
"Alo Yeşim, ben birazdan hazırlanırım. Üçte Flowers Kuaför’de buluşalım," dedi ve telefonu kapattı. Beş dakika içerisinde duş alıp hazırlandı ve hızlı adımlarla kuaförün önüne geldi. Tam o sırada, her zamanki gibi dakik olan Yeşim de kuaförün önüne ayak basmıştı. Buluştuklarında Yeşim’in ela gözleri kocaman açılmış, pasparlak parlıyordu. Bunu fark eden Gül, sırıtarak konuya pat diye girdi:
"Ne oluyor sana, var sende bir haller bugün... Gözlerinin içi gülüyor. Nedir seni bu kadar mutlu eden şey?" diye merakla sordu. Yeşim ise heyecandan ve mutluluktan ne yapacağını bilemeyerek birden Gül’ün boynuna atladı.
"Az önce Koray’la buluştum! Sevgilim, sırf ben üzülmeyeyim, beni kırmamak için Hollanda ile olan kaptanlık sözleşmesini yırtıp atmış! 'Hiçbir şey benim sevdiğim kadının gözyaşları kadar kıymetli değil,' diyerek iki koçun önünde sözleşmeyi yırtmış ve koşarak benim yanıma geldi! Ay Gül, ne kadar mutluyum sana anlatamam..."
"O belli oluyor zaten kardeşim, anlatmana gerek yok da... Koray senin için 'kadınım' mı dedi, ben mi yanlış anladım?"
Yeşim sırıtarak hemen karşılık verdi:"Evet, 'kadınım' dedi ya! Maço erkeğim benim, yerim onu... Gelecekteki karısıyım ya, ondan..." diyerek tatlı hallere büründü.
270🌹
Gül, çatık kaşlarla Yeşim’in bu aşık hallerine bakarken içinden kendine saydırıyordu:
"Umarım ben de günün birinde böyle mal olmam. Amin Allah'ım, sen koru." diye iç geçirdi. Ardından sırıtarak, Yeşim’in o büyüleyici, elmas gibi ışıl ışıl parlayan ela gözlerine baktı ve durumu çaktırmamak için gülümseyerek onu süzdü. "Çok sevindim kardeşim senin adına, hatta sizin adınıza... Koray’ıma bak sen ya, erkek ya... Ne erkeği ya, pardon, ADAM, ADAM!" diyerek Yeşim’i alttan alttan tiye aldı.
"Ben de çok mutluyum Gül ya... Bu akşam aşık olduğum adamla mezuniyet gecemizde ilk dansımızı edeceğiz... Bir o kadar da heyecanlıyım, Güüüül!"
"Tamam kızım, sakin ol, kimse sana bir şey yapamaz," diyerek onu dalgaya aldı ve konuyu değiştirdi.
"Dalga geçme kardeşim ya... Ay, keşke komutan eniştem de gelseydi... Siz de ikiniz birlikte dans ederdiniz. Ay, çok güzel olurdu be! Böyle dörtlü mezuniyet gecesi randevusunda, lovebombing dansı falan yani... Harika olurdu be!"
"Ay Yeşim, bazen böyle şuursuz şuursuz konuşuyorsun ya, gerçekten seni o kuyudan keşke hiç kurtarmasaydım diyesim geliyor. Sus kızım ya, ne saçmalıyorsun sen? Biz adamla daha doğru dürüst iki kelam edemiyoruz, sen diyorsun ki 'yok gelsin, yok dans edin, yok lovebombing'... Kafan mı güzel kızım senin? Al sevgilini, ne yapıyorsan yap ama beni rahat bırakın."
271🥀
"Tamam Gül ya, bazen gerçekten bir şey söylediğime beni pişman ediyorsun."
"Ederim tabi, saçmaysa ederim, bu kadar net!"
"Tamam ya, demedim bir şey. Hem o gelmezse, mis gibi seni dört gözle bekleyen üvey kardeşim Tuna var, inan bak gerçekten."
"Yeşim susacak mısın, yoksa ağzının ortasına bir tane çakayım mı? Tuna neymiş ya? O kim köpek! Gitsin sevgilisiyle dans etsin, bana bulaşmasın valla bak. Söyle ona, bu gece sakın bana bir metreden fazla yaklaşmasın. Valla mezuniyetim demem, dağıtırım ortalığı!"
"Bilirim kardeşim, yaparsın. Merak etme, gözüm üstünde. O yüzden susuyorum."
"İyi, sustuysan bir hava alayım, sonra içeri girelim de yaptıralım şu gecenin lanet saçlarını."
"Yaptıralım kız valla! Güzelliğimizle estirelim asfaltları, geceyi birbirine katalım..."
"He, olsun güzelim, başka bir emrin? Allah Allah ya, yemin ederim ben sana 'sus' demekten bunaldım. Bakalım adamımız Koray seni bir ömür nasıl çekecek? Şimdiden bol sabırlar diliyorum kardeşime."
"Kıskanma, Koray bana aşık bir kere... İnşallah sen de bu dediklerime gelirsin, aynılarını yaşarsın da ben de sana aynı şekilde karşılık veririm inşallah."
272🥀
"Beddua etme kız, yolarım seni valla! O güzelliğinden eser kalmaz bak."
"Tamam ya, sustum!"
"Yürü, düş önüme!" diyen Gül, ağzındaki sigarayı söndürdü ve birlikte kuaför salonundan içeriye adım attılar."Banzı anlarda gerçekten seni Koray’dan ayırt edemiyorum Gül. Valla bak, sevgilimin yokluğunu bana hiç aratmıyorsun kardeşim."
"İyi ya, daha ne istiyorsun kardeşim? Şikayet edeceğine şükret," dedi Gül sırıtarak.Kuaförler kızların saçlarını yaptıkları sırada Yeşim, çok merak ettiği ve Gül’ü kırma korkusuyla sormaktan her zaman çekindiği o soruyu sorarak sessizliği bozdu:
"Cidden kardeşim ya, sen niye böylesin? Neden erkek gibi konuşup öyle davranıyorsun? Valla ben seni bunca zamandır hiç anlayamadım. Çok güzel bir kızsın, neden kendine bu zulmü yapıyorsun ki? Neden gerçek bir kız gibi takılmıyorsun? Neden çevrende sadece ben ve Koray var? Ben yıllardır bu soruları sormaktan çekiniyordum ama artık yeter, büyüdük; konuşmamızın vakti geldi de geçiyor bile."
Gül’ün o anda nutku tutuldu, genzi yandı, gözleri nemlendi ama gözyaşlarını yine her zamanki gibi içine akıttı. Bir süre sustu. Sırıtarak kardeşinin merakla parlayan ela gözlerinin içine baktı. Ona doğru eğildi ve etraftaki insanlar duymasın diye fısıldayarak o acı gerçeği sonunda dile getirdi:
"Baba olmayınca, baba olduk kardeşim...
273🥀
Ayrıca ben öyle etrafımda herkesi barındırmam. Yıllarca sizle büyüdüğüm, sizi benimsediğim ve size alıştığım için hayatıma hiç yabancı sokmadım; arkadaş olsun, sevgili olsun, hiç..."
Yeşim duydukları karşısında yüzünü düşürdü. Merakla parlayan o koca ela gözleri bir anda söndü ve bulutlandı. Merakına yenilip arkadaşını üzdüğünün farkındaydı. Gül’ün ellerini sımsıkı tuttu.
"Niyetim acını dillendirip seni üzmek değildi kardeşim. Baba konusuna gelince de şükret ki hâlâ yaşıyor, nefes alıyor; affetmen için belki de bir şansın bile var... Bunu bilemezsin. Peki ben ne yapayım? Benim babam yıllardır toprak altında, ben onun hasretiyle yaşayan bir ölüyüm... Biliyor musun, Koray’ı da babamın yokluğunda beni avuttuğu için bu kadar çok seviyor olabilirim. Babama olan bağlılığım, sadakatim hemen hemen Koray’la eş değer... Ona olan sevgim belki de babamdan fazladır, bunu bilemem... Bildiğim tek bir şey var ki, ben asla Koray’sız yapamam. İnandığım tek gerçek bu Gül... Seni de anlıyorum, acını da ama baban yok diye böyle bir kız olmak zorunda değilsin be güzelim. Sen böyle erkek gibi davrandığın sürece sana hiçbir erkek el sürmez."
"Sürmesinler zaten Yeşim, ben de tam olarak bunu istiyorum."
"İsteme güzel kardeşim. Günün birinde ya aşık olursan? Bundan mahrum kalırsın, yapamazsın, kaçarsın falan... Kendini böyle alıştırma.
274🥀
Ya enişteme aşık olursan, o zaman ne olacak? Hiç düşündün mü bunu?"
"Hayır kardeşim, düşünmedim. Çünkü öyle bir şey hiçbir zaman olmayacak."
"Nasıl bu kadar emin konuşuyorsun Gül, ben de bunu anlamıyorum. Tamam, diyelim ki sen olmadın; ya o sana tutulursa? Ya eniştem aşık olursa sana, bunu hiç düşündün mü?"
Gül, bu anlamsız sorunun ağırlığı altında bir süre sessiz kalmayı tercih etti; sanırım gerçekten düşünüyordu. Gözlerini yere eğdi, dili lal oldu. Aynada kendi yansımasına baktı...
Uzun bir süre düşündükten sonra nihayet lal olan dilini çözdü:
"İşte ben de en çok bundan korkuyorum Yeşim."
"Neden ama? Bu çok güzel bir şey. Sevmek ve sevilmek kadar güzel bir şey var mı şu dünyada ya..."
"Toz pembe gözlüklerle bakmayı vazgeç artık Yeşim, dünya sadece Koray’dan ibaret değil. Neden korktuğumu bilmiyorum, sadece korkuyorum işte... Henüz hiçbir anlamı yok yani... Ama bence o da bana kapılmaz diye düşünüyorum. Hem bana mı kaldı o? Etrafta o kadar güzel kızlar dururken niye beni sevsin ki veya bana aşık olsun? Düşüncesi bile çok saçma... Sanmıyorum ya, bence ben boşuna korkuyorum. Aslan bana asla aşık olmaz, öyle bir enerji vermiyor bir kere, hissediyorum. O bence sadece eğlence arayan bir tip, net, bu kadar söylüyorum."
"Yuh ama sen de yani Gül! Daha adamı tanımadan gömdün, dur saçmalama öyle şeyler.
'Ummadık taş baş yarar' derler...
275🥀
Seninki de o misal olmasın?"
"Şu konudan artık sapabilir miyiz rica etsem? Darlanıyorum bak, kafam yarım yapılı, sigara içmek istemiyorum!"
"Tamam, tamam kardeşim, sen darlanma, ben çenemi kapatırım."
"İyi, güzel, aferin sonunda." diyerek derin bir iç çeken Gül, kafasını koltuğa rahatça yaslayıp derin bir nefes aldı.Kuaförler, Gül’ün saçlarına kalın maşa ile su dalgası modeli verirken, Gül gözleri kapalı bir şekilde her nefes alışında Aslan’ı düşünüyordu. Nedenini bilmiyordu, sadece olur olmadık anlarda zihni ona kayıyordu... Hayatında hiç görmediği yabancı bir komutan, neden sürekli zihnini meşgul ediyordu? Henüz bu sorunun cevabını bilmiyordu. Onunla buluştuğunda neler yaşayacağını tahmin bile etmek istemiyordu. Bildiği tek bir gerçek vardı:
Çok korkuyordu... Korktuğunun başına gelmesinden çok korkuyordu. Belki de bu yüzden gerçeklerden kaçıyordu. Derin sessizliği Yeşim’in telefon zil sesi bozdu; arayan sevgilisi Koray’dı.
_Efendim sevgilim?
_Neredesiniz aşkım?
_Şimdi geldik kuaföre bebeğim.
_ Tamam, ne kadar sürer işiniz? Ne zaman almaya geleyim sizi?
_Fazla sürmez aşkım, otuz dakikaya biter zaten. Ben bitince ararım seni.
_ Tamam aşkım, bekliyorum. Görüşürüz... Çok özledim...
_ Ben de bebeğim, görüşürüz.
Yeşim telefonu kapattığında Gül dayanamadı ve saydırdı:
"Özlemek ne ya? Daha on beş dakika önce birlikteydiniz, ne özlemesi bu?"
"Kıskan, çatla... İnşallah bir gün sen de yaşarsın."
"Şunu deyip durma bana bak, elimde kalacaksın! Aman Allah korusun, beterinden korusun, istemez!"
"Hiiiii tabi tabi! Şu anda böyle çok güzel boş konuşuyorsunuz Gül Hanım. Sen eniştemi karşında gör bak, dilin tutulursa işte o zaman ben sana soracağım.
276🥀
Görürsün sen, o günü iple çekeceğim, bak gör sen neler edeceğim o zaman sana."
"Aman aman, senin diline düşmektense ölürüm daha iyi. Boş yapma, yürü düş önüme..."
"Tamam çakma sevgilim," diyerek Gül’ü tiye alan Yeşim, ağzı kulaklarında saçına baktı ve kendisiyle ilgilenen kuaförlere ayrı ayrı teşekkür etti. Yeşim minnetini sıraladığı sırada Gül gözlerine inanamadı... Karşısındaki aynada ona yansıyan silüet kendisi miydi? Yoksa başka bir ruh, güzelliğiyle onun bedenini mi ele geçirmişti? Karşısındaki aynada kendi siluetine uzun bir süre baktı. Acı kahve gözlerinin içi bir yandan gülümserken diğer yandan için için ağlamaktaydı. Belki de şu anda gördüğü o kız, ilk defa gerçek bir kızdı... Kalın bukleli, su dalgası parlak saçları adeta belinde ve omuzlarında dans ederken; uzun süredir aynaya bakıp kendisinde tanımlayamadığı koyu, mat ve trend renklerin karışımından oluşan büyüleyici makyajıyla Gül, adeta kendinden geçmişti.
"Bu... Bu ben miyim?" diye şok geçirirken, Yeşim de ona bakarak bir çığlık attı:
"Oha kızım, sen ne oldun böyle? Bu ne ya... Ay çok güzel oldu be! Sonunda gerçek bir kız oldun ya... Bebeğim benim, Gül’üm benim, çok güzelsin!" dediği anda Gül’ün şalterleri attı; kaşlarını çatıp gözlerini belertti.
"Gül’üm deme!" diye rest çekti, Aslan’ı andığını belli etmek istemiyordu.
277🥀
"Sen de çok güzel olmuşsun kardeşim benim, yıllar önce düşürdüğün o Barbie bebekten hiçbir farkın yok inan bana... Koray sana bir kez daha aşık olacak."
"Koray bana sonsuza kadar aşık olacak!" diye sevinçten çığlık atan Yeşim, o sırada kapıdan giren sevgilisini görünce hızla boynuna atladı. Yeşim ve Koray birbirlerine kavuştuklarında, sanki on beş dakika önce değil de on beş yıldır hiç görüşmemişler gibi doyasıya sarıldılar. Öylesine tutkulu bir aşk vardı aralarında... Gül çaresizce yine Aslan’ı düşünerek karşısındaki tutkulu çifte bakakaldı. Acı kahve gözleri daldığında yüreği anlamsızca haykırdı:
"Seninle böyle olmak mı? İmkansız!" diye düşündü. Tam o anda birbirinden ayrılan aşıklardan Koray, gülümseyerek Gül’e doğru yaklaştı; tamamen değişmiş, yabancı bir Gül’e...
"Vay vay vay! Bu güzellik de kim böyle? Aman Allah'ım, gözlerim bunu da mı görecekti!" dedi ve Gül’e sarıldı.
"Abartma Koray, her zamanki Gül’üm ben."
"Yok, inanmam valla. Kanıtla, kim bu güzellik?"
"Biraz daha öyle bakarsan bir daha hiç göremeyeceksin mesela... Nasıl, yeterli bir kanıt mı sence?"
"Çok yeterli, hemen ikna oldum kardeşim."
"Hah, şöyle fabrika ayarlarına geri dön."
"Valla nevrimi döndürdün Gül, cidden bu ne güzellik böyle!"
"Allah aşkına sus, şimdi mezuniyet sonu Yeşim’in kıskançlıklarıyla uğraşamam."
"Hiç de bir kere! Ben sevgilimi senden asla kıskanmam.
278🥀
Çünkü onun bana olan sevgisinden hiçbir zaman şüphe duymam. Sen onun kardeşisin, ben de bunu biliyorum. Ayrıca arkamdan iş de çevirmiyorsunuz, ben sizi hiçbir zaman kıskanmadım kardeşim. Ama sevgilime bu konuda ben de hak veriyorum bebeğim... Bu gecenin yıldızı kesinlikle sen olacaksın. Çünkü gerçekten çok güzelsin."
"Ay tamam yeter susun, gerçekten midem bulandı, kusacağım şimdi. Güzel de güzel, ne güzeli be? Miss Turkey güzeli mi, Victoria's Secret mı ne? Kainat güzeli mi? İyice saçmaladınız, sıradan bir güzellik işte."
"Tamam kardeşim ya darlanma, senin iyiliğin için dedi. Ama benden sana tavsiye kardeşim; bu gece Tuna seni görmesin, yoksa bak sana yemin ederim bütün gece senin peşinde köpek olmazsa ben de Koray değilim, bak bu kadar net söylüyorum!"
"Asıl sen Tuna’yı benden uzak tut kardeşim. Yoksa tek bir adım yaklaşırsa ona bu mezuniyeti cehennem ederim. Ona göre uyar onu, gözün de üstünde olsun."
"Tamam güzelim, sen hiç merak etme," diyen Koray, Gül’ün yanağından makas aldı. Gül buna çok sinirlendi:
"KORAY!"
"Tamam, tamam sustum."
"Al birini, vur ötekine ya! Tencere kapak gerizekalılar. Susun, düşün önüme!" diyerek önden çıkan Gül, kuaförden adım attığı an etraftaki tüm bakışların üzerinde toplandığını hissetti. Onlarca tanımadığı yabancı yüz ve göz neden hep onun üzerindeydi? Korktu, çekindi, ürperdi, darlandı, terledi, nefes alamadı ve haykırdı:
"HAVA ALMAK İSTİYORUM!" diye bağırarak etrafındaki onca insanı tek bir haykırışıyla dağıtmayı, o bakışları üzerinden çekmeyi başardı. Derin bir iç çekti.
279🥀
"Arabayı nereye park ettin Koray?" diye sordu.
"İleride, köşede solda."
"Tamam, geçelim oraya, bir sigara içelim sonra gideriz."
"Emret kraliçem!" dediğinde Koray, Gül havalı gülümsemesiyle kendine hayran bırakan bakışlardan kurtulup park yerinde oturdu ve bir sigara yaktı. Zehri içine çekip havaya üfledi.
"Oh be, dünya varmış!" diye alay ederek, "Şu tipime bakın!" diye ekleyip kendine gülmeye başladı. Onlarla birlikte Koray ve Yeşim de gülerek bu gecenin başlangıcına eşlik ettiler.
Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovalarken Gül, Yeşim, Koray ve diğer tüm Atatürk Anadolu Lisesi öğrencileri mezuniyet gecesi için yerlerini aldılar.O an gelip çatmıştı. Büyük, lüks, kapalı bir mekanda; kocaman balkonlu, havadar, denize karşı teras bir katta mezuniyet kutlaması başladı. Tüm lise öğrencileri bir aradaydı. Hepsi çok genç, çok güzel, çok yakışıklı, çok şık ve ışıl ışıldı...
Adeta kocaman bir bahçede açan rengarenk çiçekler gibiydiler. Her birinin gözlerindeki pırıltı, kozasından uçmayı bekleyen bir kelebeği andırıyordu. Hepsi birer birer keplerini havaya atıp bir sonraki zaferleri, o zorlu yolculukları olan üniversiteye adım atmak için gün saymaktaydılar... Hepsi birer meslek sahibi olabilmek, en başta birer "insan" olabilmek için atacakları adımların temelini oluşturmayı iple çekiyordu.Gül ve Yeşim salona giriş yaptıklarında, mekanın bütün ışıklarını üzerlerine çekmişçesine büyük bir ilgi odağı haline geldiler.
280🌹
Yeşim, üzerine giydiği ve ela gözlerini ortaya çıkaran zümrüt yeşili mini elbisesiyle adeta süslü bir Barbie bebek gibiydi. Gül ise adı kadar güzel, narin ve bir o kadar da etkileyiciydi; kızılın tonlarında, balık kesim, straplez uzun bir elbise giymişti. Uzun, koyu kahve, kalın bukleli su dalgası saçlarını omuzlarından aşağıya sarkıtarak straplez kesimi daha da belirginleştirmişti. Muhteşem makyajıyla ve duru güzelliğiyle adeta tüm okulu tek bir bakışıyla büyülemişti. Utancından yerin dibine giren Gül, bir yandan kendine sitem ederken diğer yandan elbisesinin rengine çalan al yanaklarını saklamaya çalışıyordu. Yeşim havasına hava katarken, Gül yerin dibine girmek için can atıyordu. Koray ise tüm yakışıklılığı ve cazibesiyle genç kızların dikkatini çekse de, onun gözünün de gönlünün de Yeşim’in dışındakilere kapalı olduğunu ikisi de gayet iyi biliyordu. Ta ki istenmeyen ot burunlarının dibinde bitene kadar...
"Woaw! Gül, bu sen misin?"
"Evet benim Tuna, uza!"
"Ama ben şu anda buna inanamıyorum."
"Ne tesadüf ki hiç istemesem de maalesef aynı fikirdeyiz Tuna, çünkü ben de inanamıyorum. Biraz daha öyle bakarsan bir daha göremeyeceksin, çek şu lanet gözlerini üstümden!"
"Tamam güzellik, kızma."
"Tamam, bas git şimdi sevgilinin yanına."
"Şu saatten sonra benim sevgilim sensin Gül."
"Sikerim belanı bak! Şakasına bile katlanamıyorum. Kes sesini, defol git, uslu uslu mezun ol.
281🥀
Yoksa sana bu geceyi zehir ederim."
"İstediğini yap güzelim, her şeyine kabulüm... Ne de olsa okul benim..."
"Senin değil Tuna, babanın. Çekil!"
"İmkanız!"
"Gaye bakıyor."
"Nerede?"
"Siktir git ya, bak asabımı bozma benim!"
"Tamam ya sakin, gidiyorum. Ama şimdilik... Dansa kadar seni bekliyorum."
"Senin ben öz güvenine sokayım, defol!"
Tuna, hızlı adımlarla Gül’ün yanından ayrıldığı sırada Gül derin bir nefes alarak arkadaşlarının yanına doğru geçti. Diğer mezun olan lise arkadaşları gibi tek sıra halinde bir hizada kürsüde konuşmasını yapan okul müdürünü dinlediler. Dakikalar sonra mezuniyet töreni başladı ve her lise öğrencisi tek tek isimlerinin anons edilmesiyle birlikte kürsüye davet edilerek lise diplomalarını aldı. En son, "Okulu birincilikle bitiren: GÜL AK!" anonsuyla birlikte Gül, tüm heyecanını vücudunun hücrelerine ayrı ayrı dağıtırcasına, ışıl ışıl parlayan gözleri ve muhteşem gülümsemesiyle öne çıktı. Önce sayın okul müdürüne, daha sonra okulun sahibi, aynı zamanda Yeşim ve Tuna’nın da babası olan Tamer Bey ve eşi Zümrüt Hanım’a ayrı ayrı saygı ve minnetlerini sundu. En son, karşısında kendisini büyük bir gururla izleyen biricik annesini tüm kalbiyle selamlayıp teşekkür etti.
282🥀
Sevinç gözyaşları eşliğinde rahmetli ablasını da hasretle anarak onun son dileğini yerine getirdi. Okul müdürünün elinden 'Okul Birincisi Ödülü'nü alan Gül, bu sevincini en yakın arkadaşları Yeşim ve Koray’la paylaştı. O sırada Gül’ün uyarısına uymak zorunda kalan Tuna ise Gaye’nin yanında duruyor, gözleriyle Gül’ün gözlerini arayıp ona uzaktan selam veriyordu. Gül bu sefer kızmak yerine anlayışla karşılayıp, kendisini tebrik ettiğini anladı ve bakışlarıyla ona olumlu bir karşılık vererek selamını aldı.Gül de dahil olmak üzere tüm lise öğrencileri bir araya geldiler ve heyecanlı bir geri sayımla, hep birlikte sevinç çığlıkları atarak keplerini havaya fırlattılar; böylece mezuniyetlerini ilan ettiler. Gül, Yeşim, Koray, Tuna ve Gaye hep birlikte omuz omuza bir çığlık atarak keplerini fırlatırken, ilk defa bu kadar mutlu ve huzurluydular. Aralarında ne geçerse geçsin, ne yaşanırsa yaşansın daima dost kalacaklarına dair görünmez bir sözleşmeye imza atmışçasına içten ve coşkuluydular. Gül, alışık olmadığı bu aşırı sevinç ve samimiyet dalgasından sıyrılarak ilk hamlesini yaptı. Tüm okul keplerini atıp töreni sonlandırdığında balo saatleri yaklaşmıştı. Güneş’in batıp gökyüzünü kızıla boyadığı o dakikalarda, denizin yüzeyine vuran yakamoz ışıkları otelin çatı katına ayrı bir hava katmaktaydı. Gül, nefes almak için teras katındaki demirlere yaslandı. Kendine bir sigara yakıp dumanını gökyüzüne savururken aklına yine o düştü. O, tabii ki yine ve yeniden Aslan’ın ta kendisiydi. Son konuşmalarını hafızasında yokladığı tam o anda, bir ses onun dikkatini dağıtarak düşünmesini engelledi:"İyi misin?"Gözlerini yana çevirdiğinde, karşısına dikilen Tuna’nın mavi gözlerini kendi gözlerine dikmiş bir vaziyette onu dikkatlice süzdüğünü gördü.
283🥀
Gül, sigarasından bir fırt çekerek sırıtarak karşılık verdi:
"Belki çok kaba olacak ama Tuna... Sana ne?"
"Neden agresif davranıyorsun Gül, kötü bir şey söylemedim. Sadece merak ettim. Tek başına buraya gelince kötü bir şey oldu sandım."
"Kusura bakma Tunacım ya, ordumu arkamdan getirmeyi unutmuşum, onlarda yoldadır, birazdan gelirler. Alala, ne saçmalıyorsun Tuna, ne tek başınasıymış? Gayet iyiydim sen gelene kadar. Merak etme beni, git sevgilinle ilgilen."
"Seninle dans etmek istiyorum Gül, lütfen!"
Gül sigarasını söndürerek sırıttı. Koca gözlerini onun gözlerine dikti ve kinayeli bir dille karşılık verdi:
"Ancak rüyanda paşam! Gaye’ye ayıp ediyorsun. Şimdi ikile!"
"Ama Gül, be..."
"İkile dedim Tuna!"
"Tamam prenses, pes ediyorum," diyerek yanından ayrılan Tuna, istediğini alamamanın verdiği hayal kırıklığıyla süt dökmüş kedi gibi oradan uzaklaştı. Gül, derin nefes almalara doyamadığı gibi Tuna’ya yeniden sinirlenmenin etkisiyle kendine bir sigara daha yaktı."Prensesine sokayım, siktir git..." dedi ve yakamozun ışıklarında dans eden deniz dalgalarına dalarak, onu düşünmeye kaldığı yerden devam etti: 'Aslan ne yapıyordur şimdi acaba?'
"Gül, ne yapıyorsun burada?" diyerek, havanın soğumasıyla ince uzun kollarını titreterek içeriye giren Yeşim, Gül’ü merak edip yanına gelmişti.Gül gülümseyerek karşılık verdi:
"Çok saçma olacak belki ama Yeşim... Onu düşünüyorum."
"Kim? Kimi? Eniştemi mi?"
"Evet, Aslan enişteni..."
284🥀
"Saçmalama Gül, ne alaka kızım? Bu gece mezuniyetin var. Üstelik okul birincilik ödülünü de aldın. Hatta ve hatta herkes içeride eşleriyle dans etmeye başladı bile."
"Elimde olmadan düşünüyorum zaten Yeşim, bazen düşünürken bile farkında olmuyorum. Sadece ister istemez zihnime geliyor. Bunu ben de neden yapıyorum inan hiç bilmiyorum. Sadece onu düşünmek istiyorum, hepsi bu. Bir anlamı yok benim için yani. Bak ne güzel dedin işte 'eşleriyle' diye... Benim eşim yok, hadi sen git, bırak beni."
"Yeşim, hadi hayatım dans edelim. Ne yapıyorsunuz orada?" diye bir anda yanlarına gelen Koray da Yeşim’in peşine düşmüştü.
"Hadi Yeşim, bak eşin seni dansa çağırıyor. Sevgiline git... Beni düşünme, ben ve sigaram böyle çok iyiyiz. Hadi keyfinize bakın."
"Tamam güzelim, birazdan yanında olurum."
"Tamam canım, acele etme."
Yeşim gitmeden önce sordu:
"Gül, şu anda eniştem yanında olsun ister miydin?"
"İsterdim."
"Canım benim, inşallah tanışır da sevgili olursunuz. Siz de bol bol dans edersiniz."
"Ahahah, yok artık Yeşim, saçmalama sen de! Biz önce bir adamakıllı tanışalım da dans etmesi kalsın, lazım değil... Hem onda o vizyon yoktur bence, yani sanmıyorum... Hiç o enerji yok onda... Daha çok ağır abi gibi, tam istediğim gibi."
Gül bunları söylerken adeta gözlerinin içi gülüyordu ve bunu fark eden Yeşim, ona takılarak oradan ayrıldı:
"Kardeşim, şimdiden gözlerinin içi gülüyor. Dikkat et de sonradan dediklerime gelip yanma."
Gül sırıtarak karşılık verdi:
"Hiç merak etme kardeşim, yanarsak da yakarız!" dedi ve kendine üçüncü sigarasını yaktı.Gecenin en güzel, en başarılı, ödüllü mezunu ve bir o kadar da eşsiz, en yalnız kızı olan Gül’e, kırmızı dolgun dudaklarından dışarıya doğru savurduğu birkaç zehirli dumandan başkası eşlik etmiyordu.
285🥀
Gül, bu özel gecede yalnız bir kadının başrolünü oynayarak, hatıralar kitabının o sayfasına adını altın harflerle yazmaktaydı. Sigarasını söndürüp geceden kaçacağı esnada, telefonuna gelen ani bir bildirimle kalbi hızla çarpmaya başladı. Onu çok mu düşünmüştü, yoksa kalbi onun kalbine bir sinyal mi göndermişti? Ya da ruhu, hiç tanımadığı o yabancı bedenin ruhuna ondan habersiz yolculuk etmiş ve Gül’ün bu yalnız vaziyetini ona haber mi uçurmuştu? Ne olmuştu da Aslan ona mesaj atmıştı? Üstelik henüz tam olarak anlamlandıramadığı bir histen gelen bu mesaj, Gül’ün ağzını kulaklarına çoktan vardırmıştı bile. Eli kendinden habersiz titriyordu... Gözleri ekrandaki o yazıda saniyelerce takılı kaldı:
“İyi misin?”
286🥀
Gül o an ne diyeceğini, ne yapacağını bilemedi.
Gözleri zamanın görünmez bir noktasına hapsolmuş gibi, ekrandaki o mesajda dakikalarca takılı kaldı. Sanki dünya durmuş, aldığı nefes bile göğsünde susmuştu. Tam o anda, o büyülü sessizliği Yeşim'in tiz sesi yırtıverdi.
"Gül, hadi ama kızım! Seni bekliyoruz!" diye seslendi sitemle.Gül, zihnini bulandıran o anlık sersemlikten sıyrılıp kendine geldi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz, buruk bir gülümseme belirdi.
"Patlama be, geliyorum!" diye karşılık verdi.Parmaklarının ucunda unuttuğu sigarasını söndürdü, hızlı adımlarla Yeşim'in sesinin geldiği yöne doğru ilerledi. Yanlarına vardığında, ani bir refleksle Yeşim'in koluna yapışıp onu Koray'ın kollarından çekip aldı.Nefes nefese,
"Yeşim, acilen konuşmamız gerek!" dedi.Koray, kollarının birden boşalmasıyla şaşkın bir gülümsemeyle arkalarından bakakaldı.Gül, durumu toparlamak istercesine,
"Beş dakika sevgilini ödünç alıyorum, affet!" diye mırıldandı.
287🥀
Yeşim'in ardından kalakalan Koray, çaresizce iç çekti ve kendi kendine söylendi:
"Gitti sevgilim..."
Gül, yüzünde muzip bir sırıtışla Yeşim’i kalabalığın uğultusundan ve müziğin sağır edici gürültüsünden uzak, sessiz bir köşeye çekiştirdi. Gözleri parlıyor, içindeki önlenemez heyecan yüzünün her hattından okunuyordu. Yeşim, arkadaşının bu telaşlı hâlini görünce merakla kaşlarını kaldırdı.
"Anlat hadi Gül, çatlatma insanı! Ne oldu böyle sana?" diye sordu.Gül, kelimelere sığınmak yerine sessizce telefonunu çıkarıp Yeşim'e uzattı. Mesaj, ekranın çiğ ışığında parıldıyordu.Yeşim'in gözleri hayretle büyüdü.
"Oha Gül! Eniştem yazmış! İşte sonunda... Çok sevindim!" dedi heyecanla.Gül'ün sesi, ortamın ıssızlığına ayak uydururcasına kısıktı:
"En ilginç tarafı ne biliyor musun? Kötü hissettiğimi anlamış gibi yazması. Ben de şaşırdım Yeşim. Ne yapacağım ben şimdi?"
Yeşim, hiç tereddüt etmeden araya girdi:
"Ne yapacaksın kardeşim? Tabii ki cevap vereceksin, hem de hiç bekletmeden!"
"Kötüyüm' mü diyeyim yani adama? Yeşim, saçmalama," diye homurdandı Gül.
288🥀
Yeşim gülümseyerek başını iki yana salladı.
"Öyle direkt söyleme de tatlı bir dille hissettirebilirsin istersen."
Gül kaşlarını çatarak sordu:
"Nasıl yani, hissettirmek derken?"
"Yani kardeşim... Mesela, 'Bu gece güzel ama sensiz eksik geçiyor.' tarzı bir şey yaz işte."
Gül, duydukları karşısında dayanamayıp bir kahkaha patlattı.
"E yuh sana Yeşim! İstersen adama direkt ilan-ı aşk edeyim; açayım kollarımı, 'Gitme!' diye haykırayım! Ya da 'Ya benimsin ya kara toprağın!' diyeyim, ha Yeşim, nasıl olurdu?"
Yeşim gözlerini devirdi.
"Asıl sana yuh, Gül! Hiç romantizmden anlamıyorsun. Vur dedim, öldürdün resmen! Ne hemen arabeske bağladın? Alt tarafı inceden bir mesaj vereceksin o kadar, çaktırmadan..."
"Çaktırmadan mı?" dedi Gül, sert bir bakış fırlatarak.
"Ağzından çıkanları kulakların duyuyor mu senin? Bariz 'Ben sensiz kötüyüm' diyorum, bunun ilan-ı aşktan ne farkı var? Direkt 'Seni seviyorum' diyeyim, bitsin gitsin o zaman!"
Yeşim bir an duraksadı, yüzüne alaycı bir ifade yerleşti.
"Seviyor musun peki, Gül?"
Gül'ün omuzları bu soruyla birlikte aniden gerildi.
"Yeşim, saçmalama! Lafın gelişi dedim.
289🥀
Daha adamı görmedim bile, nasıl sevebilirim?"
"İnsanlar görmeden de sevebilir, Gül," dedi Yeşim, sesini yumuşatarak.Gül derin bir nefes alıp gözlerini kaçırdı. "Ama bunu ancak birbirini gerçekten tanıyan insanlar yapabilir, anlıyor musun? Biz daha tanışmadık bile, yüz yüze gelmedik. O yüzden o dediğin şey imkânsız kardeşim... Bilmem, o akılsız beynin bu kadarına bastı mı?"
Yeşim kaşlarını çattı. "Yok valla, hiçbir şey anlamadım Gül."
Gül sinirle elini sallayarak kestirip attı:
"Ben seni anladım kardeşim. Sen Koray'ın kollarından bir anlığına uzaklaşınca şaftın kaydı tabii! Aptal âşık seni, yürü git sevgilinin yanına! Seni bu işe karıştırıp söylediğime de pişman ettin beni. Bundan sonra sana bir şey anlatırsam ne olayım, görürsün sen!"
"Ya Gül... Kardeşim, lütfen yapma böyle."
"Sus! Yürü git sevgilinin kollarına, aptal âşık!"
Yeşim, arkadaşının bu çocuksu öfkesine omuzlarını düşürüp gülümsedi.
"Darısı en kısa zamanda eniştemle senin başına, kardeşim."
Gül, yüzündeki gülümsemeyi saklamaya çalışarak başını iki yana salladı.
"Yürü git, gerizekâlı... Daha içmeden sarhoş oldun.
290🌹
Yeşim arkasını dönüp uzaklaşırken Gül'ün gözleri yine telefonun ekranına kaydı.
"Evet Gül," diye fısıldadı kendi kendine, "senden başka sana çare yok... Düşün taşın da adamakıllı bir cevap ver bakalım."
Gül, Yeşim gözden kaybolduktan sonra bir süre o tenha köşede öylece kalakaldı. Kalabalığın uğultusu, uzaktan gelen bas sesleri ve kahkahalar birer birer bulanıklaştı. Zihninde sadece o mesajın ekranda asılı kalan son cümlesi dönüp duruyordu:
Umarım iyisindir.Bu kadar sade bir cümle, nasıl olur da bir insanın içini böylesine darmadağın edebilirdi? Elini cebine atıp sigarasını çıkardı ama yakmadı; sadece parmaklarının ucunda evirip çevirdi. Kalbi, göğüs kafesinin içinde hafif ama kararlı bir ritimle çarpıyordu; neye heyecanlandığını kendisi bile bilmiyordu. Bir yandan aklından geçen amansız düşünceleri bastırmak istiyor, diğer yandan içindeki o tarifsiz hissi kabullenmekten korkuyordu.
"Saçmalama Gül," diye fısıldadı kendine, "sadece bir mesaj işte... Sadece sıradan bir cümle."
Ama içindeki ses, durumun hiç de öyle olmadığını fısıldıyordu. Adamın ses tonunu kulaklarında duyuyor gibiydi; sanki o kelimelerin ardında derin bir merak, gizli bir özlem vardı. Sanki o da tıpkı kendisi gibi, bu gece onu düşünmüştü.
291🥀
Telefonu tekrar eline aldı. Mesaj kutusuna girdiğinde başparmağı tuşların üzerinde hafifçe titredi. Bir şeyler yazdı, sildi. Başka kelimeler denedi, onları da sildi. Ekranda beliren her cümle ona fazla açık, fazla duygulu ve fazla savunmasız geliyordu.
İyiyim. Sen nasılsın? yazdı önce. Hemen ardından ekranı temizledi.
"Bu ne ya, kuru bir selam gibi," diye mırıldandı.
Sonra başka bir kombinasyon denedi:
Bugün biraz garipti ama mesajın iyi geldi.
Yazdığına şöyle bir bakınca yüzünü ekşitti.
"Yok, bu da niyetimi fazla belli ediyor."
Derin bir nefes aldı. Telefon ekranı, parmaklarının arasında taşınması zor bir sır gibi parlıyordu. Her kelime kalbinden geçerek süzülüyor fakat bir türlü parmak ucuna ulaşıp ekrana dökülemeden eriyordu. O an başını gökyüzüne kaldırdı; hava serindi ve yıldızlar, şehrin yoğun ışıkları arasında silik birer nokta gibi gizlenmişti.
Yeşim'in az önceki sözleri kulaklarında yankılandı: "Alt tarafı inceden bir mesaj vereceksin, çaktırmadan..."
Gül istemsizce gülümsedi.
"Tamam Yeşim," dedi içinden, "çaktırmadan diyordun ya, o zaman tam da senin dediğin gibi olsun."
Bu kez tereddüt etmeden parmaklarını tuşların üzerinde gezdirdi: Bu gece güzel ama biraz eksik... Sanırım nedenini sen biliyorsun.
Cümleyi baştan sona okudu.
292🥀
Parmağı, gönder tuşunun üzerinde bir saniyeliğine asılı kaldı. Kalbi hızlandı. İçindeki mantıklı ses "Gönderme!" diye haykırıyordu fakat parmağı çoktan dürtüsel bir hareketle ekrana dokunmuştu bile. Mesaj gitti.O an, sanki zaman bütünüyle durdu. Ekrana, parlayan mavi tiklere bakarken bir yanıyla derin bir pişmanlık yaşıyor, diğer yanıyla ilk kez bu kadar hafiflediğini hissediyordu. Sanki göğsünde taşıdığı o ağır sır nihayet havaya karışıp özgür kalmıştı.Yüzünde büyüyen bir tebessümle, "Oldu olacak," diye fısıldadı, "artık geri dönüş yok."Tam o sırada, uzaktan Yeşim'in şen kahkahası ve ardından Koray'ın sesi duyuldu. Gül, telefonu cebine koyup adımlarını kalabalığa doğru yöneltti. Ancak kalbinin ritmi, o geceden sonra bir daha asla eskisi gibi atmayacaktı.
Telefonu cebine koyduktan sonra etrafındaki her şey bir süreliğine derin bir sessizliğe gömüldü. Sanki koca dünya, o küçük "gönderildi" sesiyle birlikte nefesini tutmuştu. Adımları müziğin temposuna ayak uydururken, kalbi kendi bağımsız ritmini çalmaya devam ediyordu; hızlı, düzensiz ve amansız."Keşke göndermeseydim..." diye düşündü bir an.
293🥀
Fakat hemen ardından, kendisini teselli etmek istercesine, "Belki de yapılması gereken doğru şey buydu," diye ekledi içinden.
Yeşim uzaktan ona el sallıyor, Koray ise bir yandan şakalar yaparak kalabalığın neşesini artırıyordu. Oysa Gül, bu yoğun gürültünün tam ortasında, kendi içine dönük sessiz bir bekleyişin pençesindeydi. Dakikalar kurşun gibi ağır geçiyordu. Pistte müzikle birlikte sallanıyor gibi görünse de gözleri ve aklı sürekli cebindeydi. Telefonun titreşeceği o anı, her saniye daha da gerilerek bekliyordu.Ve sonunda...
O beklenen titreşim geldi. Kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi sarsıldı. Telefonu hızla eline aldı.Ekranda beliren bildirimde sadece tek kelime yazıyordu: Yabancı.
Parmak uçlarının terlediğini hissetti. Ekran kilidini açarken nefesini tümüyle tutmuştu. Mesajın detayları belirdi:
“Eksik olan şey bazen sadece birini özlemektir. Sanırım ben de bu gece biraz eksiğim.”
Gül, okudukları karşısında bir an ne hissedeceğini bilemedi. Sertçe yutkundu. Cümleyi tekrar okudu; bir kez daha, bir kez daha... Kelimeler birer zehir gibi, birer ilaç gibi içine işledi. Sanki karşısındaki o gizemli ruh, onun tam olarak ne hissettiğini biliyordu. Sanki bu cümlenin kıvrımlarında, aynı yalnızlığın birebir yankısı saklıydı."Eksik olan şey..." diye mırıldandı. Dudaklarından belli belirsiz, sıcak bir nefes döküldü. O an ellerinden başlayıp kalbine doğru yayılan tuhaf bir sıcaklığın esiri oldu.Yeşim ansızın yanına gelip omzuna dokundu.
"Ne o, neden öyle donup kaldın?"
Gül'ün dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Hiç... Sadece beklediğim cevap geldi."
Yeşim merakla arkadaşının üzerine doğru eğildi.
"Ne yazmış, ne diyor?"
Gül, parmaklarıyla ekranı kaydırarak mesajı ona gösterdi.
294🥀
Yeşim'in gözleri şaşkınlıkla açıldı.
"Oha... Bu bayağı duygusal bir cevap, Gül!"
"Bilmiyorum Yeşim... Sadece yazmış işte," dedi Gül. Ancak sesindeki belirgin titremeyi gizleyememişti.
Yeşim gülümsedi ve arkadaşının dizine hafifçe vurdu.
"Sen bittin kızım."
"Saçmalama!" dedi Gül hemen savunmaya geçerek.
Yine de içindeki o saf gülümsemeyi tamamen saklamayı başaramadı. Kalabalığın renkli ışıkları altında, yüzüne vuran solgun neon parıltısıyla birlikte Gül'ün bakışları uzaklara daldı. İçinde garip bir huzur, aynı zamanda amansız bir korku büyüyordu. Bu kadar sıradan bir gecede, tek bir mesajla başlayan bu serüvenin nereye varacağını kestiremiyordu. Ancak içten içe bir şeyin farkındaydı: O an, hayatındaki her şey kökünden değişmişti. Artık geri dönüş yolları tamamen kapanmıştı.Telefon ekranına son bir kez daha baktı, parmak uçlarını kelimelerin üzerinde gezdirdi ve fısıldadı:
"Eksik olan şey bazen sadece birini özlemektir,” ha? Güzel cümleymiş..."
Ve Gül, o gece ilk kez bir şey hissetti:
Birinin kurduğu cümlede kendi varlığını bulmanın ne kadar tehlikeli ama bir o kadar da büyüleyici olduğunu.
Sabah, pencere perdelerinin arasından sızan solgun ışıkla birlikte odası gri bir sessizliğe bürünmüştü. Gül, alarmının çalmasına daha vakit varken uyandı.
295🥀
Gözlerini tavandaki tek bir noktaya dikip birkaç saniye öylece hareketsiz kaldı; sanki gece boyunca kabusları da onunla birlikte uyanık beklemişti.Telefonu hâlâ başucunda duruyordu. Ekran karanlıktı ama o, içindeki kelimeleri zaten zihnine çoktan kazımıştı. Eksik olan şey bazen sadece birini özlemektir. Cümle zihninde bir çan gibi yankılandıkça kalbinin bir köşesi daha sızlıyordu. Yorganı üzerinden hızla atıp yatakta doğruldu. Pencereden dışarı baktığında sokağın ıssız olduğunu gördü. Hava serindi; bir kedi çöp kutusunun kenarına tırmanıyor, hafif rüzgâr tül perdeleri dalgalandırıyordu. Dışarıdaki her şey son derece sıradan görünse de Gül'ün iç dünyasında hiçbir şey sıradan değildi.Bir yandan garip bir mutluluk hissediyor, diğer yandan büyük bir bilinmezin başlayacağı korkusuyla dolup taşıyordu. Dün gece o mesajın altına yazacak hiçbir şey bulamamıştı. Yazmak istese bile ürkmüştü; çünkü artık sessiz kalmanın da kendine has bir ağırlığı vardı. Bazen cevap vermemek, binlerce süslü kelimeden daha fazlasını anlatmaya yeterdi.Yine de dayanamayıp elini telefona uzattı ve ekranı açtı. Yeni bir bildirim yoktu. Kalbinde küçük, keskin bir sızı hissetti."Ne bekliyorsun ki Gül?" diye fısıldadı kendi kendine.Ancak içindeki o çocuksu merak bir türlü sönmüyordu.
296🥀
Gün boyunca telefonun her titreşiminde, her bildirim sesinde aynı amansız heyecanla elini cebe atacağını çok iyi biliyordu. Yavaşça ayağa kalkıp aynanın karşısına geçti. Göz altları hafifçe morarmış, saçları birbirine karışmıştı; yüzünde uykusuzluğun yorgun izleri vardı. Buna rağmen kendi yansımasına bakıp hafifçe gülümsemeyi başardı."Saçmalama Gül. Bu sadece bir mesaj." Kendi sesini duymak ona iyi gelmişti. Ancak kalbinin derinliklerinden yükselen o diğer ses, "Hayır," diyordu, "o sadece bir mesaj değil. O, seni birine yaklaştıran ilk geri dönülemez adım."O an bir gerçeğin farkına vardı: Belki de uzun zamandır kimse onun saklı kalmış iç dünyasına bu kadar perdesiz dokunmamıştı. Cümlenin onu bu denli sarsmasının yegane sebebi buydu. Eksik olan şey... Belki de hayatında gerçekten bir şeyler eksikti ve bu gizemli mesaj, o telafi edilemez eksikliğin adını koymuştu.Tam o sırada kapı vuruldu ve annesinin sesi duyuldu:
"Gül! Kahvaltıya gel kızım."
Gül hızla toparlanıp saçlarını arkaya doğru bağladı. Masaya gitmeden önce son bir kez telefona baktı ve içinden gelen o büyük kararlılıkla yazmaya başladı:Belki haklısın. Eksik olan şey bazen birini özlemek...
297🥀
Ama bazen o kişi, kim olduğunu bile bilmeden seni buluyor.Parmakları gönder butonunun üzerinde bir saniye, iki saniye asılı kaldı... Ve sonunda bastı. Ekrandaki gönderildi ibaresini gördüğünde bu kez kalbi eskisi kadar korkmuyordu; çünkü bazı büyük başlangıçların, mutlak bir sessizliğin içinden doğduğunu artık öğrenmişti. Aynada kendine son bir kez bakıp saçının bir tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı:
"Eğer bu bir hikâyeyse... Umarım en güzel sayfasındayım."
Okulun bahçesi, günün o karmaşık öğle saatine çoktan adım atmıştı. Kalabalık, gürültü, kantinden yükselen tost kokusu ve arka planda yankılanan bitmek bilmez kahkahalar... Her şey tam da olması gerektiği gibi, sıradandı. Fakat Gül için zaman, sanki çok daha farklı, yavaşlatılmış bir ritimde akıyordu.Yeşim uzaktan seslenerek düşüncelerini böldü:
"Kızım! Daldın yine, burada da mı mesaj bekliyorsun?"
Gül istemsizce gülümsese de göğsündeki o sıkışma hissini atamadı.
"Saçmalama ya, öyle bir şey yok."
Oysa telefonu cebinde sessize alınmış bir şekilde duruyordu ve kalbi, her saniye sanki o hayali titreşimi algılamak ister gibi kasılıyordu.
298🥀
Yeşim, Koray'la göz göze gelip sinsice sırıttı. "Tamam tamam, ben bilmem. Senin gözlerin aksini, bambaşka bir hikâyeyi anlatıyor ama."
Gül, arkadaşının koluna hafifçe vurarak, "Saçmalama, kahveni iç hadi," diye geçiştirdi. Masadaki karton bardağı eline alıp kalabalığa bakmadan derin bir yudum çekti.Tam o anda, cebindeki telefon hafifçe titreşti. Kalbi bir anlığına durur gibi oldu. O kadar doğal bir titreşimdi ki... Fakat onun dünyasında atom bombası etkisi yaratmıştı. Ekranı hızla açtı; yine aynı bilinmeyen numaraydı. Mesaj kısa ama sarsıcıydı:Bazı şeyler birini özlemekle başlamaz, Gül. Bazen nedenini bilmeden birine yakın hissedersin. Sen de hissettin mi?Parmakları ekranın üzerinde donakaldı. Bu sade ama bir o kadar da derin cümle, sanki birinin onun kalbinden geçenleri gizlice okuyup yazıya dökmesiyle oluşmuştu.
Yeşim'in sesi araya girerek büyüyü bozdu:
"Kime bakıyorsun öyle?"
Gül panikle telefonu ters çevirip masaya bıraktı.
"Hiç... Şey, hava durumuna baktım."
Yeşim kaşlarını şüpheyle kaldırdı.
299🥀
"Hava mı? Evet, belli ki orada fırtınalı bir hava dalgası var."
Koray güldü ve Yeşim'in kolundan çekerek, "Hadi, sen şu projeyi anlat bana. Gül de biraz yalnız kalsın," dedi.
Onlar yanından uzaklaşırken Gül'ün aklı hâlâ o cümleye asılı kalmıştı. Sen de hissettin mi? Evet, hissetmişti; fakat bunu kendine bile itiraf etmeye gücü yoktu. Telefonu tekrar eline aldığında parmakları içinden geçen doğru kelimeleri bulmakta zorlanıyordu. Uzun bir kararsızlığın ardından kısa bir cevap yazdı: Belki. Ama hissettiğim şeyin ne olduğunu henüz ben de bilmiyorum.Gönder tuşuna basıp telefonu çantasının derinliklerine fırlattı. Ne kadar uzaklaşmak isterse istesin, içindeki o amansız ses sürekli aynı şeyi fısıldıyordu: Bu hikâyenin bir nedeni var.Dersten çıkarken koridorda yankılanan gürültülü seslerin arasında tuhaf bir detay dikkatini çekti. Birisi, arka sırada, pencerenin hemen kenarında tek başına oturuyordu. Telefonunu elinde tutan o yabancı, başını kaldırıp kısa bir anlığına doğrudan Gül'e baktı. Göz göze geldiler. Bir saniye, belki de iki...
300🌹
Ancak o bakış, içinde çok tanıdık, sarsıcı bir şey barındırıyordu. Gül'ün içinden buz gibi bir ürperti geçti. Elini gayriihtiyari kalbine götürerek derin bir nefes aldı.
"Yok artık Gül... Saçmalıyorsun," diye fısıldadı kendine. Yine de içindeki o amansız his her geçen saniye büyüyordu:
O yabancı numaranın sahibi, belki de tam şu an bu sınıftaydı.
“Saçmalama Gül, Aslan'ın senin sınıfında ne işi var?!Bir saniye... Ben daha yeni mezun oldum. Ben neden hâlâ bu sınıftayım?! Neden hâlâ bu sıradayım, ne oluyor? Ben neden buradayım... Mezun oldum, birinci oldum ben! Neden hâlâ buradayım? Kim var orada? Aslan, sen misin? Aslan, cevap versene! Aslan, dur, gitme! Aslan, bekle! Aslan, kime diyorum, bekle beni! Aslaaannn!"
Gül, yataktan kan ter içinde, Aslan'ın adını haykırarak uyandı. Uyandı ama göz kapakları sanki üzerlerine kurşun dökülmüş gibi hâlâ sımsıkı kapalıydı. Göz kapaklarının ardındaki karanlıkta o loş sınıfın ışığı, o yabancı bakışın tekinsiz yankısı dönüp duruyordu. Kalbi göğsünü dövüyor, nefesi boğazında düğümleniyordu. Bir süre yatakta hiç kıpırdamadan, öylece kalakaldı. Tavan ile arasındaki o mutlak sessizlikte sadece kendi kalbinin "Aslan..." diyen sesi yankılanıyordu.
301🥀
Birkaç saniye sonra, elleri titreyerek yastığın kenarını kavradı. Gözlerini araladığında odanın çiğ karanlığıyla yüzleşti. Pencereden içeri sızan solgun ay ışığı, duvardaki gölgeleri uzun ve tehditkâr şekillere dönüştürüyordu.
"Rüyaydı... Sadece sıradan bir rüyaydı," diye fısıldadı. Fakat sesindeki inanç, rüyanın kendisinden çok daha kırılgandı.Telefonu başucunda duruyordu. Refleks bir hareketle eline alıp ekran kilidini açtı. Kalbi, o amansız ve mantıksız beklentiyle yeniden hızlandı. Ancak mesaj kutusu bomboştu; ne bir "Yabancı Numara" vardı ne de "Aslan" adı. Parmakları ekranın üzerinde bir süre hareketsiz kaldı, ardından eski konuşma geçmişlerine girdi.
En altta, o tanıdık numaranın silmeye kıyamadığı mesajı hâlâ ilk günkü gibi duruyordu:
Gül, seni gördüğümde her şey değişti.Gül'ün boğazı düğümlendi. Bir anda rüya ile gerçek arasındaki o ince çizgi yeniden tamamen bulanıklaştı.
"Bu sadece basit bir rüya değildi..." dedi kısık bir sesle. Sanki karanlığın içinden biri onu izliyordu; somut bir his, tekinsiz bir nefes, soğuk bir yankı gibi.Birden dışarıdan gelen ani bir sesle irkildi; camın ardındaki karanlıktan hızlı bir gölge geçmişti. Kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Yataktan fırlayıp perdeyi araladı ancak dışarısı bomboştu.
302🥀
Sokak lambası titrek bir ışık yayıyor, rüzgâr ağaç dallarını hafifçe sallıyordu. Yine de o uğursuz his peşini bırakmıyordu. O rüyadaki sınıfta gördüğü çocuk, o yabancı bakış... Aslan'a ait olamayacak kadar gerçek, fakat bir başkasına ait olamayacak kadar da tanıdıktı.Gül perdeyi kapatıp sırtını soğuk duvara yasladı. Derin bir nefes alarak gözlerini kapattı.
"Eğer bu sadece bir rüyaysa, neden hâlâ kalbim onun adıyla atıyor?"
Ve tam o salisede... Telefon avucunun içinde yeniden titredi. Ekranda tek satırlık bir mesaj belirdi:
Uyandın mı, Gül?Ekrandaki o iki kelime, bir bıçak gibi zihnine saplandı. Nefesini tuttu, parmakları ekranın üzerinde asılı kaldı. Telefonun yaydığı çiğ ışık, odanın karanlığında titrek bir aydınlık yaratıyordu.
"Bu... Bu imkânsız," diye fısıldadı kendi kendine.
"Numarayı silmiştim... Nasıl olur?"
Daha cümlesini tamamlayamadan ekranda yeni bir bildirim belirdi:
Gizli Numara. Kalbi boğazına geldi. Bir an telefonu fırlatıp atmak istese de içindeki o hastalıklı merak galip geldi. Titreyen parmaklarıyla yazdı:
“Kimsin sen?”
Mesaj gitti.
303🥀
Derin bir sessizlik çöktü. Bir dakika, iki dakika, üç dakika... Zaman odanın içinde kurşun gibi ağır ilerliyordu. Kulaklarında sadece kendi kalp atışları yankılanıyordu. Derken telefon bir kez daha titredi:Beni hatırlamadın mı?Gül'ün elleri buz kesti. Bu cümle, Aslan'ın ona attığı o ilk mesajın aynısıydı; kelimesi kelimesine, harfi harfine. Zihninde o eski yaz gecesi, telefon ekranında beliren o ilk kelimeler ve ardından başlayan o gizemli, marazi bağ canlandı. Ama Aslan artık yoktu; bu yaşananlar mantıken mümkün olamazdı.Hızla pencereye yönelip perdenin arasından dışarı baktı. Sokak hâlâ ölüm sessizliğindeydi ama bu kez sokağın başında, lambanın altında kıpırdamadan duran bir gölge vardı. Yüzü seçilmiyordu fakat bakışlarının doğrudan kendisine çevrildiğinden emindi.
Gül dehşetle geri çekilip perdeyi kapattı.Telefon yeniden titredi ancak bu kez mesaj değil, bir aramaydı. Ekranda Gizli Numara yazısı dönüp duruyordu. Odanın içi bir anda üzerine doğru daralıyor gibiydi. Telefonun titreşim sesi, kalp atışlarıyla kusursuz bir senkronizasyon yakalamıştı. Tam parmağını ekrana götürüp aramayı cevaplayacaktı ki odanın ışıkları bir anda söndü.Her şey mutlak bir karanlığa gömüldü, telefonun ekranı da aniden karardı. Gül'ün boğazından ince, hırıltılı bir nefes kaçtı.
"Hayır... Bu olamaz," diye fısıldadı.
Tam o anda, pencereden keskin bir tıkırtı yükseldi; sanki biri tırnaklarıyla cama dokunmuştu. Yavaşça başını çevirdiğinde, solgun ay ışığının vurduğu camın üzerinde soğuk bir el izinin belirdiğini gördü. Ve o dehşet anında telefonun ekranı kendiliğinden yeniden yandı. Ekranda tek bir satır parlıyordu:
Beni buldun, Gül.
Gül, ekrandaki o cümleye bakarak donakaldı.
304🥀
Parmakları buz kesmişti. "Tamam Gül," dedi kendi kendine, "derin nefes al. Bu sadece o kabusun bir devamı. Belki de hâlâ uyanamadın."
Kendi kendine konuşmak, sessizliğin dehşetini az da olsa bastırıyordu ama beyninin içinde yankılanan o ses artık kesinlikle kendisine ait değildi.Telefonu eline alıp mesajı tekrar okudu, ardından ekranı kapattı. Fakat telefonun siyah camında yansıyan görüntüsüne baktığında dehşetle sarsıldı; orada kendi yüzünü değil, belirsiz bir erkek siluetini görüyordu. Gözleri karanlıkta seçilmeyen tekinsiz bir yüz...Gül, nefesi kesilerek telefonu elinden düşürdü. Cihaz yere kapaklanıp söndü. Karanlığın içinde kendi kesik nefeslerini dinlerken, bedeninin kontrolünün yavaş yavaş elinden kayıp gittiğini hissetti. Tam o sırada, kulağının hemen dibinden pürüzsüz bir fısıltı yükseldi:
"Uyan, Gül."
Donakaldı. Etrafına baktı, odada kimse yoktu ama o sesi duymuştu; ya odadaydı ya da doğrudan beyninin içinden geliyordu. Yavaşça aynaya doğru yürüdü. Ay ışığının vurduğu aynada kendi yansımasını gördü ancak yansıması, kendisi henüz hareket etmeden bağımsız bir şekilde kımıldadı.
"Bu benim zihnimin bir oyunu," diye fısıldadı hıçkırarak.
"Ben hâlâ uykudayım, rüyadayım!"
Tam o anda yerde duran telefonun ekranı yeniden aydınlandı:
Rüya değil, Gül. Hatırla.
Gül'ün gözleri dehşetle büyüdü. Neyi hatırlayacaktı?
305🥀
Birden beyninin derinliklerinde parça parça görüntüler patlak verdi: Yağmurlu bir gece, kontrolden çıkan bir araba, keskin bir fren sesi, kulakları tırmalayan bir çığlık ve Aslan'ın son haykırışı:
"Gül, koş!"
Gül'ün dizlerinin bağı çözüldü ve yere yığıldı. Elleriyle başını sımsıkı tutarak gözlerini kapattı.
"Hayır! Bu olamaz! O kaza gecesi... Ben orada değildim!"
Ancak zihninin içinden yükselen o soğuk ses, kendi ses tonuyla cevap verdi:
"Oradaydın, Gül. Her şeyi sen başlattın."
Gül başını tutarak yerde kıvranırken odanın duvarları üzerine doğru yıkılacak gibi daralmaya başladı. Aldığı her nefes ciğerlerine soğuk su gibi doluyordu. Etrafındaki her şey bir saniyede değişti; odasının duvarları griye döndü, yer döşemesi parlak ve pürüzsüz bir zeminle kaplandı.Burası o sınıftı. Aynı sırada oturuyordu ve pencereden içeri çiğ bir gün ışığı süzülüyordu. Sınıf tamamen boştu; sadece pencere kenarında, başı hafifçe yana eğik, elleri dizlerinin üzerinde duran o siluet vardı.
Gül zorlukla yutkunarak, "Aslan?" diye fısıldadı.
O figür başını kaldırdığında yüzünün sürekli şekil değiştirdiğini gördü; bir an Aslan oluyor, bir an bambaşka bir yabancıya dönüşüyordu.
"Beni hatırladın mı?" dedi o figür.
Ses, duvarlardan sekerek doğrudan Gül'ün iç kulağında yankılandı.
306🥀
Gül elleriyle kulaklarını kapatarak bağırdı:
"Yeter! Sus artık, git başımdan!"
Birden bastığı zemin büyük bir gürültüyle çatladı ve sıranın altından siyah bir boşluk, gölgeler halinde yükseldi. Gölgeler kıvrılarak Aslan'ın siluetini oluşturdu fakat bu siluet Gül'ün kendi sesiyle konuştu:
"Beni sen yarattın, Gül."
"Hayır, ben kimseyi yaratmadım!" diye hıçkırdı Gül.
Ancak zihni ona acımasızca ihanet etmeye devam ediyordu. Gözlerinin önünden o feci sahne geçti: Aslan'ın gözlerine vuran o amansız far ışıkları, kısa bir fren sesi ve ardından gelen o sonsuz ölüm sessizliği...
O sırada odadaki ayna büyük bir gürültüyle çatlamaya başladı. Her bir çatlakta Gül'ün farklı bir yüz ifadesi çoğalıyordu; biri ağlıyor, biri histerik bir şekilde gülüyor, diğeri ise sadece ruhsuzca izliyordu.
Gül aynaya bakarak, "Hanginiz benim?" diye fısıldadı. Yansımaların hepsi aynı anda tüyler ürpertici bir şekilde gülümsedi. Yerde duran telefon ekranında bu kez o kazanın videosu oynamaya başladı; ancak dehşet verici olan, sürücü koltuğunda oturan kişinin bizzat Gül olmasıydı."Hayır..." diye inledi Gül.
307🥀
Oda dönüyor, yer ayağının altından kayıyordu. Ve tam o an, her şey ani bir sessizliğe gömüldü. Zihninde sadece tek bir soru kaldı:Gerçekten uyanmak istiyor musun, Gül?
Gözlerini açtığında genzini yakan ilk şey keskin bir antiseptik kokusu oldu. Beyaz, soğuk ve yabancı bir ışık gözlerini kamaştırıyordu. Burası bir hastane odasıydı. Başucundaki monitör düzenli aralıklarla bip sesleri çıkarıyordu. Avucunun üzerinde ince bir damar yolu ve serum iğnesi takılıydı.
"Gül... Beni duyabiliyor musun?" diye sordu başucundaki beyaz önlüklü hemşire.
Gül'ün dudakları kuruluktan çatlamıştı.
"Ben... Neredeyim?"
"Hastanedesin tatlım. Üç gündür komadaydın. Bir kaza geçirmişsin, şans eseri hayattasın."
Kaza kelimesi Gül'ün beyninde bir bomba gibi patladı. "Hayır," diye fısıldadı titreyerek, "o bir rüyaydı... Ben sadece kabus görüyordum."
Tam o sırada odanın kapısı hafifçe aralandı ve içeri uzun boylu, sessiz bir adam girdi. Gözlerinde rüyalarından kalma tekinsiz bir tanıdıklık vardı. Adam sakin bir sesle, "Merhaba Gül, nihayet uyandın," dedi.
308🥀
Ses tonu, Aslan’ın sesinin birebir aynısıydı.
"Sen kimsin?" diye sordu Gül büyük bir korkuyla. Adam hafifçe gülümsedi.
"Beni hatırlaman biraz zaman alacak," diyerek cebinden siyah bir telefon çıkardı ve ekranı Gül'e doğru çevirdi. Ekranda o lanetli cümle yazıyordu:
Beni buldun, Gül.
Gül dehşet içinde yataktan geriye doğru çekildi.
"Hayır, bu bir oyun! Ben uyandım, hastanedeyim!" diye bağırdı.
O an odadaki tüm monitörler aniden sustu, kalp atış çizgileri düzleşti. Beyaz duvarlar bir sıvı gibi eriyerek akmaya başladı. Adam bir adım daha yaklaşarak fısıldadı:
"Gerçek sandığın her şeyin içinde kayboldun. Artık hangisi rüya, hangisi sensin ayırt edemiyorsun. Ben, sensin."
Gül aynaya baktı; yansıması yavaş yavaş o adama dönüşüyordu. Aynadaki figür alaycı bir şekilde sordu: "Gerçekten uyandığını mı sanıyorsun? Öyleyse şunu açıkla bana; o serumun takılı olduğu kolun nerede, Gül?"
Gül dehşetle koluna baktı. Kolunda ne bir iğne vardı ne de bir yara izi; bomboştu. Başını kaldırdığında hastane odası tamamen yok olmuştu. Kendini yeniden o okul sınıfında, o pencere kenarındaki sırada buldu. Kara tahtanın ortasında kendi el yazısıyla GÜL - 12A yazıyordu.
Hemen altında ise yeni bir yazı belirdi:
MEZUN OLMADIN. HENÜZ DEĞİL.
Gül, mezuniyetine dair hiçbir detayı net hatırlayamadığını o an dehşetle fark etti. Tahtanın ortasında karanlık bir geçit, bir kapı açıldı.
Kapının eşiğinde duran Aslan’ın silueti,
"Ben ölmedim Gül, sen beni burada bıraktın ve o korkuda kayboldun. Birimiz uyanmalı; ya sen, ya ben," dedi ve elini uzattı.
Gül o eli sımsıkı tuttu. Avucunu yakan o gerçek acıyla birlikte her şey büyük bir ışık patlamasıyla yok oldu.
Gül gözlerini yeniden açtığında, odası gri bir sabah ışığıyla aydınlanmıştı. Yorganın kenarına kadar yükselen gölgelere bakarken içindeki o amansız ses yeniden fısıldadı:
“Uyan Gül... Hâllâ rüyadasın.”
Nefesi boğazına düğümlendi.
309🥀
Aynaya baktığında yüzü kendisininki olsa da bakışların tamamen bir yabancıya ait olduğunu gördü. Telefonunu eline aldı; ekranda ne bir saat vardı ne de tarih. Sadece tek bir mesaj parlıyordu: Gül, şimdi gerçekten uyandın.Telefonu elinden düşürdü, cam büyük bir gürültüyle çatladı. Pencereye koştuğunda dışarıda bir sokağın olmadığını, her yeri yoğun ve boğucu bir sis dalgasının kapladığını gördü. Kapı gıcırtısıyla arkasını döndüğünde o uzun boylu siluet tam karşısındaydı. Kulağına fısıldayan o ses, kendi ses tonunun mekanik bir kaydı gibiydi:
"Hayır Gül, sen hâllâ uyanamadın."
Gül'ün gözleri ağır ağır, büyük bir sancıyla aralandı. Başının içinde o kabusun tüm parça tesirli anıları dönüp duruyordu. Gözlerini tamamen açtığında, bu kez çiğ bir beyaz ışık ve genzini yakan o gerçek antiseptik kokusu odayı doldurdu.
Başucundaki monitörün çıkardığı düzenli bip sesleri koridordaki ayak seslerine karışıyordu. Hemşire endişeyle ona doğru eğildi:
"Gül... Uyanıyorsun, iyi misin tatlım?"
Gül, göğsündeki o ağır yükü hafifletmek ister gibi güçlükle nefes aldı.
"N... Neler oldu?" diye fısıldadı.
310🥀
Hemşire rahatlamış bir ifadeyle gülümsedi.
"Üç gün önce çok büyük bir kaza geçirdin. Komadaydın tatlım, çok şükür ki nihayet uyandın. Güvendesin."
Gül, zihninde dönüp duran o sınıfsız, o sisli labirentleri, Aslan'ın gölgesini ve o tekinsiz mesajları düşündü. Hepsi birbiriyle çarpışıyor olsa da bu kez ellerine baktığında, parmaklarını oynattığında hissettiği o somut dokunuş ona gerçek dünyada olduğunu fısıldıyordu. Kalbi hâlâ hızlı çarpıyordu ancak bu kez içini korku değil, muazzam bir rahatlama kaplamıştı.Hemşire onun saçlarını hafifçe okşayarak,
"Artık dinlenmen gerek Gül. Her şey yolunda," dedi.
Gül gözlerini yavaşça kapatırken, içindeki o küçük ürpertiye rağmen bu kez kontrolün kendi elinde olduğundan emindi. Dışarıdan gelen o sıradan hastane sesleri, onun dünyaya dönüş biletinin ta kendisiydi. Üç uzun ve karanlık günün ardından, Gül ilk kez gerçekten derin ve özgür bir nefes aldı.
311🥀
— Gül, sonunda uyandın kardeşim. İyi misin?
— Yeşim... Ne oldu bana? Her tarafım ağrıyor.
— Biliyorum kardeşim; iyi olacaksın, merak etme.
— Ne oldu bana Yeşim? Neden hastanedeyim?
— Kaza yaptın kardeşim.
— Ne kazası Yeşim? Biz en son mezun olmamış mıydık? Hatta ben tam sıkılmıştım ki Aslan mesaj atmıştı.
— Aslan mı? O kim?
Tam o sırada ellerinde çiçeklerle içeri giren Tuna, odadaki gergin havaya aniden dâhil oldu. Gül, karşısında Tuna’yı görünce duraksadı. İçten içe, kapıdan giren kişinin ellerinde çiçeklerle Aslan olmasını isterdi. Fakat bu imkânsızdı; zihninde ardı arkası kesilmeyen rüyalar yüzünden Aslan figürüyle o kadar bütünleşmişti ki beyni sadece ona odaklanmıştı. "Yerin kulağı var," derler ya; Tuna tam da bu sözü doğrularcasına içeri adım atmış ve hiç bilmediği bu gizemli isimden payına düşeni almıştı.
Gül derin bir nefes alıp ellerini yavaşça karnına koydu. Kalbi hâlâ delicesine çarpıyordu. Bakışlarını Tuna’ya dikti; rüyaların gölgesinde, gerçek dünyada kimin yanında olduğunu anlamaya çalışıyordu.Tuna yavaş adımlarla yatağın kenarına yaklaştı. Elindeki çiçekleri komodinin üzerine bırakırken yüzündeki gülümseme titredi. Ne diyeceğini bilemiyordu; üç gün boyunca Gül’ün uyanıp uyanmayacağını düşünmekten gözüne uyku girmemişti.
— Gül... Seni sonunda böyle görmek... İnan bana mucize gibi, dedi kısık bir sesle.
Gül’ün gözleri donuktu.
312🥀
Tuna’nın sesi, tıpkı rüyalarından yankılanan bir uğultu gibi geliyor, ona bir türlü gerçekçi hissettirmiyordu. Bir süre öylece baktıktan sonra başını yavaşça yana çevirdi. Gözleri boşluğa dalarken fısıldadı:
— Aslan nerede?
Tuna afalladı. Yeşim ise bir an ne diyeceğini bilemeyip hemen araya girdi:
— Gül, kim bu Aslan? Onu rüyanda mı gördün yoksa?
Gül’ün dudakları titredi. Elleriyle battaniyeyi sıkıca kavrayınca nefesi kesilir gibi oldu. Odanın aydınlığına rağmen rüyanın o karanlık kasveti yeniden çökmüştü sanki. O bakış... O pencere kenarında bekleyen çocuk... Hepsi bir anda gözünün önünde canlandı.
— O... Buradaydı, dedi.
Tuna bir adım daha yaklaşarak sordu:
— Kim buradaydı?
— Aslan.
Gül’ün sesi bu kez daha net ve kararlıydı.
— Üç gündür beni çağırıyordu. "Uyan Gül," diyordu... "Uyan artık."
Yeşim’in yüzü kireç gibi bembeyaz oldu.
— Gül, bunların hepsi bir rüyaydı kardeşim. Sen günlerdir komadaydın. O sesler, o isim... Hiçbiri gerçek değildi.
Ancak Gül, ikna olmamış bir ifadeyle başını iki yana salladı.
— Hayır Yeşim, gerçekti. Bunu hissedebiliyordum. Elimi tuttu; soğuk bir eldi ama canlıydı.Gözlerini yeniden Tuna’ya çevirdiğinde, sanki onun yüzünde gizli bir şeyleri çözmeye çalışıyor gibiydi.
— Tuna... Sen... Sen de duydun mu onu?
Tuna sessiz kaldı. Odada bir süre sadece hastane cihazlarının ritmik sesleri yankılandı. Genç adam yavaşça başını öne eğdi.
— Hayır Gül... Ben sadece seni görmek için geldim.
Gül’ün gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
313🥀
Rüya ile gerçek arasındaki çizgi bir kez daha bulanıklaşıyordu. Belki gerçekten uyanmıştı ama bilincinin bir kısmı hâlâ o sisli vadide takılı kalmıştı. Kalbi, hastane monitörünün ritmiyle yarışırken dudaklarından bir soru daha döküldü:
— Peki ya... Eğer rüya değilse?
Monitörün sesi bir anda hızlandı.
Bip... bip... bip...
Gül’ün kalp atışları, kendi bilincinin karmaşasına ayak uydurmuştu; her atışta zihnine bir görüntü, bir yankı, bir ses düşüyordu. O sınıf... O keskin bakış...— Aslan...Kelimeler dudaklarından dökülürken Yeşim telaşla hemşire çağırma butonuna bastı.
— Gül! Kardeşim, sakin ol! Buradasın, güvendesin tamam mı? Rüya bitti, artık her şey bitti!
Fakat Gül onu duymuyordu. Sanki odanın duvarları eriyerek akmaya başlamıştı. Tuna’nın yüzü bulanıklaştı, Yeşim’in sesi giderek uzaklaştı. Beyaz duvarlar, yerini gri bir pusa bıraktı.
"Uyan Gül."
O ses yeniden duyuldu. Bu kez dışarıdan değil, tam içinden, kalbinin merkezinden fısıldıyordu.
"Beni burada bıraktın. Unuttun mu?"
Gül’ün göz bebekleri büyüdü, nefesi sıklaştı.
— Hayır... Hayır, sen gerçek değilsin! diye bağırmaya çalıştı. Ancak sesi sanki suyun altındaymış gibi boğuk ve hışırtılı çıktı.
Yeşim elleriyle onun omuzlarını kavradı.
— Gül, gözlerime bak! Buradasın, hastanedesin! Benim, Yeşim!
Tuna, hemşireyi çağırmak için koridora fırlamıştı. Gül’ün gözleri ise artık tamamen boşluğa dikilmişti.
314🥀
Kimsenin göremediği bir şeyi seyrediyor gibiydi. Odanın köşesindeki loş gölgenin içinde uzun, sessiz ve hareketsiz bir siluet belirdi.
Gül’ün dudakları titredi.
— Aslan...
Yeşim hızla arkasına döndü ama orada kimse yoktu; sadece duvarda monitörün titreyen ışığı yansıyordu. Gül’ün eli, sanki birine uzanmak ister gibi yavaşça havaya kalktı fakat parmakları boşluğu kavramaktan öteye gidemedi. Yanağından bir damla gözyaşı süzüldüğü sırada monitör acı bir tonda düz feryat etmeye başladı:
Biiiiiiip...
Yeşim çığlık attı. Hemşireler odaya doluşurken Tuna da hemen arkalarından içeri girdi. Odada tam bir can pazarı yaşanıyordu. Ancak tüm bu panik dalgasının ortasında, Gül’ün yüzünde tuhaf bir huzur belirdi. Gözleri tek bir noktaya, o koyu boşluğa sabitlenmişti. Fısıltı gibi, neredeyse duyulmayacak bir sesle son kelimelerini fısıldadı:
— Aslan... Şimdi hatırladım.
Birden monitörün sesi normale döndü. Hemşire derin bir nefes alarak rahatladı. Gül’ün gözkapakları titredi ve ardından yavaşça açıldı.Ancak bu kez bambaşka bir odadaydı. Ne Yeşim vardı burada ne de Tuna. Ne bir hemşire görünüyor ne de hastane kokusu alınıyordu.
315🥀
Sadece uçsuz bucaksız beyaz bir zemin ve tam ortada duran bir masa vardı. Masanın üzerinde ise tek bir telefon duruyordu. Ekranında şu mesaj yanıp sönmekteydi:⁠
"Hoş geldin Gül. Gerçek uyanış şimdi başlıyor."⁠
Gül başını kaldırdığında boğazına düğümlenen o tanıdık ağırlığı tekrar hissetti. Odadaki hava o kadar soğuktu ki nefes alırken ciğerleri kesiliyor gibi oluyordu. Gözlerini kısarak etrafı inceledi. Burası kesinlikle bir hastane değildi ancak ürkütücü bir şekilde tanıdıktı. Duvarları bembeyaz, penceresiz bir oda... Her şey geometrik olarak o kadar kusursuzdu ki sanki bir laboratuvarın içine aceleyle "hastane atmosferi" yerleştirilmişti.
316🥀
Masadaki telefon ekranı parlamaya devam ediyordu. Ekrana dokunduğu an kısa bir kararma yaşandı ve ardından ekranda kendi yüzü belirdi. Fakat bu yansımada bir terslik vardı:
Karşısındaki Gül gülümsemiyordu. Yavaşça başını yana eğerek fısıldadı:
— Sen hâlâ uyanmadın.
Gül irkilerek telefonu elinden fırlattı. Cihaz yere düşerken çıkan ses odada uzun uzadıya yankılandı ve bu yankı bir türlü sonlanmadı. Ses uzadıkça beyaz duvarlar çatırdayarak titremeye başladı. Önce derin bir uğultu, ardından gözleri kör eden keskin bir ışık patladı. Gül gözlerini sımsıkı kapattı ama ışık gözkapaklarını delip geçiyordu. Kulağının dibinde aynı ses yeniden peydah oldu:
— Kaç kez uyanman gerektiğini hatırlamıyor musun?
Gül’ün çığlığı bu sonsuz yankının içinde kayboldu. Birden zemin ayaklarının altından yarılmaya başladı; altında ucu bucağı görünmeyen karanlık bir boşluk uzanıyordu.
— Hayır... Hayır, bu mümkün değil... Ben hastanedeydim! diye haykırdı.
317🥀
Kendi sesi bile kulaklarına yabancı geliyordu.
— Yeşim oradaydı, Tuna... Hemşire... Hepsi gerçekti!
— Onlar seni asla duymadı Gül.Bu sözler beynine bir çivi gibi saplandı.
— Sen o kazada ölmedin ama tam olarak yaşayamadın da.Zihninde aniden bir görüntü parladı: Metal bir direk, yağmur altında parlayan keskin far ışıkları, lastiklerin asfaltı yırtan çığlığı ve ardından gelen o mutlak sessizlik...
Gül’ün göz bebekleri büyüdü. Anılarını bastırmak ister gibi ellerini başına götürdü.
— Hayır! Ben oradaydım, sadece bayılmıştım! Uyanmıştım işte!Duvarlardaki beyazlık hızla griye dönerken odanın ortasında kasvetli bir kapı belirdi. Kapının ardındaki gölgelerin içinden uzun boylu, tanıdık bir siluet süzüldü. Gül’ün kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi çarpıyordu. Adını koyamadığı bir bağla tanıyordu bu varlığı.
— Aslan...Adam sessizliğini koruyarak yavaşça yaklaştı. Yüzü karanlığın perdesi arkasındaydı ama Gül o keskin bakışları hissedebiliyordu; rüyalarındakiyle tamamen aynıydı.
— Gerçekle yüzleşme zamanı Gül.Adam bir adım daha attı.
318🥀
Zemin tamamen çatladı, beyaz duvarlar un ufak oldu. Her şey eriyor, çözülüyor ve dağılıyordu. Gerçeklik algısı, darbe almış bir cam gibi bin parçaya ayrılıyordu. Gül kaçmak için geriledi fakat ayaklarını basacağı bir zemin kalmamıştı. Karanlığın derinliklerine doğru düşerken zihninde son bir cümle çınladı:
— Uyanış, bazen ölümden daha ağırdır.
Sonra her şey sustu.Gül, sonsuz boşlukta süzülürken artık herhangi bir ağırlık hissetmiyordu. Ne yer yön kavramı kalmıştı ne de zamanın bir anlamı vardı; sadece düşüyordu. Ancak bu düşüşte yalnız olmadığını biliyordu. O ses, bu kez fısıltıdan öte, daha derin ve tanıdık bir tınıyla yeniden duyuldu:
— Gül... Burası senin zihin sınırın.Gül’ün gözleri yavaşça aralandı. Karanlık, yerini solgun ve cansız bir ışığa bırakmıştı. Doğrulup etrafına baktığında, kendi odasının birebir kopyasıyla karşılaştı. Her şey yerli yerindeydi fakat her eşya tuhaf bir şekilde cansız duruyordu. Odadan tüm renkler ve sıcaklık çekilmiş, hayatın tonları silinmişti.
— Burası neresi? diye fısıldadı.Sesi duvara çarpıp kendine bir soru olarak geri döndü:
— Burası sensin.Bir adım attı; yere bastığında arkasında hiçbir ayak izi kalmadığını fark etti. Ne kadar yürürse yürüsün, mekân hep aynı tekdüzelikte kalıyordu.
319🥀
Odanın köşesindeki boy aynasına yaklaştı. Yansımadaki kendisiydi ama yüzü ruhsuz, gözleri ise dipsiz birer siyahlıktan ibaretti. Aynadaki Gül konuştu:
— Sen hâlâ o kaza anındasın. Uyanamadın.
Gül korkuyla geriye doğru bir adım attı.
— Hayır... Ben hastanedeydim. Yeşim de oradaydı, Tuna da! Hepsi yanımdaydı!
— Hepsi senin kendi parçalarındı. Hepsi seninle birlikte öldü.
Gül’ün boğazı düğümlendi, nefesi kesildi. Elleriyle kulaklarını kapatarak haykırdı:
— Sus! Ben ölmedim! Ben buradayım, yaşıyorum!
— Evet buradasın ama hangi "sen"?
Birden ayna büyük bir gürültüyle çatladı. Camın kırılma sesi odanın duvarlarını parça parça etti. Gül’ün etrafında anılar ve hayaller birbirine karışarak dönmeye başladı: Hastane odası, Yeşim’in dökülen gözyaşları, Tuna’nın titreyen ellerindeki çiçekler ve Aslan’ın o karanlık silueti... Her şey tek bir potada eriyordu.Bir ses, bu kargaşanın içinden yükseldi:
— Gerçekliğin sana yetmiyordu Gül. O yüzden burada, bizimle kaldın.
Gül dizlerinin üzerine çöktü, başını ellerinin arasına aldı. Artık kendi nefesini bile işitemiyordu; geriye kalan tek şey kalbinin o ağır ve kasvetli vuruşlarıydı.Kısa bir sessizliğin ardından, birinin yavaşça yanına çömeldiğini hissetti. Omzuna bir el dokundu; soğuk fakat güven veren bir eldi bu. Başını kaldırdığında karşısında Aslan’ı gördü. Bu kez gizlenmiyordu; tamamen görünür durumdaydı.
320🌹
Yüzünde dingin, gözlerinde ise derin bir karanlık gizliydi.
— Aslan... Gerçekten sen misin? Aslan kederli bir tebessümle ona baktı.
— Gerçekliğin ne olduğuna karar verebilecek tek kişi sensin Gül. Ben sadece seni buraya getirdim; çünkü sen zaten gelmek istiyordun.
— Neden?
— Çünkü bazı uyanışlar, yaşadığın o hayattan çok daha gerçektir. O an her şey mutlak bir sessizliğe gömüldü ve zaman tamamen durdu. Aslan’ın gözleri Gül’ün gözleriyle kenetlendiğinde, çevrelerindeki yapay dünya yeniden çözülmeye başladı. Duvarlar, zemin ve gökyüzü... Her şey yoğun, beyaz bir ışığın içinde eriyip gitti.Gül gözlerini son bir kez kapattı. Zihninde yankılanan son veda cümlesi şu oldu:
"Gerçek olanı seç, Gül."
Bir nefes... Ve ardından gelen o koyu karanlık.
Sonra bir ses duyuldu. Zayıf, ince ama son derece düzenli bir ritim:
Bip... Bip... Bip...
Gözlerini yeniden açtığında, kendisini bir kez daha hastane odasında buldu. Yeşim başucunda hıçkırarak ağlıyor, Tuna ise ellerini sıkıca tutuyordu. Ancak Gül, onlara sadece ruhsuz ve donuk gözlerle baktı. Yüzünde ne uyanmanın verdiği bir sevinç vardı ne de yaşadığı dehşetin korkusu.Dudaklarından sadece tek bir soru döküldü:
— Hanginiz gerçek?
321🥀
Gül, odadaki çiğ ışığın gözlerini yakmasına aldırmadan boş gözlerle tavana baktı. Kalp monitörünün ritmik, düzenli bip sesleri odadaki sessizliği bölüyordu; cihaz sonunda kendi ritmini bulmuş gibiydi. Ancak Gül’ün içindeki ritim hâlâ karmakarışıktı. Gördükleri ile hatırladıkları birbirine giriyor, hangi dünyanın gerçek olduğunu ayırt etmekte zorlanıyordu.Yeşim, başucundaki sandalyeye çökmüş sessizce ağlıyordu. Hemen arkasındaki Tuna ise ne diyeceğini bilemez bir hâlde ellerini ovuşturup duruyordu. Yüzlerinde, sevinç ile korkunun tuhaf bir karışımı okunuyordu.
"Gül, beni duyuyor musun?" dedi Yeşim, sesi titreyerek.
Gül, bakışlarını yavaşça Yeşim’e çevirdi. Sesi oldukça kısık, neredeyse bir fısıltıdan ibaretti:
— Neden herkes ağlıyor?
Yeşim burnunu çekip elini şefkatle Gül’ün saçlarına sürdü.
— Çünkü üç aydır gözlerini açmadın kardeşim.
— Üç ay mı ?..
Gül’ün sesi dalgalandı, gözleri kısıldı.
— Ama ben oradaydım. Konuşuyordum... Aslan’la...Odanın içine aniden ağır bir sessizlik çöktü.
Tuna başını kaldırıp Yeşim’in gözleriyle buluştu. İkisi de aynı şeyi düşünmüş ama bunu dile getirmeye cesaret edememişti.
Gül, ikisinin arasındaki bu sessiz iletişimi süzdü.
— Neden öyle bakıyorsunuz? Gerçekti o. Ben onunla konuştum.
322🥀
Tuna sessizce yatağa yaklaştı. Elini, Gül’ün buz gibi elinin üzerine koydu.
— Gül... Bazen beyin, seni travmalardan korumak için rüyaları gerçeğe dönüştürür. Belki de gördüklerin, yaşadığın o korkunç kazanın etkisiyledir.Gül başını inatla iki yana salladı.
— Hayır, o gerçekti. Bana bir şey söyledi.
Yeşim temkinli bir ses tonuyla sordu:
— Ne söyledi?
Gül’ün gözleri yeniden boşluğa daldı, sanki o anı yeniden yaşıyordu.
— "Gerçek olanı seç," dedi.
O esnada bir damla yaş yanağından süzülüp yastığa düştü.
— Ama hangisi gerçek Yeşim? Hangisi?
Yeşim daha fazla dayanamayıp ona sarıldı; kız kardeşinin titreyen omuzlarını sımsıkı kavradı.
— Buradasın Gül, bizimlesin. Gerçek olan burası, kardeşim.Tam o sırada kapı açıldı ve içeriye doktor girdi. Peşinden gelen hemşireler hızlıca cihazları kontrol etti. Doktor, Gül’ün dosyasını inceledikten sonra yumuşak, güven veren bir ses tonuyla konuştu:
— Uyanmanız büyük bir mucize.
323🥀
İlk günlerde hafıza karışıklığı, rüya ve gerçek ayrımını yapamama gibi durumlar yaşamanız son derece normal. Zamanla iyileşeceksiniz.Doktor odadan çıktıktan sonra Yeşim derin bir nefes aldı. Tuna ise sessizce pencereye yönelip perdenin arasından dışarıyı süzdü. Güneş batmak üzereydi ve gökyüzü, tıpkı Gül’ün rüyasında gördüğü gibi kızıllığa bürünmüştü.Gül gözlerini kapadı, yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. İçinden sessizce fısıldadı:
"Eğer bu yaşadığım gerçekse Aslan... Sen de beni bir yerlerden izliyorsun, değil mi?"
O an açık pencereden odaya hafif bir rüzgâr esintisi doldu, tül perde hafifçe havalandı. Tuna bu hareketi fark etse de sessiz kaldı. Sadece içinden, Gül’ün gerçekten hayata döndüğüne inanmak istiyordu.
— Hoş geldin Gül, dedi kısık bir sesle.
— Hoş geldin yeniden.
Gül başını çevirip Tuna’ya baktı. Bu kez yüzünde huzurlu bir ifade vardı.
— Hoş bulduk... dedi yavaşça gözlerini kapatırken.
Fakat zihninin derinliklerinde Aslan’ın sesi hâlâ ilk anki gibi yankılanıyordu:
"Gerçek olanı seç..."
324🥀
Gül’ün tedavi süreci, hastaneden taburcu olduktan sonra da kolay geçmedi. Vücudu günden güne toparlanıyordu ancak zihni hâlâ o kazanın acı yankılarıyla çalkalanıyordu. Geceleri aniden uyandığında, gözleri karanlığa alışmadan önce hep aynı fısıltıyı duyuyordu:
"Gerçek olanı seç..."
Bu cümle, beyninin kıvrımlarına bir mühür gibi kazınmıştı. Hangi dünyanın gerçek, hangisinin ise zihninin bir oyunu olduğunu ayırt etmek günden güne zorlaşıyordu.Yeşim, onu bir an bile yalnız bırakmamaya çalışıyordu. Her gün yanına geliyor, onunla konuşuyor ve onu yürüyüşe çıkarıyordu. Fakat bazen Gül’ün bakışları ansızın uzaklara dalıyor, sesi titreyerek fısıldıyordu:
— Şu ağacın altında onu görmüştüm... Tam orada durmuş, bana bakıyordu.Yeşim sessizce başını sallıyor ve her seferinde konuyu değiştirmek için çabalıyordu. Ancak her geçen gün, Gül’ün kendi zihniyle verdiği savaşın daha da derinleştiğini görebiliyordu.Bir akşam, psikiyatristleriyle ilk seansları gerçekleşti. Oda loştu; pencerenin önündeki lambadan süzülen sıcak ışık, odadaki keskin havayı yumuşatıyordu.
325🥀
Doktor, Gül’ün yüzündeki çizgileri dikkatle inceledi.— Gül, kazaya dair hatırladığın kadarsını bana anlatır mısın?
Gül bir süre sustu, ardından gözlerini yere indirdi.
— Ben... Hatırlamıyorum. Sadece bir ses ve bir mesaj var zihnimde.
— Ne mesajı?
— "Gerçek olanı seç."
Doktor başını hafifçe eğdi.
— Bu cümle sana ne hissettiriyor?
Gül’ün sesi iyice kısıldı:
— Korku... Ama aynı zamanda tuhaf bir huzur. Sanki biri beni o karanlıktan kurtardı ama kim olduğunu bilmiyorum.Doktor önündeki kâğıda birkaç not aldı.— Aslan adını sık sık anıyorsun. O kimdi Gül?
Gül’ün kalbi bir anda hızlandı, nefesi sıklaştı. Gözlerinin önüne o karanlık sınıf ve pencere kenarında oturan o siluet geldi.
— Bilmiyorum... dedi titreyen bir sesle.
— Belki de hiç var olmadı.
Doktor hafifçe gülümsedi.
— Bazen zihin, yaşanan büyük acıları anlamlandırabilmek için hayalî bir yüz yaratır. Belki de Aslan, o kazada kaybettiğin bir duygunun simgesidir.
— Ya da o gerçekten vardı... diye fısıldadı Gül.
Tam o sırada duvardaki saat keskin bir "tik" sesi çıkardı. Zaman bir anlığına durmuş gibiydi.
Gül başını kaldırdı, gözlerini tavana dikti. O tanıdık sesi yeniden duymuştu:
"Gerçek olanı seç..."
Doktor notlarını bırakıp endişeyle Gül’e döndü.
— Gül, ne duydun?
— O burada... dedi Gül, sesi bir fısıltı gibi odada yayıldı.
— Bu odada, tam arkamda duruyor...
326🥀
Doktor arkasına döndü ancak odada kimse yoktu. Yine de Gül’ün büyüyen gözbebekleri, bir şeyi net bir şekilde gördüğünün kanıtıydı.
— Gül, derin nefes al. Burada güvendesin.
— Hayır... dedi Gül titreyerek.
— Gerçek olan o, ben değilim.
O gece eve döndüğünde, odasındaki boy aynasının karşısına geçip uzun süre kendine baktı. Yansımasında kendi yüzünü görüyordu ama o bakışlar sanki başka birine aitti. Yavaşça aynaya yaklaştı, parmak uçlarını camın soğuk yüzeyine dokundurdu.O anda aynanın içindeki Gül hafifçe gülümsedi. Oysa gerçek Gül’ün yüzünde hiçbir mimik yoktu.Kalbi duracak gibi oldu. Korkuyla geri adım attı, nefesi boğazında düğümlendi. Aynanın içinden gelen o derin fısıltı odada yankılandı:
"Gerçek olanı seç..."
Ve ışıklar bir anda söndü.Karanlık odayı tamamen kapladığında Gül’ün göğsü hızla inip kalkıyordu. Bir an her şey mutlak bir karanlığa gömüldü; fakat hemen ardından, aynanın içinden loş bir ışık süzülmeye başladı. Aynanın derinliklerinde bir siluet belirdi.Gül, titreyen adımlarla aynaya doğru bir adım daha attı. Aynadaki yansıma yavaşça şekilleniyordu. Artık bu sıradan bir yansıma değil, geçmişin içinden kopup gelen bir anının yankısıydı.Bu, Aslan’ın yüzüydü.
327🥀
Sakin ama derin bir acıyla ona bakıyordu. Gül’ün gözlerinden yaşlar boşanırken sordu:
— Sen... Gerçekten var mısın? Aslan’ın sesi, rüzgârın içinden süzülen bir fısıltı gibi odaya yayıldı:
— Gerçek, bazen hatırlamaya cesaret ettiğin şeydir.Gül, dizlerinin üzerine çöktü. Zihni, son üç günün bulanık anılarını bir şerit gibi geriye sarmaya başladı. Kaza... Yağmur... Gözü alan far ışıkları... Kulakları tırmalayan fren sesi... Ve Aslan’ın "Dur!" diye feryat eden sesi...Her şey bir anda geri geldi. O gece direksiyonda Gül vardı. Yan koltukta ise Aslan oturuyordu. Şiddetli bir şekilde tartışıyorlardı."Beni neden hayatından siliyorsun Gül?" demişti Aslan. Gül ise öfkeyle gaza basmış, sicim gibi yağan yağmur ön camı tamamen kör etmişti. Sonra ani bir ışık parlaması, korkunç bir çarpışma ve ardından gelen sonsuz sessizlik...
— Hayır... diye fısıldadı Gül, gözyaşları içinde başını sallayarak.
— Hayır, bu olamaz...
Aynadaki Aslan başını hüzünle eğdi.
— Ben orada kaldım Gül. Ama sen hâlâ buradasın. Bu yüzden sana 'Gerçek olanı seç,' dedim.
Gül’ün nefesi kesildi. Göğsüne dayanılmaz bir ağırlık çökmüştü. O üç günlük koma yalnızca bir rüya değil, vicdanının amansız bir hesaplaşmasıydı.
— Sen... Benim suçluluk duygumsun, değil mi? Aslan aynanın içinde ona doğru bir adım attı.
328🥀
Yüzünde ne bir öfke ne de tam bir huzur vardı; yalnızca mutlak bir kabulleniş okunuyordu.
— Hayır Gül, ben senin hatıranım. Ben oradaydım. Ama artık senin yerin burası. Yaşamaya devam et.Gül’ün elleri titredi, gözleri karardı. Bir süre etraftaki hiçbir sesi duymadı, sadece kendi kalp atışlarını dinledi. Ardından elini yavaşça aynaya uzattı. Camın yüzeyi, bir anlığına sıcak bir tene dokunuyormuş gibi yumuşadı. Ancak Gül’ün parmakları cama tamamen değdiği an, Aslan’ın yüzü suya düşen bir damla gibi dağılarak yok oldu.Oda yeniden eski sessizliğine gömüldü. Karanlıkta sadece kendi soluk alıp verişleri kalmıştı.Sabah olduğunda Yeşim odaya girdi. Gül, pencerenin önündeki koltukta oturuyordu. Gözleri ağlamaktan kızarmıştı ama yüzünde asude bir ifade vardı. Elinde, Aslan’ın kazadan kalan kopuk bileklik parçasını tutuyor, parmaklarının arasında yavaşça çeviriyordu.
— İyiyim Yeşim. Gerçek olanı seçtim, dedi sessizce.
Yeşim ne diyeceğini bilemedi, sadece gidip kız kardeşinin yanına oturdu. Gül, bilekliği avucunun içinde sımsıkı sıktıktan sonra bakışlarını pencereye çevirdi. Güneş yeni bir güne doğuyordu. O an, ruhunun derinliklerinden gelen son bir fısıltı daha duydu:
"Artık özgürsün."
Gül hafifçe gülümsedi. Artık o sesi duysa bile korkmayacaktı. Çünkü bu kez gerçeğin ne olduğunu çok net biliyordu: Gerçek, geçmişi affetmekti.
329🥀
Gül, mezuniyetinin üzerinden tam beş ay geçtiğini fark ettiğinde, şehir çoktan sonbaharın o vakur sessizliğine bürünmüştü. Kahverengi yapraklar kaldırımlarda yavaşça savruluyor, rüzgâr eski günlerden kalan bir şarkıyı fısıldıyor gibiydi. Yeni bir hayatın tam ortasındaydı; fakat içindeki bazı hikâyeler hâlâ yarım kalmıştı. O gün, tesadüf gibi görünen ama belki de kaderin ince bir oyunu olan o karşılaşma işte böyle başladı.
Beş Ay Önce
Güneş, sahili altın bir ışıkla boyuyordu. Deniz, parlak yansımalarla kıyıya vuruyor; hafif rüzgâr saçlarını okşuyordu. Gül, elinde telefonuyla birkaç adım ötede beklemekteydi. Kalbi hem merak hem de heyecanla hızla çarpıyordu.
"Aslan... Gerçekten buraya gelecek mi?" diye fısıldadı kendi kendine. Aylarca sadece yazıştığı, kelimelerden tanıdığı ama sesini hiç duymadığı o gizemli çocuk, artık ondan yalnızca birkaç adım uzaktaydı.Uzaktan, kırmızı oduncu gömleğiyle bir siluet belirdi. Uzun boylu, elleri rahatça cebinde yürüyen bu gencin derin ve kara gözleri, bir an sonra Gül’ü buldu.
Gül’ün üzerinde siyah-beyaz, uzun bir elbise vardı; rüzgâr elbisenin eteklerini hafifçe savurarak ona masalsı bir hava katıyordu.
330🌹
Aslan, adımlarını yavaşlatıp ona doğru yaklaşırken hafif bir tebessüm belirdi.
— "Gül..." dedi; sesi, rüzgârın arasında süzülen bir nefes gibiydi.
Gül’ün dudaklarından ise sadece tek bir kelime dökülebildi:
— "Aslan."
Bir süre öylece sustular. Sanki zaman, sadece o an için akmayı durdurmuştu. Dalgaların kıyıya vuran hafif sesi bile kalplerindeki o güm güm eden heyecanı bastıramıyordu.Aslan yanına gelince göz göze geldiler. O an Aslan, Gül’ün gözlerinde kendini buldu; bu bakış o kadar tanıdıktı ki sanki onu yıllardır tanıyor gibiydi. Kara gözlerdeki o gizemli derinlik, Gül’ü hem büyülemiş hem de hafifçe tedirgin etmişti.
— "Demek gerçekten geldin," dedi Gül, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak.
— "Söz vermiştim," diye yanıtladı Aslan, gözlerinin içiyle gülümseyerek.Aniden büyüyen bir dalga gelip ikisinin de ayaklarını ıslattı. Gül hafif bir refleksle geriye çekilirken Aslan sessizce güldü. Rüzgâr saçlarını savururken, etraflarındaki gün ışığı sahile apayrı bir sıcaklık katıyordu.Aslan cebinden küçük bir deniz kabuğu çıkarıp Gül’e uzattı:
— Bu... Çocukken bulduğum bir şeydi. Belki saçma gelecek ama seni görünce bunu sana vermem gerektiğini anladım."
Gül deniz kabuğunu aldı.
331🥀
Avucunun içine yayılan o tuz kokusu, kalbine kadar ulaştı. Bir an için sustular; sanki o an sadece deniz ve güneş konuşuyordu.
Gül o an fark etti ki bu karşılaşma sıradan bir buluşmadan ibaret değildi. Bir hikâyenin kapısı aralanmıştı ve güneşin altında ilk kıvılcım parlamaya başlamıştı.
Gül, deniz kabuğunu hâlâ avucunda sıkarak adımlarını Aslan’ınkilerle uyumlu hâle getirdi. İkisi de sessizdi; fakat bu sessizlik rahatsız edici değil, aksine tatlı bir merak ve heyecanla doluydu.
— "Deniz... Her zaman böyle sakin midir?" diye sordu Gül, hafifçe gülümseyerek.
Aslan başını hafifçe salladı; kara gözlerinde denizin derinliğiyle yarışan bir parıltı vardı.
— "Genellikle değil. Ama bugün senin yanındayken ekstra güzel görünüyor," dedi.
Sesi yumuşak ve sıcaktı. Gül istemsizce gülümsedi. Rüzgâr, saçlarını yüzünden uzaklaştırırken bakışları bir anlığına birbirine kilitlendi. İkisi de bu çekimin farkındaydı ama hiçbiri bu büyülü yürüyüşü bozmak istemiyordu.
— "Sen hep böyle insanı bekletip sonra mı gelirsin?" diye sordu Gül, ortadaki havayı yumuşatmak adına hafif bir şakayla.
— "Belki... Belki de beklemeye değer şeyler için böyledir," dedi Aslan, gözlerini bir an bile ayırmadan.
332🥀
Dalga sesleri arasında adımları yavaş yavaş aynı ritmi buldu. Ayakları köpüklerle ıslanan Gül, gülerek geriye çekilirken Aslan da onun yanında kararlı adımlarla yürümeye devam ediyordu.
— "Sana bir şey göstermek istiyorum," dedi Aslan aniden. Cebinden çıkardığı küçük bir kâğıdı ona uzattı.Gül kâğıdı aldığında, üzerinde deniz kabukları ve küçük çizgilerle yapılmış basit ama son derece zarif bir harita gördü.
— "Burası... Benim çocukken en çok vakit geçirdiğim yer," diye açıkladı Aslan.
Gül, gözlerini kısarak haritadaki detayları inceledi; içindeki merak günden güne, hatta dakikadan dakikaya büyüyordu.
— "O zaman bana rehberlik etmen gerekecek, değil mi?" diye sordu muzipçe.
— "Kesinlikle," dedi Aslan başını sallayarak.
Güneş, saçlarını altın rengine boyuyor, kara gözlerinde parıltılar bırakıyordu. Sahilde atılan o adımlar, iki ruhun güneşin altında yazmaya başladığı ilk sayfalardı.Aslan, sahil boyunca yürürken denizden esen esintiyi yüzünde hissetti.
Gözleri bir süre ufka takılı kaldıktan sonra yeniden Gül’e döndü.
— "Biliyor musun, buraya ilk geldiğim zamanlarda tek başıma oturur, saatlerce dalgaları izlerdim," dedi.
Gül’ün sesi hem meraklı hem de sıcaktı:
— "Tek başına mı?"Aslan hafifçe gülümsedi:
— "Evet... Deniz, sessizliğiyle insanı dinlendirir.
Ama bazen de insanı çok yalnız hissettirir."
333🥀
Gül, ayağının ucuyla kumu karıştırarak bir süre sessiz kaldı.
— "Yani burası senin gizli sığınağındı, öyle mi?
"Aslan başını sallayıp omuzlarını hafifçe kaldırdı.
— "Evet... Ama artık öyle değil. Şimdi burası seninle anlam kazanıyor."
Gül, yüzündeki o istemsiz gülümsemeyle arkasından bakakaldı. Aslan’ın kara gözleri bir yandan gizemli, diğer yandan son derece davetkârdı. Gül o an anladı ki bu çocuk, kelimelerin ötesinde çok daha derin bir dünya taşıyordu içinde.
— "Peki... Bana en sevdiğin o yeri gösterir misin?" diye sordu çekingen ama hevesli bir sesle.
— "Tabii," diyen Aslan, elini cebinden çıkararak yürüyüşünü Gül’ün yanına iyice yakınlaştırdı.
Kumların üzerinde yürürlerken adımları birbirine tamamen uyum sağlamıştı. Gül denizin o tuzlu kokusunu içine çekerken, Aslan’ın varlığı bu anı daha da büyülü kılıyordu.
— "Burası sadece denizle ilgili değil Gül," dedi Aslan aniden, gözlerini onun üzerinden çekmeden.
— "Nasıl yani?"
— "Burası benim hayal kurmayı öğrendiğim yer...
Ve sanırım artık yeni hayallerim seninle başlıyor."
Gül, kalbinin göğüs kafesine sığmadığını hissetti. Kara gözlerin derinliği ve sözlerin sıcaklığı sahilin huzuruyla birleşmişti.
Bu yürüyüş, iki ruhun birbirine ilk dokunuşuydu.
334🥀
Küçük dalgalar ayaklarına vurmaya devam ederken Gül, elbisesinin eteğini hafifçe yukarı kaldırıp Aslan’a baktı.
— "Sen biraz da eğlenceli bir çocukmuşsun demek," dedi.
Aslan oyunbaz bir bakışla kaşlarını kaldırdı:
— "Nasıl yani?"
— "Deniz kabuğu toplamak, haritalar çizmek... Bunlar bu kadar ciddiye alınacak şeyler mi?"
Aslan gözlerini kısıp gülümsedi.
— "Ciddiye almazsan hayattan bir şey anlamazsın... Hem seninle paylaşınca her şey daha eğlenceli hâle geliyor."
Gül’ün yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi.
— "Peki o zaman, şimdi bana ne göstereceksin?"
Aslan bir an durup elini denize doğru uzattı.
— "Bakalım... Belki seni en sevdiğim köşeye götürebilirim. Ama bir şartım var, yol boyunca yarışacağız."
— "Yarış mı?!" diye şaşkınlıkla nida attı Gül.
— "Evet!" diyerek hızla öne fırladı Aslan.
Gül kahkahalar atarak onun peşinden koşmaya başladı. Rüzgâr saçlarını savuruyor, denizin serin suları ayaklarını ıslatıyordu. Koşarken bakışları birbirine çarpıyor, neşeli kahkahaları sahilde yankılanıyordu.Nefes nefese kaldıklarında durdular; ikisi de yorgun ama son derece mutluydu. Aslan, Gül’e bakıp o derin gözleriyle gülümsedi.
— "Sanırım beklediğimden daha dişli bir rakipsin," dedi.Gül de aynı neşeyle karşılık verdi:
— "Belki bir dahaki sefere ben kazanırım."
O an sahil sadece kum ve denizden ibaret değildi artık; iki kalbin birbirine doğru attığı adımların şahidiydi.
335🥀
İlk bakışlar, ilk kahkahalar bir hikâyenin başladığını müjdeliyordu.
Aslan, Gül’ü kıyıdan biraz daha uzaklaştırarak kayalıkların arkasına yönlendirdi.
— "İşte... Burası benim saklı köşem," dedi.
Gül hayranlıkla etrafa baktı. Ufukta yükselen kayalıkların arasında, küçük ve korunaklı bir doğal koy gizliydi.
— "Gerçekten çok güzel... Burayı daha önce hiç fark etmemiştim," dedi.
Aslan başını salladı:
— "Çünkü burası gizliydi, sadece ben bilirdim. Ama şimdi seninle paylaşmak istedim."
Gül bir an duraksadı. Kalbi heyecanla çarpıyordu.
— "Deniz o kadar sakin ki insan burada saatlerce oturup kalabilir," diye mırıldandı.
Aslan eğilip yerden düz bir taş aldı ve taşı denizin üzerinde sektirerek fırlattı.
— "Ben de genellikle öyle yapardım. Taş fırlatır, dalgaların arasındaki o ritmi izlerdim."Gül, Aslan’ın hemen yanına, kuma oturdu.
— "Ve şimdi seninle birlikteyim... Sanırım dalgalar eskisinden daha hızlı geliyor," dedi hafifçe gülerek.Aslan, kara gözlerini Gül’e çevirdi:
— "Belki de sadece bizim için öyle geliyordur," dedi sessizce.O an doğanın kendi sesleri dışında her şey susmuştu; fakat bakışları kalplerindeki o ilk sıcaklığı sessizce birbirine aktarıyordu. Gül, ayağını yavaşça suya soktu.
— "Burası seninle birlikte çok daha özel oldu," diye fısıldadı.Aslan gülümseyerek başını salladı:
— "Belki de her saklı yer, doğru kişiyle paylaşıldığı zaman gerçek anlamını buluyordur."
Bir süre öylece, sessizce oturdular. Dalgaların dingin sesi, batan güneşin tatlı sıcaklığı ve rüzgârın serinliği... Her şey bu anı ölümsüz kılmak için bir araya gelmiş gibiydi. Gül, bu basit sahil yürüyüşünün aralarında sarsılmaz bir güven köprüsü kurduğunu hissediyordu.
336🥀
İlk buluşmanın heyecanı, yerini yavaşça derin bir bağa bırakıyordu.
Gül ansızın muzip bir hareketle ayağını suya vurarak Aslan’ın üzerine su sıçrattı. Aslan bu sürpriz hamle karşısında şaşkınlıkla gözlerini açtı, ardından neşeyle gülmeye başladı.
— "Hey! Bu büyük bir haksızlık!" diye bağırdı gülerek.
Gül kahkahalarla geriye kaçarken rüzgâr saçlarını yüzüne dağıtıyordu. Aslan da hemen atağa geçip ayağıyla Gül’ün üzerine hafifçe su fırlattı. İkisinin neşeli sesleri dalgaların sesine karışıyordu.Bir süre sonra üzerlerine tatlı bir dinginlik çöktü. Bu sessizlik artık bir yabancılığın değil, yakınlığın ifadesiydi. Gül, ıslak saçlarını kulağının arkasına iterek derin bir nefes aldı.
— "Sanırım bu, hayatım boyunca geçirdiğim en eğlenceli gün oldu," dedi içtenlikle.Aslan’ın gözlerinde sıcak bir güven vardı.
— "Ben de öyle hissediyorum... Ve inanıyorum ki bu sadece güzel bir başlangıç."
Güneş yavaş yavaş batıya doğru kayıp gökyüzünü kızıla boyarken, birbirlerine hafifçe yaslanmış hâlde sahilde oturuyorlardı. Gül, Aslan ile geçirdiği bu birkaç saatin, bazen bir ömre bedel olabileceğini düşünüyordu.Deniz kıyısında akşam rüzgârı sertleşirken yan yana yürümeye devam ettiler. Dalgalar artık ay ışığının altında gümüş bir şerit gibi parlıyordu. Gül, bir anda sessizliği bozarak sordu:— Biliyor musun, bu aralar aynaya baktığımda kendimi biraz... Şey gibi hissediyorum, dedi yüzünü buruşturarak.Aslan merakla kaşlarını kaldırdı:
— Ne gibi?
— Ne bileyim... Biraz fazla "pofuduk" galiba.
Aslan büyük bir kahkaha attı.
— Sen mi pofudaksın? Gül, sen o kadar narin ve hafifsin ki rüzgâr esse uçacaksın sanıyorum.
337🥀
Gül, gülmemek için dudaklarını ısırdı.
— Tabii tabii, senin o kaslı kollarına göre herkes hafiftir zaten.
— İstersen hemen test edelim, dedi Aslan; gözlerinde yaramaz bir parıltı belirmişti.Gül onun ne yapacağını anlayamadan, Aslan bir hamlede onu kollarının arasına alıp havaya kaldırdı.
— Asla yapmazsın demiştim! diye şaşkınlıkla haykırdı Gül, kahkahalar atarak.
— Yaptım bile, dedi Aslan gülümseyerek.
Gül, ilk başta inmek ister gibi kımıldansa da sonra o sıcak kucağın güven hissiyle kalakaldı. Kalbi delicesine çarpıyordu. Göz göze geldikleri o an, ikisinin de yüzündeki o oyuncu ifade yerini derin bir ciddiyete bıraktı. Rüzgâr saçlarını birbirine karıştırırken zaman yine durmuştu.Aslan, Gül’e hafifçe gülümsedi.
— Söyle bakalım... Hâlâ kendini pofuduk hissediyor musun?
Gül başını eğdi, yanakları çoktan kızarmıştı.
— Şu an... Sadece hafiflediğimi hissediyorum, dedi kısık bir sesle.Aslan onu yavaşça yere indirdi ancak ellerini belinden hemen çekmedi. Bakışları birbirine kilitlenmişti.
— Gül... dedi Aslan, sesi yumuşak ama son derece kararlıydı.
— Bazen birini taşıdığını sanırsın ama aslında o seni taşıyordur. Gül, kalbinin ritmini gizleyemedi.
338🥀
Dalgalar ayaklarına çarparken, deniz aralarındaki bu sessiz aşka şahitlik ediyordu. Gül, Aslan’ın elini tutmaya devam ederken içindeki ses ona şunları söylüyordu:
"Ne oluyor bana böyle? Onun yanındayken zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamıyorum. Sanki içimde çok uzun zamandır uyuyan bir şeyler uyanıyor. Bundan korkmalı mıyım, yoksa bu hissin güzelliğine kendimi bırakmalı mıyım?"
Aslan onun sustuğunu fark edip sordu:
— Ne düşünüyorsun yine? Daldın gittin.Gül gözlerini kaçırarak toparlanmaya çalıştı:
— Hiç... Sadece denizin sesini dinliyorum.
Aslan gülümsedi:
— Yalan söylüyorsun. Gözlerin denizde değil, kendi iç dünyanda.
— Beni fazla iyi okuyorsun, dedi Gül tebessüm ederek.
— Belki de artık okumuyorumdur... Ezberlemişimdir.
"Ezberlenmek" kelimesi Gül’ün içinde uzun süre yankılandı. Birinin seni gerçekten anlaması, saklamaya çalıştığın her duyguyu görebilmesi ne büyük bir lütuftu.
339🥀
Oturdukları yerde Aslan yavaşça Gül’e doğru eğildi; elleri nazikçe onun omuzlarını kavradı. Gül nefesini tutmuştu, kalbi göğsünde çırpınan bir kuş gibiydi.
— "Gül..." dedi Aslan, sesi neredeyse bir fısıltıdan ibaretti.
Aslan, Gül’ü kolları arasına alıp kendine çekti.
Dünya o an ikisi için durmuştu; ne dalgaların sesi ne de rüzgâr vardı. Aslan ona iyice yaklaştı, dudakları tam Gül’ün dudaklarına değmek üzereyken sert bir ses tonu yükseldi:
— "Hey! Oradakiler!"
Sahilin kenarından beliren güvenlik görevlisi onlara doğru yürüyordu.
— "Burada durmamanız gerekiyor, sahilde bu saatte oturmak yasak!" diye uyardı sertçe.
Gül ve Aslan mecburen birbirlerinden ayrılmak zorunda kaldılar. Gül, Aslan’ın kollarından sıyrılırken utançla karışık bir hayal kırıklığıyla gülümsedi. Aslan kara gözlerini ona dikip başını salladı:
— "Sanırım doğru zamanı biraz daha beklememiz gerekecek," dedi hüzünlü bir gülümsemeyle.
Güvenlik görevlisi uzaklaştıktan sonra sahilde yan yana yürümeye devam ettiler. Ancak ikisi de biliyordu ki o an, artık durdurulması imkânsız bir hikâyenin ilk gerçek kıvılcımıydı.Birkaç gün sonra parkta, eski bir ahşap bankta yan yana oturuyorlardı. Hafif rüzgâr kurumuş yaprakları yerlerde savuruyordu.
Gül, meraklı gözlerle yanındaki gence döndü:
— Komando olduğunu biliyorum Aslan... Askerlik çok zor olmalı, değil mi?
Aslan omuz silkti, gözlerindeki o derin bakışla cevap verdi:
— Evet, zordu. Ama insanı hem bedenen hem de zihnen çok güçlendiriyor. Sen de az çok tahmin ediyorsundur.
— Peki, görevlerin esnasında seni en çok zorlayan an neydi?
Aslan’ın gözleri bir anlığına uzaklara, gökyüzüne kaydı:
— Çok an vardı... Ama sanırım en zoru, arkadaşlarını korumak zorunda olduğun, çaresiz kaldığın anlardı. Bunu sadece yaşayan anlar.
340🌹
Gül, içindeki hayranlığı gizlemeden:
— Anlıyorum... Sen gerçekten cesur birisin Aslan, dedi.
Aslan bu övgü karşısında hafifçe gülümsedi ve cebinden telefonunu çıkardı:
— Bu anı ölümsüzleştirelim mi? Hadi, birlikte bir fotoğraf çekilelim.Gül çekingen bir tavırla başını geri çekti:
— Aa, hayır, ben fotoğraf çekilmeyi pek sevmem. Bugün biraz... Yalnızca anı yaşamak istiyorum.
Aslan nazikçe onun elini tuttu:
— Sadece tek bir kare, söz. Sonra istersen hemen silebilirsin.Gül, onun bu samimi ısrarına dayanamayıp elini onun avucunda bıraktı.
Aslan telefonu uzattı, Gül de ona doğru yaklaştı. Deklanşör sesinin duyulduğu o an, ikisinin de yüzünde utangaç ama içten bir gülümseme vardı.
Bu fotoğraf, sadece bir dijital kareden ibaret değildi; Aslan’ın geçmişinin gölgesini ve Gül’ün onu anlama çabasını ölümsüzleştiriyordu.Gül fotoğrafa bakarken içinden şunları geçirdi:
"Belki de bazı insanlar yaşadıkları acılarla olgunlaşır... Ve ben şu an onun bu derin dünyasından bir parçayı paylaşıyorum."
Fotoğraftan sonra Aslan arkasına yaslanıp telefonunu cebine koydu. Gül hâlâ elini çekmemişti.— Ne düşünüyorsun? diye sordu Aslan merakla.
— Hiç... Sadece anlattığın askerlik anılarını düşünüyordum.Aslan başıyla onu onayladı:
— Bazen yaşananlar, kelimelerden çok daha fazlasını anlatır. O karanlık dağ gecelerinde hep geride bıraktıklarımı ve arkadaşlarımı düşündüm. Kimseye anlatamadığım şeylerdi...
341🥀
Gül, onun bu hassas yönünü gördükçe ona daha çok bağlanıyordu.
— Peki... Bir gün bana diğer anılarını da anlatır mısın? diye fısıldadı utangaçça.
— Tabii... Zamanı geldikçe her şeyi seninle paylaşırım. Birlikte güleceğimiz, belki birlikte hüzünleneceğimiz anlarımız olur.
Gül, kalbinde filizlenen o sıcaklıkla yeni bir başlangıca hazır olduğunu hissetti. Parkın sessizliğinde, birbirlerini tanımanın o küçük ama devasa adımlarını atıyorlardı.Gül, bir süre sessiz kaldıktan sonra içini kemiren o zor soruyu sormaya karar verdi. Bakışlarını doğrudan Aslan’ın gözlerine dikti:
— Aslan... Sana bir şey sorabilir miyim? Orhan...
O neden intihar etti? Gerçekte ne oldu, asıl sebep neydi?Aslan’ın bakışları aniden yere indi. Yüzüne çöken o karanlık sessizlik birkaç saniye sürdü. Ardından derin bir iç çekerek Gül’e döndü:
— Orhan... Çok kırılgan, hassas biriydi Gül. İçinde biriktirdiği acılar, hayal kırıklıkları ve yalnızlık hissi onu çaresiz bir noktaya sürükledi. Ben... Elimden gelen her şeyi yaptım ama bazen insanın sırtındaki yük, taşıyabileceğinden çok daha ağır olur.Gül’ün yüreği sıkıştı, sesi kısıldı:
— Ama gerçekten bu kadar yalnız mıydı? Kimseye içini açamadığı için mi son verdi hayatına? Aslan hüzünle başını salladı:
— Evet, ne yazık ki etrafı kalabalık olsa da ruhu hep yalnızdı. Bazı acıları insan ne yazık ki sadece kendi içinde yaşar ve çözemediğinde o çaresizliğe teslim olur.Gül gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. İçinde bir şeylerin kırıldığını hissetse de sormaya devam etti.
342🥀
Aslan ise konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
— Bunu konuşmak benim için çok zor ama bilmeni isterim ki Orhan’ın hatırası, bana hayattaki insanların ne kadar incinebilir olduğunu ve yanımızdakilerin değerini bilmemiz gerektiğini her an hatırlatıyor.Gül, gözlerindeki anlayışla ona baktı:
— Teşekkür ederim bunu benimle paylaştığın için. Belki de konuşmak, insanın içindeki o ağır yükü biraz olsun hafifletiyordur.
Aslan, Gül’ün elini şefkatle sıktı. Paylaşılan bu ortak hüzün, aralarındaki bağı daha da bükülmez kılıyordu.
Güneş batarken parkın üzerine turuncu ve pembe tonlar hâkim olmuştu. Aslan hafifçe doğrularak cebinden araba anahtarını çıkardı:
— Hava kararıyor Gül, seni arabayla evine bırakayım mı? Geç kalmanı istemem.Gül, ani bir kararla inatçı bir ifadeye bürünerek başını iki yana salladı:
— Hayır, gerek yok. Kendi başıma dönebilirim. İstemiyorum Aslan.Aslan şaşırsa da kibarlığını bozmadı:
— Ama senin için daha güvenli olurdu, hem yolda biraz daha sohbet ederdik.Gül kararlı bir ses tonuyla kestirip attı:
— Hayır Aslan... Lütfen bu konuda bana ısrar etme. Ben kendi kararımı kendim verebilirim. Bugünlük böyle olsun.Aslan, onun gözlerindeki o bükülmez kararlılığı görünce üstelemedi:
— Tamam, sen nasıl istersen öyle olsun. Ama unutma, ne zaman ihtiyaç duyarsan ben hep buradayım.Gül telefonunu cebine koyarken ayağa kalktı:
— Teşekkürler. Şimdi gitmem gerekiyor.Aslan da ayağa kalktı ancak Gül’ün gitmesine tam olarak razı olmamış gibi hızlı adımlarla önüne geçti.
— Gül, dur... Gitmeni istemiyorum, dedi. Sesi hem kararlı hem de ricalarla doluydu.
— Aslan, az önce söyledim ya, kendi başıma gideceğim. Lütfen zorlaştırma.Aslan ona bir adım daha yaklaştı:
— Hayır, dinle beni... Seni böyle bırakıp gitmek istemiyorum. Bugün çok güzel bir gün geçirdik ve ben bunun burada bitmesini istemiyorum. Seninle yeniden, en kısa zamanda görüşmek istiyorum Gül.Gül’ün kalbi göğsünü dövüyordu ama sınırlarını korumakta kararlıydı:
— Ben de istiyorum Aslan... Ama bugünlük bu kadar. Lütfen beni anla.Aslan hafifçe gülümsedi:
— Anlıyorum... Ama sana söz veriyorum, bu sadece bir başlangıç.
343🥀
Bir şekilde yolum seni yeniden bulacak.Gül, onun bu sözleri karşısında yumuşasa da inatçı tavrından ödün vermedi:
— Belki... Ama şimdi gitmeliyim.Aslan, elini hafifçe Gül’ün omzuna koyup fısıldadı:
— Tamam... Ama bu vedanın bir son olmadığını ikimiz de biliyoruz.
— Bu bir veda değil Aslan. Her şey için teşekkürler, görüşmek üzere.
Gül, küçük bir tebessümle arkasını dönüp parkın çıkışına doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Aslan ise arkasından onu izlerken, içindeki o garip endişeye rağmen bir gün yollarının mutlaka yeniden kesişeceğinden emin gibiydi.Gül yürürken Aslan’ın o son sözleri kulaklarında çınlıyordu:
"Yolum seni bulacak..."
İçindeki ses durmaksızın soruyordu:
"Bu çocuk beni neden bu kadar kısa sürede bu kadar çok etkiledi? Onu sanki asırlardır tanıyor gibiyim. Hem çok güçlü hem de çözülmesi imkânsız bir gizem gibi...
“Evine varıp kapıyı arkasından kapattığında, sırtını kapıya yaslayarak derin bir nefes verdi. O an fark etti ki bedenler ayrılmış olsa da kalbinin büyük bir parçası o sahilde, Aslan’ın yanında kalmıştı. Bazı insanlar hayatımıza sadece geçip gitmek için değil, ruhumuzda silinmez izler bırakmak için girerlerdi. Gül gözlerini kapattı ve geleceğin onlara ne getireceğini bilmeden, içindeki o umutlu fısıltıyla karanlığa gülümsedi.
344🥀
Aslan, Gül’ün uzaklaşan adımlarını sessizce izliyordu. Rüzgâr hafifçe yüzünü yalayıp geçiyor, parkın sessizliğini sadece yaprakların hışırtısı bölüyordu. Genç kız köşeyi dönüp gözden kaybolana kadar bakışlarını ondan ayırmadı.
İçindeki o fısıltı yeniden konuştu:
“ Gitmesine izin verdin Aslan... Ama bu bir son değil. Sen de biliyorsun, o kızın kalbinde bir yer edindin. O da hissetti.
”Aslan derin bir nefes aldı; başını hafifçe kaldırıp gökyüzüne baktı.
“Orhan...” diye geçirdi içinden.
“Keşke sen de böyle bir huzur bulabilseydin. Bu kızda bir şey var, Orhan. Sende olmayan bir ışık... Belki de ben şimdi o ışığın peşindeyim.”
Bir an, Gül’le birlikte çektikleri fotoğrafı hatırladı. Elini cebine atıp telefonunu çıkardı ve ekrana baktı. Gül’ün utangaç ama içten gülümsemesi, o anı tüm sıcaklığıyla dondurmuştu.
“Güzel...” diye mırıldandı kendi kendine.
“Gerçekten güzel bir anı... Ama devamı da gelecek.”
Telefonun ekranındaki yüze son bir kez bakıp ekranı kapattı.
“Seninle yeniden karşılaşacağız Gül. Bu hikâye henüz bitmedi.”
Aslan arabasına doğru yürürken adımlarında sarsılmaz bir kararlılık vardı. Sürücü koltuğuna oturdu ve dikiz aynasından parka son bir kez baktı. Gözlerinde hem geçmişin hüznü hem de yeni bir başlangıcın kıvılcımı parlıyordu.Motoru çalıştırmadan önce elini direksiyona koyup derin bir nefes aldı:
“Bu defa kimseyi yarı yolda bırakmayacağım. Ne Gül’ü ne de kendimi.”
345🥀
Motorun gürültüsü parkın sessizliğini dağıtırken Aslan arabasıyla ağır ağır uzaklaştı. Arkasında, gün batımına karışan bir anı ve başlamaya hazırlanan bir hikâye bıraktı.
Evin kapısı yavaşça kapandığında içerideki sessizlik neredeyse kulak tırmalayıcıydı. Gül ayakkabılarını çıkardı, sırt çantasını kanepeye bıraktı ve paltosunu koltuğun üzerine fırlattı.
O kadar bitkindi ki oturmakla uzanmak arasında kararsız kaldı.Bir süre öylece durduktan sonra telefonunun titrediğini fark etti. Ekranda Aslan’dan gelen bir mesaj duruyordu.
“Bugün için teşekkür ederim. Fotoğrafı gönderdim.”
Gül’ün kalbi bir anda hızla çarpmaya başladı. Mesajı açtığında karşısına o fotoğraf çıktı:
Parkta, güneşin solgun ışığı altında yan yana oturdukları o an...
Aslan’ın eli onun elindeydi, gülümsemeleri birbirine karışmıştı.Gül’ün gözleri doldu.
“Ben neden reddetmeye çalıştım ki?” diye düşündü.
“Belki de korktum... Belki de aynı acıyı yeniden yaşamaktan çekindim...”
Yatağın kenarına ilişip telefonu avucunun içinde sıkıca tuttu. Aslan’ın o sakin ama kararlı bakışları hâlâ gözlerinin önündeydi; bu duruş Gül’ün içini hem ısıtıyor hem de ürkütüyordu.
Bir an telefonu kapatmak istedi ancak parmağı fotoğrafın üzerinde asılı kaldı.
346🥀
Ekrana biraz daha yaklaştı.
“Bu kadar kısa sürede birine alışmak normal mi?”Kendi kendine gülümsedi.“
Ne normal ki? Hayatın kendisi ne kadar normal?”
Pencereden dışarı baktığında, şehrin ışıklarının uzaklarda titrediğini gördü.
“Aslan...” diye fısıldadı.
“Yeniden karşılaşacağız, değil mi?”
Bir süre sonra ışıkları söndürüp yatağına uzandı. Fotoğraf hâlâ ekranında açıktı; göz kapakları ağırlaşırken bile parmakları ekrana dokunuyordu.
Uykuya dalmadan önce zihninde yankılanan son şey Aslan’ın sesi oldu:
“Bu sadece bir başlangıç.”
Gül, yüzünde hafif bir tebessümle gözlerini kapattı. Belki de gerçekten öyleydi.Sabahın ilk ışıkları perde aralığından süzülüp Gül’ün yüzüne vurdu. Odanın içi yavaş yavaş aydınlanırken genç kız gözlerini araladı. Bir an nerede olduğunu, dünkü gecenin gerçek olup olmadığını anlamaya çalıştı.Yastığının hemen yanında duran telefonunu aldı. Ekranı hâlâ açıktı; Aslan’la çektikleri o fotoğraf, sanki gece boyunca onu beklemişti.Gül telefona bir süre sessizce baktı. Fotoğraftaki gülümsemesi şimdi ona tuhaf geliyordu; ne tam mutlu ne de tam huzurluydu. Ancak Aslan’ın bakışlarıyla buluşan o ifadenin altında saklanan sıcak bir şey vardı: Samimiyet.
“Aslan... Seninle tanışmak bir tesadüf müydü, yoksa bir şeylerin başlangıcı mı?”
Telefonu göğsüne bastırdığında kalbinin ritmi hızlandı.
347🥀
İçini bir yandan merak, diğer yandan korku kaplıyordu.
“Ya o da giderse? Ya bir gün hiçbir açıklama yapmadan, tıpkı diğerleri gibi kaybolursa?”
Bu düşünceyle gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
“Hayır... Bu sefer öyle olmayacak. Artık kaçmayacağım. Ne olursa olsun, hissettiklerimden korkmayacağım.”
Yatağından kalktı ve perdeleri sonuna kadar açtı. Odaya dolan sabah ışığıyla birlikte içindeki karmaşa da biraz olsun dağıldı. Aynaya baktığında gözlerinde alışılmadık bir parıltı vardı; dünkü ürkek kız değil, daha kararlı ve ne istediğini bilen bir kadın duruyordu karşısında.Mutfağa geçip kahve makinesini çalıştırdı. Makineden yükselen buhar sesinin arasında düşünceleri yine Aslan’a kaydı.“Acaba şu anda ne yapıyorsun? O fotoğrafı sen de tekrar açtın mı, yoksa benim kadar önemsemedin mi?”Telefonuna uzandı, ekrana bakıp birkaç saniye düşündü. Mesaj yazmaktan vazgeçip fotoğrafa son bir kez baktı ve fısıldadı:
“Görüşeceğiz Aslan.”
Kahve kokusu odaya yayılırken Gül, hayatında ilk defa bir belirsizliğin bu kadar güzel koktuğunu fark etti.Aslan, sabahın erken saatlerinde gözlerini açtı. Yatağının başucundaki telefonda parıldayan fotoğraf, günün ilk gördüğü şeyi oldu.
348🥀
Gül’ün hafif utangaç ama samimi gülümsemesi, Aslan’ın kalbinde taze bir sıcaklık bırakmıştı.Derin bir nefes alarak telefonu eline aldı ve fotoğrafa bakarken içinden geçirdi:
“O kız... Onu sadece bir gün gördüm ama sanki uzun zamandır tanıyormuşum gibi. Bugün onu tekrar görmek istiyorum.”
Yataktan kalktı, yüzünü yıkayıp aynaya baktı. Bakışlarındaki kararlılığa sabırsızlık eşlik ediyordu.
“Bugün harekete geçeceğim, artık beklemek yok. Onu görmek için bir yol bulacağım.”
Arabasına bindiğinde aklında tek bir hedef vardı: Gül’ü bulup konuşmak. Parkta geçen o anlar, fotoğraf, banktaki sessizlik... Her şey zihninde bir film şeridi gibi akıyordu.Şehir yavaş yavaş uyanırken araba yolda süzülüyordu. Aslan direksiyon başında düşüncelere dalmıştı:
“Belki de bugün her şey değişecek. Belki de onun için doğru an, bu andır.”
Dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi ve kendi kendine fısıldadı:
“Gül... Hazır ol. Bugün seni göreceğim.”
Parkın sessizliği ve dünün anıları zihninde yankılanırken, içindeki kararlılık Gül’ü yeniden karşısında görme arzusuyla büyüyordu.
Gül, sabah rutinini tamamlamış, zihninde Aslan’ın bakışları ve fotoğrafın bıraktığı sıcak hisle evden çıkmıştı. Parkın girişine doğru yürürken farkında olmadan adımlarını yavaşlattı.Tam o sırada, yol kenarına bir araba yanaştı. Gözleri istemsizce arabanın içine kaydı ve direksiyondaki Aslan’ı gördü. Genç adam camdan ona bakıyordu; gözlerinde kararlı ama hafif bir tebessüm vardı.
Gül duraksadı, kalbi hızla çarpmaya başladı.
“Gerçekten geldi...” diye düşündü.
349🥀
Aslan arabadan inip parkın sessizliğinde yankılanan adımlarla Gül’e doğru yürüdü. Gül, bakışlarını ondan kaçıramadı; gözleri buluştuğunda temkinli de olsa hafifçe gülümsedi.
“Mikrop...” dedi Aslan; sesi yumuşak ama netti.
“Söylediğim gibi... Bunu bitirmeye niyetim yok. Bugün seni görmek istedim.”
Gül bir an sessiz kaldı. İçindeki korku ve merak birbirine karışmıştı.
“Aslan... Sen... Mikrop mu? Neyse... Burada olmak zorunda değildin ama geldin işte.”
Aslan hafifçe gülümseyerek adımlarını onunkilere uydurdu:
“Geldim, çünkü seninle konuşmak istiyorum. Dün bıraktığımız yerden devam etmek... Belki de yeni bir başlangıç yapmak için.”
Gül bakışlarını yere indirdi, derin bir nefes aldı. Ardından başını kaldırıp Aslan’a sıcak bir gülümseme gönderdi:
“Belki... Evet, belki konuşabiliriz.”
Parkın kenarında yavaşça yürümeye başladılar. Aralarındaki mesafe hem fiziksel hem de duygusal olarak daralıyordu. Attıkları her adım, birbirlerini tanımaya duydukları merakla aralarındaki bağı güçlendiriyordu.Gül içinden sessizce geçirdi:
“Belki de bazı insanlar hayatımıza tam zamanında girer. Ve bazen, her şeyi değiştirmek için sadece tek bir adım atmak yeterlidir.”
Düşen yaprakların arasında yürürken aralarındaki sessizlik artık rahatsız edici değil, aksine huzur vericiydi.
350🌹
Gül uzun bir süre düşündükten sonra sessizliği bozdu:
“Aslan... Sana bir şey soracağım ama yanlış anlamanı istemem. Bunu merakımdan değil, seni anlamak için soruyorum. Orhan’la ilgili anlattıkların... Onu kaybetmek zorunda kaldın, değil mi?”
Aslan bir an duraksadı, bakışları uzaklara dikildi. Derin bir nefes alıp anlatmaya başladı:
“Evet... Zor bir dönemdi. Komando olmak sadece fiziksel bir güç değil, aynı zamanda büyük bir zihinsel yük taşımaktır. Görev sırasında öyle anlar geliyor ki, hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide yürümek zorunda kalıyorsun. Orhan kendi iç savaşıyla başa çıkamadı. Ben elimden geleni yaptım ama bazen insanın yükü taşıyamayacağı kadar ağır olabiliyor.”
Gül, gözleri yerde, sessizce yürümeyi sürdürdü. Kalbi derin bir üzüntü ve empatiyle dolmuştu.
“O anları yaşamak, bunları anlatabilmek... Aslan hem çok güçlü hem de bir o kadar kırılgan bir insan,” diye fısıldadı içindeki ses.
Aslan, genç kızın durgunluğunu fark etmiş gibi hafifçe gülümsedi ve ekledi:
“Ama şunu öğrendim; insanların yanında olmak, onları anlamaya çalışmak... Bu, en az görevdeki cesaret kadar önemli. Ve sen, bugün burada yürürken bana bunu yeniden hatırlatıyorsun.”
Gül gözlerini kaldırıp Aslan’a baktı, yüzünde ince bir tebessüm belirdi.“
Belki de hayat, bazen bize tam olarak ihtiyacımız olan insanı getiriyordur.
351🥀
”Aslan başını salladı, gözlerindeki ifade ısınmıştı:
“Evet... Belki de. Ve ben bugün seninle yürüyebildiğim için gerçekten mutluyum.”
Güneşin solgun ışıkları altında, parkın sessiz yollarında yan yana yürürken paylaştıkları bu küçük sırlar aralarındaki bağı daha da büyüttü. Güven duygusu, parkın içine yayılan bir sıcaklık gibi kalplerine işliyordu.Yürüyüşlerini tamamladıktan sonra yol kenarındaki boş bir banka oturdular. Yaprakların arasından süzülen güneş ışığı yüzlerini aydınlatıyordu.Gül hafifçe gülümsedi:
“Hatırlıyor musun, dün sen fotoğraf çekilmek istediğinde ben karşı çıkmıştım?”
Aslan, gözlerindeki o tanıdık, alaycı bakışla hafifçe güldü:
“Evet, hatırlıyorum. Hâlâ kızgın mısın bana?”
Gül başını iki yana salladı ancak gülümsemesi daha da büyüdü:“
Belki biraz... Ama fotoğrafın güzel çıktığını itiraf etmeliyim.”
Aslan telefonunu çıkarıp dün çektikleri kareyi ekran getirdi:
“Bak, işte bu. Senin bu gülümsemen her şeye değer.”
Gül telefona bakarken bir an duraksadı. İçindeki ses yeniden fısıldadı:
“ Bu gülümseme bana bir şeyler söylüyor. Ne hissettiğimi tam olarak bilmesem de ondan etkileniyorum.”
Aslan, Gül’ün dalgın ve içten bakışlarını fark edince başını hafifçe yana eğdi:
“Biliyor musun, bazen bir fotoğraf her şeyi anlatır.
352🥀
Ama bazen de konuşmak, paylaşmak ve hisleri anında yaşamak çok daha önemlidir.”
Gül, derin bir nefes alarak gözlerini Aslan’dan ayırmadı:
“Evet... Dün senin yanında olmak, seninle konuşmak bana bambaşka hissettirdi. Bunu açıklamak zor ama benim için önemliydi.”
Aslan gülümseyerek telefonu kapattı ve cebine koydu:
“O zaman bundan sonra her fırsatta konuşacağız, birbirimizi tanıyacağız. Fotoğraflar bir kenarda dursun, gerçek anılar biriktirelim.”
Gül, içinde hem bir heyecan hem de hafif bir korkuyla başını salladı. Ancak o an anladı ki Aslan’la aralarındaki bu bağ sadece bir başlangıçtı ve her adımda daha da derinleşecekti.Bankta otururlarken düşen yaprakların hışırtısı, ikisi için açılan bu yeni sayfanın sessiz melodisi gibiydi.Gül bankta otururken hafifçe öne doğru eğildi, saçları omzundan aşağı döküldü. Aslan, aralarındaki mesafeyi kapatarak elini yavaşça Gül’ün elinin üzerine koydu.Gül hafifçe irkildi ama elini geri çekmedi. Onun sıcaklığını hissettiğinde kalbi göğüs kafesine sığmaz oldu.
“Bu ne tuhaf bir his...” diye düşündü. “Hem güven veriyor hem ürkütüyor. Ama galiba sevmek böyle bir şey...”
Aslan bakışlarını Gül’ün gözlerine dikti, dudaklarında huzurlu bir tebessüm vardı:
“Sadece... Yanında olduğumu hissetmeni istedim, Gül.”
Gül, kalbinin hızlı atışını gizlemeye çalışarak başını salladı:“
Evet, hissediyorum. Ama bu... Çok karmaşık bir durum.”
Aslan, elini bırakmadan başını hafifçe yana eğdi:
“Karmaşık olan her şey her zaman en değerli olanıdır. Ve ben bu karmaşayı seninle yaşamaya hazırım.”
Gül derin bir nefes alıp gözlerini kapattı ve sessizce gülümsedi.
“Belki de bazen sadece kalbinin sesini dinlemelisin.
353🥀
Ve ben bunu Aslan’la yapmak istiyorum,” diye geçirdi içinden.Bir süre öylece, sessizce oturdular. Birleşen ellerinin sıcaklığı, kelimelerin ötesinde bir bağ kurmuştu aralarında.Gül kendi kendine mırıldandı:
“Bu sadece bir başlangıç... Ama sanırım kendimi hazır hissettiğim ilk başlangıç.”
Aslan, genç kızın bakışlarındaki kararlılığı görünce içini tatlı bir heyecan kapladı:
“O zaman birlikte ilerleyeceğiz Gül. Adım adım.”
Banktan kalkıp yeniden yürümeye başladıklarında ayak sesleri parkın sakinliğinde düzenli bir ritim tutturmuştu. Gül, elini hâlâ Aslan’ın avucunda tutmanın verdiği huzurla sordu:
“Dün askerlikten bahsetmiştin... Bazen çok ağır geldiğini söylemiştin. Neler yaşadın orada?”
Aslan bir an düşündükten sonra sakin bir sesle yanıtladı:“
Bir gece görevdeyken, arkadaşlarımın güvenliği için gözümü bile kırpmamıştım. Attıkları her adım, aldıkları her nefes bana bağlıydı. O anlarda insanın aynı anda hem ne kadar güçlü hem de ne kadar kırılgan olabileceğini anlıyorsun.”
Gül adımlarını yavaşlatıp ona hayranlıkla baktı:
“Çok zor olmalı... Ama sen tüm bunları atlatıp hâlâ dimdik ayakta kalabilmişsin. Bu gerçekten etkileyici.”
Aslan başını hafifçe öne eğdi, gözlerinden gelip geçen hüzün saniyeler içinde kayboldu:
“Zor ama öğreticiydi. İnsan kendi sınırlarını ve sevdiklerinin değerini ancak o zaman anlıyor. Orhan’ı kaybettiğimde de bunu fark ettim. İnsan bazen yanı başındakileri göremiyor, ta ki onları kaybedene kadar.”
Gül duraksadı ve anlayışla başını salladı:
“Anlıyorum...
354🥀
Hayat senin için hep bir mücadele olmuş. Ama bu mücadele seni hem güçlü hem de daha dikkatli bir insan yapmış.”
Aslan’ın bakışları Gül’ün gözlerinde kenetlendi:
“Evet... Ve bugün seninle burada yürürken geçmişin ağırlığını geride bıraktığımı hissediyorum. Seninle konuşmak, nefes almak gibi.”
Gül içten bir nefes alıp elini daha sıkı tuttu:
“O zaman bugünkü yürüyüşümüz sadece parkta atılan bir tur değil; geçmişin yüklerinden sıyrılmak gibi olsun.”
Aslan, gözlerindeki sıcak ve samimi ifadeyle onayladı:
“Evet... Ve bu yürüyüş yeni bir başlangıcın ilk adımı. Seninle paylaştığım her anın farkındayım.
”Parkın yolunda ilerlerken Aslan elini hafifçe Gül’ün omzuna koydu:
“Hadi ama, biraz hızlan. Yoksa seni yine fotoğraf karesine sığdıramayacağım.”
Gül gözlerini devirerek hafif bir kahkaha attı:
“Fotoğraf bahane, sen peşimi bırakmıyorsun. Seninle yürümek de maratona çıkmak gibiymiş.”
Aslan alaycı bir ifadeyle takıldı:
“Maraton mu? Yürürken bile yanımda olmak istemeni sağlayacak kadar kararlıyım işte, fena mı?”
Gül durup omuz silkti:
“Belki... Ama hızlanmak senin işin olsun, ben kendi tempomla geliyorum.”
Aslan hafifçe öne eğilip muzip bir hareketle şaka yaptı:
“Sana söz, seni geçmeyeceğim. Ama sen durma, nasıl olsa yakalarım!”
Gül, gülümsemesini saklamadan yürümeye devam etti:
“Yakalayabilir misin bakalım? Geçen sefer de peşimden koşmuştun, hatırlarsan.”
Aslan net bir kahkaha attı:
“Evet, hatırlıyorum.
355🥀
Ama bu sefer farklı olacak, bu sefer ben kazanacağım.”
Gül adımlarını hızlandırınca Aslan da ona ayak uydurdu. Parkın sessiz yolları, birbirlerine meydan okuyan iki insanın neşeli gülüşmeleriyle şenlendi. Biraz sonra durup nefeslendiklerinde, kahkahaların yerini alan sessizlik aralarındaki bağı daha da samimi kıldı.
Gül içinden, “Bu tuhaf ama çok güzel bir his. Hem eğlenceli hem güven verici. Onun yanında olmayı gerçekten seviyorum,” diye geçirirken; Aslan da, “Gül... Seninle her şey hem çok kolay hem çok özel. Bu sadece bir yürüyüş değil, bizim hikâyemizin ilk neşeli adımları,” diye düşünüyordu.Parkın daha tenha bir köşesine geldiklerinde durdular. Artık sadece yürümüyor, tamamen birbirlerine odaklanıyorlardı.Gül başını hafifçe yana eğip sordu:
“Dün çektirdiğimiz o fotoğrafı düşündüm. Sadece bir kare ama sanki çok şey anlatıyor.”
Aslan tebessümle yanıt verdi:
“Evet, fotoğraflar bazen kelimelerin bittiği yerde konuşur.
356🥀
Ama senin yanında olmak, hisleri paylaşmak her kareden daha değerli.”
Gül derin bir nefes alarak fısıldadı:
“Seninle konuşurken geçmişin yüklerini unutuyorum. Sanki artık yalnız değilmişim gibi hissettiriyor.”
Aslan elini sıkıca tutarak gözlerinin içine baktı:
“İşte bunu duymak benim için her şeye bedel. Seninle yürümek, gülmek, konuşmak... Hepsi birer başlangıç. Ben hep senin yanında olmak istiyorum, Gül.”
Gül, yüzündeki utangaç ama güven dolu ifadeyle gülümsedi:
“Bence de bu yürüyüş sıradan bir tur değildi. Bir başlangıç olabilir, evet.”
Aslan kararlı bir şekilde başını salladı:
“O zaman bu başlangıcı birlikte yaşayacağız. Adım adım, her anın kıymetini bilerek.”
Parkın sessizliğinde bir an duraksayan Aslan, derin bir nefes alıp Gül’e döndü.
“Gül... İzin verirsen sana sarılmak istiyorum.”
Gül bir an tereddüt etse de geri çekilmedi. İçindeki çekingenliğe ortak olan o heyecan verici güven duygusuna teslim oldu. Aslan, kollarını nazikçe genç kızın omzuna doladı; Gül de başını onun göğsüne yasladı. Rüzgârın hışırtısı arasında kelimeler anlamını yitirmişti. Gül, başı hâlâ onun göğsündeyken fısıldadı:
“Teşekkür ederim... Bu, çok iyi hissettirdi.”
Aslan başını onun saçlarına yasladı:
“Ben de iyi hissediyorum. Senin yanındayken her şey çok daha kolay.”
Bir süre öylece kaldıktan sonra Aslan yavaşça geri çekildi, Gül’ün elini tutarak gözlerine baktı:
“Şimdi sana bir şey soracağım... Seni eve bırakmamı ister misin?”
Gül başını hafifçe öne eğdi:“
Aslan... Bunu konuşmamız gerek. Dün seni geri çevirmiştim ama bugün daha farklı hissediyorum.”
Aslan’ın yüzündeki tebessüm netleşti:
“Anlıyorum... Ama bugün seni bırakıp gitmek istemiyorum.
357🥀
Nasıl gitmek istersen; yürüyerek ya da arabayla, karar senin.”
Gül’ün gözlerinde kararlı bir güven ışığı parladı:
“Senin yanında kalmak istiyorum. Ama bu sefer baskıyla değil, tamamen kendi isteğimle karar veriyorum.”
Aslan memnuniyetle başını salladı:
“Elbette, bu tamamen senin kararın. Ben sadece yanında olmak istiyorum.”
Gül hafifçe gülümseyip başıyla onayladı:
“O zaman gelebilirsin. Evime kadar birlikte gidelim.”
Arabanın motoru hafif bir uğultuyla çalıştı. Aslan direksiyona geçerken Gül de yanındaki koltuğa yerleşti; elleri hâlâ birbirine değiyordu.“
Bugün parkta yürürken ve bankta otururken hissettiklerim...” dedi Gül, gülümseyerek.
“Gerçekten çok farklıydı. Sanki birbirimizi uzun zamandır tanıyor gibiydik.”
Aslan gözlerini yoldan ayırmadan hafifçe başını salladı:“Evet, ben de aynı şeyi hissettim. Bazen tek bir gün, yıllarca sürecek bir bağın temeli olabilir. Seninle o günü yaşamak bunu özel kıldı.”
Gül, bakışlarını ön cama çevirip derin bir nefes aldı:
“Geçmişin yükleri bazen insanı nefessiz bırakıyor ama senin yanındayken hepsi hafifledi. Sanki güvenli bir liman bulmuş gibi hissettim.”
Aslan direksiyonu daha sıkı kavrayarak Gül’e döndü:
“İşte tam da bu yüzden buradayım. Geçmişi ve geleceği bir kenara bırakıp sadece senin yanında olmak için. Şu an önemli olan, bu anı seninle paylaşmak.”
Gül’ün gözlerinde sıcak bir ifade belirdi:
“Evet... Seninle olmak garip bir şekilde hem çok heyecanlı hem de çok huzurlu.”
Aslan dikkatle yolu kontrol ederken gülümsedi:
“Bazen kelimeler yetersiz kalır Gül.
358🥀
Ama elini tutmak, yanında olduğunu bilmek yeterlidir.”
Gül, Aslan’ın elini daha sıkı kavradı:
“Ben de tam olarak bunu hissediyorum. Belki de bu gerçekten bir başlangıçtır.”
Araba yavaşça evin önüne gelip durduğunda ikisi de birkaç saniye sessizce birbirine baktı.
“Geldik...” dedi Aslan; sesinde hem bir sıcaklık hem de hafif bir ayrılık hüznü vardı.
“Ama sadece buraya kadar değil, bundan sonra da hep yanında olmak istiyorum.”
Gül’ün kalbi hızla çarparken yüzünde koruduğu gülümsemeyle yanıt verdi:
“Biliyorum ve ben de bunu istiyorum. Ama her şey yavaş yavaş, adım adım olmalı.”
Aslan anlayışla başını salladı:
“Adım adım... Birlikte.”
Gül elini yavaşça çekip kapıya yöneldi. Gitmeden önce Aslan’ın gözlerinin içine baktı:
“Bugün için teşekkür ederim.”
Aslan başını hafifçe eğdi:
“Ben teşekkür ederim Gül. Senin yanında olmak her şeye değerdi.”
Gül derin bir nefes aldı:
“Yavaş yavaş, adım adım... Unutma.”
Aslan elini son bir kez sıkıp gülümsedi:
“Unutmam. En kısa zamanda tekrar görüşeceğiz. Sen hazır olduğunda ben hep hazır olacağım.”
Gül arabadan inip eve girdi. Arkasında arabanın uzaklaşan hafif uğultusu kaldı. Kapıyı kapattığında evin sessizliği odanın içine çöktü.Yalnız kaldığında derin bir nefes alıp telefonunu eline aldı. İçten gelen bir tebessümle düşündü:
“Bugün her şey garip ama çok güzel bir şekilde değişti. Aslan gerçekten bambaşka biri. Güven veriyor ama aynı zamanda beni heyecanlandırıyor.
359🥀
Kalbimin neden bu kadar hızlı çarptığını şimdi anlıyorum.”
Yatağın kenarına oturup pencereden dışarı bakarken parktaki anları, tavla oynayışlarını zihninde yeniden canlandırdı.
“Belki de hayat, tam ihtiyacın olan insanı doğru zamanda karşına çıkarıyordur. Ve ben galiba onu buldum.”
Gül telefonu masaya bırakıp ışıkları söndürdü ve yatağına uzandı. Kalbinin hızlı atışları, yerini umut dolu bir huzura bıraktı. Yarın her şey yeniden başlayacaktı ama bu sefer çok farklı olacaktı. Gözlerini kapattığında Aslan’ın bakışları, gülümsemesi ve ellerinin sıcaklığı zihnindeki tazeliğini koruyordu.Sabahın ilk ışıkları odanın içine süzülürken Gül gözlerini açtı. Dünkü anılar hâlâ taptazeydi. Telefonunu eline aldığında Aslan’dan gelen mesajı gördü:
“Günaydın Gül. Dün çok güzel bir gündü. Bugün de seninle konuşmak istiyorum. Bir kahve içmeye vaktin var mı?”
Gül’ün içini tatlı bir heyecan dalgası kapladı. Hemen yazmaya başladı:
“Günaydın... Evet, olur. Saat kaçta buluşalım?”
Aslan’ın yanıtı gecikmedi:
“Öğle vakti parkta buluşalım. Dün yürüdüğümüz yoldan başlarız, ne dersin?”
Gül telefonu kapatıp derin bir nefes aldı.
“Bir kez daha... Ve bu defa gerçekten adım adım ilerleyeceğiz. İçimdeki bu heyecanla onu görmek için sabırsızlanıyorum,” diye mırıldandı.
Hızla hazırlanıp dışarı çıktı. Her hareketi, Aslan’la geçireceği zamanın özeniyle doluydu. Park yoluna doğru yürürken kalbi tatlı bir telaşla çarpıyordu. Parkın girişine geldiğinde gözleri uzaklara daldı:
“İşte yeniden başladık... Ama bu sefer ikimiz için de çok özel olacak.”Aslan, parkın köşesindeki banka yaslanmış, gözleri yolda onu bekliyordu.
360🌹
Arada bir telefonuna bakarak zamanı kontrol ediyordu. Uzaktan Gül’ün göründüğünü fark edince yüzündeki tebessüm netleşti, kalbi hızlandı. Duruşu rahat ve kararlıydı.Gül yanına ulaştığında Aslan hafifçe öne doğru eğildi:
“Günaydın Gül. Parkın kralı seni bekliyordu ama galiba dişli bir rakip buldu kendine.”
Gül gözlerini devirerek gülümsedi:
“Parkın kralı mı? Seninle yürümek bir krala eşlik etmek gibi mi hissettirmeli yani?”
Aslan alaycı bir tavırla omuz silkti:
“Belki de... Kral ve kraliçe yan yana yürüyebilir, fena mı?”Gül net bir kahkaha attı:
“Pekala... Ama yürüyüşün temposunu kraliçe belirler, anlaştık mı?”
Aslan telefonunu cebine koyarken eğildi:
“Anlaştık. Ama dün yarım kalan o fotoğraf savaşını unutma, bu sefer kazanmaya kararlıyım.”
Gül, elini hafifçe Aslan’ın omzuna dokundurdu:
“O zaman savaş başlasın, ama bil ki ben kolay pes etmem!”
Parkta yan yana, adımları birbirine uyumlu bir şekilde yürümeye başladılar.
Gül içinden, “Her şey garip ama bir o kadar güzel ilerliyor. Aslan’ın yanında olmak her anı anlamlı kılıyor,” diye geçirirken; Aslan da, “Gül... Seninle bu küçük şakalaşmalar bile çok özel. Her adımda seni daha çok tanımak istiyorum,” diye düşünüyordu.Yürürlerken Aslan aniden durup telefonunu çıkardı:
“Dur bakalım, bu anı ölümsüzleştirelim. Söz veriyorum, sadece tek bir kare.”
361🥀
Gül hafifçe kaşlarını çattı:
“Yine mi fotoğraf? İstemediğimi biliyorsun.”
Aslan, ısrarcı ama nazik bir bakışla onun elini tuttu:
“Sadece bir kez... Bunu birlikte yapacağız ve çok güzel olacak, söz veriyorum.”
Gül kısa bir tereddütün ardından elini Aslan’ın güven veren avucuna bıraktı. Yan yana geldiklerinde Aslan elini onun omzuna koydu; deklanşörün sesi duyulduğu an ikisinin de yüzünde son derece doğal ve içten bir gülümseme vardı.
Gül, utangaç ama sıcak bir bakışla sordu:
“Pekala, bu seferlik güzel oldu. Ama bunu bana zorla yaptırdığını unutmayacağım.”
Aslan keyifle güldü:
“Öyle olsun bakalım... Ama bu kare bizim için unutulmaz bir hatıra olacak. Senin gülümsemen her şeye değer.”
Gül derin bir nefes alarak mırıldandı:
“Senin yanındayken kendimi hem çok eğleniyor hem de çok huzurlu hissediyorum.”
Aslan bakışlarını ondan ayırmadan konuştu:
“İşte bu hissi seninle paylaşmak her şeyi değerli kılıyor. Dün de bugün de seninle geçirdiğim her an benim için çok kıymetli.”
Gül elini hafifçe sıkarken içinden geçirdi:
“Bu bağ sadece bir arkadaşlık değil; içinde derin bir güven, merak ve büyük bir heyecan barındırıyor. Seninle her şey çok farklı ama çok doğru hissettiriyor, Aslan.”
Elleri yan yana, düşen yaprakların arasında yürümeye devam ettiler. Aralarındaki o tatlı sessizlik ve neşeli mırıltılar, ilişkilerini çok daha derin bir boyuta taşıyordu.Aslan, Gül’ün elini nazikçe kavrayıp gülümsedi:
“Bugün sadece parkta yürümek yetmez. Sana daha özel bir yer göstereceğim. Sahilin hemen altındaki o küçük kafeye gitmeye ne dersin?”
Gül şaşkınlıkla sordu:
“Sahilin altındaki kafe mi? İlk defa duyuyorum.
362🥀
Ne yapacağız orada?”
Aslan muzip bir bakış fırlattı:
“Biraz deniz havası alacağız, kahve içeceğiz...
Ve tabii ki tavla oynayacağız.”
Gül’ün gözleri hayretle açıldı:
“Tavla mı? Ama ben hiç oynamayı bilmem ki!”
Aslan gülümsedi:
“Hiç önemli değil, ben öğretirim. Tabii kaybetmeyi göze alabiliyorsan...”
Kısa süre sonra sahilin altındaki o şirin kafeye ulaştılar. Hafif esen rüzgâr denizin iyot kokusunu içeri taşıyordu. Kafenin sıcacık ve samimi bir havası vardı. Köşedeki masalardan birine oturduklarında Aslan tavlayı masaya bıraktı:
“Hazır mısın acemi?”
Gül, tedirgin ama meraklı bir şekilde başını salladı:
“Hazırım... Ama kaybedersem her hamleyi tek tek anlatacaksın, ona göre.”
Oyun başladığında Gül ilk başlarda hamle yaparken tereddüt etse de Aslan büyük bir sabırla ona her taşın hareketini ve zarların mantığını anlattı. Zaman geçtikçe Gül oyunu kavramaya başladı; zihnini açan bu rekabet onu fazlasıyla eğlendiriyordu. Aslan ise her fırsatta ona takılmayı ihmal etmiyordu:
“Aman dikkat et, bu hamle seni oyundan koparabilir.”
Gül kararlı bir ifadeyle gülümsedi:
“Belki de bu sefer kazanan ben olurum, ne dersin?”Nihayet oyunun sonuna doğru Gül, hiç beklenmedik stratejik bir hamleyle Aslan’ı mağlup etti. Aslan şaşkınlık ve keyifle ellerini havaya kaldırdı:
“Ne? Bu imkânsız! Hayatında ilk kez tavla oynayan biri beni nasıl yenebilir?”Gül gülerek omuz silkti:
“Demek ki bazen acemi şansı dedikleri şey gerçek oluyormuş.”
Aslan tebessümle başını sallayıp elini onun elinin üzerine koydu:
“Tebrik ederim şampiyon. Ama unutma, bir sonraki maçta bunun rövanşını alırım.”
363🥀
”Gül kahkahalar eşliğinde zarları toplarken yanıt verdi:“Rövanşı almayı deneyebilirsin tabii, ama bugünün kazananı benim.”
Kafenin içi denizin sesi ve neşeli tavla kahkahalarıyla dolarken, aralarındaki bağ çok daha güçlü ve samimi bir hâl aldı.Masadan kalkıp dışarı çıktıklarında rüzgâr saçlarını uçuşturuyor, gün batımı ise gökyüzünü muazzam bir turunculuğa boyuyordu.“Burası gerçekten büyüleyici...” dedi Gül, gözlerini ufka dikerek.
“Tavla da ilk deneyimim olmasına rağmen harikaydı.”Aslan onun yanındaki yerini alırken gülümsedi:
“Evet... Ama benim için asıl güzel olan seninle burada olabilmekti. Kazanmak ya da kaybetmek önemli değil; önemli olan bu zamanı paylaşmaktır.”Gül başıyla onayladı:
“Biliyorum... Ama bu oyun sanki bizim aramızdaki bağın bir simgesi oldu. İlk defa denedim, seni yendim ve kendimi garip bir şekilde güçlü hissettim.”
Aslan, hayranlık dolu bakışlarını genç kıza çevirdi:
“O zaman bugün sadece sen kazanmadın, bizim aramızdaki güven ve eğlence dolu bu bağ da kazandı.
”Deniz kenarında yürürlerken Gül, elini Aslan’ın eline yaklaştırdı:
“Senin yanındayken gün batımı, rüzgâr ve kahkahalar bile çok daha anlamlı geliyor bana.
”Aslan nazik bir ifadeyle konuştu:
“Ben de seninle her anı böyle paylaşmak istiyorum Gül. En küçük şeyler bile senin varlığınla devasa bir anlam kazanıyor.”
364🥀
Gül gözlerini gün batımına çevirip fısıldadı:
“Belki de hayat, bazen tam ihtiyacın olan insanı karşına çıkarıyordur. Bunu tüm kalbimle hissediyorum.
”Gün batımının o sıcak, turuncu ışıkları altında sessizliği ve paylaştıkları duyguları hissederek yürüdüler. Birleşen ellerinin sıcaklığı, rüzgârın melodisi ve dalga sesleri o günü unutulmaz kılan en güzel detaylardı.Gece şehre çökerken sahilden ayrılıp arabaya bindiler. Yol boyunca her ikisi de günün güzelliğini sindirmek istercesine sessiz kalmayı tercih etti.Gül’ün evinin önüne geldiklerinde Aslan ona doğru döndü:
“Bugün seninle olmak gerçekten nefisti Gül.
”Gül sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi:
“Benim için de öyleydi, çok teşekkür ederim.”
Aslan bir an duraksadıktan sonra uzanıp Gül’ü içtenlikle kucakladı. Gül de bu sarılmaya aynı sıcaklıkla karşılık verdi. Kalplerinin ritmi, aralarındaki o güçlü sessiz bağın en net kanıtıydı.“Bunu sakın unutma...” dedi Aslan, gözlerini onun gözlerinden ayırmadan.
“Çok yakında yeniden görüşeceğiz.”
Gül başını salladı:
“Biliyorum ve ben de sabırsızlanıyorum. Ama unutma; adım adım...”
Araba yavaşça sokaktan uzaklaşırken Gül kapıyı açıp evine girdi. Loş ışıkların altındaki o tanıdık sessizlik karşıladı onu.
365🥀
Odasına geçip yatağının kenarına oturdu ve gözlerini kapattı.
“Bugün sıradan görünen ama benim için çok özel olan bir gündü. Parktaki yürüyüş, tavla, sahil... Aslan’ın yanında olmak hem kalbimi hızlandırıyor hem de ruhuma muazzam bir huzur veriyor. Hayat bana tam ihtiyacım olan insanı getirdi, buna artık eminim.”
Yatağına uzanan Gül’ün dudaklarında o günün neşeli tebessümü asılı kalmıştı. Zihninde gün batımının renkleri, kazandığı tavla oyunu ve Aslan’ın ellerinin sıcaklığı vardı.Bu, muhteşem bir başlangıçtı ve o artık hazırdı. Kalbindeki o taze yakınlığın sıcaklığıyla huzurlu ve derin bir uykuya daldı.
Telefonu kapatıp odasına çekildi. Aynada kendine baktı; yüzünde farkında olmadan beliren o sıcak gülümsemeyi gördü. Belki de uzun zamandır ilk defa birine bu kadar içten gülümsüyordu.O gün kafede de dalgındı. Yeşim onu hemen fark etti:
— Ne oldu sana böyle? Yüzün gülüyor ama başka bir şey var o bakışta. Gül şaşırmış gibi yaptı, sonra dayanamayarak fısıldadı:
— Aslan’la dün deniz kenarına gittik. Uzun uzun yürüdük, konuştuk... Güzel bir gündü.Yeşim’in gözleri parladı:
— Gül! Nihayet hayatına biraz renk girdi. Hadi anlat, her şeyi!Gül hafifçe utanarak gülümsedi, saçlarını kulağının arkasına itti:
— Çok fazla bir şey olmadı aslında.
366🥀
Sadece… Onun yanında iyi hissettim.
Yeşim başını eğip onu süzdü:
— Bu “sadece iyi hissettim” kısmı, genelde bir hikâyenin başladığı nokta olur.Gül sessizce gülümsedi. Belki de Yeşim haklıydı. Belki de gerçekten bir şeyler başlamıştı.O akşam odasında pencereden dışarı bakarken denizden esen rüzgârı hissetti. Elinde Aslan’ın mesajı, kalbinde belirsiz ama umut dolu bir his vardı. Gün batımı yine turuncuya dönüyordu; tıpkı o günkü gibi.
“Hafta sonu…” diye mırıldandı kendi kendine.
“Belki bu sefer, gerçekten bir şeyler değişir.”
Sahil, gün batımına yaklaşırken kalabalıkla dolmuştu. Renkli ışıklar, rüzgârda dalgalanan bayraklar ve uzaktan gelen gitar tınıları havayı neredeyse büyülü kılıyordu. İnsanlar kumların üzerinde dans ediyor, kahkahalar dalgaların sesine karışıyordu.Gül, kalabalığın arasından yürürken etrafındaki enerjiyi hissetti. Üzerinde sade ama göz alıcı bir elbise vardı, saçlarını ise doğal hâlinde bırakmıştı. Kalbi biraz hızlı atıyordu; hem müziğin coşkusundan hem de birazdan Aslan’ı görecek olmanın heyecanından...Birden kalabalığın arasından bir ses yükseldi:
— Gül! Buradayım!Aslan, sahnenin yakınında el sallıyordu. Üzerinde beyaz bir tişört ve kot ceket vardı; rahat ama dikkat çekici görünüyordu. Gül istemsizce gülümsedi ve ona doğru yürüdü.
— Geldin demek, — dedi Aslan. Sesi gürültüye rağmen netti.
— Kaçırır mıyım? — diye karşılık verdi Gül. Gülümsemesiyle birlikte gözleri de parladı.Kalabalığın arasında yan yana yürüyüp müziğin ritmine kaptırdılar kendilerini. Sahnedeki grup tempoyu artırdıkça Gül’ün kalbi de bu ritme ayak uyduruyordu. İnsanlar zıplıyor, eller havaya kalkıyor, kahkahalar etrafa yayılıyorlardı.
367🥀
Bir an Aslan, Gül’ün elini tuttu ve onu sahneye daha yakın bir tarafa çekti:
— Hadi, eğlenelim biraz!
— Aslan! Rezil olacağız!
— Bırak rezil olalım, eğlenelim yeter!
Gül önce çekindi ama sonra o da gülmeye başladı. Müziğin temposu arttıkça kendini ritme bıraktı. Dalgaların kıyıya vurduğu, ışıkların denizde yansıdığı o an, her şeyiyle gençliğe dair bir film sahnesi gibiydi.Aslan bir ara eğilip kulağına seslendi:
— Hatırlıyor musun? O gün, tekrar görüşeceğimizi söylemiştim...
Gül nefes nefese gülerek yanıtladı:
— Görüşmek ne kelime, bu neredeyse bir yeniden doğuş!İkisi birlikte kahkaha attılar. Etraflarında insanlar dans ediyor, telefon flaşları yanıp sönüyor, müzik gökyüzüne karışıyordu. O an hiçbir kelimeye gerek yoktu.Şarkı bitip kalabalık alkışlara boğulduğunda, Aslan ve Gül deniz kenarına çekildiler. Uzakta hâlâ müzik çalıyordu ama artık aralarında tatlı bir sessizlik vardı.
— Bugün... Çok güzeldi, — dedi Gül, ayak uçlarını kuma gömerek.
— Daha bitmedi ki, — dedi Aslan gülümseyerek.
— Asıl güzellik birazdan başlıyor.O anda sahnenin ışıkları birden söndü; ardından gökyüzüne rengârenk havai fişekler yükseldi. Gül şaşkınlıkla başını kaldırdı. Gözlerinde yansıyan ışıklarla Aslan’a döndü:
— Şimdi oldu işte... Bu anı hiç unutmayacağım.
— Ben de, — dedi Aslan, gözlerini ondan ayırmadan.Müziğin son notaları denizin sesiyle birleştiğinde, sadece gençliğin değil, yeni bir hikâyenin de tam kalbinde olduklarını hissediyorlardı.Kalabalığın coşkusu biraz dinmiş, müzik yavaşlamıştı. Sahnedeki grup, tempolu ritimlerin ardından daha sakin, duygusal bir melodiye geçmişti.
368🥀
Gül, denizin tuzlu kokusunu içine çekti; hafifçe rüzgârda dalgalanan saçlarıyla gözlerini kapattı.Aslan bir adım yaklaşıp elini uzattı:
— Dans edelim mi?
— Dans mı? Şimdi mi, Aslan?
— Evet, ister misin?
Gül şaşırdı. Çevresinde hâlâ kahkahalar, şarkılar ve dalgaların sesi vardı ama o an her şey yavaşlamış gibiydi. Gözleri önce Aslan’ın eline, sonra yüzüne kaydı. Gülümseyerek başını salladı:
— İsterim.Ayaklarının altında serin kum, arkalarında dalgaların sesi…
Gül’ün parmak uçları Aslan’ın avucuna dokunduğunda, içinden geçen sıcaklık gözlerinden okunuyordu. Adım adım, ritme ayak uydurarak birbirlerine yaklaştılar.Şarkının sözleri rüzgârın getirdiği dalga uğultusuna karışıyordu. Aslan, Gül’ün beline hafifçe dokundu; Gül de başını onun omzuna yasladı. O an kalabalığın içinde sadece ikisi vardı. Sahil, müzik ve kalpleri aynı ritimde atıyordu.— Ne kadar tuhaf, — dedi Gül fısıltıyla.
— Daha dün tanıdığım biriyle bugün böyle dans ediyorum… Ama sanki seni çok uzun zamandır tanıyor gibiyim.Aslan gözlerini kapatmadan hafifçe gülümsedi:
— Bazen bazı insanlar, sanki onları uzun zamandır bekliyormuşuz gibi hissettirir. Belki de sadece doğru zamanı bulmuşuzdur.Gül’ün gözleri bir an Aslan’ın gözlerinde kilitlendi. Sessizliğin içinden bir dalga sesi geçti, ardından yeni bir melodi başladı. İkisi de birbirlerinden kopmadı; adımları, müziğin içine gizlenen kalp atışları gibiydi.
369🥀
Rüzgâr Gül’ün saçlarını savurunca Aslan elini uzatıp bir tutamı nazikçe onun kulağının arkasına yerleştirdi.
— Az önce bana bu anı unutmamanı söylemiştin ya… — dedi Gül gülümseyerek.
— Sanırım artık ben de unutamayacağım.Aslan’ın sesi alçaldı ama hissettirdiği duygu netti:
— Bu anı unutmak istemem zaten.Müziğin son notası sahile vurduğunda havai fişekler bir kez daha gökyüzünü aydınlattı. Gül’ün gözlerinde o renklerin yansıması vardı, Aslan’ın elinde ise hâlâ onun eli...Sessizce, birbirlerinden ayrılmadan denize karşı durdular. Sadece dalgaların sesi, kalplerinin çarpma ritmiyle yarışıyordu.O an Gül, içinden geçeni fısıldadı; belki kendine, belki de ona:“Eğer bu bir başlangıçsa… En güzel yerinden başlamış olmalı.”
Sahil akşamının sessizliği, o gün alışılmışın dışında bir ağırlık taşıyordu. Gökyüzü griye dönmüş, dalgalar kıyıya normalden daha sert vuruyordu. Gül, Aslan’ın gözlerine bakarken içini kaplayan huzur ile hüzün arasında sıkışıp kalmıştı.Aslan derin bir nefes aldı. Sesi kısık ama kararlıydı:
— Gül… Sana bir şey söylemem gerekiyor.Gül’ün yüzü ciddileşti:
— Ne oldu, Aslan?Aslan başını biraz eğdi, parmaklarını kumlara daldırdı:
— İki gün sonra… Askere dönmem gerekiyor.Bir anda dalgaların sesi bile sustu sanki. Gül’ün yüzündeki tebessüm yavaşça silindi:
— Ne… Ne zaman dedin?
— Doğum günümde, — dedi Aslan, gülümsemeye çalışarak.
— Komutan izin günümü tam o tarihe denk getirmiş.
Gül’ün gözleri doldu:
— Yani… Tam doğum gününde mi gideceksin?Aslan başını salladı:
— Evet. Hayat bazen öyle zamanlamalar yapıyor ki insan sadece kabullenebiliyor.
370🌹
Gül sessiz kaldı, elleri titriyordu. Sonra fısıldadı:
— Gitmeni istemiyorum… Ama gitmen gerektiğini de biliyorum.Aslan elini uzatıp onun elini tuttu:
— Biliyorum, Gülüm. Ben de kalmak isterdim ama bazı yollar geri dönmeyi gerektiriyor.
İki Gün Sonra
— Aslan’ın doğum günü sabahın ilk ışıkları bile solgundu. Hava kapalıydı, rüzgâr denizden sert esiyordu. Gül, elinde küçük bir kutuyla kalbi yerinden çıkacakmış gibi yürüyordu. Aslan sahilde onu beklemekteydi; üzerinde askeri yeşil bir ceket, sırtında ise büyük bir sırt çantası vardı.
— Gülüm… Geldin, — dedi Aslan. Gülümsemeye çalışıyordu ama gözleri dolmuştu.Gül sessizce kutuyu uzattı:
— Doğum günün kutlu olsun, Aslan.
Aslan merakla kutuyu açtı; içinden küçük, gümüş renkli bir mermi kolye çıktı. Gül hafifçe gülümsedi:
— Korkma, gerçek değil. Ama seni temsil etsin istedim; güçlü, cesur ve hep kalbimde olacağını bilesin diye...
Aslan kolyeyi elinde çevirdi, gözleri parladı:
— Bu… Gerçekten çok anlamlı, Gül.
Sonra boynundan bir zincir çıkardı. Zincirin ucunda metal bir asker künyesi parlıyordu.
— Askerler… Sevdiklerine bunu verirler, — dedi.
— Giderken kalplerini yanlarında taşıyamazlar ama künyelerini bırakırlar.
Gül şaşkınlıkla baktı:
— Aslan… Ama bu senin künyen. Bunu bana veremezsin.
371🥀
Aslan gülümsedi, ona doğru bir adım yaklaştı:
— Biliyorum. Ama ben vermek istiyorum. Kabul etmeyip itiraz etsen bile dinlemem. Sadece bil... Bu artık seninle.
Gül’ün gözlerinden yaşlar süzülürken sesi titredi ama kararlıydı:
— Kabul ederim, Aslan. Ömrümün sonuna kadar da boynumda taşırım.Aslan künyeyi onun boynuna taktı; metalin soğukluğu Gül’ün tenine değdiğinde kalbinde sıcak bir acı hissetti.Tam o anda gökyüzü birden gürledi. Şiddetli bir yağmur başlamıştı. Damlalar hızla yüzlerinden süzülüyor, rüzgâr dalgaları köpürtüyordu.Aslan gülerek Gül’ü kollarına aldı:
— Yağmur bile bizi ayırmak istemiyor galiba…
Gül ağlayarak, ama bir yandan da gülümseyerek başını onun göğsüne yasladı:
— Gitme… Ne olur gitme.
Aslan elini onun saçlarına koydu:
— Döndüğümde yine buradayım, Gülüm. Aynı deniz, aynı rüzgâr, aynı kalp.Gül gözlerini kapattı, kalbi delice çarpıyordu. Sonra tüm duyguların taştığı o anda Aslan’a sımsıkı sarıldı.Aslan, Gül’ün yüzünü ellerinin arasına aldı; ikisi de nefes nefeseydi. Ve o gri, yağmurlu gökyüzünün altında ilk kez öpüştüler.Yağmur, gözyaşı ve tuzlu deniz kokusu birbirine karışırken Gül fısıldadı:
“Bu künye... Sadece bir metal değil. Bu, seninle aramdaki bağ. Git ama kalbim hep sende kalacak.”
Aslan cevap veremedi. Sadece sarıldı; son kez, sımsıkı... O an, sessiz bir veda kadar gür bir sevgiyle doluydu gökyüzü.Yağmur şiddetini artırmıştı.
372🥀
Damlalar yüzlerinden süzülürken Gül ve Aslan birbirlerine sarılmış, sessizce öpüşüyorlardı. O an dünyanın bütün gürültüsü susmuş gibiydi. Sadece kalp atışları, denizin sesi ve yağmurun kokusu vardı.Aslan, Gül’ün yüzünü ellerinin arasına alıp bir süre öylece baktı. Gözlerinde hem veda hem de sonsuz bir sözün izleri vardı. Gül’ün yanaklarından süzülen damlaları parmak uçlarıyla sildi, sonra gülümsedi:
— Gülüm… Benden sana bir söz. Bu kalp, ne olursa olsun hep burada, seninle kalacak.
Gül, gözyaşlarına engel olamayarak gülümsedi:
— Ve ben de hep burada olacağım, seni beklerken.Aslan bir an duraksadı. Gül’ün saçlarının arasında ince, altın renkli bir tutam fark etti. Parmak uçlarıyla o saç telini nazikçe kopardı. Gül şaşkınlıkla sordu:
— Ne yapıyorsun?
Aslan, Gül’ün ona hediye ettiği mermi kolyeyi eline aldı ve zincirin ucundaki küçük mermi şeklindeki kısmını dikkatlice açtı:
— Bu sadece bir kolye değil artık, — dedi yavaşça. Sesi yağmurun uğultusuna karışıyordu.
— İçinde senden bir parça olsun istiyorum.Gül’ün nefesi kesildi:
— Aslan… Gerçekten mi yapacaksın bunu?
Aslan, o saç telini mermi kolyenin içine yerleştirirken fısıldadı:
— Artık bu kolyenin içinde sen varsın, Gülüm. Nereye gidersem gideyim, sen hep benimlesin.Kolyeyi kapattı, avucunun içinde sıkıca kavradı ve boynuna yeniden taktı:
— Şimdi seni kalbimin en yakınına koymuş oldum.Gül’ün gözleri doldu, dudakları titredi ama yine de gülümsemeye çalıştı:
— Keşke… Zaman biraz daha yavaş aksaydı.Aslan başını hafifçe eğip Gül’ün alnına derin bir öpücük kondurdu:
— O zaman bile yetmezdi, Gülüm.
373🥀
Çünkü insan bazı anların hiç bitmemesini istiyor.Yağmur o kadar hızlanmıştı ki denizle gökyüzü birbirine karışmış gibiydi. Gül, Aslan’ın göğsüne yaslandı ve onun kalp atışlarını dinledi:
— Gitmen gerekiyor, değil mi?
— Evet, ama bir yanım burada kalıyor. Seninle...Bir süre daha konuşmadılar. Sessizlik, söylenmemiş tüm cümlelerin yerini dolduruyordu.Sonra Aslan sırt çantasını omuzlarına aldı:
— Sakın o künyeyi boynundan çıkarma, tamam mı?
— Söz, — dedi Gül, elini künyesine götürerek.
— Sen de o kolyeyi sakın çıkarma.
Aslan gülümsedi:
— Artık bu mümkün değil. İçinde sen varsın.
Bir kez daha sarıldılar. Bu sefer vedalaşmak için değil, birbirlerini son kez ruhlarında hissedebilmek için...Ve Aslan adımlarla uzaklaşırken, yağmur damlaları Gül’ün yanaklarından süzülen gözyaşlarına karıştı. Kolyenin içindeki o ince saç teli, Aslan’la birlikte yola çıktı; bir hatıradan çok daha fazlası, yaşayan bir bağ olarak...
374🥀
Gül’ün dudaklarında sıcacık bir tebessüm belirdi.
— “O rüzgârı ben de hissediyorum Aslan… Aynı yerdeyim, seni bekliyorum,” diye fısıldadı.
Vakit akşama dönerken Gül kolyesine dokundu, zinciri parmaklarının arasında çevirerek merminin içindeki saç telini hissetti.
— “Seni hissediyorum ve buradayım,” dedi.
Güneş denizin üzerine altın sarısı renkler bırakarak batarken, genç kadın pencere kenarında oturmuş ufku seyrediyordu. Kıyıya vuran her dalga, esen her rüzgâr sanki Aslan’ın sesini ve varlığını ona taşıyordu. O an net bir şekilde anlamıştı; beklemek zor ve yıpratıcıydı ama her bekleyiş, kavuşmanın değerini katbekat artırıyordu.
“Her görev biter… ama biz bitmeyiz.”
Bu söz, günün tüm yorgunluğunu ve özlemini unutturan, kalbini sarsılmaz bir güvenle dolduran tek gerçekti.
Görev nihayet bitmişti. Aslan Kara, karargâhın kapısından çıkar çıkmaz ciğerlerine derin bir nefes çekti. Gece boyunca süren operasyonun fiziki yorgunluğu hâlâ omuzlarındaydı ama kalbindeki o müthiş sıcaklık tüm yorgunluğunu unutturuyordu; çünkü Gül’e gidiyordu.Sahil, yağmur sonrası sessizliğe bürünmüştü. Dalga sesleri ritmik bir şekilde kıyıya vuruyor, rüzgâr ıslak kumlarda esiyordu. Aslan gözlerini ufka diktiğinde, ileride duran bir karaltı fark etti.Bu Gül’dü… Pencere kenarında değil, tam da söz verdiği gibi sahilde, denizin kıyısında duruyordu. Saçları rüzgârda özgürce savruluyor, boynundaki mermi kolye gün ışığının altında parıldıyordu.
375🥀
Aslan usulca ona doğru ilerledi. Attığı her adımda kalbinin ritmi hızlanıyor; bu adımlar yılların özlemini, bekleyişini ve sarsılmaz sevdasını taşıyıyordu.
Gül, arkasından gelen ayak seslerini duyup arkasına döndüğünde gözleri bir an için büyüdü. Dudaklarının kenarında titrek ama muazzam bir gülümseme belirdi.
— “Aslan…” diye fısıldadı.
— “Burada… Seni bekliyorum.”
Aslan durdu, ufka bakıp ona hafifçe göz kırptı ve sessizce, sadece kendisinin duyabileceği bir tonda mırıldandı:
— “Biliyorum… Seni gördüm Gülüm.”
Gül, dayanamayarak ona doğru küçük adımlarla koştu ve tam önünde durdu. Gözlerinin içine bakarak, aralarındaki o eski ve tatlı bağa sığınarak fısıldadı:
— “Mikrop…”
Gül, Aslan’ın kendisine taktığı bu lakabın ardındaki gerçek nedeni hiçbir zaman tam olarak öğrenememiş, ancak zamanla bu hitaba içsel bir sevgiyle alışmıştı. Nedenini sormaya gerek bile duymadan sadece gülümsedi ve adama doğru bir adım daha yaklaştı. İkisi de birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden birbirlerinin gözlerinde kayboldu. Yağmur sonrası serinleyen hava, rüzgârın teni yalayan hafifliği ve dalgaların musikisi…
Doğa, sanki bu kavuşma anını kutsamak için iş birliği yapmıştı.Aslan elini uzatıp Gül’ün boynundaki mermi kolyeyi hafifçe okşadı ve gözlerinin içine bakarak konuştu:
— “Burada… Her zaman yanında olacağım. Ve biliyorum ki sen de hep benimlesin.”
Gül, kollarını Aslan’ın boynuna dolayarak ona sıkıca sarıldı. Başını göğsüne yaslarken fısıldadı:
— “Biliyorum… Ben de buradayım. Ömrümün sonuna kadar…”
Rüzgâr sahilde daha sert esmeye başlamıştı ama ikisi de üşümüyordu. Sadece birbirlerine kenetlenmiş, upuzun bir bekleyişin ardından gelen kavuşmanın sıcaklığını paylaşıyorlardı. Dalgaların kıyı döven sesi, taze deniz kokusu ve iki kalbin tek bir ritimde buluşması, sahildeki tüm sessizliği anlamlı bir melodiyle doldurdu. Her görev elbet bir gün biterdi; fakat onlar, birbirlerine söz verdikleri gibi asla bitmeyecek bir sevdanın tam ortasındaydılar.
376🥀
Gül’ün masasında yarım kalmış dosyalar, yanıp sönen bildirimler ve bir türlü bitmeyen o kâbus gibi rapor yığılı duruyordu. Başını kaldırıp saate baktığında, Aslan’la buluşacakları saati çoktan geçirdiğini fark etti. Tam o sırada masadaki telefon titredi; ekranda "Aslan arıyor" yazısı belirdi. Derin bir nefes alarak ahizeyi kaldırdı.
"Aslan..." dedi yorgun bir sesle.
"Biliyorum, geç kaldım. Yine."
Aslan’ın sesi sert, bir o kadar da kırgındı:
"‘Geç kaldım’ diyorsun da Gül... Bu kaçıncı? Üç haftadır her buluşmamız, yaptığımız her plan senin işlerin yüzünden iptal ediliyor."
"Haklısın ama işler gerçekten çok yoğun," diyerek kendini savunmaya çalıştı Gül.
"Müdür son teslim tarihini öne çekti, sabaha kadar yetiştirmem gereken raporlar var..."
Aslan dayanamayıp sesini yükseltti:
"Hep aynı cümle! ‘İşler yoğun!’ Ne zaman beni seçeceksin Gül? Ne zaman biraz da bana vakit ayıracaksın?"
Gül’ün de öfkesi kabarmıştı:
"Bu kadar basit mi sanıyorsun? Ben çalışmak zorundayım Aslan; hayatımız sadece duygulardan ibaret değil."
"Hayatımız mı?" dedi Aslan, acı bir gülüşle.
"Bizim bir hayatımız var mı gerçekten? Sen sürekli çalışıyorsun, ben ise her an seni bekliyorum. Günlerdir sesini bile duyamadım."
Gül, başını ellerinin arasına alarak, "Yorgunum Aslan... Sadece çok yorgunum," diye fısıldadı.
"Ben de yorgunum Gül. Sürekli ertelenmekten, önemsenmemekten yorgunum."
Aslan'ın sesindeki öfke yerini kırılganlığa bıraktı. "Senin önceliklerin arasında ben artık yokum, değil mi?"
Gül sustu. Kelimeler boğazına düğümlenmişti. Titrek bir sesle, "Bunu hak etmiyorum. Elimden geleni yapıyorum ama sen... Beni anlamıyorsun," diyebildi."
377🥀
“Belki de anlamam gereken şey çok başkadır Gül." Kısa bir sessizliğin ardından Aslan, "Belki de ben, senin bu tempolu hayatında sadece bir fazlalığım," diye ekledi.
Gül panikle yerinden doğruldu:
"Aslan, saçmalama! Öyle söyleme..."
"Yeter artık," diyerek sözünü kesti Aslan.
"Ben arada kalmaktan yoruldum. Hep senin işin, hep senin yorgunluğun... Ben senin için sadece iki iş arasına sıkıştırılmış cümlelerden ibaretim."
Gül’ün gözleri doldu, sesinin titremesine engel olamadı:
"Bu kadar kolay mı yani? Birkaç kötü gün yüzünden her şeyi bir kalemde silmek mi istiyorsun?"Aslan sessizce iç çekti:
"Hayır Gül... Seninle konuşamadığım, yan yana gelemediğim her gün ben zaten yavaş yavaş siliniyorum." Derin bir nefes aldı.
"Belki biraz uzak kalmak ikimize de iyi gelir."
Gül’ün eli titredi, odadaki sessizlik bir çığ gibi büyüdü. Ekranda "Bağlantı sonlandırıldı" yazısı belirdiğinde, odanın o amansız sessizliği kalbinde yankılanan tek şey olmuştu.
Telefonun ekranı karardı. Gül, elinde hâlâ telefonla, sanki Aslan’ın sesi birazdan yeniden duyulacakmış gibi öylece kalakaldı. Fakat odada çıt çıkmıyordu.Birden göğsünün ortasına ağır bir taş oturdu.
378🥀
Gözleri masadaki dosyalara, etrafa saçılmış kalemlere ve buz gibi olmuş yarım kahve fincanına kaydı. Son zamanlarda tüm bunlar, Aslan’ın hayatındaki yerini gasp etmişti. Bu farkındalık, içini keskin bir suçluluk duygusuyla doldurdu.
"Ben ne yapıyorum böyle...?" diye geçirdi içinden. "Her şeyi dengede tutmaya çalışırken asıl değerli olanı, onu kaybediyorum. Aslan hep sabırla bekledi, hep anlayış gösterdi... Ama ben onun sesini, gözlerini, o sabırsız gülümsemesini bile özlemeyi unuttum. Bir insanı bu kadar ihmal etmek de bir çeşit terk etmek değil miydi?"
Kulaklarında Aslan’ın son cümlesi yankılanıp duruyordu:
"Belki biraz uzak kalmak ikimize de iyi gelir."
Bu söz, kalbine atılmış derin bir çizik gibi sızlıyordu.Gözlerinde biriken yaşlar yanaklarından sessizce süzüldü. Kalemi elinden bıraktı, başını masaya dayayarak kendi kendine fısıldadı:
"Ben seni hiç yüzüstü bırakmak istemedim Aslan... Ama her defasında bunu yaptım, değil mi?"
Telefonunu açıp son aramaya baktı.
"Aslan" yazıyordu ekranda. Hemen altında ise bir ibare: "Görüşme süresi: 6 dakika." Demek ki bir ilişki, yalnızca altı dakikada çatırdayabiliyordu.
Ekrana bir mesaj yazmaya koyuldu:
“Özür dilerim, çok yoğundum ama seni hiç unutmadım.”
Yazdı, durdu, sonra sildi. Yeniden yazdı, yine sildi.
379🥀
Derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Aslan’ın sesi zihninde dönüp duruyordu. Gül o an anlamıştı: Uzaklık bazen nefes almak içindir, bazense bir şeylerin çoktan bittiğini kabullenmek için.
O gece o raporlar tamamlanmadı. Fakat Gül hayatında ilk defa, içindeki o devasa eksikliğin farkına vardı.
Telefon kapandıktan sonra Aslan, odasındaki koltuğa yığılıp boş gözlerle duvara bakakaldı. Ellerini kenetleyip başını kollarının arasına aldı. Gül’ün yorgun sesi hâlâ kulaklarındaydı ama içi kırgınlık ve hırsla doluydu.
"Neden her zaman işler, işler, işler...?" diye düşündü.
"Ben onun için hep oradayım, bekliyorum; bir gün fark eder diye umut ediyorum... Ama o hep başka bir yerde. Hep başka biriyle konuşuyor, başka işlerle meşgul gibi. Acaba bu hayatta fazla olan ben miyim? Sadece biraz zaman, birazcık dikkat istemek çok mu fazla?"
Derin bir nefes alarak telefonunu eline aldı ancak mesaj atacak cesareti kendinde bulamadı. Ekranda Gül’ün ismi duruyordu; bir an parmağı arama tuşuna gitti fakat hemen başını iki yana sallayarak vazgeçti. İçindeki öfke hafifçe parladı:
"Hayır... Belki de uzak kalmak ikimize de iyi gelir. Belki de bu şekilde kendimizi koruruz. Ama yalan söylemeyeyim, bu belirsizlik beni içten içe kemiriyor. Bu kırgınlıkla uyumak çok zor olacak."
Odanın çıplak duvarlarına bakarken yalnızlığını ilk kez bu kadar çıplak hissetti Aslan. Bu yalnızlık, sadece Gül’ün yokluğundan değil, kendisinin de uzun zamandır sevgisiz ve ilgisiz bırakılmasından kaynaklanıyordu. Koltuğuna iyice gömülürken karanlığa doğru mırıldandı:
"Belki de bu, sınırlarımızı öğrenmemiz içindir... Ama içimden bir parça her an onunla konuşmak istiyor.
Ve o parça... Hiçbir zaman tam olarak susmayacak."
Gece perdenin ardındaki karanlığa bürünürken, Aslan hem kırgın hem de çaresiz bir uykuya daldı.
380🌹
Yine de bilinçaltının ücra bir köşesinde o umut hâlâ canlıydı: "Belki yarın, belki bir gün... Her şey tekrar düzelir."
Gül sabah erkenden uyandı. Gözleri uykusuzluktan şişmişti, aklı ise hâlâ geceki kavganın enkazı altındaydı. Yataktan kalkar kalkmaz telefonunu eline alıp Aslan’ın adını buldu. Bir süre tereddütle ekrana baktıktan sonra parmakları hızla hareket etmeye başladı:Gül:
"Günaydın... Dün gece için gerçekten çok üzgünüm. Haklıydın, seni hep ihmal ettim."
Mesajı gönderdikten sonra telefonu kucağına bırakıp nefesini tuttu. Dakikalar asır gibi geldi. Çok geçmeden ekran titredi:
Aslan: "Günaydın. Ben de dün gece çok sinirlendim... Ama seni kaybetmek istemiyorum Gül. Sadece birbirimizi biraz daha anlamaya ihtiyacımız var."
Gül’ün yüzünde hafif bir tebessüm belirdi, parmakları heyecanla titriyordu:
Gül: "Haklısın... Anlamam ve düzeltmem gereken çok şey var. Bugün biraz sakinleştiysek yüz yüze görüşebilir miyiz?"
Aslan: "Evet... Bugün buluşalım.
381🥀
Ama önce her şeyi açık açık konuşalım, kafamızda hiçbir soru işareti kalmasın."
Gül mesajı okuduğunda içinin ısındığını hissetti. Gece boyunca kalbine çöken o ağır suçluluk duygusu biraz olsun hafiflemişti. Yine de ikisi de çok iyi biliyordu ki bu konuşma sadece bir başlangıçtı. Birbirlerinin sınırlarını, yorgunluklarını ve beklentilerini tam anlamıyla çözebilmek için önlerinde uzun bir yol vardı.
Gül kafenin kapısını araladığında, Aslan çoktan gelmiş, pencere kenarındaki masaya oturmuştu bile. Başını kaldırıp Gül’ün geldiğini görünce hafifçe gülümsedi; fakat bu tebessüm, gözlerindeki kırgınlığı gizlemeye yetmiyordu.Aslan ayağa kalkıp onu sakince selamladı. Sandalyelerine çekildiklerinde, masanın üzerine çöken sessizlik bir an için ikisine de ağır geldi. İlk konuşan Aslan oldu:
"Gül... Önce şunu söylemeliyim: Dün gece çok sinirliydim ama söylediklerimin hepsi gerçekti. Gerçekten çok kırgınım."
Gül başını hafifçe öne eğdi:
"Biliyorum... Ben de seni çok ihmal ettim. İşleri bahane edip seni hep arkada bıraktım. Özür dilerim."
Sessizlik yeniden aralarına sızdı. Gül masadaki kahve fincanıyla oynarken, Aslan derin bir nefes alarak sessizliği böldü:
"İşlerinin zor olduğunu biliyorum... Ama ben sadece seninle olmak, bana birkaç saatini ayırmanı istiyorum. Eskisi gibi birlikte vakit geçirmeyi çok özledim."
"Ben de seni çok özledim," dedi Gül, gözleri dolarak. "Ama bazen işler öyle bir raddeye geliyor ki inan kendimi bile kaybediyorum."
"Gül, birbirimizi tamamen kaybetmemek için dürüst olmak zorundayız.
382🥀
Sadece işten değil, hislerimizden de konuşmalıyız. Kavga etmek istemiyorum ama bu kadar yüzüstü bırakılmak... İnan bana çok ağır geliyor."
Gül başını kaldırıp Aslan’ın gözlerinin içine baktı. O bakışlarda kırgınlıkla harmanlanmış, köklü bir sevgi vardı.
"Tamam..." dedi Gül kararlılıkla. "Bugün birbirimizi gerçekten dinleyeceğiz, söz veriyorum. Sadece iş konuşmayacağız; ben de bundan sonra sana daha çok zaman ayıracağım."
Aslan’ın yüzü hafifçe yumuşadı. Elini masanın üzerinden uzatıp Gül’ün elini kavradı. Bu küçük, sıcak temas, ikisinin de uzun zamandır hasret kaldığı o güven hissini yeniden canlandırmıştı.
Aslan içinden, "Belki de bazen uzak kalmak iyidir... İnsan tekrar yan yana gelince, elindekinin değerini çok daha iyi anlıyor," diye geçirdi.
Gül ise kalbinin ritminin yavaş yavaş düzene girdiğini hissetti.
O an; işlerin, teslim tarihlerinin ve kavgaların ötesinde, aralarındaki bağın hâlâ ne kadar canlı olduğunu ikisi de fark etmişti.
Kafenin o sıcak ve huzurlu atmosferinden ayrılan Gül, ofisine döner dönmez acı gerçekle yeniden yüzleşti. Masasında dağ gibi biriken dosyalar, ekranında yanıp sönen e-postalar ve durmaksızın çalan telefonlar onu saniyeler içinde eski girdabın içine çekti.
İçinden, "Bir anlığına her şey yoluna girmiş gibiydi..." diye geçirdi yorgunlukla.
"Ama bu iş... İş her zaman her şeyin önüne geçmeyi başarıyor."
Tam o sırada telefonu titredi.
382🥀
Aslan’dan bir mesaj gelmişti:
Aslan: "Gül... Bugün akşam için sözleşmiştik, buluşamayacak mıyız? Bir plan yapmıştım ama yine geç kalıyorsun. Seni daha fazla bekleyemem."
Gül derin bir iç çekerek klavyenin başına geçti:
Gül: "Bugün inanılmaz bir yoğunluk var Aslan. Ama yarın mutlaka görüşelim, söz veriyorum."
Aslan’ın cevabı gecikmedi; kısa ve oldukça sertti:
Aslan: "Gül... Eğer bu iş hep böyle devam edecekse, demek ki ikimizin sınırları çok farklı. Yeter artık."
Gül telefonu masaya bırakıp gözlerini kapattı, gözyaşları kirpiklerinin arasından sızıyordu. İçindeki çaresizlik ve suçluluk duygusu katlanarak büyüyordu.Kendi kendine mırıldandı:
"Ne kadar uğraşırsam uğraşayım hep iş, hep iş... O benden sadece birazcık zaman istiyor ama ben onu bile veremiyorum. Benim önceliğim hayatım boyunca hep bu kahrolası işler mi olacak?"
Tam o esnada, yan masadaki kahve makinesinin gürültüsü ve ofisin uğultusu arasında, zihninde Aslan’ın sesini duyar gibi oldu. Kalbi sıkışıyor; bir yanda onu kaybetme korkusu, diğer yanda omuzlarındaki iş yükü arasında eziliyordu.Telefonu tekrar eline alıp sanki karşısında Aslan varmış gibi mırıldandı:
"Bazen her şeyi bırakıp sadece sana odaklanmak istiyorum. Ama yapamıyorum... Hep yetiştirilmesi gereken bir şeyler var. Ve günün sonunda, hep kaybeden ben oluyorum."
Gül, işi ile özel hayatı arasında sıkışıp kalmanın getirdiği o amansız yorgunluğu iliklerine kadar hissediyordu.
383🥀
Telefondaki mesaj kutusunu açıp “Geliyorum, buluşalım” yazmak istedi. Fakat parmağı gönder tuşuna gitmedi; durdu. Artık tutamayacağı sözler vermek de, o sözlerin altında ezilmek de ona çok ağır geliyordu.O gece Gül ve Aslan, aynı şehrin iki farklı köşesinde, birbirlerine kalpten bağlı ama kendi yalnızlıklarına terk edilmiş şekilde sabahı ettiler.
Aslan geceyi uykusuz geçirmişti. Koltuğuna gömülmüş, umutla telefonunu kontrol edip duruyordu ancak Gül’den hiçbir haber yoktu. Ellerini saçlarının arasından geçirip derin bir nefes aldı ve sessiz odada kendi kendine konuşmaya başladı:
"Daha ne kadar bekleyebilirim ki? Kaç gün, kaç hafta daha... Hep ‘iş’ hep ‘iş’... Ben onun hayatından sadece birkaç saat, birazcık önemsenmek istiyorum; o ise her defasında beni yüzüstü bırakıyor.
"Bir an öfkeyle telefonu eline aldı, yazmaya yeltendi ama yine duraksadı. İçindeki kırgınlık isyana dönüşüyordu:
"Artık yeter! Ben de kendi hayatımı yaşamak zorundayım. Ama onu kaybetmek... İşte bunu kaldırmam imkânsız."
Olduğu yerde öylece kaldı. Derin bir yalnızlık dalgası dalga dalga üzerine çöküyordu.
Gül ise ofisinde, bilgisayar ekranının başında hâlâ dirsek çürütüyordu. Dosyaları bitirebilmek için uykusuzluktan sızlayan gözlerini kırpıştırıyor, masadaki soğuk kahvesinden bir yudum alıyordu. Telefonuna baktığında Aslan’dan hiçbir mesaj gelmediğini gördü. İçinde dipsiz bir boşluk açılmıştı.
"Ne kadar çalışırsam çalışayım, ne kadar çabalarsam çabalayayım..." diye düşündü suçlulukla. "Ona yetemiyorum. Hep iş, hep iş... Ben farkında olmadan onun sabrını, bana olan sevgisini hunharca harcıyorum."
Hemen telefona sarılıp, “Beni beklettiğin için çok özür dilerim...” yazmak istedi fakat elleri titredi.
384🥀
Günlerdir yazıp silmekten başka bir şey yapamadığı gerçeğiyle yüzleşti. Fısıldayarak, "Belki de artık çok geç," dedi kendi kendine. "Belki de o benden çoktan vazgeçiyor..."
Gül ekrandaki sayılara bakarken, masa lambasının soluk ışığı ve yarım kalmış kahve fincanı, omuzlarındaki suçluluk yükünü daha da ağırlaştırıyordu.
Gül tam yorgunluktan kapanan gözlerle bilgisayarını kapatmaya hazırlanırken telefonu titredi. Ekranda Aslan’ın adını görünce kalbi hızla çarpmaya başladı. Derin bir nefes alarak telefonu açtı.
"Aslan...?" dedi, sesindeki korkuyu ve bitkinliği gizleyemeyerek.Aslan’ın sesi kırgınlığın ötesinde, oldukça sertti:
"Gül! Daha ne kadar... Daha ne kadar beni böyle bekleteceksin? Her zaman iş, hep iş... Senin hayatında bana ait bir yer var mı gerçekten?"
Gül işittiği sözlerle irkildi, kelimeler boğazına dizildi:
"Aslan... Ben... Biliyorum, çok yoğunum ama..."
"Ama ne? Hep aynı bahaneler!" diye yüklendi Aslan. "Dün geceki konuşmamız neydi o zaman? Bana söz verdin... Ama yine ilk fırsatta her şeyi işinin arkasına sakladın!"
Gül’ün gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı:
"Evet, söz verdim... Ama bazen... Bazen gerçekten elimde olmuyor. Sadece işler... İnanılmaz yoğun işler var..."
"Ben senin işlerinle savaşmıyorum Gül!" dedi Aslan, sesindeki öfke yerini çaresiz bir kırılganlığa bırakırken. "Ben sadece seni istiyorum... Yanımda olmanı, bana vakit ayırmanı... Ama sen hep böyle geriye çekiliyorsun."
Gül telefonun ucunda derin bir nefes alıp başını ellerinin arasına kıstırdı.
385🥀
Titreyen sesiyle, "Biliyorum... Haklısın. Çok üzgünüm Aslan, gerçekten çok üzgünüm," diyebildi.
Aslan hat boyunca bir süre sessiz kaldı. Ardından sesi biraz olsun yumuşayarak konuştu:
"Biliyorum... Ama artık sadece süslü sözler değil, eylemler görmek istiyorum. Seni böyle köşe başında beklemek çok zor Gül... Ve ben de artık daha fazla kırılmak istemiyorum."
Sessizlik, bir kez daha ikisinin de üzerine bir kâbus gibi çöktü. Telefon hatlarının ucunda kalplerinin aynı ritimle, kırık dökük çarptığı hissediliyordu; fakat kelimeler tükenmiş, geriye sadece kırgınlık ile sevgi arasında gidip gelen incecik bir çizgi kalmıştı.
Gül içinden, "Biliyorum Aslan... Bir gün her şeyi toparlayacağım. Ama şu an elimden gelen tek şey bu; seni görmeme izin vermeyen bu iş yığını..." diye geçirdi.
Aslan da iç sesine sığındı: "Biliyorum Gül... Seni kaybetmek istemiyorum. Ama benim sabrımın da bir sınırı var. Umarım bunu birlikte aşabiliriz."
Telefon kapandığında ikisi de yine kendi yalnızlıklarıyla baş başa kalmıştı. Fakat kalplerinde hâlâ o amansız, kırık umut fısıldıyordu:
"Belki yarın... Belki bir gün her şey düzelecek."
Gül, masasında çığ gibi büyüyen dosyaların arasında adeta kaybolmuştu.
Telefonu aralıksız çalıyor, e-postalar peşi sıra geliyor, bilgisayar ekranındaki raporlar gözünü kırpmadan tamamlanmayı bekliyordu. Tam o esnada Aslan’dan bir mesaj düştü ekrana:
Aslan: "Buluşabilir miyiz? Sadece kısa bir süreliğine de olsa seni görmek istiyorum."
Gül derin bir nefes alıp klavyeye yöneldi. Parmakları tam tuşlara basacaktı ki gözü ekrandaki diğer uyarılara kaydı:
Müdürün "acil" ibareli e-postası, teslim saati yaklaşan raporlar, yanıtlanmayı bekleyen aramalar...
386🥀
Çaresizce yazdı:
Gül: "Aslan... Çok üzgünüm ama bugün imkânı yok. Gerçekten işler çok yoğun, yarın mutlaka görüşelim.”
Mesajı gönderir göndermez telefonu masaya fırlattı. Elleri zangır zangır titriyor, göğsü sıkışıyordu.
"Ne kadar uğraşırsam uğraşayım," dedi içinden, "Her zaman iş öncelikli oluyor. Onu hep yüzüstü bırakıyorum... Sahi, ben Aslan’ı tamamen kaybediyor muyum?"
Aslan telefonun ekranındaki mesajı okudu. Kısa, net ve buz gibi bir mesajdı. İçindeki kırgınlık yerini keskin bir öfkeye bıraktı:
"Yine iş... Yine aynı bahaneler... Her defasında aynı kısırdöngüye giriyoruz. Artık sabrım kalmadı. Ben sadece onu görmek, yanında olmak istiyorum; o ise sürekli yok."
Derin bir iç çekerek telefonu tamamen kapattı. Odada tek başına kaldığında, çaresizlik dalgası ruhunu esir aldı.
"Belki de bu ilişkiyi en başından oturup yeniden düşünmem gerek... Ama onu kaybetmek de istemiyorum. Bu kadar kırgın olmamalıydım... Olmamalıydım."
Gül ve Aslan, aynı şehrin göbeğinde olsalar da artık aralarında örülen o görünmez duvarın iki farklı tarafındaydılar: İş yoğunluğu, suçluluk duygusu ve dinmeyen bir kırgınlık... Her ikisi de sürekli birbirini düşünüyor fakat bir araya gelmek, artık kelimelerle ve eylemlerle aşılması gereken çetin bir sınava dönüşüyordu.
Gül masasında başını ellerinin arasına aldı; Aslan ise koltuğuna gömülüp telefonunu tamamen uzağına fırlattı. İkisi de çok iyi biliyordu ki bu yalnız geceler, hem ilişkilerini hem de karakterlerini sonuna kadar sınayacaktı.
387🥀
Aslan o geceyi de tamamen uykusuz geçirmişti. Gözleri kan çanağına dönmüş, kafasının içi darmadağındı. Elindeki telefondan Gül’ün eski mesajlarını yukarı kaydırıp duruyordu. Bir süre düşündükten sonra derin bir nefes alarak kesin kararını verdi."Artık sabrım tükendi..." dedi içinden.
“Gül’ü kaybetmek istemiyorum ama bu şekilde devam etmemiz de imkânsız. Eğer bugünden sonra sınırlarımızı net bir şekilde belirlemezsek,
ikimiz de bu enkazın altında parçalanacağız."
Ekrana parmaklarını sertçe vurarak mesajını yazdı:
Aslan: "Gül... Seni çok seviyorum ama artık bu ilişkiye net sınırlar koymamız gerek. İş, hayatındaki her şeyin önüne geçemez. Eğer bu durumu değiştiremeyeceksen... Ben de kendimi korumak adına hayatıma bakmak zorundayım."
Mesajı gönderdikten sonra telefonu masanın üzerine bıraktı. Evin sessizliği hiç olmadığı kadar ağırdı.Gül, başını masadaki karmaşık belgelerden kaldırdığı an Aslan’dan gelen mesajı gördü. Mesajı okur okumaz elleri titredi, gözyaşları sayfaların üzerine damladı."Sınırlar..." diye düşündü içinden.
"Sonuna kadar haklı. Ben hep işlerin arkasına saklandım, korkakça davrandım... Ama onu kaybetmek istemiyorum. Her şeyi toparlamalıyım... Ama nasıl?"
Bir süre sandalyesinde öylece kalakaldı.
388🥀
Telefonu avuçlarının içinde sıkıca kavrayıp derin bir nefes aldı. Kendi kendine mırıldandı:
"Artık sadece iş değil... Ben de onu seçmeliyim. Ama bu dengeyi nasıl kuracağım?"
İçinde suçluluk, kaybetme korkusu ve ani bir kararlılık aynı anda çarpışıyordu.
Gül; ekranındaki bitmek bilmeyen raporlara, dosyalara ve yanıp sönen uyarılara bakarken, hayatında ilk defa önceliklerini radikal bir şekilde değiştirmesi gerektiğini derinden kavradı.
Gül, önündeki işleri son bir hamleyle yetiştirmek için klavyeye uzandığında, gözyaşları yüzünden bilgisayar ekranı bulanıklaşıyordu. Telefonunu tamamen bir kenara itti.

"Ben böyle devam edemem..." diye haykırdı içindeki ses. "Aslan’ı kaybedersem, kendimi de kaybederim. Ama işleri de öylece yüzüstü bırakamam... Nasıl bir denge kuracağım ben?"
İçinde adeta bir fırtına kopuyordu; iş yükü, suçluluk duygusu, aşk ve kırgınlık birbirini hırpalıyordu. Fakat tam o an, Gül için hayatındaki her şeyin berraklaştığı o nadir anlardan biriydi: Ya cesur bir adım atıp Aslan’a hayatında hak ettiği o büyük vakti ayıracaktı ya da ikisinin yolları bu noktada ebediyen ayrılacaktı.
389🥀
Gül, masasında yoğun bir şekilde çalışırken telefonunun ekranı aydınlandı.
Gelen mesaj Aslan’dandı:
“Öğle yemeğine çıkalım mı? Sadece biz ikimiz…”
Gül’ün yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Önündeki dosyaları bir kenara itti, bilgisayarını kapattı; hızlıca hazırlanıp dışarı çıktı. Merdivenlerden inerken iç sesine kulak kabarttı:
“Belki de bizi bir arada tutmaya bu küçük şeyler yetecek. İşler ne kadar yoğun olursa olsun, artık Aslan’la geçireceğim anları ertelemeyeceğim.
”Kafenin kapısından içeri adımını attığında, Aslan onu sıcak bir gülümsemeyle karşıladı. Sandalyesini çekerken, “Beni kırmayıp geldiğin için teşekkür ederim, Gül,” dedi usulca.
“Küçük anlar bile o kadar değerli ki…”
Gül, karşısındaki adamın gözlerinin içine bakarak, “Evet,” diye fısıldadı. “Küçük anlar… Ama ikimiz için çok büyük anlamlar taşıyor.”
Yemekten sonra, mesai saatinin getirdiği o tatlı telaşın ortasında kısa bir yürüyüşe çıktılar.
Gül telefonunu çantasına atıp Aslan’ın koluna girdi. İçindeki ses bu kez daha kararlıydı:
“Her anı sonuna kadar değerlendireceğim. Artık iş bahanesine sığınmak yok, Aslan’ı ihmal etmeyeceğim.
”Aslan, adımlarını Gül’ün ritmine uydurarak ona doğru döndü.
“Böyle birlikteyken her şey çok daha kolay görünüyor gözüme. İşlerin yoğunluğu bile bizi birbirimizden koparamıyor.”
“Koparamaz da…” dedi Gül, sesindeki sarsılmaz güvenle. “
Çünkü artık önceliğimiz birbirimiz. İş yükümüz ne kadar ağır olursa olsun, bunu asla unutmamalıyız.”
Sessizlik, adımlarına eşlik eden bir melodi gibi aralarında uzadı. İkisi de sadece yan yana yürüyerek birbirlerinin varlığından güç alıyordu. Bu küçük ama paha biçilemez anlar, geçmişin tüm kırgınlıklarını geride bırakmaya fazlasıyla yetmişti.
Gül, yatağına uzandığında günün tüm yorgunluğunu nihayet geride bırakmıştı. Telefonunu eline alıp Aslan’a kısa bir mesaj gönderdi:
“Bugün çok güzeldi, teşekkür ederim. Birlikte olduğumuz her anı değerli kılacağım.
”Çok geçmeden telefonunun ekranı yeniden yanıp söndü.
390🌹
Aslan’ın cevabı gecikmemişti:
“Ben de teşekkür ederim, Gül. Biz birlikte olduğumuz sürece her şeyi aşabiliriz.”
Gül telefonu kapatıp göğsünün üzerine koydu ve derin bir nefes aldı. İçinde hem dingin bir huzur hem de geleceğe dair taze bir umut vardı. Artık hayatın stresi ne denli yüksek olursa olsun, Aslan’ı hayatının merkezine koymayı öğrenmişti.Ofiste sadece klavyelerden yükselen mekanik tıkırtılar ve floresan ışıklarının monoton uğultusu vardı. Gül, sabah masasında görmek isteyen patronunun baskısıyla raporları yetiştirmeye çalışıyordu; dosyalar masanın her yanına düzensizce dağılmıştı. Bir anlık tükenmişlikle başını ellerinin arasına aldı.
“Yine her şey üstüme yıkılıyor,” diye geçirdi içinden, gözleri dolarken.
“Yetiştiremeyeceğim… Patron sabah sonuçları bekliyor ama ben daha yolun başındayım. Neden hep aynı çıkmazda buluyorum kendimi?”
Nefesi daralıyor, uykusuzluktan gözleri yanıyordu. Tam o sırada masanın üzerindeki telefonu titredi. Arayan Aslan’dı.
“Gül? Hâlâ ofiste misin?” diye sordu Aslan, sesindeki endişeyi gizlemeyerek.
Gül, yorgunluktan kısılan sesiyle, “Evet,” dedi. “Biraz iş kaldı, bitsin diye uğraşıyorum. Yarın sabah teslim etmem lazım.”
“Ne kadar işin var? Yardım edeyim mi?”
Gül, durumun absürtlüğüne hafifçe gülümsemeye çalışarak, “Aslan, sen ne yapacaksın ki? Finansal rapor işi bu,” dedi.
Aslan’ın sesi her zamankinden daha kararlı geliyordu:
“Fark etmez. Yanında olmam yeter. Hemen geliyorum.”
“Aslan, gerçekten gerek yok, ben hallederim—”
Daha sözünü bitiremeden Aslan’ın net sesi hattı kesti:
“On dakika.”
Kapı hafifçe aralandığında, Aslan elinde iki karton kahveyle içeri girdi. Gül, başını kaldırdığı an gözlerinin dolmasına engel olamadı.
“Gerçekte geldin…”
Aslan, kahveleri masanın boş bir köşesine bırakıp ceketini çıkardı ve hemen Gül’ün yanındaki sandalyeye oturdu.
“Tabii ki geldim. Çünkü artık bu masada yalnız değilsin.”
391🥀
Gece boyunca Gül dosyaları düzenlerken, Aslan ona kahve uzattı, evrakları sıraya koydu ve her düştüğünde moralini tazeledi. Bir ara masaya doğru eğilip, “Sen çok güçlü bir kadınsın, Gül,” dedi.
“Ama bazen gerçek güç, yardım istemeyi bilmekle başlar.”Gül, sessizce mırıldandı:
“Eskiden seni hep hayatımın arka planına itiyordum. Ama şimdi anlıyorum ki senin yanında olmak, sadece nefes almak demekmiş.”
Aslan gülümsedi ve Gül’ün masanın üzerindeki elini sımsıkı tuttu. O anda, aralarındaki tüm mesafeler, kırgınlıklar ve zamansızlıklar silinip gitti. Ofisin soğuk ışıkları altında sessiz, sade ama çok derin bir bağ yeniden mühürlendi.Sabahın ilk ışıkları ofisin geniş camlarına vururken, Gül sistemdeki son belgeyi onaylayıp bilgisayarı kapattı. Gözleri yorgunluktan kapansa da içindeki hafiflik paha biçilemezdi.
“Bitti… Sonunda bitti.”
Aslan, gözlerinde gurur dolu bir tebessümle,
“Ve sen hâlâ ayaktasın,” diyerek ayağa kalktı.
“Hadi, eve gidelim artık.”
Gül, minnettar bir ifadeyle başını salladı ve Aslan’ın uzattığı kola girdi. Birlikte binadan çıktılar. Şehrin henüz uyanmamış, boş sokaklarında yürürlerken Gül içinden sessiz bir yemin etti:
“Belki hayat hep böyle karmaşık ve acımasız olacak.
Ama yanımda o olduğu sürece, hiçbir şey imkânsız değil.”
392🥀
Aylar geçmişti. Gül, yakın arkadaşı Yeşim’le en son Koray’ın nişan töreninde karşılaşmıştı. O günden sonra aralarına, sebebi bilinmeyen görünmez bir mesafe girmişti. Ne bir telefon gelmişti ne de bir mesaj… Her ikisi de kendi hayatının telaşına kapılmış, zaman aralarındaki güçlü bağı yavaş yavaş inceltmişti.Fakat o sabah, Gül’ün telefonuna düşen kısa bir mesaj her şeyi tersine çevirdi:
“Kahve içelim mi? — Yeşim.”
Mesajı okuduğu an göğsünde tuhaf bir sıkışma hissetti. Yıllardır uzak kaldığı bir dostla yeniden yüzleşecek olmanın getirdiği sevinç, tedirginlikle harmanlanmıştı. Akşamüzeri, deniz kenarındaki o eski, tanıdık kafede bir araya geldiler.
Yeşim eskisinden daha olgun, daha dingin görünüyordu. Parmağındaki nişan yüzüğü güneş ışığında parladıkça, Gül’ün içinden tarifi imkânsız, garip bir sızı geçti. Birkaç saniye boyunca masa üzerinde ağır bir sessizlik asılı kaldı; sadece porselen fincanların altlıklara çarpma sesi duyuluyordu.
Yeşim, yüzündeki gerginliği dağıtmak istercesine gülümsemeye çalışarak, “Uzun zaman oldu, değil mi?” dedi.
Gül, bakışlarını denizin hırçın dalgalarına çevirerek mırıldandı:
“Evet… Zaman gerçekten çok hızlı geçmiş.”
Sohbet, geçmişin utangaç kırıntılarıyla, havadan sudan konularla başladı. Gül, arkadaşının mutluluğuna içten bir sevinç duysa da aralarındaki o eski, hesapsız samimiyetin yerini artık kibar ve aşılması güç bir mesafeye bıraktığını görebiliyordu. O akşam eve döndüğünde, Gül yorgun bir şekilde montunu çıkarırken telefonu titredi. Ekranda Aslan’ın adı belirdiğinde içindeki yorgunluk bir anlığına silindi ancak okuduğu cümleler nefesini kesti:
“Bir süreliğine görevde olacağım, Gül. Sakın beni merak etme.”
Gül, kelimeleri anlamlandırmak ister gibi mesajı birkaç kez okudu.
393🥀
Parmakları ekranda donup kalmıştı. Hızla yazdı:
“Ne görevi bu? Neden bu kadar ani?”
Dakikalar geçti, yanıt gelmedi. Ardından ekrana çok daha kısa ve mesafeli bir cümle düştü:
“Ne kadar süreceğini bilmiyorum. Sadece şuna inan: Döndüğümde her şey eskisinden çok farklı olacak.”
O an Gül’ün içini, mantıkla açıklayamayacağı bir huzursuzluk ve korku kapladı. Bu kadar kısa, bu kadar soğuk ve resmi…
Aslan ona asla böyle yazmazdı.
Gerçekteyse, Aslan’ın bu ani gidişinin ardında çok başka, karanlık bir hikâye yatıyordu. Civan Komutan —yani Aslan’ın babası— oğlunu karargâha, Gül’ün adını bile duymak istemediği o eski askeri üsse, İzmir’e gizlice çağırmıştı.Aslan, yüksek tavanlı makam odasına girdiğinde babasının çelik gibi sert bakışlarıyla karşı karşıya geldi.
Civan Komutan, odanın duvarlarında yankılanan gür sesiyle, “Ne bu hâlin, Aslan?” diye bağırdı.
“Sen görevdeyken duygusal zafiyet mi gösteriyorsun? O kızla hâlâ görüştüğünü öğrendim. Bana yalan mı söyledin?”
Aslan, öfkeden çenesi kasılarak dişlerini sıktı.
“Ben işimi asla aksatmıyorum, baba. O benim özel hayatım.”
Civan’ın gözleri öfkeyle çakmak çakmak oldu.
“Özel hayat mı dedin? Senin özel hayatın yok, evlat! Bu üniformayı taşıdığın sürece duygularını o kapının dışında bırakacaksın!”
Odanın havası bir anda kurşun gibi ağırlaştı. Sessizlik, saniyeleri yutarken Aslan derin bir nefes aldı. Dudaklarının kenarına yerleşen alaycı bir tebessümle başını kaldırdı.
“Belki de ben artık senin istediğin o adam olmak istemiyorumdur.
394🥀
Soğuk, hesaplı ve büsbütün duygusuz…”
Civan Komutan’ın sesi hiddetten çatladı:
“Aslan, haddini bil!”
“Yeter artık!” diye haykırdı Aslan, yılların birikmişliğiyle.
“Hep senin kuralların, hep senin bitmek bilmeyen emirlerin! Ben artık senin gölgen olarak yaşamayacağım!”
Civan, oğlunun gözlerindeki o kırılmaz kararlılığı gördüğünde afalladı ve sessizce geri çekildi. Söyleyecek sözü kalmamıştı. Aslan ise kapıyı vurup odayı terk ederken, içinden yükselen öfke ve kırgınlık birbirine karışıyordu.Karargâh binasından dışarı çıktığında gökyüzü çoktan kararmıştı. İzmir’in keskin rüzgârı yüzüne çarptığında, zihninde Gül’ün o yumuşak, sabırlı sesi yankılandı:
“Ne olursa olsun, ben seni beklerim.”
Aslan, karanlığa doğru bakarak kendi kendine bir söz verdi. Ne pahasına olursa olsun, bu kez kaderin onun yerine karar vermesine izin vermeyecekti.
Aslan, üs binasından çıktığında gece şehre tamamen çökmüştü. Denizin keskin tuz kokusu burnuna dolarken adımlarını ağır ağır attı; sanki her adımda içindeki öfkeyi toprağa gömmek istiyordu. Ellerini cebine soktu, başını öne eğdi. Babasının o acımasız cümlesi zihninde dönüp duruyordu:
“Senin özel hayatın yok, evlat!”
Zorlukla yutkundu ve rüzgâra karşı mırıldandı: “Benim bir hayatım yoksa, yaşamanın ne anlamı kalıyor baba?”
Cebinden telefonunu çıkardı. Gül’ün son mesajı ekranda öylece duruyordu:
“Ne görevi bu kadar ani?”
Cümleye uzun uzun baktı. Parmakları klavyeye gitti, birkaç harfe bastı ama devamını getiremedi. Ne yazabilirdi ki? Gerçeği söylese Gül’ü tehlikeye atacaktı; yalan söylese kendi vicdanını kirletecekti. Derin bir iç çekerek telefonu tamamen kapattı ve cebine koydu.
O gece Gül için sabah olmak bilmedi.
395🥀
Yatağında uzanmış, tavandaki gölgeleri izlerken düşünceleri darmadağınık bir hâlde savruluyordu. Aslan’ın mesajındaki o mesafeli üslup, kelimelerin ardına gizlenmiş büyük bir uçurumu hissettirmişti ona.
“Bir süreliğine görevde olacağım…”
Hepsi bu kadardı. Ne bir yer adı vardı ne de bir dönüş tarihi.Kalbinin sıkıştığını hissederek yataktan kalktı ve pencerenin önüne yürüdü. Şehrin ışıkları uzaktan pırıl pırıl parıldıyordu ama onun içindeki dünya zifiri karanlığa gömülmüştü. Kendi kendine fısıldadı:
“Benden gizlediği, bana söyleyemediği çok büyük bir şey var.
”Elini gayriihtiyari boynundaki ince zincire götürdü. Parmakları, Aslan’ın ona hediye ettiği o küçük, sade gümüş pusulaya dokundu.
“Ne olursa olsun, bu pusulayla yolunu hep bulursun,” demişti Aslan o gün. Şimdi ise o pusula teninde soğuk, hareketsiz ve sessizdi.
İzmir de askeri lojmanda, Aslan da tıpkı Gül gibi camın önünde dikiliyordu. Avucundaki telefona bakarken içindeki tereddütle savaştı. Sonunda derin bir nefes alarak hızlıca bir mesaj yazdı:
“Gül, beni bekleme demiyorum. Sadece bana inan. Döndüğümde her şeyin sebebini çok net anlayacaksın.”
Gönder tuşuna bastıktan sonra telefonu sıkıca avuçladı. Yutkunarak, odanın sessizliğine doğru fısıldadı:
“Bu sefer hayatımı kader değil, ben seçeceğim.”
Ertesi sabah Gül, uyanır uyanmaz eline aldığı telefonda o mesajı gördü. Kelimeleri bir kez, bir kez daha okudu. Gözleri bulutlansa da dudakları titrese de bu kez kendine hâkim oldu; ağlamadı.
396🥀
Aynadaki yansımasına bakarak kararlı bir sesle fısıldadı:
“Tamam Aslan… Sana inanıyorum.”
O an, Gül’ün ürkek ruhunda yepyeni bir kararlılık filizlendi. Artık sadece köşesinde çaresizce bekleyen bir kurban değil, kendi kaderini ellerine alacak güçlü bir kadına dönüşüyordu.İzmir karargâhında ise fırtınanın şiddeti artıyordu.
Civan Komutan, ofisindeki gizli dosyaları büyük bir hiddetle masanın üzerine fırlattı. Yanında hazır ol vaziyetinde bekleyen yardımcısına dönerek öfkeyle konuştu:
“Aslan bir hata daha yaparsa, onu kendi ellerimle bu meslekten menederim! O kızın hayatından tamamen çıkacak, o kadar!”
Fakat Civan Komutan’ın hesaba katmadığı bir şey vardı: Ne katı emirler, ne tehlikeli görevler ne de sert yasaklar, kalpte bir kez filizlenen duygunun önüne set çekebilirdi. Çünkü Aslan artık sadece emir kulu bir asker değil; aşkın yönünü bulmuş bir adamdı. Ve onun pusulası, her şeye rağmen, sadece Gül’ü gösteriyordu.
Gül, Aslan’dan gelen o son mesajın ardından günlerce sessizliğe gömüldü. Her sabah işe giderken metronun kalabalığına karışıyor, şehrin uğultusunu dinliyormuş gibi yapıyordu ama zihni hep aynı şehirde, İzmir’de asılı kalmıştı.
397🥀
Televizyonda ya da radyoda o şehrin adını her duyduğunda, sol göğsünde ince bir sızı baş gösteriyordu.Yeşim’le yaptığı o son konuşma, içindeki yalnızlık hissini daha da derinleştirmişti. Arkadaşının parmağındaki yüzük, yüzündeki o dingin huzur… Gül’e bir zamanlar sahip olduğu ama ellerinden kayıp giden o kutsal duyguları hatırlatmıştı: Birini beklemek, birini delicesine sevmek ve birine sonuna kadar inanmak.Bir akşam ofiste, masasının üzerindeki evrak yığınlarını tasnif ederken telefonunun titremesiyle irkildi.
Yine Aslan’dandı:
“Bir süre daha dönmem gerekebilir. Güvende kal.”
Yine ucu açık, yine soğuk ve gizemli bir cümle…
Ne bir yer ne bir zaman ne de mantıklı bir açıklama vardı. Fakat Gül bu kez korkuya teslim olmadı. Telefonu yavaşça masaya bıraktı, derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi.
“Artık sadece köşemde oturup beklemeyeceğim,” dedi kendi kendine.
“Ben de bir şeyler yapacağım.”
O gece Gül, kendi miladını ilan etti. Sabah ilk iş olarak eski projelerini, yarım kalan mimari tasarılarını masaya yatırdı. Yeni, büyük bir işe girişmeliydi; hem kendisi hem Aslan hem de kuracakları gelecek için.
İzmir de rüzgâr, askeri limanın kıyısını dövüyordu. Aslan, üniformasının yakasını kaldırıp gri gökyüzüne ve kurşun rengi denize baktı. Yanına, çocukluktan beri omuz omuza savaştığı, birliğin en güvenilir askeri olan Cesur yaklaştı.
Cesur, dudaklarının kenarına yerleşen hafif bir tebessümle, “Komutanın odasından yine gök gürültüleri yükseliyordu bugün,” dedi.
398🥀
Aslan, umursamazca omuz silkti. “Alıştım artık. Ne yaparsam yapayım, onun gözünde hâlâ emirlerine boyun eğmesi gereken küçük bir çocuğum.”
Cesur başını anlayışla salladı. “Yine Gül meselesi yüzünden mi?” Aslan sessiz kaldı, bakışlarını ufuk çizgisine kilitledi. “Evet,” dedi net bir sesle.
“Onu sevdiğimi söylediğimde, babam bunun sadece bir 'zafiyet' olduğunu söyledi. Sanki birini sevmek, insana yalnızca yük olurmuş gibi…”
Cesur derin bir iç çekti. “Komutanın dünyasını biliyorsun. Kalp onun için sadece kan pompalayan bir organdan ibaret.”
Aslan alaycı bir tavırla güldü. “Belki de bu yüzden hiçbir zaman onun gibi bir adam olamayacağım.”
“İyi ki de olamayacaksın,” dedi Cesur dostça bir tavırla.
Rüzgâr şiddetini artırırken Aslan gözlerini kıstı.
“Bir gün bu üniformayı sırtımdan çıkaracağım, Cesur.
O gün ne gizli görevler kalacak ne emirler ne de bu anlamsız korkular. Sadece ben ve Gül olacağız.”
Cesur sustu, dostunun kararlı ama içinde derin bir endişe barındıran yüzüne baktı.
“Peki o gün geldiğinde,” diye sordu usulca, “Gül hâlâ seni bekliyor olacak mı?”
Aslan’ın dudakları kıpırdadı ama tek bir kelime bile dökülmedi. Çünkü bu sorunun cevabını kendisi de bilmiyordu.
Aynı saatlerde Gül, evinin salonunda, masanın başına çökmüştü.
399🥀
Önünde çizim defterleri, kömür kalemler ve dağınık kâğıtlar duruyordu. Fakat beyaz sayfanın tam ortasında, büyük harflerle tek bir isim yazılıydı: ASLAN.
Kalemi masaya bırakıp başını ellerinin arasına aldı. Gözünden süzülen bir damla yaş, çizimin üzerine düştü.
“Keşke… Keşke şu an yanında olabilseydim,” diye fısıldadı.
Tam o saniyede telefon ekranında bilinmeyen, gizli bir numara belirdi. Gül, kalbinin hızlanan ritmiyle tereddüt ederek açtı telefonu.
“Gül?”Sesi duyduğu an nefesi kesildi. “Aslan!”
“Benim… Ama çok uzun konuşamam. Şu an seninle iletişim kurmuyormuşum gibi davranmak zorundayım.”
“Ne demek bu? Neler oluyor orada Aslan, yalvarırım söyle.”
“Bir şeyleri araştırıyorum Gül. Babam beni hâlâ rutin görevde sanıyor ama ben aslında onun geçmişte yaptıklarını sorguluyorum. Bunu bir duyarsa, beni anında görevden uzaklaştırır.”
Gül’ün telefonu tutan eli titremeye başladı.
“Aslan, ne diyorsun sen? Bu çok büyük bir tehlike!”
“Biliyorum,” dedi Aslan, sesindeki o büyüleyici sakinlikle. “
Ama bazen hayatta en doğru olan şey, yapmaktan en çok korktuğun şeydir.”
Hatta bir anlık sessizlik oldu; sadece birbirlerinin sıklaşan nefesleri duyuluyordu. Sonra Aslan’ın sesi son kez yankılandı:“
Gül, eğer bana bir şey olursa seni bir daha arayamam. Ama şunu sakın unutma:
Ne olursa olsun, seni çok seviyorum.”
Gül, hıçkırıklarını bastırmaya çalışarak, “Ben de seni seviyorum, Kara…” diyebildi.
Telefon yüzüne kapandı. Sinyal sesi odada yankılanırken Gül, telefonu göğsüne bastırdı.
O an çok net anlamıştı: Bu sıradan bir ayrılık hikâyesi değildi, büyük bir savaşın ayak sesleriydi. Ve kader bu kez sadece Aslan’ı değil, Gül’ü de karşısına almıştı.
400🌹
Gül, sabahın ilk ışıklarıyla gözlerini açtığında odada kurşuni bir sessizlik vardı. Perdelerin arasından süzülen solgun gün ışığı, dün geceden kalan kahve fincanına ve açık duran not defterine vuruyordu. Deftere yazdığı son cümle gözüne çarptı:
“Bazı vedalar söylenmez, yaşanır.”
Masaya uzanıp kurşun kalemle o cümlenin altını sertçe çizdi. İçinde, geceden miras kalan bir özlemin sızısı vardı. Kara’nın tam olarak nerede olduğunu, başının belada olup olmadığını bilmiyordu ancak bu derin sessizliğin ardında çok büyük bir fırtınanın koptuğunu sezebiliyordu.İzmir’deki askeri karargâhın yüksek, aşılmaz duvarlarının ardında Kara, sert ve emin adımlarla yürüyordu. Üniforması kusursuz, omuzları dikti fakat yüzündeki yorgunluk saklanacak gibi değildi. Gözlerinin altındaki mor halkalar, içindeki amansız savaşın nişaneleriydi. Makam odasının önüne geldiğinde nöbetçi asker selam durdu. Kara, başıyla selamı alıp içeri girdi.Masasının arkasında bir heykel gibi oturan Civan Komutan, oğlunu görünce başını bile kaldırmadan, “Gel, otur,” dedi.
Kelimeleri birer buz kütlesi gibi net ve soğuktu.Aslan usulca sandalyeye yerleşti. İçinde büyüyen öfkeyi dizginlemeye çalışıyordu.
Civan Komutan, önündeki kalın dosyaları sertçe Aslan’ın önüne fırlatarak konuşmasını sürdürdü:
“Ben sana bir görev verdim oğlum, bir emir! Ama sen kalkmış, hâlâ o kızla gizli gizli görüşüyorsun.
Ne demek oluyor bu Aslan? Ne zamandan beri senin kalbin aldığın emirlerden daha üstün hale geldi?”
Aslan’ın çene kemikleri kasıldı. “Ben görevimi layığıyla yapıyorum, baba.”
“Baba mı?” diye gürledi Civan, yerinden fırlayarak. “Ben senin komutanınım!”Odanın içindeki hava bir anda sıfırın altına düştü. Aslan, gözlerini bir an bile kırpmadan babasının gözlerine dikti.
“Komutanım… Ben o kadını seviyorum. Eğer onunla görüşmek bir suçsa, vereceğiniz her türlü cezaya hazırım.”
Civan, öfkeden deliye dönmüş bir hâlde masaya vurdu.
401🥀
“Sen hâlâ çocuksun, ne yaptığının farkında bile değilsin! Bir kadının peşinden gidip yıllarca emek verdiğin şerefli kariyerini mi yakacaksın?”
Aslan da aynı hızla ayağa kalktı. Gözlerinde biriken yaşlara rağmen sesi çelik gibi sertti:
“Ben zaten o kariyeri, o geleceği onunla birlikte hayal etmiştim baba! O yoksa, bu üniformanın da bu rütbelerin de benim için hiçbir anlamı yok!”
Bu çarpıcı cümle, odadaki tüm bağrışmaları bıçak gibi kesti. Civan, şaşkınlık ve hayal kırıklığı karışımı bir ifadeyle oğluna baktı. Ancak o, duygularını maskelemekte usta bir askerdi. Derin bir nefes alıp arkasını döndü, pencereden dışarı baktı.
“Git o zaman,” dedi soğuk bir sesle. “Ama şunu asla unutma Aslan: Aşk geçicidir, disiplin ise kalıcı. Sen bir askersin; duygularınla değil, emirlerle yaşamak zorundasın.”
Aslan dişlerini sıktı, kapıya doğru yürürken son sözünü söyledi:
“Ben askerden önce bir insanım, komutanım.”
Esas duruşa geçip selamını verdi, arkasını dönerek odadan çıktı. Gül, gün boyunca telefonuna gelen hiçbir bildirime, iş maillerine bakmamıştı. Ancak akşamın karanlığı çöktüğünde ekranda beliren o tanıdık ışık kalbini yerinden oynattı:
“Görev bittiğinde sana anlatacak çok şeyim var, Gül. Sadece sabret. — K.”
Gül, mesajın sonundaki o tek harfe, “K”ye uzun uzun baktı. Yüzünde hafif, mağrur bir tebessüm belirdi. Dudaklarından şu sözler döküldü:
“Sabrederim Kara… Yeter ki sen bana sağ salim dön.”
Gözünden süzülen o tek damla yaş, bu kez çaresizliğin değil, inancın resmiydi. O an çok iyi anlamıştı ki beklemek de bazen en az sevmek kadar büyük bir cesaret isterdi.Aynı dakikalarda, İzmir’in teni üşüten o meşhur rüzgârında, Karadeniz kenarında tek başına duruyordu.
402🥀
Dalgalar hırçın Londra taşlarına vuruyor, ufukta beliren bir şilebin ışıkları karanlıkta göz kırpıyordu.Elin cebine atıp Gül’ün ona yıllar önce bağışladığı o küçük gümüş mermi kolyeyi çıkardı, avucunda sıktı.“Ne olursa olsun,” diye fısıldadı karanlığa. “Benim yönüm her zaman sensin, Gül.”
Ardından başını gökyüzüne kaldırdı, kararlı ve meydan okuyan bir sesle haykırdı rüzgâra karşı:
“Bu kez hikâyemizi kader değil, ben yazacağım. Çünkü bizim için hayatta hiçbir şey imkânsız değil, Gülüm…”
Aradan aylar geçmişti. Gül’ün hayatı görünürde düzene girmişti; yeni işine alışmış, sabahları kahvesini alıp işe yürürken bile yüzünde sakin bir ifade belirmeye başlamıştı. Ama o dinginliğin altında hâlâ amansız bir özlem, zihninde ise hâlâ yarım kalmış cümleler yankılanıyordu.Bir sabah, posta kutusunda zarif bir davetiye buldu. Üzerinde altın yaldızlı harflerle o isimler kazınmıştı:
Yeşim & Koray — Düğün Töreni
Gül bir an kalakaldı. Parmakları titredi, nefesi kesildi. İçinde, ne adını koyabildiği ne de bastırabildiği derin bir sızı kıpırdandı. Yıllardır can dostu bildiği Yeşim’le aralarına sessiz, aşılmaz bir uçurum girmişti; nişandan önceki aylarda bir kez bile konuşmamışlardı.
O gece Gül uzun süre düşündü. Gitmeli miydi, gitmemeli mi? Sonunda aynanın karşısına geçip kendine baktı. Gözlerinin tam içine usulca fısıldadı:— Bazı yüzleşmeler kaçınılmazdır, Gül…
Düğün günü salon ışıltılıydı. Herkes gülüyor, alkışlar arasında Yeşim beyaz saten gelinliğiyle salona giriyordu. Gül ise kalabalığın kenarında, bir gölge gibi sessizce töreni izliyordu.Yeşim’in gözleri bir an ona takıldı. Zaman sanki o saniyede dondu. Birkaç saniyelik o bakışta; eski günlerin kahkahası, aynı sırayı paylaştıkları okul yılları ve birlikte ağladıkları geceler birer film şeridi gibi canlandı. Ama artık aralarındaki mesafe, kelimelerle kapanamayacak kadar büyüktü.Tören bittiğinde, kalabalık yavaş yavaş dağılırken Yeşim yanına geldi. Gül şaşkındı. Yeşim’in elleri buz gibiydi, sesi titriyordu:
— Geleceğini sanmamıştım…Gül hafifçe başını eğdi:— Sadece seni görmek istedim. Tebrik ederim.Yeşim derin bir nefes aldı, gözleri doldu:
— Gül… Biliyorum, sana anlatmam gereken çok şey var. Ama o zamanlar her şey öyle karışıktı ki… Ben de ne yaptığımı bilmiyordum.
403🥀
Gül’ün sesi yumuşaktı ama içinde saklayamadığı bir kırılma gizliydi:
— Bazen anlatmak bile geç kalır, Yeşim. Ama ben seni affettim. Sadece unutmamayı seçtim.Yeşim başını öne eğdi. Gözlerinden yaşlar süzülürken fısıldadı:
— Koray’la mutlu olmaya çalışıyorum ama bazen senin eksikliğini çok hissediyorum, Gül.Gül gülümsedi, yüreği burkularak ekledi:
— Eksiklik benim değil, vicdanının sesi Yeşim. Ama merak etme, o da seni asla terk etmez.Bir süre sessiz kaldılar. Sonra Gül çantasını aldı ve ayağa kalktı:
— Gitmem gerek. Kendine iyi bak.Yeşim, onun arkasından bakarken anladı:
Bazı dostluklar biterken bile silinmez izler bırakırdı. Ve bazı vedalar sessiz ama geri dönüşsüz olurdu.
Aynı gece Gül eve döndüğünde telefonu titredi. Ekranda tek bir isim belirdi: Kara. Kalbi anında deli gibi çarpmaya başladı. Titreyen parmaklarla mesajı açtı:
“Görev bitti. Yarın oradayım.”
Gül’ün gözlerinden yaşlar süzüldü, elleriyle yüzünü kapattı. Bir damla yaş dudaklarının kenarına sızarken fısıldadı:
— Dönüyorsun demek…
Başını gökyüzüne kaldırdı; ay ışığı pencereden içeri süzülüyordu. Kalbi, uzun zamandır ilk kez bu kadar güçlü ve umutla çarpıyordu.
— Hoş geldin Kara, dedi kendi kendine. Bu kez hiçbir şey aramıza giremeyecek.Sabah, pencereden içeri süzülen usul bir rüzgâr tül perdeyi kıpırdattı. Uykusuz geçen gecenin ardından gözlerini açan Gül’ün ilk işi telefona bakmak oldu.
Mesaj hâlâ oradaydı: “Görev bitti. Yarın oradayım.”
O satırları tekrar tekrar okudukça kalbinin ritmi hızlandı. Derin bir nefes aldı.
— Yarın… diye fısıldadı. O "yarın", artık bugündü.
Gün boyunca gözü hep saatteydi. Her dakika bir asır gibi geçmek bilmiyordu. Kahvesini yarım bıraktı; elleri heyecandan titrediğinde, kalbini bastırmak ister gibi elini göğsüne koydu. Bilinçli olarak hiçbir plan yapmadı, sadece anın gelmesini bekledi.
404🥀
Akşamüstü hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Sokağın ucundaki ışık direği hafif bir meltemle sallanıyor, gölgeler kaldırıma düşüyordu. Gül daha fazla evde duramadı ve dışarı çıkmaya karar verdi. Üzerine sade bir mont geçirdi, saçlarını aceleyle topladı. Nereye gittiğini bilmeden, sadece yürüyordu; adımlarını sanki rüzgâr yönlendiriyordu.Bir köşeyi döndüğünde adımları istemsizce durdu.Oradaydı.Kara, sokak lambasının altında dikiliyordu. Siyah montunun yakasını kaldırmıştı. Saçları rüzgârda dağılmış, yüzü her zamanki gibi sert ama bu kez huzurlu görünüyordu. Gül’ü fark edince birkaç saniye kıpırdamadan baktı. Sanki ikisi de bu anın gerçekliğine inanmakta güçlük çekiyordu.Aralarındaki mesafe yalnızca birkaç adımdı ama o birkaç adım, aylar süren bir bekleyişin tüm ağırlığını taşıyordu.Gül’ün sesi titredi:
— Gerçekten döndün mü? Kara yavaşça yaklaştı:
— Dönmesem bile, kalbim hep buradaydı. Gül’ün gözleri doldu, yanağından bir damla yaş süzüldü:
— Niye hiç haber vermedin?Kara’nın sesi alçak ama son derece kararlıydı:
— Çünkü bu kez seni korumam gerekiyordu. Sadece seni değil… bizi.
Kısa bir sessizlik oldu. Sokağın ucundan bir araba geçti, uzaktan bir köpeğin havlaması duyuldu; fakat o an dünyada sadece ikisi var gibiydi. Kara elini uzattı, Gül’ün yüzüne düşen bir saç tutamını şefkatle kulağının arkasına itti.
— Gözlerin hâlâ aynı, dedi fısıltıyla. Yalnızca biraz daha yorgun.Gül yutkunarak gülümsedi:
— Senin yüzünden…Sesinde hafif bir sitem olsa da içi sevgiyle titriyordu. Kara da gülümsedi, bakışlarını bir anlığına yere indirdi:
— Belki de haklısın. Ama biliyor musun Gül, bu sefer hiçbir emir, hiçbir görev bizi ayıramayacak.
405🥀
Gül’ün kalbi göğsüne sığmıyordu. Bir adım attı, sonra bir tane daha… Aralarındaki o kahredici mesafe tamamen yok oldu. Kara, kollarını yavaşça ve sıkıca ona doladı. Uzun süre konuşmadılar; sadece nefeslerinin ritmi birbirine karıştı.Gül başını Kara’nın omzuna yasladı:
— Bir daha gitme…Kara gözlerini kapatıp fısıldadı:
— Artık hiçbir yer bana sensiz evim gibi gelmiyor.
O an zaman durdu. Ay ışığı üzerlerine düşerken, iki kalp aynı anda yeniden atmaya başladı.
Tam o sırada uzaklardan gelen bir ses büyüyü bozdu. Kara’nın cebindeki telefonun güçlü titreşimi, o büyüleyici sessizliği paramparça etti. Ekranda bir isim yanıp sönüyordu: Civan Komutan. Gül gerildi. Kara gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
— Yine mi? dedi Gül, sesi endişeyle titreyerek.Kara’nın bakışları karanlıkta sertleşti:
— Bu defa o değil, kader beni çağırıyor.Telefon ısrarla çalmaya devam ediyordu ancak Kara açmadı. Sadece Gül’ün elini tuttu ve parmaklarını sıkıca kenetledi:
— Bu kez gitmeyeceğim.O an, tüm dünya onların bu sessiz kararıyla adeta yeniden yazıldı.Ertesi sabah Kara ve Gül hâlâ yan yanaydı. Gül, Kara’nın koluna sarılmış, gözlerinde huzurla karışık bir korkuyla bekliyordu. Kara’nın cebindeki telefon uzun bir sessizliğin ardından yeniden titremeye başladı. Ekranda beliren isim Kara’nın çehresini anında gölgeledi: Civan Komutan.Kara gözlerini kapatıp bir an düşündükten sonra Gül’ün omzuna dokundu:
— Bekle Gül. Bu… zor olacak.Telefonu açtığında Civan’ın sesi derinden ve keskin bir öfkeyle yankılandı:
— Aslan! Hemen karargâha geliyorsun. Seninle konuşacak çok şeyimiz var!Kara telefonu kapatıp cebine koydu, ardından gözlerini Gül’e dikti:
— Bu defa karşımdaki babam değil; sadece bana emir vermeye çalışan bir adam.Gül dudaklarını ısırdı, endişesi bakışlarından okunuyordu:
— Ne olacak şimdi?Kara hafifçe gülümsedi fakat bu gülüşte sarsılmaz bir kararlılık vardı:
— Artık emirleri değil, kalbimi dinleyeceğim. Ama bu hesaplaşmayı yapmak zorundayım.İzmir’de, Civan Komutan’ın ofisi…Kara kapıyı açar açmaz odadaki gergin hava yüzüne çarptı.
406🥀
Civan masasının arkasında öfkeyle oturuyor, önündeki dosyaları masaya fırlatıyordu:
— Sen! Hangi cüretle beni dinlemezsin? Hangi akla hizmetle o kızın yanında kalırsın?!Kara dik duruşunu bozmadı, sesi soğuk ve netti:
— Baba… Onu seviyorum ve bunu saklamayacağım. Eğer beni cezalandırmak istiyorsan görevimi değil, kalbimi cezalandırmayı dene.Civan’ın gözleri kısıldı, oda bir anlığına ölüm sessizliğine büründü:
— Aslan… Sen daha bir çocuksun! Henüz hayatın gerçeklerini, sorumluluğu anlamıyorsun!Kara bir adım öne çıkıp odanın tam ortasında durdu:
— Yirmi yedi yaşında koca bir adamım ben! Bir astsubayım; ama her şeyden önce bir insan olduğumu unutma. Ve insan, kalbiyle karar verir!Civan derin bir nefes aldı, gözlerindeki sertlik kırılmadı:
— Sen benim oğlumsun! Ama şu an yaptığın şey büyük bir aptallık.Kara ellerini masaya dayayıp gözlerini kapattı:
— Belki de… Ama bu aptallığın bedelini sadece ben ödeyeceğim. Gül’ün ise bu yaşananlarda hiçbir suçu yok, onu asla bırakmam.Civan masaya sert bir yumruk indirdi:
— Seninle gurur duymamı engelliyorsun Aslan! Ama seni yine de koruyacağım… Çünkü bu hayatta senden başka kimsem yok!
Kara gözlerini açtı, derin bir nefes vererek son sözünü söyledi:
— Baba… Artık sizin emirlerinizi değil, kendi yolumu seçeceğim.Civan bir an duraksadı, ardından çaresizlikle başını salladı:
— Öyle olsun… Ama bil ki bu seçim seni çok zorlayacak.
Kara karargâhtan çıkarken sadece Gül’ün yüzünü düşünüyor ve adımlarını hızlandırıyordu. Telefonunu çıkarıp hemen bir mesaj yazdı:
“Her şey yolunda. Artık dönüyorum. Seni bulacağım.”
Gül mesajı okuduğunda gözleri sevinç gözyaşlarıyla doldu. Telefonu göğsüne bastırarak, “Hadi Kara… Gel artık,” diye fısıldadı. Kara’nın dönüşü, artık bir emrin ifası değil, kalbinin mutlak zaferiydi.
407🥀
Akşam güneşi İzmir’in gökyüzünü yavaş yavaş kızıla boyarken Gül cadde boyunca yürüyordu. Kalbi göğsünden fırlayacak gibi atarken bir köşeyi döndü ve gözleri aniden Kara’yı seçti.Zaman bir kez daha durdu. Kara, o bildik sarsılmaz duruşuyla tam karşısındaydı. Gül nefesini tuttu, adımlarını koşar gibi hızlandırdı:
— Kara! Sesi hem büyük bir sevinci hem de ayların biriktirdiği o ince kırgınlığı taşıyordu. Kara’nın yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi:
— Gül…Bu fısıltı, tüm bekleyişin yükünü bir anda hafifletti. Aralarında hiçbir mesafe kalmamıştı. Kara ellerini yavaşça Gül’ün yüzüne yerleştirdi; parmakları yanaklarından boynuna doğru şefkatle süzüldü. Gül gözlerini kapatarak o uzun aylar boyunca hayalini kurduğu sıcaklığa bıraktı kendini.
— Hiç gitmeyecek misin? diye sordu titreyen bir sesle.Kara başını yavaşça salladı:
— Artık gitmeyeceğim. Hiçbir görev, hiçbir emir, hiçbir güç bizi ayıramayacak. Gül, yanaklarından süzülen yaşlarla birlikte Kara’nın boynuna sarıldı. Kollarını beline dolayıp başını omzuna yaslarken, Kara da onu sanki elinden kaçırmaktan korkar gibi sımsıkı sardı; geçen her kayıp anı telafi etmek istiyor gibiydi. Sokak lambalarının altında hafif bir rüzgâr esiyor, ikisi de bu büyüleyici sessizliğin tadını çıkarıyordu.
— Biliyor musun, dedi Gül başını kaldırıp onun gözlerinin içine bakarak. Bu bekleyiş her şeye değerdi.Kara, dudaklarını hafifçe Gül’ün alnına bastırdı:
— Senin için beklemek, benim için her türlü emirden daha kutsaldı.Geçmişin tüm acıları, özlemleri ve kırgınlıkları o saniyede anlamını yitirdi. Gül, Kara’nın boynuna daha da sıkı sarılırken Kara gözlerini gökyüzüne çevirdi:
— Artık sadece seninle varım Gül. Sadece seninle…İzmir’in serin gecesinde, rüzgâr saçlarını savururken sessizliği yalnızca kalplerinin ritmi bozuyordu. Kara alnını Gül’ün alnına yaslayarak fısıldadı:
— Artık yalnızca seninle varım. Hiçbir şey bizi ayıramayacak.Gül, titreyen elleriyle Kara’nın yüzünü avuçlarının arasına aldı. Gözleri dolu doluydu ama dudaklarında eşsiz bir tebessüm vardı:
— Ben de… Sadece seninle.Kara, daha fazla dayanamayarak dudaklarını Gül’ün dudaklarına yaklaştırdı. İlk dokunuşları ayların getirdiği bir çekingenlikle başlasa da, saniyeler içinde yerini dizginlenemez bir tutkuya bıraktı. Gül ona aynı yoğunlukla karşılık verdi; nefesleri ve ruhları birbirine mühürlendi.
408🥀
Tüm o amansız özlem, bekleyişin getirdiği sancılar ve biriken acılar o anda büyük bir patlamayla son buldu. Dudakları birbirine kenetlendi; bu; sıcak, derin ve adeta yangın yeri gibi ateşli bir öpüşmeydi. Sanki aylarca her saniye, sadece bu anın yaşanması için birikmişti.Kara ellerini Gül’ün beline dolayıp onu kendine daha da çekerken, Gül parmaklarını Kara’nın saçlarının arasına geçirdi. Rüzgâr şiddetini artırdı, gecenin karanlığı etraflarını bir koza gibi sardı; fakat onlar artık dünyadan tamamen soyutlanmış, sadece birbirlerine ait olmuşlardı. Ne bir emir, ne bir görev, ne de mesafeler… Artık hiçbir şeyin onlar üzerinde bir hükmü yoktu.Öpüşmeleri yavaşça sonlanırken, Gül nefes nefese başını Kara’nın göğsüne yasladı:
— Beni hiç bırakma…Kara, dudaklarını onun saçlarına gömerek fısıldadı:
— Seni hiçbir zaman bırakmayacağım Gül. Ben sadece seninle varım.
Ve o gece İzmir, yıllardır ertelenen bir aşkın en tutkulu, en gerçek ve en kalıcı anına şahitlik etti.
Gül, Kara’nın göğsüne yaslanmıştı; kalbinin ritmini, o güçlü ama kırılgan sesini dinliyordu. Uzun süre hiç konuşmadılar. Şehrin ışıkları uzaklarda yanıp sönüyor, rüzgâr onların sessizliğine eşlik ediyordu.Kara başını eğip Gül’ün alnına bir öpücük kondurdu."Sanki bu şehir sadece seni hatırlatıyor bana," dedi kısık bir sesle. "Köşeleri, yolları, hatta rüzgârı bile..."Gül gülümsedi. "Belki de bu şehir bizi hatırlıyordur," dedi. Sonra gözlerini gökyüzüne çevirdi. Yıldızlar, sanki ikisinin üzerine serilmiş bir örtü gibiydi; karanlığın içinden ışık taşıyan binlerce küçük umut...Kara elini uzattı, Gül’ün parmaklarını kendi parmaklarıyla kenetledi.
"Bir daha gitmeyeceğim," dedi kararlılıkla. "Ne olursa olsun, artık kaçmayacağım."
Gül sessizce başını salladı."Ben de seni beklemeyeceğim," dedi yumuşak bir tonda.
409🥀
Kara şaşkınlıkla ona baktı. Gül gülümsedi, gözlerinde derin bir parıltı vardı.
"Çünkü artık yanımda olacaksın." O an ikisi de fark etti ki geçmişin acısı yerini dingin bir mutluluğa bırakmıştı. Birbirlerinin ellerini bırakmadan yürümeye başladılar. Adımları yavaş ama emin ve huzurluydu.Kara yavaşça konuştu:
"Gül, biliyor musun? Belki de en büyük cesaret, kalmayı seçmekmiş.
"Gül onun omzuna yaslanırken fısıldadı:"
Ve en güzel sevgi, beklemekten değil, inanmaktan doğarmış."
Rüzgâr, deniz kokusunu taşıdı. İzmir gecesi sessizdi ama iki kalp aynı anda, aynı ritimde atıyordu. O an artık ne geçmiş vardı ne de endişe... Sadece onlar, sadece "biz" vardı.
Sabah, İzmir’e ince bir pusla doğdu. Kuşlar geceden kalan sessizliği nazikçe yırtarken, denizin üzerinden esen rüzgâr yeni bir günü müjdeliyordu.
Gül, gözlerini yavaşça araladığında ilk gördüğü şey Kara’nın yüzü oldu. Başını yastığa yaslamış, gözleri kapalı, huzurlu bir çocuk gibi nefes alıyordu. Gül bir süre onu izledi; parmak uçlarıyla önce Kara’nın kirpiklerine, sonra yanağına dokundu. O an içinden sadece bir cümle geçti:
"İşte beklediğim huzur buydu."
Kara gözlerini araladı, hafifçe gülümsedi.
"Beni mi izliyorsun?" diye fısıldadı. Gül gülerek başını iki yana salladı. "Artık kaybolmadığına emin olmam gerekiyordu." Kara, elini uzatıp Gül’ün saçlarını okşadı. "Kaybolmam," dedi kararlı bir tonda. "Artık gidecek hiçbir yerim yok. Burası...senin." Bir süre sessizce baktılar birbirlerine. Sonra Gül, gözlerini ufka çevirdi.
"Yine o deniz..." dedi. "Ne kadar kalabalık, ne kadar özgür." Kara onun bakışını izledi. "Belki biz de öyle olmalıyız," dedi. "Geçmişin dalgalarına kapılmadan, kendi yolumuzu bulmalıyız birlikte. Belki başka bir şehirde, belki burada... Ama birlikte Belki başka bir şehirde, belki burada... Ama birlikte.”
410🌹
Gül’ün yüzünde yavaşça bir gülümseme belirdi.
"Beraber," dedi usulca, "neresi olursa olsun fark etmez." Kara ayağa kalktı, pencereden dışarı baktı. Güneş yavaş yavaş denizin üzerinden yükseliyor, sanki onları selamlıyordu."Bugün yeni bir gün, Gül. Artık emir yok, görev yok, gizlenmek yok."
Gül de ayağa kalktı, Kara’nın yanına geldi.
"Artık sadece biz varız," dedi kararlı bir sesle.
Kara ona döndü, elini tuttu, parmaklarını sımsıkı kavradı.
"Öyleyse," dedi, "bugün yeniden başlayalım. Her şeyi sıfırdan ama kalbimizi unutmadan."
Gül’ün yüzüne bir huzur yayıldı. Kara’nın elini tuttu, gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Rüzgâr saçlarını savururken, iki kalp yeni bir hikâyeye başlamıştı. Artık ne geçmiş vardı ne korku; sadece umut, sadece sevgi, sadece "biz"...Kara, sabahın erken saatlerinde sokağa adım attığında hava hâlâ serindi. Elini cebine attı, babasından gelen kısa mesaj hâlâ oradaydı:
"Görüşmemiz gerek. Bugün. Yalnız gel."
Gül pencerenin önünde durmuştu, rüzgâr saçlarını hafifçe savuruyordu. Kara arkasını döndü, ona baktı."Gitmem gerek," dedi sessizce.
Gül’ün yüzünde endişeyle karışık bir ifade belirdi.
"Civan Komutan mı?"
Kara başını salladı.
"Evet. Artık kaçamayacağım. Bir kez olsun babamla adam akıllı konuşmam gerek."
Gül yaklaştı, elini Kara’nın eline koydu.
"Ne olursa olsun, doğru bildiğini söyle. Ben buradayım."
Kara onun elini sıkıca tuttu."Biliyorum," dedi.
"Bu bana güç veriyor."
Bir saat sonra Kara üsse girdiğinde, etrafındaki hava birden değişti.
Her şey hâlâ aynıydı: disiplin, soğukluk, sessizlik... Ama Kara artık o eski Kara değildi.
Civan Komutan masasında oturuyordu.
411🥀
Oğlunu görünce başını hafifçe kaldırdı; sert bakışlarını ondan ayırmadan, kısa bir sessizliğin ardından konuştu:
"Demek geldin."
Kara dik durdu.
"Geldim. Bu sefer kaçmayacağım."
Civan Komutan sandalyesinden kalktı, oğlunun karşısına geçti.
"Ne zamandır emirlere karşı geliyorsun? Sana güvenim tamdı Aslan, ama sen..." Sesi sertleşti, gözleri öfkeyle parladı.
"Bir kadın için bütün düzeni bozuyorsun!"
Kara’nın yüzü gerildi."
'Bir kadın' değil o," dedi sakin ama kararlı bir sesle. "O benim hayatım baba, bunu anlamanı istiyorum."
Civan’ın sesi daha da yükseldi.
"Senin hayatın görevindir! Üniformandır! Aşk diye bir zayıflığa bu meslekte yer yok!"
Kara derin bir nefes aldı, bakışlarını yere indirmeden babasının gözlerine kenetledi.
"Zayıflık değil bu. Belki de ilk kez kendimi bu kadar güçlü hissediyorum." Bir adım yaklaştı babasına. "Yıllarca senin gölgende yaşadım. Hep senin doğrularını kendi doğrularım saydım. Ama artık kendi yolumu çizmek istiyorum."Civan sustu. Oğlunun gözlerindeki kararlılık, daha önce onda hiç görmediği bir ateşti. Bir süre sessizce baktı, sonra başını hafifçe çevirdi.
"Demek kararın bu," dedi soğuk bir tonda.
Kara başını eğmedi."Evet, kararım bu."
Civan derin bir nefes aldı, ardından yavaşça arkasını döndü.
"Seni kaybediyorum, oğlum."
Kara’nın sesi kırılgan ama netti:
"Beni kaybetmiyorsun baba... Sadece beni ilk kez olduğum gibi görüyorsun."
Kara üs kapısından çıktığında gökyüzü açık maviye dönmüştü. Gül oradaydı. Onu görünce Kara’nın içindeki bütün ağırlık bir anda dağıldı.
Gül sessizce yaklaştı. "Konuşabildiniz mi?"
Kara başını salladı. "Evet. Artık her şey açık. Artık özgürüz."
Gül’ün gözleri doldu ama bu sefer mutluluktandı.
412🥀
Kara onun elini tuttu, parmaklarını sımsıkı kenetledi.
"Ne olursa olsun," dedi, "artık sadece ileriye bakacağız."
Ve o an rüzgâr yine deniz kokusunu taşıdı. İzmir’in sokaklarında iki insan, bütün yüklerinden arınmış bir şekilde yürümeye başladı. Yeni bir hayatın ilk adımlarıydı bu; korkusuz, sessiz ama gerçek...
Bir yıl önce
Gül, ofisindeki dosyaların arasında kaybolmuştu. Telefonu çaldı; arayan Aslan’dı. Ancak Gül, yoğun iş temposundan dolayı telefonu sürekli göz ardı ediyor, Aslan’ı hep bekletiyordu.Aslan telefonda sitem etti:
"Gül, artık yeter! Neredesin, ne yapıyorsun?"
"Çok yoğun bir gün Aslan... Sadece bugünlük hiç boşluğum yok."
"Yine mi? Her gün bir bahanen var. Beni hep yüzüstü bırakıyorsun."
"Bilmiyorum... İşleri yetiştirmem gerekiyor, affet."
"Affetmek mi? Bu artık bir alışkanlık hâline geldi Gül. Ben de insanım, biliyor musun?"
Gül telefonu kapattığında içi parçalanmış gibiydi. Ama işlerini yetiştirmek zorundaydı; Aslan’a ayıracak zamanı yoktu.
Bir sabah müdürü odasına geldi:
"Gül, Paris merkez ofisten bir teklif geldi. Altı aylık proje yöneticiliği... Gitmelisin."
Gül’ün kalbi sıkıştı. Paris, altı ay, Aslan, hayaller ve özlem... Hepsi birbirine karıştı. Akşam yürüyüşünde bu durumu Aslan’a açıkladı:
"Bana Paris’ten teklif geldi. Altı aylık bir proje."
Aslan sessiz kaldı, gözleri doldu.
"Biliyorum, bu senin hayalin. Gitmek istiyorsan gitmelisin, seni durduramam."
Gül içten içe kırılmıştı ama Aslan’ın bu sessiz onayı içini biraz olsun rahatlatıyordu.
413🥀
Havaalanındaki veda sessizdi. Aslan ve Gül sadece bakışıyor, kelimeler aralarında gereksiz kalıyordu. Uçak pistten tekerlek keserken Gül içinden tek bir cümle geçirdi:
"Beni bekleme demedim... ama unutma da diyemedim."
Paris’teki günler boyunca Gül işinde ne kadar başarılıysa, o kadar da yalnızdı. Aslan’dan uzakta geçen her an onu hem olgunlaştırıyor hem de yıpratıyordu. Telefon mesajları sınırlı, aralarındaki sessizlik ise yoğundu. Bir gece Paris’te, Seine Nehri kıyısında yürürken Gül bir mesaj yazdı, sonra gönderemeden sildi:
"Bugün Paris çok güzel. Ama sensiz her şey eksik."
Altı ayın sonunda Gül, Paris sokaklarında son kez yürüyordu. Tam o sırada telefonuna bir mesaj düştü:
" Seni çok özledim ." - Aslan
Gül, göğsündeki hızlı kalp atışlarını dinleyerek kararını verdi:
"Bu kez geri dönüyorum."
Havalimanında karşılaştıklarında gözlerinde aynı soru vardı.
Gül, "Ben geldim," dedi.
Aslan, "Bu kez... kalacak mısın?" diye sordu.
Gül emin bir sesle, "Bu kez... evet," dedi.
Verandadaki ilk gece, sessizlik içinde oturdular. Ertesi sabah ise nihayet konuşmaya başladılar.
Aslan, "Bir daha sessizce gitme. Sadece dürüst olmanı istiyorum," dedi.
Gül söz verdi: "Söz. Bir daha kaçmayacağım."
Gül işe döndüğünde iş temposu yeniden ağırlaştı ama bu kez Aslan’la birlikteydiler, mesafeleri eritmeyi öğreniyorlardı.
414🥀
Aslan, "Bazen beni de gününe dahil et," diye sitem ettiğinde Gül gülümsedi: "Söz. Artık sessizliğe gömülmeyeceğiz."
Birkaç hafta sonra Gül, kariyeri için büyük bir teklif daha aldı: Yine Paris. Ama bu defa kaçmaya niyeti yoktu.
Gül, "Paris bekleyebilir," dedi Aslan'a.
"Ama biz... Biz daha yeni başladık."
Aslan onun gözlerine bakarak, "
O zaman birlikte kalalım. Aynı şehirde, aynı sabahlarda..." diye fısıldadı.
O akşam deniz kıyısında yürürlerken, İzmir’in rüzgârı yine aynı tanıdık kokuyu taşıyordu: deniz tuzu, çiçekler ve geçmişin kırıntıları... Ama bu defa Gül’ün kalbinde bir huzur vardı; Aslan’ın sessiz adımlarıyla yan yana yürümek artık bir teselli değil, gerçek bir başlangıçtı.
Aslan durdu, cebinden küçük bir not çıkardı. Kâğıt buruşuktu ama üzerindeki satırlar kalbinden kopup gelmiş gibiydi.
Gül gülümseyerek, "Ne bu?" diye sordu.
Aslan başını hafifçe eğdi. "Yazdım... Çünkü bazen kelimeleri söylemek yetmiyor."
Gül kâğıdı açtı. Yazı titrek ama içtendi:
"Sana her dönüşümde aynı şehre değil, aynı kalbe dönüyorum. Kaç kere ayrı düşersek düşelim, seni bulmak hep evime dönmek gibi."
Gül’ün gözleri doldu, elleri titredi. Aslan sustu; çünkü artık söze gerek yoktu. Birbirlerine bakarken aralarındaki tüm mesafeler sessizce yok oluyordu.Ertesi sabah Gül, işe gitmeden önce mutfakta kahve hazırlıyordu. Aslan kapı eşiğinde durdu; tişörtünün kollarını kıvırmış, gözlerinde hâlâ o tanıdık sabah yorgunluğu vardı.Gül kahveyi karıştırırken, "Biliyor musun," dedi, "Paris’e gitsem bile en çok bu kokuyu özlerdim."
Aslan kaşlarını kaldırdı. "Kahveyi mi?"
Gül gülümsedi. "Hayır... Seni."
Aslan yaklaşıp onun alnına küçük bir öpücük kondurdu.
"Bu kahve kadar sıcak olalım o zaman," dedi fısıldayarak.
"Ama soğumayalım, olur mu?"
Gül gözlerini kapattı, kendini o anın dinginliğine bıraktı.
415🥀
Sonra derin bir nefes aldı. "Soğumayacağız," dedi. "Yeter ki aynı kupada kalalım."
O gün işte, masasına yeni bir dosya bırakıldı:
"Avrupa Bölgesi Uzun Süreli Görev Planı."
Gül uzun uzun baktı kâğıda. Paris, Brüksel, Zürih... Büyük fırsatlar, büyük kariyer adımları demekti bu. Ama Gül artık biliyordu; büyümek her zaman gitmek demek değildi. Telefonunu eline aldı, Aslan’ına bir mesaj yazdı:
"Teklif geldi. Ama ben gitmiyorum. Çünkü sonunda anladım: Kariyer değil, kalp yön veriyor hayata."
Dakikalar sonra cevap geldi:
"O zaman birlikte kalalım. Bu kez gerçekten kök salalım."
Akşam, evin balkonunda rüzgârla karışan şehir sesleri arasında oturuyorlardı. Uzakta, denizin kıyısında dalgalar usul usul kıyıya vuruyor, şehir ışıkları ufka doğru yayılıyordu. Gül başını Aslan’ın omzuna koydu."Aslan..." dedi yavaşça.
"Hiç düşündün mü, bunca şey neden oldu? Tüm o kayboluşlar, o sessizlikler..."
Aslan hafifçe güldü. "Belki de bizi sınamak içindi."
"Ya da bizi birleştirmek için," diye tamamladı Gül. "Her kayboluş, sonunda aynı yere çıkıyordu: birbirimize."
Bir süre sustular. Sonra Aslan, Gül’ün parmaklarını tuttu.
"Gül..." dedi fısıldayarak. Gül başını kaldırdı, gözlerinin içine baktı. Aslan devam etti:
"Bir gün gerçekten gidersek, bu sefer birlikte gidelim. Aynı bavulla, aynı umutla... Aynı evin kapısını açalım."
Gül’ün gözlerinden yaşlar süzüldü ama yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. "Elbette," dedi. "Çünkü artık hiçbir yol, sensiz bir yer değil benim için."
Gece çöktüğünde deniz rüzgârı yeniden içeri doldu. Gül ve Aslan sessizce birbirlerine sarıldılar.
416🥀
Ne kelimelere ihtiyaç vardı ne de yeminlere; sadece kalplerinin ritmi, bir ömrün yankısı gibi odayı dolduruyordu.
Gül, başını Aslan’ın göğsüne yasladı. "Bu defa," dedi kısık bir sesle, "hiçbir şey yarım kalmayacak."
Aslan onun saçlarını okşadı. "Çünkü bu defa biz tamamız," dedi.
O gece şehir yine ışıl ışıldı; ama bu kez ışıkların altında geçici bir hikâye değil, bir sonsuzluk uzanıyordu. Gül ve Aslan’ın yeniden yazdığı, sessiz ama güçlü bir "biz" hikâyesi...
Sabah güneşinin altın ışıkları perde aralarından süzülürken Gül yavaşça gözlerini açtı. Yanında Aslan vardı; saçları dağılmış, yüzünde huzurlu bir ifadeyle uyuyordu. Bir an sadece onu izledi. Nefes alışındaki düzen, kalp atışının sakinliği... Her şey o derin "artık" duygusunu taşıyordu.Artık yalnız değillerdi. Artık eksik değillerdi.Gül yatağın ucuna oturdu, parmak uçlarıyla Aslan’ın elini tuttu.
"Yeni bir gün," dedi fısıltıyla. Aslan gözlerini araladı, gülümsedi:" Yeni bir biz." Gün ilerledikçe şehir uyanıyordu. Dışarıda çocuk sesleri, martı çığlıkları, uzaktan gelen vapur düdüğü... Her şey aynıydı ama Gül ve Aslan için dünya artık bambaşka bir renge bürünmüştü.Kahvaltı masasının üzerinde duran bir zarf Gül'ün dikkatini çekti. Zarfın üzerinde yalnızca iki kelime yazıyordu: "Gelecek Planı."
Gül kaşlarını kaldırdı, Aslan’ya baktı.
"Aslan, bu ne?"
Aslan hafifçe gülümsedi.
“Aç bakalım."
Zarfın içinden küçük bir defter çıktı. İlk sayfasında şunlar yazılıydı:
Gelecek Planı:
Kendi küçük kafemizi açmak.
Denize bakan bir evde yaşamak.
Her sabah birbirimize " Günaydın “demeyi unutmamak.
417🥀
Geçmişi değil, bugünü konuşmak.
Sevmekten hiç vazgeçmemek.
Gül’ün elleri titredi.
"Sen bunları... Ne zamandır yazıyorsun?"
Aslan omuz silkti.
"Sen Paris’teyken başladım. Çünkü bir gün döneceğini biliyordum."
Gül gözyaşlarını tutamadı; ama bu kez gözyaşları acıdan değil, ruhunu saran o büyük huzurdan akıyordu.
"Elimizdekilerle başlarız, değil mi?" dedi.
Aslan, "Aslında hep elimizde olanla..." diye yanıtladı ve ekledi:
“Birbirimizle."
Beş ay önceydi. Sonbaharın ilk soğuğu şehre bir ağıt gibi çökmüş, ağaçlar sararmış yapraklarını usul usul toprağa bırakıyordu. Okulun arka bahçesindeki banklardan biri boş, diğeri ise ikiye bölünmüş bir kalp gibi yalnızdı. Gül, ellerini cebine sokmuş, dudaklarından dökülen buğuyu izliyordu. Yeşim ise gözleri dolu, elinde tuttuğu bir kağıt parçası gibi tir tir titriyordu. Aralarındaki mesafe, sanki bir tren rayının üzerinden atlayıp ayrı kıyılara düşmüş iki insan kadar uçurumlaşmıştı."Neden yaptın?" diye fısıldadı Gül. Sesi, kendi kulaklarına bile yabancı, sivri ve kırılgan bir tel gibi tınladı.
Yeşim bakışlarını kaçırdı. "Senin sırrındı, biliyorum," dedi. "Ama Koray... Koray sordu. Düşündüm ki bilmeyi hak ediyor. Belki de gerçeği ondan saklamamalıydık, Gül."
Gül’ün yüzü buz kesti. "O, bunu hak etmiyordu." Dudaklarından kısa, kuru bir kahkaha döküldü; bu bir gülüş değil, öfke ve hayal kırıklığının dışa vurumuydu. "Aslında ne yaptığını çok iyi biliyorsun. Bunu beni korumak için değil, kendi yükünden kurtulmak için yaptın.
418🥀
Ya da belki sadece gösteriş yapmak istedin. Sonuç değişmiyor: Artık ben senin için bir sır değil, dedikodu malzemesiyim."
Yeşim çaresizce ellerini iki yana açtı. "Ben... seni korumak istedim. O an tek doğru yolun bu olduğunu sandım."
Gül’ün sesindeki alay, bir bıçak kadar keskinleşti. "Koruma mı? Senin koruman, mahremimi parça parça edip başkalarının önüne sermekse, hayır, teşekkür ederim. Koray’a anlatırken yüzündeki o ışığı gördüm; Gül’ü anlatırken dudaklarının nasıl kıvrıldığını izledim. O ışığın içinde ben yoktum artık; sadece senin oyuncağın, senin eğlence kaynağın vardım."
Yeşim bir adım öne çıktı, gözlerinde yalvarış vardı. "Sana zarar vermek isteseydim, çok daha farklı bir yol seçerdim. Sadece... üzerimdeki o ağır gerçeği taşıyamayacağımı sandım."
Gül acı bir tebessümle başını salladı.
"Taşıyamamak mı? Gerçeği başkasına fısıldayınca ne değişti? Kendi vicdanını rahatlatmak için benim sırlarımı bedel olarak ödetmek, senin vicdanına mı sığdı?"
Aralarında biriken o küskünlük; küçük ihanetler, görmezden gelinen kırgınlıklar ve sessizce büyüyen mesafeler o gün bir volkan gibi patladı. O banktaki sözler sadece bir sırrın ifşası değil, yılların güvenine atılan bir imzaydı.
"Git," dedi Gül, sesi bir hüküm gibi ağırlaşmıştı.
"Bir daha gelme. Beni korumak adına yaptığın her hareket, beni senden biraz daha kopardı."
Yeşim bir an duraksadı, sanki bir kapı yüzüne çarpılmıştı.
"Gül..." diye söze başladı ama kelimeleri yetmedi. Arkasını dönüp uzaklaştı. Ayak sesleri taş koridorda yankılanırken, her adım Gül’ün göğsüne saplanan bir başka bıçaktı.Gül yalnızdı. Ellerini yüzüne kapattı; gözleri yanıyordu ama ağlamadı. İçinde bir öfke değil, derin, uçsuz bucaksız bir boşluk açıldı. O gün kendine yemin etti: Bir daha kimsenin elinde oyuncak olmayacaktı.
Beş ay geçti. Sokaklar aynı, rüzgârın ritmi değişmemişti ama o bank artık iki kişilik değildi. Boşluktaki soğuk, Gül’e Yeşim’in gidişini hatırlatıyordu. Öfke zaman zaman kabarıyor, kalbini yakıyordu; ancak en çok, kış geceleri kadar sessiz ve sert bir kırgınlık baki kalıyordu.Bir sabah, okul bahçesinde Yeşim’i uzaktan gördü.
419🥀
Arkadaşlarıyla gülüşüyordu. O an Gül’ün kalbi istemsizce sıkıştı. Koşup "Nasılsın?" demek istiyordu ama zihni hemen o eski yarayı hatırlattı:
Bu kadar çabuk unutmadın. Adımlarını hızlandırıp arkasına bakmadan yürüdü.O gece defterine sadece şunu yazdı:
"Bazen en yakınından gördüğün ihanet, seni en uzağındaki insan kadar sessizleştirir."
Ancak kalp, verilmiş sözleri dinlemiyordu. Bir akşam Aslı’dan gelen telefonla dünyası sarsıldı.
"Yeşim fenalaşmış, hastaneye kaldırılmış."
Gül, hastane koridoruna ulaştığında, beş ay önceki o sonbahar günü tekrar zihninde canlandı. Yeşim, bir sandalyede, solgun ve çaresiz oturuyordu. Göz göze geldiklerinde, aralarındaki buzlar erimedi ama çatladı.
"Neden çağırdın?" diye sordu Gül, sesi titreyerek.
Yeşim gözyaşları içinde cevap verdi:
"Özür dilemeden iyileşemeyeceğimi fark ettim. Seni koruduğumu sanıyordum ama aslında sadece kendi korkularımı beslemişim."
Gül bir süre pencereden süzülen toz zerreciklerine baktı. Yorgundu.
"Affedebileceğimi sanmıyorum," dedi kısık bir sesle.Yeşim başını önüne eğdi.
"Affetme. Sadece dinle, o yeter."
Gül, o an sadece bir dinleyici olarak orada olduğunu düşündü ama kalbi başka bir dil konuşuyordu. Hastaneden ayrılırken içindeki öfkenin yerini ağır bir hüzne bıraktığını hissetti.Daha sonra Yeşim’den gelen mesaj kısa ve keskindi:
"Teşekkür ederim, geldiğin için."
Gül cevap vermedi ama bu sessizlik artık düşmanca değildi.Ertesi gün sınıfta Yeşim’den gelen o küçük not, Gül’ün defterinin arasına girdiğinde her şey biraz daha değişmişti:
"Pişmanım."
Bir gün, okul çıkışında karşılaştılar. Yeşim, "Konuşmamız gerek," dediğinde Gül durdu. Geçmişin ağırlığı hâlâ oradaydı.Yeşim, "Ben sadece sevgilimin, senin gerçek hislerini bilmesini istedim. Ortak arkadaşımız olarak bilmeye hakkı vardı. Neden bu kadar tepki verdiğini anlamıyorum," dediğinde Gül, karşıdaki insanın değişmediğini anladı.Gül’ün gözleri artık dolmuyordu; sadece kararlılıkla baktı.
"O benim sırrımdı, Yeşim. Sırrı başkasına vermek, korumak değil; satmaktır. Artık anladım ki, sen hiç değişmeyeceksin."
Gül arkasını döndü ve bu kez, bir daha hiç dönüp bakmamak üzere yürüdü.
420🌹
Yeşim arkasında öylece kalakalmıştı. Bazı bağlar, ne kadar özür dilense de, ancak sessiz bir vedayla onarılabilirdi. Gül artık kendi yoluna, sessiz ve huzurlu bir geleceğe doğru ilerliyordu.
Beş yıl önce
Zaman, Gül’ün içindeki yarayı kapatmak yerine daha da derinleştirmişti. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundaymış gibi görünüyordu; okula gidiyor, derslere giriyor, Yeşim’in adını duysa bile artık yüzünü buruşturmuyordu. Ancak içten içe, o kavganın yankısı ruhunun hâlâ kanayan bir yerinde sessizce yaşamaya devam ediyordu.Bir sabah okulun bahçesinden geçerken, Gül başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Hava soğuktu ama güneş usulca parlıyordu. Tam o sırada koridorun ucunda tanıdık bir kahkaha sesi duydu; bu Yeşim’di. Yanında birkaç yeni arkadaşıyla oturmuş, gülüyordu. Gül’ün kalbinde aniden bir şey sıkıştı.
İçinden, “Ne kadar kolay unuttu,” diye geçirdi ve başını hızla başka yöne çevirdi. Artık onunla hiçbir duyguyu paylaşmak istemiyordu; ne kırgınlık, ne özlem, ne de merak…O gün teneffüste okulun arka bahçesindeki eski banka oturdu. Elinde defteri vardı; karalanmış sayfalar, bitmemiş cümleler, silinmiş isimler… Aslan’ın adını bile yazamıyordu artık. Her harf, her anı yüreğine batıyordu. Bir ara defteri kapatıp iç çekti:
“Yeşim beni korumak istediğini söylüyordu ama aslında beni en çok o yaraladı.”
Sonra sessizce güldü; o gülüşte acı vardı, kabullenmiş bir yalnızlık. Artık eski Gül yoktu; her şeyi içinde tutan, kimseye anlatmayan bir Gül vardı.Mezuniyete üç gün kalmıştı. Kampüs hem hüzün hem de heyecanla doluydu; herkes vedalaşmalara, son fotoğraflara ve yarım kalan duygulara hazırlanıyordu. Gül ise o son günlerin içinde hâlâ bir eksiklik hissediyordu. Yeşim’le aralarındaki soğukluk, her şeyin üstüne gölge gibi çökmüştü.
421🥀
Bir akşamüstü, okul bahçesinde gün batımı turuncuya çalarken Gül telefonuna gelen bildirimle irkildi. Ekranda Yeşim’in adı yazıyordu. Kalbi bir an durdu sanki; haftalardır ondan tek bir kelime bile duymamıştı. Titreyen parmaklarla mesajı açtı:
Yeşim: “Gül… ne olur artık küs kalmayalım. Mezuniyete üç gün kaldı, seninle küs mezun olmak istemiyorum. Ne olur affet beni. Sensiz bu son günler bir anlam taşımıyor.”
Gül derin bir nefes aldı. Satırların ardında Yeşim’in içten, kırık ve pişman sesi vardı. Bir süre yazıp yazmamayı düşündükten sonra gözleri dolarak cevapladı:
Gül: “Ben de sensiz olmasını istemedim Yeşim. Ama bazı şeyler çok acıttı beni.”
Telefonun ekranı bir kez daha ışıldadı:
Yeşim: “Biliyorum… haklısın. Ama sen benim en yakın arkadaşımsın. Her şeye rağmen seni kaybetmek istemiyorum.”
Gül’ün dudaklarında yumuşak bir gülümseme belirdi:
Gül: “Tamam, bitsin bu küslük. Yarın buluşalım mı?”
Yeşim: “Gerçekten mi? Ah Gül, seni çok özledim! Yarın sabah erkenden orada olacağım!”
Gül telefonu kapattığında, kalbinden kalkan yükü hisseder gibiydi. Günler sonra ilk defa içi rahattı. Sessizce mırıldandı:
“Bazı vedalar, barışarak güzel olur.”
Gül ve Aslan’ın aşkı, dokuzuncu ayına girmişti. Henüz yaşı küçük, kalbi ise koca bir sevdayla doluydu. Onların hikâyesi, gençliğin en saf hâliyle başlamış, her geçen gün biraz daha derinleşmişti. Aslan o sıralar bir askeri birliğin genç komutanıydı. Disiplinli ve güçlüydü ama iç dünyasında hâlâ o deli dolu çocuktu. Gül’ü düşünmediği bir an bile yoktu; her nöbet arası onun adını mırıldanıyor, her gece yıldızlara bakarken Gül’ün gözlerini hayal ediyordu. O gece ise içini saran duygular artık taşacak noktaya gelmişti. Onu sevdiğini haykırmak, bu sevgiyi ölümsüzleştirmek istiyordu.Gece karargâhta sessizlik hâkimdi. Aslan, nöbet defterini kapatıp arka bahçeye çıktı. El fenerinin solgun ışığında, toprağın üzerinde parlayan boş tüfek mermilerini fark etti. Eğilip birini, sonra bir diğerini aldı. Parmak uçlarında soğuk metalin ağırlığını hissetti. O an içinden geçenleri bastıramadı:
“Bu, sıradan bir teklif olmayacak,” dedi kendi kendine.Topladığı mermileri, titiz bir disiplinle yere dizmeye başladı. Harf harf, kelime kelime… Her mermi, kalbinden dökülen bir parça gibiydi.
422🥀
Dakikalar geçti; ter alnından süzülürken son harfi de yerleştirdi. O karanlık toprakta parlayan cümle, bir yemin kadar berrak ve güçlüydü:
“BENİMLE EVLENİR MİSİN GÜLÜM?”
Aslan birkaç adım geriye çekilip o yazıya baktı. İçinde gurur, aşk, korku ve umut birbirine karışmıştı. Elini cebine atıp telefonunu çıkardı, dizdiği mermilerin fotoğrafını çekti ve WhatsApp’ı açtı. Fotoğrafın altına yalnızca tek bir cümle yazdı:
“Gerçek savaş bu… sensiz yaşamak değil.”
Gönder tuşuna bastığında kalbi yerinden çıkacak gibiydi.
Gül, gece odasında sınav notlarına gömülmüş, gelecek planlarını tartıyordu. Tam o sırada telefon titredi. Aslan’ın adını görünce kalbi hızla çarpmaya başladı. Ekranı açtığında gördüğü şey, bir anlığına nefesini kesti. Fotoğrafta, karanlık zemine dizilmiş mermiler ve onların arasında parlayan o cümle vardı:
“Benimle evlenir misin, Gülüm?”
Gül’ün elleri titredi. Dudaklarından tek bir nefes çıktı: “Ah, Aslan…” Kalbi göğsünden taşacak gibiydi. Gözlerinden yaşlar süzülürken ilk kez aşkı tüm doruklarında hissetti. O an kendini dünyanın en güzel kadını gibi gördü. Titreyen parmaklarıyla cevap yazdı:
“Aslan… bu gerçek mi?”
Aslan hemen yanıtladı:
“Gerçek. Tüm kalbimle. Sadece seninle bir ömür istiyorum, Gülüm.”
Gül’ün gözleri doldu, içini tarifsiz bir sıcaklık kapladı. Fakat o büyülü anın içinde bir parça korku da vardı. Geleceğini, hayallerini düşündü. Henüz yolun çok başındaydı, önünde uzun bir yol vardı. Gözyaşlarını silip derin bir nefes aldı ve yazdı:
“Aslan… seni kalbimin en derininden seviyorum. Ama daha çok genciz. Okul bitmedi, önümde uzun bir yol var. Hayallerim var. Lütfen anla… evlilik için çok erken.”
Mesaj gittiğinde Gül’ün yüreği ikiye bölünmüştü. Aslan, komutan üniformasının içinde öylece kaldı. Mesajı okuduğunda gözlerindeki ışık söndü. Dudaklarının kenarında acı bir gülümseme belirdi ve sadece tek bir cümle yazdı:
“Demek erken…”
O geceden sonra Aslan’ın içindeki savaş başladı. Kışlanın koridorlarında yankılanan emirler, artık içindeki sessizliği bastıramıyordu.
423🥀
Her geçen gün biraz daha içine kapandı. Masasının köşesinde biriken sigara izmaritleri, gözlerinin altındaki yorgunluk halkaları kadar derindi. İçkiye sığındı, çünkü başka hiçbir şey Gül’ün eksikliğini dolduramıyordu.Gül ise okulun son aylarını kalbinde ağır bir yükle geçirdi. Mezuniyet töreninde herkes kahkahalar atarken o sessizce gülümsedi. Kalbinin bir yanı Aslan’da kalmıştı. Onun gönderdiği o fotoğraf hâlâ telefonundaydı; her baktığında gözleri doluyor ama silemiyordu.Zaman geçti. Gül üniversiteye hazırlandı, Aslan ise birliğindeki görevini tamamlayıp terhis oldu. Aralarına mesafe, yıllar ve sessizlik girmişti. Ama bazı duygular hiçbir zaman tam olarak bitmezdi.Bir yaz akşamı Gül deniz kenarında yürüyordu. Gün batımı, denizin üzerine turuncu bir perde gibi serilmişti. Rüzgâr saçlarını savururken arkasından tanıdık bir ses duydu:
“Gül…”
Kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Döndü; karşısında askeri yeşil bir gömlek içinde, hâlâ o tanıdık bakışlarla duran Aslan vardı. Bir anlık sessizliğin ardından gözyaşları döküldü.
“Aslan…” dedi Gül titrek bir sesle.
Aslan yaklaştı, yavaşça elini uzatıp Gül’ün yanaklarına dokundu.
“Biliyor musun?” dedi kısık bir sesle. “O gün bana ‘erken’ demiştin… ama ben hâlâ aynı yerdeyim. Yıllar geçti, rütbem değişti… ama kalbim hep sana komutan kaldı.”
Gül’ün gözlerinden yaşlar süzülürken, “Ben de seni hiç unutmadım,” dedi. Bir adım daha yaklaştılar. Aslan, Gül’ü kollarına aldı. Gül başını onun göğsüne yasladı; o tanıdık kalp atışını yeniden duydu. Sonra Aslan eğildi… Dudakları birleşti. O an, üç yılın bütün acısı, hasreti ve pişmanlığı silindi. Sadece aşk kaldı geriye. Belki de bazı hikâyeler, tam da askerî disiplinin ortasında doğup kalbin emrine boyun eğdiğinde gerçekten başlardı.
Beş yıl önce...
Zaman, Gül’ün içindeki yarayı kapatmak yerine daha da derinleştirmişti. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundaymış gibi görünüyordu; okula gidiyor, derslere giriyor, Yeşim’in adını duysa bile yüzünü buruşturmuyordu artık. Ama içten içe, o kavganın yankısı hâlâ kanayan bir yerinde sessizce yaşamaya devam ediyordu.
424🥀

Telefonun ekranı bir kez daha ışıldadı.
> Yeşim: “Biliyorum… haklısın. Ama sen benim en yakın arkadaşımsın, Gül. Her şeye rağmen seni kaybetmek istemiyorum.”
Gül’ün dudaklarında yumuşak bir gülümseme belirdi.
> Gül: “Tamam, bitsin bu küslük. Yarın buluşalım mı?”
> Yeşim: “Gerçekten mi? Ah Gül, seni çok özledim! Yarın sabah erkenden orada olacağım!”
Gül telefonu kapattığında, kalbinden kalkan yükü hisseder gibiydi. Günler sonra ilk defa içi rahattı. Sessizce mırıldandı:
“Bazı vedalar, barışarak güzel olur.”
Gül ve Aslan’ın aşkı, dokuzuncu ayına girmişti. Henüz yaşı küçük, kalbi ise koca bir sevdayla doluydu. Onların hikâyesi, gençliğin en saf hâliyle başlamış, her geçen gün biraz daha derinleşmişti.
Aslan o sıralar artık bir askeri birliğin genç komutanıydı. Disiplinli, güçlü, ama iç dünyasında hâlâ o deli dolu çocuktu. Gül’ü düşünmediği bir an bile yoktu. Her nöbet arası, onun adını mırıldanıyor, her gece yıldızlara bakarken Gül’ün gözlerini hayal ediyordu. Fakat o gece, içini saran duygular artık taşacak noktaya gelmişti. Onu sevdiğini söylemek, bu sevgiyi ölümsüzleştirmek istiyordu.
Gece karargâhta sessizlik hâkimdi. Aslan, nöbet defterini kapatıp arka bahçeye çıktı. El fenerinin solgun ışığında, toprağın üzerinde parlayan boş tüfek mermilerini fark etti. Eğilip birini aldı, sonra bir diğerini. Parmaklarının ucunda soğuk metalin ağırlığını hissetti. O an içinden geçenleri bastıramadı; “Bu, sıradan bir teklif olmayacak,” dedi kendi kendine.
426🥀
Sahil sessizdi; yalnızca denizin kıyıya vuran ritmik sesi, o anın büyüsüne eşlik ediyordu. Güneş usulca batarken, altın rengi ışıklar Gül’ün yüzüne vuruyor, gözlerindeki ışıltıyı daha da belirgin kılıyordu. Aslan, gülümseyerek başını onun kucağına yasladı. Hafif bir rüzgâr saçlarını dağıtırken Gül, parmak uçlarıyla Aslan’ın kızarmış yanaklarını okşadı.
Aslan, onun sıcak dokunuşunda huzuru bulmuş gibiydi. Elleriyle Gül’ün ellerini kavradı, sımsıkı tuttu; sanki bırakırsa her şey yeniden dağılacakmış gibi. Gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. Gül, Aslan’ın saçlarını bir bebek sever gibi okşarken, o kısık bir sesle fısıldadı:
— Bir daha beni bırakma, Gül…
Gül, dudaklarının kenarında beliren tatlı bir tebessümle eğildi. Sesi yumuşak, ama kalbinden taşan duygularla doluydu:
— Kara… seni çok seviyorum. Bir daha beni terk etme, ne olur.
Aslan yavaşça gözlerini açtı. Gül’ün kara gözlerinin içine baktı; o gözlerde hem geçmişin acısı hem de yeniden filizlenen bir umut vardı.
— Ben de seni seviyorum, Gül’üm…
dedi kısık ama kararlı bir sesle. Sonra bir anda doğrulup onu kendine çekti; dudakları Gül’ün dudaklarına değdiğinde zaman durdu sanki. Dalgalar bile o anın sessizliğine saygı duydu.
Aslan, alnını Gül’ün alnına yasladı; nefesleri birbirine karışırken fısıldadı:
— Seni bir daha asla terk etmeyeceğim…
Gül’ün parmakları hâlâ onun saçlarında geziniyor, kalpleri aynı ritimle atıyordu. Gün batarken, sahilin rengi onların aşkıyla yeniden boyanmış gibiydi.
O anın sessizliği ikisine de iyi gelmişti. Dalgaların kıyıya vuran yumuşak sesiyle karışan kalp atışları, sanki aynı ritimde çalıyordu. Gül başını hafifçe eğdi, Aslan’ın alnına kısa bir öpücük kondurdu.
Aslan gözlerini kapatmadan önce bir anlığına gökyüzüne baktı; morla turuncunun birbirine karıştığı o renklerde Gül’ü gördü sanki. “Bu kız, benim bütün cennetim,” diye geçirdi içinden.
— Ne düşünüyorsun? — diye sordu Gül, meraklı ama yumuşak bir sesle.
Aslan gülümsedi, gözleriyle onu buldu.
— Seni… Ve bu anı. Zaman dursa, hep böyle kalsak istiyorum.
Gül hafifçe güldü, o gülüş Aslan’ın kalbine dokundu.— Zaman dursa, rüzgâr bile kıskanırdı bizi.
Aslan doğrulup onun karşısına oturdu. Elleri hâlâ birbirine kenetliydi. Gözleri, Gül’ün yüzünde gezindi; saç tellerine, boynundaki minik kolyeye, sonra tekrar gözlerine döndü.
— Gül… Sen olmasaydın ben kim olurdum bilmiyorum. Sensiz geçen her gün, sanki bir eksik yanım varmış gibi hissettim.
Gül’ün gözleri doldu ama ağlamadı. Onun yerine, elleriyle Aslan’ın yüzünü tuttu.
— Artık eksik kalmayacağız. Ne sen, ne ben. Bu defa gerçekten tamamız, Aslan.
429🥀
Bir an sustular. Uzakta bir çocuk kahkahası, martıların sesine karıştı. Deniz kokusu, güneşin son ışıklarıyla birlikte üzerlerine sindi.
Aslan, Gül’ün alnına hafifçe dokundu.
— Biliyor musun, senin gözlerinde bir şey var… insanı iyileştiren bir şey.
Gül gülümsedi, onun omzuna yaslandı.
— Belki de aynı şeyi sende bulduğum içindir, Kara’m…
Aslan onun saçlarını öptü, ardından fısıldadı:
— Kara deme artık, olur mu? Artık karanlık yok. Sadece senin ışığın var.
Gül’ün dudakları kıvrıldı, kalbi hızla çarptı.
— O zaman ışığın olacağım. Her sabahında, her gecende…
Aslan gözlerini kapadı, o anı içine çekti.
— Ve ben de senin sonsuzluğun olacağım, Gül’üm…
Sahil sessizdi yine. Gün yavaşça geceye dönerken, gökyüzü yıldızlarını birer birer yakıyor; denizin üstünde yankılanan o iki kalbin sözcükleri, rüzgârla birlikte kayboluyordu.
İkisi de biliyordu: Bu defa hiçbir fırtına onları ayıramayacaktı.
Gece, yavaşça sahili sarıyordu. Güneşin son kıvılcımları ufukta kaybolurken, gökyüzü yıldızlarla süslenmiş bir örtüye dönüşmüştü. Aslan küçük bir ateş yaktı; çıtırdayan dalların sesi, dalgaların fısıltısına karıştı. Gül, onun karşısına oturdu. Ateşin turuncu ışığı, yüzüne vurdukça gözleri daha da parlıyordu.
Aslan, Gül’e baktı. Uzun uzun, sessizce. Sonra gülümseyerek bir yudum sıcak çaydan aldı.
— Hani bir zamanlar bana kızardın ya, “hiç konuşmuyorsun” diye. Şimdi anlıyorum, bazen susmak en güzel cümle oluyormuş.
Gül, başını eğip gülümsedi.
— Ben de o sessizliğin içinde seni dinliyormuşum meğer. Kalbini… korkularını… Hepsi sessizliğindeymiş.
Aslan, elini uzatıp onun parmaklarını tuttu.
— Gül… Ben o korkuların içinde kaybolmuştum. Ama sen beni buldun.
Gül, gözlerini ateşin içine dikti.
— Belki de sen hiç kaybolmadın Aslan. Sadece doğru kişiyi bekledin, seni yeniden görmek için.
Bir süre ikisi de sustu. Yalnızca ateşin çıtırtısı, denizin melodisi ve kalplerinin sessiz uyumu vardı. Gül başını Aslan’ın omzuna yasladı.
— Şu an… hiç bitmesin istiyorum.
Aslan elini onun saçlarına koydu, parmaklarını hafifçe dolaştırdı.
— Bitmeyecek, Gül. Artık hiçbir şey bitmeyecek.
O an gökyüzünden bir yıldız kaydı. Gül parmağıyla işaret etti, gülümsedi.
— Dilek tut!
Aslan, gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı.
— Tuttum bile.
430🌹
— Ne diledin?
— Söylersem olmaz ki… Ama zaten yanımda oturuyorsun, dileğimin ta kendisisin.
Gül’ün gözleri doldu, ama içinde burukluk değil, huzur vardı. O anda, geçmişin tüm kırıkları sanki iyileşmiş gibiydi.Aslan ona biraz daha yaklaştı, alnını Gül’ün alnına yasladı.
— Seni bulmak, hayatta yaptığım en güzel şeydi.
Gül gülümsedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı:
— Beni buldun… Artık kaybolmak yok, Aslan.
Rüzgâr hafifçe esti; ateşin alevleri bir an dalgalandı. Deniz uzakta parlıyordu, gökyüzü sessizce tanıklık ediyordu onlara.
Aslan, Gül’ün ellerini yeniden tuttu; bu defa bırakmayacağını bilerek.
— Gül… Seninle her gün, yeniden doğmak gibi.
Gül başını kaldırdı, gözleri onun gözlerinde kayboldu.
— O zaman, her doğan güneş bizim olsun… Kara’m değil, artık Aydınlığım.
Aslan gülümsedi.
— Aydınlığım… Güzel geldi bu söz, yakıştı bize.
Ve o gece, sahil boyunca yalnız iki kalbin sesi yankılandı; deniz, ateş ve yıldızlar onlara şahitlik etti.
Sabah, sessizce geldi.Gecenin serinliği yerini, denizin tuzlu kokusuyla karışan ılık bir sabah rüzgârına bırakmıştı. Ufuk çizgisinde, yavaş yavaş yükselen güneşin ilk ışıkları denizin üstünde altın gibi parlıyordu.
Aslan hâlâ uyanmamıştı. Başını Gül’ün dizine koymuş, huzurla uyuyordu. Gül, parmaklarını onun saçlarında gezdirdi; her bir telin arasında sanki bütün bir geçmişin yorgunluğu gizliydi. Sessizce gülümsedi.
“İşte böyle olmalıydı,” diye düşündü. “Bir sabah, bir deniz, bir biz…”
Aslan hafifçe kıpırdandı, göz kapakları yavaşça aralandı. Gözleri ilk açıldığında gördüğü şey, Gül’ün gülümseyen yüzüydü.
— Günaydın, ışığım…
Gül dudaklarını büzüp tatlı bir gülümsemeyle cevap verdi:
— Günaydın, uykucu.
Aslan doğrulup oturdu. Güneşin ışığı ikisinin de yüzüne vuruyordu. Bir an sessizce gökyüzüne baktılar. Dalgalar, sabahın o yumuşak rüzgârında usulca kıyıya çarpıyordu.
Aslan derin bir nefes aldı, Gül’e döndü.
— Biliyor musun, bu sabahı ömrüm boyunca unutamayacağım.
— Nedenmiş o? — dedi Gül, başını yana eğip şakacı bir sesle.
— Çünkü ilk kez bir güne, gerçekten ait olduğum yerde uyandım.
431🥀
Gül’ün kalbi ısındı. Elleriyle Aslan’ın ellerini tuttu.
— O zaman… bundan sonra her sabah burada uyanalım. Seninle.
Aslan güldü.
— Her sabah, her yerde sen ol yeter. Deniz olmasa da olur, ama sen ol Gül.
Bir süre sessiz kaldılar. Güneş iyice yükselmiş, denizin yüzeyinde ışıltılar dans etmeye başlamıştı. Kuş sesleri sahilin üstünde yankılanıyor, rüzgâr saçlarını savuruyordu.
Gül başını Aslan’ın omzuna yasladı.
— Hayat, bazen bir rüya gibi geliyor bana. Uyanmaktan korkuyorum.Aslan, onun parmaklarını okşadı.
— Belki de bu defa, rüya değilizdir Gül. Belki gerçek budur.
Gül gözlerini kapadı, hafifçe fısıldadı:
— Eğer bu gerçekse, hiç bitmesin.
Aslan, yüzünü ona çevirdi, dudaklarını Gül’ün alnına koydu.
— Bitmeyecek. Çünkü biz artık birbirimizin sabahıyız.
Ve güneş, o iki kalbi bir kez daha aydınlatırken, deniz onları sessizce dinliyordu.O an, ne geçmişin gölgesi vardı ne de geleceğin korkusu…Sadece şimdi, sadece onlar.
Gül ve Aslan, yavaşça ayağa kalktılar.Ayaklarının altındaki ince kumlar sıcaktı artık; güneş çoktan yükselmiş, sabahın yumuşak ışığı yerini parlak bir deniz mavisine bırakmıştı. Dalgalar kıyıya dokunup geri çekilirken, ikisi el ele sahil boyunca yürümeye başladılar.
Gül çıplak ayaklarıyla suya bastı; deniz serindi, tıpkı içindeki karmaşık duygular gibi.Aslan onun yüzüne baktı, gülümsemeye çalıştı ama Gül’ün bakışlarında bir dalgınlık fark etti.
— Ne düşünüyorsun yine? — diye sordu usulca.
Gül durdu, başını eğdi.
— Bilmiyorum, bazen… her şeyin bir gün biteceğinden korkuyorum. Bu huzurun, bu mutluluğun. Sanki kader, bir yerlerde bizi izliyor da “fazla mutlu olmasınlar” diye bekliyormuş gibi geliyor.
Aslan, onun karşısına geçti. Elleriyle Gül’ün omuzlarını tuttu, gözlerinin içine baktı.
— Baksana bana… Biz artık geçmiş değiliz, Gül. Ne o hatalar, ne de o korkular. Şimdiye aitiz biz. Bu an’a.
Gül’ün dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
— Peki ya gelecek?
Aslan derin bir nefes aldı, denize döndü, ufka baktı.— Gelecek…Bir süre sustu, sonra başını ona çevirdi.— Gelecek bizim elimizde, Gül. Korkularla değil, cesaretle yazacağız onu. Eğer yanımda sen olursan, ben her şeyi göze alırım.
Gül’ün gözleri doldu ama bu kez gözyaşı değil, iç huzuru vardı orada.
— O zaman söz ver bana, Aslan. Ne olursa olsun, kaçmayacağız. Ne senden, ne benden, ne bizden.
432🥀
Aslan, elini onun kalbinin üstüne koydu.
— Söz veriyorum, Gül. Bu kalp sadece senin için atıyor. Artık hiçbir yere kaçmayacağım.
Bir an rüzgâr esti; Gül’ün saçları yüzüne dağıldı. Aslan elini uzatıp o saçları nazikçe araladı.
— Senin gözlerinde, yaşamak için bir neden buldum. Bundan daha gerçek ne olabilir ki?
Gül sessizce başını onun göğsüne yasladı. Kalbinin ritmini dinledi.O ritim, sanki kendi kalbininkiyle aynıydı.
Bir süre öylece yürüdüler. Deniz ayaklarına vuruyor, rüzgâr yüzlerini okşuyordu.Gül başını kaldırdı, usulca sordu:
— Aslan… Bir gün evlenirsek, düğünümüz burada olsun ister misin?
Aslan güldü, gözleri parladı.
— Başka neresi olabilir ki? Bu sahil bizim hikâyemiz, Gül. Her dalgasında bir anımız var.
Gül, içten bir kahkaha attı; o kahkaha, denizin sesine karıştı.Aslan onun kahkahasını izlerken, içinden geçirdi:
“İşte, hayat tam da bu anda güzel.”
Sonra sessizce fısıldadı:— Seni seviyorum, Gül. Sadece bugün değil, her gün, her sabah, her nefeste…
Gül gözlerini kapattı, rüzgârla birlikte gülümsedi.
— Ben de seni seviyorum, Kara... Ve bu defa… gerçekten sonsuza kadar.
Sahil, o iki kalbin adımlarını sakladı;Deniz, rüzgâr, gökyüzü — hepsi onlara şahitlik etti.Ve yeni bir gün, onların aşkıyla yeniden başladı.
Sabah griydi. Gökyüzüyle şehrin arası, sanki kararsız bir hat çizgisi gibiydi. Gül aynaya baktı; yüzünde uykusuzluğun çizgileri, gözlerinde ise bir boşluk… İş aramaktan, beklemekten, olmamasından yorgundu artık. Birkaç yere daha başvurdu o sabah, ama umut —tıpkı eski bir resmin silinmiş rengi gibi— her geçen gün biraz daha soluyordu.
Kendini sokağa attı. Hava soğuktu, ama içi yanıyordu. Yürüdükçe düşünmemeye çalıştı, düşünmek acıtıyordu çünkü. Adımlarının yönü bir anda değişti; hiç planlamadan, bir vitrinde gördüğü o tozlu kitap kapağına çekildi. Küçük bir kitapçıydı. İçeri girdiğinde eski kağıt kokusu burnuna doldu. Sessizlik, şehrin karmaşasına inat bir huzur gibiydi.
Rafların arasında gezinirken, bir ses duydu arkasından.
— Gül?
Tanıdık, ama çoktan unutulmuş bir ses tonuydu bu. Döndü. Karşısında Mert vardı — üniversitedeki en yakın arkadaşı. O kadar yıl geçmişti ki, bir an hangisinin daha çok değiştiğini anlamadı.
433🥀
— Mert! Sen burada ne arıyorsun?
— İşten çıktım, biraz kafa dağıtayım dedim. Ya sen?— Ben de… aynı sebepten sanırım.
Kelimeler aralarındaki zamanı eritmeye yetti. Gül gülümsedi, gülümsemesi uzun zamandır yüzüne uğramamış bir misafir gibiydi.
— Kahve içer miyiz? Eski günlerin hatrına, dedi Mert.
Gül başını salladı. “Olur,” dedi, “belki iyi gelir.”
Küçük bir kafeye geçtiler. Pencere kenarında, buğulu camın ardında insanlar akıp gidiyordu. Kahveleri geldiğinde, sohbet kendiliğinden açıldı. Eski anılar, kaybolan yıllar, gençliğin tozlu defterleri... Gül uzun zamandır ilk kez içten bir kahkaha attı.
Tam o anda telefon titredi.Ekranda bir isim belirdi: Aslan.
Kalbi, bir anda boğazına düğümlendi. Aramak için bir sebep yoktu, ama Aslan hep öyleydi; sebepsiz, tutarsız, öfkeli. Gül derin bir nefes aldı ve telefonu açtı.
— Efendim Aslan?
— Nerdesin sen Gül? Neden ulaşamıyorum sana?
— Kitapçıdaydım… sonra bir kahve içiyoruz.
— Kimle?
Gül duraksadı.
— Üniversiteden bir arkadaşla, Mert’le.
Sessizlik. Ardından telefondan gelen ses değişti; Aslan’ın sesi bir anda sertleşti.
— Erkek arkadaşınla mı kahve içiyorsun yani?
— Aslan, o sadece bir arkadaş. Lütfen büyütme bunu.
— Sen beni salak mı zannediyorsun Gül? Senin ne yaptığını biliyorum.
— Ne diyorsun sen?
— Senin gibiler hep aynı!
Gül’ün kalbi sıkıştı.
— Aslan, yeter artık. Kıskanıyorsun, anlıyorum ama bu haksızlık.
— Kıskanmak mı? Ben seni sahipleniyorum, Gül! Ama sen... sen rezilce davranıyorsun!
Sesi artık bağırmaya dönmüştü. İnsanlar kafede onlara bakıyordu. Gül utandı, sessizce telefonu kapatmak istedi ama Aslan’ın sesi hâlâ kulaklarındaydı.
— Kes sesini! Yeter! Senin gibi birini sevdim ya... lanet olsun!
Telefon kapandı. Gül’ün elleri titredi. Gözlerinden yaşlar süzülürken, Mert ne diyeceğini bilemedi.
— Gül, iyi misin?
— Hayır… Aslan yine… yine yaptı.
O günden sonra her şey dağıldı. Aslan, Gül’ü aramadı. Gül de ondan uzaklaştı. Haftalar geçtikçe aralarındaki bağ sessiz bir mezara dönüştü. Ne aradılar, ne konuştular.
434🥀
Ama bir akşam, sosyal medyada Aslan’ın yeni bir fotoğrafı düştü önüne. Yanında başka bir kız. El eleydiler. Gül’ün nefesi kesildi. Elleriyle ekranı tuttu, titredi. “Nasıl yaparsın bunu?” diye fısıldadı kendi kendine. O gece ağlamaktan uyuyamadı.
Aslan da mutlu değildi aslında. O kız, içindeki boşluğu doldurmuyordu. Gül’ün adını her defasında şişenin dibine gömmeye çalıştı. İçtikçe bulanıklaştı, unuttukça içti.
Beş ay sonra…
Bir gün, tesadüfen yine karşılaştılar. Göz göze geldiklerinde her şey geri döndü; nefret, özlem, o lanet heyecan...
— Gül...
— Ne var Aslan?
— Konuşmamız gerek.
— Ne kaldı konuşacak? Sen başkasını seçtin.
— Senin umrunda mıydım sanki?
Sözler birbirini kesti, öfke büyüdü. Gül’ün gözlerinden yaşlar akarken Aslan bağırdı:
— Sen beni mahvettin!
— Asıl sen beni yıktın!
Kelimeler küfre dönüştü, nefesler ağrılıydı. Ama ne kadar kavga etseler de, her defasında birbirlerine çekildiler. O nefretin içinde hâlâ kıvılcım vardı.
Aslan geceleri içip sokağa çıkıyor, ismini sayıklıyordu. Gül, onun yokluğunda hata üstüne hata yapıyor, sonra sabaha kadar ağlıyordu. Her biri diğerinin yokluğunda kendini kaybediyordu.
Ve bir gün, yine buluştular.Ne aşkları tamdı, ne nefretleri.Birbirlerine dokunmadan bile yanıyorlardı.
Kırık kalpler, küfürlü cümleler, yarım bir sevdanın içinde birbirlerini defalarca kaybettiler.Ama o her karşılaşmada, ilk günkü heyecan…Yine de hiç eksilmedi.
Beş ay. Bir ömür kadar uzun, bir nefes kadar kısa beş ay.
Zaman geçiyordu ama hiçbir şey geçmiyordu.Gül her sabah aynı yastığa uyanıyor, ama başka biriyle gözlerini açmış gibi hissediyordu. Aynadaki yansıması, artık o tanıdığı kız değildi. Saçlarını toplarken elleri titriyordu.“Güçlü ol Gül,” diyordu kendine her sabah.Ama güçlü olmak da bir yalandı bazen; sadece kimse duymasın diye sessizce ağlamak.
435🥀
Yeni bir işe girmişti. Bir reklam ajansında asistan olarak başlamıştı. Ofisin kahve kokusu, bilgisayar tıkırtıları, telefon sesleri… hepsi normaldi ama onun içi hâlâ darmadağınıktı.Aslan’ın sesini duymayalı aylar olmuştu ama bazen, kalabalığın içinde bir anda fısıldar gibiydi:
“Beni özledin mi?”
Gül o sesi susturmak için işe sığınırdı. Ama geceleri… geceleri her şey yeniden başlıyordu.
Bir akşam eve dönerken, yağmur bastırdı. Taksi bulamadı, yürümek zorunda kaldı. Sırılsıklam olmuş halde evine vardığında ilk yaptığı şey telefonuna bakmaktı — her zamanki gibi.Yine yoktu.Ne bir arama, ne bir mesaj.Oysa içinin bir yerinde, hâlâ umut denilen o küçük, inatçı parça yaşıyordu.
Aslan cephesinde ise durum bambaşkaydı.O beş ay, onun da ömründen beş yıl götürmüştü.Gül’ü unutmak için her gece başka bir meyhaneye gitti. Her bardağı kaldırdığında içinden aynı cümle döküldü:
“Ben seni öldüremedim, Gül.”
O kız...Hani o fotoğraftaki.O sadece bir maskeydi, bir geçici sığınak.Ne güldüğü kahkahalar Gül’ünki gibiydi, ne baktığı gözlerde bir sıcaklık vardı. Ama Aslan’ın umurunda değildi; o artık kendini yok etmeye çalışıyordu.
Arkadaşları uzaklaştı, ailesi vazgeçti.O ise kendiyle savaşıyordu.
Bir gece, sarhoş bir hâlde telefonunu eline aldı.Ekranı uzun süre izledi.Sonra, hiçbir şey yazmadan sildi her şeyi.“Artık geri dönemez,” dedi kendi kendine.Ama kalbi öyle demiyordu.
436
Gül de aynı saatlerde, yatağında gözünü tavana dikmişti.Bir mesaj sesiyle irkildi.Ekranda Aslan’ın adı yoktu — ama o an kalbi öyle çarptı ki, sanki olabilirmiş gibi hissetti.Ama mesaj sadece bankadan gelmişti.İçinden acı bir gülümseme döküldü:
“Artık sadece borçlarım arıyor beni.”
Sonra, o gece uzun bir rüya gördü.Rüyasında Aslan vardı.Bir parkta oturuyorlardı. Gül ağlıyordu. Aslan elini uzatmıştı.“Gel,” diyordu. “Bir kez daha deneyelim.”
Gül tam uzanacakken rüya karardı. Aslan’ın yüzü kayboldu.Uyandığında sabah olmuştu. Yastığı gözyaşlarıyla ıslaktı.
O gün işe giderken metroda bir şarkı çaldı.
“Asla affedemem seni.”
Kalabalığın içinde kimse onu tanımıyordu ama o şarkının ortasında nefes almakta zorlandı.İçinden sadece bir cümle geçti:
“Ben seni affedemedim ama sevmeden de yapamadım.”
Aslan, o sıralar şehirden kaçtı.Bir gece aniden arabasına atladı, sahil kasabasına gitti.Sessiz, tenha bir pansiyonda kaldı günlerce.Denize her baktığında Gül’ün yüzü gözlerinin önüne geldi.“
Beni affet,” diye fısıldadı dalgalara, ama kimse duymadı.
Aylar sonra, bir gün…İkisi de aynı şehirde, aynı akşamüstü, aynı caddeye yürüdüler.Birbirlerinden habersiz, ama aynı rüzgârın altında.Bir an, köşeyi döndüklerinde karşı karşıya geldiler.
Zaman dondu.Kalp atışları yankılandı.Gözleri birbirine değdiğinde, içlerinden biri bile “git” diyemedi.
— Sen hâlâ buradasın, dedi Aslan, sesi kısık, sanki yılların ağırlığı boğazına çökmüştü.
— Gitmeyi hiç beceremedim, dedi Gül.
Bir adım attılar, ama aralarındaki mesafe yine de kapanmadı.
Onlar, birbirine en yakın duran iki yabancıydı artık.
437🥀
Ve o an Gül anladı:Aşk bazen geri dönmek değildir,bazen sadece, yıkıntıların ortasında hâlâ o kişiyi sevmektir.
Yağmurdan sonra hava tuhaf biçimde ağırdı. Sokak lambaları titriyordu; kaldırım taşları ıslaktı.Gül, caddenin köşesinde durdu. Kalbinin içinde bir ağırlık, boğazında düğüm…Görmek istemediği hâlde, görmekten de vazgeçemediği o yüz — Aslan.
Aylar sonra, aynı şehirde, aynı yağmurun altında yeniden karşılaşmışlardı.Aslan’ın gözleri solgundu; uykusuzluktan kızarmış, öfke ve özlemin arasında kalmış gibiydi.Bir an hiçbir şey söylemediler.Sonra Aslan konuştu:
— Nasılsın?
Gül başını eğdi, dudakları titredi.
— İyiyim... ya da öyle olmaya çalışıyorum.
— Güzel, dedi Aslan.
Ama sesiyle kelimeler birbirini tutmuyordu. İçinde bir savaş vardı.
Bir süre sessizlik çöktü.Sadece yağmurun sesi, kaldırımın üzerine düşen damlaların yankısı.Sonra Gül dayanamadı.
— Neden yaptın, Aslan?
— Ne yapmışım?
— Beni o kızla neden aldattın?
Aslan bir adım geri attı, nefes aldı.
— Aldatmak mı diyorsun buna? Sen çoktan gitmiştin Gül.
— Ben gitmedim. Sen beni kovdun.
— Hayır… ben seni sevdim. Belki fazla sevdim.
— Sevgi bu değil.
Sözleri duvar gibi çarptı Aslan’ın yüzüne. Ama o, inatla dik durmaya çalıştı.
— Peki sen? Sen hiç hata yapmadın mı? Hiç başkasına bakmadın mı?
— Ben seni bekledim!
— Ben de seni unutmaya çalıştım!
Kelimeler birbirini yaralıyordu artık.Ve o yaralar, ikisinin de kalbinde aynı yerden kanıyordu.
Gül gözyaşlarını silmeden devam etti:
— Biliyor musun Aslan, bazen seni hâlâ sevdiğim için nefret ediyorum kendimden.
Aslan’ın dudak kenarı seğirdi.
— Ben de seni unutamadığım için içiyorum her gece.
438🥀
Birbirlerine baktılar.O an, bütün öfke bir anlığına sönmüş gibiydi.Kelimeler susunca sadece kalp atışları kaldı geriye.
— Gel, dedi Aslan.
— Nereye?
— Bilmem… sadece gel.
Ve Gül geldi.O an, aklını değil kalbini dinledi.Beraber yürüdüler, sessizce. Yağmurun altındaki o sessizlik, yılların konuşamadığı şeyleri anlatıyordu.
Aslan, Gül’ün elini tuttu.Gül çekmedi elini; ama o dokunuşta bir huzur değil, bir ağırlık vardı.Birbirlerine sarıldılar.Ve o sarılışta hem özlem hem nefret, hem sevgi hem pişmanlık aynı anda vardı.
---
O gece, Aslan’ın evinde sabaha kadar konuştular.Bazen bağırdılar, bazen sustular.Her kelime bir yara açıyor, her sessizlik bir özür gibi düşüyordu aralarına.
Aslan, sigarasından derin bir nefes aldı.
— Gül, neden her defasında birbirimize dönüyoruz, biliyor musun?
— Çünkü gitmeyi hiç öğrenemedik.
— Ya sevmeyi?
— Onu da beceremedik, Aslan.
Gül ayağa kalktı, pencereye yürüdü.Yağmur cama vuruyordu.Kendini o sesin içinde kaybetmek istedi.
— Ben seni affedemem, dedi sessizce.
— Affetme zaten, diye karşılık verdi Aslan.
— Ama seviyorum.
— Ben de seni.
— O zaman neden bu kadar acı çekiyoruz?
— Çünkü biz birbirimizi sevmeyi değil, birbirimizi mahvetmeyi öğrendik.
O an Aslan, Gül’e yaklaştı.Yüzü yorgun, gözleri karanlıktı.Birbirlerine baktılar — uzun, sessiz, derin.Ve o bakışta hem “git” hem “kal” vardı.
439🥀
Sonra Aslan onu öptü.O öpücükte bin pişmanlık, bin özlem, bin lanet gizliydi.Ama ikisi de duramadı.Çünkü ne ayrılık onları ayırabilmişti, ne de nefret gerçekten bitirebilmişti.
O gece bir kez daha başladılar.Ama bu sefer aşk değil, alışkanlık yön veriyordu.
---
Sonraki haftalar karanlıktı.Birlikteydiler ama hiçbir şey yolunda değildi.Aslan sinirliydi, kıskançtı.Gül ise sessiz, kırılgan, bir o kadar da yorgundu.
Her konuşmaları tartışmaya dönüyordu.Her kahkaha bir süre sonra küfre evriliyordu.Ama ne kadar kavga etseler de, ertesi sabah yine birbirlerinin yanında uyanıyorlardı.
Aşk, artık yara gibiydi.Dokundukça sızlıyor, ama koparmaya da kıyamıyorlardı.
Bir gece, Aslan içkiden sarhoş olmuş halde eve geldi.Gül kapıyı açtı, onun hâline baktı.
— Yine mi içtin Aslan?
— İçmeden nasıl susayım Gül?
— Bu şekilde mi yaşayacağız?
— Ya sensiz nasıl yaşayayım?
Gül, ellerini yüzüne kapattı.Gözyaşlarını saklamak istiyordu ama artık saklayacak bir şey kalmamıştı.O gece Aslan koltukta sızdı.Gül yanına oturdu, başını dizine koydu.Ve sadece fısıldadı:
“Biz birbirimizi çok sevdik Aslan, ama artık sevmemeyi öğrenmemiz gerekiyor.”
Gül - Sessizliğin Kalbi
Yağmur, pencere camına sessizce dokunuyordu.Damlalar, Gül'ün iç sesini yankılayan bir melodi gibi süzülüyordu aşağıya.Evde yankılanan tek şey, duvardaki saatin tekdüze sesiyle karışan nefesleriydi.
Gül pencerenin önünde oturuyordu; bir elinde kahve, diğerinde susturamadığı bir kalp.Kahve çoktan soğumuştu ama elleri hâlâ yanıyordu - sanki Aslan'ın dokunuşu hâlâ oradaymış gibi.Gözleri yağmura takıldı; dışarıda akan su, içeride akmayan gözyaşlarını kıskandırıyordu.
440🌹
Aklında onun sesi dolaştı bir anda."Gülüm..." derdi Aslan, sesi bazen fırtına gibi, bazen bir çocuk kadar kırılgandı.Gül gözlerini kapadı, o sesi hatırladıkça kalbi sızladı.Artık aramıyordu.Artık hiçbir şey demiyordu.Ama susmak bile bir çeşit konuşmaydı, bunu ikisi de biliyordu.
Kalktı, dolabın üst rafındaki küçük kutuyu aldı eline.Kutunun içinde bir ömür vardı; Aslan'ın asker künyesi, içi boş bir parlament mavisi izmarit kutusu ve ona aldığı siyah kulaklık... Her birine dokunduğunda, parmak uçlarından kalbine bir sızı yürüdü.Sonra kutuyu kapattı, fısıldadı kendi kendine:
"Bu anıları taşımak, unutmak kadar acıtıyor."
Yatağın ucuna oturdu, başını dizlerine yasladı.Telefon masanın üstündeydi.Bir bakışı yetti o ismi hatırlamaya: Aslan.Parmakları ekranın üzerinde gezindi ama o tuşa dokunmadı.Çünkü biliyordu; ararsa, bir kez daha yıkılacaktı.
O an içinden geçen tek cümle şuydu:
"Biz birbirimizi çok sevdik, ama birbirimize hiç iyi gelmedik."
Aslan - Karanlığın İçinde
Odasının perdeleri günlerdir kapalıydı.Güneş girmek istemiyor, hava bile çekiniyor gibiydi o karanlıktan.Masada yarısı boş şişeler, yerde sigara izmaritleri...Bir zamanlar kahkaha sesleriyle dolu o ev, şimdi sessizliğin mezarına dönmüştü.
Aslan koltuğa çökmüş, elinde yarım dolu bir bardakla kendine bakıyordu.Bardağın içinde boğulan bir yansıma vardı; o yansıma artık tanımadığı bir adama aitti.Yorgun, kırık, çökmüş.Bir zamanlar "her şeyi göze alan" o Aslan gitmiş, geriye yalnızca pişmanlık kalmıştı.
Gül'ün gülüşü yankılandı kulaklarında.Bir an başını geriye yasladı, gözlerini kapattı.O sesi duymak bile canını yaktı.Birden yerinden fırladı, bardağı duvara fırlattı.Kristal parçalar halının üzerine saçıldı - her biri bir hatıranın keskin köşesi gibiydi.
441🥀
Duvara asılı fotoğrafı gördü sonra.İkisi deniz kenarında, rüzgâr saçlarını karıştırırken gülüyorlardı.Aslan o fotoğrafa uzun süre baktı.Yavaşça duvardan indirdi.Eli titriyordu.
"Biz... gerçekten bittik mi?" diye fısıldadı.
Ses çıkmadı.Yalnızca duvardan yankılanan sessizlik cevap verdi ona. Bir sigara yaktı.Duman odanın içinde yükselirken, içi daha da ağırlaştı.Telefon masanın üstündeydi; soğuk, sessiz, ama tehlikeli bir umut gibi oradaydı.Bir anlık delilikle aldı eline.Numarayı ezbere biliyordu.Başını eğdi, bastı arama tuşuna.
Telefon çaldı.Her saniye, kalbini biraz daha sıkıştırıyordu.Sonra o ses geldi, uzaktan ama tanıdık bir yankı gibi:
"Efendim?"
Aslan nefes aldı, kelimeler dudaklarına takıldı.
"Benim... Gül."
Sessizlik.
"Ne istiyorsun?" dedi Gül, sesi kırılmış ama sertti.
"Sesini duymak," dedi Aslan, kısık bir tonda.Bir nefeslik aralık geçti, sonra Gül'ün kelimeleri geldi:
"Ben de unutmadım seni. Ama unutmamak, sevmek değil artık."
Aslan sustu.
Kelimeler boğazında bir düğüm gibi kaldı.Sadece nefes aldı.Sadece o sesi duymak istedi bir an daha.
Ama Gül son kez konuştu:
"Biz birbirimizi öldürdük, Kara! Artık birbirimizi diriltemeyiz."
Ve hat kesildi.
Aslan, telefonu elinden düşürdü.Bir sessizlik çöktü odaya.Kafasını ellerinin arasına aldı, gözlerinden yaşlar süzüldü.Kendi kendine mırıldandı:
"Ben seni kaybettiğim gün, kendimi de kaybettim Gülüm."
Dışarıda yağmur başlamıştı.O, cama yaslanıp şehre baktı.Aynı anda, başka bir evde Gül de pencerenin önündeydi.Aynı yağmur, iki farklı cama vuruyordu.Aynı gökyüzü, iki kırık kalbi örtüyordu.
Ve o gece, gökyüzü bile ağlıyordu.
442🥀
Gül, yatağın kenarında sessizce oturuyordu. Odanın loş ışığı duvardaki gölgeleri dans ettiriyor, dışarıda yağmurun sesi pencereden içeri süzülüyordu. Elinde Aslan'la birlikte çektirdikleri o eski fotoğraf vardı. Parmağıyla fotoğrafın kenarını yavaşça okşadı. Sanki parmaklarının ucunda o günün sıcaklığı, Aslan'ın kokusu, sesinin yankısı vardı. Ama şimdi, her şey susmuştu.Kalbinde uğuldayan o ses hariç.
Bir nefes aldı, derin ama acı dolu. İçinde biriken kelimeler boğazına düğümlenmişti.
"Aslan... neden böyle yaptın?" diye fısıldadı, kendi kendine. "Ben seni hiç böyle sevmemiştim."
Gözlerinden yaş süzülürken, telefonun ekranı bir kez daha yanıp söndü. Sosyal medyada Aslan'ın yeni bir fotoğrafı... yanında bir kız. Kahkahalar atıyorlar. Aslan'ın kolu onun omzunda.Gül'ün parmakları titredi.Fotoğrafın altındaki kelimelere baktı:
"Yeni başlangıçlar."
Gül'ün içi sızladı, boğazı düğümlendi. Kalbi o an öyle bir sıkıştı ki, nefes almak bile zorlaştı.Bir kahkaha koptu dudaklarından - ama bu kahkaha bir acının yankısıydı.
"Yeni başlangıçlar mı?" dedi aynaya bakarak.
"Ben senin bitmemiş hikâyendim, Aslan."
Aynı anda, şehrin diğer ucunda, Aslan da kendi odasında oturuyordu. Elinde yarısı içilmiş bir şişe, masanın üzerinde yanık sigara izmaritleri.Gözleri kan çanağı gibiydi. Gül'ün son mesajını hâlâ silememişti.
"Sen beni gerçekten sevdin mi?"
O cümle dönüp dolaşıp beynine saplanıyor, her defasında içini biraz daha kemiriyordu.Kafasını iki elinin arasına aldı. "Sevdim," diye fısıldadı, sesi kısık ve çatallıydı. "Ama yanlış yaptım..."
Telefonuna baktı, sonra başını sertçe duvara yasladı.
"Beni bu hâle sen getirdin, Gül," dedi, ama biliyordu - asıl kendisiydi bu çöküşün sebebi.
Gözleri dalgınca boşluğa bakarken bir an, onu aramak geçti içinden. Sadece bir "özür dilerim" demek... belki bir kere daha sesini duymak. Ama parmakları ekranın üzerinde durdu, sonra yavaşça geri çekildi.
"Hayır," dedi kendi kendine, "artık bitmesi gerekiyordu."
Ama kalbinin içinde bir yer, hâlâ Gül'ün adını fısıldıyordu.
443🥀
Gül gece boyunca uyuyamadı. Pencerenin önüne geçti, yağmura baktı.
"Senin gidişin bile bende iz bıraktı, Aslan," dedi kendi kendine. "Ama ben hâlâ seni unutmamayı seçiyorum."
Bir süre sessiz kaldı, sonra bir cümle yazdı defterine:
> "Kırıldık, ama birbirimize. Ve en kötüsü, hâlâ aynı yerden kanıyoruz."
Yağmur camdan süzülürken, şehirde iki yaralı kalp, birbirinden habersiz, aynı acının içinde boğuluyordu.Ve her ikisi de farkındaydı:Sevgi, bazen en büyük yıkımın sessiz adıydı.
Uzaktan Dokunuş
Şehir gecesi ağır ve sessizdi. Yağmurun ardından sokaklar hâlâ ıslaktı, lambaların ışığı kaldırım taşlarına vuruyor, yansımalarda titriyordu.Aslan, gizli bir görevin toplantısının ardından, bilmediği bir yoldan yürüyordu.Ayağının altında taşlar ıslak, sesi yankı yapıyordu.Kalbi çarpıyordu; sadece yağmur değil, kendi içindeki fırtına da sokaklarda yankılanıyordu.
Köşe başına geldiğinde, bir kafeden yayılan ışık dikkatini çekti.Ve o ışığın tam ortasında duruyordu - Gül.Siyah bir mont giymiş, saçları hafifçe rüzgârla savruluyordu.Küçük bir deftere yazıyor, ara ara pencereye bakıyor, sanki yağmurun içinde kendi dünyasında kayboluyordu.
Aslan durdu. Nefesi kesildi. Yavaşça bir adım attı, sonra bir daha. Ama korkuyordu.Yaklaşırsa belki yine yıkılacak, belki yine kırılacaklardı.
Gül, başını kaldırdı. Ve Aslan'ın bakışlarını hissetti; göz göze gelmeleri, yılların birikmiş acısını bir anda taşıdı. Ama hiç konuşmadılar.Sadece birbirlerini uzaktan izlediler.Bir bakışta hem sevgi, hem nefret, hem öfke vardı.Ve her ikisi de farkındaydı:
O eski heyecan, hâlâ içlerinde saklanıyordu.
444🥀
Aslan, kendini dizlerinin üzerine çökmeden durdurdu.Kalbi, sesinden çok daha hızlı çarpıyordu.
"Gelmeseydim," dedi sessizce kendi kendine.Ama zaten gelmişti.
Gül ise kalemini bıraktı.Dizlerinin üzerine kapaklanan defterin üzerinde elleri titriyordu.
"Onu gördüğüm an... hâlâ yerimdeyim," diye düşündü.Ama konuşacak gücü yoktu.Kelime bulamıyordu; sadece bakışlarıyla konuşuyordu.
Aralarında yalnızca birkaç metre vardı, ama aradaki mesafe, yılların yıkıcılığı kadar genişti.Ve o mesafe, ne kadar fiziksel olursa olsun, kalplerini hâlâ aynı ritimde çarptırıyordu.
Aslan bir adım geri çekildi.Gözlerini ayırmak istemedi, ama hareket edemiyordu.Gül de öyle...Sanki ellerini uzatsalar birbirlerine dokunabilecekmiş gibi, ama aradaki görünmez duvarı kıramayacakmış gibi.
O an, her ikisi de fark etti:Ne kadar ayrı olurlarsa olsunlar, ne kadar kırık olurlarsa olsunlar, birbirlerinden tamamen kopamayacaklardı.Ve bu farkındalık, hem acı veriyor hem de onları aynı anda hayata bağlıyordu.
Yağmur yeniden başladı.Küçük damlalar camlara vururken, Gül ve Aslan uzaklıktan birbirlerini izlediler.Kelime yoktu, sessizlik yeterliydi.Ama o sessizlik, geçmişin bütün acılarını ve aynı zamanda unutulmamış tutkusunu taşıyordu.
Ve o gece, şehirde iki kırık kalp, birbirine dokunamadan ama birbirini hissederek var oldu.Aşkları hâlâ yaşıyordu - yaralı, öfkeli, nefret dolu ama vazgeçilemez bir şekilde.
Üzerinden tam yedi ay geçmesine şehir, zamanın geçtiğini sessizce ilan ediyordu; ama Gül ve Aslan için her şey aynıydı.İçlerinde kırık birer kalp, gözlerinde öfke ve göz kırpmadan yaşanan bir aşk hâlâ sarsılıyordu.
Gül, işten çıkmış, akşamın solgun ışığında kafeye yöneliyordu.Adımlarını hızlandırdı; sanki bir şeyden kaçıyor, ama aynı anda bir şeye koşuyordu.
Kapıdan içeri girdi.Ve o an… Aslan oradaydı.Koltukta oturuyor, gözleriyle onu süzüyor, dudaklarında o tanıdık alaycı gülümseme…Ama gözlerindeki sıcaklık, öfke ile karışmıştı.
“Sen…” dedi Gül, sesi titreyerek ama öfke dolu.
“Ne arıyorsun burada hâlâ, Aslan?”
Aslan omuz silkti.“Ben mi seni aradım? Yoksa kader mi?”
Gül dudak bükerek adım attı.“Ne fark eder, değil mi? Sen hâlâ kendinden geçiyorsun, ben hâlâ senin yüzünden yanıyorum.”
Aslan ayağa kalktı, gözleri bir bakışta hem aşkı hem nefreti taşıyordu.“Yanıyorsan… sorun yok,” dedi alaycı bir tonda.“Çünkü ben hâlâ senin ateşindeyim, Gül. Ve sen de hâlâ benimkinde.”
Gül gözlerini kısarak adım attı.“Bana hesap ver, Aslan! O kız için ne yaptın?”
Aslan gülümseyip başını salladı.
“Umurumda mı? Hayır. Ama sen… sen hâlâ kendini haklı görüyorsun.”
Kısa bir sessizlik oldu.Sadece nefesler, titreyen kalpler ve karşılıklı öfke vardı.Ama her bakış, her kelime, her adım eski heyecanı tekrar uyandırıyordu.
445🥀
Gül masaya vurdu.“Sen delisin, Aslan! Seni hâlâ seviyorum ama nefretim de aynı!”
Aslan bir adım attı, hafifçe yana eğildi.
“Ben de seni seviyorum… ve bu yüzden sana küfür ediyorum, Gül. Çünkü sevmek artık acı veriyor!”
Kelimeler havada uçuştu.Her biri, hem öfke hem tutku taşıyor, birbirlerini hem yaralıyor hem büyülüyordu.
Ve o an, ikisi de fark etti: Ne kadar kırık olsalar, ne kadar kavga etseler, aralarındaki o çekim hâlâ sönmemişti.Her kavga, her öfke, her küfür, birbirlerini daha da yakıyordu.
Gül kapıyı sertçe çarptı.Aslan bir adım sonra peşinden gitti.Ama kelimeler artık yetersizdi.Bir bakış, bir nefes, bir titreme…Hepsi, aşkın ve nefretin aynı anda yaktığı bir yangının içinde kayboluyordu.
O gece, şehirde iki kırık kalp, birbirine hem düşman hem tutku dolu âşık olarak var oldu.Ve ikisi de biliyordu:Bu aşk, hem acı hem heyecanla, asla bitmeyecekti.
Gece iyice çökmüştü. Aslan, Batum’a kaçmıştı. Evinde koltuğa yığılmış, elinde yarım şişe viskiyle, düşünceleri iç içe geçmişti. Elinde eski bir fotoğrafa baktı: Gül’le birlikte çekilmiş bir kareydi.Gül, her zamanki gibi gülüyordu; ama Aslan, o gülüşün artık ona dokunamayacağını biliyordu.
Bir yudum aldı.Her yudum, onu biraz daha çözüme götürüyordu ama aynı zamanda biraz daha kaybettiriyordu.
“Kendimi unutuyorum… ama seni unutamıyorum, Gül,” dedi boğuk bir sesle.Her kelime, içindeki pişmanlığı, öfkeyi ve tutkulu acıyı taşıyordu.
Sigara yaktı, duman odanın içinde dans ederken kalbi de dans ediyordu.Her nefes, Gül’ün yokluğunu biraz daha derinleştiriyordu.Ama aynı zamanda onu düşündükçe, gözleri ışıldıyor, kalbi hâlâ onun için atıyordu.
446🥀
Gül kendi evinde oturmuş, telefonunu defalarca eline alıp bırakıyordu.İstemeden yaptığı hatalar kafasını kurcalıyor, vicdanı onu eziyordu.İş yerinde verdiği kararlar, yanlış anlaşılmalar… hepsi Aslan’ın yokluğunda onu yakıyordu.
Gözyaşlarını silerken kendi kendine fısıldadı:
“Ben de hata yapıyorum… istemeden, ama kalbim hâlâ onun için yanıyor.” dedi ve kendine bir sigara yaktı.
O sırada telefon ekranına bir fotoğraf geldi.Aslan, başka bir kızla dışarıda, kahkahalar atıyor, kolu omzunda…Gül’ün nefesi kesildi.Parmakları titredi, kalbi bir anda sıkıştı.Ama öfke de gelmişti:
“ Şu haline bak, be Kara! Hâlâ kendini kaybediyorsun ve ben hâlâ senin yüzünden yanıyorum!”
Şehir sessizdi, ama iki farklı evde, iki kırık kalp hâlâ birbirine bağlıydı.Aslan viskiyi boşalttı, sigarayı söndürdü, kendi karanlığının içine gömüldü.Gül ise istemeden yaptığı hataların ağırlığıyla kıvranıyordu.
Ve ikisi de biliyordu:Ne kadar ayrı olurlarsa olsunlar, ne kadar kırık olurlarsa olsunlar, birbirlerini tamamen bırakamayacaklardı.Aşkları hâlâ yaşıyor, öfke ve acıyla besleniyor, her adımda tekrar tekrar yanıyordu.
O gece, şehirde iki yalnız kalp, kendi karanlığında, birbirine dokunamadan ama birbirini hissederek var oldu.Ve her biri farkındaydı:Bu aşk, hem acı hem heyecanla, asla sönmeyecek, küllerinden hep yeniden doğacaktı.
Bir hafta sonra Gül ve Aslan her zaman gittikleri piknik alanında yeniden buluşurlar. En son kamelya da oturarak karşılıklı birbirlerine sigara yakarlar...
Kamelyanın tahta çatısı gökyüzüne inat sessizdi.Rüzgâr hafifçe yaprakları oynatıyor, kuş sesleri uzaklardan geliyordu.Gül ve Aslan karşılıklı oturuyordu; ellerinde sigara, gözlerinde kırık bir geçmişin ve yanmakta olan bir aşkın ateşi.
“Sen hâlâ delisin, Aslan!” dedi Gül, sesi titreyerek ama keskin.
Aslan dudaklarını bükerek karşılık verdi:
“Deliyim, evet… Ama senin yüzünden her defasında daha da deliyim!”
Gül gözlerini kısıp, bir adım öne doğru eğildi:
“Beni delirtiyorsun! Ve bunu bilerek yapıyorsun!”
Aslan bir kahkaha attı, ama kahkahası hem acılı hem de alaycıydı:
“Biliyorum… ve seni hâlâ kendime bağımlı yapıyor!”
Sigara dumanı arasında bakışları birbirine kilitlendi.Her kelime bir bıçak gibi kesiliyordu, ama aynı bakışlar, aynı anda ateşi ve tutkuyu taşımaya devam ediyordu.
“Senin yüzünden hâlâ yanıyorum, Aslan! Bunu biliyor musun?!”
“Asıl ben yanıyorum, Gül! Ama sen de biliyorsun… bunu bırakmak mümkün değil!”
Gül bir adım daha yaklaştı, dudaklarının titrediğini fark etti.
447🥀
“Aslan… neden hep böyle oluyorsun? Neden hep beni hem sevip hem yıkıyorsun?”
Aslan derin bir nefes aldı, dumanı havaya savurdu:
“Çünkü seni sevmek… kolay değil, Gül. Kolay olmasını istemiyorum. Kolay olsaydı, sen de ben de yanmazdık.”
Bir anda sessizlik çöktü.Sadece kamelyanın tahta çatısına vurmuş yağmur damlalarının yankısı vardı, uzaktan gelen rüzgârın uğultusu ve iki kalbin birbirine çarpan ritmi…Gül dudaklarını ısırdı, gözleri dolu dolu, elleri titriyordu.Aslan hafifçe yana eğildi, bakışlarını onun gözlerinden ayırmadı.
“Seninle kavga etmek… bir nevi sevişmek gibi,” dedi boğuk bir sesle.
Gül gözlerini kocaman açtı, öfke ve hayret bir aradaydı:
“Ne diyorsun sen, Aslan?!”
“Her küfür, her kavga… bizi birbirimize bağlıyor, Gül!”
Gül öfkesini kontrol edemedi, sigarasını yere attı, elini masaya vurdu:
“Yeter artık! Artık tahammülüm kalmadı! Ama bir bakışın, bir sözün… hâlâ içimi yakıyor!”
Aslan ellerini başının arkasına koydu, sessizce gülümsedi:
“Ve ben hâlâ senin için yanıyorum, Gül. Hâlâ… her şeyimizle birlikte.”
İkisi de birkaç saniye boyunca birbirine baktı.Her bakış, hem nefret hem tutku, hem öfke hem aşk taşıyordu.Ve o an fark ettiler:Ne kadar kavga ederlerse etsinler, ne kadar küfür etseler, aralarındaki çekim hâlâ sönmemişti.
Gül derin bir nefes aldı, dudakları titriyordu:
“Bir daha… bir daha böyle yapma, Aslan!”
Aslan dudaklarını hafifçe Gül’ün yanak hizasına getirdi, sesi fısıldar gibiydi:
“Yapacağım… çünkü seni sevmek, her zaman böyle oluyor.”
“Sen hep böyle yapıyorsun, Aslan!” dedi Gül, sesi titrek ama sert.
“Beni delirtiyorsun." diyerek devam etti.
“Deliriyorsun, evet… ama ben de senin için yanıyorum, Gül!
Gül dudaklarını ısırdı, gözleri dolu.
“Bunu söylemek kolay, ama yaşamak imkânsız!”
Aslan hafifçe öne eğildi, bakışlarını ona sabitledi:
“İmkânsız olduğunu biliyorum… ama ben hâlâ istiyorum. Her şeyimizi, her kırık kalbimizi… hâlâ seninle yaşamak istiyorum!”
Duman arasında bakışları kilitlendi; kelimeler yetmezdi.Her bakış, hem nefret hem aşk taşıyor, içlerindeki öfke ile tutkuyu aynı anda yansıtıyordu.
Gül bir adım daha yaklaştı, elleri titriyordu:
“Bir daha… bir daha böyle yaparsan… seni kendimden tamamen uzaklaştırırım!”
Aslan dudaklarını kıpırdattı, hafif bir gülümseme yayıldı yüzüne:
“Yapamazsın… çünkü seni bırakmak, kendimi bırakmak demek olur. Ve bunu göze alamam.”
Sigara dumanı havada dans ediyordu; iki kalp hem öfkeyle hem aşkla yanıyor, her bakış her kelime ateşi biraz daha körüklüyordu.
448🥀
Gül başını salladı, gözleri nemli:
“Seninle kavga etmek… hem beni öldürüyor hem de hâlâ sana bağlanmama neden oluyor.”
Aslan ellerini masaya dayadı, dudaklarını kıpırdattı:
“Ve ben hâlâ senin için yanıyorum… seni delicesine seviyorum, Gül. Her küfür, her öfke… hepsi birer hatırlatma.”
" Delisin sen Kara!"
" Evet, ve seni deli gibi istiyorum."
Bir süre sessizlik oldu.Sadece yaprakların hışırtısı, uzaktan gelen kuş sesi ve iki kırık kalbin nefesi…Ve o sessizlik, kelimelerden daha güçlüydü: acı, tutku, öfke ve aşk… hepsi bir anda vardı.
Gül dudaklarını hafifçe araladı, titreyen bir sesle:
“Bir gün… belki bu acıya dayanamayacağım, Aslan…”
Aslan dudaklarını Gül’ün göz hizasına getirdi, sesi fısıldar gibiydi:
“Ve o gün geldiğinde… yine seni seveceğim. Çünkü bu aşk, her şeyden güçlü.”
Kamelya, iki kırık kalbin hem nefret hem tutku ile yanmasıyla doluydu.Duman, rüzgâr ve gökyüzü… hepsi onların sessiz tanıklarıydı.Ve ikisi de biliyordu:Bu aşk, küfürlerle, öfkeyle, acıyla ve tutkuyla beslenmiş bir yangın…Ve bu yangın, asla sönmeyecekti.Kamelyada rüzgâr hafifçe esiyordu, yapraklar hışırdıyor, uzaklarda kuşların sesi duyuluyordu.
Gül, ellerinde sigara, öfkeyle Aslan’a baktı.Kalbi hızla çarpıyor, dudakları titriyordu; bir yandan öfke, bir yandan dayanılmaz bir özlem içindeydi.
449🥀
Artık daha fazla dayanamayacağını hissetti.Sigarasını dudaklarına götürdü, ateşledi ve dumanı içine çekti.Bir nefes daha, bir öfke daha… ve gözlerini Aslan’dan ayıramadı.
Aslan, sessizce yanına doğru kaydı.Gözlerinde hâlâ o kırık ama yanmakta olan ateş vardı.
“Gül…” dedi boğuk bir sesle, nefesi sigara dumanıyla karıştı.
Gül, dudaklarını sıkıca kapattı, kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu.Ama öfke ve tutku artık iç içe geçmişti; dayanılmaz bir çekim vardı aralarında.
Aslan birden dudaklarındaki sigarayı yere fırlattı.Duman havada dağıldı, ama odada sadece onların nefesi kaldı.
Ve o an…
Aslan Gül’ü kendine doğru çekti.Elleri onun belinde, vücudu onunla neredeyse bütünleşmişti.Gül’ün gözleri öfke ve şaşkınlıkla büyüdü, ama kalbi buna engel olamıyordu.
Dudakları buluştu.
İlk dokunuş, yıkıcı bir fırtına gibi her ikisini sarstı.Öfke, acı, özlem… hepsi o öpücükte eridi.
Gül dudaklarını açtı, Aslan’ın dudaklarıyla bütünleşti; her nefes, her titreme, yılların birikmiş duygusunu taşıyordu.
Kamelyada, rüzgârın uğultusu, yaprakların hışırtısı ve iki kırık kalbin yanıp kavrulan tutkusu…Hepsi bir anda bütünleşmişti.
Aslan dudaklarını Gül’den ayırmadan fısıldadı:
“Bunu… her zaman yapacağım, Gül. Çünkü seni sevmek… böyle dayanılmaz.”
Gül, öfkeyle başlayan bakışını yumuşak bir tutkuya dönüştürdü.Öfke ve özlem birbirine karıştı, duman içinde kayboldu.Ve o an, iki kalp, kamelyada, birbirine tamamen teslim olmuştu;Ne öfke ne küfür, ne acı ne de özlem… artık sadece tutku ve aşk vardı.
Kamelyada gece, gökyüzüne ağır ağır çökmüştü.
Ay ışığı, tahtaların arasından süzülüp Gül’ün yüzüne vuruyordu.Aslan hâlâ çok yakındaydı; nefesleri birbirine karışıyor, kalpleri aynı ritimle atıyordu.Ama artık dudaklarında değil, sessizliklerinde tutku vardı.
Gül’ün eli hâlâ titriyordu.Biraz önceki öpücüğün yankısı, kalbinde çarpan bir çan gibi susmuyordu.
Aslan’ın bakışları ise aynı anda hem yorgun hem tutkuluydu; o bakışlarda sitem de vardı, sevgi de, öfke de.
“Bunu neden yaptın?” dedi Gül, sesi kısık, gözleri hâlâ nemli.Aslan bir süre cevap vermedi.
450🌹
Yalnızca sigarasının ucundaki köz yavaşça yanıyor, rüzgâr dumanı onların arasından geçiriyordu.
“Çünkü susmak seni unutturmadı,” dedi sonunda. “Ve hiçbir kelime seni anlatamadı.”
Gül başını çevirdi, gözlerini uzaklara dikti.Karanlıkta hatıralar beliriyor gibiydi; birlikte kahkaha attıkları günler, ağladıkları geceler, yeminler, sonra ihanete karışan suskunluklar…Her biri, şimdi bu geceye, bu sigara dumanının içine karışmıştı.
“Biz birbirimizi hep yanlış sevdik,” dedi Gül yavaşça.
“Evet,” dedi Aslan, “ama en çok da bu yüzden unutamadık.”
Aralarına bir sessizlik daha düştü.Kamelyanın içinde sadece rüzgâr vardı, bir de iki kalbin birbirine yaklaşmamak için verdiği boşuna bir çaba.Gül gözlerini kapattı, alnına düşen bir tutam saçı eliyle geriye itti.
“Kara…” dedi, sesinde hem kırgınlık hem özlem vardı, “her şey bu kadar yanarken… neden hâlâ birbirimize dönüyoruz?”
Aslan başını eğdi, sessizce gülümsedi.
“Çünkü yanmak, senden uzakta olmaktan daha kolay.”
Gül’ün kalbi bir anlığına durdu sanki.Bir yandan kaçmak istiyor, bir yandan o cümledeki gerçeğe teslim oluyordu.İçinden geçenleri saklamaya çalışsa da gözleri ele veriyordu; o bakışlarda nefretten çok bir sığınma vardı.
Aslan yavaşça ayağa kalktı, kamelyanın direğine yaslandı.Sigarasının yarısını attı, Gül’e baktı.
“Belki de bu bizim lanetimiz,” dedi, sesi yorgundu. “Ne seni sevebiliyorum doğru düzgün, ne de senden vazgeçebiliyorum.”
Gül başını kaldırdı.
“Beni sevdiğini biliyorum,” dedi, “ama artık seninle aynı yanlışı tekrar yaşamaktan korkuyorum.”
Aslan gülümsedi, ama o gülüşün içinde keder vardı.
“Korkmakla olmuyor, Gül. Biz korksak da, birbirimizi buluyoruz.”
O an rüzgâr biraz daha sert esti, yapraklar uğuldadı.Ay bulutların arasına girdi, gölgeler kamelyanın içine yayıldı.Ve ikisi de bir anlığına birbirlerine baktılar — ne söylenecek bir söz kaldı, ne de kaçılacak bir yön.
451🥀
Gül başını eğdi, sigarasının son nefesini çekip yere bastı.“Aslan…” dedi sessizce, “bizi ne kadar sevsek de… birbirimizi yaktık.”
Aslan’ın sesi neredeyse bir fısıltı gibiydi:
“Biliyorum. Ama yine de seni unutamıyorum.”
Ve o gece, kamelyada iki kalp, birbirine dokunmadan ama birbirinin içinde kaldı.Bir yanlarında küller, bir yanlarında hâlâ sönmeyen bir ateş vardı.Sessizlik, aşkın en sert hâline dönüşmüştü artık.
Gül, bir anda yerinden kalktı.Gözleri Aslan'a kilitlenmişti - öyle karanlık, öyle derin bakıyordu ki, sanki içinde fırtınalar dönüyordu.Sonra yavaşça Aslan'ın üzerine çıktı; dizleri onun iki yanına bastı, göz göze geldiler.Bir anlık sessizlik...Sadece nefesleri vardı; kesik, yakıcı, birbirine karışan iki nefes.
Gül'ün karanlık gözleri, Aslan'ın gözbebeklerinde yankı buldu.Aşk da vardı o bakışta, nefret de; özlem de vardı, unutuşun imkânsızlığı da.Aslan başını hafifçe arkaya yasladı, huzurla gözlerini kapattı.
Gül, parmak uçlarıyla onun saçlarını okşamaya başladı.Dokunuşu yumuşaktı, ama içinde fırtınalar gizliydi.
Sonra yavaşça eğildi, Aslan'ın kulağına doğru yaklaştı.Sesi neredeyse bir fısıltı gibiydi; yüreğinin en kırık yerinden süzülüyordu kelimeler.Ve dudaklarından, yaralı bir melodinin adı döküldü:
> Sen yarim idun sevduğum idun,
Söz vermiştuk ölümüne,
Sen benum idun,
Alnumuza yazildi yar bu kara yazi,
Söz vermiştuk tutamaduk yar sözumüzü,
Dilerum ki beni hiç unutmayasun,
Ölene kadar hep benim yarim olasun,
Unutamam artık seni hep seveyirum,
Senun içun senun içun yar öleyirum.
Aslan şaşırdı. Bir an gözlerini açtı, o sesi tanıdı, o şarkıyı hatırladı - birlikte dinledikleri, ayrılıklarda yankılanan o şarkıydı bu.
Bir anda dudaklarında bir tebessüm belirdi.Gül'ün yüzüne baktı, elleri onun beline uzandı, sonra hiç düşünmeden dudaklarına yapıştı.
Öpüşleri bir fırtına gibiydi; yılların suskunluğu, kırgınlığı, hasreti bir anda dile gelmişti.
Gül, o an her şeyi unuttu.Yalnızca Aslan'ın nefesini hissetti, kalbinde bir yer yeniden yanmaya başladı.Ellerini Aslan'ın boynuna doladı, sımsıkı sarıldı.Sanki biraz gevşese, bu ânı da kaybedecekmiş gibi...
452🥀
O anda gökyüzü birden gürledi.Birkaç damla düştü önce, ardından yağmur bastırdı.Kamelyanın tahtalarına vuran yağmur sesi, kalp atışlarına karıştı.Aslan gülümsedi; gözlerinde hem mutluluk hem hüzün vardı.Gül'ün ıslanan saçlarına baktı, alnına bir öpücük kondurdu.
"Seni seviyorum," dedi, sesi yavaş ama sarsıcıydı.
Gül gözlerini kapattı, bir damla yaş yanaklarından süzüldü.
"Beni sevmen canımı acıtıyor, Kara..." dedi kısık bir sesle.
Aslan dondu. Sonra dudaklarının kenarına alayla karışık bir gülümseme yerleşti.
"Niye bana Kara diyorsun?" diye sordu.
Gül, gözlerini açtı, karanlığın içinden bir ışık gibi baktı ona.
"Çünkü sen benim Kara'm­sın," dedi.
"Kalbimin Aşkı, Ruhumun Adamısın…
Çünkü bu deniz kızı, her okyanusunu kaybettiğinde Kara'ya savruluyor."
Aslan'ın dudaklarından bir gülümseme süzüldü.Elini Gül'ün yüzüne koydu, başparmağıyla yanağındaki yaşı sildi.
"Öyleyse," dedi kısık bir sesle, "ben de o deniz kızını okyanusuna kavuşturayım."
Ve yeniden dudaklarına kapandı.Yağmur damlaları üzerlerinde birer yıldız gibi parlıyordu.Aslan, öpücüklerin arasında fısıldadı:
"Üst dudağına aşığım, Gül'üm..."
Gül'ün kalbi bir anlığına sarsıldı; içindeki bütün kırık aynalar o anda birleşti sanki.O gece, yağmurun altında, aşkları bir kez daha küllerinden doğdu.Ama ikisi de biliyordu - bu yangın bir gün yine canlarını yakacaktı.
Sabah, toprağın kokusuyla birlikte geldi.Yağmur durmuş, kamelyanın tahtalarından hâlâ su damlıyordu.Gökyüzü griye dönmüştü ama ufukta hafif bir aydınlık belirmişti; gecenin ağırlığı yavaş yavaş çekiliyordu üzerlerinden.
453🥀
Gül, başını Aslan'ın omzuna yaslamış, sessizce nefes alıyordu.Saçları hâlâ nemliydi; birkaç tutamı Aslan'ın boynuna yapışmıştı.Onun kalp atışlarını hissediyor, her vuruşta bir anıya dokunuyordu sanki.Bu kadar yakın olmanın, aynı zamanda bu kadar uzak olabileceğine inanamıyordu.
Aslan elini Gül'ün sırtına koydu, parmak uçlarıyla hafifçe gezindi.Bir şey söylemedi.Söyleyeceği her kelimenin, bu sabahın sessizliğini paramparça edeceğini biliyordu.Yalnızca başını biraz eğdi, Gül'ün saçlarını kokladı.O kokuyu ezberlemişti; her ayrılıktan sonra o koku peşini bırakmazdı.
Bir süre öylece oturdular.Yağmurdan sonra çıkan serin rüzgâr kamelyanın içinden geçti; Gül'ün omzundaki tişört ıslandı, ama o umursamadı.Aslan sigarasını yaktı, dumanını gökyüzüne savurdu.Duman, sabahın sisine karıştı; tıpkı onların hikâyesi gibi - belirsiz, yarım, ama hâlâ orada.
"Bir gün," dedi Aslan sessizliği bozarak, "bir gün gerçekten gideceksin, değil mi?"
Gül başını kaldırmadı."Gitmekten korkuyorum," dedi kısık bir sesle. "Ama kalmak daha çok acıtıyor."
Aslan, dudaklarının kenarında buruk bir gülümsemeyle sigarasından bir nefes daha çekti.
"Yani yine ben yanacağım, öyle mi?" diye sordu.
Gül başını kaldırdı, gözleri doluydu.
"Biz hep birlikte yandık, Aslan. Sadece kimimiz küle döndü, kimimiz hâlâ alevde."
Aslan sustu.
Elindeki sigarayı yere attı, ayağıyla ezdi.Sonra Gül'ün yüzünü avuçlarının arasına aldı; başparmağıyla yanağındaki yağmurla karışmış gözyaşını sildi.
"Ben seni ne yaparsam yapayım, hep seveceğim galiba," dedi yavaşça.
Gül'ün gözlerinden bir damla daha süzüldü, bu kez o dokunmadı.
"Beni sevmen zaten en büyük cezan oldu," dedi. "Beni sevdikçe kendini kaybettin, Aslan."
Rüzgâr biraz daha sert esti.Kamelyanın etrafındaki ağaçlar hışırdadı.Bir yerlerde sabah kuşları ötmeye başlamıştı ama o ses bile hüzünlü geliyordu.
454🥀
Gül ayağa kalktı.Ayakkabıları çamura bulandı, ama dönüp bakmadı.Aslan onun ardından kalktı, ne diyeceğini bilemeden sadece izledi.Gül birkaç adım attıktan sonra durdu.Arkasını dönmeden, neredeyse fısıltıyla konuştu:
"Unut beni demeyeceğim. Çünkü biliyorum, unutamayacağız."
Aslan'ın dudakları aralandı ama hiçbir kelime çıkmadı.Sadece gözleriyle uğurladı onu; gri sabahın içinde kaybolan, her dönüşünde biraz daha eksilen o kızı.
Ve Gül uzaklaşırken, toprağın üzerinde iki çift ayak izi kaldı.Biri kalmak isteyenin, biri gitmek zorunda olanın iziydi.Yağmurun ıslattığı toprakta birleşmiş, ama sonsuza dek ayrılmak üzereydiler.
Gül, ağır adımlarla yola koyuldu.Yağmur kesilmişti ama yer hâlâ ıslaktı; her adımında ayakkabısının altından çıkan ses, içindeki yankı gibiydi - yumuşak ama sarsıcı.Sabahın ilk ışıkları, gri gökyüzünü boyamaya başlamıştı.Şehir uyanıyordu; oysa Gül'ün içinde her şey hâlâ karanlıktı.
Saçlarından süzülen birkaç damla, yüzüne karıştı.Ne yağmurdu o, ne de gözyaşı.İkisinin birbirine karıştığı bir sessizlikti sadece.
Yürürken cebinden telefonunu çıkardı.Ekranı çatlamıştı, Aslan'la çekilmiş eski bir fotoğraf duvar kâğıdıydı hâlâ.Bir an parmağı, sil butonuna gitti.Ama dokunamadı.Çünkü o fotoğrafı silmek, o anı da öldürmekti.Ve Gül, en az Aslan kadar biliyordu - bazı şeyleri silmekle bitmiyordu.
Sokağın köşesinde, sabahçı bir simitçi tezgâh açıyordu.Gül'ün midesi guruldadı ama durmadı; açlık duygusu bile ruhundaki boşluğun yanında önemsizdi.Bir taksi geçti yanından, ıslak tekerlek sesi kaldı geride.Kafasında Aslan'ın sesi dönüp duruyordu:
"Üst dudağına aşığım Gülüm..."
O cümleyi susturmak istiyordu ama kalbinin en derinine işlemişti.Ne kadar yürürse yürüsün, o ses ondan birkaç adım önde gidiyordu.
Evin kapısına geldiğinde anahtarı elinde çeviremedi.Kapı koluna dokundu, durdu.İçeride onu bekleyen yalnızlık vardı, dört duvarın içinde yankılanan sessizlik.Bir an geri dönüp koşmak istedi; Aslan'ın yanına, kamelyanın altına, yağmurun içine.Ama sonra kendi kendine fısıldadı:
"Her dönüş, bir kez daha yanmak demek."
Derin bir nefes aldı.Kapıyı açtı, içeri girdi.Ev soğuktu.Yağmurun sesi artık duvarların arkasında kalmıştı ama ruhundaki fırtına dinmemişti.
Montunu çıkarıp koltuğa bıraktı, pencereye yürüdü.Camın ardından gri gökyüzüne baktı; bulutlar hâlâ ağırdı.Parmaklarını cama dayadı, buğuyu silmeye çalıştı ama izleri kaldı.Birden dudaklarının kıyısı titredi; kendi kendine mırıldandı:
> Sen yarim idun sevduğum idun...
Sesi titredi. Kelimeler odanın duvarlarına çarparak yankılandı, sonra yavaşça sustu.Gül başını cama yasladı, gözlerini kapattı.İçinde bir şey koptu - sanki kalbinin bir parçası kamelyada, Aslan'ın ellerinde kalmıştı.
O an bir mesaj sesi geldi.Ekranda Aslan'ın adı parladı.Gül'ün nefesi kesildi.Mesaj sadece üç kelimeydi:
> "Uyuyamadım, Gülüm."
Gül'ün elleri titredi. Cevap yazmak istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi.Parmaklarını klavyeden çekti, ekranı kapattı.Sonra kendi kendine, neredeyse bir dua gibi fısıldadı:
"Ben de uyuyamadım, Kara..."
Ve o gece, ikisi de uyumadı.Farklı yataklarda, aynı şarkının nakaratını düşündüler:
> Sen yarim idun sevduğum idun, söz vermiştuk ölümüne sen benum idun
455🥀
Sabahın ilk ışıkları, perdelerin arasından odasına sızıyordu.Aslan gözlerini açmadan, başını yastığa gömdü.Tavanı görmek istemiyordu, çünkü o tavanda geceyi geçirdiği kamelya hâlâ aklındaydı.Gül’ün sesi, nefesi, kokusu…Her şey oradaydı, burnunun ucunda, kalbinin tam ortasında.
Yatağın yanında, yerde yarım kalmış bir sigara paketi duruyordu.Elini uzattı, bir sigara aldı, yaktı.İlk dumanı ciğerlerine çekerken gözlerini kapattı.Her nefes, her duman, biraz daha Gül’dü sanki.
“Gitmekten korkuyorum,” demişti Gül, “ama kalmak daha çok acıtıyor.”
O cümle, sabahın sessizliğinde hâlâ yankılanıyordu.Aslan başını ellerinin arasına aldı.Kendini susturmak istiyordu ama zihni durmuyordu; Gül’ün yüzü, sesi, o son bakışı…Hepsi iç içe geçmişti.
Pencereye yürüdü.Yağmur yeniden başlamıştı; ince, sakin bir yağmur.Gözlerini gökyüzüne dikti, gri bulutlara.Gül’ün gidişini düşündü — o arkasını dönmeden yürüyüşünü, “Unut beni demeyeceğim,” deyişini.Kalbinin içinde bir şey çatladı.
Sigarasının külü pencere pervazına düştü, yavaşça dağıldı.Bir süre öylece durdu; ne düşünmek istedi, ne de hissetmek. Yalnızca susmak, dünyanın geri kalanını duymamak istedi.
Ama o sessizlikte bile Gül vardı. Kahkahası, öfkesi, ağlayışı…Her şey, her ses, onun adını taşıyordu.
Masadaki telefon bir kez titredi.Ekranda bir bildirim belirdi:
> “Son görülme: sabah 06.48”
Aslan’ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.“Uyanıksın demek,” diye fısıldadı kendi kendine.Bir an yazmak geçti aklından.
“Beni özledin mi?” demek.Ama parmakları geri çekti.Yazmadı.Çünkü bazen kelimeler, sessizlikten bile daha ağırdı.
Koltukta yığılıp kaldı.Başını geriye yasladı, dumanı tavana savurdu. Gözleri dalıp gitti; o kamelya, o yağmur, o “Kara” kelimesi…Kalbinde yankılanıp duran bir dua gibiydi.
“Senin kara’n olmak güzel ama…” diye mırıldandı, “senin yokluğun kadar karanlık hiçbir şey yok.”
Sonra sustu.Pencerenin dışındaki yağmur, sanki onun yerine ağlıyordu.Ve Aslan, bir kez daha kendi içinde Gül’ü ararken, en çok kendini kaybediyordu.
456🥀
Aradan dört gün geçmişti.Şehir, Gül’ün içinde donup kalan zamanı umursamadan yaşamaya devam ediyordu.Kaldırımlar yine kalabalıktı, insanlar aceleyle yürüyordu, rüzgâr yine aynı yönden esiyordu.Ama Gül, her adımında başka bir geçmişe basıyor gibiydi.
Sabah aynanın karşısına geçti.Saçlarını tararken yüzüne baktı — tanımakta zorlandı kendini.
Gözlerinin altı morarmış, dudaklarının rengi solmuştu.Bir insan, bir başka insandan bu kadar eksilebilir miydi? Cevabı zaten gözlerinin içinde saklıydı.
Dolabını açtı.Bir bluz seçti, ardından kahverengi ceketini giydi.Bugün bir görüşmesi vardı; yeni bir iş, yeni bir başlangıç…Ama içinden bir ses, “Başlangıç mı, yoksa bir başka kaçış mı?” diye fısıldıyordu.
Evden çıktığında hava soğuktu.Caddede insanlar birbirine çarparak yürüyordu.Her vitrin camında kendi yansımasını görüyordu Gül; her birinde başka bir hâliyle.Birinde güçlü, birinde yorgun, birinde hâlâ Aslan’a bakan o kızdı.
Görüşme yapılacak binaya girdiğinde kalbi hızlı atmaya başladı.Sanki her şey normalmiş gibi davranmak onu yoruyordu.Masaya oturdu, karşısındaki kadın evrakları inceledi, bir şeyler sordu, notlar aldı.
Gül cevap verdi — ama sesi uzaklardan geliyordu sanki.Kelimeler dudaklarından değil, otomatik bir refleks gibi çıkıyordu.
Toplantı bittiğinde derin bir nefes aldı.Dışarı çıktığında hava açmıştı, gökyüzü maviye dönüyordu.Elini çantasına attı, telefonunu çıkardı.Ekrana baktı; hâlâ o bildirim, hâlâ o sessizlik.Aslan’dan hiçbir iz yoktu.Ne bir mesaj, ne bir arama.Sanki o gece, o yağmur, o öpüşme hiç yaşanmamış gibiydi.
Bir banka oturdu.Yanındaki ağacın dallarından bir yaprak süzülüp dizine düştü.Parmaklarının ucuyla aldı, çevirdi.Sonra içinden, kimseye söyleyemediği o kelimeler geçti:
“Unutmak istiyorum… ama seni değil, sende kaybolduğum hâlimi.”
Telefonunu elinde çevirdi.Kısa bir an durdu; Aslan’ın numarasını açtı, baktı.Ekrana uzun uzun baktı.Ama aramadı. Çünkü ararsa, yeniden aynı yangına düşeceğini biliyordu.
457🥀
Ayağa kalktı.Derin bir nefes aldı.“Bitti,” dedi kendi kendine. “Artık bitti.”
Ama içinden geçen ses başkaydı:
" Bitti dediğin her şey, kalbinin en karanlık yerinde sessizce yaşamaya devam eder."
Aslan dört gündür o piknik alanına gitmemişti.Sigara paketleri yarım kalmış, kahve kupaları masanın üzerinde soğumuştu.Her sabah aynı saatte uyanıyor, ama güne başlamıyordu.Gül’ün kokusu hâlâ tişörtünde, sesinin yankısı hâlâ duvarların arasında asılı kalmıştı.
Yağmurdan sonra toprağın kokusu bile ona Gül’ü hatırlatıyordu.Her şey, her detay, her nefes.Sanki dünya onun ekseni etrafında dönmeyi unutmuştu.
Elinde bir sigara, balkonun demirlerine yaslandı.Gözleri, gri gökyüzünde bir umut arar gibiydi.Ama ne kadar uzağa bakarsa baksın, gözlerinin önünden o an gitmiyordu —Gül’ün sesindeki titreme, “Beni sevmen canımı acıtıyor Kara,” deyişi…
O cümle, Aslan’ın kalbine kazınmıştı.Bir yara gibi değil; daha çok, içinden çıkmayan bir yankı gibi.
Her duyduğunda, içinde bir şey kırılıyor, bir şey susuyordu.
Dördüncü günün sabahı, dayanamadı.Telefonunu aldı, Gül’ün numarasına baktı.Parmakları ekranda gezindi, ama aramadı.Çünkü onun sessizliği, Aslan’ın en büyük korkusuydu. Gül susuyorsa, demek ki gitmeye karar vermişti.
Kendini dışarı attı.Şehrin kalabalığına karışmak, biraz olsun düşünmemek istiyordu.Ama her köşe başında, her kaldırım taşında Gül’ün izleri vardı.Bir kafeye girdi, oturdu.
Garson “Ne alırsınız?” diye sorduğunda, Aslan’ın sesi kısıldı.
“Gül gibi,” dedi fısıltıyla.Garson anlamadı; sadece “Bir kahve getiriyorum,” dedi uzak bir tebessümle.
Kahve geldi.Buhar yükselirken, Aslan elini fincana uzattı ama içmedi.Sadece baktı.Çünkü o fincanın dibi bile Gül’ün kahkahasını hatırlatıyordu.
Sonra cebinden küçük bir not defteri çıkardı.İçine birkaç satır yazdı:
> “Seninle konuşmadan yaşamak, sanki dilimi kaybetmişim gibi.Adını içimden bile söyleyemiyorum artık, çünkü her harfi yanıyor.”
Kalemi bıraktı, başını kaldırdı.Gözleri uzaklarda, şehrin kalabalığında kayboldu.Ama içi, hâlâ o kamelyadaydı.Yağmurun altında, Gül’ün gözlerinde.
O gece, Aslan bir karar verdi.Bu sessizliği kendi eliyle bozacaktı.O sabah Gül’ü bulacak, konuşacak, belki kavga edecek ama susmayacaktı.
Çünkü bazı sessizlikler, sevmenin başka bir biçimiydi —ve Aslan artık bu sessizliği taşımak istemiyordu.
458🥀
Sabahın erken saatlerinde Aslan, uykusuz gözlerle aynanın karşısına geçti.Göz altları morarmış, sakalları uzamış, yüzündeki ifade yorgunlukla kırılmıştı.Bir süre aynaya baktı, sonra aynadaki kendisine sanki tanımadığı biriymiş gibi fısıldadı:
“Ne hale geldin, Kara…”
Montunu aldı, anahtarını cebine koydu.Sokağa çıktığında hava hâlâ soğuktu; sabahın keskin ayazı yüzünü kesiyordu.Ama içinde başka bir yangın vardı — susturulamayan, söndürülemeyen bir yangın.Ayakları nereye gittiğini bilmeden yürüyordu.Gözleri, kalabalığın içinde o tanıdık silueti arıyordu.
Bir parkın önünden geçerken durdu.Bir an tereddüt etti, sonra içeri girdi.Yürüyüş yolunun sonunda bir banka oturmuş birini gördü.Uzun kahverengi saçlar omuzlarına dökülüyordu; başı eğikti, elinde bir kitap vardı.
Gül’dü.
Aslan bir adım geri attı.Kalbi öyle sert çarptı ki, göğsünden fırlayacak sandı.Bir an düşündü, gitmeli miydi, yoksa bu hâlde görünmemeli miydi?Ama içindeki ses, susmasına izin vermedi.
Yavaşça yaklaştı.Adımlarını duymasın diye dikkatliydi, ama kalbinin sesi bastırılamayacak kadar yüksekti.Tam arkasına geldiğinde, Gül başını kaldırdı.Göz göze geldiler.
Zaman bir anda durdu.Şehir sustu.Kuşlar bile uçmayı unuttu sanki.
Gül’ün gözleri, kırgınlıkla karışık bir şaşkınlık taşıyordu.
“Aslan…” dedi fısıltıyla. Sesinde ne tam bir sitem, ne tam bir özlem vardı; ikisinin arasında bir sessizlik tonuydu bu.
Aslan yaklaşamadı, sadece başını eğdi.
“Dört gündür buradayım,” dedi.
“Her sabah seni burada aradım.”
Gül, elindeki kitabı kapattı, dizlerinin üzerine koydu.Bir süre sustular.Rüzgâr, ikisinin arasındaki mesafeden geçti; soğuk ama tanıdık bir dokunuş gibiydi.
Sonra Gül, başını yana eğip gözlerini kısmadan konuştu:
“Niye geldin, Aslan? Her gelişin biraz daha eksiltiyor beni.”
Aslan, derin bir nefes aldı.
“Çünkü gitmeyi beceremedim,” dedi.
“Ne kadar uzaklaşsam da, adım attığım her yol seni buluyor.”
Gül’ün dudakları titredi, ama gülümsemeye çalıştı.
“Seninle her yol çıkmaz sokak, Aslan.”
Aslan bir adım attı, sonra bir adım daha.Artık aralarında yalnızca birkaç nefeslik mesafe kalmıştı.Elini uzatmadı.Sadece, fısıltı kadar kısık bir sesle sordu:
“Yine de geldim. Çünkü hâlâ bir yerlerde… beni hatırlıyor musun?”
Gül’ün gözlerinden yaş süzüldü.Cevap vermedi.Ama o sessizlik, her kelimeden daha ağırdı.
Aslan gülümsedi, acıyla.
“Biliyorum, beni unutmak istiyorsun,” dedi.
“Ama ben seni unutmayı beceremedim.”
Gül başını eğdi, ellerini birbirine kenetledi.
“Seninle her seferinde aynı yere dönüyoruz, Aslan. Aynı acıya, aynı yangına…”
Aslan ona doğru eğildi, sesi bir fısıltı gibi yumuşadı:
“Belki de biz, yangında birbirini arayan iki kıvılcımız, Gül.Sönemiyoruz… çünkü birbirimizi yakmadan var olamıyoruz.”
459🥀
Bir damla gözyaşı Gül’ün yanağından süzüldü.Ve o an, Aslan elini uzatıp usulca sildi.Ne bir sarılma, ne bir öpüşme vardı…Sadece, iki yaralı kalbin birbirine değdiği sessiz bir temas.
O an, şehir yeniden nefes aldı.Kuşlar uçtu, rüzgâr hafifledi.Ama onların içinde, hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Gül, parkın çıkışına doğru yürürken adımlarını yavaşlattı.Toprağın hâlâ ıslak olması, ayak seslerini hafifletti ama zihnindeki yankıyı bastıramadı.Her adımda Aslan’ı tekrar gördü; gözlerindeki hem öfke hem özlem, dudaklarındaki bastırılmış kelimeler…Hepsi, beyninde bir film gibi dönüyordu.
Telefonunu cebinden çıkardı, ekran kararmıştı.Hiçbir mesaj, hiçbir çağrı yoktu.Oysa Aslan oradaydı; sadece konuşmayı bekliyordu.Ve Gül’ün kalbi, ne kadar güçlü görünmeye çalışsa da hâlâ onun adını fısıldıyordu.
Bir an durdu, ellerini cebine itti.
“Neden hep aynı noktaya dönüyoruz?” diye mırıldandı kendi kendine.
“Neden her buluşmamız hem mutluluk hem acı oluyor?”
Cevap yoktu; sadece rüzgârın uğultusu vardı.
Ayağını kaldırdı, yürümeye devam etti. Gözleri, kafasındaki yüzleri, kamelyadaki yağmuru, Aslan’ın dudaklarından dökülen o kelimeleri hatırlıyordu.
> “Üst dudağına aşığım, Gül’üm…”
İçinde bir şey kırıldı.Sevmenin en zor kısmı, acının en derin yerinde bile sevdiğini saklayamamaktı.Ve Gül bunu biliyordu; kalbinin en karanlık köşesinde hâlâ Aslan’a ait bir yer vardı.
Eve vardığında kapıyı sessizce kapattı.Montunu çıkardı, ıslak saçlarını havluyla sildi.Ama o ıslaklık sadece yağmurdan değildi; gözlerinin derinliklerinden süzülen yaşların hâlâ izleri vardı.
Pencereye yürüdü, dışarı baktı.Şehir uyanıyordu; insanlar telaşla işlerine gidiyordu, kuşlar yeni bir güne ses veriyordu.Ama Gül’ün dünyasında zaman durmuştu.Sanki parkta bıraktığı sessizlik, eve de taşınmıştı.
Bir sigara yaktı, dumanı gökyüzüne savurdu.Duman, Aslan’ın kokusunu taşıyor gibiydi; her nefeste onu hatırlıyordu.Ve kendi kendine fısıldadı:
“Sevmenin acısı böyle bir şey işte… Hem mutlu ediyor, hem yakıyor.”
Gül sigarasını söndürdü.Artık tek bir karar vardı; ne olursa olsun, içindeki bu karmaşık duyguyu yaşamak zorundaydı.Çünkü aşk, bazen kalbin en kırık yerinde bile nefes almaya devam ediyordu.
Aslan, parkı arkada bırakıp şehrin kalabalığına karıştı.Ama kalbi hâlâ kamelyanın altında, yağmurla ıslanmış Gül’ün yanında kalmıştı.Adımları, şehrin aceleci temposuna uymuyor; her sokakta, her köşede Gül’ün siluetini arıyordu.
Evine geldiğinde kapıyı sertçe kapattı.Anahtar cebinden düştü, sertçe yere çarptı.Ama asıl düşen şey, onun içindeydi: gururu, öfkesi, ve susturamadığı özlemi.
Yatağa oturdu, başını ellerinin arasına aldı.Gözlerini kapattı ama zihni sustu; düşünceler birbirini yiyor, hatıralar düşman gibi üzerine çöküyordu.
“Seni seviyorum, Gül. Ama her seferinde seni kaybediyorum…”
460🌹
Bu cümle, dudaklarından hiç çıkmamış, sadece içinden defalarca fısıldanmıştı.Bir yandan öfke vardı — Gül’ün sessizliği, kendisine koyduğu sınır, onu uzaklaştıran bu soğuk mesafe…Bir yandan da tarifsiz bir özlem; her hatırladığında kalbi sızlayan, gözleri dolan bir özlem.
Sigarasını yaktı.Dumanı ağır ağır ciğerlerine çekti; dumanın içindeki acıyı, pişmanlığı ve suskunluğu hissediyordu.Her nefeste, Gül’ün dudaklarını, saçlarını, gözlerini hatırladı.Ve her hatırlayışta biraz daha kendinden geçti, biraz daha yalnız kaldı.
Masadaki telefon titredi.Ama Aslan bakmadı.Çünkü bakmak, onun için hem umut hem yıkım demekti.Gül’ün sessizliğiyle yüzleşmek, bazen kelimelerden daha çok acıtıyordu.
Bir süre öylece oturdu.Pencereden dışarı baktı; yağmur durmuştu, şehir ıslak kaldırım taşlarının üzerinde parlıyordu.Ve Aslan, kendi içine dönüp sessizce düşündü:
> “Bizi kim ayırabilir ki… biz birbirimizde yanıyoruz, istemesek de…”
O akşam, Aslan yalnızdı ama yorgun bir kabullenişle…Kalbinin en karanlık köşesinde hâlâ Gül’e dair bir kıvılcım vardı.Ve o kıvılcım, ne öfkeyle, ne suskunlukla söndürülebilirdi;çünkü aşk, bazen en kırık yerinde bile nefes alıyordu.
Gül, şehrin kalabalığında yürüyordu.Ayakları kendiliğinden bir kafeye doğru sürüklendi; o kafeye ki, daha önce Aslan’la oturdukları, kahvelerini paylaştıkları yer…İçeri girdiğinde masaların arasında gözleri arandı.
Ve oradaydı.Aslan, karşı köşedeki masada oturuyordu.Gözleri hemen Gül’ü buldu; bir an ikisi de birbirinden kopamadı.Kalabalık, kahve fincanlarının tıklaması, garsonların adımları… hepsi silindi.Sadece birbirlerine bakıyorlardı.
Gül masaya doğru yürüdü.Aslan ayağa kalktı.Ama ikisi de sessizliğe gömüldü, kelimeler dudaklarında takılı kaldı.
Sonra Gül, sert bir sesle konuştu:
“Sen yine buradasın. Neden beni takip ediyorsun, Aslan?”
Aslan dudaklarını bükerek cevap verdi:
“Takip etmek mi? Hayır. Ama bir yerde olacağını biliyordum.”
Gül kaşlarını çattı, öfkeyle:“Biliyorsun demek… herşeyi zaten biliyorsun, Aslan. Ama bak, senin bilgin bana hiçbir şey ifade etmiyor!”
Aslan bir adım yaklaştı.
“Sana hiçbir şey ifade etmiyorsa, neden hâlâ buradayım?” dedi.
Gül gözlerini devirdi, ama yutkunmak zorunda kaldı; kelimeler onu terk etmişti.
Aralarında kısa bir sessizlik oldu.İkisi de nefesini tutmuş, bir sonraki kelimenin patlamasını bekliyordu.
461🥀
Gül dudaklarını ısırarak devam etti:
“Beni görmezden gelme! Her seferinde kalbimi parçalıyorsun, sonra da yanımdan gidiyorsun. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, Aslan?”
Aslan gözlerini kısıp hafifçe gülümsedi.
“Ve sen her seferinde bana küfür ediyorsun. Ama işte… hâlâ buradayız, değil mi? Yine yan yana, yine tartışıyoruz. Bu bizim lanetimiz.”
Gül sinirle ellerini yumruk yaptı.
“Beni suçlama! Sen başlattın, sen… Senin yüzünden hâlâ burada oturuyorum ve nefesimi sana veriyorum!”
Aslan bir adım daha yaklaştı; bakışları hem öfke hem de tutku taşıyordu.
“Ve hâlâ nefesimi veriyorsun bana, Gül. Bu lanet olası aşk, bitmek bilmiyor.”
Gül başını çevirdi, gözlerinde hem öfke hem de hâlâ sönmemiş bir arzu vardı.Aslan dudaklarını ısırdı, sessiz bir kahkaha attı; gülümsemesi alaycıydı ama yumuşak bir yanıyla doluydu.
“Biliyorum,” dedi. “Her tartışmamız, her küfürümüz, bizi yeniden çekiyor birbirimize.”
Gül sessizce ona baktı, bir sigara yaktı ve dumanını yavaşça üfledi.Aralarındaki mesafe hem yakın hem de uçurummuş gibi hissediliyordu.Ve ikisi de biliyordu: ne kadar kavga ederlerse etsinler, o heyecan, o çekim, asla sönmeyecekti.
Garson, masaya yaklaşmaya yeltendi ama Aslan elini kaldırdı.
"Şimdilik bir şey istemiyoruz," dedi.
Sesi soğuktu ama içinde saklanamayan bir titreme vardı.Garson başıyla onaylayıp uzaklaştı.
Gül sigarasını küllüğe bastırdı, gözlerini Aslan'dan ayırmadan.
"Neden geri dönüyorsun?" dedi alçak bir sesle."Sana defalarca söyledim, Aslan... Her dönüşün, bende biraz daha eksiltiyor seni."
Aslan bir süre cevap vermedi.Yalnızca, masanın üzerindeki fincanın buharını izledi.Sonra yavaşça konuştu, kelimelerini tartarak:
"Belki de eksilmekten korkmuyorum artık.Çünkü zaten eksildim, Gül.Sen gittiğinden beri, bende kalan her şey yarım."
Gül gözlerini kapadı, nefesini tuttu.Bir an ağlamakla bağırmak arasında sıkıştı.Sonra başını kaldırdı, sesi kırılgan ama keskin çıktı:
"Ben seni sevmedim mi sanıyorsun?Ben de yandım, Aslan.Ama her defasında senin yangının benimkini boğdu.Sen hep biraz daha güçlü, biraz daha öfkeliydin.Ben sadece sevdim, sen savaştın."
Aslan başını eğdi, parmaklarını birbirine kenetledi.
"Belki de sevmeyi bilmiyorum," dedi sessizce."Ben seni hep korumaya çalıştım, ama o koruma... sonunda seni yaktı."
Gül'ün dudakları titredi, gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
462🥀
"Ben senin korumanı istemedim, Kara," dedi."Ben sadece yanımda olmanı istedim."
O an, Aslan'ın eli masanın üstünde durdu.Sanki uzanacak gibiydi ama dokunmadı.Sadece baktı.Aralarındaki mesafe, iki kelimenin arasında duran bir hayat kadar uzundu.
Gül derin bir nefes aldı.
"Bitti," dedi fısıltıyla."Bu defa gerçekten bitti."
Aslan, bir kahkaha attı - acı dolu, kısık, çaresiz bir kahkaha.
"Bunu daha önce de söylemiştin, hatırlıyor musun?"
"Evet," dedi Gül. "Ama bu sefer inanmak istiyorum."
Aslan ayağa kalktı.Elini cebine attı, birkaç bozukluk masaya bıraktı.
"İnan o zaman," dedi.
"Belki de ben, seni bırakmayı öğrenemedikçe sen eksiliyorsun."
Tam gidecekken, Gül'ün sesi onu durdurdu:
"Kara..."
Adam döndü.Gözlerinde bir yorgunluk, bir teslimiyet vardı.Gül ayağa kalktı, aralarındaki mesafeyi bir adım kısalttı.
"Eğer bir gün," dedi, "beni gerçekten sevmeyi öğrenirsen... dönme. Çünkü ben o zamana kadar kendimi sevmeyi öğrenmiş olacağım."
Aslan gözlerini kapadı.Bir süre hiçbir şey demedi.Sonra sadece başını eğip, fısıltıyla söyledi:
"Belki de o zaman, ilk defa gerçekten sevebilirim seni."
Ve yürüyüp gitti.
Gül, masanın kenarına tutunarak derin bir nefes aldı.Kahve soğumuş, duman çoktan tükenmişti.Ama içinde bir yangın hâlâ sürüyordu - sessiz, görünmez, ama canlı.
O akşam eve döndüğünde pencereden dışarı baktı.Gökyüzü karanlıktı, ama yıldızlar belirgindi.Ve içinden sadece şu cümle geçti:
> "Belki de bazı insanlar, birbirini sevmek için değil,birbirinin yarasında büyümek için karşılaşır."
Gül, kapıyı sessizce kapattı.Evin içi karanlıktı; perdeler çekili, hava ağırdı.Ayakkabılarını çıkardı, ceketini sandalyeye bıraktı.Yorgundu - ama bu yorgunluk bedeninden değil, kalbinden sızıyordu.
Bir süre salonda durdu, sonra pencereye yürüdü.Camın ardında şehir, binlerce ışığın arasında nefes alıyordu.Ama o, kendi iç karanlığının içinde boğuluyor gibiydi.
Elini kalbine götürdü.Atışlarını hissetmek istedi, hâlâ orada mıydı o "biz"den kalan bir şey?Ama sadece sessizlik vardı.Ne Aslan'ın sesi, ne de kendi kalbinin yankısı.Sanki ikisi de aynı anda susmuştu.
Bir yandan Aslan, sokaklarda yürüyordu.Ayaklarının altındaki taşlar ıslaktı;yağmurun izleri henüz silinmemişti.Her adımı, Gül'ün adının yankısı gibiydi.Her gölge, onun siluetini taşıyordu.
463🥀
> "Birini unutmak, bazen kendini susturmakla başlar.Ama ben, sensiz susmayı bile beceremiyorum."
Gül, pencere pervazına yaslanmıştı.Bir sigara yaktı, dumanı havaya savurdu.Dumanın kıvrımı arasında Aslan'ın yüzünü gördü sanki.Gözlerini kısmadan baktı;
"Git artık," demek istedi,ama dilinin ucundaki kelime "kal"dı.
Aslan bir köşe başında durdu,gökyüzüne baktı - yıldızlar görünüyordu.Gözlerinin önüne Gül'ün gülüşü geldi,o kısa, ama bir ömrü taşıyan gülüş.
"Bitti demek kolay," diye fısıldadı kendi kendine."Ama ben bitmeyi hiçbir zaman beceremedim."
Bir an durdu, bir an düşündü:
"Belki de Gül haklı... Biz sevmeyi değil, susarak yanmayı öğrendik."
Gül, odadaki sessizliğe konuşuyormuş gibi kendi kendine fısıldadı:
"Kara... seni affetmeyi denedim.Ama bazen affetmek bile yetmiyor.Çünkü bazı yaralar, sevgiyle değil, unutamayışla kapanıyor."
Aslan, bir bankta oturdu.Şehrin uğultusu, uzaktan gelen siren sesleri, geceye karışmış kahkahalar...
Hepsi bir arka plan gibiydi.Sadece Gül'ün sesi belirgindi zihninde:
"Niye geldin, Kara? Her gelişin biraz daha eksiltiyor beni."
"Evet," dedi kendi kendine.
"Eksiliyoruz. Ama belki de eksildikçe birbirimize yaklaşıyoruz."
Gül'ün telefonu masanın üzerindeydi.Ekranı karanlıktı ama parmakları defalarca uzandı.Aslan'ın ismine dokunmak, o sessizliğe bir nefes bırakmak istiyordu.Ama yapamadı.Çünkü o sessizlik artık aralarında bir duvar değil, bir yas olmuştu.
Bir an gözlerini kapadı.Göz kapaklarının ardında kamelyayı gördü.Yağmur, Aslan'ın sesi, "Gitme," diyen o nefes...Hepsi bir film gibi geçti gözlerinin önünden.
Aslan da aynı anda başını geriye yasladı, gözlerini kapattı.Aynı yağmur, aynı kamelya, aynı cümle...İki farklı yerde, aynı sahne yeniden yaşandı.
Zaman durdu.Şehir sustu.Ve iki kalp, birbirini duymadan aynı anda fısıldadı:
"Keşke biraz daha sevseydik, biraz daha az kırarak..."
O gece Gül uyuyamadı.Aslan da.Birbirlerinden habersiz, aynı saate kadar uyan kaldılar.İkisi de aynı gökyüzüne baktı.Aynı yıldızın altında, aynı duayı ettiklerini bilmeden.
> "Eğer bir gün yeniden karşılaşırsak,bu kez sessiz kalmayalım."
Sabahın ilk ışığı, gri bir perde gibi süzülüyordu şehrin üzerine.Gül'ün odasında yarım açık bir pencere vardı;rüzgâr, ince bir tül gibi perdeyi kıpırdatıyordu.Gül, gözlerini açtığında gökyüzü hâlâ uykuluydu -ama kalbi değil.
464🥀
Başucundaki saate baktı: 07.16.Biraz erken, biraz yorgun.Yine de kalktı, mutfağa geçti.Kahve makinesi tıkırdadı;bir yudum aldı, ama tadı yoktu.Çünkü bazı sabahlar, kahvenin bile kokusu yarım kalır.
O sırada, telefon masanın üzerinde hafifçe titredi.Ekranda bir isim belirdi: KARA
Kalbi bir an durdu.Nefesini tuttu.O isme dokunmakla, geri çekilmek arasında sıkıştı.Ama merak, korkudan daha güçlüydü.Ekranı kaydırdı.
Mesaj kısaydı.Ama her kelimesi, bir suskunluğun yankısı gibiydi:
> KARA:
"Hiçbir şey istemiyorum artık.Sadece... iyi misin?"
Gül'ün parmakları ekrana dokundu, sonra geri çekildi.Bir cevap yazmak istedi.
"Evet, iyiyim," demek kadar kolaydı belki.Ama o iki kelime, boğazına düğümlendi.
Kendi kendine mırıldandı:
"Kötüyüm... ama senin bilmeni istemiyorum."
Telefonu masaya bıraktı, kahvesini aldı, pencereye döndü.Dışarıda çocuklar okula gidiyordu, minibüs kornaları, telaşlı adımlar...Dünya dönüyordu - ama onun içindeki zaman hâlâ aynı yerdeydi.
Aslan, telefonun ekranına bakıyordu o sırada.Gönderdiği mesajın yanında tek bir gri tik vardı.Henüz görülmemişti.Bir an "keşke göndermeseydim" diye düşündü.Ama sonra gülümsedi - acıyla.
"Zaten hep geç kaldım," dedi kendi kendine.
Gül mutfağa döndü, saçlarını topladı.Sonra yeniden telefona baktı.Mesaj oradaydı, bekliyordu.Kalbiyle zihni arasında ince bir çizgide durdu.
Bir satır yazdı:
> "Evet, iyiyim."
Ama göndermedi.Silip, başka bir şey yazdı:
> "Bazen iyi olmak bile yorgunluk veriyor."
Yine silip durdu.Sonunda sadece bir nokta bıraktı ekranda.Ve o noktaya uzun uzun baktı.
"Bu bile fazla," dedi fısıltıyla.
Telefonu kapattı.Ama parmaklarının hafızasında hâlâ o mesaj vardı.Sanki Aslan'ın sesi kulağındaydı:
"Hiçbir şey istemiyorum artık..."
Gül, aynaya baktı.Yorgun ama güçlü bir kadın gördü.Gözlerinin altındaki morluklara rağmen, içinde bir direnç vardı.Belki bu sabah, unutmadan çok, kabullenmeyi öğrenmenin zamanıydı.
Aslan ise şehrin diğer ucunda yürüyordu.Bir sigara yaktı, gri duman gökyüzüne karıştı.Telefonunu cebine koydu ama her adımda eli yine o cebe gitti.
"Belki okur," dedi sessizce.
"Belki okur ama cevap vermez.Ama bilsin isterim; hâlâ iyi olmasını diliyorum."
Gül kahvesinden son bir yudum aldı.Perdeyi araladı, gökyüzüne baktı.Bulutların arasından sızan o solgun ışık, bir anda yüzüne vurdu.Ve ilk defa, gülümsemeye benzeyen bir şey yaptı.
Kendi kendine, sessiz ama kararlı bir sesle fısıldadı:
"Bitti belki, ama içimdeki sessizlik artık korkutmuyor."
O sırada, telefonun ekranında bir bildirim belirdi:
> "Mesaj okundu."
Aslan'ın dudağının kenarı kıvrıldı.Gül cevap yazmadı.Ama bazen bir mesajın okunması bile,iki kalp arasında söylenmemiş bir cümleye dönüşürdü.
Ofisin camları buğuluydu.Dışarıda yağmur hafifçe çiseliyordu;gri bir gökyüzü, şehrin üzerine asılmış gibi duruyordu.Gül masasında oturuyordu;önünde açılmış dosyalar, bilgisayar ekranında sayılar, raporlar...Ama gözleri başka bir yerdeydi.
465🥀
Kulağında yankılanan cümle hâlâ oradaydı:
> "Hiçbir şey istemiyorum artık. Sadece... iyi misin?"
Her okuduğunda o son iki kelime daha ağır geliyordu.İçinde bir yer, "evet, iyiyim" demek istiyordu hâlâ.Ama aynı anda "artık iyi olmanın bir anlamı yok" diye fısıldayan bir başka sesi de vardı.
Kalemi elinden düşürdü.Parmak uçlarını şakaklarına bastırdı.Gözlerini kapattı -ve Aslan'ın sesini duydu zihninde.O eski geceyi, kamelyayı, o bakışı.Sonra derin bir nefes aldı.
"Yeter artık," dedi sessizce."Bugün onunla değil, kendimle uğraşacağım."
Tam o sırada, masanın yanından bir ses geldi:
> "Kahve molası verir misin, yoksa dosyalarla evlenmeye mi karar verdin?"
Gül başını kaldırdı. Mert'ti.Her zamanki rahat gülümsemesiyle kapının eşiğinde duruyordu.Elinde iki karton kahve vardı.
Gül, farkında olmadan gülümsedi.
"Evlenmek mi? Bu saatten sonra kahveyle evlenirim, Mert," dedi.
Mert kahkahasını tutamadı, masaya doğru yürüdü.
"Güzel. O zaman nikâh şahidin ben olurum."Kahveyi önüne koydu.
"Bugün biraz dalgınsın, fark ettim.Bir şey mi oldu?"
Gül, bir an durdu.Gözlerini kahvenin buharına dikti.Sonra başını iki yana salladı.
"Yok... sadece uykusuzum.Biraz fazla düşündüm dün gece."
Mert başını hafifçe eğdi,ama daha fazla sormadı.O an Gül, Mert'in bu sessiz anlayışını fark etti.Aslan olsa, "ne düşündün, kimdi?" derdi.Ama Mert sormuyordu.O, sadece yanında duruyordu - sessizce, saygıyla.
Kahvelerini içtiler.Mert, elindeki fincanla oynarken birden,
"Biliyor musun Gül," dedi,"bazı şeyleri unutmak değil, kabullenmek iyileştiriyor insanı."
Gül'ün gözleri bir an dondu.Cümlenin ağırlığı kalbine değmişti sanki.Başını kaldırıp baktı, ama Mert başka bir yöne bakıyordu.Sanki kendi cümlesini bile fark etmemiş gibiydi.
Gül sessizce gülümsedi.
"Evet," dedi, "kabullenmek..."Sonra içinden,
"belki de tam olarak bunu yapmam gerek," diye geçirdi.
Öğle arası geldiğinde dışarı çıktı.Yağmur durmuş, yerler hâlâ ıslaktı.Kaldırım taşları su damlalarını saklıyordu;hava, taze bir başlangıç kokuyordu.
Bir banka oturdu.Telefonunu eline aldı.Aslan'ın mesajına tekrar baktı.Altında gri yazıyla hâlâ duruyordu: Okundu.O an bir iç çekti,ve ilk defa içinden "teşekkür ederim" dedi -yük olmadan, özlemle değil, sadece bir veda gibi.
Telefonu cebine koydu.Kafasını kaldırdı.Uzaktan Mert geldi;elinde iki şekerli poğaça,yüzünde sade bir gülümseme.Yanına oturdu, poğaçalardan birini uzattı.
> "Düşündüm de," dedi,"belki bazen sadece bir şeyleri paylaşmak bile iyi gelir.Konuşmadan bile."
Gül başını çevirdi.Göz göze geldiler.Ve ilk defa, uzun zamandır ilk defa,içinde sessizce bir huzur kıpırdadı.
"Evet Mert," dedi."Belki de bazen bu kadar basit."
Mert, gülümseyip başını eğdi.Yağmurun kokusu hâlâ havadaydı,ama bu kez, Gül'ün içindeki fırtına biraz dinmişti.
O gün, Aslan bir daha mesaj atmadı.Ama o sustuğu anda,Gül ilk kez kendini biraz daha buldu.
466🥀
Gül, eve vardığında hava çoktan karar­mıştı.Sokak lambalarının turuncu ışığı, pencereden içeri süzülüyor, duvarda yumuşak bir gölge bırakıyordu.Anahtarını sessizce masaya bıraktı, ayakkabılarını çıkardı.O gün uzun geçmişti - ama garip biçimde, huzurlu bir yorgunluktu içindeki.
Üzerini değiştirmeden kanepeye oturdu.Bir süre öylece kaldı.Sanki hiçbir şey düşünmeden, sadece var olarak.Gözleri masanın üzerindeki telefona kaydı.Ekranda hâlâ sabahki mesaj duruyordu.Artık ona acı vermiyordu, sadece... bir anıydı.
Derin bir nefes aldı.
"İşte böyle olmalı," dedi kendi kendine.
"Bazı şeyler kalır, ama canını yakmaz artık."
Mutfaktan su almak için kalktı, bardağı doldurdu.Tam o sırada, sessizliğin ortasında bir titreşim duyuldu.Telefon, sehpanın üzerinde parladı.
Ekranda yazan isim: Yabancı Numara
Gül'ün eli havada kaldı.Bir an kalbi hızlandı -sanki geçmişin bütün yankıları aynı anda geri dönmüştü.Bir adım geri çekildi.
"Kim olabilir ki bu saatte..." diye mırıldandı.
Titreyen eliyle telefona uzandı.Birkaç saniye tereddüt etti.Sonra, derin bir nefes alıp aramayı açtı.
> "Alo?"
Sessizlik.Bir nefes sesi duyuldu, çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar.Sonra bir erkek sesi, kısık ama tanıdık bir tonda konuştu:
> "Gülüm..."
O an zaman durdu.Kalbi göğsünde öyle sert çarptı ki,bir an sadece kendi nabzının sesini duydu.
Ses... evet. O sesti. Ama aynı zamanda, bir yabancının yankısıydı. Aslan'dı.
Gül'ün dudakları aralandı,ama kelimeler çıkmadı.Bir şey söylemek istedi,ama söyleyecek her cümle yılların arasına sıkışmış gibiydi.
> "Neden aradın, Kara?" dedi sonunda,sesi buz gibi bir sakinlikle.
Karşıdan bir sessizlik daha.Sonra bir iç çekiş:
> "Mesajıma cevap vermedin.Sadece... sesini duymak istedim.Gerçekten iyi misin, bilmek istedim."
Gül'ün parmakları sıkıca bardağa sarıldı.Su soğuktu, cam parmaklarına bastıkça titredi.
> "İyiyim," dedi."Artık gerçekten iyiyim."
Aslan bir an sustu.Sonra alçak bir sesle,
> "O zaman tamam," dedi."Sadece bunu duymam yeterliydi."
Bir sessizlik daha...Ama bu kez Gül kapatmadı telefonu.Bir yanından rüzgâr geçti,diğer yanından geçmişin gölgesi.
Sonra, Gül'ün sesi yumuşadı:
> "Kara... bazen insanlar geri dönmez.Ama bazı duygular, sessizce bir yerlerde kalır.Ben sana kızmıyorum artık.Sadece, bitti."
Aslan'ın sesi kırıldı.
> "Bittiğini kabul etmek en zor kısmıydı Gül."
"Biliyorum," dedi Gül."Ben de zor öğrendim."
O an aralarında sadece nefes sesleri kaldı.İki yorgun kalp, aynı çizgide sustu.Sonra Gül derin bir nefes aldı.
_ "Kendine iyi bak, Kara."
_ " Gülüm..."
_ " Sadece şunu unutma Kara... Ayrılsak da beraberiz."
_ " Öyleyiz ..."
_ " Hoşçakal Kara..."
_ " Hoşçakal Gülüm."
Ve bu kez gerçekten kapattı.
Telefonun ekraı da içiyle birlikte tamamen karardı.
Perdeyi araladı, dışarı baktı.Yağmur yeniden başlamıştı, ama bu kez ürkütmüyordu onu.Camın ardından düşen her damla, sanki içinden bir yükü daha alıyordu.
Kendi kendine fısıldadı:
> "Artık aradığında kalbim değil, telefonum çalıyor."
467🥀
Kara, sigarasının dumanını yavaşça üfledi.Odada sadece dumanın kıvrımları ve iki adamın nefesleri vardı. En yakın dostu Cesur, sessizce bekledi, Kara’nın kendiyle konuşmasını, hesaplaşmasını izliyordu.
“Biliyor musun,” dedi Kara, sessiz bir tonda, “sustukça aslında hiçbir şeyi susturamıyorsun.Her kelime, her bakış, her gülüş… hepsi hâlâ orada duruyor, sadece fark etmiyorsun.”
Cesur, başını salladı.
“İşte bunu söylüyorum. Gül hâlâ seni taşıyor. Ama sen… sen kendini taşımak yerine kaçıyorsun. Hem de en çok ihtiyacı olduğu anda yanında olmadan.”
Kara, gözlerini kapattı.O an dört ay önce parkta yaşanan her şeyi hatırladı:Yağmur, kamelya, sessizlik, Gül’ün bakışı…Ve o bakışın altında ezilen kalbinin sesi.
“Biliyorum,” dedi Kara, yorgun ve kırılmış bir sesle.“Biliyorum… her şey benim hatam. Ama susturamadığım bir yangın var içimde.Sustukça onu koruduğumu sanıyordum… oysa kendimi kaybediyordum.”
Cesur ağır bir nefes aldı.
“ Bak Aslanım, bak güzel kardeşim… bazen korumak sandığın şey, sadece uzaklaşmaktır. Ve Gül… o uzaklaşmana izin verdi çünkü seni sevdi. Ama bu, her şeyi kabullenmek demek değil.Bazen sadece bırakmak gerekir ki insan kendini bulsun.”
Kara, başını kaldırdı. Gözleri, odanın loş ışığında bir fırtına gibi parlıyordu.“Bırakmak… evet. Belki de en zor olanı. Ama bırakırsam ne kalır geriye?”
Cesur, adeta bir tebessümle karşılık verdi:
“Kalır, Aslan'ım… kendin. Ve eğer şanslıysan, bir gün yeniden karşılaşırsınız. Ama o gün, artık farklı insanlar olursunuz.”
Kara sigarasını söndürdü, küllerini avuçlayıp pencereye doğru yürüdü.Dışarıda gökyüzü griydi, rüzgâr şehrin üstünde uğuldayordu.Bir damla yağmur cama vurdu; Kara başını eğdi, o damlayı izledi.
“Belki de haklısın,” dedi kendi kendine.“Belki de bıraktığımda… kendimi bulacağım.”
Cesur, sessizce başını salladı, telefonu cebine koydu.
“Bazen en büyük cesaret, gitmektir. Hem uzaklaşmak hem de beklemek, Aslanım...Ve sen… bunu başarmalısın.”
Kara, dışarıya bakarken dudaklarının kenarına hafif bir tebessüm yayıldı.İçinde bir boşluk vardı ama bu kez boşluk korkutucu değildi. Sadece bekleyen bir yer gibi… Gül’ün hatırası artık onu yakmıyor, sadece sessiz bir yankı bırakıyordu.
O an, Kara fark etti: Sessizlik de bir tür sevgi olabiliyordu.Ama artık bu sessizliği taşıyan yalnızca o olmayacaktı.
Kara, odasının sessizliğinde uzun uzun düşündü.Dört gün… sadece dört ay, ama içinde bir ömür kadar ağırlık vardı.Her nefeste Gül’ü hatırlıyor, her gölgeden onun siluetini arıyordu.Ama artık farklı bir sessizlik vardı; eskisi gibi yakmıyor, sadece düşündürüyordu.
468🥀
Dışarı baktı.Yağmur durmuş, şehir yine kendi ritmiyle akıyordu.Kara adeta şehrin kalabalığından kopmuş, kendi zamanında ilerliyordu.Her köşe başında, her kaldırım taşında bir iz vardı — Gül’ün izleri.Ama artık bu izler acıtıcı değildi; sadece hatırlatıyordu.
Cep telefonunu aldı.Ekranda sadece Cesur'un mesajı vardı:
> “Unutma, en büyük cesaret bazen sessizlikte saklıdır. Bekle ve kendini bul, Aslan'ım.
Kara mesajı birkaç saniye izledi, sonra telefonu cebine koydu.Susturulan bir kalp, artık kendi ritmini yeniden bulmaya başlıyordu.
Birden kendini dışarı atmak istedi.Şehirde yürürken, her adımıyla geçmişten gelen gölgelerle karşılaştı.Kamelya, yağmur, o sessizlik…Ama bu kez yavaş, derin bir nefes aldı ve fark etti: artık kaçmıyordu.
Ve o yürüyüş sırasında parkın kenarında birini gördü.Başını kaldırdığında kalbi hızlandı —Gül, parkın bir bankında oturmuş, elinde bir kitap vardı.Kara bir an durdu; zaman bir kez daha yavaşladı.
Gül, Kara’yı fark etmedi.Sadece kitabın sayfalarına gömülmüştü.Kara sessizce yaklaştı, adımlarını dikkatle attı.Kalbinin sesini bastırmaya çalışıyor, her nefeste bir önceki dört ay ağırlığını hissediyordu.
Tam arkasında durduğunda Gül başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Fakat bu kez sessizlik farklıydı; artık suçlama veya özlem yoktu,sadece geçmişin ve şimdiye dair bir anlayış vardı.
“ Mikrop…” dedi Kara, sesi düşük, ama kararlı.Gül başını hafifçe salladı, sessizce dinledi.
“Dört ay düşündüm,” devam etti Kara, “ve fark ettim ki… susmak, bazen en yanlış hareket.Ama artık susmayacağım. Sana söylemem gerekeni söyleyeceğim.Çünkü seni hatırlamak, artık acı vermiyor.Sadece doğru zamanı beklemek gerekiyor.”
Gül, başını öne eğdi.Bir an sessizlik vardı; ikisi de sadece nefeslerini duyabiliyordu.Rüzgâr saçlarını savuruyor, denizin kokusu hafifçe taşınıyordu.
Kara adım attı, Gül’e yaklaşmadı, sadece gözlerinde derin bir sıcaklık bıraktı.
“Biliyorum… her şeyin yükünü taşımak sana kaldı. Ama ben… buradayım artık. Sadece bunu bilmeni istedim.”
Gül gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı.İçinde bir sarsıntı vardı, ama bu kez kırılma değil, uyanış gibiydi. Kara, arkasına bakmadan yürüdü;Ama ikisi de biliyordu ki, bu sessizlik artık geçmişin yükü değil, yeni bir başlangıcın sessiz habercisiydi.
Kara bir adım attı, ardından durdu.Gözleri Gül’ün gözlerine kilitlenmişti; içinde hem bir korku hem bir umut vardı.
“Gül… seni görmek…” Sesi kısık, ama her kelimesi bir ağırlık taşıyordu.
“Uzun zaman geçti.”
Gül başını hafifçe kaldırdı.Bir an sessizlik vardı; ikisi de ne söyleyeceğini bilmiyordu.Sonra Gül, derin bir nefes aldı:
“Dört ay, Kara. Dört ay boyunca her anını düşündüm. Ama bir şey değişti mi, sen hâlâ… aynı mısın?”
Kara gözlerini kaçırmadı.
“Değiştim. Ama seni düşünmek… hâlâ aynı, Gül. Her düşündüğümde kalbim sıkışıyor, ama bu kez seni bırakacak kadar değil.”
Gül gözlerini kısıp hafifçe gülümsedi.O gülümseme kırılgan ama umut doluydu.
“Senin yokluğun dört ay yetti bana.Ama varlığın… belki de doğru zamandı.”
Kara adım attı, ama hâlâ mesafeyi korudu.
“Biliyorum, sustum. Beni affedemeyebilirsin.Ama artık sessizlik, benim korkum değil; sana ulaşma isteğim oldu.”
Gül başını eğdi, sessizce gözlerini kırpıştırdı.Bir an, parkta sadece kuşların ve rüzgârın sesi vardı.Sonra hafifçe dudaklarını araladı:
“Belki de sen… beni dinlemeyi öğrendin, Kara.Ama ben hâlâ… kırılganım. Hâlâ seni bekliyorum.”
Kara gülümsedi, bu kez gerçekten gülümsedi.
“Beklemek… bazen en güçlü eylemdir.Ama artık ben buradayım. Artık senin yanında olmadan geçmeyecek zaman.”
Gül, başını kaldırdı, Kara’ya baktı.O bakışta ne öfke vardı, ne de tam bir özlem;sadece uzun bir sessizliğin ardından gelen bir kabulleniş, bir güven vardı.
469🥀
“Ve şimdi ne olacak?” dedi Gül, sesi hafif titreyerek.Kara derin bir nefes aldı, sonra hafifçe omuz silkti:
“Ne olacağını bilmiyorum. Ama biliyorum ki… artık birbirimizi kaybetmeyecek kadar yan yana duracağız.Her ne olursa olsun, deneyeceğiz.”
Gül bir an durdu, sonra hafifçe gülümsedi.İkisi de sessizce bankta otururken, parkın sessizliği artık yük değil, huzurdu.Ve o anda fark ettiler: uzun süre sustukları sessizlik, aslında onları birbirine daha da yaklaştırmıştı.
Gül, bankta otururken kitabını tekrar açtı ama sayfalar odaklanmasına izin vermiyordu.Kara yanına sessizce oturdu; aralarındaki mesafe hâlâ vardı ama bu mesafe artık düşman değil, bir saygı mesafesiydi.
“Ne okuyorsun?” diye sordu Kara, sesi hafif, ama merak doluydu.Gül başını kaldırdı, hafifçe gülümsedi.
“Hiç… sadece kafamı dağıtmaya çalışıyorum.”
Kara başını salladı, gözleri hafifçe gülümsedi.
“Bazen sessizlik, en iyi ilaçtır.”
Gül gözlerini kısıp bakışlarını Kara’ya çevirdi.
“Bazen de en zor sınav,” diye fısıldadı.
Kara sessizce dinledi; her kelimesi, o dört aylık boşluğun ardından yeni bir ritim gibi çarpıyordu.
Rüzgâr saçlarını savurdu. Kara elini cebine attı, küçük bir taş aldı ve avuç içinde yuvarladı.
“Biliyor musun, dört ay boyunca her adımımda seni düşündüm,” dedi.
Gül sessiz kaldı, sadece başını hafifçe eğdi.
“Ve ben de… seni bekledim,” diye fısıldadı sonunda.
Aralarındaki sessizlik uzun sürdü.Ama bu kez ağırlık değil, huzur vardı.Kara gözlerini Gül’den ayırmadı.
“Mikrop...bir kahve içelim mi? Burada mı oturacağız tüm gün?”
Gül gülümsedi, hafif bir alaycılıkla:
“Evet, belki de… uzun bir gün bizi bekliyor.”
Kara ayağa kalktı, elini uzattı.Gül de elini uzattı ve bu kez elleri birleşti; sessiz bir temas, kelimelerden daha güçlüydü.
“Yanında olmak… hafifletiyor,” dedi Kara, sessiz bir nefesle.Gül başını eğdi, parmaklarının arasındaki o sıcaklığı hissetti:
“Hafifletiyor… ama aynı zamanda hatırlatıyor.”
İkisi parkın içinde yürümeye başladı.Her adımda sessiz bir anlaşma vardı:Geçmişi taşıyorlardı, ama artık birbirlerine kaybetmeyecek kadar yakınlardı.
Küçük bir göletin kenarında durdular. Su, güneş ışığını kırıp parlıyordu.Gül, taşlara bakarken, Kara sessizce yanına yaklaştı.
“Gül…” dedi, sesi alçak ama kararlı, “bu kez… seni bırakmayacağım. Ama bunu birlikte yapacağız. Sessizlik yerine, birbirimizi dinleyerek.”
Gül başını kaldırdı, gözlerinde hem kırgınlık hem de umut vardı.
“Biliyorum… ama denemek zor olacak,” dedi.Kara başını salladı, hafifçe gülümsedi:
“Zor olan her şey değerli, Gül. Ve biz buna değeriz.”

— Kara… Uzun zamandır soracağım bir türlü fırsat bulup soramadım. Sen bana neden mikrop deyip duruyorsun. Her buluşmamızda bana bunu yapıyorsun. Neden öyle söyledin? Ne demek istedin?
Kara, derin bir nefes alır, gözlerini Gül’ün yüzünden ayıramaz.
— Çünkü sen öylesin Gülüm…
Susup birkaç saniye onu izler, sonra yavaşça devam eder.
— Hayatıma girdin, her şeyin dengesini bozdun. Kalbime, aklıma, ruhuma bulaştın… Ne yapsam senden kurtulamıyorum. Mikrop gibisin… bulaştın bir kere, içime işledin.
Gül,şaşkın ama duygulanmış bir sesle.
— Yani kötü anlamda söylemedin…
Kara, başını hafifçe iki yana sallar, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirir.
— Hayır Gülüm… ben o kelimeyi bile senin yüzünden sevdim. Çünkü bana zarar verirken bile seni sevmekten vazgeçemiyorum. Mikropsun işte… ama en güzelinden.
470🌹
Gül’ün kısık bir sesle, gözleri parlar.
— O zaman… ben senin mikrobunum yani?
Kara, yavaşça ona yaklaşır, kollarını Gül’ün etrafına dolayarak sımsıkı sarılır.
— Evet… ve ben seninle hasta olmaktan hiç şikâyetçi değilim.
Gül, Kara’nın kollarında başını hafifçe kaldırır, gözlerinin içine bakar. Gülüşünde hem utangaçlık hem de derin bir sevgi vardır.
— Kara… sen böyle şeyler söyleyince kalbim karışıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum.
Kara, parmaklarını Gül’ün saçlarının arasına daldırır, başını hafifçe yana eğer.
— Kalbini karıştırmak benim işim değil mi zaten? Senin kalbin bana ait Gülüm. Bunu ne kadar erken kabul edersen, o kadar az yanarsın.
Gül, gülümsemeye çalışır ama sesi titrer.
— Sen bazen çok karmaşık konuşuyorsun. Bir an sanki uzaklaşacaksın gibi, sonra bir bakıyorum yine buradasın...
Kara, başını Gül’ün alnına yaslar.
— Çünkü senden uzak kalmayı denedim, ama olmadı. Ne kadar kaçsam da dönüp dolaşıp yine sana geliyorum. Sen benim merkezimsin Gülüm… ben sadece etrafında dolanan bir uydu gibiyim.
— Kara…
Kara,dudaklarını onun alnına hafifçe dokundurur, sonra gözlerinin içine bakar.
— Ne oldu mikrobum?

— Hiç… sadece… iyi ki varsın demek istedim.

— Sen de… iyi ki bulaştın bana.
İkisinin gözleri bir anlığına sessizce buluşur. Şehir ışıkları uzakta yanıp sönerken, rüzgârın sesi bile durur sanki. Kara, Gül’ün yüzüne dokunur; başparmağıyla yanağını okşar. Gül’ün nefesi kesilir, kalbi hızla çarpmaya başlar.
— Artık sus Gülüm… sadece hisset.
Gül gözlerini kapatır, Kara başını eğip yavaşça dudaklarına dokunur. Önce temkinli, sonra derinleşen bir öpücük... Zaman o anda durur. Gül, kalbinin en derin yerinde Kara’nın sıcaklığını hisseder; bütün kelimeler, bütün kavgalar bu anın içinde erir gider.
Gül (iç sesi):
“Belki de aşk, birinin sana ‘mikrop’ deyip seni kendinden vazgeçiremeyişidir. Çünkü ben… onun hastalığı olmaktan hiç korkmuyorum.
471🥀
3 Yıl önce
Gül gözlerini açtığında ilk hissettiği şey, kalbinin hâlâ düzensiz atışıydı. Sanki gece uyumamış, bütün gece Kara’nın dudakları hâlâ kendi dudaklarında duruyormuş gibi…Yatakta doğrulup saçlarını geriye attı; aynaya baktığında yüzünün hafif pembeleştiğini görünce gülümsedi.
Gül (iç sesi):
“Beni öptü. Gerçekten öptü. Hem de… isteyerek. Hem de öyle bir sarıldı ki… sanki bıraksam bile bırakmayacak gibiydi.”
Elini dudaklarına götürdü.Kalbi bir an hızlandı.
Telefonuna baktı…Bir bildirim.
Kara: “Uyanınca haber ver mikrobum.”
Gül’ün kalbine kısa bir sıcaklık yayıldı.Mesajı uzun süre açamadı bile; sadece ekrana bakıp gülümsedi.
Kara da o sırada kendi odasında bir sigara yakacak gibi oldu ama sonra umursamazca kenara attı.Düşündüğü tek şey Gül’dü.Dudaklarındaki his gitmemişti.Ellerini yüzüne sürüp hafifçe gülümsedi.
Kara (iç sesi):
“Ben ne yaptım dün gece? Onu öptüm… sonunda. Ve o da kaçmadı. İlk defa kaçmadı.”
Telefonuna tekrar baktı.Hâlâ cevap yoktu.
Kara:
“Kesin utangaçlıktan telefonu açamıyor…”(gülümser)
“Benim mikrobum bu işte.”
Gül telefonun ekranına bakıp derin nefes aldı.Titreyen parmaklarla cevap yazdı:
— “Uyandım… iyi sabahlar Kara.”
Mesaj daha teslim olmadan telefon çaldı.
Kara arıyordu.
Gül’ün kalbi hızlandı.Derin bir nefes aldı ve açtı.
Gül:
— A-alo…
Kara:
(sesinde hafif bir gülüş)
— Sesinden bile utanıyorsun şu an, değil mi mikrobum?
Gül:
(elini yüzüne koyarak utanır)
— Ne alakası var… Ben sadece…
Kara:
— Sus. Bahane üretme.
(kısa bir sessizlik olur)
— Dün gece olanları unutmadın, değil mi?
Gül’ün nefesi kesildi.
Ses çıkmadı.
Kara:
— Çünkü ben unutmadım Gül. Sana sarıldığım anı…Seni öptüğüm anı… Unutmadım. Unutmayacağım da.
Gül’ün sesi kısık, hafif titrek bir fısıltıya dönüştü:
— Ben de…
Kara:
— Güzel.
(kısa bir duraksama)
— Hazırlan. Birazdan kapındayım.
Gül:
— Ne?! Şimdi mi? Nereye?
Kara:
— Ne bileyim… birlikte bir yere gideriz.Belki sahile, belki kahvaltıya, belki yine seni öperim… kim bilir?
Gül olduğu yerde dondu.Kalbi tam anlamıyla hızlanmıştı.
Gül:
— Kara…
Kara:
(yumuşak ama baskın bir ses tonuyla)
— Hazırlan Gül. Beş dakikaya oradayım.
Telefon kapanır.Gül yerinde kalakalmıştır.
472🥀
Kapının önünde Kara bir süre sonra kapıya dayanır, elleri cebinde.Kapı açıldığında Gül’ü görünce yerinde durur.Gül o sabah bambaşkadır; daha güzeldir, daha heyecanlı, daha kırılgan…
Kara:
(sesini alçaltarak)
— Sabah güneşi bile senin kadar güzel değilmiş mikrobum…
Gül nefesini tutar.İkisi kapıda birkaç saniye sessizce bakışırlar.
Kara adım atar…Gül yaklaşır…
Kara elini Gül’ün beline koyar, onu kendine çeker.
Kara:
— Dünden kaldığımız yerden devam edelim mi?
Gül yanıt veremez.Zaten gerek kalmaz.
Kara dudaklarını Gül’ün dudaklarına tekrar götürür…Ve sabah ışıkları altında ikinci kez öpüşürler.
Kara, Gül’ün belini bırakmadan onu arabaya kadar götürür.Kapıyı açar, elini uzatır.Gül içine doğru otururken bakışları yine birbirine takılır.
Kara:
— Emniyet kemerini tak mikrobum…
Gül:
(kırmızı yanaklarla kemeri takmaya çalışır)
— Kendi kendime takabiliyorum, teşekkür ederim.
Kara:
— E biliyorum da… yine de bahane arıyorum.
Gül kemeri taktığı hâlde Kara’nın eğilip yine de kontrol etmesiyle daha da gerilir.Boynuna kadar sıcaklık yayılır.
Gül:
— Yeter artık, dalga geçme benimle.
Kara:
(gülerek koltuğuna geçer)
— Sen kızınca daha tatlı oluyorsun, ne yapayım?
Araba hareket eder.İçeride hafif bir sessizlik… ama o sessizlik bile ikisinin arasında elektrik gibi dolaşıyordur.
Gül camdan dışarı bakmaya çalışır ama yanaklarındaki ateş bir türlü geçmez.
Kara:
— Düşünme boşuna, dünkü öpücüğü ben başlattım diye utanmana gerek yok.Sonuçta sen de karşılık verdin.
Gül:
(hemen döner)
— Ver… vermeseydim ne olurdu?
Kara:
— Büyük ihtimalle yine öperdim.Bir daha denerdim.Bir daha…Bir daha…Senden pes edene kadar değil, tamamen bana alışana kadar.
Gül yutkunur.Sesi ince bir fısıltıya döner:
— Delisin sen.
Kara:
— Deliysem sebebi sensin.
473🥀
Bir süre sonra Kara ani bir bakışla Gül’e döner.Gözlerinde hafif bir kıskançlık belirir.
Kara:
— Dün seni aradığımda meşguldün… kiminle konuşuyordun?
Gül bir an duraksar.
— Mert aramıştı… bir şey soracaktı.
Kara’nın kaşları hafif çatılır.
— Ne Mert’i ya? Hangi Mert?
Gül:
— Okuldaki Mert işte… hani senin bazen boş boş baktığını söylediğin…
Kara direksiyonu sıkınca Gül fark eder.
— Niye sıkıyorsun direksiyonu?
Kara:
(gözlerini yoldan ayırmadan)
— O çocuğun sana bakışını sevmiyorum.Hiç hoşlanmıyorum hatta.
Gül:
(ufak bir gülüşle)
— Kıskandın mı yoksa?
Kara:
(bir an hiç cevap vermez, sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıpırdar)
— Sana dokunan, konuşan, yaklaşan herkesi kıskanıyorum Gül.Ama en çok….seni benden çalabileceklerini düşündükçe deliriyorum.
Gül’ün kalbi hızla çarpar.Eli istemsizce koltuğun kenarında titrer.
Gül:
— Kimse beni senden çalamaz Kara.
Kara bu cümleyi duyunca derin bir nefes alır.Arabayı kenara çeker.Motoru durdurur.
Gül şaşkın:
— Ne oldu?
Kara eğilir, yüzünü Gül’ün yüzüne yaklaştırır.Sesi iyice kısılır:
Kara:
— Az önce söylediğini bir daha söyle…
Gül:
— H… hangisini?
Kara:
— Kimse beni senden çalamaz dedin ya… onu.
Gül utangaç bir nefesle tekrarlar:
— Kimse beni senden çalamaz Kara…
Kara’nın gözleri parıldar.Elini Gül’ün çenesine koyup yüzünü kendine çevirir.
Kara:
— Aynı fikirdeyim mikrobum.Hatta iddialıyım…Seni benden alsınlar görelim.
Ve Kara dayanamaz…Gül’ün dudaklarına hızlı ama tutkuyla bir öpücük daha kondurur.Arabada yankılanan tek şey, ikisinin hızlanmış nefesleridir.
Arabadan indiklerinde sahilin rüzgârı yüzlerine hafifçe çarpar.Dalgaların “şşş” diye kıyıya vurduğu o sakin ses, ikisini de aynı anda rahatlatır.
Gül saçlarını rüzgâr savurmasın diye düzeltmeye çalışırken, Kara onu izlemeye dalar.
Gül bakışlarını hissedince durur:
— Ne bakıyorsun öyle?
Kara:
— Rüzgâr bile sana değsin diye yarışıyor gibi.
Gül kızarır.
— Abartıyorsun yine…
Kara:
Yaklaşıp onun saçlarını yüzünden aralar.
— Abartmıyorum Gül.Sana her baktığımda aynı şeyi düşünüyorum:
Ben bu kıza nasıl düştüm bu kadar?
Gül nefesini tutar.Yüreği, sanki içinde yer değiştirmiş gibidir.
474🥀
Sahilde birlikte yürümeye başlarlar.Gül ayaklarını kumda sürter, Kara ise ellerini cebine sokmuş, arada ona bakmayı ihmal etmez.
Bir noktada Kara durur.Gül şaşkınlıkla ona döner.
Gül:
— Ne oldu?
Kara:
— Bir şey soracağım.
(sesi ciddileşir)
— Dün gece… beni öptüğünde…Kaçmadın ya…Neden?
Gül utangaçça başını eğer.Kumları parmağıyla çizer.
— Çünkü… kaçmak istemedim.
Kara:
— Neden?
Gül’ün sesi iyice kısılır:
— Çünkü… seni istedim Kara.Kaçmak içimden gelmedi.
Kara önce bir adım atar, sonra ikincisini…Gül, kalbinin ritmini duyacak kadar yakın olduğunu hisseder.
Kara:
(fısıltı gibi)
— Bir daha söyle.
Gül:
— Seni… istedim.
Kara derin bir nefes alır.Gül’e bakışı yumuşar ama içinde bir tutku büyür.
Kara:
— Ben de seni istiyorum Gül.Uzun zamandır… çok uzun zamandır.Hatta o kadar uzun ki… bazen korkuyorum.
Gül:
— Neden korkuyorsun?
Kara gözlerini uzaklara, denizin ortasına doğru çevirir.
— Ya seni kaybedersem?Ya bir gün uyanıp benden vazgeçersen?Ya beni sadece bir anlık heves sanırsan?
Gül gözlerini büyütür.Kara’nın böyle kırılgan konuştuğunu çok nadir görmüştür.
Yavaşça bir adım atar ve elini Kara’nın eline koyar.Parmaklarını birbirine geçirir.
Gül:
— Ben senden vazgeçmem Kara.Sen beni ittiğin zaman bile durup yine seni bekledim.Kırıldım, üzüldüm… ama yine de gitmedim.
Kara başını çevirip ona bakar.Gözlerinde hem şaşkınlık hem de derin bir minnet vardır.
Kara:
— Gül…
Gül:
— Evet?
Kara, Gül’ün elini tutar ve avucunun içine doğru çeker.Bir anda Gül’ü kollarının arasına alır.
Kara:
— O zaman söz ver…Benden gitmeyeceğine söz ver.
Gül başını Kara’nın göğsüne yaslar.
— Söz veriyorum Kara.Hiçbir yere gitmeyeceğim.
Gül gözlerini kaldırdığında Kara zaten ona bakıyordur.Bir anlığına rüzgâr bile durur.
Kara eğilir…Gül hafifçe başını kaldırır…
Ve dudakları tekrar buluşur.Bu kez daha derin, daha sıcak, daha sahiplenici bir öpücük…Biraz kırılganlık, biraz tutkuyla dolu.Sanki ikisi de bu anı yıllardır bekliyormuş gibi.
Kara, Gül’ün belini kavrar; Gül ise onun yakasına tutunur.Dalgaların sesi arka planda kaybolur.Sahilde, dünya sadece onlara kalmış gibidir.
475🥀
Kara, Gül’ün elini tutup onu yavaşça kumların üzerine çeker.İkisi yan yana oturur.Ayakları kuma gömülü, omuzları birbirine temas edecek kadar yakın…Dalgalar ayak uçlarına kadar gelir, sonra geri çekilir.
Bir süre konuşmadan otururlar.Sessizlik bile güzeldir.İkisinin de nefesleri birbirine karışır.
Gül:
— Kara… bir şey sorabilir miyim?
Kara:
(gözlerini denizden ayırmadan)
— Sor mikrobum.
Gül:
— Beni ilk ne zaman sevmeye başladın?Hani… böyle gerçekten… içinden gelen bir şekilde?
Kara bir an durur.Gül’e döner.Bakışı yumuşaktır; içinde hem geçmiş hem bugün aynı anda yanıyordur.
Kara:
— Hatırlıyor musun… yedi yıl önce, şu kavga ettiğimiz gün?Hani sen bana bağırıp “Sen çok değişiksin!” demiştin.
Gül gülümser.
— Evet… o gün resmen birbirimizi yemiştik.
Kara:
— İşte o gün sevdim seni.Bağırırken bile gözlerindeki ışığı gördüm.Sinirliyken bile güzeldin.Bir de… kimse bana öyle karşı çıkmazdı.Ama sen…Sen hiç çekinmedin.
Kara gözlerini Gül’ün gözlerine sabitler.
— O gün dedim ki… Bu kız benim hayatımı altüst edecek.Ve ettin.
Gül derin bir nefes alır.Kalbine doğru sıcak bir ağrı yayılır.
Gül:
— Peki neden sakladın?Yıllarca… neden söylemedin bana?
Kara başını önüne eğer.Kumla oynayan parmakları titrer.
Kara:
— Çünkü korktum Gül.Benim gibi biri sevilmez sanırdım.Sinirli… sert… karışık… hatalı…Sen ise hep pırıl pırıldın.Bana dokunmaya bile kıyamayacak kadar güzeldin.
Gül şaşkınca başını iki yana sallar.
— Ben senin düşündüğün kadar güçlü değildim Kara.Ben de kırıldım… korktum…Bazen senin yüzünden, bazen sensiz olduğum için…
Kara:
(yumuşak bir sesle)
— Biliyorum.Ve bunu her düşündüğümde kendimden nefret ettim.
Gül onun yüzünü elleriyle kavrar.
— Sen kendinden nefret edecek biri değilsin.Ben seni böyle… olduğun gibi seviyorum.
Kara’nın gözleri bir an parıldar.Titreyen bir nefes verir.Gül’ün ellerini tutar ve dudaklarına götürür.Hafifçe öper.
Kara:
— Ben de seni böyle seviyorum Gül…Kimse yanımda yokken bile seni düşündüğüm hâliyle…Kavga ederken bile seni özlediğim hâliyle…Gittiğini düşününce bile içim yanan hâliyle…
Gül’ün gözleri dolar.Ama ağlamaz; sadece içi titrer.
Gül:
— Bazen merak ediyorum…Ben olmasam ne yapardın?
Kara hiç düşünmeden cevap verir:
— Olmadığını hayal etmem bile.Yokluğunu düşünmek bile kalbimi sıkıyor.
Bir anlık sessizlik…Sonra Gül, başını Kara’nın omzuna yaslar.
476🥀
Gül:
— Biliyor musun… ben de seni yıllarca hiç söylemeden sevdim.
Kara gözlerini büyütür.
— Yıllarca mı?
Gül:
(kısık bir sesle)
— Evet.
Sen beni kızdırdıkça daha çok sevdim, sustukça daha çok merak ettim, uzaklaştıkça daha çok özledim.Ama hep… hep bekledim.
Kara:
— Niye söyledin peki şimdi?
Gül:
— Çünkü artık söylememek daha çok acıtıyordu.
Kara Gül’ü aniden belinden kavrar ve kendine çeker.Yüzleri birbirine birkaç santim mesafededir.
Kara:
(fısıltıyla)
— O zaman bundan sonra hiçbir şeyi içimizde tutmayacağız, tamam mı?
Gül:
— Tamam.
Kara gülümser, başını hafif eğip Gül’ün dudaklarına çok yumuşak bir öpücük kondurur.Bu kez daha sakin, daha duygusal…Sanki “Ben buradayım” diyen bir öpücük.
Gül gözlerini açtığında Kara hâlâ ona bakıyordur.Sanki yılların özlemi gözlerinde birikmiş gibidir.
Gül ile Kara yavaşça ayağa kalkarlar.Kara, Gül’ün elini bırakmaz; parmaklarını sıkıca birbirine geçirir.Gül ise yüzünde hafif utangaç ama huzurlu bir tebessümle yürümeye başlar.
Rüzgâr saçlarını savururken Kara anında düzeltir.Gül ona bakar:
— Saçımı düzeltmek zorunda değilsin…
Kara:
— Zorunda değilim, hoşuma gidiyor.Eline düşen bir tel bile beni rahatsız ediyor.
Gül hafifçe güler.
— Sen gerçekten tuhafsın Kara.
Kara:
— Tuhafsam sebebi sensin mikrobum.
Biraz yürüdükten sonra uzakta birkaç genç kahkaha atarak top oynar.İçlerinden biri Gül’e kısa bir bakış atar.Öylesine bir bakış…Ama Kara’nın gözünden kaçmaz.
Kara’nın parmakları Gül’ün elini bir anda daha sıkı kavrar.
Gül:
— Ne oldu?
Kara:
— Hiç.
Gül:
— Kara… bana öyle hiç deme.Bakışlarını gördüm.Bir şey oldu.
Kara dişlerini sıkar.
— O çocuk sana baktı.
Gül şaşırır.
— Ee yani? İnsan bakabilir?
Kara:
— Bakamaz!
Gül kahkaha atar.
— Sahil senin özel bölgen mi?
Kara somurtur.
— Sen özel bölgesin. O yüzden kimse bakamaz.
Gül onu hafifçe dirseğiyle dürter.
— Çok saçmasın.
Kara:
— Saçmayım evet. Çünkü sana bakınca içim gidiyor Gül. Başka biri bakınca da sinir oluyorum. Gayet normal.
Gül onun bu kıskanç ama komik hâline gülmekten kendini alamaz.
— Kıskanç Kara…
Kara:
— Evet, kıskancım. Memnun musun?
Gül eğilip yanaklarından birini öper.
— Memnunum.
Kara o küçücük öpücükle bile gerilir.Gözleri parlar. Hemen kolunu Gül’ün beline dolar.
477🥀
Kara:
— Bir daha öyle öpme.
Gül şaşırır.
— Neden?
Kara yüzünü ona yaklaşır.Sesi alçalıp derinleşir:
— Çünkü o minicik öpücük bile beni delirtiyor.Sonra seni burada, herkesin ortasında öpesim geliyor.
Gül’ün nefesi kesilir.Yanakları bir anda kırmızıya döner.
— Kara…
Kara:
(belinden çekerek)
— Ne var?Ne zaman seni öpmek istesem adın gibi kızarıyorsun.Bu da beni daha çok delirtiyor.
Gül gözlerini ondan kaçırır.Ama Kara yüzünü iki eliyle kavrar ve Gül’ün gözlerini tekrar kendine çevirir.
Kara:
— Bir şey söyleyeyim mi?Sen yanımda yürürken, gülümserken, saçını düzeltirken…Ben dünyayı unutuyorum.
Gül’ün kalbi bir anlığına duracak gibi olur.
— Kara… sen bazen çok…
Kara:
— Çok ne?
Gül başını eğer.Kısık bir sesle fısıldar:
— Çok güzel konuşuyorsun.
Kara gülümser.Parmakları Gül’ün çenesinin altına dokunur.
Kara:
— Sadece sana.Sadece senin hak ettiğin kadar.
Gül bir adım yaklaşır.Kara nefesini tutar.
Sonra Gül onun yanağından minicik bir öpücük daha kondurur.
Gül:
— Hadi şimdi delir bakalım.
Kara gözlerini kapatıp derin bir nefes alır.
— Gül… beni sınama.Gerçekten seni alıp karanlık bir köşeye götürürüm.
Gül kahkaha patlatır.
— Sakin ol Kara, sahildeyiz!
Kara:
— Umrumda değil.
Gül onun koluna sarılır.
— Delisin.
Kara:
— Senin için, evet.
Kara, Gül’ün yüzüne uzun uzun baktı. Dudaklarının arasından derin bir nefes çıktı; öfke değil, kırgınlık değil… Sanki yıllardır içinden söyleyemediği bir cümle nihayet yerinden kopup geliyormuş gibi.
Gül başını yan eğdi.
“Devam et, Kara… susma artık.”
Kara bir adım daha attı. Aralarındaki mesafe neredeyse yoktu. Parmaklarının tersiyle Gül’ün yanağındaki ısıyı hafifçe hissetti.
“Gül…” dedi kısık bir sesle.“ Sen benim ilk günden beri mikrobumsun, çünkü hayatıma girip beni hasta ettin; aklımı aldın, kalbimi derin bir yerden yakaladın. Korkuttun, sarstın. Yedi yıl boyunca her kavganın, her gülüşün, her bakışın içimde bir iz bıraktı.”
Gül’ün gözleri doldu, ama ağlamadı.Sadece onun gözlerinin içine baktı.“Peki… madem bu kadar etkilendin… neden kaçtın benden?”
Kara gözlerini kapatıp başını eğdi.“Çünkü senin gibi birini sevmek kolay değil. Seninle olmak… insanın içini parçalıyor bazen. Ama sensiz olmak… o daha beter.”
Gül’ün sesi titredi:
“Kara… yedi yıldır böyle mi taşıyorsun bunu?”
Kara onu iki kolunun arasında sıkıca çekti.Sıcak, güvenli, tanıdık bir alan…Yıllardır kavga ettikleri, güldükleri, unuttukları ama asla bitmeyen o bağ, bir anda yeniden canlandı.
“Ben seni sevmekten hiç vazgeçmedim, Gül.”
“Mikrobumsun çünkü… kalbimin her yerine yayıldın.”
Gül, onun göğsünde nefesini hissetti.Kalbi hızlı atıyordu.Kara’nın sesi titriyordu.
Gül başını kaldırdı, gözleri Kara’nın gözlerinde kilitlendi.“O zaman…” dedi fısıltıyla,“Seven adam ne yapar, Kara?”
Kara gülümsedi.O tanıdık, biraz ukala, biraz kırık, tamamen ona ait gülümseme…
“Böyle bir şey yapar.”
Elini Gül’ün çenesine götürdü.Yavaşça kaldırdı.Gözleri bir kez daha kenetlendi.
478🥀
Hiç acele etmeden, hiç tereddüt etmeden…Kara dudaklarını Gül’ün dudaklarına bastırdı.
Öpüşmeleri sakindi, derindi, yılların birikmişliği gibiydi.Sanki kavga ettikleri her gün, ayrı kaldıkları her gece, söyledikleri ve söyleyemedikleri her cümle bu anda birleşti.
Gül, ellerini Kara’nın boynuna doladı.O an sadece ikisi vardı.Rüzgâr bile sessizleşmişti.
Ve yıllardır ertelenen, korkulan, kaçılan o ilk gerçek öpücük…nihayet oldu.
“Benim mikrobum…” dedi Kara, Gül’ün dudaklarına değen bir nefesle.“Hastalık gibi girdin içime… ama ben bu hastalıkla yaşayabilirim.”
Kara, Gül’ün alnına kısa bir öpücük daha kondurduktan sonra elini onun beline yerleştirdi.Sanki biraz önceki öpüşme, aralarındaki bütün duvarları tek tek yıkmıştı.Ama aynı zamanda… ikisini de biraz ürkütmüştü.
Gül nefesini toparlamaya çalıştı.Kalbi hâlâ hızlı atıyordu. Hem şaşkın, hem mutlu, hem de hafif bir telaş içindeydi.
Kara onun elini tuttu.Parmaklarını tek tek kavradı.“Korktun mu?” diye sordu, hafif bir gülümsemeyle.
Gül başını yana eğip gözlerini kıstı.
“Senden mi? Asla.”
Kara kaşlarını kaldırıp alaycı bir ifade takındı.
“Hee… tabi tabi. Az önce nefes nefese kalan kimdi peki?”
Gül dirseğiyle hafifçe onun koluna vurdu.
“Bir şey deme!”
Ama yüzündeki kızarıklığı gizleyemiyordu.
Kara, onun bu hâlini izlerken içinden bir şeyler yumuşadı.Sanki yıllardır taş gibi tuttuğu kalbi, Gül’ün bir tek bakışıyla çözülüyordu.
Ellerini bıraktı, Gül’ün saçlarına dokundu.Baş parmağıyla yanağının kıyısında küçük bir daire çizdi.
“Gül…” dedi derin bir sesle.“Biz yedi yıldır aynı şeyi çevirdik durduk. Kavga ettik, küstük… ama hiçbir zaman kopmadık.”
Gül kısık bir sesle:“Çünkü seni bırakmak hiç kolay olmadı.”
Kara gözlerini kaçırdı.İşte bu cümle, yıllardır duymadığı ve hep duyduğunu sandığı şeydi.
“Ben de bırakamadım.” dedi.“Ne yaparsam yapayım… bir şekilde yine sende bittim.”
Gül adımını yavaşça ileri attı.Göğsünü Kara’nın göğsüne yasladı.Kara, şaşırmış gibi bir an durdu; sonra kolunu onun beline daha sıkı sardı.
“Peki şimdi ne olacak?” diye fısıldadı Gül.
Kara başını eğip onun saç kokusunu içine çekti.“Şimdi…” dedi sessizce,“Seni bırakmadan yürürüm mesela.”
Elini tuttu.Yolun karanlık kısmına doğru birlikte yürümeye başladılar.
Sokak lambalarının altından geçerken, arada bir Gül’ün eline bakıp gülümseyen Kara vardı.Gül de onu gizlice izliyordu.
479🥀
Birkaç adım geçtikten sonra Gül dayanamadı.
“Kara.”
“Hı?”
“Az önce beni öperken… neden titredin?”
Kara yürümeyi durdurdu.Gül’e döndü.Gözlerinde o kırılgan ama saklayan bakış vardı.
“Çünkü…” dedi, dudakları hafifçe gerilirken,“Korktum. Seni kaybetmekten… ya da sana yetememekten.”
Gül onun boğazının düğümlendiğini hissetti.Yavaşça elini Kara’nın yanaklarına götürdü.
“Kara… ben senden hiçbir zaman mükemmel olmanı istemedim.”“Ben sadece… beni gerçekten sevmeni istedim.”
Kara gözlerini kapattı.Bir an sustu.Sonra Gül’ün elini tutup dudağına götürdü.
“Seni seviyorum Gül.Hem de yıllardır.”
Gül’ün gözleri doldu.Kara onu yeniden kendine çekti; bu kez daha sıcak, daha sahiplenen bir sarılıştı.
Ve Kara, dudaklarını Gül’ün dudaklarına tekrar koydu.Bu kez öpüşleri daha derindi, daha emin, içinde sakladıkları her duyguyu açığa çıkaran bir öpücük…
Kara, Gül’ün kulağının arkasına saçlarını itin o yumuşak hareketi yaptıktan sonra bir süre susup onu izledi.Gecenin sessizliği, ikisinin arasında dolaşan sıcak havayı daha da belirginleştiriyordu.
Gül merakla baktı.“Bir şey diyecektin… söylemeyecek misin?”
Kara hafifçe gülümsedi.Önce başını iki yana salladı.“Yok Gül… bu gece hiçbir şey teklif etmeyeceğim.”
Gül şaşkınlıkla kaşlarını çattı.
“Neden?”
Kara gözlerini yere değil, doğrudan Gül’ün gözlerine dikerek konuştu:
“Çünkü bazı şeylerin adı yoktur, Gül.Yaşanır. Hissedilir. Kalpte bir yer bulur.”
Gül derin bir nefes aldı.Kara’nın bu sakin ama içten hâli, onu her zamankinden daha çok etkiliyordu.
Kara devam etti:
“Biz zaten bir şeyiz… adına koymasak da.”
“Yedi yıldır kopmamışız. Kavga etmişiz, küs kalmışız ama yine dönüp dolaşıp birbirimize gelmişiz.”
Gül başını yana eğdi.
“Peki şimdi?”
Kara yavaşça elini Gül’ün elinin üzerine koydu.Parmaklarını ördü; bu sefer daha emin, daha sahiplenen bir şekilde.
“Şimdi…” dedi,“Sadece yanındayım. Bu kadar.”
Ne söz verdiler, ne bir tanım koydular.Sadece o anın gerçeğini kabul ettiler:
Kara, Gül’ün yanındaydı.Gül, Kara’nın kalbindeydi.
Gül başını Kara’nın omzuna yasladı.Kara da kolunu onun beline sardı, onu kendine daha yakın çekti.
Gecenin serinliğinde ikisi de aynı sıcaklığı hissediyordu.Söylenmeyen ama çoktan var olan bir bağ…
Kara, Gül’ün saçlarını kokladı ve fısıldadı:
“Ne olursa olsun… ben buradayım.”
Gül gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
“Ben de.”
O an hiçbir şey açıklamaya ihtiyaç duymuyordu.Ne ad, ne teklif, ne etiket…
Sadece iki kalp vardı.Yedi yıldır birbirinden kopmayan, hâlâ aynı ritimde atan iki kalp.
Ve gece, ikisinin sessizce birbirine yaslanışıyla sona erdi.
Gül telefonu eline aldığında Kara’dan bir mesaj gelmişti.
Kara:
“Uyanık mısın mikrop?”
Gül hafifçe gülümsedi.Hemen cevap yazdı.
Gül:
“Mikrop sensin.”
Mesaj saniyesinde görüldü.Kara’dan anında cevap geldi.
Kara:
“Ben güzelim. Sen mikropsun. Kabul et.”
Gül kahkaha attı.Ama cevap yazmadan önce Kara’dan bir mesaj daha:
Kara:
“Hazırlan. Geliyorum.”
Gül şaşırdı.
“Nereye?” diye yazacak oldu, o sırada mesaj geldi:
Kara:
“Sormak yok. Beş dakika.”
Gül panikle aynaya koştu, saçlarını düzeltti, dudaklarına hafif bir renk sürdü.Tam ayakkabılarını giyiyordu ki kapı çaldı.
Gül kapıyı açtı.Kara kapıda duruyordu; siyah tişört, hafif dağınık saçlar…Ama en dikkat çekeni, gözlerindeki o parıltıydı.
“Hazır mısın mikrobum?”
Gül kollarını bağladı.
“Nereye götürüyorsun beni?”
Kara eğildi, yüzünü ona iyice yaklaştırdı.Gül’ün nefesi kesildi.
480🌹
“Söz verdim ya dün… yanındayım diye.”
“Bugün de yanımda duracaksın.”
Gül biraz utandı ama çaktırmadı.
“İyi. Gidiyoruz o zaman.”
Kara hafifçe gülümsedi.Gül’ün elini tuttu.
“Ben sana bir şey göstereceğim.”
On dakika sonra…
Kara, Gül’ü küçük bir sahil kenarına götürdü.Ortada kimse yoktu.Rüzgâr hafif, güneş yumuşaktı.
Gül şaşkınlıkla etrafa baktı.
“Neden burası?”
Kara ellerini ceplerine soktu.Bir an sustu.Sonra omuz silkerek:
“Çünkü geçen gece seni yanımda görünce anladım ki…”Gül ona döndü.“…seni ne kadar özlediğimi görmen lazım.”
Gül’ün gözleri büyüdü.Kalbi hızlandı.
Kara, hafif adımlarla onun yanına geldi.
“Senden kaçtığımı sanıyordun ya hep…”
Gül gözlerini yere indirdi.
“Evet.”
Kara parmaklarıyla onun çenesini hafifçe kaldırdı.“Ben senden hiç kaçmadım Gül.”
Gül fısıldar gibi konuştu:
“Peki ne yaptın?”
Kara nefesini ona yaklaştırdı.“Sana alıştım.”
Gül’ün kalbi duracak gibi oldu.
Kara devam etti:
“O kadar alıştım ki… sensiz hiçbir şey eksiksiz gelmedi.”
Gül sessiz kaldı.Kara ise ona biraz daha yaklaşarak:
“Biliyor musun…” dedi,“Dün gece yine öpmek istedim seni.”
Gül hemen baktı.
“Kara!”
Kara gülümsedi, başını iki yana salladı.
“Merak etme… bugün öpmeyeceğim.”
“Neden?!” dedi Gül farkında olmadan hızlıca.
Kara kaşlarını kaldırdı.“Bak işte… bunu demeni bekliyordum.”
Gül yüzünü yana çevirdi, utanmıştı.
Kara gülerek onun yanına oturdu.Omzunu Gül’ün omzuna yasladı.
“Sen var ya…” dedi kısık bir sesle,“Ne kadar nazlıysan… o kadar güzelsin.”
Gül, gözlerini hafifçe kısarak onu süzdü.“Ben de seni alıştığım için… bırakmak istemiyorum.”
Kara bu sözle kalakaldı.Bir an dondu.Sonra yavaşça Gül’ün elini tuttu.
“Gül…”Sesindeki titreme saklanmıyordu.“Bugün hiçbir şey teklif etmeyeceğim. Söz vermeyeceğim. Etiket koymayacağım.”
Gül başını kaldırdı.
Kara gözlerinin içine baktı.“Sadece yanımdan gitme yeter.”
Gül’ün dudakları titredi.Elini Kara’nın eline daha sıkı bastırdı.
“Gitmem.” dedi.“Senden hiç gitmem.”
Rüzgâr saçlarını uçurdu.Kara, Gül’e dokunmadı.Bu kez öpmedi.Sadece ona baktı…
…ve o bakış, bir öpücükten bile daha çok şey söyledi.
481🥀
Gül ve Kara yavaşça şehrin sokaklarında yürüyordu.Rüzgâr hafifçe esiyor, yavaş yavaş güneş yerini geceye bırakıyordu.Gül hafifçe gülümsüyordu; Kara ise onu izlemekten gözlerini alamıyordu.
Birden Kara ciddi bir ifadeyle durdu.Gül ne olduğunu anlamaya çalışırken, Kara kaşlarını çattı:
“O çocuk seni neden izledi şimdi?”
Gül bir adım geri çekildi:
“Ne? Hangi çocuk?”
Kara gözlerini kısarak etrafa bakındı:
“Az önce senin yanından geçen… bakış attı işte!”
Gül kıkırdadı:
“Kara! Çok saçmasın. Kim bakıyorsa baksın.”
Kara ciddi bir şekilde Gül’ün kolunu tuttu:
“Hayır! Benim mikropum sensin. Başka kimseye bakamaz.”
Gül dudaklarını büzüp yanına yürüdü:
“Seni deli ediyor muyum?”
“Evet… ama sevdim deli olmayı.” dedi Kara gülümseyerek, gözleri parıldıyordu.
Gül ona meydan okur gibi baktı:
“O zaman göster bakalım! Beni nasıl seviyorsun?”
Kara bir an durdu, sonra hızla Gül’ün yanına yanaştı.Belini kavradı ve hafifçe kendine çekti.Gül hafifçe gerildi ama gülümsemeye devam etti.Kara eğildi, kulak kenarına fısıldadı:
“Bak şimdi… başka kimse göremez, çünkü sen zaten benim yanımdasın.”
Gül’ün yüzü kızardı.
— Kara… saçmalıyorsun!
Ama Kara onu bırakmadı; parmaklarını Gül’ün belinden hafifçe geçirip, saçlarını kulağının arkasına itti.
— Sadece sana ait olduğunu bilmek istiyorum, Gül.
Gül başını yana çevirdi ama Kara’nın elini elinden çekmedi.
— Biliyorum… ama biraz sakin ol, mikrop!
Kara başını yana eğdi, gözlerini kısarak hafifçe gülümsedi:
— Sakin olamam. Senin yanında hep böyleyim.
Gül gülerek Kara’ya hafifçe vurdu:
— Tamam tamam… deli olduğun yeter artık!
Kara bir adım geri çekildi, yüzünde o ukala ama sevimli gülümsemesi vardı.
— Ama deli olmayı seviyorsun, değil mi?
Gül dudaklarını ısırdı, gözleri parladı:
— Belki…
Kara tekrar adım attı, Gül’ün elini tuttu ve onları sokak lambalarının altına çekti.
— O zaman… deli olalım birlikte.
Gül başını ona yasladı.
482🥀
— Tamam… seninle deli olmayı kabul ediyorum.
Bu gece, sokak lambalarının altında yan yana yürüyen, birbirine sarılmış ama hâlâ tatlı bir çekişme içinde olan iki kalple devam etti.
Gül ve Kara, sahilden eve dönmek yerine yine banklardan birine oturdular.Deniz, geceyi sessizce karşılıyordu; dalgalar hafifçe kıyıya vuruyordu.Gül, Kara’nın omzuna yaslanmıştı, Kara da onu sıkıca tutuyordu.
Bir süre sessizlik hâkim oldu.Sadece dalgaların sesi ve birbirlerinin nefesleri vardı.
Sonra Kara hafifçe gülümsedi:
— “Biliyor musun, mikrop… geceyi sadece seninle geçirmek iyi hissettiriyor.”
Gül başını kaldırıp ona baktı:
— “Mikrop ben miyim şimdi?”
Kara ciddi bir ifadeyle başını salladı:
— “Evet. Ve seni sevmekten kendimi alamıyorum.”
Gül gülerek, hafifçe iterek cevap verdi:
— “Bu cümlen biraz tehditkar değil mi?”
Kara dudaklarını kıvrak bir şekilde oynattı:
— “Senin için tehditkar, senin için tatlı… fark etmez.”
Gül başını yana eğdi ve göz kırptı:
— “Peki tatlı Kara, bana bir sır verecek misin?”
Kara eğildi, dudaklarını kulağına yaklaştırdı:
— “Sana sır vermek… sanki seni daha çok delirtmek gibi.”
Gül kahkaha attı.
— “O zaman söyle de göreyim, ne yapacaksın?”
Kara gülümsedi ve hafifçe Gül’ün saçlarını okşadı:
— “Sana söylememek en güzel sır… çünkü seni merak ettiriyor.”
Gül gözlerini kocaman açtı:
— “Kara!”
Kara kafasını yana eğip gözlerini kırptı:
— “Merak etme mikrop… seni seviyorum. Ama bunu bazen kelimelere dökmek… değil, işte… daha eğlenceli oluyor.”
Gül başını Kara’nın omzuna yasladı ve gülümsedi:
— “Ben de seni seviyorum Kara… ama bazen seni anlamak zor.”
Kara omzunu hafifçe salladı:
— “Biliyorum… ama seni anlamak istemiyorum. Sadece yanında olmayı seviyorum.”
Gül bir an durdu.Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı.
— “Bazen kelimelere gerek yok Kara… sadece böyle oturmak… yeter.”
Kara başını yana eğdi ve dudaklarını Gül’ün saçına değdirdi:
— “O zaman… sessiz kalalım. Ama ben bunu her zaman hissedeceğim.”
Ve o an, sahilde, rüzgârın, dalgaların ve gece sessizliğinin içinde, iki kalp birbirine yaslanmış şekilde oturdu.Hiçbir söz söylenmiyordu, ama her şey söylendi.Yedi yıl boyunca biriktirdikleri tüm hisler… işte o sessizlikte vardı.
483🥀
Gül başını biraz kaldırıp Kara’ya baktı:
— “Mikrop…”
Kara dudaklarını kıvrak bir şekilde oynattı:
— “Evet mikrop?”
— “Sen delisin.”
— “Evet… senin için deliyim.”
Ve ikisi birbirine bakıp, hafifçe güldü.Gece, sakin ve sıcak bir şekilde onların yanında devam ediyordu.
Gül ve Kara, sahildeki bankta uzun süre oturduktan sonra ayağa kalktılar.Hafif rüzgâr saçlarını savuruyordu.Kara, Gül’ün elini tuttu, Gül de parmaklarını onun parmaklarına sıkıca doladı.
“Hazır mıyız?” diye sordu Kara, hafifçe gülerek.
Gül başını salladı:
“Evet… ama biraz daha sahilde kalabilir miyiz?”
Kara gözlerini kısarak hafifçe gülümsedi:
“Mikrop… seni zorla eve götüremem.”
Sonra ekledi:
“Ama gitmek istemiyorum.”
Gül onun yanına yaklaşarak başını omzuna yasladı:
“Ben de istemiyorum.”
Bir süre sessizlik hâkim oldu.Sadece dalgaların sesi ve birbirlerinin nefesi vardı.Göz göze gelmeden, yan yana yürüdüler.
Kara aniden durdu ve hafifçe eğildi:
“Bir şey söyleyeceğim.”
“Ne?” dedi Gül, merakla.
Kara dudaklarını Gül’ün saçına değdirdi:
“İyi geceler… ve iyi uykular, mikrop.”
Gül gülümsedi:
“İyi geceler, deli Kara.”
Kara hafifçe kafasını salladı, gülümseyerek:
“Senin için deli olmayı seve seve kabul ediyorum.”
Gül başını onun omzuna yasladı.Kara da kolunu onun beline doladı.Ve o an, yedi yıl boyunca biriktirdikleri tüm duyguların, özlemlerin ve sevginin sessiz bir şekilde birbirlerine aktığını hissettiler.
Evlerine doğru yürürken, birbirlerinin yanında olmanın huzuru vardı.Ne sözler gerekirdi, ne açıklamalar…Sadece bu sıcak temas, birbirlerine yaslanmak ve gecenin sessizliğinde yan yana olmak yeterliydi.
İkisi de kalplerindeki boşluğu doldurmuş, birbirlerinin varlığıyla tamamlanmış hissediyordu.
Ve böylece, Gül ve Kara’nın yedi yıllık bekleyişi, sessiz ama derin bir bağla, huzur ve sevgi içinde noktalandı.
484🥀
Eve yaklaşırken ikisi de adımlarını bilerek yavaşlattı.İçlerinden biri bile "gitme" demedi ama ikisi de aynı şeyi düşündü:
"Bu gece bitmesin."
Sokağın ışıkları sarı bir huzme gibi üzerlerine düşüyordu.Gül, kapısının önüne geldiğinde Kara durdu.Ellerini Gül'ün belinden çekmedi.Gül başını kaldırıp ona baktı.
Kara'nın gözleri karanlıkta bile parlıyordu.Sanki bin tane şey söylemek istiyor ama kelime bulamıyordu.
Gül fısıldadı:
"Niye böyle bakıyorsun?"
Kara hafifçe gülümsedi:
"Çünkü... bırakasım gelmiyor."
Gül yutkundu.Bu cümle, tüm gece boyunca söylenmeyen her şeyin karşılığı gibiydi.
Kara, Gül'ün yanağını hafifçe okşadı.Parmaklarının sıcaklığı Gül'ün teninde gezindi.Gül istemsizce gözlerini kapattı.
Aralarında yedi yıldır süren o çekim, o gelgit, o kavga ve barış...İşte hepsi bu kapının önünde, bu anın içinde birikti.
Kara, Gül'ün kulağına çok kısık bir sesle eğildi:
"Hadi içeri gir... yoksa sabaha kadar seni burada tutarım."
Gül hafifçe güldü:
"Tutarsın zaten."
Kara başını iki yana salladı; o tanıdık, hafif sinirli ama aşkla karışık haliyle:
"Sen beni biliyorsun."
Gül kapının koluna dokundu ama çevirmedi.Bir an durdu.Derin bir nefes aldı.
Sonra geri dönüp Kara'nın göğsüne kısa bir an yaslandı.Kara da kollarını onun etrafına sardı.
Sessizlik... ama o sessizliğin içinde binlerce kelime.
Gül kafasını kaldırdı.Kara'ya baktı.O bakışta alışkanlık, özlem, yorgunluk, sevgi, sinir, alışkanlık...Her şey vardı.
Kara alçak bir sesle konuştu:
"İyi geceler... mikrobum."
Gül gülümsedi.
"İyi geceler... Kara'm."
Tam dönecekken Kara aniden elini tuttu.Gül geri döndü.
Kara dudaklarının kenarından hafifçe gülümsedi...Bir şey söylemedi...
Sadece ellerini Gül'ün yüzüne götürdü.Başparmakları Gül'ün yanaklarını okşadı.Gül'ün bakışları yumuşadı.
Ve Kara, yavaşça... hiç acele etmeden... onu kendine doğru çekti.
Gül hiçbir şey demedi.Sadece gözlerini kapattı.
Ve dudakları, uzun, sıcak, derin bir öpücükte buluştu.
Hiç acele etmeden.Hiç kopmak istemeden.Sanki yedi yılın tüm kırıkları, özlemi ve sevgisi o öpüşte eriyip gitti.
Kara sonunda nefesini Gül'ün dudağının kenarında bıraktı:
"Şimdi git... yoksa sabaha kadar bırakmam."
Gül nefes nefeseydi.
"Belki de bırakma..."
Kara gülümsedi, gözlerini kapattı, alnını Gül'ünkiyle birleştirdi.
"Bir gün bırakmam ama... bugün değil."
Gül kapıyı açtı, içeri girerken bir kez daha dönüp ona baktı.Kara sokağın ortasında, elini cebine koymuş hâlâ onu izliyordu.
Ve kapı kapanmadan önce Gül'ün duyduğu son şey Kara'nın fısıltısı oldu:
"İyi geceler, kalbim."
Sabah ışığı perde aralığından içeri süzülürken Gül gözlerini yavaşça açtı.Dün geceyi hatırladı...Sokağın ışıkları, kapının önündeki sessizlik, Kara'nın nefesi, o öpücük...
Kalbi yeniden hızlandı.
Eli refleks olarak dudaklarına gitti.Derin bir nefes aldı.
485🥀
"Gerçekti..." dedi kendi kendine, kısık bir sesle. "Gerçekten oldu."
Yatağında doğruldu, saçlarını topladı, aynaya bakınca yüzündeki hafif pembe tonu fark etti.Sanki yüzü bile dün geceden kalma bir mutlulukla parlıyordu.
Telefonu eline aldı.Ekranı açtığında bir bildirim yoktu.
Ama Gül hiç alınmadı...Çünkü Kara'yı biliyordu.Sabahları sessiz olurdu, düşünceli, kendi hâlinde.O da bugün muhtemelen sabahın köründe uyanmış, kahvesini içerken dalıp gitmiştir.
Tam telefonu bırakacaktı ki titreşim geldi.Ekranı görünce kalbi istemsizce hızlandı.
Kara: "Uydun mu mikrop?"
Gül gülümsememek için kendini zorladı.Bir an yazacaklarını düşündü, çok şey yazmak istedi ama sade bir şeyler yazdı:
Gül: "Uyudum... sen?"
Cevap anında geldi.
Kara: "Uyudum ama iyi uyku değildi. Sen düzeltirsin."
Gül kaşlarını kaldırdı.Ne demekti şimdi bu?
Gül: "Ben mi düzeltirim? Nasıl yani?"
Bir iki dakika sessizlik oldu.Gül telefon ekranına bakarken içinde bir merak kabardı.Tam endişelenmeye başlıyordu ki mesaj düştü:
Kara: "Görüşürüz birazdan. Evden çıkma."
Gül'ün kalbi hızlandı.
"Birazdan mı?" diye tekrarladı mırıldanarak.Saçlarını topladı, aynaya bir kez daha baktı.Üzerine aceleyle sade bir şeyler giydi.
Heyecanı saklanacak gibi değildi artık.Kara'nın kapısına gelme ihtimali bile dizlerini titretiyordu.
Ev biraz sessizdi, sadece Gül'ün adımları duyuluyordu.Pencereye doğru yürüdü, dışarı baktı.
Dakikalar geçti.Ve sonra...
Sokağın köşesinde Kara'nın yürüyerek yaklaştığını gördü.Kolları cebinde, başı hafif önde, ama dudaklarının kenarında o kendine özgü hafif gülümseme...
Gül'ün nefesi kesildi.
Aşağıdan başını kaldırıp pencereye baktı.Göz göze geldiler.
Kara elini kaldırıp hafifçe selam verdi, gözlerini kısmadan.
Sonra...Kapıya doğru yaklaşırken mesaj geldi:
Kara: "Aç kapıyı mikrop."
Gül, kapıya doğru yürürken kalbi ritmini tamamen kaybetmiş gibiydi.Kapının kolunu tuttuğu anda, içeriden Kara'nın nefesinin hafif bir gölgesi bile duyuluyormuş gibi hissetti.
Derin bir nefes aldı.Ve kapıyı açtı.
Kara kapıda duruyordu; siyah t-shirt, dağınık saçlar, elinde kahvesi.Sanki bütün gece uyumamış gibi hafif uykusuz, ama bir o kadar da Gül'e odaklanmış gözlerle bakıyordu.
Göz göze geldikleri an bir sessizlik oldu.O sessizlikte dün geceki öpüşme bile tekrar yankılandı sanki.
486🥀
Kara, kaşını hafif kaldırdı:
"Günaydın mikrop."
Gül dudaklarını büzdü:
"Günaydın Kara."
Kara içeri adım attı, kapıyı kendi arkasından kapattı.Evin içine yayılan o tanıdık kokusu, Gül'ün nefesini biraz daha hızlandırdı.
Kara, elindeki kahveyi masaya koydu, sonra Gül'e döndü.Gözleri Gül'ün yüzünde gezindi; saçlarına, boynuna, dudaklarına...
Gül utangaç bir şekilde başını çevirdi:
"Ne oldu? Niye öyle bakıyorsun?"
Kara yaklaşırken alçak bir sesle cevap verdi:
"Dün geceyi düşünüyorum."
Gül'ün kalbi zıpladı.
"Ne... ne olmuş dün geceye?"
Kara bir adım daha attı.Aralarındaki mesafe sadece bir nefeslikti.
"Bırakmadığım o anı düşünüyorum."Gül'ün gözleri büyüdü."Kapının önünde seni öptüğüm anı."
Gül nefesini tuttu.Kara elini kaldırdı, Gül'ün çenesini hafifçe parmağıyla yukarı kaldırdı.
"Bir şey soracağım." dedi Kara, bakışlarını Gül'ün gözlerine kilitleyerek."Sabah kalkınca... aklına ilk ne geldi?"
Gül yutkundu.Hiç yalan söyleyemezdi.
"Sen."
Kara'nın dudakları kenardan hafif bir gülümsemeyle kıvrıldı:
"İyi. Benim de."
Kara, Gül'ün saçlarını kulağının arkasına itti.Parmakları Gül'ün yanağında bir süre durdu.
"Biraz daha yaklaşabilir misin?" diye fısıldadı.
Gül'ün nefesi kesildi."Zaten çok yaklaştın..."
Kara gülümsedi:
"Yetmedi."
Ve Gül'ün belinden tutup onu kendine doğru çekti. Gül, Kara'nın göğsüne çarpan kalbiyle irkildi. Sanki sabahın ilk ışığı bile aralarındaki çekimden utanıp geri çekilmişti.
Kara, başını Gül'ün yanağına yasladı, nefesini onun boynunda gezdirdi.
"Dün geceki öpücüğü..."Gül gözlerini kapattı."...tamamlayamadım."
Gül, fısıltıyla:
"Tamamlayacak mısın?"
Kara geri çekildi, gözlerine baktı.
"O senden izin almam."
Sonra dudaklarını Gül'ün dudaklarına değdirdi.Bu kez daha yavaş, daha sıcak, daha sahiplenen bir öpücük...
Gül'ün elleri Kara'nın tişörtüne tutundu.Kara'nın eli Gül'ün beline yerleşti.
487🥀
Sabahın sessizliği, iki nefesin birbirine karışmasıyla bu kez daha da derinleşti.
Öpüşmeleri bittiğinde Kara alnını Gül'ünkiyle birleştirdi:"Bak..." dedi fısıldayarak."Ben böyle sabahlara alışırım. Sen alışabilir misin?"**
Gül'ün sesi titredi:
"Seninle mi?"
Kara gülümsedi:
"Evet. Sadece seninle."
Kara, Gül'ün yüzüne bakmayı bırakmadı.Sanki gözlerinde bütün geceyi, bütün yılları ve bütün "keşke"lerini görüyormuş gibi.
Gül hafifçe geriye çekildi, ama Kara elini hemen tuttu.
"Nereye gidiyorsun?"
Gül gülümsedi:
"Mutfağa... kahvaltı hazırlayacağım."
Kara kaşlarını kaldırdı.
"Sen hazırlama. O iş bende."
Gül şaşırdı.
"Kara sen kahvaltı... mı hazırlayacaksın?"
Kara gururla başını salladı:
"Evet. Yedi yıldır boşuna mı tanıyorsun beni? Benim de becerilerim var."
Gül kahkaha attı.
"Tamam o zaman... görelim bakalım Kara'nın kahvaltı yeteneklerini."
Kara ciddileşti, omuzlarını dikleştirdi, mutfağa yürüdü.Ama daha kapıdan girerken bile dolaba çarpıyordu.
Gül kısık sesle gülmeye başladı.Kara dönüp kaşını kaldırdı:
"Bir şey mi dedin mikrop?"
Gül başını hızla iki yana salladı:
"Yok, yok... Sen çok iyi gidiyorsun."
Kara dolabı açtı, yumurtayı aldı, tavayı koydu...Ama tavanın altını açmayı unuttu.
Gül artık dayanamadı:
"Kara... o ocak yanmıyor."
Kara hemen döndü, utanmış gibi değil ama yakalanmış gibi bakarak:
"Ben... ısınsın diye bekliyordum."
Gül gülmekten iki büklüm oldu.Kara'nın gözlerinde ise hem kızgın hem gülmemek için kendini zorlayan bir ifade vardı.
Sonunda o da dayanamadı:
"Tamam lan güleceksen gül! Ama gel buraya yardım et."
Gül yanına geçti, tavanın altını açtı.Kara sessizce onu izledi.Gül yumurtayı kırarken Kara, Gül'ün boynundaki küçük tüylerin hafifçe ürperdiğini fark etti.
"Gül..." dedi derin bir sesle.
Gül başını kaldırdı, elindeki yumurta kabuğu durdu.
"Efendim?"
Kara elini uzatıp Gül'ün belini tuttu.O anda Gül'ün nefesi kesildi.
"Yanımda durduğunda... nefesim bile değişiyor."
Gül gözlerini kaçırdı.
"Abartma."
Kara gülümsedi, daha da yaklaştı:
"Abartmıyorum. Sadece... dürüstüm."
Gül yutkundu.Kalbi hızlandı.Ocaktaki yumurta bile unutulmuştu.
488🥀
Kara başını eğdi, Gül'ün boynuna yaklaşarak fısıldadı:
"Bir şey daha söyleyeyim mi?"
Gül:
"Ne?"
Kara, dudaklarını Gül'ün kulağına değdirecek kadar yaklaştı:
"Bu sabah buradan gitmiyorum."
Gül şaşırdı.
"Ne? Niye?"
Kara elini Gül'ün belinden çekmedi.Omzuna başını hafifçe koydu.
"Çünkü... dün gece seni bırakmak çok zordu.Bugün erken bırakmak istemiyorum."
Gül'ün kalbi yeniden ısındı.Gülümsedi, sessizce.
Sonra Kara gözlerini kısmış hâlde ekledi:
"Bir de... yumurtayı yaktıracaksın mikrop."
Gül panik halinde tavaya döndü.Kara kahkaha attı.
Yumurtayı son anda kurtaran Gül, tavayı ocaktan aldı.Kara ise masaya oturmuş, dirseklerini masaya koymuş, çenesini ellerine yaslamış hâlde Gül'ü izliyordu.
O kadar sessiz, o kadar dikkatli bakıyordu ki...Gül sonunda dayanamadı.
"Ne oldu Kara? Niye öyle bakıyorsun?"
Kara omuzlarını kaldırdı.
"Bir şey yok. Bakıyorum sadece."
"Öyle sadece bakılmaz. Bir şey diyeceksin gibi."
Kara gülümsedi.
"Dün geceki öpücük aklımı bırakamıyor olabilir mi?"
Gül'ün yüzü kızardı.Bu tepki Kara'nın gözlerinde anında yakaladığı bir sıcaklık bırakmıştı.
"Kızardın mı yoksa?" dedi Kara, gözlerini kısarak.Gül hemen elini yüzüne götürdü:
"Hayır!"
Kara sandalyesinden kalkıp ona yaklaştı, bir eliyle Gül'ün çenesini hafifçe tuttu.
"Kızardın."
Gül gözlerini devirdi:
"Kara, yapma."
Kara daha da yaklaştı:
"Niye? Hoşuna gitmiyor mu?"
Gül nefesini tutarak:
"Git... gitmiyor..."
Kara gülümsedi:
"Yalan söylüyorsun, mikrop."
Gül ellerini beline koydu:
"Bana sürekli mikrop deme."
Kara tam karşısında durdu, eğildi.Sesi iyice ağırlaştı:
"Mikrop demek seni seviyorum demek."
Gül'ün gözleri büyüdü.Bir an ne diyeceğini bilemedi.
Kara devam etti:
"Ben sana mikrop dedikçe... sen benden gitme demek bu.Ben seni böyle çağırıyorum çünkü senden vazgeçemem demek bu."
Gül kalakaldı.Sabahın tüm ışığı bir anda üzerine dökülmüş gibiydi.Sanki içi titredi.
Kara geri çekilmeden önce hafifçe fısıldadı:
"O yüzden... sen ne dersen de, ben sana mikrop demeye devam edeceğim."
Gül başını eğdi, utanarak gülümsedi.
"Tamam... diyebilirsin."
Kara memnun bir ifadeyle masanın başına döndü:
"İşte bu!"
Masaya oturdular.Gül yumurtayı, peyniri, zeytini koydu.Kara ise kahveyi doldurdu.
Gül:
"Çok kötü bir kahvaltı hazırlamadın."
Kara:
"Kabul et, beni hafife almıştın."
Gül:
"Biraz..."
489🥀
Kara kaşını kaldırdı:
"Biraz mı? Dün gece kapının önünde bayılacak gibi olan sen değil miydin?"
Gül hemen karşılık verdi:
"Kara, o konuyu açma."
Kara:
"Elimde patladı bu bak ya."
Gül gülerek elindeki çatalı ona uzattı:
"Konuşma fazla, ye."
Kara çatalı aldı ama yemedi.O kadar sessiz, o kadar derin bir şekilde Gül'e baktı ki Gül rahatsız oldu.
"Ne oldu?" diye sordu tekrar.
Kara derin bir nefes aldı.
"Ben bu sabahı... çok sevdim."
Gül durdu.Kara devam etti:
"Dün gece seni bırakırken zorlandım ya hani...İşte bu sabah seni böyle görmek...Bu masada... bu evde...Benim için çok şey."
Gül yutkundu.Kalbi hızla çarpmaya başladı.
Kara biraz daha ciddileşti:
"Gül... sana bir şey söyleyeceğim ama kızma."
Gül hemen gerildi.
"Ne söyleyeceksin?"
Kara gözlerini kaçırdı, sonra tekrar ona baktı.
"İçimde bir şey var... seninle ilgili.Dünden beri büyüyor.Ve ben... onu durduramam."
Gül'ün nefesi durdu.Titreyen bir sesle:
"Ne var Kara?"
Kara sandalyesini geri itti, Gül'e yaklaştı, karşısında eğildi.
Dudaklarını Gül'ün kulağına götürüp çok kısık bir sesle söyledi:
"Sana çok fena alışıyorum mikrop."
Kara o cümleyi fısıldadığında, Gül'ün omurgasından ince bir ürperti geçti.Sanki evin içindeki hava bir anda değişti.Sabahın taze kokusu bile ağırlaştı, kalbi göğsüne sığmaz oldu.
Gül başını kaldırıp Kara'ya baktı.Ama Kara bakışlarını kaçırmıyordu.O kaçırmadıkça Gül'ün nefesi daha çok daralıyordu.
"Kara..." dedi fısıltıyla."Bunu durduk yere söylemezsin."
Kara, Gül'ün dizinin yanına çömeldi.Elleriyle Gül'ün sandalyenin kenarında duran ellerini tuttu.
"Durduk yere değil."Göz bebekleri büyümüştü."Ben seni... dün gece öperken fark ettim."
Gül'ün kalbi yerinden fırlayacak gibiydi.Sesinin titremesini engelleyemedi:
"Neyi fark ettin?"
Kara derin bir nefes aldı.Gül'ün elini daha sıkı tuttu.
"Sen gitme isteğim hiç yokmuş.Seninle olmak... iyi geliyormuş.Ben... senin yanında sakinim."
Gül'ün boğazı düğümlendi.Gözleri istemsiz doldu ama ağlamıyordu, sadece derinden hissediyordu.
Kara hafifçe gülümsedi:"Beni böyle yapan tek kişi sensin."
Gül dudağını ısırdı.Sesi neredeyse duyulmayacak kadar hafifti:
"Ben de sana alışıyorum... galiba."
Kara'nın nefesi kesildi.O an yüzünde oluşan ifade, Gül'ün daha önce görmediği bir şeydi.Sanki yıllarca aradığı cümlenin tam karşısında duruyormuş gibi.
490🌹
"Gül..." dedi kısık bir sesle."Bunu tekrar söyle."
Gül utanarak başını çevirdi:"Bir daha söylemem."
Kara hafifçe güldü, sonra yanağını Gül'ün dizine yasladı.Bu kadar teslim olmuş, bu kadar sakin, bu kadar yumuşak bir hâl...Kara'da nadirdi.
"O kadar kolay vazgeçmem." dedi Kara."Söyleyeceksin."
Gül hafifçe saçlarına dokundu.
"Niye bu kadar ısrar ediyorsun?"
Kara başını kaldırdı, gözlerini Gül'ünkine kilitledi.
"Çünkü sen alışınca... ben tamamlanıyorum."
Gül'ün nefesi titredi.Böyle bir laf Kara'dan beklemiyordu.O, yıllarca şakacı, sert, dalga geçen, duygusunu saklayan adamdı.
Ama şimdi...Dizlerinin dibinde tüm duygularıyla duruyordu.
Kara yavaşça ayağa kalktı.Gül'ün yüzüne geldi, elleri Gül'ün yanaklarını tuttu.Gözleri karanlık ve derindi.
"Biliyor musun..." dedi fısıltıyla."Ben seni ilk tanıdığımda bile... sende bir şey vardı.Uzak durayım dedim, olmadı.Kızayım dedim, olmadı.Kavga edeyim dedim, o da olmadı."**
Gül gülümsedi:
"Oldu oldu... yeterince kavga ettik."
Kara başını salladı:
"Ama seni bırakmak hiç olmadı."
Gül'ün kalbi yavaşladı, sonra yine hızlandı.Kara yüzüne yaklaşırken sesi daha yumuşadı:
"Sen benim... yumuşak yerimsin, mikrop."
Gül dayanamadı.Elini Kara'nın yüzüne koydu.
"Ben de... senin yanında kendimi güvende hissediyorum."
Kara'nın yüzü ciddileşti.Bir adım daha yaklaştı.
"O zaman..."dedi, sesi çok derinleşmişti."Bir daha benden kaçma."
Gül, bakışlarını kaçırmadan:"Kaçmıyorum zaten."
Kara dudaklarını Gül'ün dudaklarına çok yakın bir noktaya getirdi.
"İyi."
Ve Gül'ü yeniden, bu kez daha yavaş, daha derin, daha sahiplenen bir öpücükle öptü.
Öpüşürlerken Gül, Kara'nın ellerindeki titremeyi hissetti.Kara da Gül'ün nefesini...İkisinin de içinden yükselen o sıcaklık, sözsüz bir bağ kuruyordu.
Öpüşme bittiğinde Kara alnını Gül'ünkiyle birleştirdi:
"Bugün... ve yarın... ve sonraki gün...""Seni yanımda istiyorum."
Kara'nın nefesi hâlâ Gül'ün dudaklarının hemen üzerindeydi. Aralarındaki mesafe neredeyse yoktu artık. Şehir sessizleşmişti, rüzgâr bile onların o anına dokunmamak için yavaş esiyordu.
491🥀
Gül, kalbinin darmadağın hâline rağmen gözlerini Kara'dan ayıramıyordu.Kara ise çoktan teslim olmuş gibiydi... bakışları Gül'ün yüzünde geziniyor, sanki her ayrıntıyı hafızasına kazıyordu.
Kara, kısık bir sesle:
- Biraz önce söylediğim her şey gerçekti Gül... Sen benim hayatıma bulaştın. Ve ben bunu artık saklamıyorum.
Gül, fısıltı gibi:
- Ben... ben de saklamıyorum Kara.
Kara'nın parmakları Gül'ün yanaklarına dokundu. Titriyordu, ama geri çekilmiyordu. Gül de onun ellerine hafifçe yaslandı, sanki o dokunuşu yıllardır bekliyormuş gibi.
Aralarındaki kısa sessizlik, her şeyden daha yüksek bir itiraftı.
Sonra...
Kara başını yavaşça eğdi.Gül de aynı anda gözlerini kapadı.
Ve nihayet... dudakları birbirine değdi.
Önce çekingen, önce yumuşak...Ama ardından ikisinin de içine yıllardır bastırdıkları ne varsa sanki orada, o anda taşar gibi oldu.
Kara, Gül'ü belinden tutup çekti.Gül, parmaklarını Kara'nın boynuna doladı.
Rüzgâr hızlandı, şehir ışıkları uzaktan titredi ama onların dünyasında tek bir şey vardı:O öpüş.
Biriken her pişmanlığın, her kavganın, her özlemin ve o hiç söylenemeyen sevginin bütün ağırlığı dudaklarında toplanmıştı.
Ve sonunda Kara, onun dudaklarından yavaşça ayrılırken, alnını Gül'ün alnına yasladı.
- Mikrobumsun... ama artık resmen benimsin, dedi fısıltıyla.
Gül ise sadece gülümsedi.Sessiz, derin ve teslim olmuş bir gülümsemeydi bu.
O gece, ikisinin de hikâyesi sessizce başka bir yere aktı.Kavgalı, kırgın ama birbirinden vazgeçemeyen iki kalbin artık saklanacak bir yanı yoktu.
Ve ikisi de bunun farkındaydı.
492🥀
Gül gözlerini açtığında odanın içine ince bir gün ışığı süzülüyordu. Birkaç saniye nerede olduğunu anlamaya çalıştı; sonra bir şey fark etti.
Telefonunda bir bildirim...Kara: "Uyanınca haber ver Mikrobum."
Gül'ün kalbi bir anlığına yerinden fırlayacak gibi oldu. Dün geceyi hatırlayınca yanağındaki sıcaklık dalga dalga geri geldi; Kara'nın dokunuşu, nefesi, öpücüğü... hepsi hâlâ üzerindeydi sanki.
Gül bir an yazıp yazmamakta kararsız kaldı. "Hemen yazsam çok mu belli ederim?", "Beklesem ayıp olur mu?" gibi düşünceler arasında gidip geldi ama sonra kahkaha atarak kendi kendine mırıldandı:
- Ben neyi saklıyorum ki artık...?
Telefonu eline aldı ve çok kısa bir mesaj yazdı:
Gül: "Uyandım Kara..."
Mesaj yaklaşık iki saniye içinde görüldü.Ve yine iki saniye sonra Kara'dan yanıt geldi.
Kara: "Hazırlan. Geliyorum."
Gül'ün yüzü alev alev oldu.Sanki kalbi hoplayıp perdelerden dışarı fırlayacak gibiydi.
Gül: "Nereye?"
Kara: "Sana. Mikrobuma geliyorum. 10 dakika."
Gül paniğe kapıldı.
- Ayyy dur daha saçımı toplamadım ki!- Yüzüm nasıl? Şiş mi?- Kıyafet?? Ne giyeceğim??
Hızla yataktan fırladı, aynanın karşısına geçti. Elini yüzüne bastırdı.
- Tamam... sakin ol Gül... Sakinsin... Değilsin... Evet hiç değilsin!
Saçlarını düzeltti, yüzünü yıkadı, aynada birkaç kez dönüp kendine baktı. O kadar heyecanlıydı ki, kapı çalsa düşüp bayılacak gibi hissediyordu.
Ve tam o anda...
Kapı çaldı.
Bir anlık donukluk.Bir anlık nefes durması.Bir anlık "İnşallah bu o..." dileği.
Gül yavaşça kapıya yürüdü. Elini kapı koluna götürdü ama açmadan önce derin bir nefes aldı.
Kapıyı açtığında, karşısında Kara duruyordu.
Saçları hafif dağınık, gözlerinde o sabah mahmurluğu ama yüzünde... yalnızca Gül'e ait olan o bakış.
Kara'nın yüzünde hafif bir gülüş vardı.
- Güne böyle başlamak istedim Mikrobum, dedi.
Gül'ün kalbi resmen eridi.
Kara, hiç beklemeden bir adım attı ve Gül'ün yanağına hafifçe dokundu.
- Dünkü öpüşümüzün sabahı... sensiz geçsin istemedim.
Gül utanmış ama mutlu bir fısıltıyla cevap verdi:
- Ben de...
Kara sonra gülümseyerek başını yana eğdi.
- Hadi hazırlan. Bir yere götüreceğim seni.
Gül:- Nereye?
Kara:- Gülüm... sana sürpriz yapıyorum. Sorma, sadece gel.
Kara elini Gül'e uzattı.Gül de hiç tereddüt etmeden onun elini tuttu.
493🥀
Ve kapıyı kapatıp dışarı çıktıklarında... hem Gül'ün yeni sabahı hem de ikisinin hikâyesi artık bambaşka bir adım atmıştı.
Kara, Gül'ün elini bırakmadan merdivenlerden aşağı inerken yan gözle ona bakıp hafifçe gülümsüyordu. Gül ise kalbini sakinleştirmeye çalışsa da mümkün değildi; her adımda daha da hızlanıyordu sanki.
Sokağa çıktıklarında hava serindi, ama güneş hafif hafif ısıtmaya başlamıştı. Kara, Gül'ün yanına yaklaşıp usulca söyledi:
- Üşürsen söyler misin?
Gül başıyla "tamam" anlamında bir hareket yaptı, ama içinden "Sen yanımdayken üşür müyüm ben..." diye düşündü.
Kara arabasının kapısını açıp Gül'ün oturmasını bekledi. Gül oturduğunda Kara kapıyı kapattı, kendi tarafına geçti ve motoru çalıştırdı.
Arabayı sürerken, Gül dalgın dalgın dışarıyı izliyordu. Ama gözleri cama baksa da aklı tamamen Kara'daydı. Dün geceki o an... sonra sabah mesajı... sonra kapıya gelişi...
Her şey çok hızlı ama çok güzel oluyordu.
Birden Kara konuştu:
- Çok sessizsin Mikrobum.
Gül hafifçe gülümsedi: - Düşünüyorum.
- Ne düşünüyorsun?
- Bizi.
Kara direksiyonu biraz daha sıkı tuttu, gözlerini yoldan ayırmadan içten bir şekilde konuştu:
- Düşün be Gül... Ben yıllardır düşünüyorum zaten. Artık sen de düşündüklerimi yaşıyorsun.
Gül'ün yüzü kızardı.
Yaklaşık on beş dakika sonra şehirden uzaklaşıp daha sakin, daha sessiz bir yere girdiler. Ağaçların arasından güneş ışıkları süzülüyordu. Yolun sonunda, küçük bir göl manzarası çıktı karşılarına.
Gül şaşkınlıkla:
- Kara... burası...
Kara arabayı yavaşça kenara çekti, motoru kapattı ve Gül'e döndü.
- İlk tanıştığımız yıl aklıma kazınan yer. Biliyor musun? O zaman da buraya gelmek istemiştim seninle. Ama bir türlü cesaret edememiştim.
Gül'ün gözleri büyüdü.
- Neden?
Kara derin bir nefes aldı.Sanki içinde yıllardır sıkışmış kelimeleri yeni yeni özgür bırakıyordu.
- Çünkü... seni ilk gördüğümden beri içimde bir şey kıpırdadı Gül. O zaman adını koyamıyordum. Sonra kavga ettik, uzaklaştık, yakınlaştık, tekrar koptuk... Ama içimde hep bir yer sana bağlı kaldı.Öyle kaldı ki... bazen nefesimi bile etkiliyordu.
Gül başını öne eğdi, hem mutlu hem şaşkın hem biraz da kırılgan.Ama o sırada Kara kapıyı açtı, arabadan indi ve Gül'ün tarafına yürüyüp onun kapısını açtı.
Elini uzattı:
- Gel. Bir şey daha var.
494🥀
Gül Kara'nın elini tuttu ve arabadan indi. Göl kenarına doğru yürüdüler. Su tertemizdi, rüzgâr hafif hafif esiyor, etrafta kuşların sesi vardı.
Kara durdu, cebinden küçücük, buruşmuş bir kâğıt çıkardı.
- Bunu... yedi yıl önce yazmıştım. Atacaktım. Atamadım.
Gül şaşkınlıkla kâğıda baktı:
- Neden atamadın?
Kara ona döndü...Gölün ışığı gözlerine vuruyordu.
- Çünkü üzerinde sen vardın.Ben... senden hiçbir şeyi atamadım Gül.
Gül'ün kalbi yerinden çıkacak gibi oldu.Kara, o buruşuk kâğıdı Gül'e uzattı:
- Okur musun?
Gül, titreyen parmaklarıyla kâğıdı aldı. Açtı.
Ve satırları gördüğünde nefesi tutuldu:
"Keşke ona söyleyebilsem. Keşke o kahverengi gözlerin beni her gördüğünde neden karıştığını anlatabilsem. Keşke ona bağlanmasaydım - ama bağlandım. Çoktan."
Gül başını kaldırdı, gözleri dolmuştu.
Kara ise sessiz bir şekilde ona bakıyordu.Sakin, kararlı ve saklamayan bakışlarla.
- Yedi yıl geçti Gül. Ama his aynı.Ve ben artık hiçbir şeyi gizlemek istemiyorum.
Aralarında bir rüzgâr esti...Sonra Kara hafifçe yana yaklaştı.
- Dün gece seni öptüm... ama bugün... seni tutmak istiyorum.
Gül'ün nefesi göğsünde düğümlendi.
Kara elini uzattı, Gül'ün yanağına dokundu...Ve Gül onun dokunuşuna gözlerini kapatarak yaslandı.
Kara'nın eli Gül'ün yanağında duruyor, ama bu kez hiç acele etmiyordu.Sanki dokunuşunu bile yavaşlatmıştı.Her saniye Gül'ün yüreğinde başka bir kapı açıyordu.
Gül gözlerini kapatmış, yanağındaki sıcaklığa teslim olmuştu.Kara ise derin bir nefes alıp usulca konuştu:
- Gül... seni aceleye getirmek istemiyorum. Bu kez hiçbir şey hızlı olsun istemiyorum. Yedi yıl bekledim. Birkaç dakika daha beklerim.
Gül'ün kalbi titredi.Bu sözler, belki de onca zaman içini yaralayan tüm boşlukları bir anda doldurdu.
Gözlerini açtı, Kara'ya baktı.Kara'nın yüzündeki ifade... o sakinliğin altındaki gizlenen yoğundu, güçlüydü, ama sabırlıydı.
Gül yavaşça onun elini tutup yanaklarından indirdi, avuçlarının içine sıkıca aldı.
- Kara... ben de hızlı olmasını istemiyorum.- Bu anın tadını çıkarmak istiyorum.
Kara hafifçe gülümsedi.
- O zaman... izin ver tadım olayım.
495🥀
Ve böylece ikisi göl kenarında, sabah güneşinin altın ışıkları üstlerine vururken, hiçbir kelime etmeksizin bir süre öylece durdular.Sadece birbirlerini izlediler.
Kara'nın gözleri Gül'ün yüzünde dolaşıyor, sanki her ayrıntıyı sakince işliyordu içine.Gül ise Kara'nın nefesindeki sıcaklığı, sesindeki derinliği, bakışındaki o yılların birikimini hissettikçe içi titriyordu.
Kara yavaşça bir adım daha yaklaştı.Gül de geri çekilmedi; aksine neredeyse fark etmeden ona doğru eğildi.
Aralarındaki mesafe sessizce azalırken Kara fısıldadı:
- Seni izlemek bile yetiyor Gül.- Seni anlamak... dokunmadan bile hissediyorum.
Gül'ün kirpikleri titredi.
- Ama dokunarak hissetmek başka... dedi çok ince bir sesle.
Kara'nın nefesi hafifçe hızlandı.Gözleri Gül'ün dudaklarına kaydı, sonra tekrar gözlerine döndü.
- O zaman... izin vereyim mi?- Seni... gerçekten hissetmeme?
Gül yutkundu, hafifçe başını salladı.
Kara önce elini uzattı, Gül'ün saçlarının arasına yavaşça soktu parmaklarını.O dokunuş, bedeninin içinden geçen kıpırtıyı daha da artırdı.
Gül hafifçe başını eğdi, gözlerini kapadı.Kara ise hâlâ acele etmiyordu - dudaklarını Gül'e yaklaştırıyor, ama dokunmadan önce bir an duruyor, o anı uzatıyordu.
Gül, fısıltıyla:
- Kara... artık...
İşte o kelime yetti.Kara'nın sabrı bir anda, ama kontrollü bir şekilde çözüldü.
Ve sonunda...
Kara, Gül'ün dudaklarını kendi dudaklarına derin, sıcak ve tutkulu bir öpücükle aldı.
Bu kez dün gecenin çekingenliği yoktu.Bu kez sabahın mahcupluğu yoktu.Bu kez sadece birbirlerine ait olmanın ağırlığı vardı.
Gül parmaklarını Kara'nın boynuna doladı, bedeni onun sıcaklığına tamamen yaslandı.Kara kolunu Gül'ün beline sardı, onu kendine doğru çekti. Öpücük derinleştikçe ikisinin nefesi karıştı; rüzgâr bile etraflarında dönüyor gibiydi.
Zaman durdu.Dün, bugün, yedi yıl, bekleyiş, kavga, özlem... hepsi o öpüşün içinde eridi.
Öpüş ayrıldığında Kara, alnını Gül'ün alnına yasladı.İkisi de nefes nefeseydi.
Kara fısıldadı:
- İşte... bu.- Yedi yılın karşılığı bu Gül.
Gül gözleri kapalı, hala titreyen bir sesle:
- Ve daha fazlası olacak Kara.
Kara hafifçe gülümsedi:
- Olacak Gülüm...- Bu daha başlangıç.
Kara, Gül'ün elini bırakmadan hafifçe gülümsedi:
- Hazır mısın?
Gül biraz şaşkın, biraz heyecanlı bir şekilde baktı:
- Hazırım... ama nereye gidiyoruz Kara?
Kara başını eğdi, gözleri parlıyordu:
- Sürpriz işte. Sormuyorsun, sadece geliyorsun.
Gül bir an tereddüt etti, ama sonra kahkaha attı:
- Tamam... seni takip edeceğim o zaman.
496🥀
İkisi arabaya bindiler. Kara motoru çalıştırırken gözlerini yoldan ayırmadan, ama Gül'ü ara sıra yan gözle izliyordu.Gül de gözlerini pencereden dışarıya çevirerek ama tamamen Kara'nın yanındayken kendini güvende hissediyordu.
Yol boyunca Kara, hiç konuşmadı. Sadece hafif bir müzik açtı, camı biraz araladı ve rüzgâr saçlarını oynatıyordu.Gül sessizce, ama kalbi deli gibi atarak onun yanındaydı.
Yaklaşık yirmi dakika sonra şehirden uzaklaştılar. Kara arabayı dar, ağaçlarla çevrili bir patikaya saptı.Göz gözü görmüyordu, sadece kuşların cıvıltısı ve rüzgârın hışırtısı vardı.
- İşte burası... dedi Kara arabayı kenara çekerek.
Gül pencereden baktı ve gözleri açıldı.Burası küçük bir kır bahçesiydi. Ortada bir tahta masa, birkaç sandalyeyle, etrafında rengârenk çiçekler ve küçük fenerler asılıydı.Gölün yansıması, sabah güneşiyle birleşerek etrafa altın bir ışık saçıyordu.
- Kara... burası... çok güzel! dedi Gül, şaşkın ve mutlu bir şekilde.
Kara, Gül'ün elini tekrar tuttu:
- Bunu seninle paylaşmak istedim. Yani... seninle her şeyin güzel olmasını.
Gül bir an sessiz kaldı, sonra gözleri doldu:
- Kara... sen... bunu...
Kara hafifçe onu susturdu:
- Şimdi konuşma. Sadece tadını çıkar.
İkisi göl kenarına yürüdü. Kara, Gül'ün omzuna hafifçe dokundu:
- Gördün mü? Artık sadece sabahlarımız değil, günlerimiz de özel olacak.
Gül hafifçe gülümsedi:
- Öyle olacak...
Kara Gül'e yaklaştı, ama bu kez acele etmedi.- Ama bunu... özel yapmak için, seni bir kez daha öpmek istiyorum.
Gül gözlerini kapattı, kalbi hâlâ hızlıydı.Kara yavaşça dudaklarını Gül'ün dudaklarına değdirdi.Bu öpücük önce yavaş, ardından derinleşerek tutkulu bir hâl aldı.Gölün kenarında, sabahın tazeliği ve güneşin sıcaklığı altında, ikisi birbirine tamamen teslim olmuştu.
Öpüşmeleri bittiğinde Kara alnını Gül'ün alnına yasladı:
- Şimdi... gülüm, hazır mısın sürprizin ikinci kısmına?
Gül titreyen bir sesle:
- Hazırım... seninle her şeye hazırım Kara.
Kara, Gül'ün elini hâlâ bırakmamıştı.Gözleri parlıyordu, sanki her an Gül'ün düşüncelerini okuyabiliyormuş gibi.
- Hazır mısın? dedi tekrar, ama bu kez hafifçe gülümseyerek.
Gül, başını salladı:
- Hazırım... ama ne yapacağız?
Kara sessizce masaya yürüdü. Masanın üzerinde küçük bir sepet duruyordu. İçinde taze meyveler, kruvasanlar, peynirler ve birkaç minik tatlı vardı. Gül'ün gözleri parladı:
- Kara... bunu sen mi hazırladın?
Kara başını salladı:
- Evet... seninle burada güzel bir sabah geçirmek istedim. Sadece sen ve ben.
Gül bir adım Kara'ya yaklaştı:
- Burası çok romantik... mikrop dediğin şey bile burada çok sevimli.
Kara hafifçe kaşlarını kaldırdı:
- Sevimli mi? Ben seni etkilemek için buradayım, mikrop.
Gül kahkaha attı, sonra Kara'ya yaklaştı:
- Tamam... beni etkilemeyi başardın.
Kara sessizce Gül'ün yanına oturdu, masadaki sepeti açtı ve birlikte kahvaltıyı paylaştılar.Her lokmada Gül, Kara'nın yanında olmanın sıcaklığını hissediyor, her bakışta kalbinin daha da hızlı attığını fark ediyordu.
497🥀
Yemek bitince Kara, Gül'ün elini tekrar tuttu:
- Şimdi... biraz yürüyelim mi? Göl kenarını dolaşalım.
Gül gözleri parlayarak:
- Çok isterim! dedi.
İkisi gölün etrafında yavaş yavaş yürürken, Kara bir anda durdu ve Gül'ün omzuna yaslandı.
- Biliyor musun... seni görmek, seninle konuşmak, gülmek... hepsi bana iyi geliyor Gülüm.
- Sen yanımda olunca... dünya daha güzel.
Gül kalbini duracak gibi hissetti.- Kara... ben de... seninle olmak... çok iyi geliyor.
Kara bir adım daha yaklaştı, yavaş yavaş dudaklarını Gül'ün dudaklarına yaklaştırdı.- Bu sabahı, bu anı, tamamen bizim kılalım.
Gül gözlerini kapadı.Bu kez öpüşme yavaş ve derindi, önce hafif ve nazik, sonra tutku ve sevgiyle dolup taşan bir hâle büründü.Gölün üzerinde hafif rüzgâr, güneşin altın ışıkları ve birbirlerinin nefesleri... her şey onlar için özel bir an yaratıyordu.
Öpüşmeleri bittiğinde Kara, alnını Gül'ün alnına yasladı ve gülümsedi:
- Şimdi... sabahın en güzel kısmı tamamlandı. Ama gün henüz bitmedi.
Gül, Kara'nın kollarında hafifçe titreyerek:
- Ne yapacağız peki? dedi, hâlâ öpüşmenin sıcaklığı dudaklarında.
Kara, gizemli bir gülümsemeyle:
- Sürprizin devamı... seni biraz daha bekletecek Gülüm.
Kara, Gül'ün elini hâlâ tutuyordu.Göl kenarında yürürken, birden durdu ve hafifçe yan adım attı.
- Mikrop... dedi gülümseyerek,- Ben sana küçük bir oyun hazırladım.
Gül kaşlarını kaldırdı:
- Oyun mu? Kara, ne oyunu?
Kara, gölün kenarındaki küçük bir sandalye ve birkaç halatı işaret etti:
- İşte... burası. Hedefim seni şaşırtmak ve biraz eğlendirmek.
Gül merakla yaklaştı:
- Ne yapmam gerekiyor peki?
Kara gülümseyerek:
- Sadece benimle gel ve talimatlarıma uy... hepsi bu.
Gül, hafifçe omuz silkti ve Kara'nın koluna yaslandı.
- Tamam, Mikrop... senin oyunun seni biraz utandıracak gibi.
Kara gülümsedi, sonra birden elini Gül'ün beline doladı ve hafifçe onu kendine çekti:
- Utandırmak mı? Hiçbir şey utandırmaz... ama seni şaşırtmak... evet, bu benim işim.
Gül gözlerini devirdi ama gülümsemesi gizlenemiyordu.
- Senin işin her zaman sürpriz yapmak, değil mi?
Kara, göz kırparak:
- Evet... ve seni hep mutlu etmek.
Bir süre göl kenarında yürüdüler, birbirlerine küçük dokunuşlar, tatlı itiş kakışlar ve kahkahalar eşlik etti.Gül bir anda Kara'ya hafifçe su sıçrattı.
- Kara! dedi, kahkaha atarak,- Bu intikamımdı!
Kara anında cevap verdi, hafifçe Gül'ün omuzuna dokunarak:
- O zaman... seni biraz daha ıslatacağım Mikrop.
498🥀
Ve böylece ikisi, gölün kenarında hem şakalaşıyor hem de birbirlerine dokunmanın tadını çıkarıyordu.Her gülüş, her bakış, sabahın sakin ışığında daha da büyüyordu.
Bir süre sonra Kara, Gül'ü göl kenarındaki küçük bir bankın önüne çekti.
- Şimdi... dedi, gülümseyerek,- Sürprizin en tatlı kısmına geldik.
Gül merakla baktı:
- En tatlı kısmı mı?
Kara hafifçe öne eğildi:
- Evet... çünkü en tatlı kısmı... seni yeniden öpmek.
Gül yüzünü hafifçe çevirdi, ama gözleri parlıyordu:
- Kara... yeter artık!
Kara gülümseyerek dudaklarını Gül'ün dudaklarına yaklaştırdı.Bu kez öpüşmeleri önce yavaş ve nazik, ardından tutkulu ve derin bir hâl aldı.Gül parmaklarını Kara'nın boynuna doladı, Kara da onu kendine iyice çekti.
Gölün kenarında, sabah güneşi altında, ikisi tamamen birbirine teslim olmuştu.Kahkahalar, şakalaşmalar, tatlı sürprizler... hepsi o anın içindeki duyguyu, tutkuyu ve sevgiyi daha da derinleştiriyordu.
Öpüşme bitince Kara alnını Gül'ün alnına yasladı:
- İşte... Mikrop... bu sabahı seninle geçirmek, sana her an dokunmak... buna değer.
Gül titreyen bir sesle, hâlâ nefes nefese:
- Ve ben de... seninle her anı yaşamak istiyorum Kara.
Kara gülümsedi:
- O zaman... daha yapacak çok şeyimiz var.
Kara, Gül'ün elini tutarak göl kenarındaki küçük bankın yanına çekti.
- Şimdi... dedi, gülümseyerek,- Biraz dinlenelim. Sana küçük bir piknik hazırladım.
Gül şaşkınlıkla:
- Kara... sen her şeyi düşünüyor musun? dedi, gözleri parlayarak.
Kara hafifçe başını salladı:
- Sadece seninle bu sabahı güzel kılmak istedim.
Sepeti açtılar. İçinde taze meyveler, kruvasanlar, küçük tatlılar ve termosta sıcak kahve vardı.Gül bir parça çilek aldı ve Kara'ya uzattı:
- Al bakalım, Kara efendi .
Kara gülümseyerek çileği aldı ve Gül'ün dudaklarına yaklaştırdı.
- Senin için özel Mikrop, dedi.
Gül hafifçe yanağını kızarttı ama çileği aldı ve dudaklarına götürdü.Kara izlerken hafifçe öksürdü, ama bu sessizlikte bile gözlerindeki sevgi her şeyi anlatıyordu.
Bir süre sessizce oturdular, birbirlerine bakarak, gölün yansımasını izleyerek ve sadece kahve içerek.Gül, elini Kara'nın elinin üstüne koydu, parmaklarını onun parmaklarına doladı.
- Biliyor musun... dedi Gül, fısıltıyla,- Bu sabah... her şey çok güzel. Sadece seninle olmak... yeter.
Kara, gözlerini Gül'ün gözlerinden ayırmadan:
- İşte... bunu duymak bile bana yetiyor.- Sen yanımdayken dünya sanki başka bir yer oluyor.
Gül gülümsedi, hafifçe kafasını Kara'nın omzuna yasladı.
- Mikrop... dedi, gülerek,- Sana alışmak çok kolay olacak galiba.
Kara dudaklarını Gül'ün saçına hafifçe değdirdi:
- Ve ben artık seni bırakmayacağım Gülüm.
499🥀
O an göl kenarında, sabah güneşi altında, rüzgârın hafif esintisiyle, iki kalp tamamen birbirine teslim olmuştu.Öpüşmeler, şakalaşmalar ve minik sürprizlerle geçen sabah, sessiz bir huzurla sona erdi.
Gül, Kara'ya bakıp fısıldadı:
- Bugün... unutulmaz bir sabah oldu Kara.
Kara hafifçe gülümsedi ve alnını Gül'ün alnına yasladı:
- Ve daha yeni başlıyor Gülüm... bu sadece ilk adım.
Göl kenarındaki sabah, artık yavaş yavaş güneye doğru ilerliyordu.Kara ve Gül, piknik sepetini toparlamış, gölün kenarında birkaç son bakış attı.
Gül, Kara'nın elini sıkıca tuttu:
- Kara’m... dedi hafifçe,- Bu sabah... her şey mükemmeldi.
Kara alnını Gül'ün alnına yasladı:
- Ve unutulmaz olacak, Gülüm... dedi,- Çünkü artık her anımız birlikte.
Gül gülümsedi, gözleri parlıyordu.- Seni beklemek... buna değerdi Kara.
Kara dudaklarını Gül'ün saçına hafifçe değdirdi:
- Ve bundan sonra da hep birlikte olacağız.
İkisi el ele, sessizce arabaya yöneldiler.Göl kenarındaki rüzgâr, güneşin ışıkları, kuşların sesi...Hepsi sadece onların anısı olarak kaldı.
Arabanın kapısını kapatıp, motor çalıştığında Kara bir kez daha Gül'ün elini tuttu:- Mikrop... dedi,- Bugün sadece bir başlangıçtı.
Gül başını onun omzuna yasladı ve sessizce fısıldadı:
- Evet Kara... bundan sonra hep birlikte.
Ve o an, hem sabahın hem de yedi yıllık bekleyişin tüm duygusu, sessiz bir mutluluk ve huzurla sona erdi.
Kara, Gül'ü evine bırakmak üzere arabayı çalıştırdı.Sabah gölündeki o romantik anın ardından, sessizliğin ve mutluluğun hâkim olduğu kısa yolculuk başlamıştı.
Gül, koltuğa yaslanmış, hâlâ dudaklarındaki Kara'nın sıcaklığını hissediyordu.
- Mikrop... dedi,- Bugün... her şey... çok güzeldi.
Kara hafifçe gülümsedi, ama tam o sırada Gül'ün telefonundan gelen bir bildirim dikkati dağıttı.Ekranda parlayan isim: Mert.
Mesajın içeriği:
"Seni çok özledim..."
Kara'nın yüzü bir anda sertleşti.Ellerini direksiyondan sıkıca kavradı, çenesi titriyordu.
- Ne demek bu?! diye fısıldadı kendi kendine, ama sesi gitgide yükseldi.
Gül, telefonu fark etti:
- Kara... bu sadece bir arkadaş, ben...
Ama Kara hiç dinlemiyordu. Gözleri adeta alevler saçıyordu.
- Ne demek "sadece bir arkadaş"! diye bağırdı, sesi arabada yankılandı,
- Sen bana "sadece bir arkadaş" diyemezsin! Ben burada... senin yanında... ve sen?!
Gül panikledi, elleri titriyordu:
- Kara! Lütfen, dinle! Bu yanlış anlaşılma... Mert sadece...
Kara, kelimeleri duymuyordu bile. Öfke bir tsunami gibi içini kaplamıştı.
- Durma! diyerek arabanın içinde sesini yükseltti,
- Bana yalan söylemeye çalışma! Beni mi kandırıyorsun?!
Gül gözyaşlarını tutamıyordu artık.
- Kara, bu gerçek değil! dedi, sesi titreyerek,- Sadece mesaj atmış...
Ama Kara, onun sözlerini duymak istemiyordu.
- Hayır! diyerek bağırdı,- Yalan söylüyorsun! Beni hep kandırıyorsun! Ben sana güveniyordum!
Gül sessizce ağlamaya başladı, omuzları titriyordu.
- Kara... lütfen... duy beni... yalvarıyorum... dedi fısıldayarak.
Kara ise hiddetini kaybetmiş, dudakları sıkıca kapalı, gözleri dolu bir öfke ile Gül'ü izliyordu.
500🌹
- Senden nefret ediyorum...! diye bağırdı,- Bunu bana yapamazsın! Beni böyle incitemezsin!
Gül'ün kalbi paramparça olmuştu.Arabada yankılanan bağırışlar, sert hareketler... hepsi onu içten içe parçaladı.
- Kara... lütfen... dedi, sesi kırık ve çaresiz.
Kara birden arabayı kenara çekti, gözlerinden öfke ve hayal kırıklığı bir anda akıyordu.
- Gül... senin yüzünden...! dedi,- Sen... bana ihanet ettin!
Gül dizlerinin üzerine çökmüş gibiydi, elleriyle yüzünü kapattı, sessizce ve çaresizce ağlıyordu.Kara ise hâlâ öfke içinde, içini boşaltır gibi bağırıyor, her kelimesi Gül'ü derinden yaralıyordu:
- Sen bunu hak ettin! Sen bana bunu nasıl yaparsın!
Arabanın içi sessizleşti, ama sessizlik öfkenin yerini almamıştı.Gül, gözyaşları içinde titreyerek:
- Kara... lütfen... inan bana... hiçbir şey olmadı... Mert sadece mesaj attı... dedi, ama Kara'nın gözleri hâlâ onu yargılıyor, dinlemiyordu.
Kara derin bir nefes aldı, ama öfke hala ateş gibiydi.
- Gül... diyebildi sadece, sesi hâlâ kırıcı ve sert:- Beni böyle üzecek, bana yalan söyleyecek birini asla affetmem!
Gül ağlamaktan nefes alamıyordu.
- Kara... yalvarıyorum... dedi, sesi artık sadece fısıltıydı,
- Dinle beni... inan bana...
Ama Kara, onu anlamadan, öfkeyle arabayı tekrar çalıştırdı.Gözleri yolda, ama kalbi kırılmış ve öfkeden yanıyordu.Gül sessizce, titreyerek başını göğsüne yasladı;
- Beni affet... diye fısıldadı, ama sadece gözyaşları vardı karşılığında.
Kara, Gül'ü evine bırakmak üzere arabayı çalıştırdı.Göl kenarındaki sabahın sıcak ve romantik atmosferi yerini sessiz bir gerginliğe bırakmıştı.
Gül, koltuğa yaslanmış, titreyen elleriyle telefonunu eline aldı.
- Kara... dedi, sesi hafifçe titreyerek,- Bir şey göstermek istiyorum sana...
501🥀
Kara, gözleri hala öfkeli ama meraklı bir şekilde:
- Ne göstereceksin? dedi, sesi keskin ve sert.
Gül, derin bir nefes aldı, WhatsApp'i açtı ve Kara'ya telefonunu uzattı.
- Bak... dedi,- Bunlar sadece arkadaşça konuşmalarımız... ben sana yalan söylemiyorum.
Kara telefonu aldı, ekranın ışığı yüzüne vurdu.Mert ile Gül'ün konuşmaları sıralanıyordu.
Gül, Kara'nın gözlerine bakarak anlattı:
- Mert... kendi sevgisiyle ilgili tartışmış, bana dertlerini anlatmıştı. Sadece arkadaşça... dedi.
- Ve en son bana bir mesaj attı. Ben de ona sordum: "O kız için ona en son ne söyledin?" diye.
Kara hâlâ sessizdi, gözleri Gül'ün yüzüne kilitlenmişti, ama öfke hâlâ içindeydi.
Gül, son mesajı gösterdi:
Mert'in mesajı: "Seni çok özledim."
Kara'nın elleri direksiyona daha sıkı kavradı, yüzü kıpkırmızı oldu.
- Nasıl? diye bağırdı, sesi arabada yankılandı,-
Gül titreyerek, gözyaşları içinde
- Kara... lütfen... inan bana... dedi,- Bu sadece bir mesaj! Hiçbir şey olmadı!
Ama Kara, onu dinlemiyordu.Öfke ve kıskançlık, aklını tamamen kaplamıştı.
- Yalan söylüyorsun! diye bağırdı,- Hep böyle mi yapacaksın? Ben sana güvenemeyecek miyim hiç?
Gül, elleri titreyerek:
- Kara... dinle... yalvarıyorum... dedi,- Sadece bir mesaj! Hiçbir şey olmadı! Mert sadece... dertleşti!
Kara dudaklarını sıktı, öfkesi hâlâ kontrolsüzdü:
- Sana inanmamı mı bekliyorsun?! dedi, sesi yükselerek,- Bana bunu saklaman... bana ihanetin!
Gül ağlamaya başladı, sessizce:
- Kara... lütfen... dedi, sesi kırık ve çaresiz,- Sana ihanet etmedim!
Kara derin bir nefes aldı, gözleri hâlâ ateşliydi ama öfke yavaş yavaş suçlulukla karışıyordu.
- Neden... dedi, sesi hâlâ sert ama titrek,- Bana hemen söylemedin? Neden bana açıklamadın?
Gül, gözyaşları içinde başını hafifçe salladı:
- Çünkü... Kara... seni üzmek istemedim... dedi,- Sadece arkadaşça dertleştik... mesajını da yanlış anladın...
Kara bir süre sessizce ona baktı. Öfke hâlâ vardı ama kırgınlık ve anlayışla karışmıştı.Gül titreyerek devam etti:
- Kara... seni seviyorum... hiçbir şey yapmadım sana ihanet edecek...
Kara derin bir nefes aldı ve gözlerini kapadı. Arabada uzun bir sessizlik oluştu.Öfke yerini kırılgan bir yakınlığa bırakıyordu.
Gül sessizce başını Kara'nın omzuna yasladı, hâlâ titriyordu.Kara da bir süre sonra elini Gül'ün eline uzattı ve sıkıca tuttu.
- Mikrop... dedi, sesi hâlâ kırık ama yumuşamış,- Bir daha... böyle bir şeyi bana saklama... anladın mı?
Gül hafifçe başını salladı:
- Anladım... bir daha olmayacak...
Kara alnını Gül'ün alnına yasladı, gözleri hâlâ biraz öfkeli ama yumuşamıştı:
- Seni çok korkuttum, değil mi? dedi, sessizce.
Gül titreyerek, ama hafif bir gülümsemeyle:
- Evet... ama artık biliyorum... seni seviyorum... ve sen de beni...
502🥀
Arabada sessizlik hâkim oldu; ama bu sessizlik, öfkenin yerini alan kırılgan bir yakınlık ve samimiyetin başlangıcıydı.
Kara gözlerini Gül'e dikti, sesi sert ve keskin:
- Gül... dedi,- Mert'in numarasını siliyorsun. Hemen. Ve bir daha görüşmeyeceksiniz.
Gül, kafasını salladı ama tepki verdi:
- Kara... sen ne diyorsun? dedi, sesi şaşkın ama kararlı.- Mert sadece arkadaşım, onu silmem... saçma olur.
Kara dudaklarını sıktı, gözleri öfkeyle parladı:
- Saçma mı? Ben sana güvenmek istiyorum, ama sen... diyerek durdu,- O adamın seninle tekrar konuşmasına izin veremezsin! Bu son!
Gül titreyerek başını kaldırdı, gözleri Kara'ya kilitlendi:
- Kara... bu senin karışman gereken bir şey değil! dedi,- Ben kendi arkadaşlarımı seçebilirim. Mert'i silmem... istemiyorum!
Kara, parmaklarını direksiyonun üzerinde sıkıca sıktı, öfkesini kontrol etmekte zorlanıyordu:
- Gül... diyerek sesi yükseldi,- Ben bunu istemiyorum! Bunu sana söyleme hakkım var!- Bir daha o numarayı görmeyeceğim! Anladın mı?
Gül gözlerini devirdi, öfkelenmişti:
- Kara... ben yetişkin bir insanım! dedi,- Senin karar vermene ihtiyacım yok! Mert benim arkadaşım ve ben onunla görüşmeye devam edeceğim!
Kara arabayı kenara çekti, nefesi düzensiz ve öfkeli:
- Gül... diyerek bağırdı,- Bunu yapamazsın! Ben seni seviyorum... ve sana güvenmek istiyorum!- Ama sen bana bunu yaptırıyorsun... Mert'in mesajları, o numara... beni kıskançlık ve öfke içinde bırakıyorsun!
Gül gözyaşlarını silerek karşılık verdi:
- Kara... sen bana güvenmiyorsun! dedi, sesi titrek ama kararlı,- O sadece arkadaş! Ve ben kendi hayatımı yönetebilirim.
Kara gözlerini kısıp bir süre sessiz kaldı, öfke ve kıskançlık arasında gidip geliyordu.
- Gül... diyerek fısıldadı, sesinde kırılganlık vardı,- Ben bunu senin iyiliğin için istiyorum. Sadece... bir sınır koymam gerekiyor.
Gül başını hafifçe salladı, ama hâlâ öfkeliydi:
- Kara... sınır koyamazsın! dedi,- Bu benim hayatım, benim arkadaşlarım... sen bunu kontrol edemezsin!
Arabada sessizlik çöktü, ama bu sessizlik tartışmanın bitmediğini gösteriyordu.İkisi de kendi duygularıyla baş başa kalmıştı: Kara kıskanç ve korumacı, Gül ise özgürlüğünü savunan ve dirençli.
Kara, arabayı yavaşça sürüyordu; gözleri hâlâ öfke ve kırgınlıkla doluydu.Gül koltuğa yaslanmış, başını öne eğmiş ama direncini koruyordu.
Kara, sessizliği bozdu:
- Gül... diyerek sesi titredi,- Sana güvenmek istiyorum. Ama Mert'in mesajları, o numara... her şey beni deli ediyor.- Eğer onu silmezsen... bu iş burada bitmez.
Gül başını kaldırdı, gözleri Kara'ya dikilmişti:
- Kara... dedi, sesi sert,- Sen bana sınırlar koyamazsın! O sadece arkadaşım ve ben onu silmeyeceğim.- Bu senin kontrolün dışında! Ben de kendi hislerimi korumak zorundayım.
Kara dişlerini sıktı, parmaklarını direksiyonun üzerinde sıkıca kavradı.
- Gül... diyerek bağırdı,- Ben sana güvenmek istiyorum! Ama sen bana bunu zorlaştırıyorsun!- Bunu engellemek benim hakkım!
Gül, titreyerek ama kararlı bir sesle karşı çıktı:
- Kara... senin öfken benim kararımı değiştiremez! dedi,- Ben Mert'le arkadaş kalacağım! Eğer bana güvenmiyorsan, sorun senin.
Kara aniden arabayı kenara çekti, gözleri hâlâ ateşliydi.
- Gül... dedi, sesi keskin ve kırıcı,- Ben bunu yapmana izin veremem! Mert'in numarası silinecek ve bir daha görüşmeyeceksiniz!
Gül gözlerini devirdi, başını öne eğdi ama inatla karşılık verdi:
- Kara... dedi, sesi titrek ama sert,- Ben kendi hayatımı yaşıyorum! Numara silmek... arkadaşlığı bitirmek... bunlar bana ait!
Kara, derin bir nefes aldı, öfkesi hâlâ alevliydi ama kırılgan bir sesle devam etti:
- Ama Gül... ben seni seviyorum. Seni kaybetmekten korkuyorum!- Bu yüzden sana sınır koyuyorum... bunu yapmam gerek.
503🥀
Gül gözyaşlarını silerken, kafasını salladı ama gözlerinde inat vardı:
- Kara... dedi,- Benim arkadaşlarımı, hayatımı kontrol edemezsin. Eğer bunu yaparsan... bu seninle aramızda bir duvar olur.
Arabada sessizlik çöktü; ama bu sessizlik öfkenin son bulduğunu değil, her an patlayabilecek bir gerginliği taşıyordu.Kara, gözlerini yoldan ayırmadan, sessizce derin bir nefes aldı.Gül ise omuzlarını dik tuttu, hâlâ ağlamıyor ama gözleri kırmızı ve kararlıydı.
İkisi de biliyordu ki, bu tartışma basit bir kavga değildi; güven, kıskançlık ve sevgi sınırları tamamen test ediliyordu.
Arabada sessizlik çökmüştü ama ikisinin de kalbi hızla çarpıyordu.Kara direksiyona bakıyor, gözleri hâlâ öfkeden ve kıskançlıktan parlıyordu.Gül koltuğa yaslanmış, elleri titriyordu; gözyaşları hâlâ yanaklarından süzülüyordu.
Kara derin bir nefes aldı, sesi hâlâ kırık ama biraz daha sakin:
- Gül... diyerek başladı,- Ben sana güvenmek istiyorum. Ama... Mert'in mesajları, numarası... her şey beni deli ediyor.
Gül titreyen bir sesle karşılık verdi:
- Kara... dedi,- Ben sana ihanet etmedim! Mert sadece arkadaşım... sadece dertleşti.
Kara kafasını salladı, gözleri hâlâ sertti ama içindeki öfkenin biraz yumuşadığını fark etti.
- Ama... diyerek devam etti,- Sen bana bunu sakladın. Ben bunu bilseydim... belki daha sakin olurdum.
Gül ellerini başına götürdü, sesi kırık ama kararlıydı:
- Kara... ben bunu sana göstermek istedim... dedi,- Ama sen öfkelenince, açıklayamadan sustum...
Kara arabayı yavaşlatıp kenara çekti. Bir süre sessizlik çöktü.Gül sessizce başını öne eğdi, titreyen elleri direksiyonun yanında birleşti.
Kara hafifçe içini çekti ve yumuşak ama ciddi bir sesle:
- Gül... diyerek fısıldadı,- Senden korkmuyorum. Sadece... seni kaybetmekten korkuyorum.
Gül başını kaldırdı, gözleri kara gözleriyle buluştu.
- Kara... dedi,- Ben de seni kaybetmekten korkuyorum. Ama... kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Mert'in numarası... onunla arkadaşlığım... bunlar benim seçimim.
Kara bir süre sessiz kaldı. İçindeki öfke ve kıskançlık hâlâ vardı ama yerini düşünce ve anlayışa bırakıyordu.
- Gül... diyerek devam etti,- Sadece bir şey istiyorum. Bana her zaman açık olmanı. Her şeyi bana söylemeni... anladın mı?
Gül hafifçe başını salladı, gözyaşları hâlâ yanaklarından süzülüyordu ama bu kez gülümsemesi kırılgandı ama umut doluydu.
- Anladım... dedi,- Söz veriyorum. Bir daha saklamayacağım.
Kara gözlerini yoldan ayırmadan, yavaşça Gül'ün elini tuttu. Elleri titriyordu ama sıkıca kavramıştı.
- Mikrop... dedi, sesi hâlâ sert ama yumuşamış,- Ben sana güvenmek istiyorum. Ama bunu yapamazsam... kendimi kaybedeceğim.
Gül başını Kara'nın omzuna yasladı, sessizce titreyerek:
- Kara... dedi,- Ben seni seviyorum. Ve seni kaybetmek istemiyorum...
Kara derin bir nefes aldı, ardından Gül'ün saçlarını parmaklarının arasına alarak yüzünü ona çevirdi.Gözleri hâlâ öfkeli ama dolu doluydu.
- Mikrop... diyerek fısıldadı,- Bir daha bana bunu yaşatmayacağına söz ver.
Gül gözyaşlarını silerken hafifçe başını salladı:
- Söz veriyorum... Kara.
Kara bir süre sustu, sonra yavaşça dudaklarını Gül'ün dudaklarına yaklaştırdı.Öpücük önce yavaş ve nazikti, ardından yılların birikmiş özlemi ve tartışmanın gerilimiyle tutku dolu bir hâle büründü.Her öpücük, hem kırgınlığı hem de sevgiyi aynı anda taşıyordu.
Gül gözlerini kapattı, kalbi hızla çarpıyordu. Kara'nın öfkesi hâlâ ardında bir gölge bıraksa da, bu öpücükle yerini güven ve yakınlık aldı.Kara alnını Gül'ün alnına yasladı, gözleri hâlâ ateşli ama daha yumuşaktı:
- Seni kaybetmekten korkuyorum... dedi, sessizce,
- Ama artık biliyorum... seninle her şeyi aşabiliriz.
Gül, titreyerek ama güvenle başını onun omzuna yasladı:
- Evet... Kara... dedi,- Biz birlikteyiz... her şeye rağmen.
504🥀
Arabada sessizlik çöktü; ama bu kez sessizlik, öfkenin yerini alan bir yakınlık, bir anlayış ve iki kalbin birbirine yeniden bağlanmasıydı.Kıskançlık ve tartışmalar geride kalmış, yerine sevgi, güven ve kırılgan bir huzur gelmişti.
🥀
Kara, Gül'ün elini hâlâ bırakmamıştı.Arabada derin bir sessizlik vardı ama artık o sessizlik kırgınlık değil, iki kalbin birbirine çok uzun bir aradan sonra yeniden yaklaşmasının sessizliğiydi.
Kara, motoru çalıştırmadan önce Gül'e baktı.Gözlerinin etrafı kızarmış, kirpikleri ıslaktı.O hâli bile Kara'yı çarpıyordu. İçinde, kıskançlığın gölgesini kaldıramayan o sert adam... o an tamamen kırılmıştı.
- Gülüm... dedi fısıltıyla,
- Az kalsın seni kaybettim sandım.
Gül derin bir nefes aldı.Sesi hâlâ yumuşak, kırık ama kararlıydı:
- Kara... sen beni kaybetmezsin.Ama bana güvenmeyi öğrenmen gerek.Ben nefesimi senden almıyorum... hayatımda başka insanlar da olacak.Arkadaşlarım da, sırlarım da... ama sen her zaman merkezdesin.
Kara gözlerini kapattı, sanki söylediği her kelime kalbine bıçak gibi batıyormuş gibi nefes aldı.
- Biliyorum... dedi,
- Ama seni biriyle paylaşma fikri... beni öldürüyor.
Gül, onun yanağına nazikçe dokundu.Teni sıcak, parmakları incecikti.
- Beni kimseyle paylaşmıyorsun Kara...
- Benim kalbim sende.
Kara gözlerini açtı.Elini Gül'ün kuyruğu bozulmuş saçlarına götürdü, bir tutamı kulak arkasına yerleştirdi.
- O zaman... dedi,
- Biri sana yazdığında... kalbim duruyor sanıyorum.
Gül derin bir nefes aldı, hafifçe gülümsedi.
- Ben buradayım Kara...- Hâlâ seni seviyorum.- Hâlâ seninleyim.- Hâlâ o yedi yılın içindeki Gül'üm.
Kara bunu duyunca bakışları yumuşadı.O sert, keskin hatlar bir anda çözüldü.Gül onun gözünde yumuşatan tek insandı.
- Mikrop... dedi, sesi neredeyse bir itiraf gibi,- Sana bağımlıyım.
Gül'ün gözleri parladı.Şaşkınlıkla, ama biraz da içi titreyerek:
- Sen... ilk kez bunu bu kadar açık söyledin.
Kara başını öne eğdi.
- İlk kez... içimden geldi.
Gül nefesini tuttu.Bu söz, onun dünyasını yerinden oynattı.Bu adam yıllarca içinden konuşup dışına taşırmayan biridir... osekti ilk kez içini söylemişti.
- Keşke... dedi Gül,- Hep böyle konuşsan.
Kara'nın sesi daha derinleşti:
- Sen böyle kalırsan... konuşurum.
Araba yavaşça hareket etmeye başladı.Yollar ıssız, şehir yeni uyanmıştı.Kara, gerginliğin ardından yumuşayan bir ses tonuyla:
- Bugün seni eve bırakmıyorum.
Gül kaşlarını kaldırdı.
- Nasıl yani?
Kara direksiyona bakarken gülümsedi:
- Seni biraz gezdireceğim.- Bu tartışmanın üzerimize çöken gölgesini dağıtacağım.
Gül hafifçe başını yana eğdi.
- Nereye gidiyoruz?
Kara sinsi bir tebessümle:
- Biraz şehir dışına.- Sessiz bir yere.- Sadece sen, ben... ve nefesimiz.
Gül'ün içi ısındı.
Araba şehirden uzaklaştıkça ağaçlar çoğaldı, yol boşaldı.Kara, arka planda hafif bir müzik açtı.Motorun sesi ve müzik, içlerindeki fırtınanın aksi gibi yumuşacık kalıyordu.
Bir süre sonra Kara konuştu:
- Gülüm... bugün hiçbir şey düşünme.- Ne Mert'i...- Ne tartışmayı...- Ne geçmişi...
Gül gözlerini kapattı.
Kara, onun elini tekrar tuttu.Bu kez sıkıca.
- Bugün... sadece biz varız.
505🥀
Gül'ün kalbi yeniden hızlandı.O an, aşkları tüm kavga ve öfkenin küllerinden yeniden doğuyordu.
Kara arabayı ağaçların arasından geçen dar bir yola sürüyordu.Hava serin, gökyüzü hafif griydi; sanki bulutlar bile onların o tartışmayla çöken ağırlığını taşımak istemiyor, gölgelerini yumuşatmaya çalışıyordu.
Gül camdan dışarı bakarken, etrafın sakinliği kalbine işliyordu.Kara'nın yanında olmak...Onun sustuğu anlarda bile varlığını hissetmek...Gül'ün nefesini derinleştiriyordu.
- Nereye gidiyoruz Kara?diye yeniden sordu.
Kara direksiyon başında onu yan gözle süzdü.
- Bir yere değil...- Senden kaçmadığım bir noktaya gidiyoruz, Gülüm.
Gül hafifçe güldü.Ama o gülüşün altında hâlâ biraz hüzün vardı.Kara bunu fark etti.Her zaman fark ederdi.
- Az önce korktum, biliyor musun?dedi Kara,n - Sen ağlarken... içim paramparça oldu.
Gül başını yana çevirdi.Bakışları yumuşadı.
- Ben de korktum Kara...- Seni kaybetmekten değil...- Bana hiç dinlemeden bağırmandan.
Kara dişlerini sıktı, pişmanlık gözlerinde belirginleşti.
- Haklısın.- O kadar kıskandım ki... düşünemedim bile.
Gül sessizce:- Kıskanma beni bu kadar...- Ben zaten seni seçtim.
Bu cümle Kara'nın içindeki tüm düğümleri çözdü sanki.
Bir süre sonra Kara, yol kenarında geniş bir açıklığa arabayı çekti.Çevrede kuş sesleri, hafif rüzgâr...Sanki dünya sadece onların nefeslerini duyuyordu.
Kara motoru durdurup Gül'e döndü.Gözleri derin, kararlı, ama bir o kadar da kırılgandı.
- Gel... dedi,- Biraz yürüyelim.
Gül kapıyı açtı, dışarı çıktığında rüzgâr saçlarını hafifçe savurdu.Kara yanına geldi ve montunun yakasını çekip omuzlarına oturttu.
- Üşüme diye.
Gül'ün kalbi bir kez daha yumuşadı.
Yan yana yürümeye başladılar.Toprak yoldan ilerlerken adımları aynı ritimdeydi.Hiç konuşmadan yürürlerken bile...Kalpleri konuşuyordu.
Bir süre sonra Kara durdu.Gül de durdu.Kara derin bir nefes aldı ve ona döndü.
- Gülüm...dedi,- Kavgamız beni çok düşündürdü.- Ben seni kaybetmekten değil...- Sana yük olmaktan korkuyorum.
Gül şaşırdı.Bu adam...Kendine yük denecek kadar kırılgan konuşan bir Kara...Yedi yıl boyunca bir kez bile böyle açık olmamıştı.
- Kara...- Sen bana yük değilsin.- Sen benim nefesimsin.
Kara başını eğdi.Gül parmaklarını onun çenesine dokundurup başını kaldırttı.
- Bana bak.- Sen beni yorar, kırar, üzer ama...- Gitmezsin.- Gitmediğin sürece ben iyiyim.
Kara'nın gözleri dolu dolu oldu.Ama gözyaşı dökmemek için dişlerini sıkıyordu.
- Gülüm...- Seni sevmek bana ağır geliyor.- Çünkü sen gidince ben bitiyorum.
Gül, Kara'nın gömleğinin yakasına parmaklarını doladı.Aralarındaki mesafe nefes kadar kalmıştı.
- Gitmeyeceğim.- Ama sen de bana güveneceksin.- Kimseyi silmem, kimseyi hayatımdan atmam diye sinirlenmeyeceksin.
Kara sessizce başını salladı.Gül'ü kırdığı için pişmanlık, ona bağımlılığıyla karışmıştı.
- Tamam...dedi fısıltıyla,- Deneyeceğim.- Sadece... beni bırakma.
506🥀
Gül üzerine doğru bir adım attı.Kara geri çekilmedi.Gözleri Gül'ün gözlerine, dudaklarına, sonra tekrar gözlerine indi.
- Bırakmam.- Ama sen de beni böyle ağlatma.
Kara, Gül'ün yanaklarını iki eliyle tuttu.Parmakları onun sıcak tenine çarpınca, o tartışmanın tüm kırıkları eridi.
Göz göze durdular.Aralarında nefes bile zor sığdı.
Kara fısıldadı:- Sen ağlayınca...- Ben yanıyorum, Gülüm.
Gül'ün sesi titredi:- O zaman... beni üzme.
Kara, Gül'ün alnına hafif bir öpücük bıraktı.Sonra burnuna.Sonra yanağına.
Gül'ün nefesi hızlandı.Kara'nın eli beline yerleşti, onu kendine doğru çekti.
- Artık seni üzmek istemiyorum...diye fısıldadı.
Gül'ün dudakları aralandı.- O zaman... yanımda kal.
Kara hiç acele etmedi.Ağırdan aldı.Gözleri Gül'ün gözlerine kenetlendi.Sanki izin ister gibi.
Gül o izni sessizce verdi.Gözlerini kapatarak.
Kara dudaklarını yavaşça onun dudaklarına yaklaştırdı.Sıcak nefesleri birbirine değdi.
Ve o an...Sessizliğin içindeki en yüksek ses oldu.
Kara, Gül'ü yavaşça öptü.Yavaş, derin, ağır bir nefes gibi.Sevgi dolu, özlem dolu.
Sonra...
Öpücük yavaş yavaş derinleşti.Tüm kırgınlıkların, tüm kavgaların, tüm "gitme"lerin, tüm "korkuyorum"ların üzerine yazılmış bir mühür gibiydi.
Gül, Kara'nın gömleğinden tutup kendine daha da çekti.Kara'nın eli belinden sırtına yükseldi, onu bırakmamacasına sardı.
Tutkuyla ama acele etmeden.Sanki yıllardır içlerinde tutulan nefes, sonunda serbest kalmıştı.
Kara dudaklarını Gül'ün dudaklarından ayırdığında ikisi de nefes nefeseydi.Alnını Gül'ün alnına yasladı.
- Gülüm...- Ne kavga bitirir bizi...- Ne kıskançlık.- Sen yeter ki beni bırakma.
Gül onun yüzünü avuçlarının arasına aldı.- Asla.
Ve o an...İkisi de biliyordu.
Ne kadar tartışırlarsa tartışsınlar,ne kadar kıskanırlarsa kıskansınlar...ne kadar uzaklaşsalar da...
Dönüp dolaşıp birbirlerine döneceklerdi.
Kara'nın dudakları Gül'ün dudaklarından ayrıldığında, arabanın içi hem daha aydınlık hem daha ağır bir hale gelmişti. Sanki iki nefes, iki kalp, iki öfke ve iki yara birbirine karışmıştı. Gül'ün gözleri hâlâ kapalıydı, nefesi kesik kesikti. Kara, ona dokunmaya korkuyormuş gibi geri çekilmedi, sadece yüzünü birkaç santim uzaklaştırıp ona baktı.
"Gül..." dedi fısıltıyla, sanki biraz daha yüksek sesle konuşsa o an paramparça olacakmış gibi. "Ben... seni böyle kırdığım için kendimden nefret ediyorum."
Gül gözlerini açtı. İçinde hâlâ buğulu bir hüzün vardı, ama öfke çoktan eriyip gitmişti.
"Ben senden nefret edemem," dedi kısık bir sesle. "Ama bazen beni çok yoruyorsun Kara."
Kara başını eğdi.
"Biliyorum... biliyorum Gül. Ben hep böyleyim. Kendi içimde bir yangın var sanki. Sana dokununca bile korkuyorum... yanlış bir şey yaparım diye."
"Zaten yaptın," dedi Gül hafifçe gülümseyerek, ama o gülümsemenin içinde hâlâ bir kırılganlık vardı. "Ama... telafi ettin de."
Kara ona yaklaştı, parmaklarını onun saçlarının arasından geçirip yanağını okşadı.
"Ben senin yanında yumuşuyorum Gül... ama aynı zamanda deliye dönüyorum. Seni biriyle paylaşma ihtimali bile beynimi çıldırtıyor."
"Ben kimseyle değilim," dedi Gül, başını yana yatırarak. "Sadece seninleyim. Bunu anlaman gerek."
Kara derin bir nefes aldı.
"Anladım. Ve bir daha böyle patlamayacağım. Söz."
Gül şaşırdı.
"Kara, sen öfkelendiğinde söz dinlemiyorsun bile... nasıl söz veriyorsun şimdi?"
Kara kaşlarını çattı, hafifçe gülümsedi.
"Çünkü seni kaybetmek, o öfkeyle yaşamaktan daha korkunç."
Gül'ün kalbi titredi bu cümlede.Bir anlığına nefesi kesildi.Sonra hafifçe başını eğip gözlerini kapadı.
Kara daha fazla dayanamadı. Elleri Gül'ün yüzünü kavradı ve bu kez onu kendine doğru daha kararlı, daha derin bir çekişle öptü.
Bu öpüş, demin ki gibi yavaş değildi.Tutkuluydu.Sanki dakikalardır değil, yıllardır tutuyormuş gibi kendini bıraktı.
507🥀
Gül'ün elleri de istemsizce Kara'nın boynuna uzandı.Kara, o anda bütün sinirlerini, kıskançlığını, öfkesini Gül'ün nefesinde eritti.Arabanın camlarına buğu çöktü, nefesleri birbirine karıştı.
Kara dudaklarını onun dudaklarından ayırdığında ikisi de nefes nefeseydi.
Kara alnını Gül'ün alnına yasladı.
"Senden vazgeçemem," dedi titrek bir sesle."Ben... senden hiç vazgeçmedim," dedi Gül.
Bir süre böyle, sessizce, sadece birbirlerinin nefesine karışarak durdular.
Sonra Kara, arabanın motorunu çalıştırdı.
"Seni eve götüreyim artık," dedi yumuşacık bir sesle. "Ama... içimdeki fırtınayı sakinleştiren tek yer olduğunu bil."
Gül gülümsedi, gözleri dolu ama bu kez mutluluktan.
Araba yola koyuldu.Ama ikisi de biliyordu:Bu gece kavga bitmişti...Ama hikâyeleri yeni yeni alevleniyordu.
Araba gecenin içine doğru ilerlerken, ikisinin de sessizliği aslında dolup taşan bir konuşmaydı. Kara direksiyona bir elini gevşekçe koymuştu, diğer eli ise ara ara Gül'ün elini buluyor, parmak uçlarıyla onu yoklar gibi hafif dokunuşlar bırakıyordu.
Gül, camdan dışarı bakarken yansımada Kara'nın kaşlarının çatıklığını yakaladı.Öfke yoktu artık.Ama onun yerine, adamın içini kemiren bir endişe vardı.
"Bir şey mi düşünüyorsun?" diye sordu Gül yumuşak bir tonda.
Kara, gözünü yoldan ayırmadan konuştu.
"Evet. Sen."
Gül'ün kalbi titredi.
"Benimle ilgili ne düşünüyorsun?"
Kara derin bir nefes aldı.
"Sana bağlandıkça... seni kaybetme korkum artıyor. Bunu engelleyemiyorum. Kendime kızıyorum. Ama seni düşünmediğim bir saniye bile olmuyor."
Gül yutkundu, sesi hafif titreyerek,
"Kara, ben buradayım. Yanındayım. Hiçbir yere gitmiyorum."
Kara başını hafifçe eğip gülümsedi.
"O gözyaşlarını gördüğümde içimden biri öldü sanki. Bir daha seni öyle görmek istemiyorum Gül."
Gül'ün sesi daha da yumuşadı.
"O zaman dinle beni. Korkularınla değil, benimle konuş."
Araba Gül'ün evinin önünde durdu. Motor sustu.Ama ikisinin arasında akan o duygu durmadı; daha da yoğunlaştı.
Kara kapattı gözlerini bir saniyeliğine."Sana bir şey söyleyeceğim," dedi sessizliğin içinden.
Gül merakla ona döndü.
Kara gözlerini açtı, bakışı kararlıydı ama içinde belli belirsiz bir titreme vardı.
"Bugün seni kırdım ya... bunu asla unutmayacağım. Kendime yazarım, yüzüme çarparım. Ama seni bir daha incitmemek için elimden gelen her şeyi yapacağım."
Gül derin bir nefes aldı.
"Bazen kırılırız Kara... bu ilişkide de olur. Önemli olan nasıl toparladığımız."
Kara eliyle onun yüzünü çerçeveledi, başparmağıyla yanağını okşadı.
"Sen bana iyi geliyorsun Gül. Hem de çok."
Gül hafifçe başını eğdi, onun dokunuşuna yaslandı.
"Sen de bana, Kara. Ama bazen... fazla geliyorsun."
Kara'nın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.
"Ben fazlayım zaten. Azı yok bende."
"Biliyorum," dedi Gül, hafifçe gülerek. "Zaten beni en çok buna alıştırdın."
Kara ona doğru biraz daha yaklaştı, dudakları Gül'ün dudağının kenarına hafifçe değdi.Bu öpüş bir vedaydı ama aynı zamanda
"Gitme" diyen bir sessizlikti.
Gül kapıyı açmak için elini uzatırken, Kara parmaklarını onun bileğine doladı ve son bir kez daha gözlerine baktı.
"Gül..." dedi fısıltıyla, "Bu gece olanları unutma."
"Unutmam," dedi Gül. "Ama sen de beni dinlemeyi unutma."
Kara başını salladı.
"Söz."
508🥀
Gül arabadan indi.Kara, o gidene kadar gözünü ondan ayırmadı.Gül apartman kapısına gelmeden önce geriye döndü, ona baktı.
Karanlığın içinde, arabasının far ışıkları altında Kara'nın gözleri hâlâ Gül'e kilitliydi.
Birbirlerine sessizce gülümsediler.Söylenmeyen binlerce cümle o bakışlarda duruyordu.
Gül içeri girerken Kara hala bekledi.Kapı kapanana kadar.Ve kapı kapanınca bile bir süre orada öylece kaldı.
Sonra motoru yeniden çalıştırdı.Ama kalbindeki sesi susturamadı:
"Bu kız... benim bütün çıldırmış yanlarımı bile sevdiriyor."
Gül eve girdiğinde kapıyı arkasından yavaşça kapattı. Sanki dışarıdaki dünya gürültüsünü dışarıda bırakmak ister gibi... Sırtını kapıya yasladı, derin bir nefes aldı. Kalbi hâlâ Kara'nın öpücüğünün sıcaklığıyla çarpıyordu.
Işığı açmaya bile üşendi bir an.Sadece karanlığın içinde durdu.O karanlık bile Kara'nın sesini taşıyordu sanki.
"Sana bağlandıkça... seni kaybetmekten korkuyorum."
Gözlerini kapattı Gül.Bu cümle içini yumuşatmıştı ama bir yanını da ürkütmüştü.Kara'nın içindeki o öfke, o kıskançlık... o delice sahipleniş.
Kara, beni seviyor ama bazen boğuyor...diye geçirdi içinden.
Ama sonra arabada hissettiği o dokunuşu, o pişmanlığını hatırladı.Saçlarını okşarken titreyen parmaklarını...Sanki Gül kırılacakmış gibi çekingen dokunuşlarını...
Gül'ün dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.O adamın içinde gizlenen yumuşaklığı sadece kendisi görüyordu, bunu biliyordu.
Ayakkabılarını çıkarıp salona doğru yürüdü.Telefonuna bir bildirim düştü.
Ekranda Kara'nın adı belirdi.
Kara:
"Eve girdin mi?"
Gül'ün içi ısındı.Zaten biraz önce bıraktığı kişiymiş gibi değil de, başka şehirden yazıyormuş gibi bir özlem vardı Kara'nın mesajlarında hep.
Gül kısa bir cevap yazdı:
"Girdim."
Kara anında yazdı:
"İyi. "
Gül telefonu kanepeye bırakıp mutfağa geçti, su bardağını doldurdu.Ama daha içmeden telefonu yeniden titredi.
Kara:
"Gül...Bugün için gerçekten özür dilerim.Bunu düşününce bile midem sıkılıyor."
Gül başını iki yana sallayarak iç çekti.
Kara... işte böyle bir adam. Öfkesinde fırtına, pişmanlığında çocuk.
Gül cevap yazdı:
"Ben seni affettim. Ama bir daha beni dinlemeden yargılama."
Kara'dan cevap hemen geldi, kelimeler üst üste düşecek gibi hızlıydı:
"Bir daha olmaz.""Olursa da kendimi durdururum.""Söz veriyorum."
Gül gülümseyerek kanepeye oturdu.Kendi kendine mırıldandı:
"Söz veriyor... yine de korkuyorum."
Telefon tekrar titredi.
Kara:
"Ben seni korkutmak istemiyorum Gül.""İnan bana... sen benim için dünyanın en sakin köşesisin."
Gül bu cümlede sıkışıp kaldı.Kalbinin orta yerine bir sıcaklık yayıldı.
Tam o sırada, Kara'dan son bir mesaj daha geldi:
Kara:
"Uyumadan önce bir şey söyleyebilir miyim?"
Gül'ün nefesi hafifçe hızlandı.
"De," diye yazdı.
Birkaç saniye sessizlik. Sonra mesaj düştü.
Kara:
"Seni kıskanmamın sebebi... seni kaybetme ihtimali.Ama bil ki, seni kaybetmekten daha çok korktuğum bir şey var:Seni incitmek."
Gül'ün gözleri doldu, istemsiz bir tebessümle ekranı izledi.Bu adamın hâliyle, öfkesiyle, sevgisiyle mücadele etmek hem zor hem de çok gerçekti.
Gül yazdı:
"Bu gece çok yorulduk... konuşuruz. İyi geceler Kara."
Kara'dan gelen son mesaj kısa ama içtendi:
"İyi geceler Gül.Ve... lütfen rüyana beni de al."
Gül hafifçe güldü, başını yastığa koydu.Gözlerini kapattı.
Zaten almaz olur muyum...diye geçirdi içinden.
Ve gece, ikisinin de kalbinde hafif bir sızı ama büyük bir bağlılıkla kapandı.
Gül sabah gözlerini açtığında telefonunun ekranında biriken bildirimler dikkatini çekti.Gözlerini ovuşturup ekranı açtığında, tahmin ettiği gibi, en üstte yine Kara vardı.
Kara - 06:12
"Uyandın mı?"
Kara - 06:19
"Merak ettim."
Kara - 06:27
"Ben uyuyamadım. Aklım sende kaldı."
Gül başını yastığa gömdü, gözlerini devirdi ama dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.Kara işte... bir gün kavga, bir gün sabaha kadar özlem.
509🥀
Telefonu eline aldı ve cevap yazdı:
"Uyandım. İyiyim Kara."
Bir dakika geçmeden cevap geldi:
Kara:
"Ben dışarıdayım."
Gül bir anda doğruldu.
"Ne??"
Pencereye yaklaşıp perdeyi araladı.
Evet... Kara oradaydı.Arabasıyla evin önünde, direksiyona yaslanmış, kollarını çapraz bağlamış.Sanki bütün gece orada nöbet tutmuş gibi.
Gül evin içinden bile onun kaşlarının çatıklığını görebildi.
Telefon yeniden titredi.
Kara:
"Gel konuşalım. Dünden... aklımda kalan bir şey var."
Gül içinden, " Ah Kara... sabah sabah neyin peşindesin?" diye söylendi.Ama kalbi, onu görünce istemsiz hızlandı.
Hızlıca üstünü değiştirip, hırkasını aldı ve kapıya yöneldi.Merdivenlerden inerken bir yandan söyleniyordu:
"Sabahın altısında ne konuşulacak acaba..."
Kapıdan çıkar çıkmaz Kara'nın bakışları Gül'e kilitlendi.Sanki başka hiçbir şeyi görmüyordu.
Gül arabaya yaklaştı.Kara kapıyı açtı, Gül içeri oturdu.
Kapı kapanır kapanmaz Kara, ona dönüp nefesini tuttu:
"Dün... seni üzmemin sebebi sadece Mert değildi."
Gül kaşlarını kaldırdı.
"Ne demek istiyorsun?"
Kara direksiyondaki parmaklarını sıkıp gevşetti.Bakışları karanlık, sesi düşük bir tondaydı:
"Ben dün sen eve girince... senin Mert'e tekrar yazdığını düşündüm."
Gül'ün gözleri büyüdü.
"Kara, ben-"
Kara devam etti, sesi titriyordu:
"Kıskandım. Çok kıskandım. Kendimi durduramadım. O yüzden gece boyunca uyuyamadım. Çünkü senin karşında böyle... güvensiz biri olmak istemiyorum."
Gül'ün boğazı düğümlendi.Onun içindeki çatışmanın ağırlığını hissediyordu.
"Kara... ben sana hiçbir zaman yalan söylemedim," dedi sessizce."Benim Mert'le görüştüğümü düşündüğün an bile, sana doğruları gösterdim. Sen bana güvenmeyi öğrenmelisin."
Kara başını öne eğdi.
"Biliyorum. Ama... seni biriyle paylaşma fikri beni delirtecek kadar korkutuyor."
Gül derin bir nefes aldı.
"Kara, beni kimseyle paylaşmıyorsun. Ben senin hayatındayım. Ama kendi korkuların yüzünden de beni boğuyorsun."
Kara ona döndü, gözlerinde sabaha ait bir yorgunluk ve geceye ait bir kırgınlık vardı.
"Ben seni kaybetmekten korkuyorum Gül."
Gül, bu cümleyi duyduğunda kalbi bir anlığına sızladı.Bir elini uzatıp Kara'nın yüzünü tuttu.
"Ben buradayım. Ama bu korku, beni senden uzaklaştırır. Beni değil, kendi güvensizliğini yenmek zorundasın."
Kara gözlerini kapattı.Gül'ün dokunuşu onu sakinleştiriyordu.
Sonra Gül elini çekmek istedi ama Kara o eli tuttu, bırakmadı.Parmaklarını Gül'ün parmaklarına kenetledi ve fısıldadı:
"Beni bırakma."
Gül'ün kalbi bir anda yumuşadı.Bu adamın bütün öfkesi, bütün inadının altında böyle bir cümle vardı.
"Bırakmam," dedi Gül."Ama kendini toparla Kara."
Kara derin bir nefes aldı."Toparlayacağım... söz."
Bir süre arabanın içinde sessizlik oldu.Ama bu sessizlik, dünün öfkesinin değil, bu sabahın yumuşaklığının sessizliğiydi.
Gül kapıyı açmak için elini uzatınca Kara yine o bileği tuttu.
"Seni öpebilir miyim?"
Gül'ün nefesi kesildi.Sabahın bu erken saatinde, bu sessizlikte, bu yakınlıkta...
Başını hafifçe salladı.
Kara eğildi...
Gül'e dokunmadan önce bir an durdu...Sanki önce onun nefesini dinledi.Sonra dudaklarını Gül'ün dudaklarına yavaşça, sabahın yumuşaklığıyla bıraktı.
Öpücük derin değildi.Tutku dolu da değildi.Ama inanılmaz gerçekti.
Kara geri çekildiğinde fısıldadı:
"Seninle her sabah böyle başlasam... hiçbir şeyden korkmam."
Gül'ün gözleri dolu dolu oldu.Sessizce,"Belki de korkmamalısın," dedi.
Gül, sabah işe gittiğinde hâlâ Kara'nın sözleri kulaklarında çınlıyordu:
"O çocuğun numarasını sileceksin Gül... Bir daha da konuşmayacaksın."
Sanki geceden kalan bir ağırlık omuzlarından inmiyordu. Ofise girerken herkesin rutin sabah telaşı vardı ama Gül'ün içi fırtına gibiydi. Masasına oturdu, bilgisayarını açtı ama bir türlü odaklanamadı. Parmakları klavyenin üzerinde öylece durdu.
510🌹
Telefon masanın köşesinde titreşti.
Kara'dan mesaj...
Kara:
"İşe vardın mı?"
Gül derin bir nefes aldı, cevap yazdı.
Gül:
"Vardım. Ama konuşmamız lazım Kara..."
Bir süre cevap gelmedi. Sonra ekranda şu satırlar belirdi:
Kara:
"Konuşacak bir şey yok. Sileceksin Gül. Konu kapanacak."
Gül kaşlarını çatıp telefonu kapattı. İçinden bir öfke kabardı; bu öfke kırgınlıkla karışık, yorulmuş bir haykırış gibiydi.
Tam o sırada yan masadaki Nefes, Gül'ün yüzüne baktı.
Nefes
"Gül iyi misin? Sabah sabah çok dalgınsın."
Gül bir anlığa toparlanmaya çalıştı.
Gül:
"Yok bir şey... biraz uykusuzum sadece."
Ama değildi. Uykusu değil, yüreği bölünmüştü.
Kara da o sabah işe gitmişti ama zihni tamamen Gül'deydi. Elindeki dosyayı bile doğru düzgün tutamıyordu. Arkadaşı Cesur masasına gelip dosyayı masadan alırken sordu:
Cesur:
"Aslan ne oldu oğlum sana böyle? Suratın kıpkırmızı. Kafanda bir sürü şey var belli."
Kara, kısa bir nefes verdi.
"Gül... yine bir şey olmuş. Bu sefer öyle bir şey ki... içime oturdu."
Cesur:
"Ne var? Kız bir şey mi yaptı?"
Kara'nın yüzünde öfke ve kıskançlığın karıştığı o keskin ifade belirdi.
"Bir herifle konuşmuş... arkadaşça diyor ama... bilmiyorum Cesur. Gül'ü kaybetmekten deli gibi korkuyorum ama bazen... bazen kontrolü kaybediyorum."
Cesur:
"Kardeşim, o senin sevdiğin kız. Biraz sakin ol. Fazla sıkarsan gerçekten kaybedersin."
Bu cümle Kara'nın göğsüne sanki yumruk gibi oturdu. Çünkü en büyük korkusu tam da buydu.
Saat 12'ye geldiğinde telefon yine çaldı.
Kara arıyor...
Gül derin bir nefes aldı. Açtı.
Gül:
"Efendim?"
Kara'nın sesi gergindi ama aynı zamanda titriyordu.
Kara:
"Gül... bu konuyu burada bırakmam. O çocuğun numarasını sildiğini görmek istiyorum."
Gül masanın kenarına tutunarak ayağa kalktı, sesini bastırarak konuştu:
Gül:
"Kara... ben sana defalarca anlattım. Mert'ten hoşlanmıyorum, bir şey yok. Sadece dertleşti. Ben de dinledim. Bunun neresi yanlış?"
Kara:
"Yanlış olan şu Gül... SENİ BENDEN BAŞKASI ANLAMASIN! Benimle dertleş, benimle konuş. Başka kimseye ihtiyaç duyma!"
Gül bir an sustu. Yutkundu.
Gül:
"Kara... sen beni seviyorsun diye hayatımdaki herkesi silemem. Bu doğru değil."
Karşı tarafta bir sessizlik oldu. O sessizlik, Kara'nın nefes alıp verişindeki keskinlikle bölündü.
Kara:
"Sen de bana böyle konuşunca içim yanıyor işte Gül..."
Gül gözlerini kapattı.
"Kara... anlıyorum seni. Ama beni köşeye sıkıştırma. Bu ilişki böyle gitmez."
Kara'nın sesi çatladı.
"Ben seni kaybetmekten korkuyorum."
Gül:
"Beni böyle kaybedersin."
Telefonun diğer ucunda Kara derin bir nefes aldı... ama bu kez öfkesini yutmuş gibiydi.
Kara:
"Akşam konuşalım Gül... yüz yüze. Kaçma."
Gül:
"Kaçmıyorum Kara."
511🥀
Gül telefonu kapattı. Derin bir nefes aldı.
Bu konuşmanın sonu ya büyük bir kırılma... ya daha güçlü bir bağ olacaktı.Ama akşama kadar ikisinin de içindeki fırtına dinmeyecekti.
Gül iş çıkışı binanın önüne geldiğinde hava kararmaya başlamıştı. Sokak lambaları yanmış, şehirde o yorgun akşam telaşı başlamıştı. Ama Gül'ün içi daha karanlıktı.
Kara çoktan gelmişti. Arabasına yaslanmış, elleri cebinde, kaşları çatık... ama yüzünde öyle bir kırılmışlık vardı ki, Gül onu görür görmez kalbi burkuldu.
Yaklaştı.
Gül:
"Kara..."
Kara kafasını kaldırdı. Bakışları normale göre çok daha sertti ama altında açık açık bir korku vardı.
Kara:
"Konuşacağız Gül. Her şeyi. Çünkü içimde tutamıyorum artık."
Gül başını salladı. Sessizce yan yana yürümeye başladılar. Sokakta kimse yok gibiydi; bütün dünya sessizleşmiş, sadece onların adımları yankılanıyordu.
Köşedeki küçük parka geldiklerinde Kara bir anda durdu. Gül ona dönmeden ne olduğunu anlamaya çalışırken Kara'nın sesi yükseldi:
Kara:
"Sen beni anlamıyorsun Gül!"
Gül irkildi. Ama sakin kalmaya çalıştı.
Gül:
"Ne yapıyorum Kara? Ne anlamıyorum? Söyle."
Kara derin bir nefes aldı, ama öfke çoktan diline vurmuştu.
Kara:
"Ben o çocuğu silmeni istedim! Çünkü seni seviyorum Gül, çünkü kıskanıyorum! Çünkü senden başkasını görmüyorum! Bunu anlamıyor musun?"
Gül gözlerini kapadı, yutkundu.
Gül:
"Kara... bu, benim hayatımdan insan silmem gerektiği anlamına gelmez."
Kara:
"Gelir Gül! Seni rahatsız eden biri olursa ben nasıl dünyayı yakarsam, sen de beni böyle görebilirsin! Benim için de yap bunu!"
Gül ona döndü, gözlerinde hem öfke hem acı vardı.
Gül:
"Kara... ben senin malın değilim. Sen beni seviyorsun diye arkadaşlarımı, dostlarımı, geçmişimi... herkesimi silemem!"
Kara gözlerini kaçırdı. Parmakları titriyordu.
Kara:
"Ben... ben seni kaybetmekten korkuyorum Gül. O çocuk da... herkes... seni bana karşı dolduracak diye korkuyorum."
Gül'ün sesi bu kez çatladı.
Gül:
"Ben seni kaybetmemek için neler yapıyorum farkında mısın? Ama böyle üzerime gelirsen... böyle sıkarsan... senin için değil, kendi nefesim için uzaklaşırım..."
Bu cümle Kara'nın içine bıçak gibi girdi.
Bir adım Gül'e yaklaştı.
Kara:
"Uzaklaşma... ne olur Gül. Ne olur gidiyim deme."
Gül gözlerini yere indirdi. Ne evet diyebildi... ne hayır.
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Rüzgâr esti, ağaçların yaprakları hışırdadı ama aralarındaki sessizlik daha yüksek bir gürültüydü.
Sonunda Gül başını kaldırdı.
Gül:
"Kara... seni seviyorum. Ama bu konu böyle devam ederse... seninle değil kendimde savaşmaya başlarım."
Kara boğazını temizledi, yutkundu.
Kara:
"Ben değişmem Gül... ama sen de beni anlamaya çalış. Sende gözüm değil... canım var."
Bir an sustu... sonra itiraf patladı:
"Seninle ilgili en ufak bir şey duyunca bile elim ayağım boşalıyor. O yüzden sinirleniyorum. O yüzden bağırıyorum. Yoksa... yoksa ben sensiz bir hayatı düşünemiyorum bile."
Gül onu dinlerken içinden iki ses çarpışıyordu:
Biri "Sakinleşmiş, yumuşamış, tut onu..."Diğeri "Bu böyle sürerse bir gün hepten yorulacaksın..."
Gözleri doldu ama ağlamadı.
Sadece fısıldadı:
Gül:
"Bana güven Kara... ben seni bırakmam. Ama nefes almak zorundayım..."
Kara derin bir nefes aldı. Gözleri hâlâ öfke kırıntıları taşısa da, içindeki sevgi daha baskındı.
Gül'e usulce uzandı.Elini tutmadı.Sadece parmaklarının kenarına dokundu...utangaç, kırılmış ve umutsuz bir şekilde.
Kara:
"Tamam Gül... bugünlük seni sıkmayacağım. Ama... yarın yine konuşacağız. Seni bırakmam."
Gül başını eğdi.
Bu savaş bitmemişti.Ama ikisi de vazgeçmemişti.
512🥀
Kara, Gül'ü eve bırakmak için arabaya geçince ikisi de konuşmadı. Motorun sesi aralarındaki sessizliği doldurmaya çalışsa da, hiçbir şey yetmedi.
Gül camdan dışarı bakıyordu. Sokak lambalarının ışığı gözlerine vurdukça içindeki kırılmayı gizlemesi zorlaşıyordu.Kara ise direksiyonu sıkarak sürüyordu; parmak boğumları bembeyaz olmuştu.
O kadar çok şey söylemek istiyordu ki...Ama her kelime boğazında düğüm düğüm kalıyordu.
Kara arabayı Gül'ün apartmanının önüne çektiğinde motoru kapatmadı. Sanki durursa konuşmak zorunda kalacakmış gibi... kaçıyordu.
Gül yavaşça kapıyı açtı.
Gül:
"İyi geceler Kara..."
Kara gözlerini ona çevirdi ama bir şey söylemedi. Sadece bakışlarıyla tutmak istedi Gül'ü.
Kara:
"İyi geceler Gül..."
Ama sesindeki ton... kırgın, yorgun ve içten içe hâlâ öfkeliydi.
Gül arabadan indi.Ama kapıyı kapatmadan önce bir an durdu, arka koltukta unutulmuş bir sessizlik gibi.
Kara, o an kendini tutamadı:
Kara:
"Gül..."
Gül tekrar eğilip kapıdan baktı.
Gül:
"Efendim?"
Kara bakışlarını kaçırdı, çenesi gerildi.
Kara:
"Bir dahaki sefere... lütfen... beni delirtecek şeyler yapma."
Gül'ün gözleri doldu. Ama ağlamadı.
Sadece başını salladı.
Gül:
"İyi geceler Kara."
Kapı kapandı.Kara'nın içindeki tüm öfke, o kapının kapanma sesiyle daha da büyüdü.
Gül eve girdiğinde kapıyı kapatır kapatmaz nefesi kesildi.Sırtını kapıya yasladı ve gözlerinden yaşlar kendiliğinden aktı.
Bu sefer sessiz bir ağlayış değildi.Bu, içinde birikenlerin ağırlığıydı.Kara'nın bağırması, kıskançlığı, önüne geçemediği öfkesi...
"Neden hep ben onu sakinleştirmeye çalışıyorum?""Neden benim hislerim hep içimde kaldı?"
Kendine sorular sorarken odasına ilerledi, telefonunu eline aldı.
Telefon Ekranında Kara'dan mesaj yoktu.Hiçbir şey yoktu.
Bu, Gül'ün içini daha da acıttı.
Bir köşeye oturdu, dizlerini karnına çekti.Saçlarını yüzünden geri itti, gözyaşlarını silmeye çalıştı ama durmuyorlardı.
Kendi kendine fısıldadı:
"Ben seni böyle sevmeye dayanabilir miyim Kara..."
Kara arabanın içinde hareketsiz oturuyordu.Gül kapıdan içeri girdikten sonra bile gidemedi. Direksiyona başını yasladı.
Öfke hâlâ içindeydi.Ama daha baskın bir şey vardı:
Korku.Kayıp korkusu.
Kendine kızıyordu.Gül'e kızıyordu.Mert'e kızıyordu.Dünyaya kızıyordu.
Bir anda direksiyona yumruğunu vurdu.
Kara (kendi kendine):
"Niye böyleyim ben?... Niye her şey sözümden taşıyor..."
Göğsündeki düğüm büyüdü.
Telefonunu aldı.Gül'e bir şey yazmak istedi ama parmakları titrıyordu.Yazacak kelime bulamadı.
Yorgunluk.Kırgınlık.Ama vazgeçememe.
İkisi de birbirine kızgındı...Ama ikisi de birbirini seviyordu.
513🥀
Yarın ne olacağını ikisi de bilmiyordu.Ama bildikleri tek bir şey vardı:
Bu hikâye daha bitmedi.Bu duygular kolay kolay sönmez.
Gül gözlerini açtığında telefonunun ekranında birden çok bildirimle karşılaştı.İçlerinde en dikkat çekeni Kara'dan gelen mesajdı. Saat daha erken olmasına rağmen ekranın üstünde yazıyordu:
Kara - 06:05
"Gül... dün geceyi unutma. Seni düşündüm bütün gece. Uyuyamadım."
Gül bir an durdu, kalbi hızla çarptı.Telefonu eline aldı, biraz tereddüt ederek cevap yazdı:
Gül:
"Biliyorum. Ben de düşündüm. Ama ikimiz için de zor oldu."
Kara anında cevapladı:
Kara:
"Zor mu? Evet... ama ben sana kızgın değilim Gül. Sadece... sadece seni kaybetmekten korkuyorum. Lütfen beni yanlış anlama."
Gül gülümsedi ama gözleri hâlâ biraz kırılmıştı.
"Ne yaparsam yapayım bu adamın içindeki fırtınayı durduramayacağım..." diye düşündü.
Cevap yazdı:
Gül:
"Seni anlıyorum Kara... ama ben de kendimi korumak zorundayım."
Kara'dan gelen cevap kısa ama keskinti:
Kara:
"Seni kırmak istemem. Ama bugün gel... konuşmamız lazım yüz yüze. Bu sessizlik beni öldürüyor."
Gül telefonu bir kenara bıraktı.Kendi kendine mırıldandı:
"Yine yüzleşeceğiz... ama artık daha sakin olmamız lazım."
Bir saat sonra Gül hazırlığını bitirmiş, işe gitmek üzere kapıya yönelmişti.Tam çıkacakken araba yavaşça sokağa girdi.Kara... evin önünde duruyordu. Ellerini direksiyon simidine kenetlemiş, yüzünde hâlâ geceyi hatırlatan sertlik vardı.
Gül içeri girmek yerine durdu.Kara kapıdan bakıyordu. Sanki tüm dünyayı susturmuştu, sadece o iki kişi vardı.
Kara:
"Gül... beni dinle. Lütfen."
Gül derin bir nefes aldı.
"Konuşacağız Kara... ama sakin olmalıyız."
Kara başını salladı.
"Evet... sakin olacağız. Ama gözlerimden kaçma. Bak bana."
Kara arabanın kapısını açtı ve Gül yanına geldi.İçeri oturdular. Arabada sessizlik vardı. Ama bu sessizlik, öfkenin değil, yorgun bir duygunun sessizliğiydi.
Gül:
"Kara... dün gece... işte... seni üzdüm, biliyorum."
Kara:
"Hayır... senin yüzünden değil. Kendi içimde savaşıyorum. Seni kaybetme korkum yüzünden patladım. Sadece... çok korkuyorum Gül."
Gül başını eğdi.
514🥀
"Ben de seni kaybetmekten korkuyorum Kara... ama bu şekilde değil. Beni anlaman gerekiyor."
Kara gözlerini kaçırdı, elleri titriyordu.
"Anlıyorum... ama bir an bile seni düşünmeden duramıyorum. Seni biriyle paylaşmak... düşünmek bile içimi yakıyor."
Gül gözlerini kapattı, nefesini tuttu.
"Ben sana ait değilim Kara... ama senin yanındayım. Bunu anlaman lazım."
Kara bir an durdu.Sonra hafifçe gülümsedi, o gülümseme kırılmış ama samimiydi.
"Biliyorum... ve seni bırakmayacağım Gül. Söz."
Araba park yerinde sessizce duruyordu.Gül ve Kara... ikisi de nefeslerini tutmuş, birbirine bakıyordu.Ama bu kez ortam farklıydı. Ellerinde sigaralar vardı. Duman, akşamın serinliğinde yükseliyor, ikisinin yüzünü hafifçe gizliyordu.
Gül ilk nefesi çekti, dumanı yavaşça üfledi.Kara ise gözlerini yoldan ayırmadan kendi sigarasını yaktı, bir kez derin nefes aldıktan sonra dudağının kenarında hafifçe oynattı.
Sessizlik, ikisi için bir kalkan gibi gelmişti... ama aslında sessizlik yoktu; yürekte patlamaya hazır bir gerilim vardı.
Gül:
"Kara... biz ne yaşıyoruz?"
Kara, sigarasını dudaklarından hafifçe çekti, dumanı havaya bıraktı ve sessizce Gül'e baktı.
Kara:
"Ne demek istiyorsun?"
Gül dumanı üflerken gözlerini kararttı.
"Gerçekten soruyorum. Biz ne yapıyoruz? Bu yaşadığımız şey aşk mı? Değilse... ne?"
Kara bir an sustu. Parmakları direksiyon simidinde oynadı, gözlerini kaçırdı.Dumanın içinde hafifçe silikleşen yüzü, yorgun ve öfkeli bir gölge gibiydi.
Gül:
"Ben sanıyordum ki... birbirimize aşığız.Ama bazen düşünüyorum... yoksa sadece birbirimize sahip olma derdinde miyiz? Kıskançlık mı, hırs mı, korku mu?Söyle Kara... gerçekten aşk mı bu?"
Kara sigarasını yere düşecekmiş gibi sıkıca tuttu, bir an bakışlarını Gül'den kaçırdı.
"Evet... aşk," dedi ama sesi titriyordu.
Gül:
"Aşk mı?Aşk böyle mi olur Kara?Aşk, her şeyde beni suçlamak mı?Aşk, her korkunda bana bağırmak mı?Aşk, nefes almama izin vermemek mi?"
Kara derin bir nefes çekti, dumanı yavaşça burnundan bıraktı.
Kara:
"Ben sana bağırmak istemiyorum Gül..."
Gül:
"Ama bağırıyorsun!Her seferinde!Sonra 'korkuyorum' diyorsun, tamam... anlıyorum.Ama biz... biz sadece korkularla mı yürüyoruz?"
Kara gözlerini kapattı, bir an sessizlik... sonra fısıldadı:"Ben seni seviyorum... korkum yüzünden değil. Sadece... seni kaybetmekten korkuyorum."
Gül sigarasını dudaklarından çekti, başını eğdi.
"İşte sorun da bu...Senin sevgin beni boğuyor Kara."
Kara parmağını direksiyon simidinde oynattı, gözleri doldu.
Kara:
"Beni bırakacak mısın?"
Gül başını iki yana salladı, gözlerinde hem kırgınlık hem sevgi vardı.
515🥀
Gül:
"Hayır. Ama artık şunu bil... aşk, bağırmak değil.Aşk, kıskançlık değil.Aşk, 'benim ol' demek değil."
Kara bir an dumanın içinde dondu, sonra sessizce, titrek bir sesle sordu:
"Peki aşk ne Gül?"
Gül derin bir nefes aldı, dumanı yavaşça üfledi ve gözlerini ona dikti:
"Aşk, iki kişinin gönüllü kalmasıdır.Mecbur değil... istediği için yanında olmasıdır."
Kara bir an sessiz kaldı, sonra hafifçe gülümsedi.
"Tamam... deneyeceğim. Söz veriyorum. Seni üzmemek için... kendimi tutacağım."
Gül başını salladı, duman aralarında hafifçe yükseliyordu.Sitemi yavaşça dağılıyordu ama hâlâ kırılmıştı.
İkisi de orada, sigaralarının son dumanını içlerine çekerken...İçlerinde hem kırgınlık hem de yeni bir umut vardı.
İkisi de son nefeslerini sigaralarından çekip üflediler.Duman yavaşça arabadan dışarı yükselirken, aralarındaki sessizlik artık eskisi gibi gergin değildi.Ama sessizlik, hâlâ kelimelerle doluydu.
Gül başını hafifçe yana çevirdi, gözlerini dışarıya dikti.Kara da direksiyon simidine yaslanmış, ama gözleri hâlâ Gül'ün üzerinde dolaşıyordu.Birbirlerinin nefesini duyabiliyorlardı. Sanki dünya durmuş, sadece ikisi kalmıştı.
Gül:
"Kara... biz gerçekten... bunu başarabilir miyiz?"
Kara gözlerini kaçırmadı. Sadece derin bir nefes aldı.
"Sen yanımdayken... evet. Başarabiliriz Gül."
Gül küçük bir gülümseme gönderdi ama gözlerinde hâlâ kırgınlık vardı.Kara bir an durdu, sonra yavaşça Gül'e doğru döndü. Ellerini uzatıp yüzünü okşadı.
"Bazen öfkem... seni üzüyor biliyorum. Ama inan... ben sadece seni kaybetmekten korkuyorum."
Gül gözlerini kapattı, o dokunuşla içindeki gerginlik biraz daha eridi.
"Biliyorum Kara... ama bunu anlamalısın. Ben de seninle kalmak istiyorum. Ama birbirimizi tüketmeden, birbirimize nefes vererek..."
Kara dudaklarını Gül'ün dudaklarına yaklaştırdı, gözlerini kapattı.Gül başını hafifçe eğdi, nefesleri birbirine karıştı.
Ve sonunda... yavaş, ağır ve tutkuyla... ilk öpücükleri birbirine değdi.Dünyanın tüm ağırlığı o anda silinmiş gibiydi.Kara'nın elleri Gül'ün yanaklarını kavradı, Gül de Kara'nın boynuna dolandı.Dumanın arasında, sigara külleri havaya karışırken, ikisi de uzun süre birbirlerinden ayrılmak istemedi. Sevgi, sahiplenme, korku ve tutkular... hepsi bir aradaydı.
Öpücüklerinin ardından ikisi de birbirlerinden yavaşça ayrıldılar, nefesleri hâlâ birbirine karışmıştı.Arabanın içinde sessizlik vardı ama bu sessizlik artık gergin değildi; huzur ve hafif bir sıcaklık vardı.
Kara, elini hâlâ Gül'ün ellerinde tuttu.Gül başını hafifçe Kara'nın omzuna yasladı.Gül:
"Biliyor musun... seninle her şey çok karmaşık. Ama işte böyle anlarda... her şey anlam kazanıyor."
Kara derin bir nefes aldı, gözleri Gül'ün gözlerine kilitlendi.
"Ben sana hep bunu hissettirmek istedim Gül... ama bazen öfkem, kıskançlığım her şeyi gölgeliyor. Biliyorum... seni üzüyorum."
Gül yavaşça başını kaldırdı, onun gözlerine baktı.
"Biliyorum Kara... ve seni affediyorum. Ama artık konuşmamız lazım... birbirimize güvenmeyi öğrenmeliyiz. Aksi takdirde hepimiz kayboluruz."
Kara başını salladı, parmakları Gül'ün ellerini sıkıca kavradı.
"Sana söz veriyorum... artık daha dikkatli olacağım. Seni kaybetmeye tahammülüm yok Gül."
Gül gülümsedi, gözlerinde yorgun ama huzurlu bir ışık vardı.
"Ben de... seni kaybetmek istemiyorum. Ama birlikte nefes alabilmeliyiz, Kara. Sadece birbirimizi boğmadan..."
Kara hafifçe eğildi, Gül'ün saçlarını okşadı.
"Tamam Gül... birlikte nefes alacağız. Söz."
Bir süre sessizlik içinde birbirlerine sarıldılar.Sadece birbirlerinin nefesini ve kalp atışlarını duyuyorlardı.Dışarıda şehir sessizleşmişti, araba onların küçük dünyasına dönmüştü.
Gül yavaşça konuştu:
"Biliyor musun... tüm bu yıllar boyunca yaşadığımız her şey... sadece bizi buraya getirdi. Her tartışma, her kavga... aslında birbirimizi daha çok anlamamızı sağladı."
Kara başını salladı:
"Evet... belki de. Ve şimdi... artık birbirimize gerçekten sahip olduğumuzu biliyorum. Ama sahip olmak değil... birlikte olmak önemli. Sadece seninle olabilmek..."
Gül hafifçe gülümsedi, gözleri parladı.İkisi de arabanın içinde sessizce, sabaha kadar sadece birbirlerine sarılarak durdular.Hiçbir kelime gerekmedi; her şey gözlerinde, nefeslerinde ve kalplerinde konuşuyordu.
O gece...Aşk, sahiplenme ve güvenin birleştiği bir sessizlikle son buldu.
516🥀
Tayland'ın sıcak güneşinden yeni dönmüş iki insanın yüzünde hâlâ tuzla karışık bir huzur vardı. Yeşim ile Koray, uzun balayının ardından ilk kez memleket havasını içlerine çekerken birbirlerine bakıp gülümsediler. Ama ikisinin de aklında aynı şey vardı:Gül.
"Arayalım mı hemen?" dedi Yeşim, valizini kenara bırakırken.
Koray, yüzünde yorgun ama tanıdık bir tebessümle başını salladı. "O kız kesin bizi özlemiştir. Hem... anlatacak şeyleri vardır. Belli yani."
Yeşim, telefonunun ekranında beliren isme bastı.
Telefon daha iki kez çalmıştı ki öteki uçtan telaşlı ama mutlu bir ses duyuldu:
- "Yeşim?!"
- "Gülüm! Döndük biz! Şimdi sizi toplamaya geliyoruz. Özledik be!"
- "Aaa! Harika! Tamam, ben hazırım... gelin."
Gül telefonu kapattığında içi tuhaf bir heyecanla doldu.Çünkü bugün...Bugün, yıllardır herkesten sakladığı bir gerçeği, en yakınlarına açıklayacağı gündü:Aslan...Namı diğer Kara.
Onun adını bile söylerken kalbi titriyordu. Yedi yıldır sessiz, gizli ve derinden büyüyen bir bağ...Kimseler bilmemişti. Kimseler sezmeye bile cesaret edememişti. Ama artık zaman gelmişti. Gül, en çok güvendiği iki insanı, kalbinin en koyu yerine götürmeye hazırdı.
Sahilin bir kafesinde buluşma noktasında Yeşim ile Koray arabadan indiklerinde sıcak bir yaz sonu rüzgârı yüzlerine vurdu. Deniz, köpük köpük kıyıya vuruyordu. Onların geldiğini gören Gül ayağa kalktı; önce Yeşim'e sarıldı, sonra Koray'a.
"İyi ki geldiniz ya," dedi Gül, gözleri hafif dolarak.Yeşim, onu kolundan tutup kendine çekerken gülümsedi:
" Canım yalnız değilsin heralde masada iki fincan var." dedi, şaşkınlıkla Gülü anlamaya çalışırcasına Yeşim. Gül'ün o anda gözlerinin içi parlar ve kocaman muhteşem büyüleyici gülümsemesiyle ikisine de bakarak durumu açıklamak ister.
" Artık yalnız değilim çünkü..." dediğinde Yeşim'in tam o anda jetonu düşer ve kısa bir çığlıkla mutluluktan yerinden fırlar. " Oha Gül yoksa düşündüğüm kişi mi? Gerçekten mi Gül o şimdi burada mı, tanışacak mıyız artık!?" diyerek şaşkınlık geçirir. Gül gülümseyerek karşılık verir.
" Evet, gerçekten burada ve sonunda sizi tanıştıracağım için bende mutluyum canlarım." Muhabbetten bir haber Fransız kesilen Koray ise duruma el atarak şaşkınlıkla ard arda sorularını sorar.
" Kim o ya? Kim geldi, ne oluyor kızlar? Kimle tanışacağız Gül?" diye söylendiği sırada Yeşim, gözlerini belertip Kora'ya açıklık getirir. " Ben sana sonradan herşeyi anlatacağım aşkım. Bekle sen." dedi ve kestirip attı.
" Eee eniştem nerede şimdi nereye gitti?" diye heyecanla soran Yeşim, meraklı küçük bir kız çocuğundan farksızdı. Gül, tatlı gülümsemesiyle karşılık verdi.
" Sakin ol Yeşim, burada. Lavobaya ellerini yıkamaya gitti. Birazdan gelir zaten. " dedi.
" Neyse ya bekleriz bizde. Bunca yıl bekledik şimdi de beklesek çok mu sanki. Onu bunu bırak da ben seni çok özledim Gülüm ya..." dedi.
Tam o sırada, kafeye doğru yürüyen bir gölge beliriverdi
- Yalnız ona birtek ben "Gülüm" derim diyerek tepkisini koyan kişi daha ilk dakikadan nefeslerini kesmişti. Gül dudaklarını ısırdı, bir an nefesi kesildi. Gölge yaklaşırken rüzgâr Gül'ün saçlarını uçurdu, ona eşlik eder gibi...Siyah tişörtü, geniş omuzları, karanlık gözleriyle... Aslan.
Koray'ın kaşları önce şaşkınlıkla kalktı.Yeşim nefesini tuttu.Gül ise, kalbi göğsünün içinde bir kuş gibi çırpınırken, usulca ayağa kalktı.
Aslan yanlarına geldiğinde derin, sakin bir sesle, sadece Gül'e bakan bir ifadeyle
"Geldim," dedi.
Gül, yutkundu...Ve nihayet yıllardır sakladığı sırrı söyledi:
- "Size birini tanıştıracağım... Bu... benim sevgilim. Aslan. Ama ben ona Kara derim."
Yeşim'in gözleri büyüdü ama yüzünde hızla bir sıcak gülümseme belirdi.Koray bir an dondu, sonra şaşkınlıkla elini uzattı.
- "Vay be... Bizim Gül'ün sırrı bu muymuş?"
Aslan elini sıktı, gözleri kararlı:
- "Evet. Biraz geç oldu tanışmamız... ama sonunda buradayım."
- " Sonunda yabancı numara eniştecim seninle tanışmaya canı gönülden istiyordum. Çok şükür bu da oldu" dedi ve gülümsedi Yeşim.
517🥀
Gül, ikisinin yanında dururken ilk kez yüklerinden tamamen kurtulmuş gibiydi.Sanki, içinde yıllardır sakladığı kapalı bir defter açılmıştı.
Bir süre sonra masada kahkahalar yükselmeye başladı. Yeşim, balayından komik hikâyeler anlatıyor; Koray, dalga geçmekten geri durmuyordu.Aslan, başta mesafeli dursa da, Gül'ün omzuna koyduğu el her şeyi yumuşattı.
Yeşim hafifçe eğilip Gül'e fısıldadı:
- " Ben biliyordum ki..." diyerek gözlerinin içinin parlamasıyla Güle karşı gülümser iken kocası Koray'a mahur gözlerle süzüyordu. Koray, buna şaşırsa da tavizini bozmadan Aslan ile tanışmaya devam etti. Güle dönerek küçük ve tatlı bir sitemde bulundu.
- Bunu bizden niye sakladın Gül, daha doğrusu benden?" diyerek karısı Yeşime'de lafını esrigememişti.
Gül yanıtladı:
- "Korktum... kaybetmekten, bozmaktan, anlatırsam büyüsü dağılacak sandım."
Aslan bunu duydu, başını yana eğdi ve Gül'ün elini sıkıca tuttu.
- "Dağılmaz. Sen izin vermediğin sürece hiçbir şey dağılmaz."
Ama tam o sırada Koray'ın Gül'le bir şakasına Aslan'ın göz ucuyla bakışı...Gül'ün de hemen fark etmesi...O kıskançlık kıvılcımı...O sezonun ilk ateşi gibiydi.
Gül hafifçe yanıt etti Aslan'a fısıldayarak:
- "Kara... sakin."
Aslan ise dudaklarının kenarıyla belli belirsiz bir gülümseme bıraktı:
- "Ben sakinim. Sadece dikkatliyim."
Masadaki kahkahalar gitgide çoğaldıkça Aslan'ın bakışları ufak ufak sertleşmeye başlamıştı. Koray'ın, Gül'ün eski bir hikâyesini anlatırken onun koluna hafifçe vurması...Gül'ün de gülmekten nefesinin kesilmesi...
Aslan'ın içindeki o tanıdık gölge adım adım büyüdü.
Yeşim hemen fark etti elbette.Yıllardır arkadaşlık refleksiyle, yumuşatıcı bir gülümsemeyle Aslan'a döndü:
- "Kara, rahat ol... Koray'ın tek sevdiği kadın benim. O da beni zaman zaman delirtiyor zaten."
Aslan küçük bir baş selamı verdi ama gözleri Gül'ü bırakmadı.Gül, masanın altında Aslan'ın elini tuttu.Parmaklarının arasına sıkışan güvende olma hissi, bir anda o kıskanç gölgeyi yatıştırdı.
"Ben iyiyim," dedi Aslan, ama sesi sadece Gül'e dönüktü.Sanki kalabalık yokmuş gibi.
Gül, hafifçe gülümsedi ona.O an masadaki herkes anladı:Bu iki insan arasında dışarıdan görünenden çok daha derin bir bağ vardı.
Kafeden çıktıklarında deniz geceyi içine çekmişti.Kumsaldan hafif yosun kokusu, esintiden biraz serinlik...Yeşim ile Koray önden yürürken, Gül ve Aslan arkada kendi ritimlerinde ilerliyordu.
Aslan birden durdu.Gül de otomatik olarak durdu.
- "Bir şey soracağım," dedi Aslan, gözleri karanlıkta daha bile koyu görünüyordu.
- "Sor."
Aslan, Gül'ün çenesinden tutup yüzünü kendine çevirdi. Yakın... tehlikeli yakın.
- "Koray... yıllardır hayatında. Seni korumuş belli ki. Ona güveniyorsun. Ona gülerken gözlerinin içi parlıyor. Bu beni rahatsız etmiyor diyemem."
Gül hafifçe kaşlarını kaldırdı, bir adım daha yaklaştı.
- "Kara... ben seni sakladım. Çünkü seni kaybetmekten korktum. Şimdi sen beni bir başkasına güldüğüm için mi kırıyorsun?"
- "Hayır," dedi Aslan, sesi daha derinden. "Sadece... seni biriyle paylaşmayı öğrenmeye çalışıyorum."
Gül gülümsedi, ama o masum ve ince gülüş değildi.Daha çok, "seni anlıyorum ama saçmalıyorsun" gülüşüydü.
Parmaklarını Aslan'ın yanak çizgisine sürüp fısıldadı:
- "Ben seni kimseyle paylaşmıyorum ki. Kıskanıyorsan söyle de beraber kıskanalım."
Aslan'ın dudaklarında istemsiz bir gülümseme belirdi.Gül'ün alnına minik bir öpücük bıraktı.
- "Delisin sen..."
- "E sen de Kara'sın işte."
Önden yürüyen Yeşim, arkaya dönüp ikisini izledi.Koray omzuna dokununca başını yana eğdi.
- "Biliyor musun... Gül sonunda gerçekten mutlu olmuş."
Koray onayladı:
- "Kara'ya ilk bakışta bir ürktüm ama... Gül'e bakışı... baya net."
Yeşim hafifçe gülerek fısıldadı:
- "Gül'ü kaybetmekten ölümüne korkuyor."
- "Gül de onu kaybetmekten..." diye tamamladı Koray.
Bir süre sessizlik oldu.
518🥀
Sonra Yeşim döndü, kıkırdadı:
- "Ama Kara kıskanç çıkacak belli."
- "E Gül de inatçı. Güzel kavga eder bunlar."
İkisi de gülmeye başladı.
Kafeden çıktıklarında hava çoktan kararmış, sahilin ışıkları suya ince ince yansımıştı.Dalgaların sesiyle karışan bir yaz sonu serinliği herkesin tenine doluyordu.
Gül yürürken bir ara geriye dönüp baktı.Aslan ile Koray yan yana yürüyordu ama aralarında belli belirsiz bir gerilim vardı.Sanki ikisi de konuşmadan birbirini tartıyordu.
Yeşim, Gül'ün koluna girip hafifçe dürttü.
- "Kız... bu adamın bakışı çok başka. Seni nasıl seviyor öyle."
Gül hafifçe gülümsedi, usulca cevapladı:
- "Hem öyle, hem inatçı. Dünyayla kavga eder ama bana gelince... başka."
Yeşim, "Belli oluyor," dedi. Ama sonra gözleri küçüldü.
- "Sadece Koray'la birbirlerini çözememiş gibiler. Hissediyorum."
Gül'ün yüzüne ince bir endişe gölgesi düştü.Kara'nın yüzünde belli belirsiz bir gerginlik vardı.Yeşim bunu ilk fark eden oldu.
- " Aslan... her şey yolunda mı?"
- "Yolunda," dedi Aslan, bakışlarını Koray'dan kaçırmadan. "Sadece... alışıyorum."
Koray kaşlarını kaldırıp küçük bir gülümsemeyle Gül'e döndü:
- "Senin yüzünden mi böyle kasıyor bu adam?"
Aslan'ın çenesi hafifçe gerildi.Gül masanın altında Aslan'ın dizine dokundu.O dokunuş, bir kaya gibi sertleşmiş yüzünü biraz yumuşattı.
Gül sessizce fısıldadı:
- "Kara... boş ver. O bizim deli Koray. Böyle konuşur."
Aslan, Gül'ün elini avuçlayıp hafifçe sıktı.Sesini alçaltarak:
- "Kimseye bir şey demiyorum. Sadece seni böyle yıllardır sahiplenen birini görmek... değişik."
Yeşim hemen araya girdi:
- "Aslan, Koray onu sahiplenmez. Gül bizim canımızdır ama kimsenin malı değildir. Biz onu sadece severiz."
Aslan, Yeşim'in bu sert ama sıcak sözünü duyunca başıyla onayladı.
- "Haklısın. Kusura bakma."
Ama Gül biliyordu... Onun içindeki kıskançlık ateşi yeni yeni yanıyordu.
Sahil kafenin ışıkları sarıya dönmüş, masaların üzerinde sessiz bir loşluk başlamıştı. Dört kişi hâlâ oturuyor, ama konuşmalar artık daha yumuşak, daha ağır akıyordu. Gül, masaya doğru yaslanmış, bir an dalıp giden Aslan'ı izliyordu.
Bir noktada Koray sessizliği bozdu.
- "Gül, vallahi şaşkınım ha. Biz yokken neler olmuş neler..."
Aslan başını çevirip ona baktı. Ses tonu kararlı ama hafif sertti:
- "Şaşırmanız normal. Gülüm böyle şeyleri kolay anlatmaz."
Koray, Aslan'ın sesindeki sahiplenmeyi duydu.Kaşları hafif kalktı.
- "Doğru. Ama biz de onun ailesiyiz."
Aslan durdu.Bir anlık sessizlik.Sonra yumuşayan bir bakış:
- "Biliyorum. Zaten bu yüzden buradayım."
Gül içinden "oh" çekti.
En azından ilk buzul çözülüyordu.
Bir süre sonra Koray esnedi.
- "Biz kalkalım mı? Jetlag çarpıyor resmen."
Yeşim ve Koray sarılarak uzaklaşırken, geriye iki kişi kaldı: Gül ve Kara.
Gül, sahile doğru baktı.
- "Biraz yürüyelim mi?"
Aslan hiçbir şey demeden elini uzattı.Gül'ün parmakları onun parmaklarına değdiği anda içinden bir ürperti geçti.
Sahil boyunca yürürlerken gecenin dalga sesi, ikisinin adımlarına eşlik ediyordu.Ay, Gül'ün saçlarına vuruyor; Aslan ara ara ona bakıp nefesini tutuyordu.
Bir süre sonra Aslan durdu.Gül'e döndü.
519🥀
- "Bir şey soracağım."
Gül yutkundu. "Sor."
- "Koray ve sen... Bu kadar yakınken... beni ondan saklaman... onun yüzünden mi?"
Gül durdu. Bir adım Aslan'a yaklaştı.
- "Hayır Kara. Seni kimseden saklamadım. Sadece... seni ne kadar sevdiğimi... ne kadar bağlandığımı... kimsenin bilmesini istemedim. Bir şeyi ne kadar anlatırsam... o kadar kaybetmekten korktum."
Aslan'ın nefesi bir anlığa kesildi.Gül'ün yanaklarını iki eliyle tuttu.
- "Ben kaybolmam," dedi. "Sen beni itmedikçe, benden vazgeçmedikçe... kaybolmam."
Gül'ün gözleri doldu.
- "Biliyor musun? Bazen çok sert duruyorsun... ama ben o sertliğin içindeki adamı görüyorum."
Aslan başını eğdi, alnını Gül'ün alnına yasladı.
- "Sadece seni korumaya çalışıyorum."
- "Biliyorum."
Gül bir adım geri çekilip ona baktı.Aşk, kıskançlık, korku ve güven... hepsi aynı anda yüzlerinde dolaşıyordu.
Gül, sessizce mırıldandı:
- "Kara... bugün kıskandın. Hissettim."
Aslan hafifçe gülümsedi, omuzlarını kaldırdı.
- "Belki. Biraz."
- "Biraz mı?" diye güldü Gül.
- "Tamam..." Aslan derin bir nefes verdi. "Seni Koray'la böyle rahat görünce... bir an... beni bu dengeye almayacaklarını düşündüm."
Gül hemen onun ellerini tuttu.
- "Sen benim hayatımın en derin yerindesin Kara. Bugün seni ona tanıttım. Bu benim için çok şey demek."
Aslan Gül'e baktı, gözlerinde kısa bir sızlama:
- "Benim için de."
Sonra elini Gül'ün beline sardı.Sanki tüm geceyi, bütün ayrılık ihtimallerini, bütün korkuları susturmak ister gibi...
Ve o gece, sahilde ilk kez öyle bir sarıldılar ki,ay bile onları izliyor gibiydi.
Kafile Gül'ün evinin bulunduğu sokağa geldiğinde herkes hafif yorgun ama mutlu görünüyordu.Yeşim ile Koray arabaya dönerken Gül onları sarılıp uğurladı.
Evlerin ışıkları sokağa sarı bir huzur veriyordu.Gül, kapısının önünde durduğunda Aslan sessizce onu izliyordu.
Gül, hafif bir kahkaha attı.- "Ne oldu Kara? Bir şey diyeceksin belli."
Aslan yaklaşarak elini Gül'ün beline koydu.Sesi, gecenin en derin yerinden çıkan bir fısıltı gibiydi:
- "Koray'ı pek sevmedim."
Gül şaşkınlıkla:- "Neden? Ne yaptı ki?"
Aslan başını yana çevirdi, dudaklarında hafif bir sıkılma.
- "Sana fazla yakın konuşuyor. Fazla rahat. Fazla... umursar gibi."
Gül'ün gözleri büyüdü.Sonra istemsizce gülümsedi.
- "Kara... o benim kardeşim gibi. Hem Yeşim'le evli artık."
Aslan, "Biliyorum," dedi.Ama sesi hâlâ içten kıskanç bir tını taşıyordu:- "Yine de... dikkat edeceğim."
Gül, ona doğru bir adım attı.Ikisinin arasındaki mesafe neredeyse yok oldu.
- "Kıskandın mı yoksa?"
Aslan'ın gözlerinde karanlık bir parıltı:
- "Seni kıskanmayacak adam henüz doğmadı Gül."
Bir adım daha.
Gül'ün sesi titredi:
- "Peki ben... seni kıskansam?"
Aslan gülümsedi.- "Yakışır."
Gül kahkaha attı ama hemen sustu; çünkü Aslan onu kendine çekip alnına hafif bir öpücük bıraktı.
- "Ben seni saklamadım Gül. Sen beni sakladın. O yüzden... alışık değilim böyle kalabalığa."
Gül'ün içi acı-tatlı bir duyguya kapıldı.Haklıydı.
- "Alışırsın. Onlar benim ailem... seni de sevecekler."
Aslan başını salladı.- "Sen iste, ben dağ bile alırım sırtıma."
Gül gülümsedi.Bu adamın sevgisi hem sığınak hem yangındı.
Sahilin ortasında, iki fener ışığı arasında durdular.Rüzgâr Gül'ün saçlarını Aslan'ın yüzüne doğru savuruyordu.Aslan bir anda Gül'ü belinden kavradı, kendine doğru çekti.
Gül şaşırdı:
- "Ne oldu?"
- "Ben seni böyle... tam böyle... yerinde seviyorum," dedi Aslan.
Gül başını Aslan'ın göğsüne yasladı.Kalbinin ritmini duyuyordu.Kararlı. Ağır. Güçlü.
- "Ben de seni işte böyle seviyorum Kara."
Sahil kafesinden ayrıldıklarında gökyüzü mora dönmüş, deniz kıyıya ağır ağır vuruyordu. Yeşim ile Koray arabalarına doğru yürürken hâlâ gülüyordu. Aslan ise, Gül'ün elini tutmuş ama bakışlarında bir gölge saklıydı.
520🌹
Gül, yürürken onun yan yan bakışını yakaladı.Kaşları hafif çatıldı.Bir şey olduğunu anlamıştı.
- "Kara... neyin var?"
Aslan önce sustu. Parmakları Gül'ün parmaklarını sıkarken yürüyüşünü yavaşlattı. Sonra durdu.Rüzgâr saçlarını geriye savuruyordu.
- "Koray sana fazla mı yakın?"
- "Ne?!"
- "Gördüm. Seni öyle güldürdü ki... sanki ben yanında yokmuşum gibi."
Gül'ün içinden hem şaşkınlık hem hafif bir öfke geçti. Adımını ona doğru attı, boynunu uzatıp gözlerine baktı.
- "Koray benim çocukluk arkadaşım. Kardeş gibi."
- "Kardeş gibi olan çok kişi gördüm ben."
- "Kara!"
Aslan'ın gözleri karanlıktı ama kırılgan bir yerden bakıyordu.Sanki yedi yıldır göğsünde sakladığı bütün korkular aynı anda yüzeye çıkmıştı.
Gül derin bir nefes aldı.Ona kızmadı.Kırılmadı.Çünkü Aslan'ın kıskançlığı sahiplenmekten değil, kaybetmekten doğuyordu.
Usulca elini Aslan'ın yanaklarına uzattı.
- "Ben seni seçtim. Yedi yıldır da senden vazgeçmedim. Koray'ın, Yeşim'in... kimsenin buna gölgesi bile düşmez."
- "Biliyorum... ama seni kaybetmek fikri, Gül... nefesimi kesiyor."
Gül, onun göğsüne yaslandı.Aslan kollarını doladı, alnını Gül'ün saçlarına bastırdı.
Bir süre sessizlik...Sadece denizin sesi...Ve kalplerinin aynı ritimde atışı.
Sonra Gül usulca fısıldadı:
- "Kara..."
- "Efendim?"
- "Bir daha beni Koray'a güldüm diye kıskanırsan... seni gerçekten kızdırırım."
Aslan gülümsedi. Küçük ama çok tehlikeli bir gülümseme.
- "Seni kızdırman bile güzel olur."
Gül dudaklarını büzdü, ona hafifçe vurdu.Aslan kahkaha attı ve bileğini tutup kendine çekti.
- "Mikrop musun sen?"
- "Evet. Senin mikrobun."
- "Hiç geçmesen de olur."
Tam bu sıcaklık içlerini sararken yan taraftan Yeşim'in sesi yükseldi:
- "Ooo! Biz gidiyoruz çocuklar! Siz böyle devam ederseniz eve gitmeniz sabahı bulur!"
Koray camdan el sallıyordu.Gül kahkaha attı.Aslan, Yeşim'in laflarına karşı sadece kaş kaldırdı.
Araba uzaklaşınca Aslan tekrar Gül'e döndü.
- "Eve gidelim mi?"
- "Nereye?"
- "Benim eve."
- "Neden?"
Aslan başını eğdi, Gül'ün beline dokundu.
- "Çünkü seni yedi yıldır saklamak zorunda kaldım. Ve seni eve götürmek istiyorum, bu akşamın tam olması için."
Gül'ün kalbi hızla çarptı.Ama korku değildi bu.Güven... özlem... tamamlanmışlık...
- "Gidelim," dedi sessizce.
Aslan elini tuttu, birlikte arabaya doğru yürüdüler. .Ve o anda sokakta bir ses... Tam içeri gireceklerdi ki sokak başından birinin seslenişi geldi:
- "Gül!"
Gül bir anda irkildi.Aslan başını kaldırıp gelen kişiye döndü.Adımlar yaklaşınca yüzü ortaya çıktı:
Tuna.
Gözleri Gül'de, sonra Aslan'da.
Aslan'ın kaşları hemen çatıldı.Gül'ün nefesi kesildi.
Yedi yılın sessizliğine başka bir gölge daha karışıyordu.
521🥀
Yeşim ve Koray arabaya binip uzaklaşırken sahilin akşam rüzgârı daha da serinlemişti. Güneş, denizin üzerinde yavaşça batıyor; turuncu ile morun her tonunu gökyüzüne serpiyordu.Gül, Aslan'ın yanında huzurla yürürken, onun sessiz ama güçlü varlığı içini ısıtıyordu.Tam "oh be, bugün hiçbir şey bozamaz bu akşamın tadını," diye düşünürken...
Bir gölge, bir adım sesi, bir nefes...Ve ardından keskin bir ses:
- "Demek... doğruymuş."
Gül durdu.Aslan'ın omuzları hafifçe sertleşti.Önlerinde duran kişi nefes nefese, öfkesini saklamaya çalışmadan bakıyordu: Tuna.
Gül, şokla bir an geriye çekildi. Aslan hemen onun önüne geçti ama Gül eliyle onu durdurdu.Bu yüzleşme kaçınılmazdı.
Tuna'nın gözleri, Gül'ün elini tutan Aslan'ın eline kaydı.O bakış... kırılmış, kızmış, kıskanmış, hatta biraz da geç kalmış bir erkeğin bakışıydı.
- "Bunca zaman..." dedi Tuna, sesi çatallı.
- "Bunca zaman bana bir şey söylemedin. Sırf ben uzaklaştım diye mi? Yoksa... zaten hep böyle miydi?"
Gül başını kaldırdı.Yıllardır hep kendini geri çekmişti; Tuna'yla, onun duygularıyla, onun karmaşasıyla uğraşmıştı.Artık geri çekilmek yoktu.
Sertçe nefes aldı, Aslan'ın kolunun yanından bir adım öne çıktı.
Gül'ün Dili Nihayet Bıçak Keskinliğinde
- "Tuna, önce bir sakin ol," dedi Gül, sesi buz gibi sakindi.Ama Tuna susturulacak gibi değildi.
- "Sakin mi olayım? Sen bana hiçbir şey anlatmadın Gül. Ben... ben seni yıllardır tanıdığımı sanıyordum!"
Gül, hafifçe güldü. Acı bir gülüştü bu.
- "Beni tanıdığını sen sandın Tuna. Ben sana hiç kimseye anlatmadığım şeyleri anlatmazdım zaten. Buna sen de dahilsin."
Tuna, yaralanmış gibi geri çekildi.
- "Yani ben... hiçbir şey miydim?"
Gül gözlerini kısmadan, kaçmadan, saklanmadan cevap verdi:
- "Hayır, sen bir şeydin. Ama benim olmayan bir şeydin. Ve ben artık olmayan şeyler için kendimi tüketmiyorum."
Tuna öfkelendi:
- "Bu adam kim peki?! Kaç yıldır var Gül? Benden neyi sakladın? Neden? Neden bana güvenmedin?!"
Gül'ün yüzü ciddileşti.Sivri diliyle gerçek darbesi şimdi geliyordu.
- "Senin kaldırabileceğin bir gerçek değildi Tuna. Çünkü sen benim duygularımı bile kaldıramadın ki."
Tuna'nın gözleri büyüdü.
Gül devam etti, adeta yılların yükünü üzerinden fırlatıyormuş gibi:
- "Sen beni hep yarım tanıdın. Hep 'Gül bir gün büyür, anlarsam anlatır,' diye bekledin. Ama ben büyüdüm, değiştim. Sen hâlâ aynı yerde kaldın."
Tuna, sesi titreyerek:
- "Ben... seni hiç böyle görmemiştim."
Gül kaşlarını kaldırdı, dudaklarında alaycı bir gölge belirdi.
- "Çünkü ben artık kendimi saklamıyorum Tuna. Ne senin duygularından, ne insanların beklentilerinden, ne de geçmişimden. Aslan benim hayatım. Anladın mı? Saklamadım... sadece sana açıklamak zorunda hissetmedim. Çünkü sen bana sorumluluk değil, yük oldun."
Bu söz, Tuna'ya bir tokat gibi çarptı.
Tuna, gözlerini kaçırdı, yutkundu.
- "Demek... böyle düşünüyorsun."
Gül hiç tereddüt etmeden:
- "Evet. Aynen böyle düşünüyorum. Ve bugün ilk kez... kendimi üstün hissediyorum Tuna. Çünkü bu kez geride bırakan ben oldum."
Aslan, Gül'ün omzuna usulca dokundu.Koruma değil, gurur dokunuşuydu.Hiç araya girmedi, çünkü Gül'ün kendi savaşını vermesine izin veriyordu.
Tuna, son kez Gül'e baktı.Bir şeyler demek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi.
- "Peki... o zaman... Mutlu ol," dedi kısık bir sesle.
Gül başıyla selam verir gibi yaptı.
- "Ben zaten mutluyum. Artık."
Tuna yavaşça arkasını dönüp sahilin karanlığına karışırken Gül derin bir nefes verdi.Aslan, bir adım yana gelip onu yanından çekti ve sessizce sarıldı.
- "Çok iyi konuştun," diye fısıldadı.
Gül hafifçe güldü:
- "Bazen gerekirse ben de keskin olurum Kara."
Aslan'ın dudaklarındaki gururlu gülümseme karanlıkta bile belli oluyordu.
Aslan'ın güçlü kolları Gül'ü sararken, sahilin serin esintisi ikisinin arasından süzülüp gitti. Gül, Tuna'nın uzaklaşan adımlarını duymuyordu artık; duydukları yalnızca Aslan'ın göğsünde atan ağır ve sakin bir kalpti.
Bir süre konuşmadılar.
Güneş tamamen batmış, denizle gökyüzü arasındaki çizgi geceye teslim olmuştu. Ufukta sadece şehrin birkaç uzağı yakan parıltı kalmıştı.
Aslan, Gül'ün saçlarının arasına yüzünü gömdü.Kokusu, sessizliği, az önceki cesareti... hepsi bir bütün hâline gelmişti.
- "Sen böyle konuşunca..." dedi Aslan, sesi kalın ve alçak, "içimden biri çıkıp seni öyle bir gururla izliyor ki, tarif edemem."
Gül başını geri çekip yüzüne baktı.Gözleri hâlâ parlıyordu; öfke değildi bu, kabullenişin ve rahatlamanın parıltısıydı.
- "Yıllardır ilk defa kendimi hafif hissediyorum," dedi Gül.
- "Tuna'ya söylemem gereken şeyleri yıllar önce söylemeliydim belki de."
Aslan hafifçe gülümsedi.
- "Zamanı şimdiymiş. Bence doğru anı seçtin."
Gül iç çekti.
- "Tuna'yı kırmak istemezdim. Ama... bazen kırılmak insanın kaderidir Aslan. Kaç kez kırıldığımı saymıyorum bile."
Aslan, Gül'ün yanaklarının iki yanına ellerini koydu ve onu kendisine çevirdi.
522🥀
- "Sen bugün kim olduğunu gösterdin," dedi.
- "Benim yanımda güçlü olman gerekmiyor Gül. Zayıf olsan da yanındayım. Ama güçlü hâlini görmek... ayrı bir şey."
Gül, Aslan'ın gözlerinde öyle bir derinlik buldu ki...Sanki yılların dalgası bir anda durulmuştu.
- "Ben senin yanında her hâlimle varım Kara," dedi sessizce.
Aslan'ın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.Eğildi, Gül'ün alnına uzun bir öpücük bıraktı.Kendine saklar gibi, sahiplenmeden... ama aitlik kokan bir öpücük.
Tam o an, sahilin diğer ucundan hafif bir müzik sesi geldi.Birileri ateş yakmış, gitar çalıyordu.
Gül, Aslan'ın koluna dokundu.
- "Biraz yürüyelim mi?"
- "Nereye istersen."
Sahilde yan yana yürürken, Gül ara sıra dalgaların üzerine ayağını uzatıyor, Aslan da onun attığı her adımı sessizce takip ediyordu.
Bir noktada Aslan durdu.
- "Gül..." dedi, derin bir nefes alarak.
- "Tuna'nın söylediği hiçbir şey seni sarsmadı. Ama bilmek istiyorum... sen gerçekten hazırsın, değil mi?"
Gül ona döndü, gözlerinin içine baktı.
- "Hazırım. Çünkü ilk defa biri beni olduğu gibi kabul ediyor."Bir adım daha yaklaştı.
- "Seni seçtim, Kara. Büyük cümlelere gerek yok. Hayatımın en sade gerçeği sensin."
Aslan'ın bakışları yumuşadı; sanki içinde bir şey çözülmüş, yıllarca taş gibi duran bir parçası yerinden oynamıştı.
- "O zaman," dedi Aslan, Gül'ün parmaklarını nazikçe kavrayarak,"hikâyenin bu bölümünde benimle yürü."
Gül gülümsedi.Sahilin rüzgârı saçlarını savururken, onun yanında yürümek hiç bu kadar doğru gelmemişti.
İkisi birlikte karanlığın içine doğru adımlarken, arkalarında yalnızca dalgaların sesi kalıyordu.
Ve Gül ilk kez, geçmişe bakma ihtiyacı duymadan ilerliyordu.
Sahil boyunca yürümeye devam ederlerken, gecenin serinliği biraz daha kendini hissettirmeye başlamıştı. Gül, omzuna düşen rüzgârı umursamadan yürüdü; çünkü Aslan'ın varlığı, herhangi bir soğuktan daha ağır, daha sıcak bir sığınaktı.
Bir noktada Aslan durdu.Sessizce denize baktı.Gül de onun yanına gelip aynı yöne çevirdi bakışlarını.
Dalgalar, ay ışığı altında metalik bir parıltıyla kıyıya vuruyor; her vuruş sanki günün bütün gerginliğini yıkayıp götürüyordu.
Aslan, Gül'e bakmadan konuştu:
- "Bugün... başka bir yüzünü gördüm."Ses tonu sakin ama içinde hafif bir şaşkınlık vardı.
- "Bu kadar keskin, bu kadar açık konuştuğunu... sanırım ilk kez gördüm."
Gül hafifçe başını salladı.
- "Benim de ilk kez bu kadar net olduğum bir an oldu."
Aslan, onu yan gözle süzdü.
- "Korktun mu?"
Gül, gülümsedi.
- "Evet. Hem de çok. Ama korktuğum şey Tuna değildi. Kendi içimdekilerdi."
Aslan tam o anda ona tamamen döndü.Bakışı ağırdı; sanki Gül'ün omuzlarından yükleri tek tek indiriyordu.
- "Korkularını bana anlatmak zorunda değilsin," dedi. "Ama bil... senin yanında duran bir adamım ben. Kaçan değil."
Gül'ün boğazı düğümlendi.Küçük bir nefes alıp gözlerini yere indirdi, sonra tekrar kaldırdı.
- "Ben hiçbir zaman biri tarafından tüm hâlimle sahiplenilmedim Aslan," diye fısıldadı.
- "Ya yarım kaldım ya görmezden gelindim. Bana 'yanındayım' diyenler bile... bir gün çekip gitti."
Aslan bu sözler üzerine kaşlarını hafifçe çattı.Yaklaştı.O kadar yaklaştı ki, Gül onun nefesini hissedebiliyordu.
- "Ben gitmem."
Söz değil, yemin gibiydi.
523🥀
Gül, bir an için gözlerini kapattı. Aslan'ın sesi, denizin sesiyle karışıp kalbine işliyordu.Gözlerini tekrar açtığında Aslan hâlâ oradaydı; hiç kıpırdamadan, hiç kararsızlık göstermeden.
- "Aslan... bugün Tuna'yla konuşurken içimde bir şey koptu. Yıllardır taş gibi duran bir şey."Gül derin bir nefes aldı.
- "Ve ilk kez... geçmişi geride bırakmaya hazırım."
Aslan'ın bakışları yumuşadı, ama içinde hâlâ bir ateş vardı.Elini kaldırdı, Gül'ün yüzüne dokundu. Baş parmağı Gül'ün yanağında yavaşça dolaştı.
- "O zaman geçmişi boş ver," dedi.
- "Bugün burada, bu sahilde... yeniden başla."
Gül, dudaklarının titrediğini hissetti.
- "Seninle mi?"
Aslan gözlerini kısmadan, karanlığın içinden ona doğru eğildi.
- "Senin yanında. Sen neredeysen orada başlarım."
Gül'ün kalbi hızlandı.Aslan'ın sözleri, dokunuşu, bakışı... hepsi bir araya gelip Gül'ün yıllardır sakladığı güven isteğini yavaşça çözdü.
Bir adım daha yaklaştı.Aslan da geri çekilmedi.
Aralarında artık rüzgâr bile yoktu.
Gül, cesaretini toplayıp Aslan'ın göğsüne hafifçe dokundu.Aslan onun elini avucunun içine aldı ve karanlıkta bile belli olan bir gülümsemeyle aşağı eğildi.
- "Gül..." dedi fısıltıyla.
- "İzin verirsen... yanına sadece eşlik etmem. Sana iyi gelirim."
Gül'ün nefesi kesildi.Bu cümlenin ağırlığı, sahilin tüm sessizliğini bastı.
- "İzin veriyorum," dedi Gül.Sesi titrekti ama kararlıydı.
- "Uzun zamandır ilk kez... birine izin veriyorum."
Ve Aslan, Gül'ü kendine çekip alınlarına hafifçe yasladı.Dalgalar vuruyor, gece ağırlaşıyor, dünya ikisini kendi ritminde sarmalıyordu.
Bu an, ikisinin arasında sessiz bir anlaşma gibiydi.Sözsüz.Gösterişsiz.Ama gerçek.
Aslan, Gül'ün saçlarına dokundu.
- "O zaman Gül... buradan sonrası bizim hikâyemiz."
Gül gözlerini kapattı.
- "Evet Kara. Bizim."
Sahilin karanlığı yavaş yavaş derinleşirken, ikisinin arasında oluşan yakınlık daha da yoğunlaştı. Gül, Aslan'ın alnına yaslanmış hâlde bir süre hiç konuşmadı. O sessizlik... hem güven veriyordu hem de bir şeylerin başladığını haber veren o tatlı ürpertiyi taşıyordu.
Aslan, Gül'ün saçlarının arasından yüzünü hafifçe kaldırdı ve ona dikkatle baktı.Bakışı sakindi; ne acele eden bir adamın telaşı vardı gözlerinde ne de kararsız birinin geri çekilişi.Temiz, net ve ağırdı.
- "Bir şey söylemek istiyorum," dedi usulca.
Gül kaşlarını hafifçe kaldırıp ona döndü.
- "Söyle."
Aslan bakışlarını bir an denize, sonra tekrar Gül'ün gözlerine çevirdi.
- "Ben kolay açılan biri değilim. Kolay güvenen biri de değilim. Ama... senden başka hiç kimseye böyle yaklaşmadım."
Gül'ün kalbi bir an durup sonra hızla çarpmaya başladı.
Aslan sözlerine devam etti:
- "Sanki yıllardır hayatımın kenarında duran bir parça vardı. Boşluk gibi... eksik gibi... ama kendime bile itiraf edemediğim bir parça. Sen o parçanın adı oldun Gül."
Gül'ün nefesi kesildi.
- "Ne zaman?" diye sordu kısık bir sesle.
- "Ne zaman fark ettin?"
Aslan hafif bir tebessümle başını eğdi.
- "Seni ilk gördüğüm anda değil... sanma. Sanıldığı kadar şiirsel değilim."Gül hafif güldü.Aslan devam etti:
- "Ama seni ilk dinlediğim anda. Bir cümlen var ya..."
Gül merakla başını kaldırdı:
- "Hangi cümlem?"
Aslan, ona bir adım daha yaklaştı.
- "Herkes konuşurken bir şey saklar. Ama ben saklamıyorum, demiştin. O an... bir şey içimde yerinden oynadı."
Gül, o cümleyi söyleyip söylemediğini bile hatırlamıyordu.Ama Aslan'ın hafızasında öyle bir iz bırakmıştı demek ki...
- "Aslan..." dedi Gül, gözleri dolmadan hemen önce.
- "Ben... hiç kimse için böyle hissetmedim."
Aslan başını iki yana salladı.
- "Hissetmek zorunda değilsin. Kıyaslamak zorunda da değilsin. Biz geçmiş değiliz Gül."Elini, Gül'ün çenesinin altına koydu.
- "Biz bugün başladık."
Gül'ün dudağının kenarında hem hüzün hem huzur karışımı bir gülümseme belirdi.
- "Bugün başladık," diye tekrarladı.
Aslan onu elinden tuttu.
- "Gel."
Kumların üzerine doğru yürüdüler.Sahilde kimsenin olmadığı bir köşeye vardıklarında Aslan montunu çıkarıp kumlara serdi.
- "Otur," dedi tatlı bir ciddiyetle.
524🥀
Gül oturdu, Aslan da yanına geçti.Rüzgâr saçlarını savuruyor, dalgaların sesi ritmik bir arka plan gibi çalıyordu.
Bir süre konuşmadan denizi izlediler.
Sonra Gül sessizliği bozdu:
- "Aslan... Tuna'nın söyledikleri seni rahatsız etmedi mi? Bir şey söylemedin ama..."
Aslan'ın yüzünde hafif bir karanlık belirdi.
- "Rahatsız oldum."Doğrudan söyledi. Kaçmadan, saklamadan.
- "Ama onun için değil. Senin canın yanar diye."
Gül'ün gözleri büyüdü.
- "Ben iyiyim Aslan..."
- "Sen güçlü olduğun için iyisin," diye düzeltti Aslan.
- "Ama bir şey daha var."Gül merakla bekledi.Aslan, bakışlarını Gül'ün gözlerinden ayırmadan söyledi:
- "Tuna'nın kaybettiği şey... benim bulduğum şey. Ve ben bunu asla hafife almam."
Gül'ün kalbi bir kez daha hızlı attı, ama bu kez korkudan değil; aitlikten.
Aslan hafifçe yana eğilip Gül'ün kulağına doğru fısıldadı:
- "Ben burada duruyorum Gül. Sen nereye gidersen gelmemi söylersen... gelirim."
Gül, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
- "O zaman," dedi,
- "durma Kara. Çünkü ben gidiyorum."
Aslan gülümsedi.
- "Nereye?"
Gül başını kaldırdı, gözlerinde hem yaramazlık hem ciddiyet vardı.
- "İlerlemeye."
Aslan avuç içiyle Gül'ün elini tuttu, sımsıkı.
- "O zaman birlikte."
Ve o anda dalgaların sesi bile arka planda kayboldu.Kumların soğukluğu, gecenin rüzgârı, uzaklardan gelen hafif müzik...Hiçbiri ikisinin arasına giremedi.
Gül, hayatında ilk kez... hiçbir şeyden kaçmadan birinin yanında durdu.
Aslan da ilk kez... kalbini olduğu gibi açtı.
Ve sahilde yankılanan tek gerçek, iki nefesin birbirine karışan sesi oldu.
Rüzgâr biraz daha sertleşmişti ama Gül üşümüyor, Aslan da bunu fark edip üzerine titremiyordu. İkisinin arasında kurulan sıcaklık, gecenin bütün soğuğuna meydan okuyordu.
Bir süre yalnızca dalgaların sesini dinlediler.Sonra Aslan, Gül'ün elini avcunda tutmayı bırakmadan ayağa kalktı.
- "Benimle gel," dedi.
Gül şaşkın bir ifadeyle başını kaldırdı.
- "Nereye?"
Aslan gülümsedi; hafif, ama içinde derin bir anlam saklayan bir gülümsemeydi bu.
- "Bir yere değil. Bir şeye."
Gül merakla ayağa kalktı ve Aslan'ın arkasından yürümeye başladı. Kumların serinliği ayaklarının altından geçerken, Aslan'ın attığı her adımı takip ediyordu. Sahilden biraz daha uzaklaşıp kayalıkların olduğu sessiz bir noktaya geldiler.
Kayalıkların üzerine çıktıklarında, deniz altlarında daha güçlü vuruyordu. Dalga sesi sanki daha yakın, daha gerçekti.
Aslan durdu.Gül de onun yanında durdu.
Adam bir süre sadece denizi izledi, sonra derin bir nefes aldı ve Gül'e dönerek konuştu:
- "Sana bir şey anlatacağım. Ama bil ki bunu herkes bilmez."
Gül bir adım ona yaklaştı, sesi yumuşak ama kararlıydı:
- "Bana güvenmek zorunda değilsin Aslan... ama bana anlatmak istersen, dinlerim."
Aslan başını eğip kısa bir gülümseme bıraktı.Bu gülümseme, kırgın ama güçlü insanlara özgü bir şeydi.
- "Ben yıllardır herkese güçlü görünmek zorunda kaldım," dedi.
- "Her şeyin üstesinden gelirmişim gibi. Kimseden bir şey istemezmişim gibi. Duvar gibiyim ya hani..."Bir an durdu.
- "Aslında... o duvarın ardında biri yok sanıyorlardı."
Gül bakışlarını onun yüzünden ayırmadı.Aslan'ın sesindeki yarığı duyabildi; adam ilk kez çıplak kalıyordu.
- "Kimse duvarın ardına bakmak istemedi," dedi Aslan acı bir sakinlikle.
- "Ta ki... sen çıkıp o duvarı itene kadar."
Gül'ün gözleri büyüdü.
- "Ben mi?"
- "Evet," dedi Aslan.
- "Sen. Sessizce, sakin sakin... beni olduğum yerden çekip çıkardın."
Gül şaşkınlıkla nefes aldı.
- "Aslan, ben öyle bir şey yapmadım ki..."
- "Yaptın Gül," diye keskin ama sevgi dolu bir sesle karşılık verdi Aslan.
- "Seni izledim. Konuşmanı, susmanı, sinirlenmeni, kırılmanı... hayatla kavga etme biçimini. Bana ilk kez biri 'ben duruyorum, istersem yaklaş' dedi. Bunu kimse yapmadı."
Gül'ün boğazı yeniden düğümlendi.
Aslan, gözlerini Gül'ünkine sabitleyip ekledi:
- "Bu yüzden... senin yanında duruyorum. Çünkü bana değerini dayatan biri değilsin. Sadece var olarak bile... etkiliyorsun."
525🥀
Gül, o an, uzun zamandır ilk kez kendini ağır bir duygunun içinde buldu.Duygulandığını saklamaya çalışmadı.Aslan'ın varlığı, cümleleri... yıllardır ondan kaçan tüm güven duygularını teker teker geri getiriyordu.
- "Aslan..." dedi yumuşak bir sesle.
- "Ben senden korkuyorum."
Aslan'ın yüz ifadesi sertleşmedi, kırılmadı, şaşırmadı.Sadece Gül'ün yanına bir adım daha geldi.
- "Neden?"
Gül gözlerini kaçırmadan söyledi:
- "Çünkü bana iyi gelen birini kaybetmekten çok korkuyorum."
Aslan durmadı.Daha da yaklaştı.O kadar ki, konuşmasaydı bile nefesi Gül'ün dudaklarına değecek kadar.
- "Ben kaybolmam Gül."
Gül'ün kalbi atıyordu, sanki göğsünden dışarı çıkacak kadar hızlı.Aslan elini yavaşça kaldırdı, Gül'ün yanağına dokundu.
Bu dokunuş... yumuşak, düşünceli ve sakindi.Ne acele vardı ne tereddüt.
- "Ama," dedi Aslan, parmaklarını Gül'ün çenesine doğru indirirken,
- "istersen... bir şeyi şimdi daha açık hâle getirebilirim."
Gül'ün nefesi kesildi.
- "Neyi?"
Aslan yavaşça eğildi.Gözleri, Gül'ün gözlerinden dudaklarına, sonra tekrar gözlerine döndü.
- "Sana ne hissettiğimi."
Gül, sırf duyduğu bu cümleyle bile baştan aşağıya titredi.Kalbi vücuduna sığmıyordu.
Aslan, sesini daha da alçalttı.
- "Ama önce... gerçekten hazır olup olmadığını bilmek istiyorum."
Gül, Aslan'ın göğsüne hafifçe dokundu, parmaklarını onun tişörtünün üzerinden kaydırdı.
Ve dudaklarının kenarında kararlı bir gülümseme belirdi.
- "Aslan," dedi fısıltıyla.
- "Ben zaten çoktan hazırım."
Aslan'ın gözleri bir an parladı.Ve tam o anda...Aslan, Gül'ün beline elini koyup onu kendine doğru çekti.
Aralarında kalan son mesafe de yok oldu.
Aslan'ın kolu Gül'ün beline sarıldığında, dünya bir anlığına sesini kaybetti.Dalgalar hâlâ vuruyordu, rüzgâr hâlâ esiyordu, gecenin soğuğu tenlerine çarpıyordu...Ama hiçbirinin önemi kalmamıştı.
Gül, Aslan'ın kendine çekişindeki kararlılığı hissetti.Ne acele vardı ne tereddüt.Sadece kesinlik vardı...ve tam da bu yüzden Gül'ün dizlerinin bağı çözüldü.
Aslan, dudaklarını Gül'ün dudağına değdirmeden önce, kendine has o sessiz tonu ile fısıldadı:
- "Bana yaklaşmayı sen istedin."
Gül, nefes almadan, gözlerini onun gözlerinin içine kilitleyerek cevap verdi:
- "Evet. Ve hâlâ istiyorum."
Sadece bir saniye sürdü.O bir saniyede ikisinin de gözleri kapandı.Ve ardından Aslan, Gül'ün dudaklarına nazik ama kararlı bir öpücük bıraktı.
İlk temas...yumuşak, ağır ve derinden gelen bir sıcaklıktı.Gül'ün elleri, refleksle Aslan'ın tişörtüne tutundu.Aslan'ın parmakları ise Gül'ün belinde sıkılaştı; "gitme" der gibi değil, "artık geldin" der gibiydi.
Öpücük kısa değildi...ve hızlı da değildi.Aslan, Gül'ün nefesini, titremesini, geri çekilmeyişini hissettikçe öpücüğünü derinleştirdi.Gül de, sonunda birine düşmekten korkmayacağı bir omuza yaslanır gibi ona karşılık verdi.
Rüzgâr saçlarını savururken, Aslan diğer eliyle Gül'ün yüzünü tuttu.Başparmağıyla yanağını okşadı, öpücüğün arasındaki o kısa anlardan birinde alnını onun alnına yasladı.
Nefes nefeseydiler.
- "Gül..." dedi Aslan, sesi kısık ve sıcak.
- "Buna hazır olduğunu söylemiştin ama..."
Gül kıkırdadı hafifçe, nefesini hâlâ toparlamaya çalışırken.
- "Ben fazla hazırmışım galiba," dedi utangaç ama meydan okuyan bir sırıtışla.
Aslan'ın dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.O gülümseme... hem tehlikeli hem de çekiciydi.
- "Beni böyle hazırlıksız yakalama," dedi.
Gül kaşlarını kaldırdı.
- "Neden?"
Aslan, Gül'ün belini hafifçe kendine çekerek fısıldadı:
- "Çünkü bırakırsam... daha fazlasını isterim."
Gül'ün kalbi öyle bir attı ki, göğsünü deler diye sandı.
- "Peki," dedi cesurca, gözlerini ayırmadan.
- "İstersen ne olur?"
526🥀
Aslan bir an sustu.O kısa sessizlikte bile Gül, Aslan'ın nefesindeki değişimi hissetti.Bakışları karardı, dudakları derin bir nefes aldı, çenesindeki gerginlik arttı.
Sonra Aslan, Gül'ün kulağına doğru eğildi.Sesini alçaltıp, yalnızca ona duyuracak şekilde fısıldadı:
- "O zaman... seni kendimden alamam."
Gül'ün bütün vücudundan bir ürperti geçti.Bu cümle yalnızca bir söz değildi; bir tehlike, bir vaat, bir gerçekti.
Aslan bir adım geri çekildiğinde Gül neredeyse nefesini aradı.Adam yavaşça Gül'ün saçlarını geriye attı ve yüzüne dokundu.
- "Korkma," dedi.
- "Ben hızla gelmem. Ama geldiğim yerde durmam."
Gül, dudaklarını ıslatıp hafifçe başını kaldırdı.
- "Ben senden korkmuyorum."
Aslan, o her şeyi delen bakışıyla karşılık verdi:
- "En çok bunu seviyorum işte."
Tam o anda...uzaktan bir telefon sesi duyuldu.Sahilin sessizliğinde belirgin, ısrarcı bir titreşim.
Aslan'ın yüzü hafifçe gerildi.Gül de irkildi.
Aslan, cebindeki telefonu çıkardı.Ekrana baktığında ifadesi değişti.
Gül hemen fark etti.
- "Kim?"
Aslan derin bir nefes aldı.
- "Tuna."
Gül'ün kalbi bir an durdu.
- "Beni mi arıyor?"
- "Hayır," dedi Aslan.
Ekranı Gül'e gösterdi.
- "Beni arıyor."
Gül'ün gözleri kocaman açıldı.
Aslan telefonu elinde tutarken, çalan ses hâlâ devam ediyordu.
Adam, bir karar vermek üzereymiş gibi bir süre sessizce bekledi.Parmakları ekrana dokunmadı, ama sessizlik içinde karardı bakışı.
Sonunda Gül'e dönerek yumuşak bir sesle sordu:
- "Açayım mı? Yoksa... yok sayayım mı?"
Gül nefesini tuttu.Bu soru... sadece bir telefon kararı değildi.Aralarındaki çizgiyi belirleyen bir andı.
Aslan, telefonu elinde tuttu, ekranın ışığı yüzüne yansıyordu. Gül'ün bakışları titrek ama kararlıydı; gözlerinde merak, korku ve biraz da meydan okuma vardı.
- "Açacağım," dedi Aslan sonunda, sesi derin ve kararlı.
- "Ama sadece bir kez... Ve bu konuşma bitince... bu iş burada kapanacak."
Gül başını hafifçe salladı, nefesini tuttu.
- "Sana güveniyorum Kara. Ama... beni üzmesin."
Aslan ekrana dokundu ve aramayı açtı.Tuna'nın sesi, telefonun diğer ucundan öfke ve şaşkınlık karışımı bir tonla geldi:
- "Aslan... Bu Gül hakkında... sen ne yaptın?!"
Aslan, telefonu hafifçe kulağından uzaklaştırdı ve soğukkanlı bir şekilde cevap verdi:
- "Tuna... senin sormaya hakkın yok. Konu kapandı."
Gül telefonu fark etmeden Aslan'ın gözlerine baktı. Adamın sesi sert ama koruyucuydu; kelimeler keskin, ama aynı zamanda onun için bir güvenlik ağı gibiydi.
- "Ne demek kapandı?" Tuna, aramadan çıldırmış gibi bağırdı.
- "Gül benden uzaklaştı, senin işin bitti!"
Gül, Aslan'ın yanında bir adım geriye çekildi.Aslan telefonu kapatmadan önce derin bir nefes aldı:
- "Bitti, Tuna. Biz buradayız. Ve sen artık geçmiştesin."
Telefon sustuğunda, sahil yeniden sessizliğe gömüldü.Gül, Aslan'ın göğsüne yaslandı, kalbi hâlâ hızlı atıyordu ama bu kez korku değil, rahatlama vardı içinde.
Aslan, Gül'ün saçlarını parmaklarının arasından geçirirken fısıldadı:
- "Artık hiç kimse, hiçbir geçmiş seni buradan koparamaz Gül. Sadece ben buradayım."
Gül dudaklarının kenarını hafifçe yukarı kıvrılttı:
- "Bazen... senin böyle kararlı olduğunu görmek bana cesaret veriyor Kara."
Aslan dudaklarının kenarında kendi kendine hafif bir gülümseme belirdi.
- "Sana cesaret vermek mi? Yoksa sana güvenmek mi istiyorsun, Gül?"
Gül bir an durdu, sonra başını Aslan'ın omzuna yasladı.
- "İkisini de."
Aslan başını hafifçe eğdi, alnını Gül'ün alnına değdirdi.
- "O zaman, her şeyi geride bıraktık. Artık sadece biz varız."
- " Sen Tuna'nın numarasını nereden biliyorsun?"
- Önceden araştırmıştım.
- Kara.
527🥀
- Seninle ilgili herşeye hakimim Gülüm... Tuna'nın da sana o zamanlardan da takıntılı olduğunu da...
- Peki ama nasıl Kara?
- Uzman Çavuş olduğumu unuttun heralde Gülüm!?
- Asla! Ne mümkün Kara.
Gül gözlerini kapattı. Gece rüzgârı, dalgaların sesi, sahilin sessizliği... hepsi bir anda anlam kazandı. Ve Gül, yıllardır hissetmediği kadar özgür ve güvenli hissetti.
Aslan, Gül'ü hafifçe kendine çekip uzun bir süre öylece durdu.Sanki zaman durmuş, dünya yalnızca ikisi için nefes alıyordu.
Ve Gül, ilk kez geçmişin zincirlerini tamamen kırmış, yanında duran adamla birlikte geleceğe yürümeye hazırdı.
Aslan, Gül'ü hafifçe kendine çekmiş, alnını onun alnına yaslamıştı.Sahilin serin gecesi, artık tenlerinin sıcaklığının yanında önemsizdi.
Gül, gözlerini kapattı ve tüm korkularını, tüm geçmişi, tüm kırgınlıkları bir kenara bırakıp sadece bu ana odaklandı.Aslan'ın nefesi saçlarına değiyor, dudaklarının sıcaklığı yakın ama henüz temas etmiyordu.Bu bekleyiş... hem acı verici hem de baştan çıkarıcıydı.
Sonra Aslan, yavaşça başını eğdi.Dudakları Gül'ün dudaklarına değdi. İlk dokunuş... nazik, keşfeden, bir anlamda "beni buldun" diyen bir öpücük.
Gül nefesini tuttu; elleri istemsizce Aslan'ın boynuna, omzuna, sırtına kaydı.Aslan'ın dudakları onun dudaklarıyla uyum sağlarken, elindeki her dokunuş Gül'ün tüm bedenine yayılan bir elektrik gibi hissettirdi.
Öpücük derinleşti, ağırlaştı.Aslan, Gül'ü kendine biraz daha çekti, parmakları saçlarının arasında dolaştı.Gül de karşılık verdi; yıllardır bastırdığı tüm arzular, korkular ve cesaret bir anda dışarı taşmış gibi hissetti.
Bir an için dünya tamamen sustu.Sadece ikisinin nefesleri, kalp atışları ve denizin sürekli vuruşu vardı.Her öpücük, her dokunuş, geçmişi silip yerini yalnızca "biz"e bırakıyordu.
Aslan başını Gül'ün boynuna doğru eğdi, dudaklarıyla hafifçe yanağını, çenesini okşadı.
- "Seni düşündüm Gül... yıllardır," fısıldadı, sesi titrek ama kararlı.
- "Ve artık hiç gitmeyeceğim."
Gül, titreyen bir nefesle cevap verdi:
- "Beni kaybetmeyeceğine... inanmak istiyorum Kara."
Aslan gözlerini Gül'ün gözlerinden ayırmadı.
- "Bunu ispatlayacağım."
Gül'ün elleri, Aslan'ın omuzlarından boynuna doğru kayarken, Aslan da onu kendine sıkıca çekti.Bu sıkışma, sadece fiziksel bir yakınlık değildi;güvenin, aidiyetin, yıllardır beklenen bir bağın ifadesiydi.
Ve o an, sahildeki karanlık, dalgaların sesi, rüzgâr... her şey sadece bir fon oldu.İki insan vardı: Gül ve Aslan.Geçmişin gölgeleri artık uzaktan bakıyor, ama ikisi için hiçbir önemi kalmamıştı.
Gül, dudaklarından hafif bir nefes bıraktı.
- "Böyle hissetmek... gerçek mi?"
Aslan, alnını onun alnına yaslayarak cevap verdi:
- "Evet. Gerçek. Ve hep gerçek olacak."
Gecenin içinde birbirlerine sarılmış, sessiz ama her bakışıyla birbirine söz vermiş iki insan vardı.Ve sahilin karanlığı, dalgaların sesi ve gece rüzgârı... artık onların hikâyesini fısıldıyordu.🥀
Sahildeki o ilk yakınlaşmanın ardından Gül ve Aslan, gecenin serinliğinde ağır adımlarla yürüyerek arabaya yöneldiler.Gül, düşüncelerini toparlamaya çalışıyordu; içinde hâlâ öpücüğün verdiği titreme vardı ama görevler, hayatın diğer gerçekleri beklemekteydi.
Arabaya bindiklerinde Aslan, direksiyona geçerken sessizdi.Gül, kendini hazırlamışçasına derin bir nefes aldı:
- "Önce işim var," dedi.
- "Hemen halledip sana katılırım."
Aslan başını hafifçe salladı; kelimeler yerine bakışları konuşuyordu.
- "Seni beklerim," dedi.Sesi, hem güven veriyor hem de kararlıydı.
Gül, arabadan inerken rüzgâr saçlarını savurdu. Küçük adımlarla işlerini halletmek için içeriye girdi; kısa ama yoğun bir tempo, evraklar, telefonlar ve planlamalar...Gül, her şeyin üstesinden geldiğinde saat akşamın ilerleyen saatleriydi.
Dışarıya çıktığında, Aslan arabada bekliyordu.Arabanın farları, Gül'ün siluetini aydınlatıyor, sessiz bir bekleyişin ağırlığını taşıyordu.
- "Hazırım," dedi Gül arabaya binerken.Aslan, motoru çalıştırıp karargâha doğru yol aldı.
Karargâhın kapısından içeri girer girmez Aslan'ın yüzü değişti; iş ciddileşti.Babası Civan, geniş masasında oturmuş, önünde açılmış haritalar ve belgelerle bekliyordu.
528🥀
- "Geldin mi?" diye sordu Civan, bakışları keskin.
- "Evet baba," dedi Aslan, sessiz ama kararlı.
- "Görevle ilgili... konuşmamız gerekenler var."
Civan komutan, derin bir nefes aldı, Aslan'ın yanına yürüdü.
- "Durum değişti," dedi.
- "Ama öncelikle... sen ve Gül'ün güvenliği. Ona dikkat etmelisin."
Aslan gözlerini Civan'dan ayırmadan cevapladı:
- "Biliyorum. Ve hazırız. Gül her şeyi anladı. Görev bizim için riskli olabilir ama..." Bir an durdu, sesi sertleşti:
- "Ama birlikteyiz."
Civan başını hafifçe salladı, masasına geri dönerken:
- "O zaman gizli anlaşmayı uygulayacağız. Kimse bilmeyecek. Başarırsak her şey değişecek."
Aslan derin bir nefes aldı, babasının bakışlarını üstüne hissetti ve sessizce:
- "Anladım."
Görevle ilgili konuşmalarını kısa bir süre içinde tamamladıktan sonra, Aslan ve Gül arabaya geri döndüler.Hedefleri artık akşam yemeğiydi; Yeşim ve Koray'ın evine doğru sessiz ama hızlı bir yolculuk başladı.
Kapıdan içeri girdiklerinde, Karı-Koca çifti; Yeşim ve Koray sıcak bir karşılama ile onları selamladı. Evde hafif bir yemek kokusu, hafif müzik ve akşamın sakinliği vardı.Gül, Aslan'ın koluna hafifçe dokunarak fısıldadı:
- "Uzun bir gün oldu, ama burası iyi geldi."
Yeşim, mutfaktan çıkarken gülümseyerek:
- "Hoş geldiniz! Bugün sizi bekliyorduk."
Koray, Aslan'a bakıp başını salladı:
- "Uzun bir gün olmuş olmalı, dostum."
Aslan kısa ama samimi bir gülümseme ile karşılık verdi.
- "Evet... ama artık buradayız, hepsi geride kaldı."
Akşam yemeği boyunca, sohbet hafif ama içten, kahkahalar kısa ama keskin bir rahatlama hissi bıraktı.Gül, göz ucuyla Aslan'a bakarken, içten bir huzur hissetti; her şey yolundaydı.Gece, geçmişin gölgelerini geride bırakmış, yeni bir hikâyenin başlangıcını fısıldıyordu.
Ve Aslan... gözleriyle Gül'ü takip ederken, sessizce kendi içinde söz verdi:Bu geceyi, bu anı ve Gül'ü asla bırakmayacaktı.
Akşam yemeği sonrası, yemek masasında kalan tabaklar yavaşça kaldırılırken, evde hafif bir sakinlik hâkim oldu.Yeşim ve Koray, mutfağa dönmüş, kahve ve tatlı hazırlığına başlamıştı.Gül, Aslan'ın koluna hafifçe dokunarak ona fısıldadı:
- "Beni yalnız bırakıp gidemezsin."
Aslan, gözlerini Gül'ün gözlerinden ayırmadan başını hafifçe salladı.
- "Asla. Burada, yanında kalacağım."O bakış... kelimelere gerek bırakmayan bir kararlılıktı.
Gül, içten bir gülümsemeyle salona yürüdü.Aslan da onu izleyerek sessizce arkasından geldi. Koray, onları fark edip hafifçe başını salladı:
- "Bence siz de gelin, rahatlayın."
Gül, Yeşim'in hazırladığı tatlıları masaya koyarken fark etti ki, gece artık tamamen farklı bir hava kazanmıştı.Sessizlik, sadece birbirlerine bakarak anlaşmalarına izin veriyordu.
Aslan, Gül'ün yanına oturdu.
- "Biliyor musun," dedi yavaşça, sesi odadaki hafif müzikle birleşip yankılanıyordu,
- "bu an... tüm günün yorgunluğunu unutturuyor."
Gül, gözlerini ona çevirdi, dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm vardı:
- "Ben de hissediyorum, Kara. Sanki... dünya sadece bizim için durmuş gibi."
Aslan hafifçe gülümsedi ve Gül'ün elini tuttu.Parmakları onun parmaklarıyla kenetlendi; sıcak, güvenli ve adeta bir söz gibiydi.
- "Artık hiçbir geçmiş, hiçbir karmaşa... aramıza giremeyecek," dedi.
Gül başını hafifçe Aslan'a dayadı, gözleri hafifçe kapandı.
- "Evet... artık sadece biz varız."
Yeşim ve Koray aralarına geri döndüğünde, ikisinin arasındaki sessiz bağ fark ediliyordu.Yeşim hafifçe göz kırptı:
- "Siz... birbirinizle anlaşmış gibi görünüyorsunuz."
Gül dudaklarının kenarını hafifçe oynattı:
- "Evet... anlaşmış olabiliriz."
529🥀
Koray gülümseyerek:
-"O zaman geriye sadece tatlı ve kahve kaldı. Onu da paylaşırız."
Gül ve Aslan birbirine baktı.O bakış... sadece yemek ya da sohbetin ötesinde bir şey söylüyordu:
- "Biz buradayız. Birlikteyiz. Ve bu... artık değişmeyecek."
Evdeki hafif mum ışığı, duvarlara yansıyan gölgeler, kahkahalar ve sessizlik...Tüm geceyi sarmış, onları birbirine daha da yaklaştırmıştı.
Gül, Aslan'a bakarken içten bir fısıltı bıraktı:
- "Bazen... huzur, sadece doğru insanın yanında oturmak demekmiş Kara."
Aslan başını hafifçe eğip alnını onun alnına değdirdi.
- "Biliyorum, Gül... Ve ben bunu koruyacağım."
O an, ev sadece dört duvardan ibaret değildi.
O, geçmişin gölgelerinden arınmış, geleceğe birlikte yürüyen iki insanın sığınağı olmuştu.
Ve Gül, uzun zamandır hissetmediği kadar güvenli, huzurlu ve ait hissetti.
Evde mum ışıkları hafifçe titriyordu, mutfaktan gelen tatlı kokusu ve kahve aroması salonu sararken, Yeşim ve Koray mutfağın arkasında kendi sohbetlerine dalmıştı.Gül ve Aslan, masada kalan tabakların ardından koltuklardan birine oturdular.
Gül, hafifçe gülümsedi; gözlerinde hâlâ sahildeki öpücüğün titremesi vardı.Aslan, gözlerini onun gözlerinden ayırmadan sessizce yanında durdu, elleri masanın üzerinde onun ellerini arıyordu.
- "Biliyor musun," dedi Aslan, sesini alçaltarak,
"bu sessizlik bile bana huzur veriyor."
Gül, dudaklarının kenarını oynatarak ona baktı.
- "Ben de hissediyorum... sanki tüm dünya durmuş ve sadece biz varmışız gibi."
Aslan hafifçe gülümsedi, parmaklarını Gül'ün elleriyle kenetledi.
- "Artık hiçbir geçmiş aramıza giremeyecek, hiçbir karmaşa... sadece biz kalacağız."
Gül başını onun omzuna yasladı, gözleri kapandı; sessiz bir güven, yıllardır aradığı bir sığınak gibi vücudunu sardı.
- "Bazen huzur, sadece doğru insanın yanında olmak demekmiş Kara," dedi Gül, fısıldayarak.
Aslan alnını Gül'ün alnına yasladı, nefesi hafifçe dudaklarına çarptı.
- "Biliyorum, Gül... Ve bunu koruyacağım. Söz veriyorum."
Gül, gözlerini açtı, bakışlarını Aslan'ın gözlerine kilitledi; bir an için kelimelere gerek yoktu.Sadece bakışları her şeyi söylüyordu: güven, aidiyet ve yıllardır bekledikleri bağ.
Bir süre sessizce birbirlerine sarıldılar, zamanın akışı evin içinde yavaşlamıştı.Sonra Aslan hafifçe geri çekildi, parmaklarını Gül'ün saçlarından geçirerek dudaklarının kenarına dokundu.
- "Sana bir şey söylemeliyim," dedi alçak ve ciddi bir sesle.
- "Bazen seni izlerken... dünyadaki her şeyi unutuyorum Gül. Sadece sen varsın."
Gül, kalbinin hızlıca çarptığını hissederek karşılık verdi:
- "Bunu bilmek... bana her şeyden daha fazla güven veriyor Kara."
Aslan dudaklarını hafifçe Gül'ün alnına değdirdi, ardından yavaşça yanağını okşadı.
- "O zaman bir daha hiç gitme... çünkü ben artık senin yanında her an olacağım."
Gül, sessizce gülümsedi ve başını Aslan'ın göğsüne yasladı.O an, ev sadece dört duvar ve eşyalar değildi.O, geçmişin gölgelerinden arınmış, geleceğe birlikte yürüyen iki insanın sığınağı olmuştu.
Dışarıda rüzgâr hâlâ hafif esiyordu, fakat içeride sıcak bir dünya vardı; mum ışığı, tatlı kokusu, kahve aroması... ve iki insanın birbirine verdiği sessiz söz.
Öpücük derinleşti, zamanın akışı evde tamamen durdu. Mum ışığı onların etrafında titrerken, gölgeler yavaşça dans ediyordu.Her dokunuş, her nefes alış... yıllardır beklenen bir özgürlüğün ve yakınlığın işaretiydi.
Gül başını hafifçe Aslan'ın göğsüne yasladı, kalbinin hızlıca çarpmasını hissetti.
- "Bazen," dedi yumuşak bir fısıltıyla, "sadece burada olmak, sana dokunmak... her şeyin ötesinde bir mutluluk."
Aslan dudaklarını Gül'ün alnına değdirerek karşılık verdi:
- "Ve ben bunu sonsuza kadar sürdüreceğim Gül. Söz veriyorum."
Dışarıda gece ilerlerken, evin içinde ise bir dünya vardı: Sessizlik, mum ışığı, kahve kokusu ve iki insanın birbirine yaslandığı bir an. Ve o an, geçmişin tüm gölgeleri tamamen silinmiş, sadece Gül ve Aslan vardı.
Gül, uzun zamandır hissetmediği kadar huzurlu ve ait hissediyor;Aslan ise, sessizce bu anı hafızasına kazıyor, parmaklarını Gül'ün saçlarında dolaştırarak fısıldıyordu:
- "Seninle her şey daha gerçek... Gül."
530🌹
Gül ve Aslan bir süre daha sessizce birbirlerine yaslanmış, mum ışığının titrek aydınlığında gecenin tadını çıkarırken, mutfaktan gelen kahve kokusu ve hafif bir kahkaha sesi onları gerçeğe geri çekti.
Yeşim, Koray'ın yanına gelerek kahveleri masaya koydu:
- "İşte geldik," dedi gülümseyerek.
- "Siz de fazla yalnız kalmayın, sohbeti paylaşın."
Gül başını hafifçe kaldırdı, Aslan'a baktı ve dudaklarının kenarında gülümseyerek:
- "Sanırım artık biz de katılmalıyız."
Aslan, Gül'ün elini tuttu ve birlikte salondan mutfağa doğru yürüdüler.Koray, onları görünce başını salladı:
- "Siz ikisi... sanki kendi dünyanızdan çıkmış gibi görünüyorsunuz."
Gül hafifçe gülümsedi:
- "Belki de öyleyiz," dedi fısıldar gibi.
- "Ama artık birlikteyiz. Ve bu yeterli."
Yeşim kahkaha attı:
- "Ah Gül, senin bu cümlelerin bana bile huzur veriyor."
Masa etrafında otururken, sohbet hem hafif hem de derinleşmişti.Gül ve Aslan, Yeşim ve Koray'ın hikayelerini dinlerken, kendi aralarındaki bağ da daha da güçleniyordu.Her gülüş, her bakış, aralarındaki güvenin ve aitliğin sessiz bir teyidi gibiydi.
Gül, kahvesinden bir yudum alıp Aslan'a bakarken:
- "Biliyor musun Kara... bugün her şeyin hızla değiştiğini hissettim. Ama sen yanımdaydın. Ve bu, her şeyi daha kolay kıldı."
Aslan gözlerini Gül'ün gözlerinden ayırmadan fısıldadı:
- "Ben her zaman yanında olacağım, Gül. Ne olursa olsun."
Yeşim hafifçe yanlarına eğildi, gözleri parlıyordu:
- "Bence bu akşamın en güzel kısmı... birbirinizi bulmuş olmanız. Gerçekten."
Koray gülümseyerek ekledi:
- "Ve bir de tatlıyla kahveyi paylaşmak... ama asıl önemli olan, huzur."
Gül, Aslan'ın koluna hafifçe dokunarak:
- "Evet, huzur... ve seni hissetmek."
Aslan dudaklarının kenarında hafif bir gülümsemeyle:
- "Ve ben de seni... her an."
Gece, evin içinde sakin ama yoğun bir sıcaklıkla ilerliyordu.Dışarıdaki rüzgâr ve gece karanlığı artık önemsizdi; burada, dört insan ve aralarındaki bağ, geçmişin gölgelerini tamamen silmiş, sadece anın ve güvenin tadını çıkarmalarını sağlıyordu.
Ve Gül, o an fark etti ki... hayatındaki karmaşa ne kadar büyük olursa olsun, yanında doğru insanlar olduğu sürece her şey yolundaydı.
Aslan, gözlerini Gül'ün gözlerinde sabitleyip sessizce fısıldadı:
- "Seninle... her şey daha gerçek."
Gül, hafifçe başını Aslan'a yaslayarak:
- "Ve ben bunu sonsuza kadar hissetmek istiyorum, Kara."
Evdeki mum ışığı, kahve ve tatlı kokusu, hafif kahkahalar...hepsi bir araya gelmiş, o akşamı unutulmaz bir anıya dönüştürmüştü.
Gece ilerledikçe, evdeki sohbet ve kahkahalar yavaş yavaş sona erdi.Yeşim ve Koray, misafirleri uğurlamak için hafifçe mutfağa çekildiler, Gül ve Aslan ise salonda birbirlerine yaslanmış, sessizliğin tadını çıkarıyorlardı.
531🥀
Gül, başını Aslan'ın omzuna yaslayarak fısıldadı:
- "Bugün... her şey çok hızlı ilerledi ama... iyi hissettiriyor. Sen yanımdayken her şey yolunda gibi."
Aslan dudaklarının kenarında hafif bir gülümsemeyle başını salladı:
- "Ve hep yanında olacağım, Gül. Her zaman."
Dışarıda gece iyice ilerlemiş, rüzgâr ve dalgaların sesi evin sessizliğine karışmıştı.Gül, yavaşça doğrulup Aslan'a bakarken:
- "Yarın... karargâh işimiz var, değil mi?" dedi.
Aslan gözlerini ona kilitledi, ciddiyet anında geri geldi.
- "Evet. Ama merak etme... her şey kontrol altında."
Ertesi sabah, güneş henüz ufuktan yeni yükselmişken, Aslan karargâha doğru yola çıktı.Gül yanında, sessiz ama kararlı bir şekilde yürüyordu.Kapıdan içeri girdiklerinde, Civan geniş masasında oturmuş, haritalar ve belgelerle çevriliydi.
- "Hazır mısınız?" dedi Civan, sesi hem ciddi hem de hesaplı. Aslan başını salladı:
- "Hazırız baba. Gül de yanımda."
Civan, haritaların üzerinden parmaklarını gezdirerek fısıldadı:
- "Bu görev... sıradan değil. Gizli anlaşmamızın özü, sadece başarabileceğimiz kadarını ortaya koymak. Dikkat etmelisiniz."
Aslan gözlerini Civan'dan ayırmadan cevap verdi:
- "Biliyorum. Her adımı planladık. Gül de hazır."
Gül hafifçe başını salladı.
- "Biz birlikte çalışacağız. Kimseyi riske atmayacağız."
Civan komutan başını onaylarcasına salladı:
- "İyi. Çünkü bu görev... başarılı olursa, hem sizin hem de benim hayatımızı değiştirecek. Ama unutmayın... hata payı yok."
Aslan ve Gül birbirine bakıp sessizce anlaştılar.Her ikisinin de bakışlarında aynı kararlılık ve güven vardı: birlikte, ne olursa olsun... üstesinden geleceklerdi.
Civan, son bir kez haritalara baktıktan sonra fısıldadı:
- "Harekete geçme zamanı geldi. Ama unutmayın... gizli anlaşma sadece sizin başarınızla yürür. Kimse bilmeyecek, kimse duymayacak."
Aslan derin bir nefes aldı, Gül'ün elini tuttu.
- "Bunu başaracağız... birlikte."
Gül, gözlerini Aslan'a kilitledi, sessizce cevap verdi:
- "Evet. Biz birlikteyiz."
Ve o an, karargâhın soğuk, hesaplı sessizliğinde, iki insan birbirine sessiz bir söz vermişti:Ne geçmiş, ne görev, ne de karşılarına çıkacak engeller... onları ayıramayacaktı.
Karargâhın kapısından çıktıklarında, sabahın serinliği üzerlerine çarptı.Gül, montunu düzeltirken gözlerini ufka dikti; her şeyin ne kadar ciddi olduğunu biliyordu.Aslan ise direksiyon başında sessizdi; aklında sadece plan, önlem ve Gül'ün güvenliği vardı.
- "Her adımımız hesaplı olmalı," dedi Aslan, sesi derin ve kararlı.
- "Bir hata, sadece görev değil, ikimiz için de tehlike yaratır."
Gül başını salladı:
- "Anladım Kara. Sakin ve dikkatli olacağız."
Arabadan indiklerinde, görev için belirlenen nokta henüz sessizdi.Sokaklar, sabahın erken saatlerinin sakinliğini taşıyor, gölgeler henüz uzun ve keskin duruyordu.
Aslan, Gül'ün omzuna hafifçe dokundu:
- "Hazır mısın?"
Gül, derin bir nefes aldı ve gözlerini Aslan'a kilitledi:
- "Hazırım. Seninle her şeye hazırım."
İkisi birlikte gölgeler arasında ilerlerken, karargâhtan aldıkları bilgiler zihninde dolaşıyordu.Plan kusursuz olmalıydı; gizli anlaşmanın açığa çıkmaması, görev başarıyla tamamlanmalıydı.
- "İlk kontrol noktası burada," dedi Aslan, elindeki cihazı göstererek.
532🥀
- "Her şeyi gözden geçireceğiz. Sinyaller, kameralar, beklenen hareketler... hiçbir detayı atlamayacağız."
Gül, cihazı inceleyip başını salladı:
- "Tamam. Her adımı takip edeceğim. Hiçbir şey gözden kaçmayacak."
Sessizlikleri, sadece ekipmanların hafif tıkırtıları ve uzaktan gelen rüzgârın uğultusuyla bölünüyordu.Her adım, hem heyecan hem de gerilim barındırıyordu.
- "Hazırlık tamam," dedi Aslan, gözlerini Gül'ün gözlerinden ayırmadan.
- "Şimdi... harekete geçme zamanı."
Gül derin bir nefes aldı, parmaklarını Aslan'ın eline doladı.
- "Birlikteyiz. Ve bu görevi bitireceğiz."
İkisi birlikte gölgeler arasında sessizce ilerlerken, şehir uyanıyor, fakat görev alanındaki tüm tehlikeler hâlâ gizleniyordu.Göz göze baktılar; kelimelere gerek yoktu.Bir bakış, tüm planı, tüm güveni ve kararlılığı anlatıyordu: ne olursa olsun, birlikte üstesinden geleceklerdi.
Gül ve Aslan, sabahın serinliğinde sokak aralarında ilerlerken, her adımı sessiz ve kontrollüydü.Plan mükemmel hazırlanmıştı ama Aslan her zaman olasılıkları hesaplıyordu; çünkü bir görevde küçük bir hata bile büyük sonuçlar doğurabilirdi.
Cihazlardan gelen sinyallerin takibi sırasında, Gül fark etti ki... bazı hareketler beklenmedik biçimde değişmişti.
- "Kara... burada bir sapma var," dedi, sesi dikkatle titrek ama uyanıktı.Aslan hemen gözlerini cihazdan ayırıp Gül'e baktı:
- "Hangi tür sapma?"
Gül, harita ve sinyal ekranına dokunarak gösterdi:
- "Beklenen güvenlik rotası dışında bir hareket var. Bu... bizi fark etmiş olabilirler."
Aslan derin bir nefes aldı, dudaklarını sıkarak:
- "Tamam... dikkatli olacağız. Sessizlik, hız ve koordinasyon. Hazır mısın?"
Gül başını salladı; kalbi hızlı çarpıyordu ama korkusunu hissettirmedi.
- "Her zaman seninle hazırım Kara."
İkisi gölgeler arasında ilerlerken, uzaklardan gelen bir ayak sesi duyuldu.Aslan, Gül'ün gözlerine baktı; bir işaret gibi sessizce başını salladı.
- "Gizlice ilerleyeceğiz. Hızlı ve sessiz."
Ayak sesleri yaklaştıkça gerilim artıyordu.Gül, Aslan'ın koluna hafifçe dokundu; parmakları sıkıca kenetlendi.
- "Birlikteyiz... unutma."
Aslan başını hafifçe eğip dudaklarının kenarından fısıldadı:
- "Unutmayacağım Gül. Ne olursa olsun yanındayım."
Ayak sesleri birden durdu; sessizlik daha da yoğunlaştı.Göz göze geldiler; nefesleri senkronize olmuştu.Aslan, yavaşça Gül'ü gölgeye doğru çekti ve birlikte bir binanın köşesinde saklandılar.
- "Bekle... dikkatli ol," dedi Aslan, sessiz ama kararlı.
Gül başını salladı, kalbi hala hızlı atıyor ama elinden gelenin en iyisini yapıyordu.
Birkaç saniye sonra, gölgelerden bir figür hızla geçerken, sinyallerdeki sapmanın kaynağı ortaya çıktı: beklenmedik bir devriye.Aslan, Gül'ün kulağına fısıldadı:
- "Tam zamanında gördük. Bu işi şimdi bitirmemiz gerek."
Gül, derin bir nefes alıp Aslan'a baktı:
- "Hazırım... birlikte."
Ve o an, şehir uyanırken, gölgeler arasında iki insan sessiz, hızlı ve kontrollü adımlarla görevlerini yerine getirmeye başladı.Her hareketleri, her bakışları birbiriyle senkronizeydi; çünkü başarının anahtarı sadece plan değil, birbirlerine olan güvenleriydi.
Gölge gibi sessiz ilerlerken, Gül ve Aslan şehrin terk edilmiş sokaklarından geçiyordu.Cihazlarda sinyaller hâlâ sapmalıydı; planın dışındaki hareketler giderek netleşiyordu.
Birden, köşeyi döner dönmez, karşılarına aniden iki figür çıktı.Aslan hemen Gül'ü gövdesiyle korudu, gözleri keskinleşti:
- "Dur! Hareketsiz!" dedi sertçe.
Gül, kalbinin göğsünden fırlayacakmış gibi çarptığını hissetti ama sessiz kaldı; gözlerini Aslan'dan ayırmadı.Figürler yaklaşırken, Aslan hızlı bir hareketle cihazından çıkan flaşlı ışığı kullanıp dikkatlerini dağıttı.
- "Hızlı olmalıyız," fısıldadı Gül'ün kulağına, "bir adım bile kaybedersek..."
Gül başını salladı; korku yerine adrenalin dolmuştu damarlarına.
- "Birlikteyiz. Her zaman."
Figürlerden biri Aslan'a doğru hamle yaparken, Gül hızla sağa kaydı ve yanındaki küçük cihazla bir güvenlik kilidini devre dışı bıraktı.Aslan, diğer figürü savuştururken Gül'e bir bakış attı; gözlerinde hem hayranlık hem de güven vardı.
- "Harika yaptın!"
Gül, nefesini tutarak cevap verdi:
- "Sen olmasaydın bunu yapamazdım."
533🥀
Hareketli ve sessiz bir dans gibi, her hamle birbirini tamamlıyordu.Adımlar, nefesler ve gölgeler... hepsi bir koordinasyonun sonucu olarak görev alanında akıyordu.
Birden, sinyaller tekrar değişti; devriye geri dönüyordu ve zamanları daralıyordu.Aslan hızlıca Gül'ün elini tuttu:
- "Hemen bitirmeliyiz. Arkamızda kimseyi bırakmayacağız."
Gül başını salladı ve birlikte, planlanan noktaya doğru son adımlarını attılar.Her nefes, her adım, tehlikeye rağmen birbirlerine olan güvenle doluydu.Ve o an, Gül fark etti ki; tehlike ne kadar büyük olursa olsun, yanında Aslan olduğu sürece hiçbir şeyden korkmuyordu.
Son adımı attıklarında, görev alanındaki cihazları kontrol edip hedefi başarıyla tamamladılar.Aslan, Gül'e bakıp sessizce fısıldadı:
- "Başardık Gül... birlikte."
Gül, nefesini derin alıp hafifçe gülümsedi:
- "Evet... birlikte. Hiçbir şey bizi durduramaz artık Kara."
Dışarıda sabahın ilk ışıklarıyla şehir uyanıyordu, ama Gül ve Aslan için zaman durmuş gibiydi.Tehlike geçmiş, güven ve kararlılık onların yanında kalmıştı.Ve artık birbirlerine olan güven, görev kadar sağlam bir bağ olmuştu.
Görev başarıyla tamamlandıktan sonra, ikisi de sessizce aynı anda nefes verdi.Gül, Aslan'ın elini bıraktığında parmak uçlarındaki titreme hâlâ geçmemişti.Aslan bu titremeyi fark etti; ama bunu korkuyla değil... varlığıyla durdurmak istedi.
- "Hadi," dedi yumuşak ama hâlâ tetikte bir ses tonuyla,
- "Buradan çıkalım. Fazla kalmak istemiyorum."
Gül başını salladı, saçlarının ucu sabah rüzgârıyla hafifçe savrulurken.Gölgeler arasından çıkıp daha güvenli bir sokağa geçtiklerinde, şehrin normal gürültüsü onları yeniden gerçekliğe çekti.
Aslan arabayı çalıştırırken bir an Gül'e baktı.
- "İyisin, değil mi?"
Gül gözlerini ona çevirdi; kararlı, net ve güçlü bir ifadeyle.
- "İyiyim Kara. Çünkü yanımdaydın."
Bu söz, Aslan'ın o sert yüzünde bile bir yumuşama yarattı.
Araba ilerlerken, görevden arta kalan gerilim yavaş yavaş çözülmeye başladı.Gül, Aslan'ın direksiyon tutan elinin üzerinde kendi elini gezdirdi.
- "Sen olmasan... bunu böyle yapamazdım."
Aslan gülümsedi, gözlerini yoldan ayırmadan:
- "Senin gücün benden bağımsız Gül. Ben sadece... yanında duruyorum. Ve ne olursa olsun durmaya devam edeceğim."
Bu cümle, Gül'ün göğsünde tuhaf bir sıcaklık yarattı.Gözlerini dışarıdaki sokaklara çevirdi; hayat normaldi, insanlar normaldi... ama onların içinde geçen şey normal değildi.Onlar birbirlerinin hem huzuru hem fırtınasıydı.
Aradan bir saat geçti.Gül evde hızlıca duş aldı, saçlarını kuruttu, üzerini değiştirdi.Aslan da karargâh raporunu bildirmiş, üstüne temiz kıyafet almıştı.
Ve akşam olmuştu...Yeşim ile Koray'ın evine gitme vaktiydi.
Gül son kez aynaya baktı; bakışları hem yorgun hem güçlüydü.
- "Hazır mısın Gül?" diye içinden mırıldandı.Sonra kapı çaldı.
Aslan kapıda, siyah gömleği ve sakin duruşuyla onu bekliyordu.Gül kapıyı açtığı an Aslan'ın bakışı bir anlığına üzerinde durdu; huzur, beğeni ve gurur dolu bir bakıştı.
- "Hazır mısın?" diye sordu.
Gül hafifçe kaş kaldırdı:
- "Seninle her yere hazırım Kara."
Aslan, dudağının kenarından belli belirsiz bir gülümsemeyle başını eğdi ve elini ona uzattı.
Yola çıktıklarında gün batımı şehrin üzerine turuncu-mor bir perde seriyordu.Yeşim ile Koray'ın evinin ışıkları uzaktan görünüyordu.Gül derin bir nefes aldı.
- "Umarım bu akşam huzurlu geçer..." dedi içini çekerek.Aslan omzuna dokundu.
- "Sen yanımdayken her şey huzurlu geçer."
Gül hafifçe güldü:
- "Bunu sen söylüyorsun ama Yeşim'in masada neler soracağı belli değil."
534🥀
Aslan gözlerini kısarak hafif bir alayla:
- "Ben ondan korkmam Gül. Sadece saygı duyarım."
Gül kahkaha attı; içindeki gerilim tamamen çözülmeye başlamıştı.Aslan da gülümsemeye başladı, onun gülüşüyle rahatlayan adamdı çünkü.
Sonunda Yeşim ile Koray'ın kapısına geldiler.Kapı açıldığında içeriden sıcak yemek kokuları, kahkaha sesleri ve evin o tanıdık huzuru yayıldı.
Yeşim onları görür görmez:
- "Siz geç kaldınız! Hadi içeri!" diye seslendi.
Gül Aslan'a bir bakış attı,Aslan ise ona sessizce "Merak etme" diyen bir bakışla cevap verdi.
Ve ikisi birlikte içeri adım attı...Görev bitti ama akşam daha yeni başlıyordu.
Evden içeri adım atar atmaz sıcaklık yüzlerine çarptı.Mis gibi yemek kokuları, hafif bir ışık, fonda çalan yumuşak müzik...
Yeşim'in evi her zaman böyleydi:
biraz karmaşık, biraz renkli ama çok sıcak.
Yeşim hemen Gül'e sarıldı.
- "Hoş geldiiiin! Bak sana özel tatlı yaptım!"
Gül gülerek sarıldı ona:
- "İyi ki yaptın, bugün buna ihtiyacım vardı."
Yeşim bir adım geri çekildi, gözleri hemen Aslan'a kaydı.
- "Aslan... yine ciddisin."
Aslan başını hafifçe eğdi, nazik fakat mesafeli bir tonla:
- "Senin yanında ciddiyetimi korumak zorundayım galiba Yeşim."
Yeşim gözlerini devirdi.
- "Ayy tamam tamam, içeri geçin de sofrayı bozmayalım."
Gül ve Aslan ayakkabılarını çıkarırken, Koray salonun kapısında belirdi.Rahat bir tişörtle, bir elinde bardak, diğerinde telefon... ama bakışları Aslan'a odaklıydı.
- "Hoş geldin Aslan," dedi sakin ama hafif sınayan bir ses tonuyla.Aslan da bir o kadar sakin:
- "Hoş bulduk."
Gül, iki erkek arasındaki o hafif, görünmez gerginliği sezdi ama ikisi de bunu pek büyütmedi.
Masaya geçtiklerinde her şey çok güzel görünüyordu:meze tabakları, sıcak yemekler, mısır ekmeği, büyük bir salata...Yeşim yine döktürmüştü.
- "Oturun bakalım," dedi Yeşim, Gül'e göz kırparak.
- "Bugün anlatacak çok şeyim var."
Gül elini ağzına götürdü, sessizce güldü:
- "Yeşim sen... bir gün anlatacak bir şeyin KALMAYACAK diye korkuyorum."
Yeşim çatalı havaya kaldırıp dramatik bir ifadeyle:
- "Benim? Konusuz kalmak? Asla!"
Koray gülümseyip araya girdi:
- "Gül, biz öyle alıştık artık. Yeşim'in boş konuştuğu bir gün dünya sona erer."
Yeşim ona kaşlarını kaldırdı:
- "Sen bugün beni çok zorluyorsun Koray... dikkat et!"
Masa bir anda kahkahaya boğuldu.O gergin hava tamamen dağıldı.
Aslan, Gül'ün elinin masada durduğu noktaya usulca kendi elini yaklaştırdı, parmak uçları birbirine çok hafif değdi.Gül başını kaldırıp ona baktığında Aslan'ın gözlerindeki sıcaklık masanın tüm kalabalığını, tüm seslerini geri plana itti.
Yeşim bu bakışı yakaladı.Gül'e sinsi sinsi, "Anlat bakayım..." der gibi baktı ama şimdilik susmayı tercih etti.
Bir süre herkes yemeğine odaklanırken Koray, kaşığını tabağa bırakıp konuşmaya başladı:
- "Aslan, senin bugün işin vardı galiba? Yoğundun dediler."
Gül'ün kalbi bir anlık hızlandı.Aslan ise o kadar sakin, o kadar kontrollüydü ki...Sanki bütün gün tehlike değil de alışveriş yapmıştı.
- "Evet," dedi.
- "Küçük bir iş hallettim."
Yeşim hemen kaşlarını kıstı:
- "Nasıl küçük bir iş?"
Aslan'ın dudak kenarı kıvrıldı.
- "Sana göre minicik. Bana göre... rutindi."
Gül masanın altında Aslan'ın dizine hafifçe dokundu,
"Fazla açılma" der gibi.
Aslan o dokunuşa karşılık sakin bir bakış bıraktı masaya.
Yeşim, Gül'e doğru eğilip alçak sesle sordu:
- "Bak ben bir şey hissediyorum... siz bugün bir şey yaşadınız. Bana doğruyu söyle."
Gül, göz ucuyla kısa bir bakış atıp dudaklarını hafifçe ısırdı.
535🥀
- "Yeşim... sonra konuşuruz. Şimdi değil."
Yeşim'in gözleri hemen büyüdü:
- "Demek kesin bir şey var!"
Gül kaşlarını kaldırdı:
- "Yeşim."
Yeşim:
- "Tamam tamam! Konuyu kapatıyorum."
Ama kapatmadığı çok belliydi.
Masada kahkahalar, küçük atışmalar, tatlı rekabetlerle dolu bir akşam başladı.Gül, Aslan'ın omuzlarına çöken günün ağırlığını ve kendi gerilimini unuttu.Aslan da Gül'ün güldüğünü gördükçe rahatladı; bütün günün yükü gözlerinden siliniyordu.
Tam tatlılar masaya gelirken, Yeşim konuşmayı patlattı:
- "Ben soracağım... Gül! Siz ne zaman resmiyet kazanıyorsunuz?"
Gül boğazına kaçırdığı suyla öksürdü,Aslan hafifçe ona doğru eğildi, elini sırtına koydu.
Gül toparlanırken Aslan sessizce, ama masayı titretecek kadar net bir cümle kurdu:
- "Yakında."
Gül'ün kalbi durdu.Yeşim'in ağzı açık kaldı.Koray kaşığını düşürdü.
Masada bir anlık donmuş bir sessizlik...ve ardından kaşığın düştüğü ses yankılandı.
Gül, nefes bile alamadı.Aslan ise sanki bu cümleyi söylemek onun için dünyanın en doğal şeyiymiş gibi sakindi.
Yeşim:
- "Ne?!"
Koray:
- "Ciddi misin?"
Gül:
- "Aslan..."
Aslan başını ona çevirdi, gözlerine bakarak:
- "Ben ne istediğimi biliyorum Gül. Ve sen hazırsan... zamanı geldi."
Gül'ün kalbi göğsünde çarpıyor, gözleri buğulanıyordu.
Ve o akşam... bir anda bambaşka bir anlam taşıdı.
Aslan'ın sözlerinden sonra odanın içine derin bir sessizlik çökmüştü. Yeşim'in gözleri kocamandı, Koray şaşkınlığını gizlemeye çalışıyordu ama yüzündeki çizgiler onu ele veriyordu. Gül ise, Aslan'ın yanındaki koltuğa hafifçe yaslanmış, dudaklarının kenarında o küçücük ama meydan okuyan tebessümü taşıyordu.
Aslan'ın sesi yankılanınca sessizlik daha da keskinleşti:"Evet... Gül benim nişanlım. Ve bunu kim, ne için sorgular bilmiyorum ama artık herkes bilsin."
Gül başını yavaşça çevirdi, Aslan'ın gözlerine baktı. Bu bakış hem "haddini bil" der gibiydi hem de "yanımdayım" fısıltısı taşıyordu. Gözlerindeki ateş, odadaki tüm tansiyonu yutup kendi lehine çevirecek bir güç gibiydi.
Yeşim ilk toparlanan oldu.
"Ben... yani... çok sevindim aslında! Sadece... ani oldu," diye kekelemeden duramadı.
Koray hâlâ şok hâlindeydi:
"Yani siz... ciddi misiniz? Uzun zamandır birlikte miydiniz?"
Gül cevap verdi ama sesi sakindi, kontrollüydü, o bildiğin sivri dilin arkasında buz gibi bir zarafet vardı:
"Koray... Her şeyi herkesin bilmesine gerek yoktu. Biz kimseye hesap vermek zorunda değiliz. Ama madem Aslan söyledi, evet... ciddiyiz."
Aslan hafifçe gülümsedi, Gül'ün omzuna elini koydu.
"Ve her şey sandığınızdan daha sağlam."
Bu söz, Koray'ın yüzüne sıkı bir tokat etkisi yaptı. Çünkü onu asıl rahatsız eden şey Aslan veya Gül değildi... Tuna'ydı. Bu gerçeğin Tuna'nın yüzüne nasıl çarpılacağını düşündükçe içindeki huzursuzluk artıyordu.
Yeşim, havayı toparlamak için mutfağa yöneldi.
"Ben tatlı getireyim bari... Şey... çilekli yaptım."
Gül, yan gözle Aslan'a baktı, dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Kurtardın bizi," diye fısıldadı.
Aslan eğildi, sadece onun duyacağı o tok ve karanlık sesiyle konuştu:
"Her zaman kurtarırım Gül. Ama sen de çok güzel şimdi ortalığı susturdun."
Gül gözlerini devirip gülümsedi. "Ben sustururum. Sen bitirirsin."
Koray'ın sesi ortalarına bıçak gibi girdi:
"Peki... Tuna bu durumu biliyor mu?"
Aslan'ın çene hattı sertleşti.
536🥀
"Henüz değil. Zamanı gelince öğrenecek."
Gül ise buz gibi bir sakinlikle ekledi:
"Ve o zamanı da biz belirleriz, başkası değil."
Koray yerinde kıpırdandı. Yeşim tatlılarla geldi, tepsi masaya kondu. Ama kimsenin tatlı düşünecek hâli yoktu. Odanın ağır havası, söylenmemiş cümleler, ertelenmiş hesaplaşmalar ve yaklaşan fırtınalarla doluydu.
Aslan, Gül'ün elini masanın altında tuttu. Gül palmiye gibi sıcak elini onun eline bıraktı.Bu, "yanındayım" demenin en sade ama en güçlü hâliydi.
Evin kapısı kapanır kapanmaz içerideki o boğucu hava, Gül'ün üzerinden bir gölge gibi süzüldü. Aslan derin bir nefes aldı, elini cebine soktu, evin önündeki soğuğa inat Gül'e yaklaşarak omzuna hafifçe dokundu.
"Hazır mısın?" diye sordu, sesi hem yumuşak hem kararlıydı.
Gül omzunu hafifçe silkti, gözlerinde o bildik meydan okuma parlıyordu.
"Ne olacaksa olsun Aslan. Ben hiçbir şeyden kaçmam."
Aslan'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Zaten o yüzden... sen benim yanımdasın."
Arabaya bindiler. Motorun sesi gecenin sessizliğini bozdu, farlar karanlığı yırtarak ilerledi. Şehrin ışıkları cama vuruyor, Gül'ün yüzünü bir aydınlatıp bir karartıyordu. Bu ışık gölgeleri Aslan'ın gözlerini Gül'den ayıramamasına neden oluyordu.
Bir süre kimse konuşmadı. İkisi de eve dönen değil, yeni bir savaşın eşiğine yürüyen iki insan gibiydi.
Sonunda Gül sessizliği bozdu.
"Koray'ın yüzü... cidden çok komikti."Dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.
Aslan güldü.
"Şok oldu tabii. Aslında herkes oldu. Çünkü hiç kimse seni bana yakıştıramıyordu."
Gül kaşlarını kaldırdı.
"Öyle mi? Nedenmiş o?"
Aslan direksiyonu tutan elini gevşetti, ona doğru kısa bir bakış attı.
"Çünkü seni kimseye yakıştıramıyorlar Gül."
Gül'ün kalbi bir anlık durdu sanki. Ama hemen toparlandı, sivri dilini geri almadı:
"İyi ki de yakıştıramıyorlar. Yoksa herkes kendi kafasına göre yorum yapardı."
"Aslında..." Aslan hafifçe güldü, "yine yapacaklar."
"Yapsınlar." Gül camdan dışarı baktı, yansımasında kendine meydan okuyan bir kız gördü.
"Benim kim olduğumu sadece ben bilirim. Sen bilirsin. Gerisi umurumda bile değil."
Aslan'ın sesi ciddileşti:
"Gül... Tuna bu durumu öğrenince ortalık karışabilir. Bunu biliyorsun."
Gül başını çevirdi, Aslan'a karanlık ama sarsılmaz bir ifade ile baktı.
"Ben Tuna'dan korkmuyorum Aslan. Onun bana karşı hiçbir şekilde birşey yapmaya hakkı yok, olamazda bu kadar netim bu konuda!"
Aslan hafifçe başını salladı.
"Tamam. Ama yine de... hazırlıklı ol. Çünkü onun sana olan şeyi... bitmiş değil."
Gül gözlerini kapattı bir an, o eski anıların gölgesi yüzüne düştü.
"Bitmemesi benim sorunum değil."
Araba karanlık bir sokağa yaklaşırken Aslan tekrar konuştu.
"Gül... babamla yarın yapacağım konuşmayı sana anlatmam lazım."
Gül döndü, gözleri merakla açıldı.
"Civan Bey'le olan o gizli görev meselesi mi?"
Aslan yavaşça başını salladı.
537🥀
"Evet. O sadece bir görev değil artık. Sana da dokunacak bir şey bu."
Gül'ün nefesi hızlandı ama ses tonu dimdikti.
"Ben hazırım Aslan. Neyse o... birlikte göğüsleriz."
Aslan, direksiyonu döndürüp eve doğru son viraja girerken, göz ucuyla ona baktı.
"İşte... tam da bu yüzden seni seçtim."
Gül'ün içi kıpır kıpır oldu ama bunu dışarı belli etmedi. Sadece hafifçe gülümsedi.
"Ben seçilmezdim Kara, Ben alınırdım."
Aslan'ın bakışı bu kez karardı.
"Zaten... seni aldım Gülüm."
Araba eve yanaştı.
Ve gece, asıl fırtınanın henüz başlamadığını fısıldıyordu.
🥀
Kara kapıyı açıp içeri adım attığında, Gül'ün arkasında gölge gibi ilerliyordu. Evin loş ışıkları ikisinin gölgelerini duvarlara uzun, keskin çizgiler gibi vuruyordu. Sessizlik vardı ama o sessizlik nefes nefeseydi; gerilimle, yarım kalmış cümlelerle ve söylemeye cesaret edemedikleri gerçeklerle dolu.
Gül ayakkabılarını çıkarıp saçını geriye attı.Kara, kapının önünde bir süre onu izledi.Bakışlarında, "o evde az önce olanlar hâlâ kanımda dolaşıyor" diyen bir karanlık vardı.
Gül kara gözlerini ona çevirip kaşını kaldırdı.
"Ne oldu? Yine kendini kendi düşüncelerine gömdün."
Kara, gözlerini yerden kaldırmadan konuştu:
"Tuna'nın gelişi... tesadüf değil Gül."
Gül hafifçe omzunu silkti.
"Biliyorum. Ama tesadüf olmaması onu daha değerli yapmıyor."
Kara bir adım attı, Gül'ün tam karşısında durdu.
"Gül... o çocuk senin hayatına öyle bir gölge bırakmış ki, izleri hâlâ aklımda dönüyor."
Gül dimdik durdu.
"Kara, o izler bende değil. Onlar onun zihninde. Ben yoluma bakalı çok oldu."
Bu cümle Kara'nın hoşuna gitmişti. Dudakları belli belirsiz kıvrıldı.
"Beni bu kadar rahatlatan başka biri yok."
Gül gözlerini devirdi.
"Rahatlama kısmı bana kalmasın Kara. Kendi krizlerini kendin çöz."
Kara, o tehlikeli gülüşüyle yaklaştı.
"Benim krizlerim sensin zaten."
Gül elini salladı, "geç o işleri" der gibi.
"Ben kriz değilim. Ben gerçeğim. Senin de en çok korktuğun şey bu."
Kara'nın yüzündeki gülüş kayboldu.
"Evet... korkuyorum."
Gül bir adım geri çekildi.
"Neden?"
Kara yaklaştı-öyle bir yaklaştı ki nefesi Gül'ün yanağını yalayıp geçti.
"Çünkü senin için ne yapacağımı bilmiyorum."
O an Gül'ün kalbi yerinden oynadı, ama belli etmedi.Kendinden emin, buz gibi bir sakinlikle cevap verdi:
"Benim için ne yapacağını ben söylemem Kara. Sen seçersin."
Kara'nın bakışları derinleşti.
"Sorun şu ki... seni her seçtiğimde bir şey kaybediyorum."
Gül başını yana eğdi.
"Belki de kaybettiklerin zaten attığın yüklerdir. Beni değil onları bırak."
Kara gülümsedi.
"Sen fazla güçlüsün Gül."
"Hayır," dedi Gül. "Ben sadece benden gitmeyene hak ettiğini veriyorum."
538🥀
Yıllar önce
Piknik alanının üzerine hafif bir yaz rüzgârı yayılıyor, çam ağaçlarının kokusu etrafa usulca karışıyordu. Gül, dokuz yaşının çocuksu enerjisiyle arkadaşlarıyla voleybol ağının karşısında kahkahalar atarak oynuyordu. Topun sarı-mavi desenleri güneşte parlıyor, Gül topu her yükselişinde yakalayıp ustaca geri gönderiyordu.
Aynı anda, piknik alanının arka kısmında, on yaşındaki Kara ve arkadaşları futbol oynuyordu. Kara'nın topu da aynı sarı-mavi... Aynı model, aynı renk. O tesadüfün bir gün koskoca bir kader olacağını kim bilebilirdi ki?
Her şey bir anda oldu.
Gül'ün voleybol topu, eğilip kalkarken ayağına çarpıp hızla çayırlığa doğru yuvarlandı. Aynı saniyelerde Kara'nın futbol topu da sert bir şutla kontrolünden çıkıp aynı yöne kaçtı.
İkisi de fark etmeden aynı hedefe doğru koşmaya başladılar.
Top, geniş bir çalılığın önünde durdu. Ve Gül ile Kara, aynı anda ellerini uzatıp aynı anda topa dokundular.
Bir anlık sessizlik...
İlk karşılaşma.İlk bakışma.İlk çarpışma.
Kara'nın kara gözleri, Gül'ün ışıl ışıl bakan gözleriyle kilitlendi.
"Topumu bırak!" diye çıkıştı Gül, topu tutarken.
Kara kaşlarını kaldırdı. "Nereden senin oluyor? O benim futbol topum."
Gül öfkeyle kaşlarını çattı. "O benim voleybol topum!"Sinirle topu Kara'nın elinden çekip sertçe aldı.
Kara'nın gözlerinde bir anlık şaşkınlık...Sonra, sinsi bir tebessüm belirdi dudak kenarında.Sessizce bir adım öne çıktı, Gül'ün elinden topu geri kaptı ve onu yumuşak bir duvarın köşesine doğru sıkıştırdı.
Bakışları hiç ayrılmadı.
"Bak kızım," dedi o yaşına rağmen kendinden emin bir tonla, "bu benim topum. Fazla uzatma."
Kara'nın kara gözleri, ilk kez o gün Gül'ün gözlerini gerçekten hapsetti.Gül ürperdi... Ama geri adım atacak biri değildi.
Kara biraz daha yaklaşınca, Gül'ün dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı.Sırıttı.Sonra sakin bir sesle, o küçücük ama keskin haliyle fısıldadı:
"Büyü de gel."
O anda Gül, ani bir hareketle Kara'nın en zayıf noktasına bir tekme savurdu.Kara iki büklüm olurken Gül topu kaptığı gibi koşmaya başladı.
Ve o günden sonra bir daha hiç karşılaşmadılar...
Ta ki bugün, yıllar sonra... O bakışlar yeniden birleşene kadar.
Gül, Kara'nın gözlerinin içine baktığında, yılların ardından o eski an bir anda zihninde patladı.Kara'nın dudak kenarında beliren o tanıdık, hafif sinsi, hafif hayran gülümseme...O çocukluk meydan okuması hâlâ oradaydı.
Kara da hatırlamıştı.Gözlerinde hem şaşkınlık hem de yılların içinde büyümüş bir sahiplenme vardı.
Bir adım attı Gül'e.Sonra bir adım daha.
Gül, Kara'nın yaklaşırken içinin ürperdiğini, tuhaf bir haz dalgasının omurgasından yukarı tırmandığını hissetti. O eski meydan okumanın şimdi nasıl bir ateşe dönüştüğünü iliklerine kadar fark etti.
Kara, Gül'ün beline usulca dokunup onu kendine çekti.Başını onun boynuna doğru eğdi.
"Hatırlıyor musun?" dedi fısıltıyla.
"Bana dediğin şeyi?"
Gül nefesini tuttu. "Ne demişim?"
Kara'nın karanlık bakışları parladı.
"Büyü de gel.'"
Başını kaldırdı.
Gül'ün dudaklarına bakıp hafifçe gülümsedi.
"Geldim, Gül..."
Sesini biraz daha alçalttı.
"...hem de büyüyerek."
539🥀
Sonra dudaklarını Gül'ün dudaklarına bastırdı.İlk öpücük, yıllarca birikmiş bir özlemin kapısını açar gibiydi.Sonra o kapı tamamen kırıldı.
Öpüşmeleri derinleşti.Nefesleri birbirine karıştı.Kara'nın elleri Gül'ü belinden daha sıkı kavradı; Gül'ün parmakları Kara'nın ensesinde kenetlendi.Sanki yıllardır birbirini beklemiş iki rüzgâr, aynı anda aynı yöne esmeye başlamıştı.
Kara, Gül'ü kendine yaslayarak, onu olduğu gibi kucaklayarak fısıldadı:
"Artık küçücük bir çocuk değilim Gül... Şimdi seni gerçekten istiyorum."
Gül'ün sesi titredi. "Kara..."
Kara, Gül'ü öyle bir tutkuyla yeniden dudaklarına hapsetti ki, yıllar önce yarım kalan o meydan okuma artık tamamen başka bir şeye dönüşmüştü.
Ve o gece, ikisi de yılların beklediği o aşkın, o tutkunun içinde birbirlerine tamamen teslim oldular.
Güneş perde aralığından sızıp odanın içine altın bir çizgi gibi düşerken, Gül gözlerini yavaşça araladı.Oda sessizdi.Sadece Kara'nın derin, ağır ve huzurlu nefes alışları duyuluyordu.
Gül, bir süre nefesini tutup yanında uyuyan adama baktı.
Kara...O çocukluk kavgasının küçük devi değil artık.Karşısında yatan adam; omuzları geniş, bakışları karanlık, sesi yırtıcı, ama dokunuşu... dokunuşu yıllarca saklanmış bir yarayı iyileştirecek kadar güçlüydü.
Gül'ün parmakları, bilinçsizce Kara'nın göğsüne uzandı.Deri sıcak...Kalp ritmi ağır ve sakindi.
O ritim dün gece çok daha hızlı çarpıyordu.Gül bunu düşününce yanağı ateş gibi kızardı.
Tam geri çekilecekken Kara'nın eli yıldırım gibi Gül'ün bileğini yakaladı.
"Uyandığını biliyordum."Sesi sabahın o derinliğine karışan bir tınıyla geldi.
Gül gözlerini devirdi. "Bıraksana."
Kara elini bırakmak yerine daha sıkı tuttu ve Gül'ü kendine doğru çekti.Gül onun göğsüne yığıldı, nefesi kesildi.
Kara saçlarının arasına yüzünü gömdü.
"Sabahları böyle uyanmayı özlemişim gibi hissediyorum..."
Gül'ün kalbi bir an durdu.Sonra hızla atmaya başladı.
"Ne diyorsun sen?" dedi fısıltıyla.
Kara başını kaldırmadan konuştu.
"Dün gece... bir anlığına on yıl önceki o sahne geldi aklıma. Beni çimlerin üzerinde bıraktığın gün."
Gül istemsizce güldü.
"Hâlâ unutmadın mı onu?"
Kara başını kaldırdı.Kaşları hafif çatık, ama dudak kenarı sinsi bir şekilde kıvrıktı.
"Beni tekmeleyip kaçtığın günü unutmak kolay değil Gül. Erkekliğime sürülmüş bir lekedir o."Gül kahkaha attı.
"Sen de beni duvara sıkıştırmasaydın."
"Sen de bana kafa tutmasaydın."
"Sen de topumu almasaydın."
"Top benimdi."
Gül, "Tabi tabi," diyerek gözlerini devirdiğinde Kara'nın bakışları hafifçe yumuşadı.
Bir sessizlik oldu.
Ama bu sessizlik gergin değil; tanıdık.İçinde yılların izleri olan bir sessizlik...İki insanın, uzun zaman sonra nihayet aynı yerde durduğu o dinginlik.
Kara elini Gül'ün yanağına koydu.Başparmağıyla yanağını okşarken sesi az önceki şakacı tonundan tamamen kopmuştu.
"Yıllarca merak ettim..." dedi fısıltıyla.
"O gün kaçarken arkanı dönüp hiç baktın mı diye."
Gül'ün nefesi kesildi.
"Baktım," dedi.
Kara'nın gözlerinde bir kıvılcım çaktı.
"Kaç kez?"
Gül yutkundu.
540🌹
"Bir... iki..."
Dudakları istemsizce kıvrıldı.
"Belki üç."
Kara bir anda doğrulup Gül'ü yatağın içine doğru yatırdı.Ellerini iki yana yasladı, yüzünü Gül'ün yüzüne yaklaştırdı.
"Demek baktın ha?"
Sesindeki o alay, o maskülen ton... Gül'ün içini yeniden karıştırdı.
"Evet baktım," dedi Gül. "Ama seni merak ettiğimden değil."
Kara kaşlarını kaldırdı. "Neden peki?"
Gül dudaklarını hafifçe aralayıp fısıldadı:
"Çünkü o gün bile... beni kovalayacağını biliyordum."
Kara bir saniye bile düşünmedi.Gözlerindeki gölge, yılların öfkesinden değil; yılların suskunluğundan gelen bir tutkuyla karıştı.Gül'ün saçlarını avuçlayıp onu yeniden kendine çekti.
"Ve yakaladım," dedi nefesini Gül'ün dudaklarına dokundurarak.
"Bu kez bırakmam."
Gül'ün kalbi hızla çarptı.
"Kara..."
"Sus."
Kara, Gül'ün yüzünü iki eliyle tutarak onun dudaklarını nazik, ama kesin bir sahiplenişle öptü.
Gül, o anda Kara'nın sadece yıllar önce topunun peşine düşen serseri bir çocuk olmadığını fark etti.
Artık o; yıllar boyunca büyümüş, güçlenmiş, kararmış, ama bir tek şeye sadık kalmış bir adamdı:Gül'e.
Ve Gül bunu hissediyordu.Bütün hücrelerinde.
Gecenin bir köründe dışarıda bir araba sesi duyuldu. Keskin ve ani. Sanki biri hızlı fren yapmış gibi.
Kara bir anda ciddileşti. Gül de irkildi.
Adrenalin ikisinin damarlarına aynı anda yayıldı.
Kara hızla perdeyi aralayıp dışarı baktı.Gül, ayak ucunda yanına geldi.
"Kara... kim o?"
Kara gözlerini kısmıştı.
"Tuna değil... Koray değil... Babam'ın adamları hiç değil..."
Tam bu sırada, kapının zili çaldı.Keskin. Uzun.Sanki bir parmak "AÇ O KAPIYI" der gibi.
Gül'ün kalbine soğuk bir buz gibi indi.
Kara fısıldadı:
"Bu... başkası."
Gül yutkundu.
"KİM?"
Kara kapıya yürürken omuzları gerildi.Gözlerindeki karanlık saklanmıyordu.
541🥀
"Bence artık herkes bildiğini unutmalı Gül."
Gül'ün sesi titremiyordu ama içi ateş gibi yanıyordu:
"Kara... kapıyı aç."
Kara bir an durdu.Derin bir nefes aldı.
Ve kapının koluna uzandı.
Kara kapının kolunu çevirdiğinde, evin içindeki hava ağırlaştı.Kapı yavaşça aralandı.
Ve kapının ardında duran siyah montlu adam önce Kara'ya baktı...Sonra gözleri bir anlığına Gül'e kaydı.
O anda... Gül'ün nefesi göğsünde sıkıştı.Bakışındaki o tanıdıklık, o yılların içinden süzülen keskin ifade...
Gül adamı tanımıştı.
Ve adam da onu tanımıştı.
Gül'ün dudakları titremeden ama şaşkınlıkla aralandı:
- "Han...?"
Han'ın gözlerinin içi bir an parladı, fakat disiplinli tavrını bozmadı.Kara'nın yanındaki Gül'e dikkatle baktı.
- "Gül..." dedi alçak bir sesle.
Yıllardır duymadığı bir tını... Gül'ün üniversite yıllarındaki bir anıya saplanan bir ses...
Kara hemen araya girdi, yüzünde keskin bir gerilim vardı.
- "Siz... birbirinizi tanıyor musunuz?"
Gül gözlerini Han'dan ayırmadan cevap verdi:
- "Evet Kara. Üniversiteden arkadaşız. Farklı bölümlerdeydik... Ama aynı kampüste yıllarca denk geldik."
Han da ciddiyetinden ödün vermeden söyle dedi:
- "Bizim fakülte binasının yanındaki kütüphaneyi hatırlarsın Gül. En çok orada karşılaşırdık."
Gül'ün gözlerinde hem şaşkınlık hem hafif bir sıcaklık belirdi.
"Hatırlamaz mıyım..." diye mırıldandı.
Kara'nın bakışı ikisi arasında gezdi.Gül'ün yüzündeki o şaşkın ifade...Han'ın disiplinli ama belli belirsiz yumuşayan bakışı...
Kara'nın içindeki karanlık kıpırdadı.
Ama Han, hızlıca kendini toparladı.Artık tamamen görevdeki askerdi.
Sert bir selam verdi:
- " Aslan, Civan Komutan'ın selamı var. Dosya tamamen size ulaşmadı, dedi. Kalan kısmı iletmem için gönderdi."
Kara gözlerini kısmıştı.Gül ise Han'ın sesindeki o resmiyeti ilk kez duyuyordu; eskiden daha sakindi, daha sivil, daha insanîydi.
Han konuşmaya devam etti:
- "Sınır hattı dosyasında kullanılan eski kod... senin kodun Aslan. Birileri seni hedef alıyor. Ve Civan Komutan iç birimden şüpheleniyor."
Kara'nın yüzü sertleşti.
Gül düşündü, yutkundu...Han'ın Kara'nın babası Civan'ın emir eri olduğu gerçeği, Gül'ün zihninde yıllar öncesiyle bugün arasındaki çizgiyi daha da keskinleştirdi.
Aslan, adama doğru bir adım attı.
- "Süre?"
- "En fazla üç gün. Daha fazlası kontrolü kaybettirir."
Gül araya girdi.Bu hem eski arkadaşına hem yanındaki adamın geleceğine dair bir içgüdüydü:
- "Han, bu kadar ciddi bir şeyde neden bana söylemediniz? Yıllar sonra seni böyle bir görevle görmek..."
Han'ın buz gibi kararlı yüzü hafif gevşedi.
- "O zamanlar öğrenciydim Gül... Sen de ben de başka hayatlara koşuyorduk. Bugün... tesadüf değil."
Aslan'ın kaşları çatıldı.
- "Tesadüf değil ne demek Han?"
Han bir an düşündü... sonra bakışlarını tekrar Gül'e çevirdi.
- "Bu karşılaşma... doğru zaman Aslan. Hem görev için... hem de bazı geçmişler konuşulmadan kalmamalı."
Gül'ün kalbi yerinden fırlayacak gibiydi.Han'ın bu cümlesi, Gül'ün yıllardır açmadığı bir kapıyı tıklatmıştı.
Ama Kara'nın sabrı tükenmişti.
- "Yeter. Dosyayı gönder. Ve bir daha bu eve gecenin köründe gelme."
Han başıyla selam verdi.Gül'e göz ucuyla baktı-yalnızca bir saniyeliğine-ve ardından o karanlık gecede kayboldu.
Kapı kapanır kapanmaz Kara derin bir nefes aldı.
- "Han senin eski arkadaşın ha... Güzel."
Gül ona döndü.
" Kara , öyle düşünme. Üniversiteden tanıdığım arkadaşım sadece."
Kara bir adım yaklaştı.Bakışları karanlık ama sahipleniciydi.
- "Gülüm... seni tanıyan herkes benim için hesaptır."
Gül hafifçe güldü.
"Sen bazı şeyleri fazla büyütüyorsun Kara."
Kara'nın tam söyleyeceği bir şey vardı ki...
Gül'ün telefonu çaldı.
Ekranda Yeşim.
Gül açtı.
Yeşim'in sesi panik içindeydi.
- "Gül... lütfen... çabuk gelin. Koray... yere yığıldı! Ambulansta! Hastaneye götürüyorlar!"
Gül'ün dünyası o an durdu.
Kara hemen telefonu elinden aldı.
- "Yeşim, sakın kapanma. Neredesiniz? Hangi hastane?!"
Yeşim hıçkırarak söyledi:
- "Devlet hastanesi Kara... lütfen çabuk olun..."
Telefon kapandı.
Gül'ün yüzü bembeyazdı.
Kara onu tuttu.
Bakışı keskinleşti.
542🥀
- "Gülüm... gidiyoruz."
Ve ikisi, kapıyı ardında kapatarak karanlığa doğru koştu.
Hastanenin acil servisi, gece ışıklarıyla bembeyaz bir savaş alanı gibiydi.Koşuşturan hemşireler, tıslayan makineler, uzaklardan gelen alarm sesleri...Her şey bir anlığına üstlerine çökmüş bir kâbus gibiydi.
Gül ve Kara hızlı adımlarla içeri girdiklerinde Yeşim köşede çöküp kalmıştı.Elleri titriyor, gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
Gül hemen yanına koştu.
- "Yeşim! Buradayım canım, sakin ol... ne oldu?"
Yeşim, Gül'ün omuzlarına yapıştı.Sesi ağlamaklıydı; kelimeleri boğazında düğümleniyordu.
- "Gül... evdeydik... bir anda nefesi kesildi... yere düştü... gözleri arkaya kaydı... ben-ben bir şey yapamadım."
Gül onu sarıp destek olurken Kara çevreye baktı.Bakışı askeri bir keskinlikte tarıyordu etrafı.Hangi odadan çıkılır, hangi personel panik hâlinde, hangi köşede sessizce bekleyen bir gölge vardır-her şeyi okuyordu.
Sonunda bir hemşire geldi.
- "Koray KORKMAZ'ın yakınları?"
Kara bir adım öne çıktı; sesi netti: - "Biz."
Hemşire, alışıldık prosedür tonuyla ama hekim ciddiyetiyle konuştu:
- "Hasta ilk müdahaleye alındı. Kalp ritmi düşmüştü, solunumu da zayıftı. Durumu kritik olabilir. Doktorlar müdahalede."
Yeşim yeniden çöktü.Gül onu sıkıca tuttu.
Ama Kara'nın yüzünde başka bir ifade vardı:Şüphe.
Bu çöküş, bu anda, bu günün gecesinde...Tüm bunlar Kara'nın kafasında bir yapboz oluşturmaya başlamıştı.
Hemşire uzaklaşırken Kara Gül'ün yanına geldi.Sesi yumuşaktı ama altındaki gerilim buz gibiydi.
- "Gülüm, Yeşim'e destek ol. Ben birkaç kişiyle konuşacağım."
Gül başını kaldırdı.
- "Kara, bir şey mi fark ettin?"
Kara gözlerini daralttı.
- "Her şey aynı gecede olmaz Gülüm. Tesadüf kokmuyor bu."
Gül'ün kalbi hızlandı.
- "Ne demek istiyorsun?"
- "Tuna'nın gelişi... Han'ın dosyayı getirmesi... kodumun çalındığını öğrenmem... ve aynı saatlerde Koray'ın yere yığılması... Hepsi aynı zincirin halkaları olabilir."
Gül yutkundu. Yeşim'in sırtını okşadı.
- "Kara... lütfen dikkatli ol."
Kara yanına eğildi; karanlık bakışlarını Gül'ün gözlerine kilitledi.
- "Her zamanki gibi olacağım Gülüm. Ama bu işin altından biri çıkacaksa... önce onu bulacağım."
Tam o sırada odanın yan kapısı açıldı.Bir doktor hızlı adımlarla çıktı.
- "Koray KORKMAZ'ın yakınları! İçeride stabilize etmeye çalışıyoruz ama durumu ciddî."
Yeşim çığlık atar gibi bir nefes aldı: - " Ölecek mi ?"
Doktor bir an durdu, gözlerini kaçırmadı.Bu dürüstlüğün en ağır hâliydi.
- "Şu an için bir şey diyemem. Ama elimizden geleni yapıyoruz."
Sonra kapı kapandı.
Koridor buz gibi oldu.
Gül, Yeşim'i sarılırken kendi içinde de bir savaş veriyordu.Kara sessizce birkaç adım geri çekildi-ama yalnızca düşünmek için.
Bir koridor boşluğunda durdu.Elini çenesine götürdü.
Ve o anda...Hastanenin giriş kapısı açıldı.
Siyah montlu biri içeri girdi.Keskin adımlarla, hiçbir yere bakmadan yürüyordu.
Han.
543🥀
Han onları görünce durdu.Bakışları Gül'de bir an daha uzun kaldı, sonra Kara'ya döndü.
- "Haberi aldım. Komutan Civan da öğrendi. Size destek için göndermedi beni ama... ben geldim."
Kara kaşlarını kaldırdı.
- "Neden?"
Han'ın sesi soğuk ama içten bir ton taşıdı.
- "Çünkü bu iş Aslan, sadece askeri bir kod oyunu değil. Aileye dokunan bir şey dönüyor. Ve... Gül'ün yanında olmak istedim. Üniversitede, o zor dönemlerinde yanında olamadığım gibi... bu sefer olmayayım istemedim."
Gül şaşkınlıkla nefes aldı.O yılları hatırladı-kütüphanede geçirdiği uzun geceleri, yalnız yürüdüğü kampüs yollarını, Han'ın birkaç kez sorduğu "İyi misin?" sorularını...
Kara bu cümleyle hafifçe gerildi. Ama sesi kontrollüydü:
- "Han... bu meselenin kişiselleşmesine izin vermem."
Han bir adım yaklaştı.
- "Ben de vermeyeceğim. Bu yüzden buradayım."
Gül araya girdi. Sesi yumuşak ama netti:
- "Han... teşekkür ederim. Gerçekten."
Han'ın gözleri bir an Gül'ün gözlerine kilitlendi. O bakışta hem yılların sessizliği hem bugünün ağırlığı vardı.
Kara hemen Gül'ün yanına geçti.Gül'ün elini tuttu.Hem sahiplenici hem koruyucuydu.
- "Gülüm... ben şimdi içeriyi kolaçan edeceğim. Sen Yeşim'in yanında kal. Han... benimle gel."
Han başını salladı.
İki adam, koridorun karanlık bölümüne doğru yürüdü.Ayak sesleri hastanenin soğuk zemininde yankılanıyordu.
Gül arkalarından baktı.
Ve o an içinden geçen tek cümle şuydu:
Bu gece... kimse masum değil.
Koridorun sessizliği, adımlarının ritmiyle bozuluyordu. Kara ve Han, yan yana ilerlerken gözleri etrafa keskin bir tarama yapıyordu. Her kapı, her köşe olası bir ipucu taşıyabilirdi; her gölge, bir sır saklıyor gibiydi.
— “Kara…” Han, sessizliği bozdu. “Bu kadar çok şey… aynı anda… işin içinde bir düzen var, değil mi?”
Kara başını salladı, bakışları bir noktaya sabitlenmişti, ama zihni çoktan olasılıkların labirentine girmişti.
— “Evet. Ve düzenin içinde bazı parçalar… gözden kaçırılmış olabilir. Her şey tesadüf değil. Ama bu, kim ve neden sorularını daha da önemli kılıyor.”
Han dudaklarını sıktı. Bir an durdu, sonra sordu:
— “Peki ya Koray? Hayatta kalırsa… işimiz daha da karmaşıklaşacak. Ama eğer…”
Kara, cümleyi tamamlamadı. Sesinde bir ağırlık vardı, kelimelere gerek duymuyordu; bakışları her şeyi anlatıyordu.
O sırada bir kapı açıldı; içeriden aceleyle bir hemşire çıktı.
544🥀
— “Doktorlar odada, ama Koray hâlâ kritik durumda. Herkesin sakin olması gerekiyor.”
Kara derin bir nefes aldı.
— “Tamam. Han, içeri sen de bak; ben güvenliği sağlayacağım.”
Han başını salladı ve ağır adımlarla odaya yöneldi. Kara ise koridoru taramaya devam etti, gözleri ve kulakları tetikteydi. O anda fark etti: kapının yanında bir kamera vardı, bakışları bir noktaya sabitlenmiş. Bir izleniyorlardı.
— “İçeride işler sadece hastanenin kontrolünde değil…” diye mırıldandı Kara.
Gül, arkada sessizce bekliyordu. Yeşim hâlâ sarsılmıştı ama gözleri Kara’nın yanına koştuğunda biraz olsun durulmuştu. Gül, Yeşim’in elini tuttu ve fısıldadı:
— “Sakin ol, Yeşim. Kara burada. Her şey yoluna girecek.”
Fakat Gül’ün içi de rahat değildi. Kara’nın bakışlarındaki keskinlik, Han’ın varlığı… Hepsi birbiriyle çarpışıyordu. Gece, düşündüğünden daha uzun ve tehlikeli olacaktı.
Bir anda, acil servis giriş kapısı tekrar açıldı. Bu sefer farklı bir figür içeri girdi. Siyah giysili, yüzü karanlıkta gölgelenmiş biriydi. Kara ve Han hemen pozisyon aldılar.
— “Kim o?” Kara sessizce sordu.
Gül tedirgin bir şekilde adımlarını geri çekti. Fakat kişi ellerini kaldırmadan, hiçbir kelime söylemeden ilerledi. Bir an herkes nefesini tuttu. Ve sonra… Göz göze geldiler.
Kara’nın bakışları dondu. Han, soğuk bir tonda fısıldadı:
— “Bunu tanıyorum.”
Kara bir adım öne çıktı, sesi titremedi ama keskinleşti:
— “Burada ne işin var?”
Siyah giysili kişi bir an durdu, sonra yavaşça başını kaldırdı. Gül, o bakışta hem tanıdık bir yüz, hem de gecenin karanlığında gizlenmiş bir tehdidi gördü.
— “Merak etmeyin,” dedi kişi, sesi derin ve kontrollüydü. “Ben… sadece cevapları getirdim.”
Gül’ün kalbi hızla çarptı. Kara, adımını geri çekmedi; gözleriyle bir savaş başlatmaya hazırdı.
Han ise sessizce bekledi, içindeki eski tanıdık bir hisle…
Ve o an, tüm gecenin ağırlığı üzerlerine çöktü.
Kimse masum değildi. Ama bazı sırlar, ortaya çıkmayı bekliyordu.
Koridorun ışıkları, siyah giysili kişinin yüzünü hafifçe aydınlatıyordu. Gözlerinde bir açıklık, ama aynı zamanda sert bir kararlılık vardı. Kara’nın bakışlarıyla buluştuğunda, bir an için zaman durdu gibi hissettirdi.
— “Cevaplar mı?” Kara’nın sesi derin, kontrollü ama keskinti. “Ne cevapları?”
Kişi ellerini yavaşça cebinden çıkardı; elinde bir dosya vardı. Dosyanın kapağında eski, solmuş bir üniversite logosu göze çarpıyordu.
— “Sana ait değil, Kara,” dedi kişi. “Ama senin ve onun… yani Gül’ün hayatına dokunan bazı gerçekler burada.”
Gül irkildi. Dosya mı? Gerçekler mi? İçinde ne olabilir ki, hem bu geceyi hem de yılları birden altüst edebilirdi?
Han sessizce Kara’nın yanına geldi.
— “Kara… bu kişiyle karşılaşmamız tesadüf değil. Üniversiteden tanıdık bir yüz… ama yıllar içinde değişmiş.”
Kara başını salladı. Gözleri, siyah giysili kişiye kilitlenmişti.
— “Konuş. Şimdi.”
Siyah giysili kişi derin bir nefes aldı, sanki söyleyeceği sözlerin ağırlığını taşıyor gibiydi.
— “Her şey o gece başladı… yıllar önce. Gül’ün ve sizin hayatlarınız… bazıları farkında olmadan ipleri çekti. Koray’ın durumu… kodlar… Han’ın dosyası… ve Tuna’nın gelişi… hepsi bir zincirin halkaları.”
Gül adım attı. “Sen kimsin? Ve neden… neden bu kadar şeyi biliyorsun?”
Kişi başını hafifçe eğdi.
545🥀
— “Ben… geçmişten gelen bir uyarıyım. Bazen gerçekler, insanların bilmesi gereken zamanı bekler. Ama artık o zaman geldi. Bu dosya, yaşananların sebebini açıklıyor.”
Kara gözlerini daralttı. İçindeki savaş, her zamankinden daha sertti.
— “Gülüm… arkana bakma,” dedi Han’a dönerek. “Bu kişi sadece gerçeği taşıyor. Ama burada ve şimdi, kontrol bende.”
Gül, Kara’nın elini sıktı. İkisi de sessizce bekliyordu. Siyah giysili kişi, dosyayı yavaşça açtı. İçindekiler, eski fotoğraflar, notlar ve kod parçacıklarıydı. Her sayfa, geçmişin sessiz kalmış bir sırrını fısıldıyordu.
Gül’ün nefesi kesildi. Bir sayfada, üniversitedeki eski arkadaşlarıyla çekilmiş bir fotoğrafı vardı. Yanında Han, genç ve gülümseyen… ama gözlerinde hafif bir kaygı.
— “Bu… bu nasıl mümkün olabilir?” diye fısıldadı Gül.
Kara dosyaya bakmadan önce derin bir nefes aldı, sonra sessizce konuştu:
— “Her şeyden önce… bu geceyi yönetmemiz gerek. Önce Koray’ı, sonra sırları.”
Siyah giysili kişi hafifçe başını salladı.
— “O zaman zaman kaybetmeyin. Çünkü bazı gerçekler, ortaya çıktığında kontrol edilemez hale gelir.”
Koridorun soğuk havası, dosyanın ağırlığıyla birleşmişti. Kara, siyah giysili kişiye bakmadan derin bir nefes aldı ve Han’a fısıldadı:
— “İçeri gireceğiz. Her sayfa yeni bir ipucu olabilir. Ama dikkatli ol, Gülüm… burası sadece bir hastane değil; bir tuzak alanı da olabilir.”
Gül arkalarında, Yeşim’in yanında duruyordu. Elleri hâlâ titriyordu ama gözlerindeki korku yerini meraka ve sessiz bir kararlılığa bırakıyordu.
— “Kara… Han… ben de gelmek istiyorum,” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. “Bunu… birlikte çözmemiz gerek.”
Kara başını hafifçe salladı.
— “Gülüm… sen önce Yeşim’in yanında kal. Burada işler hızla değişebilir. Ama merak etme, seni bilgilendireceğiz.”
Han ise Gül’e dönerek:
— “Doğru… burada, koridorlarda, her adım dikkat gerektiriyor. Sakin ol, bekle.”
Kara ve Han, dosyayla birlikte odaya yöneldi. Kapıdan içeri girdiklerinde, Koray’ın odasından gelen monitör ışıkları loş bir gölge oluşturuyordu. Doktorlar yoğun bir şekilde çalışıyordu; her bir hareket aciliyet doluydu.
Kara hemen çevreyi taradı. Her bir cihazın sesi, her bir hemşirenin hareketi gözünden kaçmadı. Han ise dosyayı dikkatle inceledi. Sayfalar arasında, eski tarihler, notlar, kodlar ve bazı kişilerin isimleri vardı. Hepsi birbiriyle bir zincir oluşturuyordu.
— “Bak Kara,” dedi Han, sesi alçak ama keskin. “Bu isimler… geçmişten gelen bir bağ. Ve her biri bugünle bir şekilde bağlantılı. Tuna’nın gelişi… Koray’ın durumu… hepsi planlanmış gibi görünüyor.”
Kara, gözlerini dosyadan kaldırıp Han’a baktı.
— “Planlanmış değil… organize edilmiş. Ama kim ve neden? İşte bu sorunun cevabını bulmalıyız.”
O sırada monitörden alarm sesi yükseldi. Koray’ın kalp ritmi düşüyordu. Doktorlar hızla müdahale etti. Kara ve Han bir adım geri çekildi; gözleri monitörde, elleri tetikteydi.
546🥀
— “Hızlı olmalıyız,” dedi Kara. “Burası sadece bir başlangıç. Eğer gerçekler buradan çıkacaksa… şimdi çıkacak.”
Han başını salladı. Dosyayı dikkatle kapattı, Kara’ya uzattı.
— “Bu gecenin sonunda… ya her şeyi öğreneceğiz, ya da bazı şeyler asla açığa çıkmayacak.”
Kara dosyayı aldı. İçindeki soğuk ağırlık, gecenin karanlığında adeta bir yük gibi omuzlarına çöktü.
Gülüm… şimdi asıl oyun başlıyor. Geçmişin sırları, bugünle birleşiyor; her adım, hem Koray’ın hayatı hem de hepsinin geleceği için bir sınav olacak.
Koray’ın odasındaki ortam, yoğun bir sessizlik ve alarm seslerinin karmaşasıyla doluydu. Doktorlar hızlı adımlarla ilerliyor, her bir hareketi hayatla ölüm arasında gidip geliyordu. Kara ve Han, monitörlerin yanına yaklaşırken gözlerini ekrandan ayırmadı.
— “Kalp ritmi hâlâ düzensiz,” dedi Han, dosyaya bakarken. “Bu sadece fiziksel bir sorun değil. Biri bunu planlamış gibi… bir müdahale, bir tetik.”
Kara başını salladı, gözleri keskin bir odaklanmayla tarıyordu her şeyi: hem doktorların hareketlerini hem odanın düzenini hem de güvenlik kameralarının açılarını.
— “Bu iş sadece bir hastalık vakası değil. Biri burada bir mesaj bırakmış ve biz o mesajı çözmeden Koray’ı koruyamayız.”
O sırada Gül, Yeşim’i sıkıca tutarak koridorun ucunda duruyordu. Kalbi hızla çarpıyordu; hem korku hem de endişe içindeydi. İçinden sürekli aynı cümle geçiyordu: “Koray… iyi olmalı… her şeyin cevabı onda olabilir.”
Dosyayı açan Han, bazı kod parçacıklarına ve eski notlara işaret etti.
— “Bak Kara… bu notlar… üniversitedeki eski projeler, bazı algoritmalar ve kodlar… her biri Koray’ın durumu ile bir şekilde bağlantılı. Bu, geçmişten gelen bir hesaplaşma.”
Kara başını salladı, derin bir nefes aldı.
— “O zaman… bizim görevimiz sadece Koray’ı hayatta tutmak değil. Aynı zamanda bu zincirin halkalarını tek tek çözmek. Kim neyi, neden yaptı?”
İçeriye yeni bir hemşire girdi.
— “Kalp ritmi biraz düzeldi, ama hâlâ kritik. Müdahale devam ediyor. Yakınlarınızın yanında olması riskli olabilir.”
Kara kısa bir bakışla Gül’ü düşündü, sonra Han’a döndü:
— “Dosyayı buraya getireceğiz, ama hızlı olmalıyız. Buradaki her dakika… hem Koray hem de bizim için önemli.”
Han başını salladı ve dosyayı Kara’ya uzattı. Kara dikkatle aldı; sayfaların ağırlığı neredeyse fiziksel bir yük gibiydi.
Gül, Yeşim’in kolunu tutarken sessizce fısıldadı:
— “Kara… lütfen dikkat et. Lütfen…”
Kara, gözlerini Gül’ün gözlerine kilitledi.
— “Söz veriyorum, Gülüm… her şeyi öğreneceğiz. Ama önce Koray’ı korumalıyız. Ardından gerçeğin tamamını açığa çıkaracağız.”
Han, dosyayı açarak Kara’ya bakarken:
— “Başlıyoruz. Bu gecenin sonunda ya her şey ortaya çıkacak, ya da bazı sırlar sonsuza kadar gömülecek.”
Kara ve Han, Koray’ın odasından ayrılır ayrılmaz, acil servisin daha sakin bir köşesine çekildiler. Dosya masanın üzerinde açıldı; sayfalar, eski fotoğraflar, kod parçacıkları ve notlarla doluydu. Kara, her bir satırı dikkatle incelerken, Han sistematik bir şekilde bağlantıları işaretliyordu.
— “Bak Kara,” dedi Han, parmağı bir kod satırına dokunarak. “Bu algoritma, sadece geçmişteki üniversite projesi değil. Koray’ın sistemine sızmak için planlanmış bir arka kapı gibi çalışıyor. Yani… bu, sadece tesadüf değil, organize bir saldırı.”
Kara dudaklarını sıktı.
— “Tuna’nın gelişi, Han’ın getirdiği dosya, Koray’ın durumu… hepsi bir zincirin halkaları. Ama neden? Bu zinciri kim kurdu ve amacı ne?”
Han başını salladı.
547🥀
— “Bunu anlamak için geçmişi, bugünü ve olası tüm senaryoları birleştirmeliyiz. Ve bunu yaparken zamanla yarışıyoruz. Koray’ın durumu hâlâ kritik.”
Gül, o sırada arkada sessizce bekliyordu. Yeşim hâlâ sarsılmıştı ama Gül’ün yanında olunca biraz olsun toparlanıyordu. Gül, kalbinin derinliklerinden gelen bir hisle Kara’ya yaklaştı.
— “Kara… lütfen dikkatli ol. Her şeyi çözmek isterken… kendini kaybetme.”
Kara, Gül’ün elini sıktı ve kararlı bir sesle fısıldadı:
— “Söz veriyorum, Gülüm. Kimse masum değil, ama biz de masumuz… ve adaleti getireceğiz.”
Han, bir köşede notları bir araya getirirken dosyayı açtı. İçinden çıkan bazı fotoğraflar, eski tarihler ve el yazısıyla not edilmiş mesajlar, gecenin sırlarını açığa çıkaracak gibi duruyordu.
— “Bak Kara,” dedi Han, bir fotoğrafı göstererek. “Bu… yıllar önceki bir toplantı. Bazı isimler hâlâ aktif. Ve görünüşe göre Koray’ın durumu, bugüne kadar saklanan bir hesaplaşmanın sonucu.”
Kara gözlerini fotoğrafa dikti, zihninde bir yapbozun parçaları yavaş yavaş yerine oturmaya başladı.
— “O zaman yapacak çok işimiz var. Önce Koray’ı, sonra bu zinciri… ve tüm gerçekleri açığa çıkarmalıyız.”
Tam o anda, acil servisin giriş kapısı tekrar açıldı. Bu sefer güvenlik görevlisi koşarak geldi.
— “ Aslan Bey, Han Bey… içeride bir kişi var, sizi görmek istiyor. İsmi yok ama elinde… belki de dosyanın tamamı ile ilgili bilgiler var.”
Kara ve Han birbirlerine baktılar. Gözlerde sessiz bir anlaşma vardı: Bu gece, sırlar ortaya çıkacak, gerçekler gün yüzüne çıkacaktı.
Koridorun soğuk havası, Kara ve Han’ı adeta içine çekiyordu. Güvenlik görevlisinin işaret ettiği odaya doğru ilerlerken, her adımda kalpleri daha hızlı atıyordu. Dosya hala Kara’nın ellerindeydi; her sayfa, geçmişin gölgelerini gün ışığına çıkaracak bir anahtardı.
Kapıdan içeri girdiklerinde, siyah giysili bir başka figür onları bekliyordu. Bu kişi, acil servisin aksine sessiz bir ağırlık taşıyordu. Yüzü kapalı değildi; ama gözlerindeki ifade, ne sevinç ne de korku taşıyordu—tamamen hesaplanmış bir soğukluk.
— “Hoş geldiniz,” dedi kişi. Sesi derin ve kontrollüydü. “Sizden beklediğim günü biliyordum. Ve şimdi… her şey açık.”
Kara derin bir nefes aldı.
— “Kim olduğun önemli değil. Buraya neden geldiğini söyle.”
Kişi, dosyaya işaret etti.
— “Bu, sadece başlangıç. Koray’ın durumu, geçmişin gölgeleri… ve bugün yaşananlar… hepsi bir planın parçası. Ben bu planın, yıllar önce başlatılan zincirin, sadece bir taşıyıcısıyım.”
Gül, arkada sessizce duruyordu. Elleri hâlâ titriyordu; ama gözlerinde bir merak ve korku karışımı vardı.
— “Bu kişi… geçmişi biliyor,” fısıldadı Gül, Yeşim’in kulağına. “Her şeyi… planlamış gibi.”
Han, Kara’ya bakarak:
— “O zaman… bilmek için dinlemeliyiz. Ama dikkat, Gülüm… bazı gerçekler… her zaman hazır olmadığımız anlarda çıkar ortaya.”
Kara başını salladı. Gözleri, karşısındaki kişiden hiçbir şeyi kaçırmıyordu.
— “Peki… neden şimdi? Neden Koray ve biz?”
Kişi dosyayı yavaşça açtı ve sayfaları Kara’ya gösterdi. İçinde fotoğraflar, kod parçacıkları, eski yazışmalar vardı. Her sayfa, yıllar boyunca saklanan bir sırra işaret ediyordu.
— “Çünkü şimdi… her halkayı tamamlamanın zamanı geldi. Koray’ın durumu… sizin geçmişiniz… ve bu gece… her şey birbirine bağlanıyor.”
Kara dosyayı aldı. Sayfaların ağırlığı, gecenin karanlığında omuzlarına çöktü. Han sessizce yanında duruyor, olası her detayı zihninde tartıyordu.
Gül, bir adım öne çıktı.
— “Lütfen… her şeyi açıkla. Koray için… ve bizim için.”
Siyah giysili kişi bir an durdu, sonra gözlerini Gül’e çevirdi.
— “Gerçek… bazen beklenmedik anda acı verir. Ama artık saklanamaz. Hepsi burada…”
O an, odadaki tüm zaman sanki durdu. Sadece sayfaların hışırtısı, Koray’ın odasındaki monitorlerin hafif sesi ve kalplerin hızlı atışı vardı.
548🥀
Kara dosyayı açarken sayfaların arasından çıkan bir fotoğraf karesi, odadaki havayı aniden ağırlaştırdı. Fotoğraf, yıllar önce çekilmiş bir kareydi: genç bir adam, Yeşim’in babası, bir pusuda yere yığılmış, arkada silik bir figür…
Han parmağını fotoğrafa dokundu; sesi ciddi ve kararlıydı:
— “Kara… bak… bu kişi, geçmişte Yeşim’in babasına pusu kuran adam. Ve… dosyada ismi var. Gül’ün babası.”
Kara gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı ve ardından tekrar açtı. Dosyadaki yazılar, notlar ve tarihlerin birleşimi, yıllar önce gerçekleşmiş korkunç bir gerçeği gün yüzüne çıkarıyordu.
— “Hayır… bu… olmamalı,” dedi Kara, sesi boğuk ama keskin bir haykırış gibi odada yankılandı. “Gül’ün… babası… Yeşim’in babasını öldürdü?”
Han başını salladı, yüzünde sert bir ifade vardı:
— “Evet. Dosyanın her satırı bunu söylüyor. Fotoğraf… tarih… notlar… her şey… örtüşüyor.”
Kara’nın elleri titredi, yüreği sanki göğsünden çekiliyordu. Gözlerinin önünde Gül’ün yıllardır yanında olduğu güvenli, güçlü ve sevgi dolu imgesi vardı. Ama şimdi… bu imgenin gölgesinde, korkunç bir gerçek duruyordu: Yeşim'in can dostu, kardeşim dediği ve en güvendiği kişi, babasının katilinin kızıydı.
— “Gülüm… bilmemeli,” dedi Kara kendi kendine, sesi fısıltı gibi çıkıyordu. “Bunu ona söylememeliyim… daha fazla acı çekmemeli. Ama… ben… biliyorum.”
Han dikkatle Kara’ya baktı.
— “ Aslan… gözlerinin önünden kaçamazsın. Gerçeği biliyoruz. Şimdi… karar zamanı. Koray’ı korurken, Gül’ü de korumalıyız. Ama gerçeğin ağırlığı… her adımı zorlaştıracak.”
Kara derin bir nefes aldı, dosyayı kapattı ve gözlerini karanlık köşelere dikti. İçinde bir savaş başlıyordu: sevgiyle güven arasında, acı gerçekle bağlılık arasında…
Gül, arkada sessizce duruyordu. Henüz bu gerçeğin farkında değildi. Onun gülümseyişi, yılların dostluğu ve güveni… Kara için şimdi kırılgan bir hatıraydı.
— “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak,” diye mırıldandı Kara, kendi kendine. “Ama bunu ona söylemeden… bu gecenin yükünü taşımalıyım.”
Oda, sessizlikle doldu. Sadece Koray’ın monitöründen gelen ritmik bipler, Kara’nın çarpan kalp atışları ve Han’ın sessiz nefesi vardı. Her biri, geçmişin gölgeleriyle ve acı gerçekle yüzleşmek zorundaydı.
Kara, dosyayı kapattıktan sonra derin bir nefes aldı, ama nefesi hâlâ titriyordu. Gözlerini bir an için kapadı, zihninde Gül’ün yüzünü canlandırdı: yıllardır yanında olan, güven duyduğu, en yakın arkadaşı ve sevgilisi. Şimdi… o yüz, ağır bir yükün gölgesinde duruyordu. Yeşim'in babasının katilinin kızı olduğunu öğrenmişti.
Han sessizce Kara’ya yaklaştı.
— “Biliyorum… ağır,” dedi. “Ama şimdi önce Koray’ı korumamız gerek. Ardından… ne yapacağımıza karar veririz.”
Kara başını salladı. İçinde bir savaş vardı: gerçeği Gül’e söylemek mi, yoksa onu korumak için sır olarak saklamak mı? Kalbi her ikisini de istemiyordu; her ikisi de acı vericiydi.
O sırada Gül, Yeşim’in yanında dururken Kara ve Han’a bakıyordu. Endişesi hâlâ yüzündeydi, ama farkında olmadan sessizce bir güven bekliyordu. Kara, onun gözlerine baktı ve içindeki fırtınayı bastırdı.
— “Gülüm…” dedi düşük ve kararlı bir sesle, elini sıkıca tuttu. “Her şey yolunda. Sadece sakin ol. Koray… o da iyi olacak.”
Gül başını salladı, ama Kara’nın gözlerindeki derin düşünceyi fark etti. Sanki bir şey gizliyordu; kalbinin derinliklerinde bir ağırlık vardı.
Kara, Han’a göz ucuyla işaret etti ve birlikte odanın diğer tarafına çekildiler. Han fısıldadı:
— “Bu gerçek, Gül’ü yıkabilir. Biliyorum. Ama şu an… ilk öncelik Koray. Sonrası… biz hallederiz.”
Kara başını salladı, derin bir nefes aldı ve içini toplayarak geri döndü. Gül hâlâ Yeşim’in yanındaydı, elleri hâlâ titriyordu. Kara onun omzuna hafifçe dokundu:
— “Gülüm… yanında olacağım. Hiçbir şey seni incitmeyecek.”
Ama içten içe biliyordu ki, en büyük darbe, sessizce ve gizlice kalbinde patlayacaktı. Gül, babasının katilinin kızı olduğunu henüz bilmiyordu. Ve Kara, bu acı gerçeği öğrenmiş olmanın şokunu, hem kendi içinde hem de Gül’e karşı hissettiği koruma içgüdüsüyle birleştirerek taşıyordu.
549🥀
Oda sessizdi; sadece Koray’ın kalp atışları ve uzaklardan gelen alarm sesleri vardı. Kara, Han’a bakarak fısıldadı:
— “Her şeyi göğüslememiz gerek. Ama… bu sır, Gül’e asla… şimdilik… açıklanmamalı.”
Han başını salladı.
— “Haklısın. Önce hayatta kalacak Koray, sonra… geri kalan her şeyle yüzleşiriz.”
Ve o gece, acının ve sırların gölgesinde, Kara içindeki şoku bastırarak hem Koray’ı hem de Gül’ü korumak için sessiz bir savaş başlatmıştı.🥀
Gece ilerledikçe hastanenin ışıkları daha da sertleşti. Saatler geçiyor ama kimsenin omzundaki yük hafiflemiyordu. Koridorun sonundaki camdan dışarı sızan karanlık, Kara'nın içindeki karanlıkla yarışıyordu artık.
Kara, acil servisin arka tarafındaki dar bekleme alanında duruyordu. Duvara yaslanmıştı ama bedeninin ağırlığı değil, öğrendiği gerçek sırtını bastırıyordu. Han karşısında, kollarını göğsünde kavuşturmuş hâlde sessizce bekliyordu. İkisi de konuşmuyordu. Çünkü bazı kelimeler söylendiğinde geri alınamazdı.
Sonunda Kara sessizliği bozdu.
- "Han... bu bilgi burada kalacak," dedi, sesi alçak ama kesin. "Gül bunu... Yeşim hiç bilmeyecek. En azından şimdi değil."
Han başını ağır ağır salladı.- "Biliyorum. Ama bu sır... seni içeriden parçalayacak."
Kara acı bir tebessümle nefes verdi.- "Parçalasa da taşırım. Gül'ün gözlerindeki o güveni... bir dosya parçasıyla yıkamam."
Tam o sırada monitörden gelen ses değişti. Daha düzenli, daha sakin. Bir hemşire hızla yanlarına geldi.
- "Koray stabil. Tehlikeyi atlattı diyemem ama şu an hayati risk azaldı."
Kara'nın omuzları fark edilmeden biraz çöktü. Bu, gecenin ilk gerçek nefesiydi.
- "Teşekkür ederim," dedi sadece.
Han derin bir nefes aldı.- "En azından Yeşim için... bir umut."
Kara'nın bakışları istemsizce Yeşim'e kaydı. Gül, onun yanında oturmuş, başını omzuna yaslamıştı. Yeşim hâlâ ağlıyordu ama artık sessizdi. Gül'ün eli, Yeşim'in saçlarında yavaşça dolaşıyordu; sanki çocukluğundan beri öğrendiği bir teselli diliyle.
Ve Kara'nın içi orada paramparça oldu.
Babanın yaptığını bilse... hâlâ böyle durabilir miydi?Yeşim'in yanında... aynı masumiyetle oturabilir miydi?
Kara gözlerini kaçırdı.
Han sessizce yaklaştı.- "Gül'e nasıl bakacaksın bundan sonra?"
Kara'nın sesi boğuk çıktı.- "Eskisinden daha dikkatli. Daha koruyarak. Daha fazla susarak."
- "Ya günün birinde öğrenirse?"
Kara'nın çenesi sertleşti.- "O gün geldiğinde... yanında yine ben olacağım. Kaçmayacağım."
Bir süre sonra Gül ayağa kalktı. Kara'ya doğru yürüdü. Yüzünde yorgunluk vardı ama gözlerinde hâlâ o tanıdık açıklık.
- "Koray nasıl?" diye sordu.
- "Şimdilik iyi," dedi Kara. Sesini mümkün olduğunca normal tutuyordu. "Tehlike azaldı."
Gül gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.- "Şükür..."
Sonra Kara'ya baktı. Uzun uzun.- "Ama sen iyi değilsin."
Kara bir an durdu. O an, gerçeği söylemekle susmak arasında kaldığı en tehlikeli andı. Sonra Gül'ün alnına hafifçe dokundu.
- "Sadece yorgunum Gülüm."
Gül başını eğdi ama tatmin olmamıştı.- "Bana bir şey saklıyorsun."
Kara'nın kalbi hızlandı. Ama yüzüne yansıtmadı.- "Seni korumak saklamak değildir," dedi yumuşakça. "Bazen sadece zamanı beklemektir."
Gül bir şey demedi. Ama içinden geçen huzursuzluk, sessizce yer etti.
550🌹
Gecenin ilerleyen saatlerinde Yeşim uyuyakaldı. Gül onu battaniyeyle örttü. Sonra Kara'nın yanına oturdu. Aralarında birkaç santim vardı ama sanki aralarında yıllar vardı.
- "Kara..." dedi fısıltıyla.- "Hı?"
- "Bazen geçmiş... insanı bugünden daha sert yakalar mı?"
Kara'nın nefesi kesildi. Bir an için cevap veremedi.
- "Bazen," dedi sonunda. "Ama biz... bugünde kalmayı başarabilirsek, geçmişin gücü azalır."
Gül başını onun omzuna yasladı.
Kara kımıldamadı.
Çünkü omzunda duran sadece Gül değildi.Bir sır...Bir suçun gölgesi...Ve henüz söylenmemiş bir gerçek de oradaydı.
Ve Kara, o gece kendi kendine şu yemini etti:
Ne olursa olsun... Gül bu gerçeği yalnız öğrenmeyecek.
Sabaha karşı hastanenin içi biraz olsun sakinledi. Acil servisin o keskin koşuşturması yerini, yorgun adımların sürüklenen seslerine bırakmıştı. Işıklar hâlâ beyazdı ama gecenin sertliği kırılmış, yerini ağır bir bekleyiş almıştı.
Gül, Kara'nın omzunda uyuyakalmıştı. Nefesi düzenliydi ama kaşları hafifçe çatılıydı; rüyalarında bile huzur bulamayan bir hâli vardı. Kara kıpırdamadı. Sanki yerinden oynarsa, yalnızca Gül uyanmayacak; içinde tuttuğu sır da dökülüp yere saçılacaktı.
Han birkaç adım ötede, pencerenin önünde duruyordu. Dışarıda gri bir sabah başlıyordu. Gün doğuyordu ama içeride kimsenin içi aydınlanmıyordu.
Han sessizce yaklaştı.- "Koray'ı yoğun bakıma aldılar. Bilinci kapalı ama durumu stabil."
Kara başını salladı.- "Yeşim uyanınca söyleyelim. Şu an... biraz huzura ihtiyacı var."
Han bir an tereddüt etti.- "Ya sonrası?"
Kara'nın bakışları Gül'de kaldı.- "Sonrası... en zor kısmı."
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Kara fısıldadı, sanki kendiyle konuşur gibi:- "Yeşim'in gözlerinin içine nasıl bakacağımı bilmiyorum Han."
Han'ın yüzü sertleşti.- "Henüz bilmiyor."
- "Ama bir gün bilecek."
- "Evet," dedi Han. "Ve o gün geldiğinde... kimse aynı kalmayacak."
Kara'nın eli istemsizce Gül'ün eline gitti. Parmaklarını hafifçe sıktı.- "Gül... iki ateşin ortasında kalacak."
Han başını eğdi.- "Ve sen?"
Kara'nın sesi kısıldı.- "Ben... ateşin kendisi olacağım. Yeter ki ona sıçramasın."
O sırada Gül kıpırdandı. Gözlerini araladı. Bir an nerede olduğunu anlamaya çalıştı, sonra her şey bir anda üstüne çöktü.
- "Uyuyakalmışım..."
- "Biraz," dedi Kara yumuşakça. "İyi geldi."
Gül doğruldu, Yeşim'e baktı.- "Uyanmadı mı?"
- "Hayır."
Gül başını salladı, sonra Kara'ya döndü.- "Kara... sen gece boyunca hiç uyumadın."
- "Önemli değil."
Gül, onun yüzünü dikkatle inceledi. Gözlerinin altı çökmüş, bakışları derinleşmişti.- "Bana bak," dedi sessizce.
Kara bakmak istemedi ama baktı.
551🥀
- "Bir şey oldu," dedi Gül. "Ve bu, Koray'la ilgili değil."
Kara bir an sustu. O an, her şey bitebilirdi. Ama yine sustu.
- "Sadece geçmiş... önüme düştü Gülüm."
Gül'ün sesi yumuşadı.- "Geçmiş bazen düşer. Ama biz onun içinde yaşamıyoruz."
Kara acı bir tebessüm etti.- "Bazıları yaşıyor."
Gül bunu anlamlandıramadı. Ama kalbi sıkıştı.- "Ne olursa olsun," dedi kararlılıkla, "yanındayım."
İşte o cümle...Kara'yı en çok yaralayan cümle buydu.
Çünkü o anda Kara, Gül'ün yanında durduğunu değil; Gül'ün, bilmeden bir uçurumun kenarında durduğunu biliyordu.
Sabah ilerledikçe Yeşim uyandı. Gözlerini açar açmaz ilk baktığı yer Koray'ın odasının kapısı oldu.
- "Yaşıyor değil mi?" diye fısıldadı.
Gül hemen yanına gitti.- "Yaşıyor. Güçlü... senin gibi."
Yeşim ağladı ama bu sefer sessizce.- "Babam da güçlüydü," dedi bir anda. "Ama onu da bir gecede aldılar benden..."
O cümle Kara'nın içine bıçak gibi saplandı.
Yeşim devam etti, farkında olmadan:- "Bazen düşünüyorum... onu öldüren adamın çocuğu varsa... o çocuk nasıl yaşar bu yükle?"
Gül dondu.- "Yeşim..."
- "Sadece düşünüyorum," dedi Yeşim, gözleri boşluğa bakarken. "Hayat çok adaletsiz."
Kara ayağa kalktı.- "Biraz hava alacağım."
Han peşinden çıktı.
Koridorun sonunda Kara duvara yaslandı. Ellerini saçlarının arasına soktu. Nefesi düzensizdi.
- "Bu yük büyüyor," dedi Han.
- "Evet," dedi Kara kısık bir sesle. "Ve daha patlamadı bile."
Han ciddi bir ifadeyle ekledi:- "Ama şunu bil... ne olursa olsun, bu sır senin tek başına taşıyacağın bir şey olmayacak."
Kara başını kaldırdı.- "Bir gün... her şey ortaya çıktığında..."
- "Yanında olacağız," dedi Han net bir şekilde. "Ama o güne kadar... dikkatli olmalıyız."
Kara gözlerini kapattı.
Çünkü artık biliyordu:Bu hikâye bir hastane gecesinde başlamamıştı.Ve burada da bitmeyecekti.
Gün tamamen ağardığında hastanenin camlarından süzülen ışık her şeyi olduğundan daha sıradan gösteriyordu. Sanki gece boyunca yaşananlar, duvarların arasında kalmış bir kâbustu da sabahla birlikte silinip gidecekti. Ama bazı geceler silinmezdi. Sadece içe doğru çekilirdi.
Gül, kantinden aldığı iki karton bardağı Kara'ya uzattı.- "Kahve. Şekerli... sen öyle içerdin."
"Eskiden," demedi Kara. Dediği tek şey:- "Sağ ol."
Bardak sıcak değildi ama Kara'nın elleri titriyordu. Gül fark etti. Bir şey sormadı. Sormamak bazen daha ağırdı.
Han telefonuyla konuşmak için birkaç adım uzaklaştı. Geri döndüğünde yüzü ciddiydi.- "Dosya teyit edildi," dedi alçak sesle. "Resmî kayıtlar... tanık beyanları. Hepsi aynı noktaya çıkıyor."
Kara başını salladı.- "Artık şüphe yok."
Gül bir anlık duraksamayı hissetti.- "Hangi dosya?" diye sordu.
Han'la Kara aynı anda sustu.
Kara konuştu.- "İşle ilgili. Sonra anlatırım."
Gül "tamam" dedi ama içindeki huzursuzluk büyüdü.- "Sonralar... hep çok geç kalıyor Kara."
Bu cümle Kara'yı yerinden oynattı. Ama tam o anda Yeşim yanlarına geldi. Yüzü solgundu ama bakışları kararlıydı.
- "Koray'ı gördüm," dedi. "Uyuyor. Ama nefes alıyor. Bu bana yeter."
Gül onu sarıldı.- "Her şey düzelecek."
Yeşim başını Gül'ün omzuna yasladı.- "Sen olmasan... dayanamazdım."
Kara gözlerini kaçırdı.
Çünkü Yeşim'in ona söylediği her teşekkür, bilmediği bir gerçeğin üstüne konmuş bir taş gibiydi.
Bir süre sonra doktor Koray'ın yanına sadece bir kişinin girebileceğini söyledi. Yeşim içeri girdi. Kapı kapandığında Gül derin bir nefes aldı.
- "Yeşim çok güçlü," dedi.
- "Evet," dedi Kara. "Ama herkesin bir kırılma noktası var."
Gül ona baktı.- "Bana bakarken sanki benden değil... bambaşka bir yerden konuşuyorsun."
Kara bir an durdu. Sonra başını eğdi.- "Belki de bazı şeyleri tek başına düşünmem gerekiyordur."
Gül'ün sesi yumuşadı ama kırgındı.- "Beni yalnız bırakarak mı?"
Kara cevap veremedi.
552🥀
Han araya girdi.- "Gül... biraz temiz hava alsan iyi olur."
Gül başını salladı.- "Evet. Belki."
Bahçeye çıktığında sabah serinliği yüzüne vurdu. Ağaçların arasında yürüdü. Bir bankta durdu. Telefonunu çıkardı ama kime yazacağını bilemedi.
O sırada içeride Kara, cebindeki dosyayı hissetti. Sanki kalbinin üstünde duruyordu. Fotoğraf gözünün önüne geldi.
Bir adam... genç. Sert bakışlı. Omzunda tüfek askısı.Ve o adamın gözlerinde... Gül'ün yüzünde defalarca gördüğü o tanıdık ifade.
Babası...
Kara gözlerini kapattı.Gül... sen hangi günahın içine doğdun?
Han sessizce yanına geldi.- "Bu iş burada kalmayacak," dedi. "Yeşim'in ailesinden hâlâ bu dosyanın peşinde olanlar var."
Kara kaşlarını çattı.- "İntikam mı?"
- "Adalet diyorlar. Ama sınır çok ince."
Kara'nın içi buz kesti.- "Gül tehlikede mi?"
Han duraksadı.- "Eğer gerçek ortaya çıkarsa... evet."
Kara hiç düşünmeden konuştu.- "O zaman önce ben duracağım önlerine."
Han ona baktı.- "Bunun bedeli ağır olur."
- "Varsın olsun."
O an Gül bahçeden geri döndü. Kara onu gördüğü anda yüzünü topladı. Gül'ün gülümsemesi yorgundu ama içtendi.
- "Biraz iyi geldi," dedi.
Kara ona doğru bir adım attı.- "Gitmek ister misin? Burada kalmamız gerekmiyor."
Gül başını salladı.- "Yeşim'i bırakamam."
Kara yavaşça yaklaştı. Sesini alçalttı.- "O zaman ben buradayım."
Gül bir an durdu, sonra fısıldadı:- "Beni bir gün... yarı yolda bırakmayacağına söz ver."
Kara'nın kalbi duracak gibi oldu.
- "Söz," dedi. "Ama bilmediğin şeyler yüzünden değil."
Gül bu cümleyi anlamadı.Ama hikâye... artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti.
Ve o yolun sonunda,bir dosya,bir fotoğrafve söylenmesi kaçınılmaz bir gerçek vardı.
Akşam çökerken hastanenin koridorları yeniden karardı. Gün ışığı gitmiş, yerini floresanların sert beyazlığı almıştı. Saatler geçmişti ama kimsenin yerinden kıpırdayacak hâli yoktu. Zaman burada ilerlemiyor, sadece ağırlaşıyordu.
Yeşim odadan çıktığında gözleri kızarmıştı.- "Uyuyor," dedi kısık bir sesle. "Doktorlar şimdilik tehlikeyi atlattığını söylüyor."
Gül derin bir nefes aldı, sanki o nefesle birlikte kendi ciğerlerine de hayat dolmuştu.- "Şükür..."
Ama Kara sevinemedi. Çünkü bazı hayatlar kurtulurken, bazı gerçekler uyanıyordu.
Han telefonunu cebine koydu.- "Komutan Civan tekrar aradı. Dosyanın tamamını istedi."
Kara'nın çenesi kasıldı.- "Gönderme."
- "Neden?"
- "Çünkü bu dosya artık bir rapor değil. Bir bomba."
Han bir an durdu.- "Gül'ü mü düşünüyorsun?"
Kara cevap vermedi. Etmesine gerek yoktu.
Gül, Yeşim'i koluna girmiş halde banklardan birine oturttu. Saçlarını okşadı.- "Biraz dinlen. Ben buradayım."
Yeşim başını salladı.- "Sen hep buradaydın Gül. Babam öldüğünde de... Koray yere düştüğünde de."
Bu cümle, Kara'nın içine bıçak gibi saplandı.
Baban öldüğünde...
Gül hafifçe gülümsedi.
- "Dostluk böyle bir şey."
Kara daha fazla dayanamadı. Han'a sert bir bakış attı.
- "Gel."
İkisi hastanenin arka çıkışına yöneldi. Sigara içmek yasaktı ama bazı geceler kurallar susardı.
Kara sigarayı yaktığında eli ilk kez bu kadar titredi.- "Onu nasıl koruyacağımı bilmiyorum."
Han duvara yaslandı.
- "Gerçeği saklayarak mı, söyleyerek mi?"
- "Hangisi daha az öldürür?"
Han cevap veremedi.
Kara konuşmaya devam etti, sesi kısık ama doluydu:- "Gül'ün babası... Yeşim'in babasının öldürüldüğü pusuyu kurmuş. Dosyada açık açık yazıyor. Tarih, yer, hatta silah."
Han başını öne eğdi.
- "Fotoğrafı gördün mü?"
Kara'nın boğazı düğümlendi.
- "Gördüm."
- "Gül'e çok benziyordu."
Kara gözlerini kapattı.
- "Aynı bakış. Aynı inat."
Bir süre sessizlik oldu. Sadece rüzgâr ve uzaktan gelen ambulans sesi.
Han yavaşça konuştu:
- "Bu sır ortaya çıktığında... Yeşim ne yapar biliyor musun?"
- "Bilmiyorum," dedi Kara. "Ama Gül'ü kaybederim."
- "Ya söylemezsen?"
Kara acı bir gülümsemeyle baktı.
- "O zaman da kendimi."
İçeri döndüklerinde Gül onları bekliyordu.
- "Neredeydiniz?"
Kara cevap vermeden önce bir saniye fazla durdu.
- "Temiz hava."
Gül ona baktı. Uzun uzun.
- "Kara... gözlerin başka bir yerde."
Kara elini uzattı, Gül'ün elini tuttu.
- "Ama kalbim burada."
Gül elini çekmedi. Ama içindeki huzursuzluk büyüdü.
Yeşim yavaşça ayağa kalktı.
- "Gül... yarın Koray'la ilgili ifademi alacaklar. Polis gelecekmiş."
Bu cümle, havayı kesti.
Han anında konuştu:
- "Ne ifadesi?"
- "Evde ne olduysa anlatacakmışım. O anları..."
Gül kaşlarını çattı.
- "Bu kadar erken mi?"
Kara'nın yüzü karardı.
- "Evet... çok erken."
Çünkü Kara biliyordu:
Bir ifade, bir soru, bir isim...Ve geçmiş, sabrını yitirip konuşmaya başlardı.
Gül, Kara'ya döndü.
- "Yanımda olacaksın değil mi?"
Kara bir an sustu. Sonra net konuştu:
- "Her şey açığa çıkana kadar."
Gül bu cümledeki ağırlığı hissetmedi.Ama kader... artık geri sayıyordu.
Ve bazı gerçekler,söylenmeden dekanatırdı.
553🥀
Gece yarısına doğru hastanenin içi neredeyse boşalmıştı. Ayak sesleri seyrekleşmiş, konuşmalar fısıltıya dönüşmüştü. Ama Kara'nın içinde gürültü vardı. Susturamadığı, susturmak istemediği bir gürültü.
Yeşim nihayet kısa bir uykuya dalmıştı. Gül, üzerindeki montu onun omuzlarına örtüp sessizce geri döndü. Kara'yı cam kenarında, karanlığa bakarken buldu.
- "Ne düşünüyorsun?" diye sordu.
Kara başını çevirmedi.
- "İnsan bazı şeyleri düşünmez. Hatırlar."
Gül yanına geldi. Camda yansıyan yüzlerine baktı.
- "Beni korkutuyorsun."
Kara derin bir nefes aldı.
- "Korkman gereken ben değilim."
- "Ya kim?"
Kara cevap vermedi. Çünkü söyleyeceği her kelime, bir uçurumun kenarıydı.
O an Han, koridorun diğer ucundan yürüyerek geldi. Elinde katlanmış bir belge vardı. Gül'ü görünce duraksadı.
- "Gül... sen Yeşim'in yanına gider misin? Kara'yla kısa bir işimiz var."
Gül, iki adamın yüzündeki ciddiyeti gördü.
- "Yine 'sonra' mı?"
Kara bu kez gözlerinin içine baktı.
- "Bu kez gerçekten sonra."
Gül istemeden de olsa başını salladı ve uzaklaştı. Adımları koridorda kaybolurken Kara'nın göğsü sıkıştı.
Han belgeyi açtı.
- "Polis sorgusunda açılabilecek başlıklar bunlar. Geçmiş bağlantılar, aile geçmişi, eski davalar..."
Kara kâğıda baktı.Bir isim, satır aralarında duruyordu.Gül'ün babasının adı.
- "Bunu Yeşim duymamalı," dedi Kara sertçe.
- "Ama soru gelir."
- "O zaman cevap gelmez."
Han ona baktı.- "Kara... sen bir komutansın. Ama burada..."
- "Burada ben bir adamım," dedi Kara.
"Ve sevdiğim kadını ateşe atmam."
Han sustu.
- "Ya o öğrenirse?"
Kara'nın sesi ilk kez çatladı.
- "O zaman... beni affetmez."
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Han yavaşça konuştu:
- "Belki de gerçeği sen söylemelisin. Başkasından duyması daha kötü olur."
Kara başını iki yana salladı.
- "Şimdi değil."
Tam o sırada koridorun sonunda bir hareketlenme oldu. İki polis memuru içeri girdi. Yanlarında sivil giyimli biri vardı. Dosyalar, not defterleri...
Han küfretti.
- "Beklediğimizden erken."
Kara bir an bile düşünmedi.
- "Gül'ü buradan çıkar."
- "Nereye?"
- "Nereye olursa."
Han tereddüt etti.
- "Ya Yeşim?"
- "Onun yanında kalacağım."
Polisler yaklaştığında Kara yüzünü topladı. Soğukkanlı, mesafeli... tanıdık hâline büründü.
- "Koray KORKMAZ dosyası," dedi memurlardan biri. "Bazı sorularımız olacak."
- "Sabah," dedi Kara net bir sesle. "Şu an hasta stabil değil."
- "Biz sadece tanık ifadesi-"
- "Sabah."
Ton tartışmaya kapalıydı. Polisler birbirine baktı, geri adım attı.
Ama Kara biliyordu:Bu sadece ilk kapıydı.
Öte yandan Han, Gül'ü buldu.
- "Gül... eve gitmelisin. Biraz dinlen."
- "Kara gelmiyor mu?"
Han bir an sustu.
- "Sonra gelir."
Gül'ün içi sıkıştı.
- "Hepiniz aynı kelimeyi kullanıyorsunuz."
Ama itiraz etmedi. Çünkü yorgundu. Çünkü güvenmek istiyordu.
Gül hastaneden çıktığında Kara arkasından baktı.Camın ardından.Sessizce.
Affet beni, diye geçirdi içinden.Henüz bilmemen gereken bir şey var.
Ve o anda Kara anladı:Bu hikâyede en ağır yük,suç değil...gerçeğin ta kendisiydi.
Gül'ün adımları hastane kapısından uzaklaştıkça Kara'nın içindeki boşluk büyüdü. Camın ardında kalan silueti küçüldü, sonra tamamen kayboldu. O an, ilk kez gerçekten korktu. Kurşundan, pusudan, ölümden değil... bir gün Gül'ün gözlerinin içine bakamayacak olmaktan.
Han geri döndüğünde Kara hâlâ aynı yerdeydi.
- "Bindirdim," dedi. "Eve gidiyor."
Kara başını salladı.- "İyi."
- "Yalan söylemek zorunda kaldın," dedi Han. "Bu seni parçalıyor."
Kara acı bir tebessüm etti.
- "Beni parçalayan yalan değil. Gerçeğin kime ait olduğu."
Koridorun ucundan Yeşim çıktı. Uykusuzluktan gözleri çukurlaşmıştı ama bakışları keskinleşmişti. İnsan acıyla uzun süre baş başa kalınca, sezgileri bilenirdi.
554🥀
- "Bir şey saklıyorsunuz," dedi doğrudan. "Bunu hissediyorum."
Kara'nın omuzları gerildi.- "Yanılıyorsun."
Yeşim bir adım yaklaştı.- "Babam öldürüldüğünde de herkes böyle bakıyordu bana. Sessiz, temkinli, fazla nazik..."
Kara'nın kalbi göğsüne vurdu.
- "Koray'ın başına gelenler tesadüf değil," diye devam etti Yeşim. "Ve bu tesadüf değilse... geçmiş yine kapımı çalıyor demektir."
Han araya girdi.- "Yeşim, şu an bunları düşünme zamanı değil."
Yeşim gülümsedi. Ama o gülümsemede huzur yoktu.- "Zaman hiç doğru olmuyor Han. Sadece biz geç kalıyoruz."
Sonra Kara'ya baktı. Uzun uzun.- "Gül'e dikkat et," dedi. "Bu işlerin ortasında kalacak biri varsa... o olmamalı."
Bu cümle Kara'nın içini dağladı.- "Merak etme," dedi kısık bir sesle. "Onu kimseye yedirmem."
Yeşim arkasını dönüp gitti. Ayak sesleri uzaklaştı.
Han fısıldadı:- "Farkında. Henüz bilmiyor ama hissediyor."
- "Bilmeyecek," dedi Kara sertçe. "En azından benden duymadan."
- "Peki ya polis?"
- "Dosyayı kilitledim. Resmî akış yavaşlar."
Han ona baktı.- "Kara... bu yaptığın görev suçu."
Kara gözlerini kaldırdı.- "Benim için bu bir görev değil. Bu... bir borç."
Han sustu.
O sırada Kara'nın telefonu titredi.Ekranda Gül'ün adı vardı.
Açtı.
- "Eve geldim," dedi Gül. "Ama içim rahat değil."
Kara gözlerini kapattı.- "Uyu Gülüm. Yarın konuşuruz."
- "Kara..."
- "Buradayım."
- "Benden bir şey saklıyorsun."
Kara'nın sesi yumuşadı ama içi kanıyordu.- "Sadece seni koruyorum."
Telefonda kısa bir sessizlik oldu.- "Beni korumak için... benden vazgeçme," dedi Gül.
Bu cümle Kara'nın kalbine kazındı.
- "Asla," dedi. "Ne pahasına olursa olsun."
Telefon kapandı.
Kara başını duvara yasladı.Han sessizce yanına geldi.
- "Bir gün..." dedi. "Her şey ortaya çıktığında, kimi seçeceksin?"
Kara cevap vermedi.
Çünkü bazı soruların cevabı yoktu.Sadece bedeli vardı.
Ve o bedel,yaklaştıkçaağırlaşıyordu...🥀
Sabah, hastanenin pencerelerinden içeri sızarken geceyi silmedi; sadece üzerini örttü. Kara, hiç uyumamıştı. Gözleri açık, zihni uyanıktı ama ruhu yorgundu. Bazı insanlar uykusuz kalırdı, bazılarıysa gerçekle.
Han iki bardak kahveyle geldi.- "Birazdan polis tekrar gelir," dedi. "Bu kez geri adım atmazlar."
Kara bardağı aldı ama içmedi.- "O zaman biz bir adım öne çıkarız."
- "Nasıl?"
Kara cebinden telefonu çıkardı. Ekranda eski bir numara vardı.- "Bu dosya ilk açıldığında görevde olan savcı. Emekli oldu ama hâlâ sözü geçer."
Han kaşlarını kaldırdı.- "Onu ararsan... bu iş resmen kişisel olur."
- "Zaten öyle."
Tam o sırada Yeşim yanlarına geldi. Yüzü daha sakindi ama bu, fırtına öncesi sessizlikti.- "Polisler geldi," dedi. "Koray'ı soruyorlar. Ama asıl bana... babamı sordular."
Kara'nın içi buz kesti.- "Ne sordular?"
- "Dosyanın yeniden açılabileceğini," dedi Yeşim. "Eski tanıkların, eski düşmanların..."
Han'la Kara birbirine baktı.
- "Bir isim geçirdiler mi?" diye sordu Kara.
Yeşim başını salladı.- "Hayır. Ama geçirmemeleri daha korkutucu."
Kara derin bir nefes aldı.- "Yeşim... şu an sana tek bir şey söyleyebilirim. Ne olursa olsun, yalnız değilsin."
Yeşim ona baktı.- "Bunu bana yıllar önce de söylemiştiler. O zaman babam toprağın altındaydı."
Bu cümle havada asılı kaldı.
O an Kara'nın telefonu tekrar titredi.Gül.
Açtı.
555🥀
- "Rüyamda babamı gördüm," dedi Gül. "Hiç konuşmadı. Sadece baktı."
Kara'nın eli sıkıldı.- "Kötü bir rüyaydı."
- "Hayır," dedi Gül. "Bir uyarı gibiydi."
Kara yutkundu.- "Bugün yanına geleceğim."
- "Gel," dedi Gül. "Çünkü bugün... kendimi yalnız hissediyorum."
Telefon kapandı.
Han sessizce konuştu:- "Bu böyle devam edemez."
- "Biliyorum."
- "O zaman bir yol seç."
Kara camdan dışarı baktı. Hastanenin önünde insanlar geçiyordu; herkesin bir hayatı vardı, bir hikâyesi... Ama bazı hikâyeler, diğerlerini yakıyordu.
- "Gül'e gerçeği söyleyeceğim," dedi sonunda. "Ama önce... Yeşim öğrenmeyecek."
Han şaşırdı.- "Bu mümkün değil."
- "Mümkün," dedi Kara. "Çünkü Yeşim'in bilmesi... intikam demek. Gül'ün bilmesi... yıkım."
- "İkisi de ağır."
- "Ama biri sessiz."
O sırada polisler koridora girdi. Bu kez kararlıydılar.
- "İfadeler alınacak," dedi içlerinden biri. "Bugün."
Kara öne çıktı.- "Önce benim."
Polis başını salladı.- "Sizin değil. Ailelerin."
Kara'nın sesi sertleşti.- "O zaman bu iş büyür."
Han fısıldadı:- "Kara..."
Ama Kara geri adım atmadı.
Ve o an, hikâyenin yönü değişti.
Çünkü Kara ilk kez şunu kabul etti:Bazı gerçekler korunamazdı.Sadece nasıl patlayacağı seçilebilirdi.
Ve o patlama,çok yakındı.
Polislerin ayak sesleri koridor boyunca yankılanırken Kara yerinden kıpırdamadı. Omuzlarını geriye çekti, yüzünü tanıdık o soğukkanlı maskeyle kapladı. Bu maske onu savaş alanlarında hayatta tutmuştu; şimdi başka bir cephede gerekiyordu.
İfadeler küçük, penceresiz bir odada alınacaktı. Duvarlar soluktu. Zaman burada durur, insanlar konuşur, gerçekler kanardı.
Yeşim içeri alındığında Kara kapının önünde kaldı. Elini yumruk yaptı. Açmadığı her parmak, içinde tuttuğu bir sırdı.
Dakikalar saatlere dönüştü.
Han, karşı bankta oturmuş, gözlerini yere sabitlemişti.- "Bu oda," dedi fısıltıyla, "bazı hayatların kırıldığı yerdir."
Kara cevap vermedi.
Kapı açıldığında Yeşim çıktı. Yürüyüşü düzgündü ama omuzları düşüktü. Göz göze geldiler. Yeşim bir an durdu.
- "Babamın adı geçti," dedi sakin ama derin bir tonla. "Ben sordum. Onlar söylemedi."
Kara'nın içinden bir şey koptu.- "Ne dedin?"
- "Hatırlamadığımı söyledim," dedi Yeşim. "O geceden hatırladığım tek şey... annemin çığlığı."
Sonra Kara'ya baktı.- "Bazı şeyler unutularak korunur."
Ve yürüyüp gitti.
Kara, Yeşim'in arkasından bakarken Han ayağa kalktı.- "Anladı."
- "Hayır," dedi Kara. "Sadece sezdi."
- "Sezgi, gerçeğin en yakın akrabasıdır."
Kara derin bir nefes aldı.- "Şimdi Gül."
Hastaneden çıktığında gün öğleni devirmişti. Kara arabayı kullanırken direksiyonu olduğundan fazla sıkıyordu. Gül'ün evi yaklaştıkça kalbi daralıyordu. Bir savaşa girmek gibiydi bu; ama bu kez karşısında düşman yoktu. Sadece sevdiği kadın ve onun bilmediği bir geçmiş.
Kapıyı Gül açtı.
Yüzü solgundu, saçları dağınıktı. Uyumamıştı.- "Geldin," dedi.
Kara içeri girdi. Evin sessizliği kulakları çınlatıyordu. Duvarlarda fotoğraflar vardı: Gül çocukken, üniversitedeyken, babasıyla bir bayram sabahı... Kara'nın gözü o fotoğrafa takıldı. Gül'ün babası, gülümsüyordu.
Kara gözlerini kaçırdı.
- "Kahve ister misin?" diye sordu Gül.
- "İstemem."
Gül durdu.- "Bir şey oldu."
Kara oturdu. Ellerini dizlerine koydu.
- "Evet."
- "Koray mı?"
- "Hayır."
- "Yeşim mi?"
- "Hayır."
Gül'ün sesi titredi.
- "O zaman kim?"
Kara başını kaldırdı. Gül'ün gözlerine baktı. O gözler, yıllardır sığındığı yerdi.
- "Baban," dedi.
Gül'ün yüzü bir anda dondu.
- "Babam mı? Ne olmuş babama?"
Kara sustu. Sustuğu her saniye, bir kurşun daha gecikiyordu.
- "Gül," dedi sonunda, sesi kısık.
"Baban... yıllar önce Yeşim'in babasının öldürüldüğü pusuda... adı geçen kişi."
Gül güldü. Kısa, keskin bir gülüştü.
- "Bu bir şaka değil mi?"
Kara başını salladı.
- "Keşke."
556🥀
Gül geri çekildi.
- "Hayır... benim babam- benim babam öğretmendi. Kitap okurdu. Sessizdi."
- "Bazen insanlar," dedi Kara, "iki hayat yaşar."
Gül'ün nefesi hızlandı.
- "Bunu nereden biliyorsun?"
Kara gözlerini kapattı.
- "Dosyada fotoğrafı var."
- "Göster."
- "Gül-"
- "Göster!"
Kara cebinden telefonu çıkardı. Fotoğrafı açtı. Ekranı Gül'e uzattı.
Gül fotoğrafa baktı.
Bir an.Sonra bir an daha.
Dizleri titredi.
- "Bu... bu o."
Telefonu bıraktı. Koltuğa çöktü.
- "Bana yalan söyledi," dedi fısıltıyla. "Hayatım boyunca."
Kara yanına çöktü ama dokunmadı.
- "Ben bunu bilmeden seni sevdim," dedi. "Bilsem de... yine severdim."
Gül başını kaldırdı. Gözleri doluydu ama yaş yoktu.
- "Yeşim biliyor mu?"
- "Hayır."
- "Bilmeyecek."
Kara başını eğdi.
- "Bu mümkün değil."
- "Mümkün," dedi Gül. "Çünkü eğer öğrenirse... ben de ölürüm."
Sessizlik çöktü.
Gül ayağa kalktı. Pencereye yürüdü.
- "Babamın günahı benim değil," dedi. "Ama bedelini ben ödeyeceğim, değil mi?"
Kara ayağa kalktı.
- "Hayır. Bedeli ben ödeyeceğim."
Gül döndü.
- "Nasıl?"
- "Ne gerekiyorsa yaparak."
Gül başını iki yana salladı.
- "Kara... beni korumak için... kendini kirletme."
Kara ilk kez gözyaşını tutamadı.
- "Zaten çok geç."
Gül yavaşça ona yaklaştı. Elini Kara'nın yüzüne koydu.- "Beni seviyorsan," dedi, "gerçeği benden sakladığın için kendini affet."
Kara gözlerini kapattı.
Ve o an ikisi de biliyordu:
Bu hikâye artık bir aşk hikâyesi değildi.Bu, geçmişle hesaplaşmanın romanıydı.
Ve her hesaplaşma,birini yakar,birini susturur,birini de sonsuza kadar değiştirirdi.
Akşam çökerken evin içi ağırlaştı. Gün ışığı çekilmiş, yerini yarım kalan cümlelerin gölgesi almıştı. Gül pencerenin önünde hareketsiz duruyordu. Dışarıda insanlar yürüyordu; hayat, sanki onlardan habersiz devam ediyordu. Oysa Gül için zaman, babasının fotoğrafında donup kalmıştı.
Kara mutfakta bir bardak su doldurdu, ama içemedi. Bardak tezgâhta öylece kaldı. Geri dönüp Gül'ün arkasında durdu. Dokunmadı. Dokunursa yıkılacakmış gibi hissetti.
- "Babamı," dedi Gül, sesi kısık ama netti, "hep koruyan biri olarak hatırladım. Beni, annemi... Kendini değil."
Kara yavaşça konuştu.
- "Dosyalarda herkes masumdur Gül. Ta ki satır aralarına bakana kadar."
Gül arkasını dönmedi.
- "Yeşim'in babası nasıl biriydi?"
Bu soru, Kara'yı hazırlıksız yakaladı.
- "Onurlu," dedi. "Sessiz. Ailesi için yaşayan bir adam."
Gül gözlerini kapattı.
- "Yani... babam, onun hayatını aldı."
- "Evet."
Bu "evet", odada yankılandı. Bir çarpışma sesi gibi. Gül'ün omuzları titredi ama ağlamadı. Çünkü bazı gerçekler, gözyaşını bile ertelerdi.
- "Yeşim'e bakamıyorum artık," dedi Gül. "Gözlerinin içine... nasıl bakacağım?"
Kara bir adım yaklaştı.
- "Bakacaksın. Çünkü sen o değilsin."
- "Ama kan bağım var."
- "Kan," dedi Kara sertçe, "suç taşımaz."
Gül ilk kez Kara'ya döndü.
- "Bunu söylemek kolay. Ya hissetmek?"
Kara sustu. Haklıydı.
Telefon çaldı. Han'dı. Kara açtı.
- "Polis savcıyla konuştu," dedi Han. "Dosya resmen yeniden açılıyor."
Kara'nın yüzü gerildi.
- "Ne kadar vaktimiz var?"
- "Çok değil."
Kara telefonu kapattı. Gül'e baktı.
- "Bir süre gözlerden uzak durmalısın."
- "Kaçmak mı?"
- "Korunmak."
Gül acı bir gülümseme bıraktı.
- "Hayatım boyunca başkalarının yaptıkları yüzünden saklanacağım demek."
557🥀
Kara yanına geldi. Bu kez elini tuttu.
- "Yalnız değilsin."
Gül elini çekmedi ama sıkmadı da.
- "Yeşim... eğer öğrenirse..."
- "Ben izin vermeyeceğim."
- "Kara," dedi Gül yavaşça, "kimsenin gerçeği durdurmaya gücü yetmez. Sadece geciktirir."
O an kapı çaldı.
İkisi de irkildi.
Kara kapıya gitti. Açtığında Yeşim karşısındaydı. Yüzü solgun, gözleri kararlıydı.
- "Gül'le konuşmam lazım," dedi.
Gül arkadan seslendi.- "Buradayım."
Yeşim içeri girdi. Etrafa bakmadı. Doğrudan Gül'e yürüdü.- "Benden bir şey saklanıyor," dedi. "Ve bu şey... seninle ilgili."
Gül'ün boğazı düğümlendi. Kara araya girmek istedi ama Gül başını iki yana salladı.
- "Doğru," dedi Gül.
"Bir şey var."
Yeşim gözlerini kıstı.
- "Babamla ilgili mi?"
Gül sustu.
Bu sessizlik, cevaptı.
Yeşim bir adım geri çekildi.
- "Kim?"
Gül'ün sesi fısıltıydı.
- "Babam."
O an odanın içindeki hava değişti. Yeşim'in yüzü bembeyaz oldu. Gözleri doldu ama ağlamadı.
- "Demek doğruymuş," dedi. "Hissettiğim şey..."
Gül yaklaştı.
- "Yeşim-"
- "Dokunma," dedi Yeşim sertçe.
Kara ileri atıldı.
- "Yeşim, Gül'ün bununla hiçbir ilgisi yok."
Yeşim Kara'ya baktı.
- "Sen biliyordun."
Bu bir soru değildi.
Kara başını eğdi.
- "Evet."
Yeşim güldü. Kırık, acı bir gülüştü.
- "Hepiniz biliyordunuz. Bir ben hariç."
Gül'ün gözlerinden yaşlar aktı.
- "Ben de bilmiyordum."
Yeşim'in sesi titredi.
- "Ama artık biliyorsun."
Sonra kapıya yöneldi.
- "Koray uyanırsa... onu benden önce görme," dedi. "Buna hazır değilim."
Kapıyı kapattı.
Sessizlik.
Gül çöktü. Kara onu tuttu ama Gül bu kez kendini bıraktı. Hıçkırıkları sessizdi; sanki kimse duymasın ister gibi.
Kara alnını Gül'ün saçlarına dayadı.
- "Ne olursa olsun... seni bırakmayacağım."
Gül gözlerini kapattı.
- "Beni bıraksan daha az acırdı belki."
Kara'nın sesi titredi.
- "Benimle acıyacaksın."
Ve o an ikisi de biliyordu:Bu hikâyede artık dönüş yoktu.Sırlar açılmış, yaralar kanamıştı.
Geriye sadece şunu görmek kalmıştı:
Kim ayakta kalacak,kim kırılacak,ve kim affedemeyecekti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde ev sessizliğe bürünmüştü. Sadece saat tiktakları ve uzaktan gelen ara sıra siren sesi duyuluyordu. Gül hâlâ koltukta oturuyor, başını dizlerine dayamış, gözlerini kapatmıştı. Kara yanına oturdu, elini tuttu ama bu kez Gül kendi isteğiyle sıkmadı. Sessizlik, konuşulmamış kelimelerin ağırlığıyla doluydu.
- "Bazen," dedi Kara alçak bir sesle, "hayat en ağır yükleri bile sessizce taşır. Ama taşıyan, bunu kimseye göstermez."
Gül başını kaldırdı. Gözleri kara gecenin içine düşmüş gibi kararmıştı.
- "Sen de mı?" diye fısıldadı. "Her şeyi tek başına mı taşıyorsun?"
- "Evet," dedi Kara. "Ama artık seninle paylaşıyorum."
Gül dudaklarını ısırdı. Sessizce başını iki yana salladı. İçinde bir fırtına kopuyordu, ama bu kez sessizce.
O sırada Han sessizce odaya girdi. Elinde dosya vardı. Gözleri hem ciddi hem endişeliydi.
- "Kara... bu dosya tamam," dedi. "Polisler işin içine girmeden önce biz hareket etmeliyiz. Yoksa... işler kontrolden çıkar."
Kara başını salladı.
- "Biliyorum."
- "Ve... Gül hâlâ bunu bilmiyor," dedi Han. "Bilmeli mi?"
Kara gözlerini Gül'e çevirdi. Gül hâlâ sessiz, gözleri uzaklara bakıyordu. Kara bir an durdu, sonra Han'a dönerek sessizce konuştu:
- "Hayır. En azından şimdi değil. Önce onu korumalıyız. Gerçek, zamanı gelince gelir."
Han başını salladı.
- "Zor olacak."
- "Her zaman zor," dedi Kara. "Ama bunu yapacağız."
Gül yanlarına döndü, yavaş adımlarla.
- "Siz... ne konuşuyordunuz?" diye sordu. Sesinde hem merak hem korku vardı.
558🥀
Kara yavaşça ayağa kalktı ve Gül'ün gözlerinin içine baktı.
- "Sana zarar verecek bir şey değil," dedi. "Ama seni hazırlıklı olman gereken bir gelecek bekliyor."
Gül kaşlarını çattı.
- "Hazırlıklı? Ne için?"
- "Geçmişin gölgeleri için," dedi Kara. "Ve bazen gölgeler, gün ışığını bile karartabilir."
Gül bir adım geri çekildi.
- "Sen de mi biliyorsun?"
Kara başını eğdi.
- "Biraz... ama hiçbir şeyi sana söylemeyeceğim, ta ki gerçekten hazır olana kadar."
Gül sessizce onu izledi. Sonra yavaşça başını salladı.
- "O zaman... güveniyorum sana."
Kara derin bir nefes aldı. Gül'ün sesi, güven dolu ama kırılgan tınısıyla onun içini hem rahatlatıyor hem de derin bir korku salıyordu. Bu gece, herkes için bir dönüm noktasıydı. Bir sır, kırılgan bir güvenin içine yerleşmişti; ama herkes biliyordu ki bir gün patlayacak ve hayatlarını sonsuza dek değiştirecekti.
Kara elini Gül'ün omzuna koydu, sessizce:
- "Ne olursa olsun... yanındayım. Söz veriyorum."
Gül başını eğdi ve gözlerini kapattı. İçinde bir buruk huzur vardı. Çünkü en azından bir kişi vardı; her şeyin üstüne gölge düşse bile yanında kalacak.
Ve Kara, Han'la sessizce birbirine baktı. Dosya hâlâ masada duruyordu; açılmayı bekleyen sırlarıyla. Ama bu gece, kimseye dokunmadan bir nefes almışlardı.
Ta ki sabah olana kadar... ve gerçek, nihayet gözlerini onlara dikene kadar.
Sabah, şehrin üstüne soluk bir ışık serpiştirirken evin içi hâlâ sessizlikle doluydu. Gül pencerenin kenarında oturuyor, dışarıyı izliyordu; saçları hafif dağınık, gözleri uykusuz ama kararlıydı. Kara sessizce yanına yaklaştı. Ellerini cebine koymuş, duraksamadan bakıyordu.
- "Gülüm..." dedi yavaşça. "Bugün konuşmamız gereken bazı şeyler var."
Gül başını çevirdi. Gözleri hâlâ hafif kırmızıydı, ama bakışı keskinleşmişti.
- "Kara... her şeyi biliyorum gibi hissediyorum."
Kara gözlerini kırpmadan ona baktı.
- "Sezgin kuvvetli, evet. Ama hissettiklerin gerçeğin tamamı değil."
Gül derin bir nefes aldı.
- "O zaman... anlat."
Kara başını salladı. Elleri hâlâ cebindeydi, sessiz bir güçle bekledi.
- "Baban... geçmişte... Yeşim'in babasının ölümünde adı geçen kişi," dedi. Sözleri havada ağır bir zincir gibi asılı kaldı.
Gül bir an dondu. Dudakları titredi.
- "Ne... ne diyorsun?"
- "Dosyada fotoğrafı var," dedi Kara. "O gece, pusuda... ve... senin baban..."
Gül gözlerini kapattı, nefesi hızlandı.
- "Hayır... bu olamaz. Babam... Babam öyle biri değildi."
- "Gerçek, istediğimiz gibi şekillenmez Gülüm," dedi Kara. Sesi sert ama altında kırılgan bir tını vardı. "Ama bilmeni istediğim tek şey... sen o değilsin. Yaptıklarından sorumlu değilsin."
Gül titredi, dizlerinin üzerine çöktü.
- "Ama Yeşim... eğer öğrenirse... onu nasıl koruyacağım?"
- "Bunu ben halledeceğim," dedi Kara.
"Kimseye söylemeyeceğim. Bu sır bizimle kalacak, ta ki zaman gelene kadar."
Gül başını iki yana salladı.
- "Ama bir gün... gerçek ortaya çıkacak, değil mi?"
- "Evet," dedi Kara. "Ve o gün geldiğinde, yanında olacağım. Sadece seni yıkmasına izin vermeyeceğim."
O sırada Han sessizce odanın kapısından içeri girdi. Elinde dosya vardı.
- "Kara... polis ve savcı harekete geçiyor. Dosya resmen yeniden açılıyor," dedi.
"Hareket etmezsek işler kontrolden çıkacak."
Kara derin bir nefes aldı.
- "Biliyorum. Ama önce Gül'ü koruyacağız. Sonra... gerekeni yapacağız."
Gül gözlerini Kara'ya çevirdi.
- "Yanımda kalacak mısın?"
559🥀
Kara bir adım yaklaştı, elini Gül'ün omzuna koydu.
- "Her zaman."
Ve o an Gül, Kara'nın gözlerinde gördü: geçmişin gölgesine rağmen bir umut vardı. Bu umut, her şeyi yıkacak fırtınadan önceki sessizlikti.
Han sessizce arka planda duruyordu, dosya hâlâ masada duruyordu; bekleyen sırlarıyla. Ama bu sabah, herkes için bir nefes almış gibiydi. Bir nefes... ama sadece bir nefes. Çünkü gerçek, çok yakında gözlerini onlara dikecekti.
Ve Kara, Gül'ün saçlarını hafifçe okşarken kendi içinde fısıldadı:
- "Ne olursa olsun... seni koruyacağım. Ta ki son nefesimize kadar."
Gül başını omzuna yasladı. Sessizlik, bu kez yıkıcı değil; geçici bir sükûnetti. Ama herkes biliyordu ki, gün henüz başlamıştı. Ve gerçek, sabahın soğuk ışığında, tüm karanlığını göstermek üzere bekliyordu.
🥀
Evden çıktıklarında sabah çoktan şehirle yüzleşmişti. Sokaklar doluydu ama Gül için her şey uzaktan, camın arkasından izleniyor gibiydi. Arabada sessizlik vardı; motorun uğultusu, bastırılmış kelimelerin yerini tutuyordu.
Kara direksiyonu sakin ama sert tutuyordu. Gözleri yolda, aklı geçmişteydi. Yan koltukta Gül, çantasını dizlerinde sıkıca kavramış, başını cama yaslamıştı. Yansımasında kendini tanıyamıyordu artık. Bir gecede, bir hayatta kalamayacak kadar çok şey öğrenmişti.
- "Yeşim'i görecek miyiz?" diye sordu sonunda.
Kara bir an duraksadı.
- "Bugün değil."
- "Kaçamayız," dedi Gül.
"Ne kadar ertelersek... o kadar büyür."
Kara'nın sesi alçaldı.
- "Bazen büyüyen şey, acının kendisi değil... hazır olmayıştır."
Gül cevap vermedi.
Hastanenin önünden geçtiler. Gül istemsizce başını çevirdi. O kapının ardında bir dostluk, paramparça olmayı bekliyordu.
Kara arabayı kenara çekti.
- "Biraz yürüyelim."
Park boştu. Ağaçlar yaprak döküyordu; sonbahar, her şeyi kabullenmiş gibiydi. Gül bir banka oturdu. Kara karşısına geçti.
- "Babam," dedi Gül aniden, "hiç pişman olmuş mudur sence?"
Bu soru Kara'yı hazırlıksız yakaladı.
- "Bilmiyorum."
- "Ama ben olsam... her gece uyanırdım."
Kara sustu. Çünkü Gül'ün gözlerinde, başkasının günahı için duyulan bir vicdan vardı.
- "Ben Yeşim'e bakınca," diye devam etti Gül, "onun kaybettiği şeyin ağırlığını hissediyorum. Benim babamın aldığı bir şey bu."
- "Hayır," dedi Kara sertçe. "Bu senin yükün değil."
- "Ama benim hayatımda."
Rüzgâr yaprakları önlerinden savurdu. Gül ayağa kalktı.
- "Kara... bir gün bu sır ortaya çıktığında, sen hangi tarafta duracaksın?"
Bu soru, gecikmiş bir mermiydi.
Kara ayağa kalktı. Gül'ün karşısında dimdik durdu.
- "Senin."
- "Yeşim'e rağmen mi?"
- "Evet."
Gül'ün gözleri doldu.- "O zaman ben de kendimden vazgeçmiş olurum."
Kara bir adım yaklaştı.- "Kimse senden vazgeçmeni istemiyor."
- "Ama birini seçeceksin," dedi Gül. "Ve o seçim... bizi değiştirecek."
Kara cevap veremedi.
Telefon çaldı. Han'dı.
- "Kara," dedi sesi ciddi, "Yeşim polisle konuşmuş. Dosyada geçen eski bir isim sormuş. Babasıyla ilgili."
Kara'nın yüzü karardı.- "Anlamış."
- "Henüz emin değil ama... doğru yere yaklaşıyor."
Gül Kara'nın yüzündeki değişimi gördü.- "Ne oldu?"
Kara telefonu indirdi.- "Zaman daralıyor."
Gül derin bir nefes aldı.- "O zaman kaçmayalım."
- "Ne diyorsun?"
- "Yeşim'le konuşacağım."
Kara sertçe başını salladı.- "Hayır."
- "Bu benim borcum," dedi Gül. "Onun babasıyla ilgili gerçeği... ben saklayamam."
- "Bu seni yakar."
- "Zaten yanıyorum."
Kara gözlerini kapattı. Bir komutan gibi değil, bir adam gibi düşündü ilk kez.- "Eğer bunu yaparsan," dedi yavaşça, "geri dönüş olmayacak."
Gül başını dik tuttu.- "Bazı yollar geri dönmek için yürünmez."
O an Kara anladı:Onu korumak, artık önünde durmak değildi.Yanında yürümekti.
560
- "O zaman," dedi ağır ağır, "yalnız değilsin."
Gül ilk kez o gün, acının içinden gelen bir gülümsemeyle baktı ona.- "Hiç olmadım."
Uzakta, hastanenin silueti yeniden belirdi.Ve kader, sessiz ama kararlı adımlarla onları bekliyordu.
Çünkü bazı yüzleşmeler,kaçınılmazdı.Ve bazı gerçekler,ancak göz göze gelincesöylenirdi.
Hastanenin önüne geldiklerinde hava ağırdı. Sanki gökyüzü bile birazdan olacakları biliyor, nefesini tutuyordu. Gül arabadan indiğinde ayakları yere sağlam basmadı; yine de geri dönmedi. Kara, kapıyı kapatırken elini bir an kaportanın üzerinde tuttu. Bu bir duraksamaydı. Ama kaçış değildi.
Koridorlar gündüz olmasına rağmen soğuktu. Floresan ışıkları her şeyi çıplak bırakıyordu. Saklanacak gölge yoktu artık.
Yeşim'i camlı bekleme odasında buldular. Elinde bir bardak çay vardı ama içmemişti. Bakışları boşluğa sabitlenmişti. Gül'ü gördüğünde doğruldu. Kara'yı da görünce yüzü sertleşti.
- "Geliyorsun demek," dedi Yeşim.- "Evet," dedi Gül. "Konuşmamız gerekiyor."
Yeşim ayağa kalktı.- "Üçümüz mü?"
Gül Kara'ya baktı. Gözlerinde bir rica değil, bir gerçek vardı. Kara başını salladı.- "Ben dışarıda olacağım."
Yeşim kaşlarını kaldırdı.- "Ne zamandan beri sen susuyorsun Kara?"
Kara'nın sesi sakindi ama kesindi.- "Bugün bu, onların konuşması."
Kapı kapandı.
İçeride sadece iki kadın kaldı. Birinin babası toprak altındaydı, diğerinin babası bir mezarın sebebiydi. Bu oda, iki hayatın kesiştiği yerdi.
Gül konuşmadan önce derin bir nefes aldı.- "Sana söylemem gereken bir şey var. Ve bunu... benden duyman gerekiyor."
Yeşim kollarını göğsünde kavuşturdu.- "Babamla ilgiliyse... zaten duymak istemiyorum."
- "İstemesen de," dedi Gül titreyerek, "ben söylemek zorundayım."
Yeşim'in bakışları sertleşti.- "Söyle."
Gül gözlerini kaçırmadı.- "Babam... o pusuda vardı. Babandı öldürenlerin arasında."
Bu cümle havaya çarpıp yere düştü. Yeşim bir an kıpırdamadı. Sonra dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Bardak elinden kaydı, yere düşüp kırıldı. Ses yankılandı ama Yeşim hâlâ hareketsizdi.
- "Hayır," dedi fısıltıyla.- "Keşke," dedi Gül.
Yeşim başını iki yana salladı.- "Yalan söylüyorsun."
- "Keşke yapabilseydim."
Yeşim bir adım geri çekildi. Gözleri doldu ama ağlamadı.- "Biliyor muydun?"
- "Hayır," dedi Gül. "Yeni öğrendim."
- "Kara biliyor muydu?"
Gül sustu.
Bu sessizlik, ikinci bir darbeydi.
561🥀
Yeşim güldü. Ama bu gülüşte akıl yoktu.- "Hepiniz biliyordunuz. Ben yine son öğrenenim."
- "Hayır," dedi Gül, gözyaşları yanaklarından süzülürken. "Kimse seni bilerek incitmedi."
- "Ama incindim," dedi Yeşim. "Hem de en güvendiğim yerden."
Kapı bir anda açıldı. Kara içeri girdi.- "Yeşim-"
- "Çık," diye bağırdı Yeşim. "Şimdi değil!"
Kara durdu. İlk kez bir emre uymadı ama itiraz da etmedi. Geri çekildi.
Yeşim Gül'e döndü.- "Şimdi söyle," dedi sesi buz gibiydi. "Ben senin için neydim?"
Gül dizlerinin üzerine çöktü.- "Her şey. Hâlâ öylesin."
- "Hayır," dedi Yeşim. "Artık değilsin."
Bu söz, Gül'ün içini parçaladı.
- "Ama bilmeni istiyorum," diye devam etti Yeşim, "seni öldürmeyeceğim. Babamın katilinin kızı olman... seni katil yapmaz."
Gül başını kaldırdı.- "O zaman neden böyle bakıyorsun?"
Yeşim'in sesi çatladı.- "Çünkü seni affedemiyorum. Ve bu... beni senden daha çok yakıyor."
Kapıyı açtı. Çıkarken durdu.- "Koray'a gelince... ona ne zaman bakarsam, babamı hatırlayacağım. Ve seni."
Kapı kapandı.
Gül yerde kaldı. Sessizce ağladı. Hıçkırıkları yoktu; bu, içten çöken bir ağlamaydı.
Kara içeri girdi. Onu yerden kaldırdı. Gül başını göğsüne yasladı.- "Bitti," dedi fısıltıyla.- "Hayır," dedi Kara. "Değişti."
Gül gözlerini kapattı.- "Bazı değişimler... bitmek demektir."
Kara onu daha sıkı sardı.- "Ama bazıları... yeniden başlamaktır."
Koridorun sonunda Yeşim yürüyordu. Dik. Yalnız. Ama kırık.
Ve o an herkes anladı:Bu hikâyede artık kimse masum değildi.Ama herkes suçlu da değildi.
Sadece...hayatta kalmaya çalışanyaralı insanlardı.
Yeşim koridorun sonunda gözden kaybolduğunda, hastanenin içindeki hava biraz daha ağırlaştı. Sanki herkes aynı anda nefes almayı unutmuştu. Gül, Kara'nın kollarında duruyordu ama ayakta kalmakla düşmek arasındaki o ince çizgideydi.
Kara onu yavaşça bir sandalyeye oturttu. Önüne çömeldi. Asker disiplininin ardında, ilk kez bu kadar çaresiz bir adam vardı.
- "Gülüm..." dedi.Sesindeki çatlak, söyleyemediklerini ele veriyordu.
562🥀
Gül başını kaldırdı.- "Biliyordun," dedi.Bu bir soru değildi.
Kara sustu. Sustukça gerçek büyüdü. Sonra başını eğdi.- "Dosya bana ilk geldiğinde... ismi gördüm. Fotoğrafı gördüm. Ama sana söyleyemedim."
- "Neden?"Gül'ün sesi sakin ama içi yıkılıyordu.
- "Çünkü seni korumak istedim," dedi Kara. "Ve kendimi de."
Gül acı bir gülümsemeyle başını salladı.- "Benden değil... gerçeğinden kaçmışsın."
Bu söz Kara'ya saplandı. Ayağa kalktı, birkaç adım attı. Ellerini yumruk yaptı.- "O adam... Yeşim'in babası... babamın can dostuydu. Aynı çamurun içinde süründüler, aynı ateşin içinden çıktılar. Onun cenazesinde tabutunu taşıyan da babamdı."
Gül'ün gözleri doldu.
- "Ve yıllar sonra," diye devam etti Kara, sesi sertleşerek, "karşımda seni buldum. Hayatımda ilk kez bir kadını gerçekten sevdim. Sonra o dosya geldi."
- "Fotoğraf..." dedi Gül.
Kara başını salladı.- "Evet. Bir pusudan kalma tek kare. Silah dumanı hâlâ havadaydı. Ve baban... objektife bakmıyordu bile. Sanki yaptığı şeyin yükü omzunda değilmiş gibi."
Gül gözlerini kapattı. Babasının yüzü gözünün önüne geldi. Sessiz, sert, hep uzak...- "Ben o adamın kızı olmak istemedim," dedi.- "Biliyorum," dedi Kara hemen. "O yüzden sustum."
- "Ama susarak," dedi Gül, "hepimizi yalnız bıraktın."
Bu cümle Kara'yı yerinden etti. Bir süre konuşmadı. Sonra sesi alçaldı.- "Han da biliyor."
- "Tahmin ettim."
- "O da söylemem dedi. Zamanı değil dedi. Koray, Yeşim, Tuna... hepsi üst üste gelmişti."
Gül ayağa kalktı.- "Zaman hiçbir zaman doğru olmayacaktı Kara. Sadece daha az acıtacaktı."
O an doktor kapıyı açtı.- "Koray'ın durumu stabil. Ama yoğun bakımda kalacak. Bilinci kapalı."
Gül başını salladı.- "Teşekkür ederim."
Doktor gittikten sonra Kara fısıldadı:- "Yeşim bunu öğrenirse... tamamen yıkılır."
- "Öğrendi," dedi Gül.- "Ne?"
- "Benden."
Kara gözlerini kapadı. Derin bir nefes aldı.- "O zaman artık geri dönüş yok."
- "Hiç olmadı," dedi Gül.
Hastanenin dışında Han sigara yakmıştı. Kara yanına geldi.- "Her şey dağıldı," dedi Kara.- "Hayır," dedi Han. "Sadece saklanan şeyler ortaya çıktı."
- "Gül..."- "Onu seviyorsun," dedi Han. "Bu dosyadan önce de sonra da."
Kara sigarayı Han'ın elinden aldı, yere attı.- "Ama Yeşim..."
Han sessizleşti.- "Bazı savaşlarda iki taraf da kaybeder Kara."
İçeride Gül pencereye yaslanmıştı. Camdan yansıyan yüzüne baktı. Kendisini tanıyamadı. Bir katilin kızı, bir dostun yarası, bir adamın zaafıydı artık.
Ve o an anladı:Bu hikâye artık aşk hikâyesi değildi.Bu... gerçeğin hikâyesiydi.
Yeşim o gece hastaneden yalnız çıktı. Kimseye bakmadan. Gözleri yaşlı değildi ama kalbi kanıyordu. Bir telefon açtı.- "Dosyayı yeniden açıyoruz," dedi.- "Kime?"- "Herkese."
Ve o an, yıllar önce toprağa gömülen bir sır...yeniden nefes almaya başladı.
Devamı geldiğinde artık hiçbir bağ eskisi gibi olmayacaktı.
Yeşim'in açtığı o telefon, gecenin sessizliğinde bir silah sesi gibi yankılandı. Hastaneden çıktığında yağmur başlamıştı. İnce, sinsi bir yağmur... Islatmıyor gibi yapıp insanın iliğine kadar işleyen cinsten.
563🥀
Arabaya bindi. Kontağı çevirdi ama hareket etmedi. Direksiyona yaslandı. Gözlerini kapattığında babasının sesi geldi kulaklarına.
"Dik dur kızım. Gerçek ağırdır ama eğilmezsen seni ezemez."
Gözlerini açtı.- "Dik duruyorum baba," dedi fısıltıyla. "Ama canım çok yanıyor."
---
Hastanenin içinde Gül, pencerenin önünden ayrılmamıştı. Camdan süzülen yağmur damlaları, sanki içinden geçenleri dışarı vuruyordu. Kara yanına yaklaştı ama dokunmadı. İlk kez... dokunmaya cesaret edemedi.
- "Benden nefret etmen gerekiyorsa..." dedi Kara,- "Hayır," diye kesti Gül. "Benden saklaman yetti."
Bu söz, Kara'nın içini paramparça etti.
- "Sana baktığımda," dedi Kara, "o adamın kızı değil... gecenin ortasında omzuma başını koyan kadını gördüm."
Gül döndü.- "Ama ben ikisiyim Kara. Kaçamam."
Kara gözlerini kaçırdı.- "Ben de kaçamıyorum."
Bir süre sessizlik oldu. Bu sessizlik, iki insanın arasına giren ilk gerçek duvardı.
---
Han arşiv odasındaydı. Hastanenin alt katındaki eski belge deposunda. Dosya elindeydi. Sararmış kâğıtlar, siyah-beyaz fotoğraflar... Ve o kare.
Pusu anı.
Gül'ün babası. Net. Soğukkanlı. Geri çekilirken bile tereddüt etmeyen bir yüz.
Han fotoğrafa baktı uzun uzun.- "Bazı adamlar," dedi kendi kendine, "savaş bitince de savaşmaya devam eder."
Dosyanın altındaki notu gördü:
Operasyon dışı. Emir yok. Kişisel hesap.
Han dosyayı kapattı.- "İşte burası," dedi. "Her şeyin koptuğu yer."
---
Yoğun bakım kapısının önünde Yeşim'in annesi bekliyordu. Kadın yılların yükünü omuzlarında taşıyordu. Gül onu uzaktan gördü. Adım atmak istedi ama durdu.
- "Git," dedi Kara.- "Yapamam."- "Yapmalısın."
Gül yaklaştı. Kadın başını kaldırdı. Gül'ü tanıdı. Yüzü sertleşti.
- "Sen," dedi.- "Ben," dedi Gül.
Kadın ayağa kalktı.- "Kızımın etrafındaki herkes mi yalan olur?"- "Hayır," dedi Gül. "Ama bazı gerçekler çok geç söylenir."
Kadın gözlerini kapattı.- "Kocam öldüğünde," dedi, "Yeşim çocuktu. Ona dünyayı ben anlattım. Şimdi... sen mi anlatacaksın?"
- "Keşke hiç anlatılmasaydı," dedi Gül.
564🥀
Kadın bir an sustu. Sonra yavaşça konuştu:- "Babaların günahını kızları öder mi?"
Gül'ün sesi titredi.- "Ben her gün ödüyorum."
Kadın cevap vermedi. Sadece arkasını döndü.
Bu da bir hükümdü.
---
Kara geceyi hastanenin otoparkında geçirdi. Arabada. Uyumadı. Direksiyonun başında oturup yıllar öncesini düşündü. Yeşim'in babasıyla ilk görev... Gül'le ilk karşılaşma...
Ve o soru zihnini kemirdi:Eğer dosya gelmeseydi... yine de öğrenir miydim?
Cevap daha ağırdı:Öğrenseydim... yine de sever miydim?
---
Sabaha karşı Han arabaya yaklaştı.- "Dosyada yeni bir şey var," dedi.Kara başını kaldırdı.- "Ne?"
- "Pusu tek kişilik değil. Ama tetiği çeken... Gül'ün babası değil."
Kara dondu.- "Ne diyorsun?"
Han dosyayı uzattı.- "O fotoğraf yanıltıcı. Asıl emri veren başka biri. Ve o kişi hâlâ hayatta."
Kara'nın gözleri karardı.- "Kim?"
Han'ın sesi alçaldı.- "Bu işte devletin değil... kişisel çıkarın izi var."
Kara arabadan indi.- "O zaman bu hikâye burada bitmiyor."
- "Hayır," dedi Han. "Asıl şimdi başlıyor."
---
Hastanenin içinde Gül, başını duvara yaslamıştı. Gözlerini kapattığında Kara'nın sesi kulaklarında yankılandı.
"Her zamanki gibi olacağım Gülüm."
Ama artık hiçbir şey her zamanki gibi olmayacaktı.
Çünkü geçmiş uyanmıştı.Ve uyanan geçmiş...asla sessiz kalmazdı.
Sabah, hastanenin camlarından içeri gri bir ışık sızdırırken, herkes yerli yerinde ama hiçbir şey olması gerektiği gibi değildi. Gece bitmişti ama yükü kimsenin üzerinden kalkmamıştı.
Gül, lavaboda yüzünü yıkadı. Aynaya baktığında gözlerinin altında mor halkalar vardı. Ama asıl yorgunluk gözlerinde değil, omuzlarındaydı. Yıllardır taşıdığı ama adını bilmediği bir yük şimdi ismiyle, yüzüyle, fotoğrafıyla karşısındaydı.
Kapıyı açtığında Kara'yı koridorda gördü. Ayakta, hareketsiz. Sanki oraya çakılmıştı.
- "Uyumadın," dedi Gül.- "Gerek yoktu," dedi Kara.
Bu kısa cümlede her şey vardı: suçluluk, öfke, korku ve hâlâ inatla ayakta duran bir sevgi.
Gül yanına yaklaştı.- "Han'ın söyledikleri doğru mu?"Kara başını salladı.- "Dosyada oynama var. Gerçek... yarım bırakılmış."
- "Babam," dedi Gül fısıltıyla, "o tetiği çekmedi mi?"
Kara cevap vermeden önce uzun bir an sustu.- "Oradaydı," dedi sonunda. "Ama karar veren o değildi."
Bu cümle Gül'ün içine bir taş gibi düştü. Rahatlatmadı. Sadece başka bir acının kapısını araladı.- "Yani suç... paylaşılıyor."
- "Evet," dedi Kara. "Ve bu, işi daha da kirli yapıyor."
565🥀
Yoğun bakımın önünde Yeşim yeniden belirdi. Saçları toplanmıştı, yüzü ifadesizdi. Artık ağlamıyordu. Bu, ağlamaktan daha tehlikeliydi.
Kara ile göz göze geldi.- "Biliyorum," dedi Yeşim.- "Ne kadarını?"- "Yeterince."
Bakışlarını Gül'e çevirdi.- "Babamın ölümünde kimin parmağı varsa... hepsini bulacağım."
Gül bir adım attı.- "Yeşim-"
- "Hayır," diye kesti Yeşim. "Bu kez sen sus."
Bu susuş, aralarındaki en sert çizgiydi.
- "Ama şunu bil," diye devam etti Yeşim. "Ben adalet istiyorum. İntikam değil."
Kara kaşlarını çattı.- "Bazen ikisi birbirine çok benzer."
- "Ama ben farkı ayırt edebilecek kadar yandım," dedi Yeşim.
Arkasını dönüp camın arkasındaki Koray'a baktı.- "O uyanırsa... bu gerçekle uyanacak."
Bu söz, Gül'ün kalbine bir çentik daha attı.
---
Han öğleye doğru geri döndü. Elinde yeni bir dosya vardı.- "Eski dosya yeniden açıldı," dedi Kara'ya. "Ama sessiz yürütülüyor. Yukarıdan baskı var."
- "Kim?"Han başını iki yana salladı.- "İsim yok. Sadece iz."
- "O zaman," dedi Kara, "biz de iz süreriz."
Han Gül'e baktı.- "Bu yol... seni de yakar."
Gül dosyaya uzandı.- "Zaten yanıyorum."
---
Akşamüstü Koray'ın parmakları kıpırdadı. Hemşire bağırarak doktoru çağırdı. Yeşim camın önüne yapıştı. Nefesi kesildi.
Gül geride durdu. Kara omzuna elini koydu. Bu kez çekmedi.
Koray'ın gözleri aralandı. İlk gördüğü şey beyaz ışık değil, Yeşim'in yüzü oldu.
- "Baba..." dedi kısık bir sesle.
Yeşim'in dizleri titredi.- "Buradayım," dedi. "Buradayım."
Koray gözlerini kapatmadan önce mırıldandı:- "Dosya... çekmecede..."
Bu tek cümle...bir yangına benzin döktü.
Kara Han'a baktı.- "Gördün mü?"- "Evet."
Yeşim başını kaldırdı.- "Ne dosyası?"
Kimse cevap vermedi.
Çünkü o an herkes anladı:Koray sadece hasta değildi.O da bir şey biliyordu.
Ve bu hikâyede artık sırlar,sadece ölülerle gömülmüyordu.
566🥀
Akşam çökerken hastanenin önü kalabalıklaştı. Gelen giden arttı ama o kalabalığın içinden biri vardı ki adımları diğerlerinden ayrılıyordu. Ne aceleciydi ne tereddütlü. Sanki çağrılmayı beklemeden gelmişti.
Siyah paltosunun yakasını kaldırmıştı. Saçlarına düşen aklar yaşından değil, gördüklerinden kalmaydı. Gözleri sertti ama boş değildi. Aksine... fazlasıyla doluydu.
Tarık Korkmaz.
Koray'ın babası.
Kapıdan içeri girdiği an Kara'nın omuzları istemsizce gerildi. Han başını kaldırdı. Gül ise adamı bir yerden tanıyormuş gibi ürperdi; ismini bilmeden, ağırlığını hissetti.
Yeşim babasını gördüğü an dondu.- "Baba..."
Tarık kızına baktı. Yüzünde ne panik vardı ne şaşkınlık. Sadece bastırılmış bir öfke ve yıllardır taşınan bir acı. Yeşim'e sarılmadı. Sadece elini omzuna koydu. Bu, onun dilinde bir kucaklamaydı.
- "Koray?" dedi.- "Uyandı," dedi Yeşim. "Tekrar uyutuldu."
Tarık başını salladı.- "Güzel."
Bu kelime... yanlış yerde söylenmiş gibiydi ama Tarık için anlamı başkaydı: Hâlâ hayatta.
Bakışlarını çevirdi. Gül'le göz göze geldi. Bir an durdu. Gül o bakışta yargıdan çok tanıma sezdi. Sanki Tarık, onun kim olduğunu çoktan biliyordu.
Sonra Kara'ya döndü.- "Aslan Kara," dedi.Kara bir adım öne çıktı.- "Tarık Yalçın."
İki adamın arasında görünmez bir çizgi vardı. Aynı tarafta durup birbirini tartan adamlara özgü bir gerilim.
- "Geç kaldım," dedi Tarık.- "Bazı şeylere," dedi Kara, "geç kalınmaz. Sadece üstü örtülür."
Tarık'ın dudağının kenarı kıpırdadı.- "Ben örtmem."
---
Yoğun bakımın camının önünde durdular. Tarık içeri baktı. Oğlunun solgun yüzünü gördü. Bir baba için zaman o an durdu ama Tarık'ın gözlerinde yaş birikmedi. Çünkü o, ağlamayı yıllar önce öğrenmişti... içine.
- "Ne biliyor?" diye sordu Tarık.- "Bir dosyadan bahsetti," dedi Kara.- "Hangi dosya?"
Han araya girdi.- "Yıllar önceki pusu. Yeşim'in babasının öldürüldüğü operasyon."
Tarık'ın yüzü sertleşti.- "O dosya kapatılmıştı."
- "Kapatılan her şey," dedi Kara, "bir gün açılmak için bekler."
Tarık başını salladı.- "Demek Koray... oraya kadar indi."
Yeşim babasına döndü.- "Baba, sen biliyor muydun?"
Tarık kızına baktı. İlk kez gözlerinde bir çatlak oluştu.- "Bilmediğim hiçbir şey yok kızım," dedi. "Ama söylemediğim çok şey var."
Bu cümle Yeşim'i yaraladı.- "Benim hayatım bunun neresinde?"
- "Tam ortasında," dedi Tarık. "O yüzden sustum."
Gül bu konuşmayı sessizce dinliyordu. Tarık'ın bakışı yeniden ona kaydı.- "Sen," dedi.Gül irkildi.- "Ben..."
- "Gül," dedi Tarık. "Babanı tanırım."
Kara anında Gül'ün önüne geçti.- "Dikkat et," dedi.
Tarık elini kaldırdı.- "Suçlamak için söylemedim."
Gül yutkundu.- "O gece... oradaymış."
- "Evet," dedi Tarık. "Ama sandığınız gibi değil."
Bu cümle havayı kesti.
- "Anlat," dedi Kara.
Tarık derin bir nefes aldı.- "O pusu, kişisel bir intikamdı. Ama planlayanı baban değildi Gül. O sadece... yanlış tarafta durdu."
- "Kimdi?" diye sordu Han.
Tarık'ın sesi alçaldı.- "Devletin içinden biri. Yetkisi olan. Ve hâlâ dokunulamayan."
Yeşim'in elleri titredi.- "Babamı kim öldürdü?"
Tarık kızının gözlerine baktı.- "O mermiyi sıkan kişi, bugün güçlü bir adam. Ve Koray... bunu öğrendi."
Bir sessizlik çöktü.
567🥀
- "O yüzden mi Koray böyle oldu?" dedi Gül.- "Evet," dedi Tarık. "Bazı gerçekler kalbi değil... sistemi durdurur."
Kara yumruğunu sıktı.- "O adamı istiyorum."
Tarık ilk kez hafifçe gülümsedi.- "Ben de."
- "Bu iş," dedi Han, "sizi yakar."
Tarık dosyasını ceketinin içinden çıkardı.- "Ben zaten yanmış bir adamım."
Dosyayı masaya koydu.
- "Bundan sonra," dedi, "bu iş benim işim. Ama yalnız yürümeyeceğim."
Gözleri Kara'ya, sonra Gül'e kaydı.- "Herkes tarafını seçecek."
Gül o an anladı:Bu hikâyede artık sadece geçmişle değil,gelecekle de hesaplaşılacaktı.
Ve Tarık Korkmaz'ın gelişiyle...oyun değişmişti.
Tarık Korkmaz adını söylediğinde hastane koridoru bir anlığına daraldı sanki. Bu isim, dosyalarda sıradan bir satır gibi durmazdı; hep kenarına not düşülürdü. Dikkat diye. Yaklaş ama fazla değil diye.
Tarık camın önünden ayrıldı. Bu kez Koray'a değil, odadaki herkese bakıyordu.- "Ben buraya oğlumun başında durmaya gelmedim sadece," dedi. "Geçmişin üzerine çökmeye geldim."
Kara gözlerini Tarık'tan ayırmadı.- "O zaman geç kaldın," dedi.- "Hayır," diye karşılık verdi Tarık. "Bazı hesaplar zaman aşımına uğramaz."
Yeşim babasına döndü.- "Koray ne biliyor baba?"
Tarık kızının yüzüne baktı. Bu bakışta merhamet yoktu ama koruma vardı.- "Bilmemesi gerekeni."
- "Ama bildi," dedi Yeşim. "Ve bu hâlde."
Tarık dişlerini sıktı.- "O dosyaya ulaşmaması gerekiyordu."
Gül istemeden araya girdi.- "Demek dosya gerçekten vardı."
Tarık başını yavaşça çevirdi. Gül'ü süzdü. Bu kez kaçmadı bakışlardan.- "Vardı," dedi. "Ve hâlâ var."
Kara hemen sordu:- "Babası mı verdi Koray'a?"
Tarık başını iki yana salladı.- "Hayır. O dosya... elden ele dolaşır. Ama kimse tamamını bilmez."
Han kaşlarını çattı.- "Pusu gecesiyle ilgili mi?"
- "O gecenin kendisiyle," dedi Tarık. "Ama anlatılanlarla değil."
Koridorun ucundan sedye sesi geldi. Herkes istemsizce döndü. Ama bu sefer Koray değildi. Hayat, yine de herkesin sinir uçlarına basmayı biliyordu.
Tarık ceketinin iç cebinden küçük bir anahtar çıkardı. Avucunun içinde durdu.- "Koray'ın evinde," dedi, "çalışma masasının alt çekmecesi var. Kilitli."
Kara hemen anladı.- "Dosya orada."
- "Bir kopyası," dedi Tarık. "Aslına ulaşan kişi hâlâ hayatta kalmadı."
Gül'ün boğazı düğümlendi.- "Babam..."
Tarık sözünü kesti.- "Baban o işte tek başına değildi. Ama bedelini en ağır ödeyenlerden biri oldu."
Gül'ün dudakları titredi.- "Babam..." dedi, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. "Babam neyin bedelini ödedi?"
Tarık Korkmaz bir an gözlerini kapattı. Bu soru, yıllardır sustuğu bir yarayı yeniden açmıştı. Başını kaldırdığında bakışları sertti ama sesi ağırdı.
- "Ablanın canıyla," dedi.Koridor buz kesti.
Gül'ün dünyası o an yerinden oynadı.- "Ne... ne demek bu?"
Tarık kelimeleri tartarak konuştu.- "O gece baban susturulacaktı. Ama onu doğrudan alamadılar. Yerine... ablanın canıyla cezasını kestiler."
568🥀
Gül geri sendeledi. Kara refleksle kolundan tuttu.- "Ablam..." diye fısıldadı Gül. "Kaza değildi yani..."
- "Hiçbir zaman değildi," dedi Tarık. "Kaza süsü verdiler. Dosyayı kapattılar. Baban da sustu. Çünkü konuşursa... sıradaki sensin."
Bu gerçek, Gül'ün içinden bir şeyleri kopardı. Gözlerinden yaş gelmedi. Daha kötüsü oldu: içi boşaldı.
- "O yüzden mi," dedi titreyerek, "babam hep suskundu?"
- "Evet," dedi Tarık. "O günden sonra adam gibi yaşamadı. Sadece hayatta kaldı."
Kara'nın çenesi kilitlendi.- "Bunu bilerek Gül'ün yanında durmamıza izin verdin mi?"
Tarık Kara'nın gözlerinin içine baktı.- "Eğer bilseydi, onun kaderi de ablasınınki olurdu."
Bu söz, Kara'yı susturdu.
Yeşim'in sesi boğuk çıktı.- "Benim babamın canı... bir denge miydi yani?"
Tarık kızına döndü.- "Hayır. O bir mesajdı."
- "Kime?"
- "Herkese."
Han nefesini tuttu.- "Demek bu işte masum yok."
- "Var," dedi Tarık. "Ama bedeli ödeyenler masumlar."
Koridorun ucundan yoğun bakım kapısının sesi geldi. Makine sesleri arttı. Hayat, bütün bu konuşmalara rağmen akmaya devam ediyordu.
Gül başını Kara'nın omzuna yasladı.- "Benim hayatım... baştan sona bir sus payıymış."
Kara elini saçlarına götürdü.- "Hayır," dedi kararlı bir sesle. "Sen susturulanların değil, konuşacak olanların tarafındasın."
Tarık anahtarı masaya bıraktı.- "Koray Korkmaz'ın çekmecesindeki dosya... ablanın ölüm raporunun ham hâlidir. O rapor, bu hikâyenin kalbidir."
Gül başını kaldırdı.- "O dosya açılırsa ne olur?"
Tarık'ın sesi alçaldı.- "Birileri düşer."
- "Kim?"
- "Bu ülkede adı yüksek sesle söylenmeyen biri."
Yeşim dişlerini sıktı.- "O zaman düşsün."
Tarık ilk kez kızına gururla baktı.- "İşte şimdi... Korkmazsın."
Kara derin bir nefes aldı.- "Bu saatten sonra geri dönüş yok."
- "Zaten," dedi Tarık Korkmaz, "bu hikâye geri dönsün diye yazılmadı."
Gül gözlerini kapattı. Ablasının yüzü zihninde belirdi. Yarım kalan bir hayat. Susturulmuş bir gerçek.
Ve o an kararını verdi.
Bu sadece geçmişin hesabı olmayacaktı.Bu...ölülerin konuştuğuve yaşayanların bedel ödediğibir yüzleşme olacaktı.
Gece ilerledikçe hastane sessizleşti. Ama bu sessizlik, huzurdan değil; yaklaşan fırtınanın nefesini tutmasındandı. Gül, yoğun bakım kapısının önündeki sandalyede oturuyordu. Elleri dizlerinde kilitliydi. Parmakları soğuktu. İçinde ise ateş vardı.
Ablasının adı...Artık bir hatıra değil, bir delildi.
Kara karşısındaki duvara yaslanmıştı. Gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. İçinde bir şey, askerliğin öğrettiği tüm soğukkanlılığı delip geçmişti. Bir adamın, sevdiği kadının hayatını daha o doğmadan kirletmiş olma ihtimali... bunu kaldıramıyordu.
Tarık Korkmaz, koridorun ucunda duruyordu. Sanki herkesten biraz uzakta, ama her şeyin merkezindeydi. Ceketinin düğmesi ilikliydi. Bu, onun için bir hazırlık işaretiydi.
Han sessizliği bozdu.- "Koray uyanmadan o dosyaya ulaşmalıyız."
Tarık başını salladı.- "Uyanırsa... onu bir daha koruyamayabilirim."
Gül başını kaldırdı.- "Koray'ı mı, yoksa gerçeği mi?"
Tarık bir an durdu.- "İkisini de."
---
Koray Korkmaz'ın evi, sabaha karşı ulaştıklarında karanlıktı. İçeri girerken anahtarın sesi bile fazla gür geldi onlara. Ev, sahibinin yokluğunu taşıyordu. Yarım bırakılmış bir hayat gibi.
Kara doğrudan çalışma odasına yöneldi. Çekmeceyi bulması uzun sürmedi. Kilit eskiydi. Bir çırpıda açıldı.
İçinden çıkan dosya...Sıradan değildi.
Fotoğraflar vardı. Raporlar. Tarihler. Ve bir isim kırmızı kalemle çizilmişti.
D.A. (DEFNE AK)
Gül'ün nefesi kesildi.- "Bu... benim ablam."
Han sayfaları çevirdi.- "Ölüm sebebi: trafik kazası. Ama burada-"
- "Ama burada," diye devam etti Kara, sesi sertleşerek, "fren sistemine müdahale notu var."
Gül çöktü. Dosyaya bakıyordu ama görmüyordu.- "Bunu... babam biliyor muydu?"
Tarık ağır ağır konuştu.- "Biliyordu. Ama sustu."
- "Neden?"- "Çünkü tehdit açıktı."
Han raporun en altındaki notu okudu.- " 'Tanık konuşursa ikinci kayıp olur.' "
Bu cümle, odanın içine zehir gibi yayıldı.
Kara dosyayı kapattı.- "Bu iş artık kapalı yürütülemez."
Tarık ona baktı.- "Açık yürürseniz... kan dökülür."
- "Zaten dökülmüş," dedi Kara.
569🥀
Hastaneye döndüklerinde Koray'ın bilinci açıktı. Ama gözleri başka bir yerdeydi. Yeşim başucunda duruyordu. Babasını görünce hafifçe doğruldu.
Tarık yaklaştı.- "Oğlum..."
Koray babasına baktı.- "Dosyayı aldınız mı?"
Bu soru, her şeyi doğruladı.
- "Evet," dedi Tarık.- "Geç kaldınız," dedi Koray. "Onlar da biliyor."
Kara bir adım öne çıktı.- "Kimler?"
Koray gözlerini kapattı.- "Ablası öldürülen kız... susmayacak."
Gül'ün kalbi duracak gibi oldu.- "Beni mi diyorsun?"
Koray başını çevirdi.- "Seni diyorum."
- "O zaman," dedi Gül, sesi ilk kez bu kadar net ve kararlıydı, "artık kimse susmayacak."
Yeşim Gül'e baktı. Bakışlarında acı vardı ama kaçış yoktu.- "Babamın hesabı sorulacak," dedi.- "Sorulacak," dedi Gül. "Ama doğru yerden."
Kara derin bir nefes aldı.- "Bu noktadan sonra herkes hedef."
Tarık Korkmaz başını salladı.- "Ben zaten yıllardır hedefim."
Koridorun ışıkları bir kez daha titredi. Gece bitmek üzereydi ama hikâye yeni başlıyordu.
Çünkü artık herkes biliyordu:Bu sadece geçmişin karanlığı değildi.Bu... suskunluğun bedeliydi.
Ve bu bedel...bir kez dahakadınların canıyla ödenmeyecekti.
🥀
Sabah ezanı henüz şehrin üstüne düşmemişti ama hastanenin içinde yeni bir gün başlamıştı bile. Işıklar değişti, nöbetler devredildi, yüzler yenilendi. Sadece acılar aynı kaldı.
Gül, Koray'ın odasından çıktığında adımları ağırdı. Elindeki dosya artık bir kağıt yığını değil, geçmişin kanıtıydı. Ablasının adı her satırda biraz daha derinleşiyor, her fotoğrafta biraz daha ağırlaşıyordu.
Koridorun sonunda Kara'yı gördü. Telefonla konuşuyordu. Sesi kısık ama sertti.
- "Hayır... bu kez üstü örtülmeyecek.Evet... yetkim var.Hayır... bedelini ben öderim."
Telefonu kapattığında Gül'e döndü.- "Başladım," dedi.
- "Neye?"- "Sistemi dürtmeye."
Gül başını salladı.- "Bizi fark ederler."
- "Zaten fark ettiler," dedi Kara. "Şimdi mesele... kim önce hamle yapacak."
---
Tarık Korkmaz, hastanenin mescidinde tek başına oturuyordu. Ellerini dizlerinin üstüne koymuştu. Dua etmiyordu. Hesaplaşıyordu.
Kapı gıcırdadı. Yeşim içeri girdi. Babasının karşısına oturdu.
- "Benden ne sakladın baba?" diye sordu.
Tarık gözlerini kaldırmadı.- "Seni."
- "Kime karşı?"
- "Herkese."
Yeşim'in sesi titredi ama kararlıydı.- "Artık koruma istemiyorum."
Tarık ilk kez başını kaldırdı.- "Bu yolun sonu karanlık."
- "Zaten karanlıkta büyüdüm," dedi Yeşim. "Babamı orada kaybettim."
Tarık gözlerini kapadı.- "O zaman bilmen gereken bir şey var."
Yeşim nefesini tuttu.- "Söyle."
- "O pusunun emrini veren adam... Koray'ın dosyasında yok."
- "Nerede?"
- "Devletin en temiz görünen katında."
---
Han, arşivden döndüğünde yüzü solgundu. Kara'ya yaklaştı.- "Bir şey buldum," dedi.- "Ne?"
- "Ablanın ölümünden üç gün önce... aynı araç başka bir olayda daha geçiyor."
Gül hemen yaklaştı.- "Nasıl bir olay?"
- "Faili meçhul bir takip kazası. Aynı imza."
Kara dişlerini sıktı.- "Yani seri."
- "Evet," dedi Han. "Ve hepsi susturulacak tanıklar."
Gül'ün sesi buz gibiydi.- "Ben son muyum?"
Han gözlerini kaçırmadı.- "Hayır. Ama sıradakilerden biri olabilirsin."
Kara bir adım öne çıktı.- "Buna izin vermem."
- "İzin meselesi değil," dedi Han. "Bu... zaman meselesi."
570🌹
Koray Korkmaz yatağında doğrulmaya çalıştı. Yeşim hemen yanına koştu.- "Yapma," dedi. "Doktor-"
- "Zamanım yok," dedi Koray. "Onlar da beklemiyor."
Tarık içeri girdi.- "Ne biliyorsun?"- "Yeterince," dedi Koray. "Ama hepsini değil."
- "Kim?"- "Adını bilmiyorum. Ama yüzünü gördüm."
Bu cümle odadaki herkesi susturdu.
- "Ne zaman?" diye sordu Kara.- "Ablanın dosyasını bulduğum gün. Arşivden çıkarken."
Gül'ün kalbi sıkıştı.- "Beni gördü mü?"
Koray başını salladı.- "Seni sormadı. Ama seni biliyor."
Bu, bir tehditti.
---
Akşamüstü Kara arabaya binerken Gül'ün kapısını açtı.- "Benimle geliyorsun," dedi.- "Nereye?"
- "Artık güvende değilsin."
Gül kemerini takarken gözlerini camdan ayırmadı.- "Ben hiç güvende olmadım Kara."
Araba hareket etti. Hastane arkada kaldı. Ama hiçbir şey geride kalmamıştı.
Çünkü artık herkesin bildiği bir gerçek vardı:Bu hikâye sadece geçmişin hesabı değildi.Bu... susanların susturulduğu bir düzenlekonuşmaya karar verenlerin savaşıydı.
Ve Gül,ilk kez korkmuyordu.
Gece bastırmıştı ama şehir hâlâ uyanıktı. Arabanın farları boş caddeleri ikiye bölerken, Gül yan koltukta sessizce oturuyordu. Ellerini dizlerinin üzerine bastırmış, gözleri camın dışındaki karanlığa takılıydı. Ama düşünceleri geçmişin karanlığıyla doluydu. Ablasının ölümünü, babasının suskunluğunu, ve şimdi Tarık Korkmaz'ın açıklamalarını... hepsi bir zincir gibi boynuna dolanıyordu.
Kara arabayı dikkatle sürüyordu. Her adımını hesaplıyordu. Bu sadece bir araç yolculuğu değildi; aynı zamanda bir planın ilk hareketiydi. Her ışık, her köşe, her yoldaki sessizlik onun radarındaydı.
- "Gülüm," dedi Kara, sesini kısarak, "şimdi sana anlatacaklarım... sadece sana, kimsenin bilmemesi gereken şeyler."
Gül başını çevirdi. Yüzündeki ifade hem yorgun hem de kararlıydı.- "Dinliyorum."
- "Ablanın ölümü... sadece bir kazayla süslenmiş bir cinayet," dedi Kara. "Dosyada gördüklerimiz, bunun planlı olduğunu gösteriyor. Ve dosyayı açan kişi, sıradaki hedefi belirledi."
Gül sessizdi. İçinde bir şeyler kırılmış ama ayağa kalkmak için hazırdı.- "O zaman," dedi fısıltıyla, "bu zinciri kırmalıyız."
- "Zinciri kırmak... kolay olmayacak," diye karşılık verdi Kara. "Ama tek yol bu. Bir adım geri atarsak... daha fazla kaybımız olur."
Araba sessizce bir yan sokağa girdi. Tarık Korkmaz arayacaktı. Kara direksiyonu park ettiği anda, Gül gözlerini kırpmadan babasının yanına baktı.
Tarık'ın yüzünde hiç şaşkınlık yoktu. Sanki onları bekliyormuş gibi, ağır adımlarla yanlarına geldi.
- "Hazır mısınız?" diye sordu.
Gül başını salladı.- "Evet. Ama bu gece... artık kimse masum değil."
- "Aynen öyle," dedi Tarık. "Ve kimse geri dönemez."
Kara, Tarık'a baktı.- "Plan?"
- "İçeri girip dosyayı güvence altına alacağız," dedi Tarık. "Ama dikkat edin... bu sadece bir başlangıç."
Gül nefesini derin aldı. Bu yolculuk, ablasının ölümünden sonra sessiz kalan bir acının, konuşacak kadar büyüyen öfkenin ve susturulmuş sırların yüzleşmesi olacaktı.
Ve o an, arabadan çıktıklarında hepsi fark etti:Bu gece... artık sadece bir hesaplaşma değildi.Bu, geçmişin gölgesiyle yüzleşmenin gecesiydi.
Binanın loş ışıkları altında Tarık Korkmaz'ın adımları ağır ama kararlıydı. Kara ve Gül onun hemen arkasındaydı. Her biri sessizdi; kelimeler yerine gözler konuşuyordu. Bu sessizlik, yaklaşan fırtınanın habercisiydi.
Çekmecenin önüne geldiklerinde Tarık durdu.- "Hazır olun," dedi. "İçindekiler... beklediğinizden fazlası."
Gül nefesini tuttu. Ellerini titretmeden dosyayı açtı. İçinde fotoğraflar, notlar, tarih damgaları ve... ablasının adı. Her sayfa, acıyı biraz daha derinleştiriyordu. Kara sayfaları hızlıca taradı, Han ise notların altındaki bağlantıları işaretliyordu.
Tarık derin bir nefes aldı.- "Bakın... burası kritik."
Kara eğildi, dosyayı dikkatle inceledi. Fotoğraf karelerinden birinde ablasının ölümü ve olayın sahte kaza süsü verilmiş detayları vardı. Kara gözlerini Gül'e çevirdi, sesinde sertlik ve koruma vardı:- "Bunu gördün mü? Bu, susturulmuş gerçek."
Gül başını salladı.- "Evet... ve artık durmayacağım."
Tam o sırada, dış kapıdan bir tıkırtı geldi. Adımlar, yalnızca tesadüf olamazdı. Tarık hemen pozisyon aldı, Kara da yanında.
- "Geldiler," dedi Tarık.
Gül yutkundu. Ama geri adım atmadı.- "O zaman, başlayalım."
Kara dosyayı kapattı ve Tarık'a döndü:- "Plan ne?"
- "İçeri giriyoruz. Dosya güvence altına alınacak. Ama bu, sadece bir başlangıç. Onlar fark etmeden hamlemizi yapmalıyız."
Han başını salladı.- "Ve eğer fark ederlerse?"
Tarık'ın sesi buz gibiydi:- "O zaman savaş kaçınılmaz."
Gül bir adım öne çıktı, gözleri kararlı:- "Ben de varım. Bu gece... geçmişin gölgesiyle yüzleşeceğim."
571🥀
Kara, Gül'ün elini tuttu. Bu kez çekmedi, sıkıca kavradı:- "O zaman hep birlikte."
Ve üçü, sessiz adımlarla odanın kapısına yöneldi. Her adım, geçmişin sırlarını biraz daha açacak, suskun kalan acıları haykıracaktı.
Koridorun karanlığı onları yutarken, içlerinden geçen tek şey vardı:Bu gece... artık kimse masum değildi.
---
Kapı sessizce açıldı. İçeri girdiklerinde oda karanlıktı ama loş ışık dosyanın üzerindeki detayları aydınlatmaya yetiyordu. Tarık Korkmaz öne geçti, her hareketi hesaplıydı. Kara Gül'ün yanındaydı, gözleri tetikteydi. Han ise dosyayı dikkatle kavradı, sayfaları hızlıca tarıyordu.
Gül ilk sayfayı açtı. Fotoğraflar, notlar, tarih damgaları... hepsi ablasının ölümünü tekrar canlandırıyordu. Her kare, acıyı biraz daha derinleştiriyor, susturulmuş gerçeği ortaya koyuyordu.
Tarık ağır bir nefes aldı.- "Bakın, burası kritik," dedi.
Kara eğildi, dosyayı dikkatle inceledi ve Gül'e baktı:- "Bunu gördün mü? Ablan... susturulmuş bir gerçek."
Gül başını salladı, dudakları sıkılıydı:- "Evet... ve artık durmayacağım."
Han sayfaları hızlıca taradı:- "Bunu yapanlar... sadece babamızı değil, bizi de hedef alıyor."
O anda dış kapıdan bir tıkırtı geldi. Adımlar... tesadüf olamazdı. Tarık derhal pozisyon aldı, Kara da yanında.
- "Geldiler," dedi Tarık, sesi buz gibi.
Gül yutkundu, ama geri adım atmadı:- "O zaman... başlayalım."
Kara dosyayı kapattı, Tarık'a döndü:- "Plan?"
- "İçeri giriyoruz. Dosya güvence altına alınacak. Ama bu sadece başlangıç. Onlar fark etmeden hamlemizi yapmalıyız."
Han başını salladı.- "Ve eğer fark ederlerse?"
Tarık'ın sesi keskinleşti:- "O zaman savaş kaçınılmaz."
Gül bir adım öne çıktı, gözleri kararlı:- "Ben de varım. Bu gece... geçmişin gölgesiyle yüzleşeceğim."
Kara, Gül'ün elini kavradı, sıkıca:- "O zaman hep birlikte."
Ve üçü, sessiz adımlarla odanın kapısına yöneldi. Her adım, geçmişin sırlarını biraz daha açacak, susturulmuş acıları haykıracaktı.
Kapıdan ilk adım atıldığı anda... bir gölge hareket etti. Işığın düşüşüyle yüzü belirdi. Yeşim... ama bakışı farklıydı. Kararlılık ve gizem bir aradaydı.
- "Gül... bekleyin," dedi, sesi titremiyordu ama bir şeyler gizliyordu.
Gül durdu. Kara arkasına baktı.- "Ne yapıyorsun?"
Yeşim dosyaya uzandı.- "Bunu sizden önce açmam gerekiyor. Bir şeyleri değiştirebilirim."
Kara bir adım öne çıktı, uyarır gibi:- "Yeşim... dikkat et. Her hareketin sonuç doğurur."
Yeşim gözlerini dikti:- "Biliyorum. Ama artık susmak istemiyorum."
Gül, göz göze geldi. İçinde hem güven hem de tereddüt vardı.- "O zaman... yap."
Ve o anda, odadaki hava değişti. Artık sadece geçmişin gölgeleriyle değil, herkesin kendi sırlarıyla yüzleştiği bir an başlamıştı.
Yeşim dosyayı eline aldı. Sayfaları hızla karıştırdı. Gözleri, her karede biraz daha karardı; her satır, geçmişin karanlığını biraz daha açığa çıkarıyordu.
- "Bu... bu gerçek mi?" diye fısıldadı, sesi titremeden ama derin bir sarsıntıyla.
Gül yanına yaklaştı.- "Evet... gerçek."
Kara gözlerini Yeşim'den ayırmadı.- "Ne yapmayı düşünüyorsun?" diye sordu.
Yeşim başını kaldırdı. Gözlerinde bir kararlılık vardı; şimdiye kadar hiç görmedikleri bir cesaret.- "Artık kimse susturulmayacak. Ablan ve babamın hikâyesini, bu dosyayı açmadan bitirmeyeceğim."
Tarık Korkmaz ağır adımlarla yanlarına geldi.- "Bunu yapmak tehlikeli," dedi. "Ama eğer yapacaksanız... yanımda olun."
Gül ve Kara aynı anda başlarını salladı.
Yeşim dosyayı masanın üzerine koydu. Fotoğraf kareleri ve notlar, odada bir anda nefes alacak alan bırakmayacak kadar yoğun görünüyordu. Gül eğildi, bir kareyi işaret etti:- "Burası... ablamın ölümüyle ilgili kritik detay."
Kara hemen yanına geldi, sesi keskin:- "Bu iş artık sadece kağıt üzerinde değil. Buradaki her detay... bize karşı kullanılabilir."
Yeşim başını kaldırdı, gözlerinde bir ışık:- "O zaman kullanacağız. Doğru yerden ve doğru zamanda."
Tam o sırada odanın köşesinde bir gölge belirdi. Kapı yavaşça aralandı; koridorun loş ışığı yüzlerini yarıya kadar aydınlattı. Adımlar kararlıydı.
- "Durun!" dedi bir ses.
Herkes başını çevirdi. İçeri giren kişi... beklenmedikti. Karşılarında Koray Korkmaz duruyordu. Yüzünde hem şok hem de kararlılık vardı.
572🥀
- "Bu dosyayı açamazsınız," dedi. "Bunu yaparsanız... sonuçları ağır olur."
Gül adım attı, sesi keskin:- "Artık susmayacağız Koray. Ne geçmiş, ne gerçek... hiçbir şey saklanmayacak."
Kara ellerini sıkıca yumdu. İçinde bir fırtına kopuyordu.- "Bunları açacaksak... hepimiz göze almalıyız."
Tarık başını salladı.- "O zaman başlamalıyız. Geçmişin gölgesi artık saklanamaz."
Ve o anda, herkes fark etti: bu oda artık sadece bir odadan ibaret değildi.Burası, gerçeklerin açığa çıktığı, sırların patlayacağı ve kimsenin masum olmadığı bir yüzleşme alanıydı.
Koray Korkmaz'ın gelişiyle odanın havası ağırlaştı. Duvarlar sanki biraz daha daraldı, nefesler kısaldı. Yeşim bir an babasına baktı; Tarık Korkmaz'ın yüzünde alışıldık sertliğin altında saklı bir korku vardı. Bu, evladını değil, geçmişini kaybetme korkusuydu.
Kara sessizce dosyaya uzandı.Parmakları titremiyordu ama içi paramparçaydı.
- "Artık çok geç Koray," dedi sakin bir sesle. "Bu dosya açıldı."
Koray bir adım ileri çıktı.- "Siz bilmiyorsunuz," dedi. "Bu gerçek... hepimizi yakar."
Han, dosyadan tek bir fotoğraf çıkardı. Sararmış, köşeleri yıpranmış bir kareydi. Gecenin içinde çekilmişti. Silah taşıyan iki adam... ve üçüncü bir siluet.
Han fotoğrafı Kara'ya uzattı.
- "Bak," dedi sadece.
Kara baktı.
Ve dünya durdu.
Fotoğraftaki siluet... yıllar boyunca zihninde sadece "baba" olan adamdı.Gül'ün babası.
Zaman, Kara için tek bir noktada kırıldı.
Nefesi kesildi. Göğsüne bir ağırlık çöktü.Can dostunun... kardeşi gibi sevdiği adamın... babasının katilinin kızıyla yan yana yaşadığını, güldüğünü, âşık olduğunu fark ettiği andı bu.
- "Bu..." dedi, sesi çıkmadı önce. Sonra kelimeler boğazından kanar gibi döküldü.- "Bu olamaz."
Gül Kara'ya baktı.Bakışındaki değişimi gördü.
O an anladı.
- "Kara..." dedi fısıltıyla. "Ne oldu?"
Kara fotoğrafı yavaşça indirdi.Gözleri Gül'e değmedi bile.
- "Dosyada... bir isim var," dedi. "Ve bir yüz."
Gül kalbinin ritmini kulaklarında hissetti.- "Söyle."
Kara yutkundu.- "Baban."
O kelime...Bir kurşun gibi odanın ortasına düştü.
Gül geriye doğru bir adım attı.- "Ne... ne diyorsun sen?"
Han konuştu bu kez. Sesi netti, acımasızca dürüsttü.- "Yıllar önce Yeşim'in babasına kurulan pusunun emrini veren kişi... Gül. Senin babandı."
Sessizlik.
Tarık Korkmaz gözlerini kapadı.- "Ablanın canıyla... cezasını kestiler," dedi sonunda. "Baban, o bedeli ablanın hayatıyla ödedi."
Gül'ün dizleri çözüldü.- "Babam... neyin bedelini ödedi?" demedi bu kez.Sesi kırıldı, ama kelimeler netti:
- "Ablamın canıyla... öyle mi?"
Tarık başını salladı.- "Evet."
Gül gözlerini kapadı.Ablasının gülüşü, saçlarını ördüğü sabahlar, arkasından bıraktığı boşluk...Hepsi bir anda geri geldi.
- "Yani..." dedi kısık bir sesle.- "Ben... bir katilin kızıyım."
Kara bu cümleyi duyduğunda irkildi.İlk kez Gül'e baktı.
573🥀
- "Hayır," dedi.Ama sesi... kararsızdı.
- "Gerçekler böyle yazılmış Kara," dedi Gül. "Ve sen... bunu yıllarca bilip bana söylemedin mi?"
Kara başını iki yana salladı.- "Ben de şimdi öğrendim."
Bu cümle... ikisini de kurtarmadı.
Yeşim ayağa kalktı. Gözlerinde yaş yoktu.- "Babam öldüğünde ben çocuktum," dedi. "Kimin yaptığını bilmeden büyüdüm. Ama şimdi biliyorum."
Gül'e baktı.- "Ve buna rağmen... seni suçlayamıyorum."
Gül şaşkınlıkla başını kaldırdı.- "Nasıl?"
- "Çünkü sen... onun suçu değilsin," dedi Yeşim. "Ama bu gerçek... hepimizin kaderini değiştirecek."
Kara derin bir nefes aldı.İçindeki asker bağırıyordu.İçindeki dost kanıyordu.İçindeki âşık ise... sessizce ölüyordu.
- "Bu dosya," dedi sonunda, "bir savaş sebebi."
Han başını salladı.- "Ve artık geri dönüş yok."
Koridorun ucunda bir alarm sesi çaldı.Hastanenin kapıları kilitlendi.
Bu artık sadece geçmişin hesabı değildi.Bu... kanla yazılmış bir kaderin yeniden açılmasıydı.
Ve herkes biliyordu:
Bundan sonra hiçbir bağ eskisi gibi olmayacaktı.
Alarm sesi kesildiğinde geriye kalan şey sessizlik değil, daha ağır bir gerginlikti.Hastanenin floresan ışıkları titredi; sanki bina bile duyduklarını sindiremiyordu.
Kara sırtını duvara yasladı.Ellerini cebine soktu ama parmakları yumruk olmuştu.
Gül hâlâ olduğu yerdeydi.Ayakta... ama içi çökmüş.
- "Bana bak," dedi Kara sonunda.Sesi alçaktı, emir verir gibi değil; yalvarır gibiydi.- "Sen... sen baban değilsin."
Gül başını kaldırdı.Gözleri dolu değildi. Daha kötüsü vardı orada: boşluk.
- "Ama herkes öyle görecek," dedi.- "Yeşim'in babasını öldüren adamın kızı. Ablasının canı, başkasının günahına kefaret olmuş biri."
Tarık Korkmaz araya girdi.- "Kimse seni suçlamıyor Gül."
Gül acı bir tebessümle baktı.- "Siz suçlamıyorsunuz Tarık abi. Ama gerçekler... kimseye merhamet etmez."
Yeşim birkaç adım yaklaştı.Sesini ilk kez bu kadar yumuşak çıkardı:
- "Babam öldüğünde ben, bir boşluğun içine düştüm. Yıllarca o boşluğu öfkeyle doldurdum.Ama şimdi anlıyorum... suç, kanla miras kalmıyor."
Gül'ün dudakları titredi.- "Keşke herkes senin gibi düşünebilse."
Koray Korkmaz başını öne eğdi.- "Herkes düşünemez," dedi. "Ve bazıları bu dosyayı silah olarak kullanır."
Han dosyayı kapattı.- "Zaten kullanılıyor."
Kara başını kaldırdı.- "Ne demek o?"
Han derin bir nefes aldı.- "Bu dosya yıllardır bir çekmecede durmuyordu. Birileri onu izliyordu. Bugün açılmasını beklediler."
Tarık'ın bakışları sertleşti.- "Yani bu bir tesadüf değil."
- "Hiç değildi," dedi Han. "Koray'ın çöküşü, dosyanın ortaya çıkışı, senin kodlarının çalınması Kara...Hepsi aynı zincirin halkası."
Gül fısıldadı:- "Bizi birbirimize düşürmek istiyorlar."
Kara'nın yüzü karardı.- "Ve başarılı oluyorlar."
Bir anlık sessizlik çöktü.O sessizlikte, Gül ve Kara'nın arasında görünmez bir çizgi belirdi.Ne tamamen ayrılık... ne eski yakınlık.
Sadece acı.
Gül birkaç adım geri çekildi.- "Ben... Yeşim'in yanına gideceğim."
Kara refleksle uzandı ama durdu.Elini havada bıraktı.
- "Gülüm..."
Gül dönmedi.- "Şu an bana öyle deme," dedi.- "Çünkü o kelime... artık çok ağır."
Bu cümle Kara'yı olduğu yerde mıhladı.
Gül uzaklaştı.Koridorun sonunda Yeşim'in yanına çöktü.İlk kez ağladı.
Sessizce.Kimseyi suçlamadan.
Kara ise yerinden kıpırdayamadı.Can dostunun babası...Sevdiği kadının kaderi...Hepsi tek bir fotoğraf karesinde kilitliydi.
Han Kara'nın yanına geldi.- "Bu iş burda bitmeyecek."
Kara gözlerini kapattı.- "Biliyorum."
- "Ve bir noktada... taraf seçmen gerekecek."
Kara gözlerini açtı.Bakışları artık askerî değildi.İnsandı. Yaralıydı.
- "Ben zaten en zor tarafı seçtim," dedi.- "Gerçeği."
Ve o an herkes hissetti:
Bu hikâye artık sadece geçmişin hesabı değil,geleceğin yıkımıyla da ilgiliydi.
Bir sonraki adım...ya her şeyi yakacakya da birilerini tamamen kaybettirecekti.
574🥀
Gece, hastanenin camlarına ağır ağır çökerken içeride zaman sanki askıya alınmıştı. Koridorlarda yankılanan ayak sesleri azalmış, nöbetçi hemşirelerin fısıltıları bile kısılmıştı. Ama içerideki bu sessizlik, huzurdan değil; yaklaşan kırılmadan doğuyordu.
Gül, Yeşim'in yanında yere çökmüştü. Başını Yeşim'in omzuna yaslamıştı ama gözleri kapalı değildi. İçinde, ablasının adıyla başlayan ve babasının gölgesiyle devam eden bir fırtına dönüyordu.
- "Biliyor musun," dedi Gül, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısık,- "Babamın yüzünü hatırlamaya çalışıyorum. O geceyi... eve dönüşlerini... ama zihnim bana ihanet ediyor."
Yeşim gözlerini yere indirdi.- "Ben de babamın son sesini hatırlayamıyorum," dedi. "Sanki beynim, acıyı unutturmak için anıları da silmiş."
İki kadın, ortak bir kaybın ortasında sessizce oturdu.
Biraz ileride Kara, pencereden dışarı bakıyordu. Şehrin ışıkları titriyordu; her biri ayrı bir hayat, ayrı bir yalan gibiydi. Han onun yanında durdu, aralarında mesafe vardı ama bağ kopmamıştı.
- "Bunu Gül'den saklayamazdık," dedi Han.- "Biliyorum," diye cevap verdi Kara. "Ama keşke... başka bir zaman olsaydı."
Han derin bir nefes aldı.- "O zaman da aynı acı olacaktı."
Tarık Korkmaz koridorun başında telefonla konuşuyordu. Sesi kısık ama sertti. Konuşma bittiğinde yanlarına geldi.
- "İçeriden bilgi sızdırılmış," dedi. "Bu dosya buraya bilerek düşürülmüş."
Kara dönüp baktı.- "Kim?"
- "Henüz bilmiyoruz. Ama Koray'ın krizinin tetiklenmesi, zamanlama... hepsi planlı."
Tam o sırada acil servisin kapısı yeniden açıldı. İçeri iki sivil girdi. Resmî değillerdi ama bakışları fazlasıyla tanıdıktı.
Han'ın omuzları gerildi.- "Onlar... dosyayı isteyen ekip."
Kara kaşlarını çattı.- "Demek oyun başlıyor."
Adamlar yaklaşırken Tarık öne çıktı.- "Bu dosya benim sorumluluğumda."
Sivillerden biri gülümsedi.- "Artık değil Tarık Bey. Devlet, bazı gerçekleri gömmek ister."
Gül başını kaldırdı. O ana kadar sessizdi. Ayağa kalktı.- "Bazı gerçekler gömülmez," dedi. "Onlar... insanın içine gömülür. Ve orada çürür."
Adam Gül'e baktı.- "Bunu söylemek size düşmez."
Kara bir adım öne çıktı.- "Düşer."
Gerginlik, bir kıvılcıma bakıyordu.
Han dosyayı sıkıca tuttu.- "Eğer bunu almaya geldiyseniz... kolay olmayacak."
Adamın yüzü sertleşti.- "O zaman sonuçlarına katlanırsınız."
Tarık Korkmaz gözlerini kısarak konuştu:- "Biz zaten yıllardır katlanıyoruz."
O an herkes şunu anladı:
Bu gece hastanede olanlar,sadece bir yüzleşme değil,bir kırılma noktasıydı.
Ve bundan sonra...hiçbir sır sessiz kalmayacaktı.
Sivillerin varlığı koridoru daralttı. Işıklar aynıydı ama hava değişmişti; artık burası bir hastane değil, geçmişle bugün arasında sıkışmış bir hesaplaşma alanıydı.
Kara bir an Gül'e baktı.Bakışı "geri dur" demiyordu."Hazırım" diyordu.
Adam dosyaya uzanmak ister gibi bir hamle yaptı. Han dosyayı göğsüne bastırdı, geri çekilmedi. Tarık Korkmaz ise sesini yükseltmeden, ama ağırlığını koyarak konuştu:
- "Bu dosya buradan çıkmayacak."
- "Yanılıyorsunuz," dedi sivil. "Bu dosya çoktan çıktı bile. Siz sadece geç kaldınız."
Bu cümle, herkesin içine aynı anda oturdu.
Gül'ün kaşları çatıldı.- "Ne demek istiyorsun?"
Adam gözlerini ondan kaçırmadı.- "İçindekilerin bir kopyası var. Ve doğru ellerde... bu hikâye yeniden yazılabilir."
Yeşim irkildi.- "Kimin ellerinde?"
Adam cevap vermedi. Sessizlikle cevap verdi. Ve bazen sessizlik, itirafın en net hâlidir.
Kara bir adım daha attı.- "Bizi birbirimize kırdırmak istiyorsunuz," dedi. "Suçu, acıyı, geçmişi kullanarak."
Adam omuz silkti.- "Biz sadece sonuçları hızlandırıyoruz."
Gül içinden bir şeyin koptuğunu hissetti.Ablasının adı, babasının yüzü, Kara'nın suskunluğu...Hepsi bir zincirin halkasıydı artık.
- "O zaman şunu bilin," dedi Gül.Sesi titremiyordu.- "Ben susmayacağım. Ne babamın günahı için... ne ablamın ölümü için... ne de başkasının acısını örtmek için."
Kara dönüp ona baktı.İlk kez, o geceden beri gözlerinde netlik vardı.
- "Yanındayım," dedi sadece.
Bu iki kelime, sanki aralarındaki görünmez duvarı bir anlığına çatlatmıştı. Yıkmadı... ama salladı.
Tarık Korkmaz sivillere döndü.- "Şimdi çıkın buradan. Yoksa bu dosya... sizin de üstünüze kapanır."
Adamlar kısa bir bakış alışverişinden sonra geri çekildi.Kapıya yönelirken biri durdu, son bir cümle bıraktı:
- "Bazı gerçekler açıldığında... kimse aynı kalmaz."
Kapı kapandığında, koridor yeniden sessizliğe gömüldü.
Ama bu sessizlik artık başka bir şeydi.Bir kararın sessizliğiydi.
Han dosyayı masaya bıraktı.- "Artık saklamanın anlamı yok."
Kara başını salladı.- "Evet. Ama kontrolü de kaybetmemeliyiz."
Gül derin bir nefes aldı.- "Ben kaçmayacağım," dedi. "Ne gerçeğimden... ne senden... ne de bu hikâyeden."
Kara ona yaklaştı. Aralarında hâlâ mesafe vardı ama bu kez mesafe, kopuş değil; temkindi.
575🥀
- "Bu yol zor," dedi.- "Biliyorum," dedi Gül. "Ama yarım kalan her şey... insanın peşini bırakmıyor."
Tarık Korkmaz dosyaya baktı.- "O zaman bu iş burada bitmeyecek. Ama bundan sonra... herkes neyin içinde olduğunu bilecek."
Yeşim başını kaldırdı.- "Ve belki," dedi, "ilk kez kimse yalnız kalmayacak."
Gece ilerledi.Hastanenin ışıkları birer birer kısılırken, içeridekiler için yeni bir gün başlamıştı.
Artık bu hikâye;ne sadece bir cinayet,ne sadece bir dosya,ne de sadece bir aşk hikâyesiydi.
Bu gerçekle yaşamayı öğrenmenin hikâyesiydi.
Sabahın ilk ışıkları hastanenin camlarına vurduğunda gece bitmişti ama kimsenin içindeki karanlık dağılmamıştı. Uykusuzluk yüzlere çökmüş, kelimeler ağırlaşmıştı. Herkes aynı yerdeydi ama artık aynı tarafta olup olmadıklarından kimse emin değildi.
Koray Korkmaz yoğun bakımdan çıkarıldığında Tarık'ın omuzları bir anlığına çöktü. Doktorun "şimdilik" dediği her kelime, bir babanın kalbine çakılmış çiviydi. Yeşim derin bir nefes aldı, Gül'ün elini tuttu. Bu temas, iki yaralı ruhun birbirine tutunma çabasıydı.
- "Şimdi ne olacak?" diye sordu Yeşim.Sorusu havada kaldı; çünkü cevabı herkes biliyordu ama kimse söylemek istemiyordu.
Koridorun sonunda Kara ve Han sessizce konuşuyordu. Han dosyayı çantasına yerleştirmişti; artık bu kâğıtlar bir yükten fazlasıydı, bir kaderdi.
- "Bu dosya sızarsa," dedi Han, "ilk düşen Gül olur."- "Biliyorum," dedi Kara.- "Ve sen?"Kara bir an sustu.- "Ben zaten düştüm."
Han, Kara'nın yüzüne baktı.- "Onu korumak istiyorsan, duygularınla değil, aklınla yürümen gerekecek."
Kara başını salladı.- "Beni asıl korkutan bu."
Bu sırada Gül, Tarık Korkmaz'ın yanına geldi. Sesini alçaltarak konuştu; ama sözleri ağırdı.
- "Tarık abi... sen bu gerçeği yıllarca taşıdın."- "Taşıdım," dedi Tarık. "Çünkü eğer ortaya çıksaydı, senin hayatın başlamadan bitecekti."- "Peki ablam?"Tarık'ın gözleri doldu.- "Ablanın canıyla... bu düzen kendi cezasını kesti."
Gül başını eğdi.- "Beni korumak için susan herkes... başka birini yaraladı."
Tarık cevap vermedi. Çünkü bazen suskunluk, kabul ediştir.
Hastanenin kapısında Kara duruyordu. Gül ona doğru yürüdü. Adımları kararlıydı ama kalbi hâlâ kırık.
- "Kara," dedi.Kara döndü.- "Biliyorum," dedi Gül. "Bu yükü taşımak zorunda değilsin."
Kara bir adım yaklaştı.- "Ben yükten kaçmadım hiç."- "Ama bu başka," dedi Gül. "Bu... benim kanımda dolaşan bir karanlık."
Kara'nın sesi sertleşti ama içi titriyordu.- "Karanlık kanla taşınmaz Gül. Seçimle taşınır."
Bu cümle Gül'ün gözlerini doldurdu.- "O zaman seçiyorum," dedi. "Gerçeği. Bedeli ne olursa olsun."
Kara nefesini tuttu.- "Bedeli ağır olabilir."
- "Ağır olmayan hiçbir şey beni iyileştirmedi," dedi Gül.
O an, Han yanlarına geldi.- "Bir karar vermemiz gerekiyor," dedi. "Dosya ya yukarıya taşınacak... ya da toprağın altına gömülecek."
Gül gözlerini dosyaya çevirdi.- "Toprak artık daha fazla sır taşımasın."
Tarık Korkmaz başını kaldırdı.- "Bunun dönüşü yok."
- "Biliyorum," dedi Gül.Ve ekledi:- "Ama ablamın canıyla yazılmış bir suskunlukta yaşamayacağım."
Kara bu kez Gül'ün elini tuttu.Tutmak için değil... bırakmamak için.
Güneş yükselirken herkes şunu anladı:
Bu hikâye artık gizli yürümeyecekti.Gerçek, yavaş yavaş ama acımasızca gün yüzüne çıkacaktı.
Ve bazı bağlar kırılacak...bazıları ise tam bu kırık yerlerinden yeniden kurulacaktı.
Bu, başlangıçtı.
576🥀
Güneş yükseldikçe hastanenin soğuk duvarları biraz daha soluklaştı ama içerideki ağırlık hafiflemedi. Gerçek, artık saklanacak bir şey olmaktan çıkmış; herkesin omuzlarına eşit dağılmasa da ortak bir kader gibi çökmüştü.
Han telefonunu cebine koydu.- "Üst birim dosyanın varlığını biliyor," dedi. "Ama içeriğini henüz bilmiyorlar. Kısa bir zamanımız var."
Kara başını salladı.- "Yani ya biz anlatacağız... ya da onlar yazacak."
Gül derin bir nefes aldı.- "O zaman anlatan biz olalım."
Bu cümle, sessiz ama kesin bir karardı.
Tarık Korkmaz ağır adımlarla pencereye yaklaştı. Dışarıda hayat normal akıyordu; insanlar işe gidiyor, arabalar dur-kalk yapıyordu. Kimse, içeride bir geçmişin çözülmek üzere olduğunun farkında değildi.
- "Ben konuşacağım," dedi Tarık.Herkes ona döndü.- "Bu dosya, benim suskunluğumla büyüdü. Bedelini başkaları ödedi. Daha fazla kaçmayacağım."
Yeşim başını kaldırdı.- "Babam için mi?"- "Hepiniz için," dedi Tarık. "Ama en çok... kendim için."
Kara Gül'e baktı.- "Hazır mısın?" diye sordu.Bu soru, bir basın açıklamasından, bir mahkemeden, bir hesaplaşmadan çok daha fazlasını içeriyordu.
Gül bir an durdu. Ablasının gülüşü geldi gözlerinin önüne. Sonra Yeşim'in çocukluğunda taşıdığı boşluk. Kara'nın sessiz öfkesi. Kendi içindeki kırıklar...
- "Hazır olunmaz," dedi. "Ama geri dönülmez bir yerden bakıyorum artık."
Koray Korkmaz yoğun bakım kapısının önünde duruyordu. Babasının konuşmalarını duymuştu. Yüzünde hâlâ solgunluk vardı ama bakışları netti.
- "Ben de varım," dedi.Tarık şaşkınlıkla döndü.- "Oğlum-"- "Yıllarca bilmeden yaşadım," dedi Koray. "Ama bilerek susmayacağım."
Bu cümle, Tarık'ın omuzlarına çöken yükü biraz olsun hafifletti.
Hastaneden çıkarken hava serindi. Sabahın temizliği, üzerlerindeki ağırlığı almadı ama yürümelerini kolaylaştırdı. Kapının önünde bir an durdular.
Kara anahtarları cebinde çevirdi.- "Bundan sonra yolumuz düz değil," dedi.- "Zaten hiçbir zaman olmadı," dedi Gül.
Kara ona baktı.- "Yanımda kalabilecek misin?"Bu soru, bir ilişki sorusu değildi. Bir savaş sorusuydu.
Gül başını kaldırdı.- "Yanında değil," dedi. "Yan yana."
Bu cevap, Kara'nın yüzünde ilk kez geceden beri beliren o silik rahatlamayı getirdi.
Han arkalarından yürürken mırıldandı:- "O zaman başlıyoruz."
Ve gerçekten de başladılar.
Çünkü bazı hikâyeler,gerçek ortaya çıktığında bitmez.Asıl o zaman başlar. Bu hikâye henüz en tehlikeli yerine bile gelmemişti.
---
Araba şehrin sabah trafiğine karıştığında kimse konuşmadı. Camlardan süzülen ışık, yüzlerdeki çizgileri daha belirgin kılıyor; uykusuzlukla gerçeğin ağırlığı birbirine karışıyordu. Gül ön koltukta oturuyordu, elleri dizlerinde, parmakları kilitli. Kara direksiyondaydı; yolu değil, ileride açılacak ihtimalleri düşünüyordu.
577🥀
Han arkada, dosyayı dizlerinin üzerinde tutuyordu.Sanki bıraksa, geçmiş yere düşüp parçalanacaktı.
- "Önce savcı," dedi sonunda Han. "Ama seçilmiş biri. Bu dosya yanlış ellere düşerse... hikâye başka yazılır."
Tarık Korkmaz aynadan baktı.- "Ben konuşurum," dedi. "Ama bazı isimleri ben söylemeyeceğim."
Kara'nın sesi sertti:- "Söylemezsen, onlar söyleyecek."
Tarık başını eğdi.- "Biliyorum. Ama bazı kapılar açıldığında... içeriden sadece düşman çıkmaz."
Araba durdu. Eski bir adliye binasının arka girişi. Görünmez olmak için seçilmiş bir yer. Gül kapıyı açmadan önce durdu. Derin bir nefes aldı.
- "Bir şey söyleyeceğim," dedi.Herkes ona döndü.
- "İçeri girdiğimizde... bana acımayın."Gözleri Kara'ya kaydı.- "Beni korumaya çalışmayın. Gerçeğin gölgesinde duracaksam, dik durmak istiyorum."
Kara cevap vermedi. Sadece başını salladı.Bu, onun en net "buradayım" hâliydi.
Koridorlar soğuktu. Duvarlar eski davaların fısıltılarını taşıyordu. Savcı odasının kapısı açıldığında, içerideki adam dosyaya baktı; yüzündeki ifade, bir hikâyeden fazlasını okuduğunu gösteriyordu.
- "Bunu buraya getirmek," dedi savcı, "cesaret değil. İntihar."
Gül bir adım öne çıktı.- "Bazen ikisi aynıdır."
Savcı gözlerini kaldırdı.- "Babanızın adı burada geçiyor," dedi.- "Biliyorum."- "Ablanızın ölümü-"- "Onu da biliyorum."- "Ve Yeşim'in babası-"- "Onun için buradayım."
Savcı dosyayı kapattı.- "Bu dosya açılırsa, herkes yanar."- "Yanmayı göze alıyoruz," dedi Gül. "Ama susmayı değil."
Bir anlık sessizlik oldu. Savcı sonunda başını salladı.- "O zaman resmi süreci başlatıyorum. Ama bilin... geri dönüş yok."
Kapıdan çıktıklarında hava daha da ağırlaşmıştı. Han telefonu çaldığında yüzü gerildi.
- "Basına sızmış," dedi. "İlk başlıklar atılmış bile."
Gül durdu.- "Ne yazıyorlar?"
Han tereddüt etti ama saklamadı:- "Geçmişin Kanlı Hesabı... Bir Komutanın Kızı... Eski Bir Pusu."
Kelime kelime... Gül'ün üzerine yürüdü.
Kara Gül'ün önüne geçti.- "Bakma."
Gül başını kaldırdı.- "Hayır," dedi. "Bakacağım."
Telefonu aldı. Okudu.Yutkundu.
- "İşte başlıyor," dedi sakin bir sesle. "Şimdi herkes beni bir hikâye sanacak."
Kara dişlerini sıktı.- "Kimsenin hikâyesi değilsin."
- "Öyleyim," dedi Gül. "Ama bu kez... kendi cümlelerimle."
Uzakta bir kamera flaşı patladı.Sonra bir tane daha.
Artık saklanacak bir yer kalmamıştı.
Ve Gül ilk kez şunu hissetti:Kaçmak değil...yürümek gerekiyordu.
Bu yol, onları ya tamamen ayıracakya da en karanlık yerlerinden birbirine bağlayacaktı.
Ama artık biliyorlardı:Gerçek, peşlerinden gelmeyecek.Onlar, gerçeğin önüne düşecekti.
578🥀
Kamera flaşları artınca adliye binasının önü bir anda daraldı. Sorular üst üste biniyor, isimler bağırılarak söyleniyordu. Gül'ün kulağına kelimeler değil, uğultu geliyordu. Birinin "katilin kızı" dediğini duydu; cümle yarım kaldı ama anlamı tamdı.
Kara omzunu Gül'ün önüne kırdı.- "Yürü," dedi kısık ama kesin bir sesle. "Durma."
Gül durmadı.Başını dik tuttu.Adımlarını saymadı.
Arabaya bindiklerinde kapı kapandı; sesler dışarıda kaldı ama etkisi içeri sızdı. Han arka koltukta telefonu kapattı.
- "Bu daha başlangıç," dedi. "Şimdi herkes konuşacak. Eski defterler açılacak."
Tarık Korkmaz alnını camın soğukluğuna yasladı.- "Yıllarca sustum," dedi. "Bugün herkes konuşsun diye."
Kara dikiz aynasından Gül'e baktı.- "İyi misin?"
Gül bir an cevap vermedi.Sonra çok sakin bir sesle konuştu:- "İyi değilim. Ama dağılmıyorum."
Bu, onun kendine verdiği bir sözdü.
Telefon bir kez daha çaldı. Bu kez Yeşim'di. Gül açtı.
- "Yoğun bakımdayım," dedi Yeşim. "Koray uyandı."
Gül'ün nefesi hızlandı.- "Nasıl?"
- "Zayıf ama bilinci açık. Bir şeyler söylemek istiyor. Seni soruyor."
Gül gözlerini kapattı.- "Geliyorum."
Hastaneye döndüklerinde ortam değişmişti. Sessizlik yine vardı ama bu kez umutla korku arasında asılıydı. Yoğun bakım kapısının önünde durdular. Tarık içeri girdi; kapı kapandı.
Dakikalar ağır aktı.
Sonunda kapı açıldı. Tarık'ın gözleri kızarmıştı.- "Koray... her şeyi biliyor," dedi. "Ve konuşmak istiyor."
Gül içeri girdiğinde Koray'ın yüzü solgundu ama bakışı netti. Maskenin altından güçlükle konuştu.
- "Beni... dinle," dedi.Gül başını salladı.
- "Babamın adını... senin babanınkiyle birlikte anıyorlar," diye devam etti. "Ama ben... seni suçlamıyorum."
Gül'ün boğazı düğümlendi.- "Bunu senden duymak... beklemediğim bir şey."
Koray gözlerini kapattı, sonra açtı.- "Çünkü suç... çocuklara miras kalmaz," dedi. "Ama suskunluk kalır. Ben susmayacağım."
Bu cümle odadaki havayı değiştirdi. Tarık başını öne eğdi. Han kapının kenarında durdu, sessizce tanıklık etti.
Gül Koray'ın elini tuttu.- "Teşekkür ederim."
Koray hafifçe gülümsedi.- "Bundan sonra... birlikte yürüyeceğiz. İsterlerse bizi karşı karşıya koysunlar."
Dışarı çıktıklarında Kara bekliyordu. Gül'ün yüzündeki değişimi fark etti.
- "Ne oldu?"
- "Bir yük... biraz hafifledi," dedi Gül. "Ama yol hâlâ uzun."
Kara başını salladı.- "Uzunsa, yan yana yürürüz."
Koridorun ucunda bir televizyon açıktı. Alt yazı akıyordu: "Geçmişin Dosyası Açıldı: Yeni İfadeler Bekleniyor."
Gül ekrana baktı.- "Bundan sonra," dedi, "kimliğimi başkaları yazmayacak."
Kara durdu, ona döndü.- "Nasıl?"
Gül nefes aldı.- "Anlatacağım. Ablamı, gerçeği... ve kendimi."
Bu karar, bir savunma değildi.Bir yüzleşmeydi.
Ve hikâye artık saklanarak değil,yüksek sesle yazılacaktı.
Bir sonraki gün;mahkeme koridorlarında,kameraların önünde,ve en çok da insanların kalplerindeyeni bir savaş başlayacaktı.
Ama bu kez Gül,hikâyesinin kenarında değil,tam ortasındaydı.
579🥀
Gece yeniden çöktüğünde hastanenin ışıkları birer birer azaldı. Gün boyunca yaşananlar, bir ömre yetecek kadar ağırdı. Ama kimse dinlenemiyordu. Çünkü artık mesele yalnızca gerçeği anlatmak değil, o gerçekle yaşamayı öğrenmekti.
Gül, hastanenin arka bahçesinde tek başına duruyordu. Soğuk hava yüzünü kesiyor, nefesi buhar olup dağılıyordu. Ablasının adını içinden geçirdi.Beni affeder miydin? diye sordu sessizce.Cevap gelmedi. Ama içindeki sızı, suskunluğun da bir dili olduğunu hatırlattı.
Kara birkaç adım ötede durdu. Yaklaşmadı hemen. Bu kez onun alanına saygı duymayı seçti. Sonra yavaşça konuştu:
- "Biliyor musun," dedi, "askerlikte bize şunu öğretirler: Gerçek, en ağır yüktür. Ama taşımazsan... altında kalırsın."
Gül başını çevirmeden cevap verdi:- "Ben yıllarca bilmeden taşıdım. Şimdi bilerek taşıyacağım."
Kara yaklaştı. Aralarında bir adım mesafe vardı.- "Bunu tek başına yapmak zorunda değilsin."
Gül acı bir gülümsemeyle baktı ona.- "Biliyorum. Ama senin için zor olduğunu da biliyorum."
Kara gözlerini kaçırmadı.- "Zor," dedi. "Çünkü can dostumun babası... ve sevdiğim kadının babası... aynı hikâyenin iki ucu. Ama şunu da biliyorum: Sen, o hikâye değilsin."
Gül'ün gözleri doldu.- "Ya bir gün... bana o gözle bakarsan?"
Kara'nın sesi alçaldı, ama netti:- "Bakarsam... o gün kendimden şüphe ederim. Senden değil."
Bu söz, Gül'ün içindeki kırık yerlerden birine dokundu. Tam iyileştirmedi ama kanamayı durdurdu.
O sırada Han yanlarına geldi. Yüzü gergindi.- "Yeni bir gelişme var," dedi. "Dosyada adı geçen bir isim... ifadeye çağrılmadan ülkeyi terk etmeye çalışmış."
Tarık Korkmaz da bahçeye çıktı.- "Kaçıyorsa," dedi, "demek ki doğru yoldayız."
- "Ama bu işleri hızlandırır," dedi Han. "Tehditler başlayabilir."
Gül hiç düşünmeden konuştu:- "Başladı bile."
Kara ona döndü.- "Ne oldu?"
- "Telefonuma mesaj geldi," dedi Gül. "Ablamın fotoğrafını göndermişler. Altına da şunu yazmışlar:Geçmişi kurcalarsan, kayıplar artar."
Sessizlik çöktü.
Kara'nın yüzü sertleşti. Bu, onun savaş yüzüydü.- "Bu noktadan sonra geri adım yok."
Tarık Korkmaz derin bir nefes aldı.- "Demek ki mesele sadece adalet değil. Gözdağı."
Gül telefonu cebine koydu. Ellerinin titremediğini fark etti.- "Korkuyorum," dedi dürüstçe. "Ama susmaktan daha çok korkuyorum."
Han başını salladı.- "O zaman hazırlıklı olacağız. Hukuken, psikolojik olarak... ve gerekirse başka şekillerde."
Kara Gül'e baktı.- "Bundan sonra attığın her adım... seni daha görünür yapacak."
- "Görünmez yaşadım zaten," dedi Gül. "Şimdi... görünerek var olacağım."
Uzakta bir siren sesi duyuldu. Şehir uyumuyordu. Onlar da uyumayacaktı.
Çünkü artık herkes biliyordu:
Bu hikâye,bir suçun itirafıyla değil,bir kadının susmamayı seçmesiyleyazılacaktı.
Ve önlerinde duran yol...daha yeni kararmaya başlıyordu.
580🌹
Sabah, bu kez daha sert geldi. Güneş doğmuştu ama ışığı ısıtmıyordu. Hastanenin önünde park etmiş araçlar, nöbet değişimi yapan güvenlikler, uzaktan bakan meraklı gözler... Her şey, artık geri dönülemeyecek bir çizginin aşıldığını fısıldıyordu.
Gül, telefonunu elinde tutuyordu. Gelen mesajın izi hâlâ avucundaydı sanki. Ablasının fotoğrafı... yıllardır sakladığı, bakmaya cesaret edemediği o kare, şimdi bir tehdit aracıydı.
- "Bunu yapanlar," dedi yavaşça, "beni korkutabileceklerini sanıyorlar."
Kara sert bir ifadeyle başını iki yana salladı.- "Korku değil bu," dedi. "Kontrol. Seni kontrol etmek istiyorlar."
Han etrafa bakındı.- "O yüzden artık yalnız hareket etmiyoruz. Basına çıkış, savcıya ek ifade, tanık koruma talebi... hepsi bugün."
Tarık Korkmaz bir an durdu.- "Ben de konuşacağım," dedi. "Bu kez eksiksiz. İsim isim."
Bu cümle, herkesin omurgasından soğuk bir dalga gibi geçti. Çünkü isimler... insanları yakardı.
Yoğun bakım kapısı açıldı. Koray tekerlekli sandalyeyle çıkarıldı. Rengi hâlâ solgundu ama gözlerinde bir kararlılık vardı. Gül'ü görünce durdu.
- "Seni tehdit etmişler," dedi doğrudan.- "Evet," dedi Gül.- "Beni de ettiler," dedi Koray. "Babam sustuğu sürece iyileşeceğimi söylediler."
Tarık Korkmaz'ın yüzü taş kesildi.- "O yüzden mi kalbin durdu?"Koray cevap vermedi. Cevap, sessizliğin içindeydi.
Gül Koray'ın yanına çöktü.- "Bu bir tesadüf değildi," dedi. "Hiçbirimiz için."
Koray başını salladı.- "O yüzden artık geri adım yok. Ben ifade vereceğim."
Bu karar, zincirin bir halkasını daha kopardı.
Öğlene doğru, hastanenin önünde kameralar yeniden kuruldu. Mikrofonlar uzatıldı. Bu kez kaçmadılar.
Gül bir adım öne çıktı.
Sesini yükseltmedi.Ama sesi titremedi.
- "Ben bugün burada, bir suçun savunmasını yapmak için değil," dedi,- "bir gerçeği sahiplenmek için duruyorum."
Flaşlar patladı.
581🥀
- "Babamın yaptığı bir suç varsa," diye devam etti,- "bunun hesabı hukukun önündedir. Ama o suç, benim kimliğim değildir."
Bir gazeteci bağırdı:- "Ablanızın ölümü bu suçun bedeli miydi?"
Gül gözlerini kırpmadı.- "Ablamın ölümü," dedi,- "bu ülkede gerçeklerin nasıl susturulduğunun bedelidir."
Bu cümle, kalabalığın içinden geçip bir yerlere çarptı. Kimileri başını çevirdi, kimileri sustu.
Kara birkaç adım arkasındaydı. Onu izliyordu.Bu, korumak için öne geçme anı değildi.Bu, bir kadının kendi gölgesinin önüne geçmesine tanıklık etme anıydı.
Han kulağına eğildi.- "Bunu durduramayacaklar artık."
Tarık Korkmaz gözlerini kapattı.Yıllardır ilk kez, içindeki yük hafiflememişti...ama yön değiştirmişti.
Ve o an herkes şunu hissetti:
Bu artık bir dosya,bir tehdit,bir geçmiş meselesi değildi.
Bu...bir yüzleşmenin kamuya açılmış hâliydi.
Ve her yüzleşme gibi,önce yakacak,sonra dönüştürecekti.Basın açıklamasından sonra kalabalık dağılmadı, sadece biçim değiştirdi. Sorular sustu ama bakışlar konuşmaya devam etti. Hastanenin önünde kalan herkes, biraz önce bir eşikten geçildiğini hissetmişti.
Gül arkasını döndüğünde dizlerinin hafifçe titrediğini fark etti. Kameraların önünde dimdik duran beden, şimdi yavaş yavaş ağırlığını hissettiriyordu. Kara bunu gördü. Hiç konuşmadan yanına yaklaştı. Omzuna dokunmadı. Sadece oradaydı.
- "Bitti mi?" diye fısıldadı Gül.
Kara başını iki yana salladı.- "Hayır," dedi. "Sadece başladı."
Han telefonuna gelen bildirimi gösterdi.- "Savcılık resmî soruşturmayı genişletti. İki eski dosya daha açılıyor. Biri... senin ablanın dosyası."
Gül'ün göğsü sıkıştı.- "Yani... gerçekten bakacaklar mı?"
- "Bakmak zorundalar," dedi Han. "Artık herkes izliyor."
Tarık Korkmaz birkaç adım geride durmuştu. Yüzündeki çizgiler daha da derinleşmişti. Gül ona döndü.
- "Tarık abi," dedi, "bunca yıl... bunu tek başına taşıdın."
Tarık gözlerini kaçırmadı.- "Taşımadım," dedi. "Gömttüm. Ve toprağın altında çürüdü. Şimdi... hepimiz kokusunu alıyoruz."
Bu sözler sertti ama doğruydu.
Koray, tekerlekli sandalyede ileri doğru geldi.- "Babam," dedi. "Artık susmayacaksın. Değil mi?"
Tarık oğlunun gözlerinin içine baktı.- "Susarsam," dedi, "bir daha yüzüne bakamam."
Bu cümle, yılların suskunluğunu paramparça etti.
Hastaneden ayrıldıklarında hava kapalıydı. Bulutlar alçalmış, şehir griye kesmişti. Arabaya bindiklerinde kimse konuşmadı. Herkes, biraz önce söylenen cümlelerin kendi içindeki yankısını dinliyordu.
Gül camdan dışarı bakarken telefonuna bir mesaj daha düştü. Bu kez tehdit yoktu. Tek bir cümle vardı:
"Anlatmaya devam et."
Numara gizliydi.
Gül ekrana uzun süre baktı.- "Bu kez korkutmuyorlar," dedi.- "Bu kez izliyorlar," dedi Kara.
582🥀
- "Hangisi daha tehlikeli?"Kara bir an düşündü.- "İzleyenler," dedi. "Çünkü sabırlıdırlar."
Eve vardıklarında kapının önünde bir an durdular. Bu ev, artık sadece bir sığınak değildi. Aynı zamanda bir hedefti.
Kara anahtarı çevirmeden önce Gül'e baktı.- "Buradan sonra hayatın... eski hâline dönmeyecek."
Gül başını salladı.- "Zaten eski hâlim... bir yalandı."
İçeri girdiklerinde sessizlik onları karşıladı. Gül çantasını bıraktı, pencereye yürüdü. Camdan yansıyan yüzüne baktı. O yüzde hâlâ korku vardı. Ama onun yanında başka bir şey daha duruyordu: irade.
- "Kara," dedi arkasını dönmeden.- "Buradayım," dedi Kara.
- "Bir gün... babamla ilgili daha fazlasını öğrenirsem... ve bu seni benden uzaklaştırırsa-"
Kara sözünü kesti.- "Uzaklaştırmaz," dedi. "Zorlaştırır. Ama bırakmaz."
Gül gözlerini kapattı.- "Ben senden bunu istemiyorum," dedi.- "Ben senden gerçeğe rağmen kalmanı istiyorum."
Kara yanına geldi. Bu kez mesafeyi kapattı.- "Gerçeğe rağmen değil," dedi.- "Gerçekle birlikte."
Bu söz, aralarındaki kırık çizgiyi tamamen silmedi. Ama üstüne bir köprü attı.
O gece kimse uyumadı.
Çünkü artık herkes biliyordu:
Bir sır açığa çıktığında,sadece geçmiş değişmez.İnsanlar da değişir.
Ve bazı değişimler...en çok sevenleri sınar.
Gece, evin duvarlarına sinmişti. Saat ilerledikçe sessizlik daha da ağırlaşıyor, her nefes alış bir yankı bırakıyordu. Gül koltukta oturuyordu; dizlerini kendine çekmiş, ellerini birbirine kenetlemişti. Gözleri kapalıydı ama zihni hiç susmuyordu.
Ablası.
Tarık'ın ağzından dökülen o kelime, bütün hayatının merkezine saplanmıştı.
Ablanın canıyla... cezasını kestiler.
Bu cümle, sadece bir gerçeği açıklamıyor; yıllardır eksik olan boşluğu acıyla dolduruyordu.
Kara mutfakta ayakta duruyordu. Önünde soğumuş bir kahve, dokunulmamıştı. Camdan dışarı baktı. Sokak lambasının altında duran araba hâlâ oradaydı. Değişmemişti. Üç saattir.
Han sessizliği bozan ilk kişi oldu.- "Takip ediyorlar," dedi alçak bir sesle. "Gizlemeye bile çalışmıyorlar artık."
Kara başını salladı.- "Gözdağı. Ama aynı zamanda sabır testi."
Gül gözlerini açtı.- "Beni mi bekliyorlar?"
- "Hepinizi," dedi Kara. "Ama merkez sensin."
Bu kelime Gül'ün omuzlarına ağır geldi.- "Ben istemedim," dedi. "Ne babamı... ne onun yaptıklarını... ne de bunun bedelini."
Han yumuşak ama net bir tonla konuştu:- "Kimse istemez Gül. Ama bazen miras, kanla değil; suskunlukla geçer."
Gül ayağa kalktı. Sesindeki titreme saklanmıyordu artık.- "Ablam... benim hiç tanımadığım ablam... bir adamın hesabında kapatılmış bir dosya mıydı?"
Kara ona döndü.- "Hayır," dedi. "O dosya kapatılmadı. Sadece üzeri örtüldü."
- "Kim örttü?"
Kara sustu. Bu suskunluk, cevaptan daha ağırdı.
Han söze girdi.- "Devletin karanlık zamanları vardır. O zamanlarda bazı isimler silinir, bazı suçlar yer değiştirir. Senin baban... o zincirin bir halkasıydı."
Gül'ün gözleri doldu.- "Ya ben?" diye fısıldadı. "Ben neyin halkasıyım?"
Kara yaklaştı.- "Sen," dedi, "o zinciri kıran yerdesin."
Tam o sırada kapı çaldı.
Üçü de aynı anda irkildi.
Kara eliyle Han'a işaret etti. Sessizce kapıya yöneldi. Kapı deliğinden baktı. Ardından kilidi açtı.
583🥀
Tarık Korkmaz kapının önünde duruyordu. Üzerindeki mont geceyi, yüzündeki ifade yılları taşıyordu.
- "Girebilir miyim?" dedi.
İçeri girdiğinde evin havası değişti. Bu, bir misafir gelişi değildi. Bu, geçmişin kapıdan içeri adım atışıydı.
Tarık, Gül'ün karşısında durdu. Bir an konuşmadı. Sonra sesi kısık ama net çıktı:- "Bunu yüzüne söylemek zorundayım. Sana borcum var."
Gül yerinden kıpırdamadı.- "Neyi?" dedi. "Gerçeği mi?"
Tarık başını eğdi.- "Geç kalmış bir gerçeği."
- "Ablam," dedi Gül. "Onu tanımıyordum. Ama öldüğünü bile bilmiyordum. Babam... bunu bana neden söylemedi?"
Tarık'ın elleri titredi.- "Çünkü senin yaşamanı istedi," dedi. "Onun gibi yanarak değil."
- "Ama yanıyorum," dedi Gül. "Şimdi."
Bu söz, Tarık'ın yüzüne çarptı.- "Haklısın," dedi. "Ve bu yangını söndürmek benim görevim."
Kara öne çıktı.- "Nasıl?"
Tarık derin bir nefes aldı.- "Ben yıllarca sustum. Şimdi konuşacağım. İsim vereceğim. Emirleri anlatacağım. Kim korudu, kim kapattı... hepsini."
Han'ın gözleri keskinleşti.- "Bunu yaparsan geri dönüşü yok."
Tarık başını kaldırdı.- "Zaten dönüş yolunu yıllar önce kaybettim."
Gül Tarık'a baktı. İlk kez onda sadece acı değil, kararlılık da gördü.- "Ablamın adı neydi?" diye sordu.
Tarık'ın sesi kırıldı.- "Defne," dedi. "Adı Defne'ydi."
Gül gözlerini kapattı. Bu isim, kalbinin bir yerine yerleşti.- "Defne," diye fısıldadı. "Artık yalnız değilsin."
O an herkes şunu hissetti:
Bu hikâye artık sadece bir hesaplaşma değildi.Bu, gecikmiş bir adalet yürüyüşüydü.
Ve bu yürüyüşte...hiç kimse eskisi gibi kalmayacaktı.🥀
Defne'nin adı, evin içinde yankılanıp durdu. Söylenmişti artık. Geri alınamazdı. Bir ismin söylenmesi, bazen bir mezar taşından daha ağır olurdu.
Gül pencereye yaklaştı. Camın buğusuna parmaklarıyla istemsizce bir çizgi çekti. Dışarıda hâlâ aynı araba vardı. Farlar kapalıydı ama varlığı hissediliyordu.
- "Bizi izliyorlar," dedi sakin bir sesle.Kara başını salladı.- "Biliyorum."
Tarık koltuğa oturdu. Omuzları çökmüştü ama sesi kararlıydı.- "Yarın sabah savcılığa gidiyorum," dedi. "Resmî ifade vereceğim."
Han kaşlarını çattı.- "Yarın geç," dedi. "Bu gece haber uçmuştur bile."
- "Kaçamam," dedi Tarık. "Yıllarca kaçtım. Şimdi değil."
Gül ona döndü.- "Oraya gittiğinde... babamın adını da söyleyecek misin?"
Tarık'ın bakışları sertleşti.- "Söyleyeceğim," dedi. "Çünkü suçun yarısı susanın üstündedir."
Bu cümle, Kara'nın içini ikiye böldü. Gül'ün babasının adı, yıllardır birlikte omuz omuza durduğu kadının üzerine gölge gibi düşüyordu.
584🥀
Kara konuşmadı. Ama Han onun yüzündeki gerilimi okudu.
- "Kara," dedi. "Bunu tek başına taşıyamazsın."
Kara başını çevirmedi.- "Taşımıyorum," dedi. "Ama ilk defa... doğru ile sevdiğim şey aynı yerde durmuyor."
Gül bu sözleri duydu. Kalbi sıkıştı ama kaçmadı. Yanına geldi.
- "Benden gerçeği saklama," dedi. "Ne hissediyorsan... bilmek istiyorum."
Kara derin bir nefes aldı.- "Kızgın değilim," dedi. "Ama paramparçayım."
Bu itiraf, bir suçlama değildi. Bir yaraydı.
Tarık ayağa kalktı.- "Ben çıkayım," dedi. "Bu yük... size ait değil."
Gül başını salladı.- "Hayır," dedi. "Bu yük benim de yüküm."
Tarık kapıya yöneldiğinde Han peşinden gitti.- "Yalnız değilsin," dedi. "Ama artık korunmuyorsun da."
Tarık kapıdan çıkarken durdu.- "Bunu biliyorum," dedi. "Defne de bunu bilerek gitti."
Kapı kapandı.
Evde kalan üç kişi, sessizliğin içinde farklı savaşlar veriyordu.
Bir süre sonra Gül fısıldadı:- "Babam... ablamın canıyla cezasını kestirdiler demiştin ya Tarık abi."
- "Evet," dedi Kara. "Ve bunu yapanlar hâlâ dışarıda."
Gül başını kaldırdı. Gözlerinde korku yoktu artık.- "O zaman," dedi, "onları da bu hikâyeye dahil edeceğiz."
Han hafifçe gülümsedi.- "İşte şimdi... işler değişti."
O anda Gül'ün telefonu titredi. Yeni bir mesaj.
Bu kez numara açıktı.
Mesaj tek cümleydi:
"Defne'yi anman, kuralları bozdu."
Gül ekrana baktı.- "Artık saklanmıyorlar," dedi.
Kara telefonu eline aldı.- "Hayır," dedi. "Artık tehdit ediyorlar."
- "Ne yapacağız?" diye sordu Han.
Gül cevap verdi. Sesi sakindi.- "Konuşacağız," dedi. "Ama bu kez... yüksek sesle."
Dışarıdaki araba motorunu çalıştırdı. Yavaşça uzaklaştı.
Ama herkes biliyordu:
Giden sadece bir araba değildi.Koruma da bitmişti.
Ve bundan sonra...her adım bir bedeldi.
Arabanın sesi sokağın ucunda kaybolduğunda, evin içindeki hava daha da ağırlaştı. Sessizlik artık bir bekleyişti. Gül telefonunu masanın üzerine bıraktı. Ekran hâlâ açıktı. Defne'yi anman, kuralları bozdu. Cümle, sanki masanın üzerinde kan gibi duruyordu.
Kara pencereye yaklaştı. Perdeleri araladı.- "Bu mesaj," dedi, "rastgele atılmadı. İçeriden biri."
Han başını salladı.- "Dosyalara erişimi olan biri. Eski yapının hâlâ çalışan bir parçası."
Gül derin bir nefes aldı.- "Babamın dosyası... kapatılmıştı demiştiniz."
- "Kapatılmıştı," dedi Han. "Ama kilidi hiç kırılmamıştı."
Kara döndü. Bakışları Gül'ün üzerindeydi.- "Babanın adını resmî bir ifadede duyduğumda," dedi yavaşça, "ne yapacağımı bilmiyorum."
Gül başını eğmedi.- "Ben de bilmiyorum," dedi. "Ama kaçmayacağımı biliyorum."
Bu, Kara'nın içinde bir yere dokundu. Yıllardır yanında durduğu kadın, ilk kez bu kadar yalnız ve bu kadar kararlıydı.
Telefon tekrar titredi. Bu kez Han'ınki.
- "Tarık," dedi Han. "Yolda takip edildiğini söylüyor."
Kara anahtarlarını aldı.- "Yerini at."
- "Gönderdim."
Gül ayağa kalktı.- "Ben de geliyorum."
- "Hayır," dedi Kara net bir tonla.- "Bu defa da hayır deme," dedi Gül. "Artık bu hikâyenin dışında değilim."
Kara sustu. Sonra başını salladı.- "Arabadan inmeyeceksin."
Gece yarısı sokaklar boştu ama tehlike doluydu.
585🥀
Tarık'ın arabası, eski sanayi bölgesinin yakınında durmuştu. Dörtlüleri yanıyordu. Yanına vardıklarında Tarık araçtan indi.
- "Biri beni durdurdu," dedi. "Uyardı."
- "Ne dedi?" diye sordu Kara.
Tarık'ın yüzü karardı.- "Defne'nin adını bir daha ağzına alma dedi. Yoksa sıradaki bedel... başka bir çocuk olur."
Bu söz, Gül'ün içinden bir şeyi kopardı.- "Yeter," dedi. "Artık susmak yok."
Kara Tarık'a döndü.- "İfade vermeye devam edeceksin. Ama korumayla."
- "Kabul," dedi Tarık. "Ama bir şartla."
- "Söyle."
- "Gül de orada olacak. Gerçek, onun yüzüne bakarak anlatılmalı."
Gül başını salladı.- "Orada olacağım."
O an uzaktan bir motor sesi geldi. Siyah bir araç, farlarını yakmadan yaklaşıyordu.
Han fısıldadı:- "Yalnız değiliz."
Kara Gül'ün önüne geçti.- "Arabaya."
Araç durdu. Cam yavaşça indi. İçeriden orta yaşlı bir adamın sesi geldi.
- "Tarık Korkmaz," dedi. "Yanlış yoldasın."
Tarık öne çıktı.- "Yıllardır yanlış yoldaydım," dedi. "Şimdi doğru yoldayım."
Adam güldü.- "Doğru yol diye bir şey yok. Sadece kazananlar var."
Gül bir adım attı.- "Ablam Defne," dedi yüksek sesle. "O kazananlardan biri miydi?"
Adamın yüzü bir an dondu.- "Bu isim... unutulacaktı."
- "Unutulmadı," dedi Gül. "Sadece ertelendi."
Kara silahını indirmedi ama elini de tetiğe götürmedi.- "Gidin," dedi. "Bu gece değil."
Araç geri vitese taktı. Hızla uzaklaştı.
Tarık titreyen bir nefes aldı.- "Yarın," dedi. "Her şeyi anlatıyorum."
Gül karanlığa baktı.- "Yarın," dedi. "Ama bu gece... Defne için ayaktayız."
Gece, cevap vermedi.
Ama herkes biliyordu:Sabah geldiğinde...hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Sabah, geceyi yararak gelmedi. Sinsi bir griyle çöktü şehrin üstüne. Ne güneş vardı ne karanlık; tam ortasında, insanın içini huzursuz eden bir belirsizlik.
Savcılık binasının önü, normalden erken saatlerde dolmaya başlamıştı. Resmî araçlar, sivil arabalar, tanıdık olmayan yüzler... Hepsi aynı gerilimin etrafında toplanmıştı.
Gül arabadan indiğinde omuzlarında görünmez bir ağırlık vardı. Ama başı dikti. Kara yanındaydı. Bir adım önünde değil, arkasında da değil. Tam yanında.
Han birkaç metre geride kaldı. Çevreyi kontrol ediyordu.- "Basın henüz haberdar değil," dedi alçak sesle. "Ama bu uzun sürmez."
Tarık Korkmaz ağır adımlarla binaya yöneldi. Her basamak, yılların suskunluğunu sırtında taşıyordu. Kapıda durdu, geri döndü. Gül'e baktı.
586🥀
- "Şimdi anlatacaklarım," dedi, "sadece bir suç hikâyesi değil. Bir çöküş."
Gül başını salladı.- "Ben hazırım."
Savcılık odası soğuktu. Duvarlar, söylenen her kelimeyi kaydeden birer tanık gibiydi. Tarık masaya oturduğunda elleri titremiyordu artık. Bu, korkunun geçtiği anlamına gelmiyordu. Bu, kararın verildiği anlamına geliyordu.
Savcı dosyayı açtı.- "Defne Korkmaz," dedi. "2003 yılı. Resmî kayıtlarda silahlı çatışma."
Tarık acı bir tebessümle başını salladı.- "Yalan," dedi. "Pusuydu."
O an odanın havası değişti.
- "Emri kim verdi?" diye sordu savcı.
Tarık gözlerini kapattı. Bir anlık sessizlik... sonra kelimeler döküldü.- "Gül'ün babası."
Gül'ün kalbi bir an durdu. Ama yüzü taş gibiydi. Kara'nın eli istemsizce yumruk oldu. Han başını eğdi.
Savcı devam etti:- "Neden?"
- "Çünkü Defne... konuşacaktı," dedi Tarık. "O dönem yapılan kirli operasyonları biliyordu. Ve bedel... ablanın canıyla kesildi."
Bu cümle odada yankılandı. Gül'ün içinden bir şey koptu ama düşmedi. Ayakta kaldı.
Savcı dosyadan bir fotoğraf çıkardı. Masaya koydu.
Siyah beyaz bir kareydi.Genç bir adam, sert bakışlı... Gül'ün babası.
Gül ilk kez babasına bu gözle baktı. Bir baba değil. Bir karar verici. Bir cellat.
Kara fotoğrafa baktı. Gözleri karardı.- "Bunu bilmeden... aynı masada oturdum," dedi kısık sesle. "Aynı ekmeği paylaştım."
Gül başını ona çevirdi.- "Ben de onun kızıyım," dedi. "Ama onun yaptığı değilim."
Kara cevap vermedi. Ama gözlerini kaçırmadı.
Savcı kalemini bıraktı.- "Bu ifade," dedi, "birçok kapıyı açar. Ama aynı zamanda... sizi hedef yapar."
Tarık ayağa kalktı.- "Zaten hedefiz."
Kapı açıldığında koridordan uğultu yükseldi. Basın gelmişti.
Gül kapıya doğru yürüdü. Bir an durdu. Kara'ya baktı.- "Eğer şimdi yanımda durmazsan," dedi, "seni suçlamam."
Kara tek bir adım attı. Yanına geçti.- "Duruyorum," dedi. "Ama bu yol... acıtacak."
Gül başını salladı.- "Biliyorum."
Kapı açıldı.
Flaşlar patladı. Sorular havada uçuştu.
Gül ileri çıktı.- "Ben Defne Korkmaz'ın kardeşiyim," dedi. "Ve yıllar sonra konuşuyorum."
Kalabalık sustu.
587🥀
- "Babamın yaptığıyla yüzleşiyorum," diye devam etti. "Ama susmayacağım. Çünkü susmak... bir can daha demektir."
O an herkes şunu anladı:
Bu hikâye artık gizli değildi.Ve Gül...kendi soyadının karşısına ilk kez kendi adını yazıyordu.
Devamı... artık geri dönülmez bir yoldu.
Flaşların ışığı bir süre sonra gözleri yakmaya başladı. Sorular artıyor, kelimeler çarpışıyor, her cümle bir diğerinin üstüne biniyordu. Gül, seslerin arasında tek bir noktaya odaklandı: nefesine. Çünkü nefesini kaybederse, her şeyi kaybedeceğini biliyordu.
- "Babanız suçlu mu?"- "Bu bir itiraf mı?"- "Tehdit aldınız mı?"
Kara bir adım öne geçti.- "Yeter," dedi. Sesi ne bağırıyordu ne de yalvarıyordu. Emrediyordu.
Han, Gül'ün diğer yanındaydı. Omuz omuza. Eski bir alışkanlık gibi.
Tarık Korkmaz basın kalabalığının arkasında kaldı. Yüzünde tuhaf bir rahatlama vardı. İlk kez yükünün bir kısmını yere bırakmıştı.
Savcılık binasından çıkarken bir savcı yardımcısı Kara'ya yaklaştı.- "Koruma tahsis edilecek," dedi. "Ama açık konuşayım... bu dosya büyüdükçe risk de büyür."
Kara başını salladı.- "Risk bizim işimiz."
Gül arabaya bindiğinde elleri titremeye başladı. Az önce ayakta duran beden, şimdi çökmeye izin istiyordu. Kara kapıyı kapattıktan sonra eğildi.
- "Şimdi bırakabilirsin," dedi. "Yanındayım."
Gül gözlerini kapadı. Bir damla yaş süzüldü.- "Babam... beni sevmiş miydi?" diye fısıldadı.
Bu soru, Kara'nın kalbine ağır bir darbe gibi indi.- "Bilmiyorum," dedi dürüstçe. "Ama seni sevdiği gerçeği... onun suçlarını silmez. Senin varlığını da lekelemez."
Gül başını salladı.- "Keşke bunu ona sorabilseydim."
Han ön koltuktan döndü.- "Bazı soruların cevabı, sorulamamasındadır," dedi.
Araba hareket etti. Savcılığın önünden uzaklaşırken şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Kimse, az önce orada bir eşik aşıldığını bilmiyordu.
Bir süre sonra telefonlar tekrar çalmaya başladı. Bu kez bilinmeyen numara değildi. Eski bir isim ekranda belirdi.
Civan Komutan.
Kara telefonu açtı.- "Komutanım."
Ses netti ama ağırdı.- "Dosyayı gördüm."
- "Biliyorum."
- "Bu iş artık senin kontrolünde değil."
Kara bir an sustu.- "Zaten hiçbir zaman değildi."
Telefondaki sessizlik uzadı.- "Gül," dedi Civan Komutan, "onun korunması benim sorumluluğumda olacak."
Gül Kara'ya baktı.- "Kabul etmiyorum," dedi fısıltıyla.
Kara telefonu kapatmadan önce cevap verdi.- "Kendi kararlarını verir."
Telefon kapandığında Han kaşlarını kaldırdı.- "Bu, üstlerin de hareketlendiği anlamına gelir."
- "Evet," dedi Kara. "Ve bu... temiz bir savaş olmayacak."
Eve vardıklarında kapının önünde küçük bir zarf buldular. Üzerinde ne isim vardı ne adres.
588🥀
Kara zarfı açtı.
İçinden tek bir fotoğraf çıktı.
Defne.
Genç, gülümseyen, hayatta.
Fotoğrafın arkasında tek bir cümle yazıyordu:
"Bazı hayaletler, ancak isimleri söylendiğinde yürümeye başlar."
Gül fotoğrafı eline aldı. Parmakları titredi.- "Ablam..."
Kara fotoğrafa baktı, sonra Gül'e.- "Bunu biri özellikle gönderdi."
- "Neden?" diye sordu Han.
Gül cevap verdi. Sesi kararlıydı.- "Çünkü artık beni susturmak istemiyorlar," dedi.- "Beni sınamak istiyorlar."
O an herkes anladı:
Bu artık bir dosya savaşı değildi.Bu... hafızaya karşı açılmış bir savaştı.
Ve Gül,ilk kez bu savaştageri adım atmadı.🥀
Fotoğraf masanın üzerinde duruyordu. Defne'nin gülümseyişi, evin içine ait olmayan bir ışık gibiydi. Gül o ışığa uzun süre baktı. Sanki bakmayı bırakırsa ablası yeniden ölecekti.
- "Bu fotoğraf," dedi Kara, sessizliği yararak, "dosyada yoktu."
Han başını salladı.- "Arşivden de çıkmaz. Bu... kişisel."
Gül fotoğrafı göğsüne bastırdı.- "Biri bana 'yalnız değilsin' demek istiyor," dedi.- "Ya da 'seni her yerden görüyorum'," dedi Kara.
İkisi de doğruydu.
O gece eve resmi koruma gelmedi. Kara bunu özellikle istememişti. Çünkü resmî olan her şey, bu oyunda geç kalıyordu. Işıklar kapalıydı. Perdeler yarı aralıktı. Ev, nefesini tutmuş bekliyordu.
Saat 02.17'de elektrikler bir anlık gidip geldi.
Han başını kaldırdı.- "Bu tesadüf değil."
Kara ayağa kalktı. Silahını aldı ama görünür bir tehdit yoktu. Sadece... his.
Gül koltukta doğruldu.- "Geliyorlar mı?"
- "Hayır," dedi Kara. "Yokluyorlar."
Tam o sırada Gül'ün telefonu çaldı.
Bu kez mesaj değil.
Arama.
Numara gizliydi.
Kara başını salladı.- "Aç."
Gül telefonu kulağına götürdü.- "Alo?"
Karşıdan gelen ses sakindi. Fazla sakindi.- "Defne'nin sesini merak ediyor musun?"
Gül'ün kalbi göğsünü yumrukladı.- "Sen kimsin?"
- "Bir zamanlar susanlardan biri," dedi ses. "Şimdi konuşanlardanım."
- "Ne istiyorsun?"
Kısa bir sessizlik oldu.- "Yarın," dedi ses, "tek başına eski adli tıp binasına geleceksin."
Kara ileri atıldı.- "Hayır-"
Gül eliyle susturdu.- "Neden?" diye sordu telefona.
- "Çünkü Defne oradaydı," dedi ses. "Ve senin bilmediğin bir şey bıraktı."
Hat kapandı.
Evdeki sessizlik bu kez patlayacak gibiydi.
589🥀
- "Tek başına gidemezsin," dedi Kara sertçe.- "Gideceğim," dedi Gül. "Ama yalnız olmayacağım."
Han hemen anladı.- "Görünmeyen koruma."
- "Evet," dedi Gül. "Bu kez oyunu ben kuracağım."
Kara gözlerini kapadı. Bir asker gibi değil, bir adam gibi düşündü.- "Bu bir tuzak."
- "Biliyorum," dedi Gül. "Ama bazı tuzaklara bilerek girilir."
Sabah olmadan plan yapıldı. Han bağlantılarını devreye soktu. Eski binanın çevresi sessizce gözetlenecekti. Resmî hiçbir iz bırakılmayacaktı. Kara, Gül'den bir adım bile uzaklaşmayacaktı-görünmeden.
Sabah gri geldi. Yağmur ince ince yağıyordu.
Eski adli tıp binası, şehrin kenarında unutulmuş bir yaraydı. Gül kapıdan içeri girdiğinde içerisi soğuktu. Rutubet ve eski kâğıt kokuyordu.
Koridorun sonunda bir ışık yanıyordu.
- "Defne?" diye fısıldadı.
- "Buradayım," dedi bir ses.
Ama bu ses... bir kadın sesi değildi.
Gül durdu.
Gölgeden bir adam çıktı. Yüzü tanıdıktı ama adı yoktu.- "Babanın emrini iletenlerden biriydim," dedi. "Ama tetiği çeken o değildi."
- "Biliyorum," dedi Gül. "Ama susan sendin."
Adam başını eğdi.- "Defne, ölmeden önce bir ifade verdi."
Gül'ün nefesi kesildi.- "İmkânsız."
- "Gizliydi," dedi adam. "Kayda alınmadı. Yazıldı."
Cebinden sararmış bir zarf çıkardı.
- "Bu... onun el yazısı."
Gül zarfı aldığında elleri uyuştu. Üzerinde tek bir isim vardı:
Gül.
- "O seni tanıyordu," dedi adam. "Seni korumak için sustu."
O an binanın dışında bir hareketlenme oldu. Kara'nın sesi kulaklıktan fısıltı gibi geldi:- "Gül... yalnız değilsin ama zaman daralıyor."
Adam geri çekildi.- "Artık biliyorsun," dedi. "Ve bilmek... bedel ister."
Kapı arkasından sert bir sesle kapandı.
Gül zarfı açmadı.
Henüz değil.
Çünkü artık şunu biliyordu:
Bu hikâyedekurbanlar konuşmaya başladığındakatiller de ortaya çıkmak zorunda kalır.
Ve Defne...ölmeden öncebu savaşı başlatmıştı.
Zarf, Gül'ün avucunda ağırlaştı. Kâğıt değildi sanki; yılların suskunluğu, bastırılmış çığlıklar, yarım bırakılmış bir hayat vardı içinde. Açmadı. Açarsa bir şeylerin geri dönülmez biçimde değişeceğini biliyordu.
Koridordan ayak sesleri yankılandı.
Kara'nın sesi kulaklığında bu kez daha sertti:- "Gül, çıkıyoruz. Şimdi."
- "Bir dakika," dedi Gül fısıltıyla. "Bir dakika daha."
Tam o anda binanın giriş kapısı sertçe çarpıldı. Metalin yankısı, duvarlardan sekti. Birileri gelmişti. Sayıları birden fazlaydı.
590🌹
Han'ın sesi girdi hatta:- "Üç araç. Sivil değil. Resmî de değil."
Gül zarfı çantasına koydu. Derin bir nefes aldı.- "Ablam buradaydı," dedi kendi kendine. "Ben de buradayım."
Kara gölgeler arasından çıktı. Görünmez kalma planı, artık anlamını yitirmişti. Gül'ün kolundan tuttu.- "Bitti," dedi. "Şimdi başlıyorlar."
Merdivenlerden hızlıca inerlerken yukarıdan bir ses geldi:- "Gül!"
Ses tanıdıktı.
Tarık Korkmaz.
- "Buraya gelmenizi bekliyorlardı," dedi nefes nefese. "Savcılıktan çıktığım an takip edildim."
- "Bizi buraya çeken de buydu," dedi Kara. "Defne'nin ifadesi."
Binadan çıkarlarken yağmur hızlanmıştı. Sanki şehir de olan biteni yıkamak ister gibiydi. Dışarıda siyah araçlar duruyordu. Camlar koyu, yüzler görünmüyordu.
Bir kapı açıldı.
İçinden yaşlı ama dimdik duran bir adam indi. Üniforma yoktu ama duruşu her şeyi anlatıyordu.
- "Yıllar sonra," dedi adam, "bir isim yüzünden bu kadar gürültü."
Kara'nın yüzü gerildi.- "Seni emekli sanıyordum."
Adam gülümsedi.- "Biz emekli olmayız. Sadece bekleriz."
Gül bir adım öne çıktı.- "Defne Korkmaz'ı kim öldürdü?" diye sordu.
Adam Gül'e baktı. Uzun uzun.- "Baban," dedi. "Ama emri ben verdim."
Bu itiraf, havayı kesti.
Tarık'ın yüzü bembeyaz oldu.- "Bunu neden şimdi söylüyorsun?"
- "Çünkü artık dosya kapalı değil," dedi adam. "Ve biri, o zarfın içindekileri savcılığa vermeden önce konuşmak zorundaydım."
Gül'ün eli çantasına gitti.- "Defne konuştu," dedi. "Siz sustunuz."
Adam başını salladı.- "Defne, zinciri kıracağını sandı. Ama zincir... hep bir bedel ister."
- "Bedeli ablam ödedi," dedi Gül. "Babam... ve şimdi siz ödeyeceksiniz."
Kara öne çıktı.- "Bu konuşma kayıt altında," dedi. "Ve sen az önce itiraf verdin."
Adam gülümsedi.- "Kayıtlar silinir."
Han karanlıktan çıktı. Elinde telefon vardı.- "Hepsi değil."
O an siren sesi duyuldu. Gerçek siren. Resmî. Geç kalmış ama gelmişti.
Adamın yüzündeki sakinlik ilk kez çatladı.- "Demek bu kadar," dedi.
Polisler yaklaşırken Gül zarfı çıkardı. Yağmur altında açtı.
Defne'nin el yazısıydı.
"Eğer bunu okuyorsan Gül, ben sustum ama sen susma. Babamızı değil, gerçeği seç. Çünkü gerçek... bir gün mutlaka yolunu bulur."
Gül kâğıdı kapattı. Gözlerinden yaş aktı ama sesi dimdikti.- "Buldun," dedi fısıltıyla. "Yolunu buldun abla."
Adam kelepçelenirken Kara Gül'ün yanına geçti.- "Bitti mi?" diye sordu.
Gül başını iki yana salladı.- "Hayır," dedi. "Ama artık kim olduğumu biliyorum."
Yağmur durduğunda şehir aynı şehir değildi.
Çünkü bazı geceler,sadece sırlar açığa çıkmaz...insanlar da doğar yeniden.
Ve bu hikâye,artık geri dönülmez bir noktayı geçmişti.
591🥀
Adam polis aracına bindirildiğinde ortalık bir anlığına sessizleşti. Sirenler uzaklaştı, yağmur hafifledi. Ama kimsenin içindeki fırtına dinmedi. Çünkü bazı anlar vardır; adalet kapıya dayanır ama huzur içeri girmez.Gül hâlâ Defne'nin mektubunu tutuyordu. Parmakları kâğıdın kenarını buruşturmuştu. Kara bunu fark etti ama bir şey söylemedi. Bazı acılar, ancak sessizlikte taşınırdı.Tarık Korkmaz derin bir nefes aldı.- "Yıllardır ilk kez," dedi kısık bir sesle, "Defne'nin mezarına bakabilecek yüzüm var."Gül başını çevirdi.- "Yüz değil Tarık abi," dedi. "Cesaret."Bu söz, Tarık'ın omuzlarına çöken suçluluğu hafifletmedi ama yönünü değiştirdi. Artık kaçmak yoktu.Han telefonu kulağından indirdi.- "Savcılık hareketlendi," dedi. "Ama bu tutuklama... zincirin sonu değil."Kara başını salladı.- "Zaten bu adam sadece kilitti. Kapının arkasında daha fazlası var."Gül mektubu çantasına koydu. Gözlerini kaldırdı.- "O kapıyı açacağız."Arabaya bindiklerinde kimse konuşmadı. Şehir akıyordu; insanlar kahvelerine gidiyor, çocuklar okula koşuyor, hayat her zamanki gibi devam ediyordu. Oysa Gül için zaman, Defne'nin öldüğü yerde durmuştu ve şimdi yeniden çalışmaya başlıyordu.Bir süre sonra Kara sessizliği bozdu.- "Savcılık koruma verecek," dedi.- "İstemiyorum," dedi Gül.- "Bu bir rica değil."Gül ona döndü.- "Kara... bana duvar örme. Yanımda yürü."Kara'nın çenesi gerildi.- "Yanında yürürüm," dedi. "Ama seni hedef tahtası yapmam."Han araya girdi.- "Artık hedef tahtası zaten kuruldu."Bu gerçek, havada asılı kaldı.Eve vardıklarında kapının önünde bu kez kimse yoktu. Ama içeride bir şeylerin değiştiği belliydi. Gül içeri girer girmez durdu. Salonun ortasındaki masada, daha önce orada olmayan bir dosya duruyordu.Kara silahını indirmedi.- "Kimse zorla girmemiş."Han dosyayı açtı. İçinden eski tarihli raporlar, isimler, kod adları çıktı. Ve en altta bir not:"Defne yalnız değildi."Gül dosyayı eline aldı.- "Bunlar... benim bilmediğim şeyler."Tarık yaklaştı.- "Defne, babanın çevresindeki isimleri toplamıştı," dedi. "Ben sandım ki kendini koruyor. Meğer..."- "Hepimizi koruyormuş," dedi Gül.Dosyanın içinden bir fotoğraf daha çıktı. Bu kez genç bir asker grubu. Kenarda, yarı gölgede bir yüz.Kara'nın yüzü bir anda dondu.Han fotoğrafa baktı, sonra Kara'ya.- "Bu..."- "Evet," dedi Kara. "Bu benim eski timim."Gül'ün kalbi hızlandı.- "Ne demek bu?"Kara yavaşça konuştu.- "Defne, sadece geçmişi değil... geleceği de görmüş."O an herkes şunu anladı:Bu dosya, yalnızca bir intikam ya da adalet meselesi değildi. Bu, yıllardır aynı yapı içinde bulunan insanların, farkında olmadan bir suça nasıl ortak edildiğinin hikâyesiydi.Gül dosyayı kapattı.- "O zaman," dedi sakin ama keskin bir sesle, "bu sadece benim savaşım değil."Kara gözlerini ona dikti.- "Benim de."Han başını salladı.- "Ve benim."Tarık Korkmaz pencereye yöneldi.- "Ve Defne'nin."Gün yavaşça batarken evin içine kızıl bir ışık doldu. Sanki geçmiş, son bir kez kendini hatırlatıyordu.Gül o ışığın içinde durdu.- "Ablam yarım bıraktı," dedi. "Ben tamamlayacağım."Ve o an, hikâyenin yönü bir kez daha değişti.Çünkü artık mesele,kimin suçlu olduğu değil...kimin gerçeği taşıyabilecek kadar güçlü olduğuydu.Ve Gül,bu yükü taşımaya hazırdı.
592🥀
Akşam çökerken evin içindeki ışıklar yakılmadı. Karanlık, saklanmak için değil; düşünmek için seçilmişti. Dosya masanın ortasında duruyor, kimse ona dokunmuyordu. Çünkü artık mesele okumak değil, anlamaktı.Kara sessizce dosyayı açtı. Fotoğrafları tek tek inceledi. İsimleri zihninde tarttı.- "Bu tim," dedi sonunda, "resmî kayıtlarda yok."Han kaşlarını çattı.- "Gölge operasyon."- "Ve ben," dedi Kara, sesi sertleşerek, "o gölgenin içindeydim."Gül bir adım attı.- "Ama bilmiyordun."Kara başını kaldırdı.- "Bilmemek... masumiyet sayılmaz her zaman."Bu cümle odanın ortasına düştü. Tarık Korkmaz derin bir nefes aldı.- "Defne bunu biliyordu," dedi. "O yüzden isimleri tek tek toplamış."Gül dosyadan bir kâğıt çekti. El yazısıydı. Defne'nin.- "Burada," dedi, "bir tarih var."Han eğildi.- "Bu tarih... yarın."Herkes aynı anda başını kaldırdı.- "Bir teslimat," dedi Kara. "Silah değil. Dosya."- "Kime?" diye sordu Gül.Han cevap verdi:- "Basına."O an evin içindeki hava değişti. Çünkü basın demek, kontrolsüzlük demekti. Gerçek bir kez sokağa düştü mü, geri toplanmazdı.- "Defne," dedi Gül, fısıltıyla, "bunu da planlamış."Kara ayağa kalktı.- "O teslimat yapılırsa... bizi susturmak isterler."- "Yapılmazsa," dedi Han, "Defne'nin yarım kalan işi yarım kalır."Gül dosyayı kapattı.- "Yapılacak."- "Bu bir savaş ilanı," dedi Kara.- "Zaten ilan edilmişti," dedi Gül. "Biz sadece cevabı geciktirdik."O gece uyumadılar. Plan yapıldı, ihtimaller çizildi, riskler konuşuldu. Herkesin yüzünde aynı ifade vardı: geri dönüş yok.Sabaha karşı telefon çaldı. Bu kez gizli değildi.Yeşim.Gül telefonu açtı.- "Yeşim?"Ses titriyordu.- "Koray... uyandı."Bu haber, gecenin içinden bir ışık gibi geçti. Gül gözlerini kapadı.- "Yanına geliyorum."Hastaneye vardıklarında Koray Korkmaz'ın odası sessizdi. Monitörler düzenliydi. Yaşıyordu. Bu bile başlı başına bir mucizeydi.Yeşim Gül'e sarıldı.- "Babam," dedi, "her şeyi anlattı."Gül başını salladı.- "Biliyorum."Koray gözlerini açtığında ilk baktığı kişi Kara oldu.- "Dosya," dedi kısık bir sesle. "Defne'nin dosyası... sende mi?"Kara şaşkınlıkla yaklaştı.- "Evet."Koray zor bir nefes aldı.- "O dosya... beni öldürmek istedikleri şey."O an herkes dondu.- "Ne demek istiyorsun?" dedi Gül.Koray gözlerini tavana dikti.- "Çünkü Defne... o dosyanın bir kopyasını bana vermişti."Sessizlik çöktü.- "Nerede?" diye sordu Han.Koray gözlerini kapattı.- "Güvende sandığım bir yerde," dedi. "Ama artık... emin değilim."Gül, Yeşim'in elini tuttu.- "Bulacağız."Koray güçlükle başını çevirdi.- "Zaman yok," dedi. "Bu gece... gelecekler."Bu cümleyle birlikte herkes aynı şeyi hissetti:Fırtına kapıdaydı.Ve bu kez,kaçacak yer yoktu.
593🥀
Koray'ın son cümlesi, odanın içine bırakılmış bir saatli bomba gibiydi.Bu gece... gelecekler.Monitörlerin düzenli bipleri bir anda tehditkâr bir ritme dönüştü. Gül'ün kalbi, o sese ayak uydurur gibi hızlandı. Yeşim'in eli buz gibiydi; Gül farkında olmadan daha sıkı tuttu.- "Kim?" diye sordu Kara, sesi alçak ama keskin.Koray gözlerini açtı, bakışları yorgundu ama berraktı.- "Aynı yapı," dedi. "Ama bu kez tetikçiler değil... toparlayıcılar."Han kaşlarını çattı.- "İzleri silenler."Koray başını hafifçe salladı.- "Evet. Dosya ortaya çıkmadan önce... beni de susturmak istediler."Gül öne çıktı.- "Kalp krizi değildi o zaman," dedi.Koray dudaklarını ısırdı.- "Hayır. Kontrollü bir denemeydi. Ölürsem doğal görünecekti."Yeşim'in nefesi kesildi.- "Babam bunu biliyor mu?"- "Biliyor," dedi Koray. "O yüzden bu gece burada duramayız."Kara çevreyi süzdü. Hastane koridoru kalabalıktı ama bu kalabalık güven demek değildi.- "Han," dedi, "hastane içinden sızıntı var mı?"Han telefonuna baktı.- "Var," dedi net bir sesle. "Ama kim olduğunu bilmiyoruz."Bu tek cümle, herkesi aynı noktada buluşturdu: zaman.- "Dosyanın kopyası nerede Koray?" diye sordu Gül.Koray gözlerini kapattı. Bir an durdu.- "Defne," dedi, "her şeyi tek yere koymazdı."- "Devam et," dedi Kara.- "Bana verdiği kopya... çocukluğumdan kalma bir yerde."Yeşim irkildi.- "Eski ev mi?"Koray gözlerini açtı.- "Hayır. Daha güvenli sandığım bir yer."Gül'ün zihninde bir kapı aralandı.- "Piknik alanı," dedi.Koray ona baktı.- "Hatırlıyor musun?"- "Evet," dedi Gül. "Defne'nin seni ilk kez yalnız bıraktığı yer."Koray başını salladı.- "Oradaki taş kulübe. Kimsenin dikkat etmediği. Çocukken saklandığımız."Kara derin bir nefes aldı.- "Bu gece oraya gidiyoruz."- "Hayır," dedi Han. "Bu çok açık."- "Açık olan şey," dedi Gül, "bizim saklanmamız."Bir an herkes sustu. Sonra Tarık Korkmaz konuştu.- "Ben dikkatlerini üzerime çekerim," dedi. "Savcılığa ikinci ifade için çağrıldım. Giderim."- "Bu intihar," dedi Yeşim.Tarık kızına baktı.- "Defne'nin bedelini sen ödemedin. Ben ödedim. Biraz daha öderim."Gül araya girdi.- "Hayır," dedi. "Bu kez herkes hayatta kalacak."Plan hızla kuruldu. Kara ve Han önden gidecekti. Gül, Koray'la birlikte farklı bir araçla çıkacaktı. Resmî hiçbir kanal kullanılmayacaktı. Hastane çıkışı bir sahne olacaktı-bilerek.Saat 22.43'te hastanenin önünde bekleyen siyah araçlar harekete geçti.Bir tanesi onları izledi.Han kulaklıktan fısıldadı:- "Takip var. Tek araç. Profesyonel."Kara direksiyonu kırdı.- "Bırak yaklaşsın."Yol daraldı. Sokak lambaları birer birer arkada kaldı. Takipçi hızlandı.- "Şimdi," dedi Kara.Han arka camdan küçük bir sinyal verici fırlattı. Araç saptı. Takipçi bir an kararsız kaldı-ve yanlış aracı izledi.Gül'ün olduğu araç, orman yoluna girdi.Piknik alanı karanlıktı. Rüzgâr ağaçları hışırdatıyor, geçmişin sesleri gibi uğulduyordu. Taş kulübe hâlâ oradaydı. Kapısı paslı ama kilitliydi.Koray anahtarı cebinden çıkardı.- "Defne bunu bana verdiğinde," dedi, "bir gün lazım olacak demişti."Kapı açıldı.İçeride eski bir sandık vardı.
594🥀
Koray dizlerinin üzerine çöktü. Sandığı açtı.Dosyalar. Kasetler. Bir USB.Gül nefesini tuttu.- "Hepsi burada."Ama o anda dışarıdan bir çıtırtı geldi.Kara'nın sesi kulaklıktan sertleşti:- "Yalnız değilsiniz."Farlar yandı. Ağaçların arasından iki araç çıktı.Han küfretti.- "Bizi buldular."Gül dosyayı çantasına attı.- "Ablam susmadı," dedi. "Ben de susmayacağım."Kara silahını kaldırdı.- "Arkamda dur."- "Hayır," dedi Gül. "Yanında."İlk silah sesi geceyi yardı.Ve o an herkes şunu biliyordu:Bu artık bir kaçış değil,bir yüzleşmeydi.Ve bu yüzleşme...kan kadar gerçekti.
Silah sesi ormanın içine çarpıp geri döndü. Yankı, gecenin kalbine saplanan bir çığlık gibiydi. Kuşlar havalandı, dallar titredi, kulübenin içindeki hava bir anda daraldı.Kara, Gül'ü refleksle arkasına çekti.- "Yere!"İkinci kurşun kulübenin taş duvarına çarptı. Taş parçaları havaya savruldu. Han kapının yanına çöktü, silahını kaldırdı ama ateş etmedi. Bekliyordu. Çünkü bu gelenler rastgele değildi; ölçüyorlardı.- "Sayı?" diye fısıldadı Kara.Han dışarıyı kolaçan etti.- "En az dört. İki araç. Profesyonel duruyorlar... ama aceleleri var."Gül sandığın yanındaydı. Dosyalar çantadaydı ama elleri titremiyordu. Garip bir sakinlik çökmüştü üstüne. Defne'nin mektubundaki cümle kulaklarında yankılandı: Gerçeği seç.- "Beni istiyorlar," dedi Gül sakin bir sesle.Kara sertçe baktı.- "Hayır. Dosyayı."- "İkisi de," dedi Gül.Dışarıdan bir ses yükseldi. Megafon yoktu; bağırmaya gerek duymuyorlardı.- "Teslim olun," dedi erkek sesi. "Kimseye zarar gelmesin."Kara acı bir tebessümle başını salladı.- "Yalan."Koray kulübenin köşesinde nefes nefese kalmıştı. Yeşim onu destekliyordu.- "Gidemem," dedi Koray. "Kalbim-"- "Gideceksin," dedi Gül. "Ablam bunun için öldü."Bu söz, Koray'ı kendine getirdi. Dişlerini sıktı, ayağa kalktı.Han kulağındaki kulaklığa dokundu.- "Plan B'ye geçiyoruz."- "Plan B neydi?" diye sordu Yeşim.Han kısa bir an durdu.- "Kaos."Kulübenin arka penceresi patladı. Camlar içeri saçıldı. Kara anında ateş etti. Bir çığlık duyuldu. Karanlıkta biri yere düştü ama diğerleri geri çekilmedi.- "Dağılıyorlar!" diye bağırdı Han. "Çevreleme!"Gül Kara'ya baktı.- "Ayrılmamız lazım."- "Hayır."- "Evet," dedi Gül. "Defne de böyle yapardı."Kara bir an tereddüt etti. O tereddüt, bir ömürlük bağın en ağır anıydı. Sonra başını salladı.- "Üç dakika," dedi. "Üç dakika sonra bu alan temizlenmezse... seni zorla çıkarırım."Gül başını salladı.Han ve Kara dışarı fırladı. Silah sesleri ağaçların arasında kovalamaca gibi yankılandı. Gölgeler koşuyor, farlar sönüp yanıyor, gece parçalanıyordu.Gül kulübenin arkasından çıktı. Elinde çanta, kalbi ritmini bulmuştu. Koray ve Yeşim'i farklı yöne gönderdi.- "Dere yatağına," dedi. "Aşağı inin."Yeşim gözleri dolu dolu baktı.- "Sen?"- "Ben dikkati çekeceğim."- "Hayır-"- "Git," dedi Gül. "Bu bir rica değil."Koşmaya başladı.Ayaklarının altındaki toprak kaygandı. Nefesi hızlandı ama durmadı. Ağaçların arasından bir siluet çıktı. Silah doğruldu.Gül durdu.- "Bitti," dedi adam. "Ver çantayı."Gül başını kaldırdı.- "Defne'yi sen mi izledin?" diye sordu.Adam irkildi.- "Ne fark eder?"- "Eder," dedi Gül. "Çünkü onun sustuğunu sandınız. Ama yanıldınız."Adam bir adım attı.- "Son şansın."Gül çantayı yavaşça yere bıraktı.
595🥀
Adam rahatladı. İşte o an...Gül çantayı adamın yanına doğru fırlattı ve ters yöne atladı. Aynı anda Kara'nın silah sesi duyuldu. Adam yere yığıldı.Kara koşarak geldi. Gözleri Gül'ü arıyordu.- "İyi misin?"Gül başını salladı.- "Dosya?"Kara çantayı aldı.- "Bizde."Han da geldi. Omzundan hafif yaralıydı ama ayaktaydı.- "Kaçıyorlar," dedi. "Ama bu iş bitmedi."Uzakta siren sesleri duyuldu. Bu kez geç değildi.Gül ağaçların arasından gökyüzüne baktı. Nefes aldı.- "Ablam," dedi fısıltıyla, "artık saklanmıyoruz."Kara elini omzuna koydu.- "Bundan sonra," dedi, "her şey daha sert olacak."Gül başını çevirdi. Gözlerinde korku yoktu.- "Olsun," dedi. "Gerçek... yumuşak taşta durmaz."Sirenler yaklaştıkça gece geri çekildi.Ama herkes biliyordu:Bu sadece ilk açık çatışmaydı.Asıl fırtına...dosya açıldığında kopacaktı.
Sirenler ormana yaklaştıkça gece, geri adım atmak zorunda kalmış bir düşman gibi sessizleşti. Ağaçların arasındaki karanlık, yerini titreşen mavi-kırmızı ışıklara bıraktı. Kaçan araçların sesi çoktan kaybolmuştu ama bıraktıkları iz hâlâ sıcaktı.Kara çevreyi son kez taradı. Profesyonel refleksleri hâlâ devredeydi ama bakışlarının bir kısmı Gül'de takılı kalıyordu. Onu ayakta görmek... bu gecenin tek net zaferiydi.- "Han," dedi, "durum?"Han omzundaki kanı eliyle bastırdı.- "Sıyırık," dedi. "Ama yüzlerini aldık. Plaka yok. Temizler."- "Temizlenmeye çalışırlar," dedi Kara. "Ama artık çok geç."Gül çantayı açtı. Dosyalar hâlâ yerindeydi. USB'yi avucuna aldı. Küçük bir parça plastikti ama ağırlığı, bir mezar taşı kadardı.- "Bunu savcılığa verirsek," dedi, "yarısı gömülür."Kara başını salladı.- "Basın."- "Evet," dedi Gül. "Ama kontrolsüz değil."Han anladı.- "Parçalı sızdırma."- "Aynen," dedi Gül. "Defne'nin yaptığı gibi."O anda Tarık Korkmaz'ın sesi arkadan geldi. Polislerle konuşmuş, yanlarına doğru geliyordu. Yüzü solgundu ama gözleri kararlıydı.- "Her şeyi gördüm," dedi. "Kaçmadılar. Kaçırıldılar."- "Onları birileri çekti," dedi Kara. "Merkez."Tarık Gül'e baktı.- "Defne bunu görseydi... gurur duyardı."Gül başını eğdi.- "Gurur için yapmıyorum," dedi. "Bir daha kimse 'bilmiyordum' demesin diye."Polisler ifadeleri almaya başladı. Resmî sorular, resmî cevaplar... Ama herkes biliyordu: bu iş, tutanaklara sığmayacak kadar büyüktü.Saatler sonra, şehir ışıkları tekrar göründüğünde yorgunluk bir perde gibi çöktü üzerlerine. Bir sığınak evine geçtiler. İsimsiz, kayıtsız, güvenli. Kapı kapandığında Gül ilk kez dizlerinin bağı çözüldüğünü hissetti.Kara yanına geldi.- "Bitti demiyorum," dedi. "Ama bu geceyi kazandık."Gül USB'yi masaya bıraktı.- "Bu gece," dedi, "Defne'nin sesi ilk kez gerçekten duyuldu."Han bilgisayarını açtı.- "İlk paket hazır," dedi. "Zaman damgalı. Geri sayım başlıyor."Ekranda saniyeler akmaya başladı.Tarık pencerenin önünde durdu.- "Kapıyı açtık," dedi. "Artık kapatamazlar."Gül derin bir nefes aldı.- "Kapatmaya çalışacaklar."- "Evet," dedi Kara. "Ve o zaman... kim kimdir, ortaya çıkacak."Ekrandaki sayaç sıfıra indi.Gönderim tamamlandı.Bir saniye... iki saniye...Telefonlar aynı anda titredi.Başlıklar düşmeye başladı.Gül gözlerini kapadı. Defne'nin gülüşü geçti aklından. Sonra gözlerini açtı.- "Şimdi," dedi sakin ama sarsılmaz bir sesle, "sıra bizde değil."Kara ona baktı.- "Kimin?"- "Onların," dedi Gül. "Açıklamak zorunda olanların."Dışarıda şehir uyanıyordu. Bu kez farklı bir güne.Çünkü bazı geceler,sadece kurşunlar konuşmaz...gerçek de ateş alır.Ve bu ateş,artık söndürülemezdi.
596🥀
Sabah, şehirle birlikte uyanmadı; şehir, sabahı Gül'ün bıraktığı yerden devraldı.Televizyon ekranlarında aynı başlık dönüyordu. Aynı yüzler, aynı dosya isimleri, aynı şaşkın sessizlik. Sunucular kelimeleri seçerek konuşuyor, seçemedikleri yerde susuyorlardı. O suskunluk, her şeyden daha çok şey söylüyordu.Sığınak evin salonunda kahve soğumuştu. Kimse fincanına uzanmıyordu.Han ekranı kapattı.- "İlk dalga yayıldı," dedi. "Savcılık resmî açıklama yapmadan önce ikinci paketi bekletiyoruz."Kara koltuğun kenarında ayakta duruyordu. Bir yere oturmak istemiyordu; sanki oturursa, olanların ağırlığı omuzlarına binecekti.- "Karşı hamle gelir," dedi. "Ve hızlı gelir."- "Gelsin," dedi Tarık Korkmaz. Sesi ilk kez bu kadar sertti. "Bu iş burada bitmeyecekse... zaten bitmemeliydi."Gül pencerenin önündeydi. Perdeden sızan ışık yüzünü yarıya bölüyordu. Bir yanı aydınlık, bir yanı karanlık.- "Babam," dedi yavaşça, "bunu bilseydi ne yapardı?"Kara dönüp baktı.- "Bilmiyordu."- "Biliyordu," dedi Gül. "Ama susmayı seçti."Tarık derin bir nefes aldı.- "Bazı suskunluklar," dedi, "suça ortaklıktır."O an kapı çaldı.Üç kısa, bir uzun. Şifre.Han kapıyı açtı. İçeri iki sivil girdi. Rozet yoktu ama duruşlarından belliydi. Biri orta yaşlıydı, yüzü tanıdıktı. Eski bir savcı... adı yıllardır fısıltıyla anılırdı.- "Dosya gerçek," dedi adam daha oturmadan. "Fotoğraflar, tanıklar, balistik... Hepsi örtüşüyor."- "O zaman neden yıllarca beklediniz?" diye sordu Gül.Savcı başını eğdi.- "Çünkü bekleyen sadece biz değildik. Bizim de üstümüzde bir tavan vardı."Kara kaşlarını çattı.- "Şimdi o tavan çöktü mü?"Adam kısa bir gülümseme ile baktı.- "Çatladı."İkinci sivil konuştu:- "Karşı taraf panikte. Birini feda edecekler."- "Kimi?" diye sordu Tarık.- "Sizin babanızı tanıyan eski bir tim komutanını," dedi adam Gül'e bakarak. "Dosyada adı geçen."Gül'ün boğazı düğümlendi.- "Yani," dedi, "hikâyeyi tek bir adama yıkıp temizlenecekler."- "Evet," dedi savcı. "Eğer izin verirsek."Han klavyeye eğildi.- "Vermeyeceğiz."Ekranda yeni belgeler açıldı. Tarihler, imzalar, para transferleri... Zincir uzundu. Tek bir kopma noktası yoktu.Kara Gül'e yaklaştı.- "Hazır mısın?" diye sordu.- "Ne için?"- "Babanın adının," dedi Kara, "kamuoyunda ilk kez yüksek sesle anılması için."Gül gözlerini kapadı. Bir anlık sessizlik... sonra başını kaldırdı.- "Gerçek," dedi, "fısıltıyla yaşamaz."Tarık bir adım öne çıktı.- "Basın toplantısını ben yapacağım," dedi. "Ama konuşmanın bir yerinde... sen de olacaksın, Gül."- "Olacağım," dedi Gül. "Ve saklanmayacağım."Dışarıda kameralar toplanmaya başlamıştı bile. Şehir, nefesini tutmuş bekliyordu.Han ekrana baktı.- "İkinci paket hazır."Kara kapıya yöneldi.- "O zaman," dedi, "sahneye çıkma zamanı."Gül çantasını aldı. USB cebindeydi.- "Defne," diye fısıldadı, "bak... başlıyoruz."Kapı açıldı.Flaşlar patladı.Ve herkes,ilk kezaynı soruyu sormaya başladı:Bu kadar yıl... kim sustu?
597🥀
Flaşlar patladığında zaman bir anlığına kırıldı.Sesler üst üste bindi; sorular, nefesler, fısıltılar... ama Gül hepsini bir camın arkasından izler gibiydi. Kulakları uğulduyor, kalbi göğsüne sığmıyordu. Kara'nın omzunu hissetti. Oradaydı. Yan yanaydılar.Tarık Korkmaz kürsüye çıktı. Mikrofonu eline aldığında parmakları titremedi. Bu titremeyi yıllar önce tüketmişti.- "Bugün," dedi, "bir dosya açıklamıyoruz. Bugün bir suskunluğu bozuyoruz."Kalabalık sustu.- "Yıllar önce Yeşim Korkmaz'ın babası bir pusuda hayatını kaybetti. O pusunun emrini veren zincir, bugüne kadar gizlendi. İsimler değiştirildi. Deliller kayboldu. Tanıklar susturuldu."Bir uğultu yükseldi.- "Ama gerçek," dedi Tarık, "beklemeyi bilir."Kameralar zum yaptı. Gül'ün yüzüne. Kara'nın sert çizgilerine. Han'ın soğukkanlı bakışına.Tarık nefes aldı.- "O pusuda tetiği çeken kişi değil... emri veren kişi bugün aramızda değil. Ama onun adı bugüne kadar yanlış yazıldı."Gül'ün boğazı yandı.- "Gerçek," dedi Tarık, "Gül'ün babasının adını işaret ediyor."Bir anlık sessizlik... sonra patlayan bir dalga.Sorular yağdı. İsimler bağırıldı. Mikrofonlar uzatıldı.Gül bir adım öne çıktı.Kara'nın eli bileğine değdi. "Şimdi," dedi bakışıyla.Gül mikrofonu aldı. Sesi ilk kelimede titredi ama ikinci kelimede toparlandı.- "Ben," dedi, "o adamın kızıyım."Kalabalık yeniden dalgalandı.- "Ve yıllardır," diye devam etti, "bilmeden yaşadım. Suskunluğun içinde büyüdüm. Ama bugün... susmayacağım."Bir muhabir bağırdı:- "Babanız suçlu mu diyorsunuz?"Gül gözlerini kaçırmadı.- "Babam," dedi, "bir suçun parçasıydı. Ve o suçun bedeli... ablamın canıyla kesildi."Bu cümle, havayı parçaladı.Yeşim kalabalığın gerisinde ağlamıyordu. Gözleri sabitti. İlk kez, babasının adının yük olmaktan çıkıp hakikate dönüşünü izliyordu.Han kulağındaki kulaklığa dokundu.- "Karşı hamle geliyor," diye fısıldadı Kara'ya.Tam o anda bir siyah araç kalabalığı yararak durdu. Kapı açıldı.İçinden, yıllardır dosyaların arka sayfalarında kalan bir yüz indi. Eski tim komutanı. Gri saçlı, sert bakışlı.- "Yalan!" diye bağırdı. "Bu bir iftira!"Tarık ona döndü.- "Yalan," dedi sakinlikle, "imzalarla konuşmaz."Han bir işaret verdi. Ekranlar değişti. Fotoğraflar. Tarihler. O geceye ait bir kare... pusudan saniyeler önce.Komutanın yüzü çöktü.Kara bir adım öne çıktı.- "Bu dosyayı," dedi, "yıllar önce kapattığınızı sandınız. Ama biz... yeniden açtık."Polisler yaklaştı. Kelepçe sesi, mikrofonların uğultusuna karıştı.Kalabalıkta bir fısıltı yayıldı:- "Her şey değişiyor..."Gül mikrofonu bıraktı. Dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi. Kara hemen yanındaydı.- "Bitti mi?" diye fısıldadı Gül.Kara başını iki yana salladı.- "Hayır," dedi. "Şimdi başlıyor."Çünkü perde arkasında hâlâ isimler vardı.Çünkü suskunluk, tek bir dosyayla ölmezdi.Ve o gece...şehir uyumadı.Bir yerlerde telefonlar çaldı.Bir yerlerde dosyalar yakıldı.Bir yerlerde, yeni düşmanlar not alındı.Ama bir yerde...ilk kezgerçek yüksek sesle söylendi.Ve geri alınamazdı.
598🥀
Gül'ün evi o gece hiç olmadığı kadar kalabalıktı.Ama bu kalabalık, gürültüden değil; suskunluktan ağırdı.Salonun ortasındaki masa, bir toplantı masasından çok bir hesaplaşma alanı gibiydi. Dosyalar üst üste duruyor, telefonlar sessizde bekliyor, yarım bırakılmış çay bardaklarından buhar yükseliyordu. Perdeler kapalıydı. Dışarıda kalan şehir, içeride konuşulacakların ağırlığını kaldıramazdı zaten.Kara pencerenin kenarında ayakta duruyordu. Ellerini arkada birleştirmişti; asker refleksiyle, sanki her an bir saldırı olacakmış gibi. Han koltuğun köşesine yaslanmış, not defterine bir şeyler karalıyordu ama aslında kimse yazıya bakmıyordu. Herkes birbirinin yüzündeki çatlakları okuyordu.Kapı çaldı.Gül yerinden kalktı.Kapıyı açtığında önce Yeşim'in annesi girdi.Zümrüt Hanım.Duruşu, yılların mahkeme salonlarından tanıdık bir soğukkanlılık taşıyordu. Siyah mantosunu çıkarmadan içeri adım attı. Gözleri tek tek herkesi süzdü; durmadı, kaçmadı, saklanmadı. En son Tarık Korkmaz'da kaldı.Ardından Filiz Hanım girdi.Gül'ün annesi...Yüzü bembeyazdı ama bakışları dimdikti. Bir annenin bilmek istemediği bir gerçeği öğrenmiş ama yine de ayakta kalmayı seçmiş hâliydi bu.Filiz Hanım kızının yanına geldi, elini tuttu.- "Buradayım," dedi sadece.Gül'ün boğazı düğümlendi.Zümrüt Hanım çantasını masaya bıraktı.- "Şimdi," dedi sakin ama keskin bir sesle, "bana yıllardır saklanan gerçeği baştan sona anlatacaksınız."Sessizlik ağırlaştı.Tarık Korkmaz başını öne eğmişti. İlk kez omuzları bu kadar düşüktü.- "Zümrüt..." dedi.- "Hayır," diye kesti sözünü Zümrüt Hanım. "Avukat olarak değil, anne olarak konuşacağım. Bana adımla değil... gerçeğiyle hitap et."Gül bir adım öne çıktı.Gözleri Tarık Korkmaz'a kilitlendi.Bu bakışta ne saygı vardı ne de anlayış. Sadece biriken yıllar.- "Sen," dedi Gül, sesi beklenmedik kadar sakindi, "bu olayları biliyordun."Tarık başını kaldırdı.- "Gül-"- "Hayır!" dedi Gül bir anda yükselerek. "Sözümü kesme. Sen bunu sadece son yıllarda değil... lisede biliyordun."Herkes irkildi.- "Okulumuzda müdürlük yaptığın yıllarda," diye devam etti Gül, "babamın adının bu dosyada geçtiğini biliyordun. Yeşim'in babasının ölümünün üstünün örtüldüğünü biliyordun. Ve sustun."Filiz Hanım kızına baktı.- "Gül..."- "Anne, lütfen," dedi Gül. "Bunu söylemem gerekiyor."Gül Tarık'ın karşısında durdu.- "Sen susarak kimi korudun Tarık Korkmaz? Devleti mi? Kendini mi? Yoksa düzenini mi?"Tarık ayağa kalktı.- "Ben o zamanlar-"- "O zamanlar ne?" diye bağırdı Gül. "Bir çocuğun babasının katilinin kızını aynı okulda okuturken mi zorlandın? Yoksa susmanın daha kolay geldiği yerde mi kaldın?"Tarık'ın sesi sertleşti.- "Her şeyi bugünkü aklınla yargılama! O dönem bu dosya açılırsa onlarca insan-"- "Benim ablam öldü!" diye haykırdı Gül.Salon buz kesti.- "Ablamın canıyla bu dosyanın cezasını kestiler!"Filiz Hanım gözyaşlarını tutamadı.Zümrüt Hanım'ın çenesi kilitlendi.Tarık bir adım ileri attı.- "Ben seni korumaya çalıştım!"- "Kimi?" dedi Gül. "Beni mi? Yoksa gerçeği öğrenmemem daha mı rahattı?"Kara bir anda araya girdi.Gül'ün önüne geçti, sesi düşük ama kesin çıktı:- "Yeter."Tarık Kara'ya döndü.- "Bu senin meselen değil."Kara gözünü kırpmadı.- "Gül'ün canıysa, benim meselem."Gül'ün eli Kara'nın koluna değdi. Güç aldı.Yeşim de ayağa kalktı.- "Gül haklı," dedi. Sesi titriyordu ama geri adım atmadı. "Babamın ölümünü bilerek sustunuz. Hepiniz."Tarık Yeşim'e döndü.- "Yeşim, sen-"- "Ben yıllarca neyin yasını tuttuğumu bilemedim," dedi Yeşim. "Bunun hesabını sormak benim hakkım."Koray da ayağa kalktı.Babasının yanına geçti.- "Babam hata yaptı," dedi. "Ama o dönemde tek başına değildi. Günah keçisi ilan edilmesine izin vermeyeceğim."- "Kimse seni günah keçisi yapmıyor," dedi Han soğukça. "Ama suskunluk suçtur."Tarık oğluna baktı.
599🥀
Gözlerinde ilk kez bir babanın çaresizliği vardı.- "Ben," dedi kısık sesle, "herkes için yanlış olanı seçtim."Gül bir adım geri çekildi.Yorgundu.Ama artık sessiz değildi.- "O zaman," dedi, "şimdi doğru olanı yapacaksın."Zümrüt Hanım masaya eğildi.- "Bu dosya," dedi, "artık kişisel değil. Hukuki."Filiz Hanım başını kaldırdı.- "Ve annelerin meselesi."Salonun içindeki hava değişti.Bu bir kavga değildi artık.Bu, geçmişle yüzleşmenin geri dönüşsüz anıydı.Kara Gül'ün kulağına eğildi.- "Yalnız değilsin."Gül gözlerini kapadı.İlk kez... gerçekten değildi.Ve herkes biliyordu:Bu evde konuşulanlar,yarın tüm ülkenin gündemi olacaktı.Ama önce...bu odadahesap kapanacaktı.
O cümleden sonra evin içindeki sessizlik, bir nefeslik değil; yıllarca birikmiş bir suskunluktu.Zümrüt Hanım dosyalardan birini açtı. Parmakları titremiyordu. Bu titremeyi de çoktan mahkeme salonlarında bırakmıştı.- "Şimdi," dedi ağır ağır, "duygularla değil, gerçeklerle konuşacağız."Masaya doğru birkaç fotoğraf kaydırdı.Siyah beyazdı. Eskiydi.Ama yüzler... netti.Gül'ün nefesi kesildi.Babası.Bir köşede, pusunun hemen öncesine ait o tek karede... bakışı sert, omuzları gergindi. Yanında siluet hâlinde birkaç isim daha. Ama fotoğrafın ortasında duran kişi oydu.Filiz Hanım bir sandalyeye tutunmak zorunda kaldı.- "Bu... bu fotoğrafı kim sakladı?" diye fısıldadı.Zümrüt Hanım başını kaldırmadan konuştu.- "Devlet değil. İnsanlar."Tarık Korkmaz gözlerini fotoğraftan ayıramıyordu.- "Ben bunu ilk kez... okul müdürlüğü dönemimde gördüm," dedi sonunda.Sesi neredeyse duyulmuyordu.- "Dosya önüme geldiğinde... üstü çizilmişti. Ama isimler okunuyordu."Gül bir adım attı.- "Ve sustun," dedi. "Bizi her gün aynı koridorda yürütürken sustun. Yeşim'le beni aynı sıralara oturturken sustun."Tarık başını iki yana salladı.- "Eğer o dosya açılırsa-"- "Ne olurdu?" diye kesti sözünü Gül. "Ne olurdu Tarık? Ben mi yıkılırdım, yoksa senin kurduğun düzen mi?"Koray babasının önüne geçti.- "Gül yeter!" dedi. "Babam tek başına karar vermedi. O dosyayı kapatanlar hâlâ dışarıda."Yeşim Koray'a döndü.- "Ama baban sustu," dedi. "Ve benim babam toprağa girdi."Koray'ın sesi çatladı.- "Ben babamı kaybetmedim Yeşim. Sen kaybettin. Ama bu... bu hesaplaşmada onu da yakmayın."Kara araya girdi.- "Kimse kimseyi yakmıyor," dedi sertçe. "Ama kimse de korunmayacak."Han defterini kapattı.- "Karşı taraf şu an yeni bir senaryo yazıyor. Suçu tek bir ölüye yıkmak istiyorlar. Gül'ün babası üzerinden."Filiz Hanım başını kaldırdı.- "Benim eşim," dedi, sesi titrek ama gururluydu, "suçluysa bile... gerçek ortaya çıkmadan gömüldü."Gül annesine döndü.- "Anne-"Filiz Hanım kızının yüzünü iki eliyle tuttu.- "Gerçekten kaçmayacağız," dedi. "Ama seni de feda etmeyeceğiz."Zümrüt Hanım dosyayı kapattı.- "Yarın savcılığa gidiyoruz," dedi.
600🌹
"Ama önce... bu evde bir karar alınacak."Herkes ona baktı.- "Gül," dedi Zümrüt Hanım, "kamuoyuna çıkmaya devam edecek misin?"Gül tereddüt etmedi.- "Evet."- "Babana rağmen?"- "Babam yüzünden," dedi Gül.Tarık Korkmaz başını kaldırdı.- "Eğer bu süreçte," dedi, "bütün oklar bana dönerse... kaçmayacağım."Gül ona baktı.- "Bu bir fedakârlık değil," dedi. "Bu gecikmiş bir sorumluluk."Tarık bunu reddetmedi.Kara Gül'ün yanına yaklaştı.- "Yarın," dedi, "her şey daha sert olacak."Gül başını salladı.- "Bugünden daha sert bir şey yok."Yeşim elini Gül'ün eline uzattı.- "Yanındayım," dedi. "Babam için... ablan için... bizim için."Koray derin bir nefes aldı.- "Ben de," dedi kısık sesle, "gerçeğin karşısında durmayacağım."Evdeki hava değişti.Bu bir barış değildi.Ama bu... inkârın bittiği andı.Gece ilerledi.Planlar yapıldı.İsimler yazıldı.Riskler tek tek konuşuldu.Ve herkes şunu biliyordu:Yarın,sadece bir dosya açılmayacaktı.Yarın,bir neslin sustuğu yerdenbaşka bir nesil konuşacaktı.Ve bu kez...geri dönüş olmayacaktı.Gece, Gül'ün evinde ağır ağır ilerledi; saatler geçti ama kimse gerçekten uyumadı. Lambalar kısılmış, perdelerin arasından sızan sokak ışığı duvarlara kesik çizgiler bırakmıştı. Herkes aynı evdeydi ama herkes kendi içindeki başka bir odada oturuyordu.Mutfakta Filiz Hanım sessizce çay koydu. Elleri alışkanlıkla çalışıyordu; kalbi ise bu eve sığmıyordu. Tepsiyi salona getirdiğinde gözleri Tarık Korkmaz'a takıldı. Bir an durdu.- "Yıllar önce," dedi, sesi yumuşak ama derin, "sen okulda müdürken... ben kızımı sana emanet ettiğimi sanıyordum."Tarık başını kaldırmadı.- "Emaneti taşıyamadım," dedi.Bu cümle, Filiz Hanım'ın yüzünde bir çizgi daha açtı. Ama ağlamadı. O gözyaşlarını çoktan tüketmişti.Zümrüt Hanım pencerenin önünde telefonla konuşmayı bitirdi. Döndüğünde sesinde mesleki bir sertlik vardı.- "Savcılıktan geri dönüş aldım," dedi. "Yarın sabah dosya resmen genişletiliyor. Ama bu şu demek... herkesin geçmişi didiklenecek."Gül koltuğun kenarında oturuyordu. Dizlerini kendine çekmişti.- "Benimkisi zaten ortada," dedi. "Ama Yeşim... Koray..."Yeşim başını salladı.- "Benden saklanan bir geçmişim yok artık," dedi. "Varsa da öğrenirim."Koray derin bir nefes aldı. Babasının yanına bakmıyordu.- "Benim korkum," dedi, "gerçek değil. Parçalanmak."Kara, bugüne kadar suskunluğunu korumuştu.
601🥀
O an konuştu.- "Parçalanmak," dedi, "bazen yeniden inşa için şarttır."Gül başını kaldırdı, Kara'ya baktı.- "Peki ya biz?" diye sordu. "Biz ne olacağız?"Kara tereddüt etmedi.- "Biz," dedi, "yan yana kalacağız. Gerisiyle sonra yüzleşiriz."Bu cümle Gül'ün göğsünde bir yer açtı. İlk kez nefes aldı.Han masanın üzerindeki dosyaları topladı.- "Bu gece herkes burada kalacak," dedi. "Yarın sabah ilk ışıkla ayrılacağız. Tek tek değil."Tarık Korkmaz ayağa kalktı.- "Ben gitmeyeceğim," dedi. "Burada kalacağım."Zümrüt Hanım ona döndü.- "Bu bir kaçış değil Tarık," dedi. "Ama saklanmak da değil. Yarın... herkes kendi adına konuşacak."Tarık başını salladı.- "Hazırım."Gül bu kelimeyi duyunca irkildi.- "Hazır değildin," dedi. "Yıllarca."Tarık ona baktı.- "Haklısın," dedi. "Ama geç de olsa... durmak istemiyorum artık."Sessizlik yeniden çöktü.Gecenin ilerleyen saatlerinde herkes bir köşeye çekildi. Yeşim koltukta uyukladı, Koray pencere kenarında sabaha karşı dalıp gitti. Zümrüt Hanım notlar aldı. Filiz Hanım kızının saçlarını okşadı; çocukluğundaki gibi.Kara, balkona çıktı. Gül arkasından geldi.Soğuk hava yüzlerine vurdu. Şehir hâlâ uyanıktı.- "Korkuyor musun?" diye sordu Kara.Gül bir an düşündü.- "Evet," dedi. "Ama ilk kez... saklanmıyorum."Kara başını eğdi, sesi alçaldı.- "Ne olursa olsun," dedi, "bu hikâye senin suçun değil."Gül gözlerini kapadı.- "Biliyorum," dedi. "Ama bedelini yaşıyorum."Sabah yaklaşırken, telefonlar yeniden titremeye başladı. Mesajlar, aramalar, haber bildirimleri...Han balkona çıktı.- "Başladı," dedi tek kelimeyle.Gül içeri döndü. Salondaki herkese baktı. Bu evde artık sadece insanlar yoktu; kırılmış hayatlar, yarım kalmış adalet, gecikmiş yüzleşmeler vardı.Ve Gül o an şunu anladı:Bu hikâye artık sadece geçmişin hesabı değildi.Bu, kimin ayakta kalacağının hikâyesiydi.Ve sabah...hiç kimse için sıradan olmayacaktı.
602🥀
Sabah, eve gürültüyle değil; ağır bir bilinçle girdi.Gül, gözlerini açtığında salonun ortasında hâlâ dosyaların durduğunu gördü. Hiçbiri yerinden oynatılmamıştı. Sanki gece, bilerek hiçbir şeye dokunmamıştı.Telefonu titreşti.Bir mesaj.Han: Hazırlan. Basın aşağıda.Gül derin bir nefes aldı. Ayağa kalktı. Aynaya baktı. Yüzü solgundu ama bakışları netti. Kaçan biri gibi değil, yürüyen biri gibiydi.Salona çıktığında herkes ayaktaydı.Zümrüt Hanım ceketini giymişti. Avukat kimliğiyle değil; bir anne kararlılığıyla.Filiz Hanım kızının omzuna elini koydu.- "Unutma," dedi, "sen doğruyu seçtin."Tarık Korkmaz köşede duruyordu. Sessizdi. Ama bu sessizlik artık kaçış değil, kabullenişti.Koray babasının yanındaydı.- "Ne olursa olsun," dedi, "yalnız değilsin."Yeşim derin bir nefes aldı.- "Babamın adı bugün ilk kez gerçekten anılacak," dedi. "Bunun için buradayım."Kapı açıldı.Flaşlar... sorular... kalabalık...Ama bu kez Gül durmadı.Basın toplantısı kısa sürdü ama etkisi uzun olacaktı. Zümrüt Hanım konuştu; hukuki çerçeveyi çizdi. Han belgeleri sundu. Kara sessizce her şeyi izledi; bir koruma gibi değil, bir şahit gibi.Ve sonra...Gül konuştu.- "Bu hikâye," dedi, "tek bir suçlunun hikâyesi değil. Bu, susanların hikâyesi."Bir muhabir sordu:- "Babanız hakkında ne hissediyorsunuz?"Gül gözlerini kaçırmadı.- "Gerçeği bilmeden sevmiş olmanın ağırlığını," dedi. "Ama gerçeği öğrendikten sonra susmanın ağırlığını taşımayacağım."Kalabalık sessizleşti.Toplantı bittiğinde herkes aynı arabaya binmedi. Bilerek. Dağılmak gerekiyordu. Çünkü bundan sonra her adım izlenecekti.Akşamüstü, Gül ve Kara yalnız kaldı.Evin kapısı kapandığında Gül olduğu yere çöktü.- "Güçlü görünmek," dedi, "çok yorucu."Kara yanına oturdu.- "Güçlü değilsin," dedi. "Cesursun."Gül başını omzuna yasladı.- "Peki ya yarın?"Kara bir an sustu.- "Yarın," dedi, "karşı hamle gelecek."Ve gerçekten geldi.Han'ın telefonu çaldı. Sesi sertleşti.- "Tarık Korkmaz hakkında yakalama kararı çıkmış."Evde bir sessizlik daha.Filiz Hanım elini ağzına götürdü.Yeşim gözlerini kapadı.Koray başını eğdi.Gül ayağa kalktı.- "Bu kez," dedi, "kaçmayacak."Kara ona baktı.- "Yanında mısın?"- "Yanındayım," dedi Gül. "Ama saklanarak değil."Pencerenin dışında siren sesi duyuldu.Ve herkes biliyordu:Artık bu hikâyedehiç kimsegölgesinin arkasına saklanamayacaktı.Devamı...daha karanlıkdaha sertve daha geri dönülmez olacaktı.
603🥀
Gece yeniden çöktü. Ama bu kez Gül'ün evinde sessizlik, bekleyişle değil; bir fırtınanın habercisiyle doluydu.Kapı sertçe çalındı. Herkes bir an için irkildi. Kara derin bir nefes aldı ve kapıya yöneldi. Açtığında polisler ve savcı, ellerinde belgelerle duruyordu. Arkalarında küçük bir ekip, hazır bekliyordu.Zümrüt Hanım soğukkanlı bir şekilde polisleri süzdü, ardından dosyaların üzerinden bakışlarını Gül'e çevirdi.- "Her şey hazır," dedi. "Bu gece artık sadece konuşmak değil... hesap sormak zamanı."Filiz Hanım sessizce Gül'ün omzuna dokundu.- "Hazır ol, kızım," dedi. "Senin adın... ve gerçeğin yanında duracağız."Gül başını salladı. Dizlerinin bağı çözülmüş, ama kararlılığı dimdikti.- "O zaman başlayalım," dedi. "Artık kimse kaçamayacak."Tarık Korkmaz'a döndü.- "Sen," dedi, sesi keskinleşti, "bu olayları lisenin müdürü olduğun dönemden beri biliyordun. Ve sustun. Yıllardır sakladın."Tarık adım attı, sesi titredi ama gururu dimdik kaldı:- "Gül... ben-"- "Hayır," dedi Gül. "Artık bahaneler yok. Herkesin bir bedeli var. Senin bedelin sustuğun yıllar ve Yeşim'in babasının ölümü."Kara Gül'ün önüne geçti, Tarık'ın yaklaşmasına izin vermeden:- "Gül'ün yanındayım," dedi, sesi buz gibi sert. "Kimse onun adını ve haklı öfkesini bastıramaz."Yeşim de destek çıktı.- "Gül haklı," dedi. "Babamın ölümünü biliyordunuz ve sustunuz. Artık bunun hesabını vereceksiniz."Koray babasının önüne geçti, koruma içgüdüsüyle:- "Babamı savunuyorum," dedi, sesi kararlı. "Ama bu da anlamına gelmiyor ki hak edilmeyen susturulsun."Tarık'ın yüzü kızardı, elleri titredi.- "Ben... ben sizi korumaya çalışıyordum!" diye savundu.- "Kimi?" diye kesti Gül, sesi keskinleşti. "Bizi mi? Yoksa gerçeği gizleyen sistemi mi?"Filiz Hanım ayağa kalktı.- "Artık saklanacak hiçbir şey yok," dedi. "Hesaplaşma burada başlıyor."Zümrüt Hanım dosyayı açtı. Fotoğraflar, belgeler, tanık ifadeleri... Her şey masanın üzerinde serildi.- "İşte her şey," dedi. "Yıllardır saklanan gerçek. Herkes görmeli. Herkes bilmeli."Gül bir adım öne çıktı.- "Babamın adı sadece benim suçum değil. Ama bugün bu adaletin karşısında duracak," dedi. "Ve herkesin bildiği ama kimsenin söylemediği gerçek artık gün yüzüne çıkacak."Tarık Korkmaz, Filiz Hanım ve Zümrüt Hanım'ın bakışlarıyla karşı karşıya kaldı. İlk kez kaçacak bir kelimesi olmadığını anladı. Gözlerinin önünde yılların yığıldığı tüm suskunluklar açığa çıkıyordu.Kara sessizce Gül'ün yanına yaslandı:- "Her ne olursa olsun, yanında olacağım," dedi.Gül başını salladı.- "Biliyorum," dedi. "Ama artık saklanmıyoruz."Yeşim Koray'a döndü:- "Artık babamızın adı, bizim adımız, gerçek konuşacak," dedi.Koray başını salladı.- "Ve biz bunun arkasında duracağız," dedi.Gül bir derin nefes aldı.- "O zaman," dedi, "şimdi hesap zamanı."Dışarıda sirenler duyuldu. Kamera ışıkları titredi. Flaşlar patladı. Gül'ün evi bir anda bir sahneye dönmüştü. Herkesin bakışları üzerlerindeydi.Ve o an, herkes fark etti:Bu gece sadece geçmişle yüzleşmek değil, aynı zamanda geleceğin rotasını belirlemek için bir dönüm noktasıydı.Hesaplaşma başlamıştı.Ve artık geri dönüş yoktu.
604🥀
Odanın havası hâlâ ağır, sessizlik neredeyse boğulacak kadar yoğundu. Tarık'ın sözleri, Gül'ün beyninde yankılanıyor, her bir cümle kalbini sıkıştırıyordu. Ama gözlerindeki kararlılık sarsılmamıştı; aksine daha da keskinleşmişti.Gül, derin bir nefes aldı ve masanın kenarına ellerini bastı. Sesini yavaş ama demir gibi sert çıkardı:- "Yeter Tarık! Suçunu itiraf etmeye başladın ama bir suçu daha var: Gerçeği üzerime yıkmaya çalışmak. Ablamın ölümü, senin planlarının ve babamın hatalarının bir sonucu olabilir. Ama suçum değil. Bu gerçeği sana gösterme zamanı geldi."Tarık, gözleri Gül'e saplanmış şekilde bir adım attı:- "Ama sen... katır inadın yüzünden her şeyi mahvettin!"Gül, sarsılmadan karşılık verdi:- "Katır inadı mı? Hayır Tarık. Bu inat, doğruyu savunmaktı. Sen yıllardır suçlarını, babamın sırlarını, hatta ablamın yaşam hakkını bile ihmal ederek korudun. Eğer buraya bir suçlu arıyorsan... bak aynaya."Filiz Hanım, kızının sözlerinde hem gurur hem korku görüyordu. Yanına yaklaşıp elini tuttu:- "Biliyorum kızım... Ama güçlü dur. Sadece kendine inan."Yeşim'in gözyaşları sessizce süzülürken, gözleri Tarık'ta kilitlenmişti.- "Yeter artık," dedi, sesi titrek ama keskin.- "Babanın, senin ve yıllardır suskun kalan herkesin hesabı burada sorulacak. Ama Gül, suçlu değil. Gerçek suçlu adalet karşısına çıkacak."Tarık'ın omuzları çökmeye başladı, yüzündeki gurur birden çatlamıştı. Sanki yılların yükü onu bir anda yere sermişti. Ama hâlâ son bir darbeyi savurmak istiyordu:- "Senin yüzünden... senin inadın yüzünden... her şey yıkıldı. Ablan... onun canı..."Gül, Tarık'a bir adım attı, bakışları buz gibi keskin:- "Ablamın canını çalan senin suskunluğun, babamın sırları ve senin planların. Ben değilim! Bugün burada, herkes kendi suçunu itiraf edecek. Ama benim suçum yok!"O anda polisler adım attı, savcılar belgeleri masanın üzerine bıraktı. Zümrüt Hanım sert bir sesle:- "Tarık Korkmaz, burada ve şimdi itiraf ediyorsun. Ama bu, suçtan kurtulamayacağın anlamına gelmiyor."Tarık çaresiz bir şekilde ellerini kaldırdı.- "Tamam... tamam itiraf ediyorum. Plan başarısız oldu... Borç kapatılamadı... Ablan... hepsi... ama Gül suçlu değil..."Gül derin bir nefes aldı, gözlerindeki ateş odadaki herkesin içine işliyordu.- "Artık sustuklarınızın bedelini ödeyeceksiniz. Bugün, kimse masum çıkamayacak. Ama ben... ben doğru olanı yaptım. Ve bundan sonra sadece adalet konuşacak."Kara, sessizce Gül'ün yanında durdu.- "Ne olursa olsun, bugün senin günü. Yanındayım."Gül başını salladı, gözleri parlıyordu:- "Teşekkürler Kara... Ama artık ayakta durmak yetmez. Bu gece herkesin hesabı sorulacak. Ve kimse kaçamayacak."Kapı tekrar açıldı; polisler Tarık'ı alırken flaşlar odanın köşelerine çarptı. Siren sesleri yükseldi. Gül, derin bir nefes aldı ve bir adım ileri çıktı:- "Artık geçmiş konuşuyor. Ve gelecek... bundan sonra sadece hak edenlerin olacak."O anda, odadaki tüm sessizlik birden kırıldı. Tarihin en karanlık sırları, en ağır suçlar ve en derin ihanetler, Gül'ün kararlılığıyla yüzleşiyordu.
605🥀
Polisler Tarık'ı götürürken, Gül derin bir nefes aldı. Salonun ağır havası birden hafiflemeye başlamıştı; yıllardır bastırdığı öfke, acı ve hüzün, nihayet gün yüzüne çıkmıştı. Kara, sessizce Gül'ün yanında durdu, gözleri hâlâ Tarık'ın gidişini takip ediyordu.- "Artık bitti," dedi Kara, sesi yumuşak ama kararlı.Gül başını salladı, gözlerinde hem yorgunluk hem de bir zafer parıltısı vardı.- "Hayır Kara... henüz bitmedi. Bu sadece başlangıç. Ama şimdi... biraz nefes alabiliriz."Filiz Hanım, kızının yanına gelerek omzuna dokundu.- "Gördün mü kızım? Doğruyu seçtin. Ve haklıydın."Yeşim, hâlâ gözyaşlarını silerken, derin bir nefes aldı:- "Babamın ölümünü örtbas eden herkesin yüzüne bakmak... inanılmaz bir yükten kurtulmak gibi."Gül, masadaki belgeleri toplarken, Kara sessizce odanın köşesine çekildi.- "Bütün bu karmaşa, yıllarımızı mahvetti," dedi Kara, sessizce.- "Ama sen... sen dimdik durdun Gül. Bu gece, tarihin sana borcu vardı."Gül, masadaki belgeleri bir kutuya yerleştirirken, gözlerini Yeşim'e çevirdi:- "Artık sadece adaletin sesi konuşacak. Ve kimse, kimse artık kaçamayacak."Yeşim başını salladı, gözleri parlıyordu:- "Biliyorum. Ve senin yanındayım. Artık susmayacağız."Filiz Hanım, kızlarının yanına oturdu. Ellerini birbirine kenetledi.- "Bugün her şey açığa çıktı. Ama siz dimdik durdunuz. Gurur duyuyorum."Gül, derin bir nefes aldı ve Kara'ya baktı.- "Kara, senin desteğin olmasa, belki de bu geceyi bu kadar güçlü karşılayamazdım."Kara, sessizce gülümsedi:- "Yanındayım Gül. Her zaman."Dışarıda siren sesleri hâlâ devam ediyordu, ama Gül'ün içi artık huzur doluydu. Geçmişin karanlık sırları gün yüzüne çıkmış, ihanetler ifşa edilmişti. Artık yeni bir sayfa açılabilirdi; herkes kendi vicdanıyla baş başa kalacak, ve Gül... Gül artık korkmuyordu.Gözlerini pencereden dışarıya çevirdi. Şehrin ışıkları, flaşların ve sirenlerin arasında parıldıyordu. Bu gece, sadece bir hesaplaşma değil; aynı zamanda yeni bir başlangıçtı.Filiz Hanım, kızının omzuna dokundu:- "Unutma kızım... gerçek her zaman kazanır. Ve sen, doğruyu seçtin."Gül başını hafifçe salladı. İçinde bir sakinlik vardı; bir zamanlar kaybettiği kontrol, şimdi yeniden eline geçmişti. Kara'nın ve Yeşim'in yanında, artık yalnız olmadığını biliyordu.- "Bugün her şey ortaya çıktı," dedi Gül, sesi kararlı.- "Ama bundan sonra... sadece adaletin sesi konuşacak. Ve biz, dimdik ayakta duracağız."O an, odada bir sessizlik çöktü. Herkesin gözlerinde yorgun ama kararlı bir ifade vardı. Bu gece, geçmişin en karanlık sırlarıyla yüzleşilmişti. Ve artık hiçbir sır, kimseyi susturamayacaktı.
606🥀
Polisin Tarık'ı alıp gitmesinin ardından Gül, salonun ortasında durdu. Masadaki belgeler artık bir ağırlık değil, geçmişin izlerini taşıyan bir hatıra gibiydi. Kara ve Yeşim yanına yaklaştı; sessizlik, yorgun ama kararlı bir sessizlikti.Yeşim ilk sözü aldı:- "Artık susturulmayacağız. Babamın ölümünü gizleyen herkes, bedelini ödedi... veya ödeyecek."Gül başını salladı. İçinde bir dinginlik ve aynı zamanda yeni bir enerji vardı:- "Evet... ama bu sadece başlangıç. Geçmişle yüzleştik. Şimdi geleceği inşa etme zamanı. Artık geri dönüş yok."Kara, salonun köşesinde sessizce beklerken konuştu:- "Şimdi plan yapmalıyız. Tarık gitti ama bu olay, başka kapıları da açabilir. Babanın borçlandığı tefeci, hala tehdit olabilir. Biz hazır olmalıyız."Gül masadaki belgeleri toplarken kararlı bir sesle yanıt verdi:- "Her şeyi planlayacağız. Sır saklanacak bir şey yok artık. Ne olursa olsun, bu sefer biz kontrolü elimize alacağız. Artık kimse bizi manipüle edemeyecek."Filiz Hanım, kızının yanına oturdu ve omzuna dokundu:- "Biliyorum kızım... Bu gece senin gecen. Ama unutma, güçlü olmak kadar dikkatli olmak da önemli."Gül başını salladı:- "Biliyorum anne. Ama artık korkmuyorum. Bu gece bana çok şey öğretti. En önemlisi... güvenebileceğim insanları seçmek."Yeşim, Gül'ün gözlerine bakarak hafifçe gülümsedi:- "Ve biz yanındayız. Artık birlikte hareket edeceğiz. Bu geceyi unutmayacağız; ama geçmişin ağırlığını taşımayacağız."Kara, derin bir nefes aldı:- "Her adımı dikkatli atacağız. Tarık gitti ama oyun henüz bitmedi. Onu yok sayamayız, ama önümüzdeki hamleleri de kontrol altına alabiliriz."Gül masadaki belgeleri kutuya koyarken, gözleri bir an dışarıya kaydı. Şehrin ışıkları, geceyi aydınlatıyor, ama aynı zamanda yeni bir karanlıkla gölgeleniyordu. Bu gece, geçmişin en karanlık sırları ortaya çıkmıştı; ama artık Gül ve dostları kendi geleceğini yazmaya hazırdı.Gül, sessizce bir adım öne çıktı:- "Bu gece öğrendik ki, susmak her zaman çözüm değildir. Artık kendi yolumuzu çizeceğiz. Ve bu yolda, hiçbir sır bizi esir edemeyecek."Yeşim ve Kara başlarını salladı. Üçü birlikte, masanın etrafında birleşmiş bir güç gibi duruyordu. Dışarıda siren sesleri hâlâ uzaktan geliyordu; ama içeride, bir zafer sessizliği vardı.Gül, derin bir nefes aldı ve masadaki kutuyu sıkıca tuttu:- "Geçmiş kapandı. Bundan sonra sadece adaletin sesi konuşacak. Ve biz, dimdik ayakta olacağız."O an, üçü de biliyordu: bu gece sadece geçmişin hesaplaşması değildi. Aynı zamanda, yeni ve belki de çok daha tehlikeli bir yolun başlangıcıydı.
607🥀
Gül, kutuyu masanın üzerine koyarken gözleri bir an belgelerden dışarıya kaydı. Şehrin ışıkları, geceyi aydınlatıyor, ama karanlık gölgeler de sokakları sarmıştı. İçinde bir dinginlik vardı; yılların yükü azalmıştı. Ama yeni bir farkındalık, kalbinin derinliklerinde filizleniyordu: bu gece sadece geçmişin değil, geleceğin de kapısını aralamıştı.Kara sessizce yanına yaklaştı.- "Gül... Tarık gitti. Ama unutma, bu iş burada bitmedi. Babasının sakladığı sırlar, tefeci... hepsi hâlâ tehdit oluşturuyor. Dikkatli olmalıyız."Gül kutuyu kucaklayarak başını salladı:- "Biliyorum Kara. Ve artık tek başıma değilim. Bu gece bana çok şey öğretti: Doğruyu savunmak korkusuz olmayı gerektirir. Ama planlı olmak da şart."Yeşim, Gül'ün yanına oturdu ve gözlerini kararlı bir şekilde ona çevirdi:- "Artık birlikteyiz. Geçmişin gölgesini geride bırakabiliriz. Ama harekete geçmek için plan yapmalıyız."Gül, masadaki belgeleri dikkatle incelemeye başladı. Her satır, her not bir ipucu, bir sonraki hamle için bir yön gösteriyordu.- "Babanın borcu... Tefeci hâlâ oyunda. Bu planı dikkatli kurgulamalıyız. Hedefimiz sadece hesaplaşmak değil, bir daha kimsenin zarar görmemesi."Kara dudaklarını sıkıp düşünceli bir şekilde başını salladı:- "Tefeci ve Tarık'ın ardında bıraktığı bağlantılar... hepsini araştıracağız. Önce bilgi toplayacağız. Hiçbir adımımız tesadüfe kalmayacak."Filiz Hanım ise kızlarının yanında otururken derin bir nefes aldı:- "Bu geceyi atlattınız, ama gerçek mücadele şimdi başlıyor. Her adımı birlikte atmalısınız. Birbirinize güvenmek, en büyük silahınız olacak."Gül kutuyu sıkıca tuttu. Gözleri parlıyordu; geçmişin yükü omuzlarından alınmış, yerine yeni bir sorumluluk gelmişti.- "Bu kutuda sadece belgeler yok," dedi Gül, sesi kararlı.- "Burada yılların sessizliğini, ihanetleri ve gerçeği sakladık. Artık bunları kullanarak, geleceğimizi koruyacağız."Yeşim hafifçe gülümsedi:- "Ve bir daha kimse, kimseyi susturamayacak."Kara, Gül ve Yeşim'e bakarken kararlı bir şekilde:- "Şimdi harekete geçme zamanı. Bilgi toplayacağız, düşmanlarımızın hamlelerini öğreneceğiz ve onları etkisiz hâle getireceğiz. Bu gece, sadece başlangıç. Bundan sonra bizim oyunumuz başlayacak."Gül, derin bir nefes aldı ve kutuyu yanına çekti.- "Evet... Geçmişle hesaplaştık. Ama şimdi geleceği yazma zamanı. Bu sefer kimse bizim yolumuzu kesemeyecek."Üçü, masanın etrafında sessizce birbirine baktı. Dışarıda siren sesleri hâlâ yankılanıyordu; ama içeride, sessiz ama kararlı bir güç oluşmuştu. Bu gece, sadece bir hesaplaşma değil, yeni bir dönemin başlangıcıydı.
608🥀
Gül, Kara ve Yeşim, salonun sessizliğinde kısa bir toplantı yaptılar. Dışarıdaki sirenler hâlâ yankılanıyordu ama içerideki sessizlik, kararlı bir stratejinin başlangıcını işaret ediyordu.- "İlk hedefimiz tefeci," dedi Gül, sesinde sert bir kararlılık vardı.- "Babamın borcunu nasıl kapattığını, hangi yollarla manipülasyon yaptığını ve Tarık'ın bu işin neresinde olduğunu tam olarak anlamalıyız. Ama dikkatli olacağız. Bu adam... sıradan biri değil."Kara, masadaki belgeleri dikkatle inceledi:- "Yeraltı ağı güçlü. İnsan kaçakçılığı, borç tahsilatı, hatta siyasetçilerle bağlantıları var. Bir yanlış adım, hem bizim hem ailemizin hayatını tehlikeye atar."Yeşim, kutunun içindekileri tek tek açtı:- "Ama belgelerde küçük ipuçları var. Paraların hareketi, tarihleri, bazı isimler... Bunlar bizi bir noktaya götürebilir. Eğer doğru analiz edersek, tefecinin güvenlik boşluklarını bulabiliriz."Gül kutuyu kucakladı ve başını salladı:- "O zaman görevlerimizi netleştirelim. Kara, sen tefecinin güvenlik ve operasyon bağlantılarını incele. Ben belgeleri ve geçmiş yazışmaları analiz edeceğim. Yeşim, sen sahada bilgi toplama ve gözlem işini yapacaksın."Yeşim başını salladı:- "Tamam. Ama dikkatli olmalıyız. Bu adamın adamları her yerde. Tek bir hata... geri dönüşü olmayan bir tehlike demek."Gül derin bir nefes aldı:- "Hiçbir şey tesadüfe bırakılmayacak. Bu sefer biz hamle yapacağız, onlar değil."O anda telefonları titredi. Kara telefonu aldı ve yüzü bir anda ciddileşti.- "Bir mesaj var," dedi.Gül telefonu aldı ve ekrana baktı. Mesaj kısa ve tehditkârdı:"Bizi meşgul etmeye kalkmayın. Her hamleniz geri dönecek. Bir adım daha atarsanız... kaybedersiniz."Yeşim dudaklarını ısırdı:- "Demek ki işler sandığımızdan daha tehlikeli. Tefeci sadece bir isim değil, bizi izliyor. Ve belki de içeride bir ihanet var."Gül, telefon ekranına sert bir bakış attı.- "İçeride bir hain olabilir, ama bu geceyi kullanacağız. İlk hamleyi biz yapacağız ve onları şaşırtacağız. Hiçbir tehdit, bizim kararlılığımızı kıramaz."Kara, belgeleri masaya sererken bir plan kurdu:- "İlk adım sahada gözetleme. Tefeci'nin yeraltı ağına sızmadan önce, kimlerle iletişimde olduğunu ve zayıf noktalarını belirlemeliyiz. Eğer doğru hamleyi yaparsak, onları kendi oyunlarında yakalayabiliriz."Gül başını salladı:- "O zaman gece başlıyor. Hem gözlem hem bilgi toplama... ve belki de içerideki ihaneti ortaya çıkarma. Bu kez oyunu biz kuracağız. Ve bu oyunda kaybeden olmayacak."Üçü, masanın etrafında sessizce birbirine baktı. Gözlerinde korku yoktu; sadece kararlılık ve planlamanın getirdiği yoğun bir odak vardı. Dışarıda şehrin ışıkları titriyordu ama içeride, yeni bir savaşın kıvılcımı çoktan ateşlenmişti.
609🥀
Gece, şehrin karanlık sokaklarını sessiz bir gerginlikle sararken, Gül, Kara ve Yeşim sessizce araçlarına bindiler. Masadaki belgeler ve dosyalar kutuda güvenle yerini almıştı; artık tek hedef sahadaydı: tefecinin yeraltı ağı ve arkasındaki tehditler.Gül direksiyonda otururken, gözleri yolda, aklı planların içinde dolaşıyordu:- "Bu gece, sadece gözetleme değil," dedi, sesi kararlı.- "İlk hamleyi biz yapacağız. Onları kendi oyunlarında yakalayacağız."Kara arka koltukta belgeleri açtı ve ekrana notlar düşüyordu:- "Tefeci, üç ayrı bağlantı üzerinden kontrol sağlıyor. Operasyonları, borçluları, ödeme takiplerini ve gözetleme sistemini sıkı tutuyor. Eğer yanlış bir adım atarsak... fark etmeden kendimizi açığa çıkarabiliriz."Yeşim direksiyona arkadan bakarak ekledi:- "Ama burada bir fırsat var. Güvenlik kameralarının bazıları bakım bahanesiyle kapatılıyor. Bu süreyi kullanabiliriz. Ama dikkatli olmalıyız. Her adım, bizi hem yaklaştıracak hem de riske sokacak."Gül başını salladı, gözleri kararlı:- "O zaman rolümüzü netleştirelim. Kara, izleme ve bilgi analizi senin. Yeşim, sahada gözlem ve iletişim senin. Ben de içeri girip tefecinin güvenlik zayıflıklarını test edeceğim. Sakin olacağız, hızlı hareket edeceğiz."Araçlar, şehrin karanlık sokaklarında sessizce ilerlerken, Gül'ün aklında bir tek düşünce vardı: her hareketlerinin birbiriyle kusursuz uyumlu olması gerekiyordu. Herkesin hayatı bu planın başarıyla sonuçlanmasına bağlıydı.İlk gözetleme noktalarına geldiklerinde, Yeşim bir dürbünle tefecinin binasına göz attı.- "İşte burası. İki güvenlik görevlisi kapıda, içeride hareketli kameralar... Ama fark ettiğim bir şey var. Sağ köşede bir kamera arızalı. Bu bizim giriş fırsatımız."Kara, tabletteki belgeleri işaret ederek planı onayladı:- "Mükemmel. Bu arızalı kamera sayesinde içeri girebiliriz. Ama unutmayın, içeride bizi bekleyen bir ihanet olabilir. Tefeci, sadece dış tehditlere karşı değil, içerideki hainlere karşı da önlem alıyor."Gül derin bir nefes aldı ve arabadan indi. Gözleri keskin, adımları kararlıydı.- "O zaman başlıyoruz," dedi.- "Bu gece, sadece gözetleme değil. İçerideki ihaneti ortaya çıkaracak ve tefeciyi kendi oyununda yakalayacağız. Kimse kaçamayacak."Yeşim ve Kara sessizce başlarını salladılar, birbirlerine baktılar. Sessiz ama güçlü bir anlaşmaydı bu: birlikte hareket edecek, planları kusursuz uygulayacak ve asla geri adım atmayacaklardı.Gül binaya yaklaşırken kalbindeki heyecan ve adrenalin karışımı onu keskinleştirmişti. İçeriye ilk adımını attığında, karanlık ve sessizlik neredeyse boğucu bir hâl almıştı. Ama Gül, korkusuzca ilerliyordu; artık geçmişin zincirleri yoktu, yerine yalnızca kararlılık ve zekâ vardı.Ve o anda, binanın en üst katında, gözetleme odasında bir gölge belirdi. Gül'ün planlarını sabote etmeye çalışan o kişi... içerideydi. Gecenin gerçek tehlikesi, işte şimdi başlamıştı.
610🌹
Gül, sessiz adımlarla binanın karanlık koridorunda ilerlerken, kalbindeki her atış planın temposuna uyar gibiydi. Kara ve Yeşim arkasında sessizce takip ediyordu; nefeslerini kontrol altında tutuyor, gölgeler arasında kaybolmuş gibiydiler.İlk hedef, gözetleme odasının zayıf noktalarını tespit etmekti. Yeşim dürbünüyle pencereden bakarken fısıldadı:- "Gözlem odasındaki gözcüleri saydım. İki kişi içeride, bir kamera arızalı. Bu bizim giriş fırsatımız. Ama dikkat... içeride bir gölge var, hareketi fark ettim."Gül başını salladı, gözleri keskinleşti:- "O zaman plan A'ya geçiyoruz. Hızlı ve sessiz olacağız. Kimse fark etmeyecek."Kara, tabletteki haritaları ve güvenlik şemalarını inceleyerek ekledi:- "İçeride bir ihanet olabilir. Gölgelerden biri, tefecinin adamı değil. Bizi bekliyor olabilir. Dikkatli adım atacağız; sessizlik hayatımızı kurtaracak."Üçü de gölgeye doğru ilerledi. Koridorlar karanlıktı; her tıkırtı kalplerinin çarpıntısını artırıyordu. Gül kapıya yaklaştı, hafifçe kapıyı itip içeri sızdı. Gözetleme odasında ışıklar loştu, monitörlerde hareketli görüntüler dönüyordu. Tam o anda, karşı köşede bir siluet belirdi: içerideki ihanet!- "Beni bekliyordunuz, değil mi?" dedi gölge, sesi soğuk ve alaycı.Gül hızla eğildi, gölgeler arasında saklanarak yanındaki küçük cihazla gözetleme sistemini geçici olarak devre dışı bıraktı. Kamera ekranları karardı, odadaki kişi ani bir hareketle silahını çekti.- "Gül! Dikkat!" diye fısıldadı Kara, gölgeye doğru koşarken.İçeride bir anda kaos başladı. Gölgeler, bilgisayar masası, ekranlar... her şey birer tuzak gibi hareket ediyordu. Yeşim sessizce kenardan cihazla sistemi hacklemeye çalıştı; ekranlarda kırmızı uyarılar yanıp sönüyordu.Gül, gölgeyi kısıtlı ışıkta gözlemledi. Burası artık sadece bir gözetleme odası değil, tefecinin ve içerideki hainin oyun alanı olmuştu.- "Bunu bitireceğiz," dedi Gül, nefesini kontrol ederek.- "Kimse bizim planımızı bozamaz. Ne tefeci ne de içerideki hain... bu gece zafer bizim olacak."Gölge adım attı, silahını doğrulttu. Kara hızla atıldı, gölgeyi savuşturdu ve Gül güvenli bir mesafeye çekildi. Yeşim son hamleyi yaptı; cihaz sistemleri tamamen kilitledi ve ekranlar karardı. Gölgede kalan kişi, hamle yapamadan etkisiz hâle geldi.Gül derin bir nefes aldı, gözlerinde hem adrenalin hem de kararlılık parlıyordu:- "İlk engeli aştık. Ama daha yolun başındayız. Bu gece, hem tefeciyi hem de ihaneti ortaya çıkaracağız. Kimse kaçamayacak."Kara ve Yeşim başlarını salladı. O an üçü de biliyordu: bu sadece bir başlangıçtı. İçerideki tehlike büyüktü, ama bir arada oldukları sürece, artık hiç kimse onları şaşırtamayacaktı.Dışarıda gece hâlâ karanlıktı; ama içeride, bir zafer kıvılcımı parlamıştı. Bu gece, yalnızca bir gözetleme değil, tarihin en cesur hamlelerinden birinin başlangıcı olmuştu.
611🥀
Gül, Kara ve Yeşim, gözetleme odasındaki ilk engeli atlattıktan sonra nefeslerini topladılar. Gözleri hâlâ ekrandaki kırmızı uyarılarda, kalpleri ise yükselen adrenalinle çarpıyordu. Ama artık duracak zaman yoktu; tefecinin merkezine sızmak, tüm planın kilit noktasıydı.Yeşim, sessizce konuştu:- "Bir sonraki hedef binanın alt katı. Orada ödeme kayıtları, borçluların listesi ve tefecinin tüm finansal ağı var. Ama dikkat... içeride bizi bekleyen daha büyük bir tehlike olabilir."Kara, sessizce başını salladı:- "Biliyorum. Ama şimdi elimizdeki belgelerle hamlemizi yapabiliriz. İçerideki ihanet, tüm bu ağı yöneten kişiyle bağlantılı. Önce onu bulmamız gerekiyor."Gül kutuyu kucakladı ve derin bir nefes aldı:- "Tamam... sessiz adımlarla, dikkatlice hareket edeceğiz. Bu gece, hem tefeciyi hem de içerideki hainleri ortaya çıkaracağız. Ve kimse... hiçbirimiz geri adım atmayacağız."Üçü, karanlık koridorlardan ilerledi. Alt katın kapısına geldiklerinde, Gül sessizce kapıyı açtı ve içeri sızdı. Ortam karanlık, ama güvenlik kameralarının çoğu devre dışıydı. İçeride sayısız masa, dosya ve bilgisayar ekranı vardı; bu, tefecinin beyni, tüm operasyonlarının merkeziydi.Tam o anda, odanın köşesinden bir gölge fırladı. Siluet, daha önce gözetleme odasında fark ettikleri hain kişiydi. Gül anında eğildi, arkaya çekildi. Kara hızla hareket etti ve gölgeyi etkisiz hâle getirdi.- "Hedefimiz, merkez sistemi!" diye fısıldadı Yeşim, cihazla ekranları hacklemeye çalışırken.- "Bunu yapmazsak, tefecinin tüm ağı aktif kalacak. Bir yanlış hamle... her şeyimizi kaybedebiliriz."Gül hızlı adımlarla masalara doğru ilerledi ve kutudaki belgeleri kullanarak bir plan geliştirdi. Ekranları geçici olarak devre dışı bıraktı, içerideki güvenlik önlemlerini etkisiz hâle getirdi. Gölgede kalan hain, artık hareket edemiyordu; Kara ve Yeşim güvenliği sağlamıştı.Tam o anda, alt katta gizli bir geçit açıldı ve içeriden bir grup adam hızla odaya girdi. Tefeci'nin adamları, planlarını fark etmişti. Gül sessizce bağırdı:- "Hazır olun! Bu gece kimse kaçamayacak!"Kara ve Yeşim hemen pozisyon aldı. İçeride kısa ama yoğun bir çatışma yaşandı. Silah sesleri, metalin çarpışı, adrenalin ve korku... her şey bir kaos içinde birleşiyordu. Ama Gül, her hamleyi hesaplayarak ilerliyordu; zekâsı ve soğukkanlılığı sayesinde içerideki en kritik noktaya ulaştı: tefecinin ana kontrol odasına.Tefeci, merkezi bilgisayar ekranlarının arkasında duruyordu. Gözleri Gül'e dikilmiş, şaşkın ve öfke doluydu:- "Sen... nasıl?" dedi, sesi titrek ama tehditkârdı.- "Bu işin bitmediğini düşündün mü? Yanılıyorsun. Bu gece, hem sen hem de hainler ortaya çıkacak!"Gül gözlerini kararlı bir şekilde ona dikti:- "Artık geçmişin zincirleri yok. Bu gece, adalet bizim olacak. Kimse kaçamayacak, hiç kimse."Tefeci geri adım attı, ama Gül'ün yanında Kara ve Yeşim hazır bekliyordu. Artık bu, sadece bir çatışma değil; tefecinin tüm karanlık ağının çöküşünün başlangıcıydı.
612🥀
Gülüm, işte sahneyi istediğin şekilde, roman dilinde ve heyecanı dorukta tutacak biçimde yeniden kurguladım:Alt kattaki kontrol odasında gerilim doruktaydı. Tefeci, ekranların arkasında donakalmış, gözleri Gül'ün kararlılığına kilitlenmişti. Kara ve Yeşim, içerideki tüm çıkışları kapatmış, adamların hareketlerini kontrol ediyordu. Artık kaçacak bir yer yoktu.Gül bir adım ileri çıktı, kutuyu masaya koydu ve sessiz ama keskin bir sesle konuştu:- "Bitti. Artık saklanacak hiçbir şey yok. Tefeci, ihanetin ve suçların hepsi gün yüzüne çıkacak."Tefeci alaycı bir gülümseme takındı ama gözlerindeki korku saklanamıyordu:- "Sen... nasıl?"O anda odanın köşesinden bir gölge adım attı. Gözleri tanıdık, ama yüzü karanlık ve tehditkârdı. Kara bir anda kitlendi; nefesi kesildi. Gözü önünde duran kişi... babası, Civan Komutandı.- "Baba... sen..." diye kelimeleri boğazında düğümlendi Kara.- "Sen buradasın... nasıl...?"Civan Komutan, sakin ama soğuk bir sesle konuştu:- "Her şeyi planladım, Kara. Tarık'ı, tefeciyi, bu tüm ağı... Hepsi benim yönlendirmemle hareket etti. Seni ve Gül'ü korumak için değil, işleri kontrol altında tutmak için."Kara gözlerine inanamadı, yüreği buz kesti. Babasının yıllardır bildiği sırların arkasındaki beyin, işte şimdi gözlerinin önündeydi.- "Baba... sen... bütün bunları... planladın mı? Tefeciyle, Tarık'la... her şeyi?"Civan, ağır adımlarla odanın ortasına geldi.- "Evet, Kara. Her hamleyi ben yaptım. Tefeci sadece bir araçtı. Senin hayatın, planımın bir parçasıydı. Her şeyi kontrol etmek zorundaydım. Ama bir şeyleri hesaba katamadım..."Kara ellerini yumruk yaptı, gözleri öfke ve ihanete karıştı:- "Nasıl yaparsın bunu bana, baba? Bana güvenilmeyecek bir dünyayı mı hazırladın? Her şeyi... her şeyi sen... sen planladın mı?"Gül, kutuyu sıkıca tutarak araya girdi:- "Kara... sakin ol! Ama artık bu gece herkes gerçeği görüyor. Kimse saklanamayacak, hiçbir ihanet gizli kalmayacak."Yeşim cihazla sistemi tamamen kilitlerken ekledi:- "Ve bu gece, tüm oyunlar sona erecek. İçerideki hain kim olursa olsun, artık etkisiz hâle gelecek."Civan Komutan gözlerini Kara'ya dikti, sesinde bir acı ve gurur karışımı vardı:- " Aslan'ım... seni korumak için değil, kontrol etmek için yaptım. Sen benim oğlumsun... Sen, Aslan Kara'sın... Ama şimdi... gördüğün gibi işler kontrolden çıktı. Gerçek ortaya çıkacak. Senin için... zor olacak. Ama öğrenmen gereken şey bu: güvenmek, bazen en büyük ihanetin başlangıcıdır."Kara, başını ellerinin arasına aldı, kalbi sarsılmış, dünyası başına yıkılmış gibiydi. Babasının planladığı her şey, onun hayatındaki tüm dengeleri altüst etmişti. Gözleri dolu, sesi titrek:- "Baba... bunu nasıl yaparsın? Beni... bizi... bu kadar manipüle edersin?"Gül yanına yaklaşıp ellerini tuttu:- "Kara... birlikteyiz. Artık hiç kimse bizi şaşırtamaz. Babanın planı ne olursa olsun, biz kendi yolumuzu çizeceğiz."Tefeci çaresiz bir şekilde geri adım attı. Civan Komutan, tüm ağı planlamış ama kendi planı kendi elinden kaymıştı. Kara, hayatının en büyük şokunu yaşarken, Gül ve Yeşim onu sıkıca destekledi.Gül gözlerini pencereden şehre çevirdi, kutuyu sıkıca tuttu:- "Geçmişin zincirleri kırıldı. Bu gece hem ihanet hem de karanlık sırlar ortaya çıktı. Ama artık korku yok. Artık sadece adalet var."Ve o an, içeride sessizlik hakim oldu; ama Kara biliyordu ki, babasının ihanetinin ortaya çıkması, hem acı hem de güç getirecek, bir yandan da ekip olarak daha da kenetlenmelerini sağlayacaktı.
613🥀
Gece, kontrol odasında gerilim doruktaydı. Civan Komutan'ın yıllardır ördüğü ağ, Kara'nın gözleri önünde yıkılmıştı; tefecinin adamları şaşkın, Tarık etkisiz hâle getirilmiş, içerideki hain ortaya çıkmıştı. Ama bu zaferin sessizliği, kısa sürecekti.Gül, kutuyu sıkıca tuttu ve Civan'a dikildi:- "Bitti, baba. Artık kimseyi manipüle edemeyeceksin. Planın çöktü."Civan soğuk bir gülümseme takındı, ama gözlerindeki üstünlük kaybolmuştu:- "Görüyorsunuz... her şey bir planın parçasıydı. Ama demek ki, siz... kendi yolunuzu çizeceksiniz. Bu gece... bu dengeyi değiştirecek."Kara hâlâ şoktaydı, babasının yıllarca her hamleyi kontrol ettiğini düşünmek yüreğini sızlatıyordu. Gül yanına geldi, omzuna dokundu:- "Kara... artık korkacak bir şey yok. Birlikteyiz, ve hiçbir plan bizi yolumuzdan alıkoyamaz."Yeşim, odadaki cihazları kontrol ederek ekledi:- "Sistemler tamamen devre dışı. Tefeci'nin ağları çöküyor. İçerideki hainler etkisiz hâle getirildi. Ama... bir şey fark ettim."Gül, gözlerini Yeşim'e çevirdi:- "Ne fark ettin?"Yeşim derin bir nefes aldı:- "Tefeci'nin ve Civan'ın tüm planlarını ortaya çıkaracak belgeler burada... ama bazı hareketler, hâlâ birileri tarafından izleniyor. Bu demek oluyor ki, içeride başka bir tehdit var. Ve bu, planımızın en büyük sınavı olacak."Kara gözlerini kısarak sessizce fısıldadı:- "Yeni bir tehdit... bu gece daha bitmedi demek. Ama biliyorum ki, artık yalnız değilim. Gül ve Yeşim yanımda."Gül, kutuyu kucaklayarak pencereye yürüdü. Şehrin ışıkları gecenin karanlığında titriyordu; ama artık korku yoktu. Artık sadece kararlılık ve adalet vardı.- "Geçmişle hesaplaştık," dedi Gül, sesi odada yankılanırken.- "Ama geleceği korumak, bu gece başladığımızdan daha önemli olacak. Her tehdit, her hain, eninde sonunda ortaya çıkacak. Ve biz hazırız."Civan Komutan, ağır adımlarla geri çekildi, artık oyunun kontrolü onun elinde değildi. Tefeci, adamlarıyla birlikte etkisiz hâle gelmişti. Ama Yeşim'in fark ettiği gizemli iz, ekip için yeni bir mücadele kapısını aralıyordu.Kara, derin bir nefes aldı ve gözlerini Gül'e çevirdi:- "Her şeye rağmen, birlikteyiz. Bu gece, sadece bir hesaplaşma değil... aynı zamanda geleceğimizin başlangıcı."Gül başını salladı, gözlerinde kararlılık ve hafif bir gülümseme vardı:- "Evet Kara... ve bu kez oyunu biz kuracağız. Kimse, hiç kimse... bizi durduramayacak."Ve o anda, üçü de biliyordu ki, gece bitmişti ama gerçek savaş, çok daha büyük ve karanlık bir tehditle yeni başlıyordu.
614🥀
Gülüm, işte yeni tehdidin ilk ipuçları ve ekibin karşı hamleleriyle devam eden sahne, roman dilinde:Gece hâlâ karanlıktı, ama içeride sessizlik artık gergin bir beklentiye dönüşmüştü. Tefeci ve Civan Komutan etkisiz hâle gelmiş, odadaki hava zaferin rahatlığından çok, yeni bir alarmın tetiklenmesiyle dolmuştu. Yeşim, kutuyu karıştırırken birden durdu; ekranda beliren küçük bir uyarı, dikkatlerini çekmişti:- "Gül... bak," dedi, parmağıyla ekrandaki kırmızı ışığı göstererek.- "Sistemler devre dışı bırakıldı ama buradan hâlâ bir sinyal geliyor. Bu... içeride başka bir hareket olduğunu gösteriyor. Ve bu sinyal... tefeci veya Civan'dan gelmiyor."Gül, ekrana yaklaştı, gözleri titremeden sinyali izliyordu:- "Kim... kim olabilir?"Kara sessizce yanına yaklaştı, sesi titrek ama keskin:- "Bilmiyorum... ama tanıdığımız biri olabilir. Ya da yıllardır gözden kaçırdığımız bir düşman. Bu sinyal, sanki bizi gözlüyor, her hamlemizi izliyor."Yeşim cihazlarla sinyali izlerken ekledi:- "Bu kişi çok dikkatli. Gizli bir yöntemle bizim hareketlerimizi takip ediyor. Ama aynı zamanda küçük bir hata yaptı... onu tespit edebiliyoruz. Eğer doğru hareket edersek, karşı hamleyi başlatabiliriz."Gül başını salladı, gözlerinde kararlılık vardı:- "O zaman iki adım önde olacağız. Kara, sen güvenliği kontrol et. Yeşim, sinyali takip et ve yeri tespit et. Ben... içerideki planımızı koruyacağım. Bu gece, kimse bizim yolumuzu kesemeyecek."Kara derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı:- "Artık her şey çok daha tehlikeli... ama bu gece, sadece bir başlangıç. Yanımda siz olduğunuz sürece, hiçbir gizli tehdit bizi durduramaz."Yeşim, cihazın ekranında bir nokta belirledi:- "Burada... eski bir depoda bir hareket var. Sinyal buradan geliyor. Ve dikkat edin, bu kişi sadece sinyal vermiyor; bizi test ediyor, hamlelerimizi izliyor. Oyunu biliyor."Gül kutuyu kucakladı ve sessizce fısıldadı:- "O zaman gidiyoruz. Artık gizli tehdidi ortaya çıkaracağız. Bu gece, hem geçmişin hem de geleceğin hesaplaşmasını bitireceğiz."Üçü, karanlık koridorlardan ve terk edilmiş depolardan geçerek sinyalin kaynağına doğru ilerlediler. Adımlar sessiz, nefesler kontrollüydü; ama kalplerinde adrenalin fırtınası vardı.
Depo karanlıktı, loş ışıklar titrek bir şekilde sallanıyordu. Gül, Kara ve Yeşim, sinyalin kaynağına doğru ilerlerken kalpleri heyecan ve gerilimle doluydu. Her adımda nefesleri hızlandı; bu gece artık sadece bir hesaplaşma değil, tüm geçmişin ve geleceğin düğümü çözülüyordu.Ve o anda, ağır adımlar depoda yankılandı. Gölge ortaya çıktı; tanıdık, ama sessiz... Tuna'ydı. Kara nefesini tuttu. Bu sessiz, gölge gibi izleyen kişi artık önlerinde duruyordu. Gözleri kararlı, hareketleri hızlı ve zekiceydi.- "Tuna... sen... her şeyden haberdardın mı?" diye sordu Gül, gözlerinde hem şüphe hem merak.Tuna hafifçe başını salladı:- "Evet Gül... her hamleden haberdardım. Ama işin en kritik kısmı şimdi başlıyor. Ve bunun için kendi babamı... kendi kanımı kullanmak zorunda kaldım."Kara ve Yeşim şok içindeydi. Tuna ağır adımlarla ilerleyip Tamer Kurt'a yöneldi. Gül yutkundu; ekibin içinde, kendi babasından bile daha büyük bir ihanet ve tehlike vardı.Tuna bir hamleyle babasını kıskıvrak kavradı. Tamer Kurt, Tuna'nın kontrolü karşısında sendeledi, şaşkın ve öfkeliydi. Tuna'ın yumrukları sert, ama kontrollüydü; babası her hareketinde çaresizdi. Artık hiçbir plan Tamer'in lehine işlemiyordu.Gül sessizce izliyordu. Tuna, yıllardır gizli gölge olarak her şeyi gözlemlemiş, şimdi hem babasını etkisiz hâle getirmiş hem de ekibi tehlikeden korumuştu. Gözlerinde ilk kez Gül bir kahraman gördü: Tuna.Tamer Kurt, yerde gerilirken gözlerini Tuna'ya dikti:- "Sen... bunu nasıl yaparsın? Oğlum... sen...!"Tuna soğukkanlı ama kararlı bir sesle cevap verdi:- "Bütün yılanın başı sensin, baba. Tefeci, ihanet edenler... hepsi sadece senin kuklaların. Ama artık oyun bitiyor. Kimseyi daha manipüle edemeyeceksin."Gül, kutuyu sıkıca kavrayarak Tuna'ya yaklaştı:- "Tuna... sen... gerçek bir kahramansın. Bu gece sadece babamın oyununu bozmadın; hepimizi kurtardın."Tuna hafifçe gülümsedi, gözlerinde hem zafer hem sorumluluk vardı:- "Gül... birlikteyiz. Artık hiçbir ihanet gölgelerde saklanamayacak. Tamer Kurt ve tüm oyunları artık sona erdi. Ve bunu senin gözlerin önünde yaptım."Kara sessizce başını salladı:- "Tuna... senin sayende bu gece sadece bir hesaplaşma değil, adaletin zaferi de geldi. Babasının oyunlarını bozmak... gerçekten kahramanlık."Gül, Tuna'ya dikildi, gözleri parlıyordu:- "Evet Tuna... artık seni sadece bir dost değil, gerçek bir kahraman olarak görüyorum. Bu gece, geçmişin ve geleceğin hesabı ödeniyor. Hiçbir hain... hiçbir plan... bizi durduramayacak."Ve o anda depo, hem şok hem zafer hem de adrenalinle doldu. Tuna, kendi babasına hak ettiği dayağı atarken içi kan ağladı, ama ekibi ve adaleti korumuş bir kahraman olarak, Gül'ün gözünde tarihe geçmişti.
616🥀
Gece, depo ve kontrol odasının ötesinde karanlık bir planın gölgesiyle sarmalanmıştı. Gül, zafer sarhoşluğuyla kutuyu sıkıca kavrarken, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını henüz bilmiyordu.Tam o anda, arkasındaki kapı hızla açıldı. Tuna, sessiz ama hızlı adımlarla Gül'ün önüne dikildi. Kara ve Yeşim şok içindeydi. Gül, gözlerini Tuna'ya dikti:- "Tuna... ne yapıyorsun?"Ama Tuna cevap vermedi. Ani bir hareketle Gül'ü kavradı, güçlü kolları arasında sıkıca tuttu ve gözlerini kararlı bir şekilde kapıya çevirdi. Kara, hareketsiz kalakaldı:- "Ne... ne yapıyorsun, Tuna?"O anda Tamer Kurt, loş ışıklar altında ağır adımlarla ortaya çıktı. Gözlerinde alaycı ve tehditkâr bir ifade vardı:- "Hoş geldiniz. Her şey göründüğü gibi değildi, değil mi? Bu gece... gerçek oyun başlıyor."Tuna, Gül'ü elinde tutarak Tamer'e bakarken, sesi soğuk ama kararlıydı:- "Artık oyun bitiyor, baba... ama planımız başarılı. Gül artık bizimle."Gül kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyor, nefesini tutuyordu:- "Tuna... bu... bu ne demek? Beni... neden?"Tamer ağır adımlarla yaklaşarak soğuk bir gülümseme takındı:- "Bunu sana açıklayayım, Gül. Eğer Tarık hapishaneden çıkmazsa... bir daha asla seni göremeyeceksiniz. Bu gece, hem geçmişin hem de geleceğin tüm oyunları, bizim kontrolümüzde. Ve Tuna, senin gibi güçlü bir oğul... planın tamamlayıcısı."Kara, öfke ve dehşet içinde ileri atıldı:- "Bırak onu, Tuna! Bunu yapamazsın! Gül senin arkadaşın."Tuna, Kara'ya kısa bir bakış attı. Gözlerinde bir anlık tereddüt vardı ama hemen yerini kararlılık aldı:- " Gül, benim kavuşamadığım tek sevdiğim kadın... Üzgünüm Aslan'ım sevgilin bu gece bizimle kalacak... Çünkü bu gece, babamın emriyle hareket ediyorum. Eğer Tarık serbest bırakılmazsa... o zaman Gül... bir daha bizim yanımızda olamaz."Gül, Tuna'nın kollarında çaresizce gerildi. Gözleri parladı, ama kalbinde bir cesaret de vardı:- "Tuna... bana bunu yapamazsın! İçinde hâlâ insanlık var. Beni bırak!"
- " Gül'ün saçının bir teline zarar gelsin. Size dünyayı dar ederim lan!"
- " Sakin ol Aslan'ım... İstediğimizi ver, sevgilini canlı, kanlı al."
617🥀
- " Korkma kara! Ben korkmuyorum... Çünkü ben bir tek senin Gül'ünüm...Ne istiyorsunuz benden!?"
Tamer, gür sesiyle tehditleri büyüttü:
- "O zaman dinle Gül! Bu iş bir uyarı değil... bu bir gerçek. Tarık hapishaneden çıkmazsa, bir daha onu... ya da beni görmeyeceksiniz. Şimdi Tuna, Gül'ü buradan hemen kaçır."
- " Seni seviyorum Kara."
- " Gülüm kurtaracağım seni."
Tuna, Gül'ü daha sıkı tuttu ve ağır adımlarla çıkışa yöneldi. Kara ve Yeşim ardında kalakaldılar, elleri boş, yürekleri parçalanmıştı. Gül, Tuna'nın gözlerine baktı; o an gözlerinde karışık bir duygu gördü: hem bir baba figürü gibi emir alan bir oğul, hem de içten içe bir koruyucu.Depo koridorlarının karanlığında, Tuna ve Gül ilerlerken Tamer Kurt'un tehditleri aralarındaki sessizliği dolduruyordu. Gül, nefesini tutarak düşündü: bu gece artık sadece bir kaçırılma değil, hem akıl oyunlarının hem de duygusal bir savaşın başlangıcıydı.Ve o anda Gül, ilk kez fark etti: Tuna... artık onun gözünde bir düşman değil, tehlikeler içinde bile onu koruyabilecek, karmaşık ama etkili bir figür hâline gelmişti. Ama Tamer Kurt'un gölgesi hâlâ üzerlerindeydi; tehdit devam ediyordu, ve her adımda gerilim doruğa çıkıyordu.
618🥀
Arabanın kapısı sertçe kapandığında Gül'ün içindeki dünya da kapanmıştı sanki. Karanlık camların ardında şehir hızla geriye akıyor, sokak lambaları birer çizgi gibi gözlerinin önünden kayıyordu. Ellerini bağlamamışlardı; bu başlı başına daha ürkütücüydü. Kaçamayacağını biliyorlardı.Tuna direksiyon başındaydı. Çenesi kilitli, gözleri yolda... tek bir kelime etmiyordu.- "Nereye götürüyorsun beni?" dedi Gül, sesi beklediğinden daha sakindi.Tuna cevap vermedi. Direksiyonu biraz daha sıktı.- "Bunu gerçekten sen mi istiyorsun, Tuna?" diye devam etti Gül.Bu kez Tuna'nın omuzları gerildi.- "Sessiz ol," dedi kısa ve sert bir tonla.Ama sesi... titremişti.Arka koltukta Tamer Kurt vardı. Rahat, kendinden emin, oyunu kazanmış bir satranç ustası gibi.- "Boşuna uğraşma Gül," dedi alaycı bir sakinlikle.- "Tuna benim oğlum. Ne yapacağını ben belirlerim."Gül başını yavaşça Tamer'e çevirdi. Gözlerinde korku yoktu, sadece meydan okuma vardı:- "O zaman yanlış oğul yetiştirmişsin."Tamer güldü. Soğuk, rahatsız edici bir kahkahaydı bu.- "Herkes bir gün bana benzer, Gül. Tuna da... sen de."Bu söz, Tuna'nın kalbine çarpmıştı. Direksiyonu bir an yalpaladı, sonra toparladı. Gül bunu fark etti. İşte o an anladı: Tuna hâlâ tamamen kaybolmamıştı.Aynı anda...Depoda Kara duvara yumruğunu geçirmişti.- "Nasıl oldu bu!" diye haykırdı.Yeşim daha sakindi ama yüzü bembeyazdı.- "Bu bir oyundu," dedi kısık bir sesle.- "Bizi inandırdılar. Tuna'yı kahraman yaptılar... Gül'ü koruyormuş gibi gösterdiler."Kara dişlerini sıktı.- "Ama bir şey eksik," dedi.- "Tuna kaçarken bana baktı. Kaçan bir adam gibi değil... mesaj veren biri gibiydi."Yeşim başını kaldırdı.- "Ne demek istiyorsun?"- "Tuna bizi tamamen satmadı," dedi Kara kararlılıkla.- "Gül'ü gerçekten incitecek olsaydı... o bakışı atmazdı."O anda Kara'nın telefonu titreşti.Bilinmeyen numara.Tek bir mesaj vardı:"Tarık serbest kalmadan hamle yapmayın. Gül yaşıyor. Ama süre az."Kara'nın kanı çekildi.- "Bu... Tuna," dedi fısıltıyla.- "Bu bir tehdit değil... bu bir pazarlık."Yeşim derin bir nefes aldı.- "O zaman oyuna gireceğiz," dedi.- "Ama bu kez... kendi kurallarımızla."Arabada sessizlik ağırlaşıyordu.Gül camdan dışarı baktı, sonra aniden Tuna'ya döndü:- "Beni baban için mi kaçırdın," dedi,- "yoksa beni ondan korumak için mi?"Tuna cevap vermedi.Ama kırmızı ışıkta durduklarında...ayna üzerinden Gül'ün gözlerine baktı.Ve sadece şunu söyledi:- "Sakın bana güvenme... ama korkma."Bu cümle, Gül'ün kalbinde bir şeyleri yerinden oynattı.Artık emindi:Asıl savaş şimdi başlıyordu.Ve bu savaşta düşmanlar kadar, müttefikler de maskeliydi.
619🥀
Araba, şehrin dışına doğru saptığında Gül artık nereye götürüldüğünü anlamıştı. Yol daraldıkça hava ağırlaşıyor, gecenin sessizliği kulaklarında uğulduyordu. Eski, yarı terk edilmiş bir bağ evinin önünde durdular. Yüksek duvarlar, paslı bir demir kapı ve içeride tek bir ışık...Tuna arabadan indi, kapıyı açtı.- "İn," dedi kısaca.Gül indi. Gözleri korkudan değil, dikkatle etrafı süzmekten sertti.- "Burası mezarlık gibi," dedi.- "Yanlış yerdesin," dedi Tuna alçak sesle.- "Burası sırların gömüldüğü yer."Tamer Kurt kapıyı açarken yüzünde zafer vardı.- "Hoş geldin Gül," dedi.- "Burası seni kırmak için değil... şekillendirmek için."İçeri girdiklerinde Gül'ün içini ürperten şey duvarlardaki fotoğraflardı. Eski gazete kupürleri, mahkeme tutanakları, isimler... Tarık, Civan, tefeci, Gül'ün babası... Hepsi bir ağın içindeydi.Tamer konuşmaya başladı:- "Tarık sustuğu için yaşıyor. Konuşursa... herkes ölür."- "Bu yüzden Tarık hapisten çıkacak. Ve siz de buna engel olmayacaksınız."Gül başını kaldırdı, gözleri ateş gibiydi:- "Beni rehine yaparak mı?"Tamer gülümsedi.- "Seni rehine yaparak değil," dedi.- "Seni koz yaparak."Aynı saatlerde...Kara ve Yeşim, şehrin diğer ucunda Tarık'ın avukatıyla yüz yüzeydi. Masadaki dosyalar ağırdı.- "Tarık'ın çıkması mümkün," dedi avukat.- "Ama karşılığında... çok büyük bir isim yanacak."Kara gözlerini kaldırdı:- "Kim?"- "Tamer Kurt."O anda Kara anladı.- "Bu yüzden Gül'ü aldılar," dedi dişlerinin arasından.- "Tarık serbest kalacak ama Tamer dokunulmaz kalacak."Yeşim başını salladı.- "Hayır," dedi.- "Bu kez oyun tersine dönecek."Kara telefonunu çıkardı.- "Tuna'ya ulaşacağım," dedi.- "Bu işi birlikte bitireceğiz... istese de istemese de."Bağ evinde...Gül, üst kattaki odaya kilitlenmişti. Kapı dışarıdan kilitliydi ama pencere açıktı. Kaçabilirdi... ama kaçmadı. Çünkü biliyordu: kaçarsa oyun Tamer'in istediği gibi bitecekti.Kapı yavaşça açıldı. Tuna içeri girdi.- "Kaçmadın," dedi şaşkınlıkla.- "Çünkü sen bunu istiyorsun," dedi Gül.- "Beni buraya getirdin ama kaçmamı istiyorsun. Değil mi?"Tuna sustu. İlk kez maskesi çatladı.- "Babam..." diye başladı.- "Benim hayatımı da çaldı."Gül bir adım yaklaştı.- "O zaman seçim yap Tuna," dedi.- "Ya onun oğlu olacaksın... ya kendi adamın."O anda Tuna'nın telefonu titreşti.Kara'dan mesaj:"Tarık'ı çıkarıyoruz. Ama Tamer'i de alacağız. Gül'e dokunulursa her şey biter."Tuna gözlerini kapattı.- "Zaman doluyor," diye fısıldadı.Aşağıda Tamer Kurt telefonla konuşuyordu.- "Tarık yarın serbest kalacak," dedi.- "Aksi hâlde Gül... sabaha çıkmaz."Ama o konuşurken arkasında bir gölge belirdi.Tuna.- "Yanılıyorsun baba," dedi sakin ama ölümcül bir sesle.- "Bu kez pazarlık eden sen değilsin."Tamer döndü.- "Ne yapıyorsun?"- "Oyunu bitiriyorum."O anda dışarıdan siren sesleri yükseldi. Polis... savcı... flaşlar...Tamer'in yüzü ilk kez kireç gibi oldu.- "Beni satamazsın!" diye bağırdı.Tuna gözlerinin içine baktı.- "Beni zaten sattın," dedi.- "Yıllar önce."Kapılar kırıldı. Tamer Kurt yere yatırıldı, kelepçeler takıldı.Üst katta Gül, sirenleri duyduğunda pencereye koştu. Ve Tuna'yı gördü... babasının karşısında dimdik duran Tuna'yı.O an...Gül'ün gözünde Tuna artık ne düşmandı ne kahraman.O, karanlıktan çıkmayı seçmiş bir adamdı.Ama Kara uzaktan onları izliyordu.Gül'ün Tuna'ya bakışını gördü.İçinde bir şey sertçe kıpırdadı.Bu savaş bitmişti.Ama kalplerin savaşı daha yeni başlıyordu.
620🌹
Bağ evinin önünde sirenler sustuğunda gece daha da ağırlaştı. Polisler Tamer Kurt'u araçlara bindirirken, flaşlar karanlığı yırtıyor, yılların gizlediği yüzler ilk kez bu kadar net görünüyordu. Tamer, kelepçeli elleriyle Tuna'ya son bir kez döndü.- "Beni sen bitirmedin," dedi dişlerinin arasından.- "Ben seni çoktan bitirmiştim."Tuna cevap vermedi. Gözlerini kaçırmadı da. Çünkü bu kez kaçmak yoktu.Üst kattan Gül indi. Adımları yavaştı ama kararlıydı. Gözleri önce Tamer'e, sonra Tuna'ya takıldı. Aralarında görünmez bir çizgi vardı artık.- "Bitti mi?" diye sordu Gül.Tuna başını salladı.- "Benim için... şimdi başladı."O an, uzaktan bir araba daha durdu. Kara indi. Yüzü sertti. Gül'ün Tuna'ya olan bakışını gördüğü an içindeki kıskançlık, kontrolsüz bir öfkeye dönüştü.Gül Kara'yı fark edince bir adım ona doğru attı.- "İyiyim," dedi hemen.- "Bana bir şey olmadı."Ama Kara'nın bakışları Gül'de değil, Tuna'daydı. Gül'e koşarak sımsıkı sarıldı. Gül hiç akıtmadığı göz yaşlarını sadece Kara'nın omzuna boşalttı. Kara ona sımsıkı sarıldı. Alnından öptü, dudaklarından öptü, saçlarını okşadı. Sonra Tuna aklına geldi ve gözünü kararttı.
621🥀
- "Oldu," dedi soğuk bir sesle.- "Çok şey oldu."İkisi ilk kez bu kadar net, bu kadar açık şekilde karşı karşıya gelmişti. Aralarında ne dostluk ne düşmanlık vardı; sadece temkinli bir ateşkes.Tuna konuştu:- "İstersen bana vur," dedi.- "Ama bil ki... Gül'e zarar gelmesine izin vermedim."Kara'nın çenesi kasıldı.- "Sorun da bu zaten," dedi.- "Senin izin verip vermemen."Gül araya girdi.- "Yeter!"Sesi ilk kez ikisini de susturdu.- "Kimsenin beni sahiplenmesine ihtiyacım yok. Ne kurtarıcıya... ne koruyucuya."Bu söz Tuna'ya çarptı. Kara ise sessizleşti.Gül devam etti:- "Ama şunu da inkâr etmeyeceğim... Tuna, bu gece beni satabilirdin. Satmadın."Tuna başını eğdi.- "Bedeli ağır olacak," dedi.- "Ama buna değer."Aynı gece...Tarık, cezaevinin ağır kapılarından çıktığında yüzü solgundu. Yıllar onu çökertmişti ama gözlerindeki suç hâlâ canlıydı. İlk ifadesini savcıya verdi. Masaya eğildi, sesi titriyordu:- "Her şeyi anlatacağım," dedi.- "Çünkü artık susarsam... daha fazla can yanacak."Savcı sordu:- "Tamer Kurt mu?"Tarık gözlerini kapattı.- "Evet. Ama yalnız değildi."Bu cümle, dosyaya yeni bir deprem gibi düştü.Sabaha karşı...Gül yalnızdı. Bir odada, pencerenin önünde duruyordu. Kapı yavaşça açıldı. Kara içeri girdi. Sessizdi.- "Sana bakınca," dedi,- "onu görüyorum."Gül dönmedi.- "Kimi?"- "Tuna'yı," dedi Kara dürüstçe.- "Ve bundan nefret ediyorum."Gül başını çevirdi.- "Kıskanıyorsun," dedi açıkça.Kara gülümsedi ama acıydı bu.- "Evet. Çünkü seni kaybetmekten korkuyorum."Bu söz, odada asılı kaldı.Kapının dışında Tuna vardı. Konuşulanları duymuştu. Bir adım geri çekildi. İlk kez... geri durmayı seçti.Telefonu çaldı. Bilinmeyen numara.Tek bir mesaj:"Tamer konuşursa sen de yanarsın."Tuna ekranı kapattı.Gözleri karardı.Bu savaş bitmemişti.Sadece şekil değiştirmişti.Ve artık herkes şunu biliyordu:Gül, bu oyunun ortasında değil...merkezindeydi.
622🥀
Gül, masadaki belgeleri kenara itip, derin bir nefes aldı. Kara'nın bakışları hâlâ üzerinde, ama bu sefer sadece merak ve şefkatle değil, aynı zamanda bir arzu ve güven doluydu. Gül, hafifçe yana kaydı; omuzları Kara'nın göğsüne değdi. Sanki yılların acısı ve endişesi bu kısa temasla eriyip gidiyordu."Biliyorum... zor bir gün oldu," dedi Kara, sesi alçak ve titrek, ama içinde derin bir güven vardı.Gül, gözlerini kapatıp başını yasladı; bir anlık sessizlik, iki yorgun ruhun birbirine sığınması gibiydi. Ardından, elleri istemsizce birbirine karıştı, dudakları birbirine yaklaştı. Hafif, tatlı bir dokunuş, uzun zamandır beklenen bir rahatlama anıydı. Sıcak nefesleri ve bakışları arasında kelimelere gerek kalmamıştı; sadece hisler vardı. Hafif bir öpücük, sonra başka bir dokunuş... zaman sanki durmuş, dünya sadece ikisi için var olmuştu.Bu sırada Tuna, Filiz Hanım'ın yanına yaklaşmış, uzun bir süredir biriktirdiği soruları sormaya başlamıştı. Filiz Hanım, önce biraz mesafeli durdu; ama Tuna'nın içten ve açık tavırları karşısında yavaş yavaş yumuşamıştı."Filiz Hanım, sizi hep tanımak isterdim. Ama... hep uzak kaldık," dedi Tuna, sesi samimi ve kararlı.Filiz Hanım, gülümsedi; gözlerinde hafif bir hüzün vardı ama içten bir sıcaklık da taşıyordu. "Tuna... seni anlamak için hep geç kalmışım belki, ama şimdi buradayız. Bu, belki de yeni bir başlangıç olabilir," dedi. İkisi de, geçmişin yüklerini bir nebze hafifleterek birbirine doğru bir adım atmıştı.Yeşim ise, Koray'ın başında otururken, her anını ona bakarak geçiriyordu. Koray, hâlâ güçsüz ama gözlerini her açtığında Yeşim'i görüyordu; onun varlığı bile güç veriyordu. Yeşim, yaşanan her detayı Koray'a anlatıyor, küçük bir gülümsemeyle onu teselli ediyordu. "Koray... artık her şey yolunda. Biz buradayız. Sen sadece dinlen," dedi. Koray, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı; Yeşim'in varlığı, yılların yorgunluğunu bir nebze alıyordu.Gecenin ilerleyen saatlerinde, grup yeniden masada toplandı. Yorgun ama kararlı bir şekilde birbirlerine baktılar. Gül'ün aklına istemsizce ablasının ölümü geldi; içini bir sarsıntı kapladı. Sesini zar zor duyurdu:"Benim ablam... gerçekten öldü mü? Yaşıyor olamaz mı?"Herkes sessizleşti; odadaki hava bir anda ağırlaştı. Gül, gözlerini masadaki eski bir fotoğrafa dikti ve fısıldadı:"Bütün oklar Tamer Kurta'yı gösteriyor... Belki de bir yerde ablamı sakladı... Yıllardır bizden... Olmaz mı?"O an, herkesin içinde bir şüphe kıvılcımı çaktı. Kimse kesin bir cevap veremiyordu, ama bu soru işareti, grup üzerinde sessiz ama derin bir etki bırakmıştı. Geçmişin gölgeleri, yeni bir gerilimin habercisi olarak odada dolaşıyordu; şimdi yapılması gereken tek şey, birlikte hareket etmekti.Masanın etrafında toplanıldığında gecenin ağırlığı herkesin omuzlarına çökmüştü. Lambanın sarı ışığı, yüzlerdeki çizgileri daha belirgin kılıyor; suskunluk, söylenmeyenlerin sesini yükseltiyordu.Zümrüt Hanım, gözlüğünü yavaşça çıkarıp masaya bıraktı."Eğer bu bir şüpheyse," dedi sakin ama keskin bir sesle, "o zaman artık hiçbir şeyi varsayım olarak kabul edemeyiz. Ablanın ölümü... resmi kayıtlara dayanıyor, evet. Ama kayıtlara giren her ölüm, gerçeği anlatmak zorunda değildir."Gül'ün boğazı düğümlendi. Gözleri dalıp gitti.Bir tabut...Yağmur...Toprağa atılan ilk kürek...Ve o gün, kimsenin yüzüne bakamayan Tamer Kurt."Cenazede..." dedi Gül, sesi neredeyse bir fısıltıydı, "tabutu hiç açtırmadılar.
623🥀
Her şey çok hızlı oldu. Annem baygındı. Ben... ben donup kalmıştım."Kara, Gül'ün elini tuttu. Sıkmadı, bastırmadı; sadece oradayım der gibi."Bunu o zaman sorgulayacak hâlde değildin," dedi yumuşakça. "Ama şimdi buradayız. Ve bu soruyu sorman bile bir şeylerin yanlış olduğunu gösteriyor."Tuna, sandalyede öne doğru eğildi.
Gözleri karanlıkta daha da sertleşmişti."Tamer Kurt'un gücü vardı," dedi. "Parası, bağlantıları, korkutacak adamları... Birini ortadan kaldırmak mı? Ya da saklamak mı? İkisi de ona yakışır."Filiz Hanım ilk kez bu kadar net konuştu:"Bir anne olarak söylüyorum... bir evlat öldüğünde içimde bir şey kopardı. Ama Gül'ün anlattıkları... bir kopuştan çok, yarım bırakılmış bir hikâye gibi."Bu sözler odada yankılandı.Yeşim, telefonla Koray'dan gelen mesajı okudu; "İyi misiniz?" yazıyordu. Gülümsedi, ama gözleri doluydu."Koray da aynı şeyi düşünüyor," dedi. "Eğer Gül'ün ablası yaşıyorsa... bu sadece bir aile meselesi değil. Bu, yıllardır işlenen büyük bir suç."Zümrüt Hanım başını salladı."O zaman artık savunma değil," dedi. "Saldırıya geçiyoruz. Tamer Kurt'un geçmişte kapattığı her dosya, susturduğu her tanık, gizlediği her yer... tek tek açılacak."Gül, derin bir nefes aldı. Kalbi korkuyla değil, garip bir umutla atıyordu artık."Eğer yaşıyorsa..." dedi, gözleri dolu dolu, "beni bir yerde hissediyordur. Çünkü ben onu hiç unutmadım."Kara, başını eğip Gül'ün alnına hafifçe dokundu."Bu sefer yarım kalmayacak," dedi. "Ne geçmiş... ne hesap... ne de sen."O gece, herkes Gül'ün evinden farklı duygularla ayrıldı.Kimi umutla.Kimi öfkeyle.Kimi korkuyla.Ama hepsi aynı şeyi biliyordu:Bu artık sadece geçmişin hesabı değil...Bu, saklanan bir gerçeğin kapısını aralamaktı.
624🥀
Gece, Gül'ün evinden ayrılanların ardından geride ağır bir sessizlik bıraktı. Kapı kapandığında ev bir anlığına boşalmış gibi oldu; ama aslında duvarlar, söylenen her cümleyi tutuyordu.Gül, salonda tek başına kaldı. Kara mutfakta su dolduruyordu. O an, evin içindeki her ses fazla netti: saat tıkırtısı, uzak bir siren, kendi kalbinin ritmi.Gözleri, vitrinin üstündeki eski bir fotoğrafa takıldı. Ablası...Gül, fotoğrafı eline aldığında elleri titremedi bu kez. Garip bir sakinlik çökmüştü içine. Bu, kabullenme değil; uyanıştı."Eğer öldüyse... neden içimde hâlâ bekleyen bir şey var?"Fotoğrafın arkasını çevirdi. Daha önce yüzlerce kez baktığı o arka yüzde bu kez bir detay fark etti. Tarihin altına, soluk bir kalemle yazılmış tek kelime vardı:"K."Gül'ün nefesi kesildi."Kara..." diye fısıldadı.Kara yanına geldiğinde Gül fotoğrafı uzattı."Buna daha önce hiç dikkat etmedim," dedi. "Bu harf... orada olmamalıydı."Kara'nın yüzü ciddileşti."Bu, tesadüf değil," dedi net bir sesle. "Ve Tamer Kurt, tesadüfleri sevmez."Aynı saatlerde, şehrin diğer ucunda...Tamer Kurt, loş bir odada tek başına oturuyordu. Önünde bir bardak içki, yanındaki koltukta eski bir telefon vardı. Çalmıyordu ama varlığı bile odayı geriyordu.Camdan dışarı baktı."Yıllar geçti," dedi kendi kendine. "Ama bazı şeyler toprağa gömülmez."Telefon aniden titredi.Ekranda numara yoktu.Tamer Kurt açmadı.İkinci kez titredi.Üçüncüde, eli titreyerek telefonu kulağına götürdü.- "Artık saklanamazsın," dedi karşıdaki kadın sesi.Tamer'in yüzü bembeyaz oldu.- "Sen... sen öldün," diyebildi sadece.Telefon kapandı.Bardak elinden düştü.Cam kırıkları yerdeydi ama Tamer Kurt'un umurunda değildi.Çünkü ilk kez... kontrol onda değildi.Yeşim, Koray'ın yanında uyuyakalmıştı. Koray uyanıktı. Yeşim'in saçlarını izliyordu. Yavaşça elini uzattı, parmakları Yeşim'in bileğine değdi."Biliyor musun," dedi kısık bir sesle, "eğer Gül'ün ablası yaşıyorsa... bu, hepimizin kaderini değiştirir."Yeşim başını kaldırdı."Ben buna inanıyorum," dedi. "Çünkü bazı insanlar ölmez. Sadece susturulur."Koray gözlerini kapattı."Ve susturulanlar... bir gün konuşur."Ertesi sabah...Zümrüt Hanım, Gül'ü aradı. Sesi alışıldık sakinliğinin altındaydı ama bu kez bir titreşim vardı."Gül," dedi, "eski bir dosyaya ulaştım. Ablanın ölüm raporunda imzası olan adli tıp uzmanı... iki yıl sonra ani bir şekilde yurt dışına çıkmış."Gül'ün kalbi hızlandı."Bu ne demek?""Bu," dedi Zümrüt Hanım, "ölümün kesinliğinden şüphe etmem için fazlasıyla yeterli."Gül telefonu kapattığında Kara'ya baktı."Artık geri dönüş yok," dedi.Kara başını salladı."Zaten hiç olmamıştı."Ve o an...Gül'ün zihninde bir sahne canlandı.Bir kapı...Karanlık bir oda...Ve ablasının sesi:"Eğer bir gün şüphe edersen... doğru yoldasın demektir."Gül gözlerini kapattı.Bu bir anı değildi.Bu bir çağrıydı.
625🥀
Sabah, şehrin üzerine gri bir perde gibi çökmüştü. Gül, uykusuz gözlerle pencereden dışarı bakarken içindeki huzursuzluk dinmemişti. Kahve fincanı soğumuştu ama o fark etmemişti bile. Aklı, gece gördüğü o kapıda takılı kalmıştı.Kapı...Açılmamıştı ama oradaydı.Telefonu titredi.Zümrüt Hanım'dan bir mesaj:"Adli tıp uzmanının ardından gittiğim dosya, seni bugün bir yere götürecek. Hazır ol."Kara anahtarı alırken tek kelime etmedi. İkisi de biliyordu; bu gün, dünlerden farklıydı.Eski bir özel hastanenin arşiv katındaydılar. Toz, kâğıt ve unutulmuşluk kokusu sinmişti her yere. Zümrüt Hanım, görevliye bakmadan konuştu:"2009 yılının kayıtlarını istiyoruz. Özellikle 'isimsiz hasta' dosyalarını."Görevli tereddüt etti.Ama Zümrüt Hanım'ın bakışı, tereddütten daha güçlüydü.Dakikalar sonra önlerine konan dosyalardan biri Gül'ün dikkatini çekti. Dosyanın kapağında isim yoktu. Sadece bir kod:K-17Gül'ün dizleri titredi."Bu..." dedi, "bu harf..."Dosya açıldığında içerideki rapor kısa ama netti:"Ağır travma. Kimliksiz kadın hasta. Hayati tehlike atlatıldı. Güvenlik gerekçesiyle sevk edildi."Sevk edilen yerin adı yoktu.Ama sevk tarihinin yanına bir imza atılmıştı.T. KurtKara'nın çenesi gerildi."Bu, ölüm değil," dedi. "Bu... kaçırma."Gül'ün gözleri doldu ama ağlamadı. Çünkü artık ağlamak değil, bulmak istiyordu.Aynı saatlerde, Tamer Kurt panik içindeydi. Evin içinde dolaşıyor, perdeleri çekiyor, sürekli telefonuna bakıyordu. O kadın sesi hâlâ kulaklarındaydı."Artık saklanamazsın."Adamlarından biri içeri girdi."Biri eski dosyaları kurcalıyor," dedi.Tamer Kurt'un yüzü kasıldı."Hangisi?""Gül... ve Zümrüt Hanım."O an Tamer Kurt'un yaptığı hata, yıllardır yapmadığı türdendi. Telefonu alıp yanlış kişiyi aradı.Kayıt altına alınan bir hat.- "Onu başka yere alın," dedi fısıltıyla. "Artık güvenli değil."Bu tek cümle, zincirin en zayıf halkasıydı.Akşamüstü...Gül, hastaneden çıkarken bir an durdu. Karşı kaldırımda, başı örtülü bir kadın vardı. Yüzünü göremedi. Ama duruşu...Kalbinin ritmi değişti."Bekle," dedi Kara'ya.Kadın yürümeye başladı.Gül hızlandı.Kadın bir köşeden döndü.Gül arkasından yetiştiğinde sokak boştu.Sadece yere düşmüş bir eşarp vardı.Gül eğilip aldı.Eşarbın ucuna dikilmiş küçük bir işaret:KGül'ün nefesi kesildi."Az önce buradaydı," dedi. "Beni gördü... ve gitti."Kara etrafı kolaçan etti."Bu bir kaçış değil," dedi. "Bu bir mesaj."O gece, grup yeniden Gül'ün evinde toplandı. Ama bu kez atmosfer bambaşkaydı. Umut, korkuyla iç içeydi.Tuna sert bir sesle konuştu:"Bu kadar yaklaşmışken durmayacağız."Filiz Hanım Gül'ün yanına oturdu, omzuna elini koydu."Annen olsaydı, şimdi seninle gurur duyardı," dedi.Yeşim, Koray'ın gönderdiği mesajı okudu:"Eğer yaşıyorsa, seni hissediyordur."Gül ayağa kalktı."Artık eminim," dedi. "Ablam yaşıyor. Ve Tamer Kurt onu bir yerlerde tutuyor. Ama artık yalnız değilim."Zümrüt Hanım dosyayı kapattı."O zaman bir sonraki adım net," dedi. "Yer tespiti."Gül pencereye yürüdü.Camda kendi yansımasına baktı."Bu kez seni yarım bırakmayacağım."Dışarıda bir araba durdu.Farlar bir an yandı... sonra söndü.Ve gecenin içinden, saklanan gerçeğin nefesi duyuldu.Gece yarısını çoktan geçmişti. Gül, pencerenin önünde ayakta duruyor, dışarıdaki karanlığı izliyordu. Az önce farları sönen arabanın bıraktığı his hâlâ içindeydi; sanki biri "buradayım" demiş, sonra bilerek kaybolmuştu.Telefonu titreşti.Bu kez Zümrüt Hanım değildi.Bilinmeyen bir numara.Mesaj tek satırdı:"K-17 taşındı. Ama acele edildi. Hata yaptılar."Gül'ün kalbi deli gibi atmaya başladı.Kara yanına geldi."Bu mesaj... tesadüf değil," dedi.Zümrüt Hanım da aynı anda aradı."Gül," dedi hızlıca, "Tamer Kurt'un yaptığı telefon konuşmasının kaydı çözüldü. 'Başka yere alın' dediği yer... bir depo değil. Eski bir rehabilitasyon merkezi. Şehir dışı."Tuna ayağa fırladı."Koordinat var mı?""Var," dedi Zümrüt Hanım. "Ama resmî değil. Gidersek... bunu kendi başımıza yapacağız."O an kimse geri adım atmadı.Çünkü artık bu bir soru değil, çağrıydı.Şehirden uzaklaştıkça yollar daraldı, ışıklar azaldı. Arabanın içindeki sessizlik, herkesin içindeki fırtınayı bastırıyordu. Gül, camdan dışarı bakıyor ama hiçbir şey görmüyordu."Eğer buradaysan... ben geliyorum."Eski rehabilitasyon merkezi, tepenin yamacında, yarı yıkık bir yapıydı. Pencereler karanlık, kapı paslıydı. Ama içeride hayat vardı.Kara kapıyı zorladı.İçerisi soğuktu. Uzun bir koridor... kapalı odalar... loş ışık.Bir odanın önünde durdular. Kapı kilitli değildi.Gül'ün eli kapıya gitti ama durdu.Kalbi, göğsünü parçalayacak gibiydi.Kapı aralandı.İçeride bir yatak vardı.Bir sandalye.Ve perdeyle ayrılmış küçük bir alan.Perdenin arkasından bir ses geldi.Kısık ama tanıdık."Gül...?"Dünya durdu.O ses...Çocukluğundan beri zihninde taşıdığı o ton...Gül perdeye yaklaştı. Parmakları titredi."Ben buradayım," dedi. "Gitmedim."Perde hafifçe aralandı.Yüzünü tam göremedi. Sadece bir siluet.Ama o an... yeterliydi."Beni buradan çıkaramazsın," dedi kadın. "Henüz değil. Ama bilmen gereken bir şey var."Gül ağlamıyordu.
626🥀
Gözlerinden yaş akmıyordu.Çünkü bu bir kavuşma değil, doğrulamaydı."Ölmedim," dedi kadın. "Ama beni ölü göstermek zorundaydılar. Tamer... sandığından da kirli."Koridordan bir ses geldi.Ayak sesleri.Kara perdeyi kapattı."Gitmeliyiz," dedi. "Şimdi."Gül başını salladı."Biliyorum," dedi. "Ama bu sefer kaçmıyorum. Sadece hazırlık yapıyorum."Kadın, perde arkasından Gül'ün elini tuttu."Bir daha geldiğinde," dedi, "beni alıp gideceksin."Aynı anda, başka bir yerde...Tamer Kurt'un telefonu çaldı.Bu kez saklamadı.Açtı.- "Onlar oradaydı," dedi karşıdaki ses.Tamer gözlerini kapattı."Geç kaldık," dedi.Ama bilmediği bir şey vardı:Artık saklanan o değildi.Avlanan kendisiydi.Araba geri dönerken Gül sessizdi. Ama içi ilk kez bu kadar netti.Kara'ya döndü."Yaşıyor," dedi. "Ve beni bekliyor."Kara gülümsedi."Biz de hazırız," dedi.Gecenin içinde tek bir gerçek yankılanıyordu:Bu hikâye artık gizli değil.Ve sonu yaklaşmıştı.
Sabahın ilk ışıkları yola vururken araba sessizce ilerliyordu. Gül, gece boyunca konuşmamıştı. Ama sessizliği boş değildi; doluydu. Her nefesinde ablasının sesi, her göz kırpışında o perde... aralık kalan kader.Zümrüt Hanım'ın ofisine girdiklerinde saat daha erkendi. Dosyalar masaya yayıldı. Fotoğraflar, telefon kayıtları, sevk belgeleri... Hepsi tek bir noktada birleşiyordu.Zümrüt Hanım derin bir nefes aldı."Şimdi," dedi, "neden hemen alamadığımızı anlatacağım. Ve bu, hoşunuza gitmeyecek."Gül dimdik durdu."Gerçek olsun," dedi. "Yeter."Zümrüt Hanım bir belgeyi çevirdi."Rehabilitasyon merkezi bir paravan. Asıl mesele, içeridekilerin 'koruma' adı altında tanık statüsünde tutulması. Ablan, Tamer Kurt'un karıştığı bir zincirin ilk halkası. Konuşursa... yalnız Tamer değil, onun üstündekiler de düşer."Tuna yumruğunu masaya vurdu."Yani devlet mi saklıyor?""Devlet değil," dedi Zümrüt Hanım. "Devletin içindeki kirli bir yapı. Ablanı canlı tutmalarının sebebi bu. Ölü gösterip susturmak... ama gerektiğinde 'sigorta' olarak kullanmak."Gül'ün dizleri titredi. Kara hemen yanında durdu."Peki çıkarırsak?" diye sordu Kara."Çıkarırsak," dedi Zümrüt Hanım, "açık çatışma başlar. Gizlilik kalkar. O zaman Tamer Kurt, tek başına kalır."Gül başını kaldırdı. Gözleri netti."Bırakalım kalsın."Aynı saatlerde, Tamer Kurt'un yaptığı son hamle başlıyordu.
627🥀
Basına sızdırılmış bir haber..."Gül ve arkadaşları hakkında: Yasadışı arama, delil karartma iddiası."Telefonlar susmadı. Kapı önünde kameralar belirdi. Tamer Kurt gülümsüyordu."Onları meşgul edin," dedi adamlarına. "Ben zamanı satın alıyorum."Ama bilmediği bir şey vardı.Zümrüt Hanım o haberi bekliyordu.Öğleden sonra...Adliye koridorları doluydu. Kameralar, fısıltılar, acele adımlar.Zümrüt Hanım kürsüye çıktı."Sayın savcı," dedi, "elimizde yalnızca bir tanık değil, yaşayan bir suç var."Bir dosya açıldı.Telefon kaydı...Sevk imzası...Ve en önemlisi: eşarp.Gül ayağa kalktı."Bu," dedi sesi titremeden, "ablama ait. Ölülerin eşyası saklanmaz. Yaşayanlarınki saklanır."Salonda uğultu yükseldi.Tamer Kurt içeri alındı. İlk kez bakışları Gül'le buluştu.Gül gözünü kaçırmadı."Onu nerede tuttun?" dedi.Tamer Kurt gülümsedi ama sesi çatladı."Zaten biliyorsun," dedi. "Ama alamazsın."Gül bir adım attı."Alacağım," dedi. "Çünkü artık yalnız değilim."Gece...Rehabilitasyon merkezinin önünde bu kez gizlenmediler. Işıklar yandı. Kapılar açıldı. Resmî araçlar, sirenler... koruma adı altındaki kilitler söküldü.Gül koridorda durdu. O kapının önünde.Bu kez durmadı.Kapı açıldı.Ablası karşısındaydı. Yorgun, ama dimdik.İlk kez yüz yüze."Geç kaldım," dedi Gül.Ablası gülümsedi."Hayır," dedi. "Tam zamanında geldin."Sarılmadılar hemen. Önce baktılar.Sonra dünya, bir anlığına sessizleşti.Dışarıda, Tamer Kurt kelepçelenirken tek bir cümle mırıldandı:"Bu daha bitmedi."Gül duymadı.Çünkü ilk kez... gerçek nefes alıyordu.
O gece, ev sessizdi.Ama bu sessizlik korkudan değil, sonrası gelen yorgunluktandı.Ablası, Gül'ün odasında oturuyordu. Üzerinde temiz ama yabancı bir pijama vardı. Pencereye bakıyordu; sanki dışarıdaki dünyayı yeniden öğrenmeye çalışır gibiydi. Gül, kapının eşiğinde durdu. İçeri girmek, yıllardır tutulmuş bir nefesi bırakmak gibiydi."Anlatmak zorunda değilsin," dedi Gül.Ablası başını çevirdi. Gülümsedi."Anlatmazsam, yine yarım kalırız."Gül yatağın kenarına oturdu.Ablası derin bir nefes aldı."Öldüğüm gün," dedi, "aslında susturuldum. Tamer Kurt'un para trafiğini fark etmiştim. Sadece o değil... onun arkasındakiler de vardı. Konuşursam, seni de annemi de bitirirlerdi."Gül'ün kalbi sıkıştı."Beni korumak için mi?""Evet," dedi ablası. "Ve kendimi öldü saydırmak... tek çıkıştı."Gözlerinden yaş süzülmedi. Çünkü bu bir ağlama değil, anlama anıydı."Yıllarca buradaydım," diye devam etti ablası. "Kaçamadım. Ama hep seni düşündüm. Bir gün şüphe edeceğini... ve geleceğini biliyordum."Gül başını eğdi."Şüphe ettim," dedi. "Çünkü içimde bir yer hiç yas tutmadı."Salonda Kara, koltukta oturuyordu. Gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. Gül yanına geldiğinde fark etti. Ayağa kalkmadı. Sadece elini uzattı.Gül elini tuttu.Bu bir tutku anı değildi.Bu, birlikte ayakta kalma haliydi."Artık başka bir noktadayız," dedi Kara."Biliyorum," dedi Gül. "Ve bu beni korkutmuyor."Kara başını eğdi."Ne olursa olsun," dedi, "yanındayım."Gül ilk kez o cümlenin ağırlığını hissetti. Bu bir vaat değil, seçilmiş bir kaderdi.Ama herkes bu eve aynı niyetle bakmıyordu.Yeşim, mutfakta telefonla konuşuyordu. Sesi alçaktı."Evet," dedi. "Çıktı. Evde."Kısa bir duraksama."Hayır... kimse şüphelenmiyor."Telefon kapandı.Yeşim derin bir nefes aldı.Yüzünde pişmanlık değil, zorunluluk vardı.Koray'ın borçları...Geçmişte imzaladığı kâğıtlar...Ve Tamer Kurt'un uzanan gölgesi."Sadece yerini söyledim," diye geçirdi içinden."Kimseye zarar gelmeyecek."Ama bazı bilgiler, silah gibiydi.Kimin eline geçtiğine bağlı olarak öldürürdü.Gece yarısı...Gül'ün telefonuna tek bir mesaj düştü.Numara yoktu."Onu aldın. Şimdi bedelini ödeyeceksin."Gül ekrana baktı.Korkmadı.Sadece şunu söyledi:"Başladı."Kara ayağa kalktı."İhanet mi?"Gül başını salladı."Henüz bilmiyorum," dedi. "Ama bu ev artık güvenli değil."O sırada, ablası kapıda belirdi."Kaçmayacağız," dedi.
628🥀
"Bu kez saklanmayacağım."Gül ona baktı.İlk kez aynı yerde duruyorlardı.Dışarıda bir araba yavaşladı.Farlar söndü.Ve hikâye, son perdesine doğru yürümeye başladı.
Evin dışındaki araba motorunu kapattığında gecenin sessizliği yarıldı. Gül, pencereye yaklaşmadı bu kez. Kaçmak yoktu. Saklanmak da. Sadece beklemek... ama hazırlıklı beklemek.Kara, kapıya yöneldi."Kim gelirse gelsin," dedi, "kontrol bizde olacak."Tam o anda Yeşim salondan çıktı. Yüzü solgundu. Gözleri Gül'ün gözlerine değdiği an, kaçmadı. Saklamadı. Sanki uzun zamandır beklediği bir yüzleşmeydi bu."Gül..." dedi, sesi titredi."Konuş," dedi Gül. Sesi sakindi ama keskin. "Çünkü dışarıdaki insanlar buraya tesadüfen gelmedi."Yeşim'in omuzları düştü."Ben... yerinizi söyledim," dedi. "Ama onları çağırmadım. Yemin ederim."O an, her şey sustu.Tuna ileri atıldı."Ne yaptın sen!"Yeşim gözlerini kapadı."Koray'ın borçları vardı," dedi. "Beni sıkıştırdılar. Tamer değil... ondan daha yukarıda biri."Bu cümleyle birlikte Zümrüt Hanım'ın yüzü gerildi."İsim," dedi. "Şimdi."Yeşim yutkundu."Civan Komutan."O isim, odanın içine bir bomba gibi düştü.Filiz Hanım, o ana kadar sessizdi. Koltuğun kenarında oturuyordu. Civan Komutan'ın adı geçer geçmez başını kaldırdı. Yüzündeki ifade değişti. Artık saklanacak bir şey kalmamıştı."Biliyordum," dedi yavaşça.Gül dönüp annesine baktı."Ne biliyordun?"Filiz Hanım ayağa kalktı. Ellerini birleştirdi."Civan... sizin hayatınıza yeni girmedi," dedi. "O, ablanın ölümünden çok önce vardı. Hatta... Kara'nın babası olmadan önce bile."Kara donup kaldı."Ne demek istiyorsun?"Filiz Hanım'ın sesi titredi."Civan, ablanın ifşa etmek üzere olduğu dosyanın merkezindeydi. Tamer Kurt sadece piyondu. Ablanı susturan emir... ondan geldi."Gül'ün dizleri titredi ama düşmedi."Peki sen?" dedi. "Sen ne yaptın anne?"Filiz Hanım gözlerini kapadı."Susmayı seçtim," dedi. "Çünkü konuşursam... seni de kaybederdim."Bu itiraf, en ağır darbeydi.Dışarıdan ayak sesleri geldi. Kapıya vuruldu. Sert. Emredici.Kara, kapıyı açtı.Karşısında Civan Komutan'ın adamları vardı. Üniformasız ama disiplinli."Burada bulunmanız sakıncalı," dedi biri. "Tanık güvenliği kapsamında..."Gül öne çıktı."Tanık artık saklanmıyor," dedi. "Ve bu evden kimseyi almıyorsunuz."O an, arka odadan ablası çıktı. İlk kez herkesin karşısına açık açık."Ben tanığım," dedi. "Ve konuşmaya hazırım."Adamlar duraksadı.Bu senaryoda böyle bir cümle yoktu.Zümrüt Hanım telefonu kaldırdı."Basın hattı açık," dedi. "Savcıyla bağlantı kuruldu. Ve bu evde olan her şey kayıtta."Adamlar geri çekildi.Çünkü güç, ilk kez el değiştirmişti.Yeşim ağlamıyordu. Gül'e baktı."Beni affet demiyorum," dedi. "Ama bil... ben satmadım. Sıkıştırıldım."Gül başını salladı."İhanetin gerekçesi olmaz," dedi. "Ama sonucu olur."Gece bittiğinde herkes biliyordu:Bu artık Tamer Kurt meselesi değildi.Bu, Civan Komutan'ın düşüş hikâyesiydi.Ve o hikâyenin merkezinde, yıllardır susturulan bir kadın vardı.Gül pencereye yürüdü."Bitti sanıyorlar," dedi."Hayır," dedi ablası yanına gelip. "Şimdi başlıyor."
629🥀
Sabah, evin önünde polis araçları vardı. Ama bu kez siren yoktu. Sessiz, kontrollü, resmi. Bu; panik değil, otoritenin gövde gösterisiydi.Civan Komutan ilk hamlesini yapmıştı.Zümrüt Hanım telefona baktı, yüzü sertleşti."Savcılık dosyayı devraldı," dedi. "Ama yetki, 'üst güvenlik' gerekçesiyle Ankara'ya çekiliyor."Tuna dişlerini sıktı."Yani Civan dosyayı yukarıdan kilitledi.""Şimdilik," dedi Zümrüt Hanım. "Ama kilitlenen her kapının bir anahtarı vardır."Aynı saatlerde, Kara evden çıktı.Tek başına.Arabaya bindi. Gideceği yeri kimseye söylemedi. Çünkü bu yüzleşme... paylaşılamazdı.Civan Komutan'ın evi, düzenliydi. Fazla düzenli. Askerî bir zihin, sivil bir mekâna sığmaya çalışıyordu.Kapıyı Civan açtı.Baba ve oğul, yıllar sonra ilk kez bu kadar yakın durdu."Gelmeni bekliyordum," dedi Civan.Kara içeri girdi."Ben beklemiyordum," dedi. "Ama gelmek zorundaydım."Civan arkasını dönmeden konuştu:"Her şeyi yanlış yerden tutuyorsun."Kara güldü. Kısa, sert bir gülüş."Yanlış olan tek şey," dedi, "senin hâlâ kendini haklı sanman."Civan döndü. Bakışları soğuktu."O kadın konuşursa," dedi, "ülke sarsılır.""Ülke değil," dedi Kara. "Sen."Bir anlık sessizlik...Sonra Civan, en zayıf yerden vurdu:"Anneni de ben kurtardım."Kara'nın yüzü değişmedi."Ben annemi," dedi, "senin suskunluğundan kurtardım."Bu cümleyle birlikte, aralarındaki bağ koptu.Evde...Gül, ablasının yanında oturuyordu. Ablası elinde bir kalem, boş bir kâğıda isimler yazıyordu."Bunlar," dedi, "ilk zincir. Konuşursam... hepsi düşer."Gül kâğıda baktı."Konuşacaksın," dedi. "Ama tek başına değil."Zümrüt Hanım başını kaldırdı."Ne demek istiyorsun?"Gül derin bir nefes aldı."Ben de konuşacağım."Herkes ona döndü."Ben saklanan kardeş olmayacağım," dedi Gül. "Bu hikâyenin tanığı değil... tarafıyım."Filiz Hanım'ın gözleri doldu."Bu seni yakar," dedi."Zaten yanıyordum," dedi Gül. "Şimdi ışık olacağım."Kara eve döndüğünde Gül kapıdaydı.Bakışlarından her şeyi anladı."Karar verdin," dedi."Evet," dedi Gül. "Ve senden izin istemiyorum."Kara başını salladı."İzin değil," dedi. "Yanında durmak için geldim."Ablası yanlarına geldi."Bu kez," dedi, "kaçan ben olmayacağım."Akşamüstü...Basın açıklaması için hazırlıklar başladı. Kameralar kuruluyor, telefonlar susmuyordu. Civan Komutan'ın ikinci hamlesi gecikmedi.Bir mesaj...Tek cümle:"Canlı yayın iyi fikir. Ama herkes izleyemez."Gül telefonu kapattı.Korkmadı.Sadece şunu söyledi:"Yayına çıkıyoruz."Gecenin içinde şehir nefesini tuttu.Çünkü bazı gerçekler...ya karanlıkta boğulurya da herkesi kör edecek kadar parlar.
630🌹
Sabah, adliye binasının mermer basamaklarına ağır ağır çöktü.Güneş gökyüzündeydi ama yeryüzüne inmeyi reddeder gibiydi; ışık vardı, sıcaklık yoktu. Soğuk bir aydınlıktı bu. Her şeyi saklamadan gösteren, kaçacak yer bırakmayan bir ışık... Yüzlerdeki ince kırışıkları, omuzlara çöken yılları, bakışların arkasına gizlenmiş korkuları tek tek açığa çıkarıyordu.Gül binaya adım attığında kalabalık farkında olmadan ikiye ayrıldı. Kimse bilerek kenara çekilmedi; kimse yol vermedi. Yol, sanki görünmez bir el tarafından açıldı. Bu bir saygı değildi.Bu, bir gerçeğin artık inkâr edilemeyeceğinin sessiz kabulüydü.Gül'ün adımları sakindi ama içi gürültülüydü. Kalbi, yıllardır ertelenmiş bir hesaplaşmanın ritmiyle atıyordu. Ne korkuyordu ne de cesur hissediyordu. Sadece... hazırdı. Hazır olmak, bazen korkunun bile önüne geçerdi.Kara bir adım gerisindeydi. Üniforma giymemişti ama duruşu hâlâ askerdi. Omuzları dikti, bakışı netti. Babasının adı, kalabalığın içinden fısıltılar hâlinde yükseliyor; duvarlara çarpıp geri dönüyor, sonra yere düşüyordu. Kara her adımda o ismi biraz daha geride bırakıyordu.Soyadını değil, yükünü bırakıyordu.Dosya odasının önünde durduklarında ablasını gördüler. Yıllarca "yok" denilen kadın... Sanki hiç var olmamış, hiç yaşamamış gibi susturulan o kadın. Kapının önünde dimdik duruyordu. Kapıya bakarken gözleri titremedi. Ellerini kenetlemedi. Sadece derin bir nefes aldı."Hazırım," dedi.Bu kelime, yıllar önce söylenmeliydi.Ama bazı kelimeler geç kaldığında daha ağır olurdu. Çünkü gecikmiş cesaret, insanın omzuna çöken bir vicdan gibi taşınırdı.İfade odası küçüktü. Duvarlar sarıydı; insanı rahatlatması gereken bir renk. Ama burada her şey gibi o da yalandı. Sarı, güneşi hatırlatmıyordu. Yalnızca solmuş bir bekleyişi çağrıştırıyordu.Savcı dosyayı açtı. Kâğıtların sesi odada gereğinden fazla yankılandı."Adınız?"Kadın adını söyledi.Bu, onun için bir kimlik değil, bir başlangıçtı. Yıllar sonra ilk kez, kendi adıyla var oluyordu."Anlatın," dedi savcı."Baştan."Ve o an...zaman geri yürümeye başladı.Gençti.İdealistti.İnsanların iyileştirildiği bir yerde çalıştığına inanıyordu.Bir hastane koridorunda, yanlış bir kapıyı açmıştı. Ama bazı yanlışlar, insanı doğruya sürüklerdi. O kapının ardında gördükleri bir skandal değildi yalnızca; kök salmış bir sistemdi.Sahte raporlar.Kayıp dosyalar.Bir daha çıkmayan hastalar.Ve her şeyin üstünü örten üniformalı imzalar."Konuşursam," dedi kadın, sesi neredeyse fısıltıya dönüşerek,"öldürülürdüm."Bir an durdu."Konuşmadım... beni zaten öldü saydılar."Sesi çatlamadı. Çünkü ağlamayı çok önce bitirmişti. Gözyaşları, yıllar önce kurumuştu. Geriye yalnızca kelimeler kalmıştı; keskin, net ve geri dönülmez.Savcı başını kaldırdı."Civan Komutan?"Kadın gözlerini kapadı. Bir saniye. Belki iki."Emri o verdi."Bu cümle odanın içindeki havayı kesti. Duvarlar bile susmuş gibiydi.Koridorda Gül bekliyordu. Duvara yaslanmıştı ama aslında onu ayakta tutan tek şey iradesiydi. İçinde bir şeyin kırıldığını hissediyordu; ama bu bir çöküş değil, bir çözülmeydi.Yeşim karşısına geçti.
631🥀
Gözleri uykusuzdu, yüzü solgundu ama sesi netti."Koray," dedi, "ameliyattan çıktı."Gül başını salladı."Yaşamak bazen," dedi yavaşça, "en ağır cezadır."Yeşim ağlamadı. Bu kez güçlüydü. Çünkü ilk kez kendi tarafındaydı.Saatler geçti. Zaman, adliye koridorlarında ağır yürür. Beklemek bile insanı yorar.Ve sonunda kapı açıldı.Ablası çıktı. Omuzları düşmüştü ama yüzü hafiflemişti. Sanki yıllardır sırtında taşıdığı bir yükü kapının ardında bırakmıştı. Gül ona sarıldığında, ikisi de bir an durdu. Yıllardır ilk kez bir şey yerli yerine oturdu.Bu bir kavuşma değildi.Bu, bir kaybın nihayet kabulüydü.Mahkeme günü hızlı geldi. Çünkü bazı hesaplaşmalar aceleye gelmez ama kaçmaya da tahammülü yoktur.Civan Komutan salona girdiğinde herkes ayağa kalktı. Bir alışkanlık. Bir refleks. Öğretilmiş bir saygı.Ama Gül kalkmadı.Göz göze geldiler.Bu bir baba-kız bakışı değildi.Bu, iki düşmanın son kez birbirini tartmasıydı.Hakim konuştu.Deliller okundu.Tanıklar çağrıldı.Ve sonra..." Aslan Kara."Salonda bir uğultu koptu. Kara ayağa kalktı. Adımları netti. Sesi sakindi ama kelimeleri keskin bir bıçak gibiydi."Babam," dedi,"devlete hizmet etmedi. Devleti kullandı."Bu cümle, yılların suskunluğunu parçaladı.Civan ilk kez başını eğdi.Bu bir pişmanlık değildi.Bu, yenilgiydi.Karar açıklandığında kimse sevinmedi. Çünkü adalet alkışlanacak bir şey değildir; geç gelmiş bir borcun ödenmesidir.Müebbet.Tek kelime.Bir ömür.Akşam olduğunda Gül yalnız kaldı. Evin penceresini açtı. Şehir sessizdi; sanki olup biteni sindirmeye çalışıyordu.Telefonuna bir mesaj düştü.Bilinmeyen Numara:"Bazı yangınlar her şeyi yakmaz. Bazılarını aydınlatır."Gül gülümsedi. Bu numarayı tanıyordu.Cevap yazmadı. Çünkü artık her şey söylenmişti.Aynaya baktı. Kendini ilk kez eksiksiz gördü."Bitti," dedi fısıltıyla.Ama hikâyeler bitmezdi.Sadece şekil değiştirirdi.
632🥀
"Bitti," demişti Gül.Ama kelimeler bazen yalnızca dudakları ikna ederdi; hayatı değil.Gece ilerledikçe evin içi daha da sessizleşti. Pencere açıktı ama içeri giren hava serinlik taşımıyordu. Şehir nefes alıyor gibiydi; derin, yorgun ve temkinli. Gül koltuğa oturdu. Ayakkabılarını çıkarmadı. Çünkü bir yere varmış gibi hissetmiyordu. Sadece duruyordu.Telefonu masanın üzerindeydi. Ekranı karardıktan sonra bile oradaydı; varlığıyla bile konuşan bir cisim gibi. Bilinmeyen numaranın cümlesi hâlâ zihnindeydi.Bazı yangınlar her şeyi yakmaz. Bazılarını aydınlatır.Gül, yangınların içinden geçmişti. Küllerin nasıl koktuğunu biliyordu. Ama ilk kez, aydınlanan bir şeyin içinde duruyordu. Bu huzur değildi. Daha çok... sakin bir uyanıklıktı.Kapı kilidinin sesi duyuldu.Kara içeri girdi.Birbirlerine bakmadılar. Çünkü bazı bakışlar, konuşmaktan daha yorucuydu. Kara montunu askıya astı. Üniforması yoktu ama günün ağırlığı omuzlarından akmıyordu. Yanına gelmedi. Karşısındaki sandalyeye oturdu. Aralarında bir masa vardı; üstünde yarım kalmış bir hayat gibi duran iki bardak."Bitti mi?" dedi Kara.Gül başını yana çevirdi."Mahkeme bitti," dedi. "Biz bitmedik."Kara sustu. Sessizlik, bu kez kaçış değildi. Kabul edişti."Babam," dedi Kara, kelimeyi zorlanarak seçerek, "salondan çıkarılırken bana baktı."Gül gözlerini kapadı."Ne gördün?""Tanıdığım biri değildi," dedi Kara. "Bir komutan değildi. Bir baba hiç değildi. Sadece... boştu."Boşluk, insanın en ağır cezasıydı.Ertesi gün sabah erken geldi. Güneş yine vardı ama hâlâ ısıtmıyordu. Gazeteler manşetlerle doluydu. İsimler yazılmıştı. Fotoğraflar seçilmişti. Gerçek, nihayet mürekkeple sabitlenmişti. Ama Gül gazeteyi açmadı. Çünkü bazı yüzleşmeler bir kez yapılırdı.Ablası öğleden sonra geldi. Üzerinde sade bir elbise vardı. Yüzünde makyaj yoktu. Aynaya ihtiyaç duymayan bir yüz ifadesi... Yorgundu ama dikti."Gitmem gerek," dedi."Gitmek mi?" diye sordu Gül."Yaşamak," dedi kadın. "Burada her şey hâlâ o kapının ardında."Gül ona sarıldı. Bu kez uzun sürdü. Çünkü ayrılıklar bazen kurtuluştu.Yeşim hastaneden aradı. Koray konuşmuyordu. Doktorlar umutlu ama temkinliydi."Bekleyeceğiz," dedi Yeşim."Biliyorum," dedi Gül. "Bazı mucizeler acele etmez."Akşamüstü Gül dışarı çıktı. Adımlarını nereye götürdüğünü bilmeden yürüdü. Adliye binasının önünden geçti. Durmadı. Çünkü artık oraya ait değildi. Parktan geçti. Çocuk sesleri vardı. Hayat, inatla devam ediyordu.Bir banka oturdu. Yanına bir gölge düştü."Yine buradasın."Ses tanıdıktı.Gül başını kaldırmadı."Hiç gitmedim," dedi.Bilinmeyen Numara artık bilinmez değildi. Yüzü vardı. Yıllardır yarım kalan bir hikâyenin sessiz tanığıydı."Yangın söndü mü?" diye sordu adam.Gül gülümsedi."Hayır," dedi. "Ama artık neyi yaktığını biliyorum."Adam başını salladı."Bu, herkesin cesaret edemeyeceği bir şey."Gül ayağa kalktı."Cesaret değildi," dedi. "Zorunluluktu."Eve döndüğünde Kara balkondaydı. Sigara içmiyordu. Sadece karanlığa bakıyordu. Gül yanına geçti. Omuzları birbirine değmedi ama aralarındaki mesafe kısalmıştı."Yarın," dedi Kara, "soyadımı değiştirmek için başvuracağım."Gül ona baktı."Kaçmak mı?""Hayır," dedi Kara. "Kendi adımla kalmak."Gül başını salladı."Ben de yarın," dedi, "ilk kez hiçbir şeyden kaçmadan uyanacağım."Gece çöktü. Şehir sustu.Ve hikâye, başka bir şekle bürünerek yoluna devam etti.
633🥀
Sabah bu kez sessiz gelmedi.Şehir uyanırken bir şeyler yer değiştirmişti. Sokaklar aynıydı ama insanların bakışı değişmişti. Gül bunu pencereden fark etti. Hayat, bir gerçeği kabul ettiğinde bir süre nasıl davranacağını bilemezdi.Kara evden erken çıktı. Kapıyı sessiz kapattı ama vedası sessiz değildi. Gül bunu hissetti. Çünkü bazı gidişler arkasında kapı sesi değil, boşluk bırakırdı.Telefon çaldı.Yeşim'di."Koray gözlerini açtı," dedi.Cümle kısa ama ağırdı. Çünkü umut, insanın içine birden değil, temkinle düşerdi.Hastane koridorları tanıdıktı. O keskin koku, bekleme sandalyeleri, gözlerdeki aynı korku... Gül yürürken duvarlara bakmadı. Çünkü bu kez kaybolan biri yoktu. Bu kez bulunmuştu.Koray'ın gözleri açıktı. Konuşmuyordu ama bakıyordu. Yeşim elini tutuyordu. Sanki bırakırsa yeniden kaybolacakmış gibi."Bazen," dedi Gül yavaşça, "dönmek bile cesarettir."Koray gözlerini kırptı. Bu, bir cevaptı.Aynı saatlerde Kara nüfus müdürlüğündeydi. Küçük bir oda. Büyük bir karar. Formu doldururken eli titremedi. Çünkü bu bir inkâr değildi. Bu, bir ayrışmaydı."Yeni soyadınız?" diye sordu görevli.Kara bir an durdu."ASLAN," dedi. " Artık adım Kara Aslan!" İsimler bazen kader değildi; bazen seçimdi.Akşam üzeri Gül parkta yürürken o mesaj yeniden geldi.Bilinmeyen Numara:"İnsan, gerçeği söylediğinde yalnız kalacağını sanır. Oysa ilk kez kendisiyle kalır."Gül yazmadı. Ama bu kez silmedi de. Çünkü bazı cümleler saklanırdı.Eve döndüğünde Kara kapının önündeydi. Elinde bir kâğıt vardı. Resmî, sade, geri dönüşsüz."Bitti," dedi Kara.Gül kağıda baktı. Sonra ona."Hayır," dedi. "Başladı."O gece konuşmadılar. Ama susmadılar da. Aynı odada, farklı düşüncelerle uyudular. Çünkü iyileşme bazen aynı rüyayı görmemekti.Günler geçti. Gazeteler başka manşetler buldu. İnsanlar başka öfkelere yöneldi. Ama bazı yaralar gündemden düşmezdi; sadece sessizleşirdi.Gül yazmaya başladı. İlk kez bir şey anlatmak için değil, anlamak için. Kalem, bazen terapiden daha dürüsttü.
634🥀
Bir akşam kapı çaldı. Açtığında karşısında onu gördü."Konuşmamız gerek," dedi adam. Bu kez kaçmadı."Biliyorum," dedi Gül.İçeri girdiler. Masaya oturdular. Yüzleşme sakindi. Çünkü fırtına geçmişti."Ben," dedi adam, "yangını başlatmadım. Ama sustum."Gül başını salladı."Susmak," dedi, "bazen kibrittir."Adam gözlerini kaçırdı."Geç mi?"Gül ayağa kalktı. Pencereye yürüdü." Artık çok geç!" dedi. "Ama hâlâ anlamlı." Konuşma bitti, adam gitti.Ve Gül ilk kez bir hesaplaşmadan sonra yorgun hissetmedi.Gece yarısı Kara uyandı. Gül masadaydı. Yazıyordu."Ne yazıyorsun?" diye sordu."Bizi," dedi Gül."Bitmiş hâlimizi değil. Değişmiş hâlimizi."Kara yanına geldi. Omzuna dokunmadı ama yakın durdu."Buna cesaretim var mı?" diye sordu.Gül başını kaldırdı."Artık başka seçeneğin yok."Kalem durdu.Ama hikâye durmadı.
Telefon bir kez daha titreşti.Bu kez gece yarısını geçmişti. Ev uykudaydı ama Gül uyanıktı. Bazı geceler insan uyuyamaz; çünkü ruhu bir gerçeğe hazırlanır.Bilinmeyen Numara:"Bazı sessizlikler korkaklıktan değil, korumak içindir."Gül'ün eli ekranda durdu.Kalbi hızlandı ama paniklemedi. Çünkü bu cümlede kaçış yoktu. Bu cümlede... tanıdık bir ton vardı.Yazdı.Gül:"Kimi korudun?"Cevap gecikmedi.Bilinmeyen Numara:"Seni."O an...bir şey yerine oturdu.Gül ayağa kalktı. Pencereye yürüdü. Camdan yansıyan yüzüne baktı. Gözleri annesinindi. Ama bakışındaki sabır... babasından kalmaydı.Gül:"Ölüydün."Uzun bir sessizlik oldu.Bu sessizlik korkudan değil, cesaretten doğdu.Sonra telefon yeniden titredi.Bilinmeyen Numara:"Öyle kalmam gerekiyordu."Gül sandalyesine çöktü. Nefesi daraldı ama ağlamadı. Çünkü bu bir kayıp anı değildi. Bu, gecikmiş bir karşılaşmaydı.Gül:"Beni bırakıp giden herkes bunu söyledi."Bu kez cevap yazıyla gelmedi.Telefon çaldı.Gül açtı.Sesi duyduğunda zaman bir anlığına durdu."Gül..."Tek kelime.Ama içinde yıllar vardı."Baba," dedi.Bu kelimeyi ilk kez öfkesiz söyledi.Sessizlik oldu.Sonra adam konuştu."Beni öldü sandılar. Öyle olması işlerine geldi. Ben de sustum. Çünkü yaşarsam... seni yaşatamayacaklardı."Gül gözlerini kapadı."Annemi?" diye sordu."Annen," dedi adam, "gerçeği bilmiyordu. Bilseydi seni koruyamazdı."Bu bir savunma değildi.Bu bir itiraftı."Civan Komutan," dedi Gül. "Beni de öldürmek istiyordu, değil mi?"Adam sustu.Sonra, "Evet," dedi.Gül gülümsedi.
635🥀
Acı bir gülümseme."Başaramadı.""Sayende," dedi adam. "Benden daha cesur oldun."Gül ayağa kalktı. Ev dar gelmişti."Neredesin?" diye sordu."Yakında," dedi adam. "Ama kapına gelmeye hakkım yok."Gül bir an düşündü.Sonra, "Yarın," dedi. "Aynı park. Aynı banka."Telefon kapandı.Gül olduğu yerde kaldı.Gece artık sessiz değildi. Anılar yürüyordu evin içinde.Kara uyandı. Onu ayakta gördü."Ne oldu?" diye sordu.Gül dönüp baktı."Babam," dedi.Kara bir şey söylemedi. Çünkü bazı cümleler cevap istemezdi.Ertesi gün park sakindi. Aynı banka oturdu Gül. Ellerini dizlerinde birleştirdi. Beklemek bu kez ağır değildi. Çünkü kaçan yoktu.Adam uzaktan göründü.Saçları ağarmıştı. Omuzları çökmüştü. Ama yürüyüşü tanıdıktı.Karşısına geçti.Oturmadı."Bak," dedi Gül. "Gitmedim."Adam başını eğdi."Gördüm," dedi. "Benden daha sağlam durdun.""Beni neden hiç aramadın?" diye sordu Gül."Çünkü sesimi duysan," dedi adam, "beni affetmek zorunda kalacağını sandım. Buna hakkım yoktu."Gül ayağa kalktı."Affetmedim," dedi."Ama artık seni inkâr etmiyorum."Adam ilk kez ağladı. Sessizce. Omuzları sarsılmadan."Ben senin hikâyende yoktum," dedi."Biliyorum," dedi Gül. "Ama gerçeğinde vardın."Birlikte yürüdüler. Yan yana değil. Aynı yönde.Gül eve döndüğünde yazmaya oturdu. Bu kez bir başlık attı:"Bazı babalar ölmez.Sadece susar."Kalem ilerledi.Ve hikâye...artık geri dönülmez bir yere girdi.
Gül eve döndüğünde akşam çoktan çökmüştü. Işıkları yakmadı. Karanlık, bu kez kaçılacak bir yer değildi; düşünmek için bir alandı. Parkta olanlar zihninde hâlâ canlıydı. Babasının sesi, gözlerindeki yorgunluk, yılların tek bir bakışta anlatılması...Masadaki fotoğrafa baktı.Annesi.Babası.Bir zamanlar üç kişilik bir dünya.Telefonu eline aldı.Annesinin adı ekranda duruyordu.Aramadı.Bazı gerçekler söylenmezdi.Yaşatılırdı.Ertesi gün Filiz Hanım mutfakta çay demliyordu. Hareketleri sakindi. Ama yıllardır öğrendiği bir refleks vardı: Gül'ün suskunluğunu okumak."Bir şey oldu," dedi.Bu bir soru değildi.Bir anne tespitiydi.
636🥀
Gül sandalyeye oturdu. Ellerini masanın üzerine koydu."Bir şey," dedi, "uzun zaman önce oldu."Filiz Hanım oturdu."Baban mı?" dedi.O isim söylenince mutfak daraldı."Ölmedi," dedi Gül.Sessizlik.Birkaç saniye.Belki bir ömür.Filiz Hanım gözlerini kapadı. Çaydanlığın sesi arka planda uğulduyordu."Biliyordum," dedi. "Ama bilmemem gerekiyordu."Gül şaşırdı."Nasıl?""Bazı kadınlar," dedi Filiz Hanım, "gerçeği hisseder ama çocuğunu korumak için inanmaz."Gözleri dolmadı. Çünkü ağlamayı o da çok önce bitirmişti."Geldi mi?" diye sordu."Hayır," dedi Gül. "Gelmek istemiyor."Filiz Hanım başını salladı."Doğru yapıyor," dedi. "Çünkü bazı yüzler geçmişte kalmalı."O gün konuşulmadı. Ama her şey söylendi.Aynı saatlerde Gül'ün babası şehirden çıkıyordu. Otobüs camından dışarı baktı. Aynı sokaklar... ama artık ona ait değildi. Telefonuna son kez baktı. Gül'den mesaj yoktu. İstememişti zaten.Civan Komutan'ın hücresinde de geceydi. Duvarlar aynıydı. Ama ilk kez yalnızdı. Üniforma yoktu. Ünvan yoktu. Sadece yaşlı bir adam ve geç kalmış bir muhasebe.Bir kâğıt istedi.Kalem aldı.Ve ilk kez emir vermeden yazdı."Bazı savaşlar," diye başladı,"cephede kazanılmaz."O kâğıt kimseye ulaşmadı. Çünkü bazı itiraflar sahibini bile kurtarmazdı.Gül yazdıklarını tamamladı. Metin yayımlandı. İsim yoktu. Ama herkes kimden bahsedildiğini biliyordu. Hastane dosyaları yeniden açıldı. Kaybolanlar, bulunamayanlar, susturulanlar...Telefonlar susmadı.Ama Gül açmadı.Çünkü artık hikâyesi kendisine ait değildi.Kara akşam eve geldiğinde gazeteyi masaya bıraktı."Yapmışsın," dedi.Gül başını kaldırmadı."Gerekliydi," dedi."Bedeli olur," dedi Kara.Gül gülümsedi."Zaten ödedik."Gece balkon kapısı açıktı. Şehir rüzgârla konuşuyordu. Kara yanına geldi."Gitmek ister misin?" diye sordu."Nereye?" dedi Gül."Henüz adı olmayan bir yere."Gül düşündü.Sonra başını salladı."Evet," dedi. "Ama bu kez kaçmak için değil."İçeri döndü. Masadan defteri aldı. Son sayfaya tek bir cümle yazdı:"Bazı hikâyeler anlatılarak değil, susarak tamamlanır."Defteri kapattı.Ve hikâye...artık geri dönmeyecek bir sessizliğe yürüdü....
637🥀
Gidiş kararı alındığında evde bir telaş olmadı. Valizler aceleyle hazırlanmadı. Çünkü bu bir kaçış değildi; ağır ağır olgunlaşmış bir kabullenişti. Gül dolabı açtı, yıllardır dokunmadığı eşyaları çıkardı. Bazıları hatıra değildi artık, sadece yer kaplıyordu. Hayat da bazen böyleydi; anlamını yitirmiş şeyleri sessizce geride bırakmak gerekirdi.Filiz Hanım mutfakta durdu. Yardım teklif etmedi. Çünkü bu kez Gül'ün kendi düzenini kurmasına saygı duyuyordu."Gidecek misin gerçekten?" diye sordu.Gül başını kaldırmadan cevap verdi."Kalmak için bir nedenim kalmadı."Filiz Hanım çay bardaklarını dizdi."Benim var," dedi.Gül durdu.Sonra yavaşça, "Sen her zaman vardın," dedi. "Bu yüzden gidebiliyorum."Bu bir veda değildi. Bu, anneliğin kabulüydü.Kara eve geç geldi o akşam. Elinde anahtarlar vardı. Yeni bir yerin anahtarları. Küçük, denize bakan, kimsenin onları tanımadığı bir şehirde. Masanın üzerine bıraktı."Burası," dedi. "Başlangıç gibi."Gül anahtarları eline aldı. Soğuktu. Gerçekti."Orada geçmiş var mı?" diye sordu."Yok," dedi Kara. "Ama biz olacağız."Bu yeterliydi.Gül'ün babası o gece bir yerde tek başınaydı. Küçük bir odada. Masanın üzerinde yarım kalmış bir mektup duruyordu. Yazamadı. Çünkü bazı cümleler kaleme değil, zamana ihtiyaç duyardı. Camdan dışarı baktı. Aynı yıldızlar... ama başka bir gökyüzü."Keşke," dedi kendi kendine, "beni hiç tanımasaydı."Ama gerçek, keşkelere aldırmazdı.Civan Komutan'ın hücresinde ise sabah erken geldi. Gardiyan kapıyı açtığında ilk kez itiraz etmedi. Çünkü artık savaşacak bir unvanı yoktu. Yıllar, onu rütbesiz bırakmıştı. Aynaya baktığında gördüğü şey bir komutan değildi. Sadece yaşlı bir adamdı. Ve bu, onun için en ağır cezaydı.Gül son kez odasına girdi. Aynaya baktı. Eskiden orada kırık bir kız dururdu. Şimdi... bütün bir kadın vardı. Yaralarıyla, seçimleriyle, sessizliğiyle.Defteri çantasına koydu. O defter artık bir yük değildi. Bir tanıktı.Yola çıktılar. Şehir arkalarında küçüldü. Gül camdan bakarken içinden bir cümle geçti: Burası beni yarattı ama burada kalmam gerekmiyordu.Yol uzundu. Sessizdi. Kara direksiyondaydı. Müzik açmadı. Çünkü bazı yolculuklar sese ihtiyaç duymazdı.Bir benzinlikte durdular. Gül telefonuna baktı. Bilinmeyen Numara'dan son bir mesaj vardı.Baba:"Gittiğini hissettim. Arkamdan bakmadım. Çünkü bilmeni istedim: Seni bıraktığım yerden değil, bulduğun yerden sevdim."Gül cevap yazmadı.Telefonu kapattı.Gözleri dolmadı. Çünkü bu bir kayıp değildi. Bir yerleşmeydi.Deniz göründüğünde güneş batıyordu. Ufuk çizgisi netti. Sınırlar belliydi. Kara arabayı durdurdu."İndik mi?" dedi.Gül kapıyı açtı. Ayakları toprağa bastı."İndik," dedi. "Ve bu kez düşmedik."Deniz rüzgârı saçlarını savurdu. İçinde bir şey hafifledi. Yıllardır taşıdığı yük, sonunda doğru yere bırakılmıştı.Gül derin bir nefes aldı."Biliyor musun," dedi, "hikâyem burada bitmiyor."Kara gülümsedi."Zaten bitse korkardım."Gül denize baktı.Ve fısıldadı:"Bazı hikâyeler mutlu bitmez.Ama doğru yerde durur."
638🥀
Yeni şehir sabahı sessiz karşıladı. Deniz, geceden kalma bir sır gibi kıyıya yaslanmıştı. Gül pencereyi açtığında içeri giren hava tanıdık değildi ama yabancı da sayılmazdı. Bazı yerler insanı hemen kabul etmez; önce tartar. Bu şehir de öyleydi.Kara çoktan uyanmıştı. Mutfakta kahve yapıyordu. Ev küçük ama ferah sayılırdı. Eşyalar henüz yerini bulmamıştı. Ama bu, düzensizlik değildi. Bu, ihtimaldi."İlk kez," dedi Kara fincanı uzatırken,"kimse kim olduğumuzu sormuyor."Gül kahveyi aldı."Belki de ilk kez," dedi,"biz de kendimize sormuyoruz."Günler yavaş geçti. Gül sahil boyunca yürüdü. İnsanları izledi. Kimse onu tanımıyordu. Bakışlar yük taşımıyordu. Bu hafiflik ürkütücüydü ama öğreticiydi. İnsan bazen acıdan değil, huzurdan korkardı.Bir kitapçıya girdi. Raflar arasında dolaştı. Parmakları kitap sırtlarında gezindi. Yazdığı metnin artık başkalarının elinde dolaştığını düşündü. Ama kimse ona dönüp bakmıyordu. Çünkü gerçek güç, tanınmadan da var olabilmekti.Kara bir iş görüşmesine gitti. Üniformasızdı. Rütbesizdi. Sadece adı vardı. Çıktığında yüzünde küçük bir gülümseme vardı."Olmadı," dedi.Gül başını salladı."İlk denemeler genelde tutmaz.""Tutması gerekmiyor," dedi Kara. "Yeter ki doğru olsun."Akşamüstü kapı çaldı. Gül irkildi. Bu şehirde henüz kimse kapılarını çalmamıştı. Açtığında genç bir kadın duruyordu karşısında. Elinde bir zarf vardı."Size bırakmam istendi," dedi.Kapı kapandığında zarf hâlâ Gül'ün elindeydi. Üzerinde isim yoktu. El yazısı tanıdıktı. Açmadı hemen. Çünkü bazı şeyler açılmadan da anlaşılırdı.Gece olunca balkona çıktı. Deniz karanlıktı ama huzurluydu. Zarfı açtı.Bir mektup değildi.Bir nottu."Bazı şehirler insanı saklar.Ama ben artık saklanmayacağım.Sadece bil istedim."İmza yoktu. Ama gerek de yoktu.Gül kâğıdı katladı. Yaktı. Küller rüzgârla dağıldı. Çünkü bu kez yakmak yok etmek değildi; serbest bırakmaktı.Aynı gece Filiz Hanım aradı."İyi misin?" dedi."Evet," dedi Gül. "İlk kez bu soruya düşünmeden cevap veriyorum."Filiz Hanım sustu."Baban aradı," dedi sonra.Gül'ün eli telefonun etrafında sıkıldı."Ne dedi?""Seni sormadı," dedi Filiz Hanım. "Beni sordu. İyi olup olmadığımı."Bu, bir özürdü.Geç kalmış ama gerçek."Bir daha ararsa," dedi Gül,"yerimi söyleme.""Merak etme," dedi Filiz Hanım. "Artık senin sınırlarını biliyorum."Gül telefonu kapattı. Kara yanına geldi."Geçmiş mi?" diye sordu."Evet," dedi Gül. "Ama uzaktan."Bir sabah Gül defterini açtı. Yeni bir hikâye yazmaya başladı. Bu kez karakterler kaçmıyordu. Saklanmıyordu. Yaralarını gösteriyordu. Çünkü iyileşmek, yara iziyle barışmaktı.Kalemi durdu. Bir cümle yazdı:"İnsan, geçmişini sırtında taşımaz.Onu ardına alır ve yürür."Pencere açıktı. Deniz görünüyordu. Kara içeriden seslendi:"Hazır mısın?"Gül ayağa kalktı."Hazırım," dedi.Bu kez bu kelime geç kalmamıştı.Ve hikâye...ilk kez sessizce ama sağlam bir yerden devam etti...
639🥀
Hazır olmak, sandıkları gibi bir an değildi.Gül bunu günler geçtikçe anladı. Hazır olmak, sabah uyanıp hiçbir şeyin eksik olmadığını fark etmek de değildi. Hazır olmak; eksiklerle birlikte yürümeyi kabul etmekti.Yeni şehir, insanı yormuyordu ama avutmaya da çalışmıyordu. Deniz sabitti; her gün aynı yerden doğup batmıyordu elbette ama aynı sabrı taşıyordu. Gül sahilde yürürken ayak izlerinin dalgalarla silinişini izledi. Hiçbir iz kalmıyordu. Ama yürümüş olmak, bedeninde kalıyordu.Bir kafede oturdu. Defteri masanın üzerindeydi. Garson adını sormadı. Siparişini aldı, gitti. Bu görünmezlik Gül'ün hoşuna gitti. Çünkü ilk kez, var olmak için açıklama yapmıyordu.Yazmaya başladı.Bu kez geçmiş, başrol değildi.Yan karakterdi.Bir adam vardı hikâyede; susarak koruduğunu sanan. Bir kadın vardı; konuşarak iyileşen. Aralarında kan bağı yoktu ama kader vardı. Gül yazdıkça anladı: Babası artık bir yara değil, bir çizgiydi. Hayatı ikiye bölen ama kanatmayan bir çizgi.Akşamüstü Kara işten döndü. Yorgundu ama yüzünde alışılmadık bir ifade vardı. Çantasını bıraktı, pencereye yaklaştı."Bugün," dedi, "bana geçmişimi sordular."Gül defteri kapattı."Ne dedin?""Adımı söyledim," dedi Kara. "Yetti."Gül gülümsedi."İnsan bazen sadece adından ibarettir."Kara sustu. Sonra ekledi:"Babamdan bahsetmedim."Bu bir kaçış değildi. Bu, bir tercihti.Gece ilerledi. Sokaktan sesler geliyordu. Yabancı kahkahalar, yabancı hayatlar... Gül balkona çıktı. Gökyüzü açıktı. Yıldızlar netti. Bu şehirde gökyüzü bile daha dürüst gibiydi.Telefonu titreşti.Numara kayıtlı değildi.Ama artık yabancı da değildi.Açmadı.Mesaj geldi.Baba:"Burada deniz yok. Ama rüzgâr var. Sen çocukken rüzgârı severdin."Gül telefonu avucunda tuttu. Bir cevap yazmadı. Ama ilk kez içinden "git" demedi. Çünkü bazı bağlar kopmazdı; sadece gevşerdi.Kara yanına çıktı."Yine mi?" diye sordu."Evet," dedi Gül."Bu kez canımı acıtmıyor."Kara başını salladı."Acıtmıyorsa," dedi, "yerini bulmuştur."Bir sabah kapı yine çaldı. Bu kez beklenmedik değildi. Komşu kadındı. Elinde bir tabak vardı."Hoş geldiniz," dedi. "Burada kimse yalnız kalmaz."Gül teşekkür etti. Kapıyı kapattığında tabağı masaya bıraktı. Küçük bir detaydı. Ama hayat, büyük kırılmaları küçük jestlerle onarırdı.O gün Gül uzun süre yazmadı. Sadece oturdu. Dinledi. Kendini. Deniz'i. Şehri. İçinde yıllardır susan bir şey vardı; şimdi konuşmuyordu ama bağırmıyordu da.Gece defterini yeniden açtı. Yeni bir sayfa. Başlık attı:"Kalanlar"Altına tek bir cümle yazdı:"Bazı insanlar gitmez.Sadece artık yol göstermez."Kalemi bıraktı. Işığı kapattı. Kara'nın yanına uzandı.Bu kez uykusu ağır değildi.Bu kez rüyasında kaçmadı.Ve hikâye...ilk kez yarınla tartışmadan,yarını kabul ederekakmaya devam etti.Geceler bu şehirde daha kısa sürüyordu. Ya da Gül öyle hissediyordu. Çünkü karanlık, eskisi kadar oyalanmıyordu zihninde. Uyandığında ilk düşündüğü şey geçmiş olmuyordu artık; günün kendisiydi. Bu küçük değişim, en büyük dönüşümdü.Sabahları sahile inmeyi alışkanlık hâline getirdi. Aynı bank. Aynı saat. Yanında defter. Yazmasa bile defterin orada olması yetiyordu. Çünkü bazı kelimeler yazılmak için değil, beklemek için vardı.Bir sabah yaşlı bir adam oturdu yanına. Elinde baston vardı. Denizle konuşur gibi bakıyordu."İnsan," dedi adam, "denize bakarak geçmişini unuttuğunu sanır."Gül başını çevirdi."Unutmuyoruz," dedi. "Sadece susturuyoruz."Adam gülümsedi."En zorunu yapıyorsun o zaman."Kara o gün işten geç döndü. Yorgunluk vardı ama pişmanlık yoktu yüzünde. Ayakkabılarını çıkarırken durdu."Bugün," dedi, "biri bana 'iyi birine benziyorsun' dedi."Gül baktı."Ne hissettin?""Garip," dedi Kara. "Çünkü bunu kanıtlamak zorunda kalmadım."Gül başını salladı."İşte bu," dedi. "Yeni hayat bu."Akşam yemeği sade geçti. Konuşmadılar çok. Ama sessizlik ağır değildi. Eskiden sessizlik, saklanan şeylerin gölgesiydi. Şimdi... paylaşılmayan huzurdu.Gece yarısına doğru Gül telefonu eline aldı. Uzun zamandır ilk kez. Babasının mesajlarına baktı. Hepsi kısa, hepsi mesafeli, hepsi temkinliydi. Bir tanesini yeniden okudu:"Seni izlemek istemiyorum. Sadece bilmek istiyorum."Bu cümlede sahiplenme yoktu. Bu, geç kalmış bir saygıydı.Gül cevap yazdı. İlk kez.Gül:"İyiyim. Bu, bilmen için yeterli."Mesaj gitti.Cevap gelmedi.Ama gelmemesi bir eksiklik değildi.Bir hafta sonra yağmur başladı. Deniz kabardı. Rüzgâr sertleşti. Şehir, ilk kez kendini savunur gibi görünüyordu. Gül camdan dışarı baktı. Fırtınayı sevmezdi ama korkmazdı da. Çünkü içindeki fırtınalar daha sessizdi artık.Kapı çaldı. Bu kez beklenen bir misafir değildi. Kara kapıyı açtı. Karşısında takım elbiseli iki kişi duruyordu. Resmîydiler ama tehditkâr değillerdi."Gül Hanım'la görüşmemiz gerekiyor," dediler.Gül ayağa kalktı. İçinde eski bir refleks kıpırdandı. Ama bu kez kaçmadı."Benim," dedi.Masaya oturdular. Dosya açıldı. Yazdıkları metinle ilgiliydi. Tanıklıklar. Yeni ifadeler. Yeni dosyalar. Hikâye, hâlâ bir yerlerde devam ediyordu."Geri dönmeniz gerekebilir," dediler.Gül başını salladı."Dönmem," dedi. "Ama konuşurum."Bu bir meydan okuma değildi. Bu, sınırdı.Gittiklerinde Kara derin bir nefes aldı."Hazır mısın?" diye sordu.Gül pencereye yürüdü. Deniz hâlâ dalgalıydı."Artık hazır olmak," dedi,"korkmamayı değil, geri çekilmemeyi ifade ediyor."O gece defterini açtı. Yeni bir bölüm yazdı. Bu kez başlık yoktu. Çünkü bazı bölümler isim istemezdi.Son cümleyi yazdıktan sonra durdu:"İnsan, geçmişiyle barışmaz.
640🌹
Onu yerine koyar."Kalemi bıraktı.Işığı kapattı.Kara'nın yanına uzandı.Ve hikâye...artık kapanmaya değil,yerine oturmayadevam etti....Dönmek, Gül'ün sandığı gibi bir geri adım değildi. Şehre yeniden girdiğinde bunu anladı. Otobüs terminali aynıydı, sokaklar aynıydı, hatta hava bile benzer kokuyordu. Ama Gül aynı değildi. İnsan değiştiğinde, mekânlar da anlamını yitirirdi.Kara valizi indirdi."Buradayız," dedi.Gül başını salladı."Hayır," dedi. "Biz buradan geçiyoruz."Adliye binası uzaktan göründü. Mermer basamaklar hâlâ soğuktu. Ama bu kez Gül durmadı. Koridorlardan geçti. İfade odasına girdi. Duvarlar yine sarıydı. Yalan rengi değişmemişti. Ama Gül'ün sesi değişmişti.Anlattı.Eksiltmeden.Yumuşatmadan.Ama öfkeyle de değil.Çünkü gerçek, sakin anlatıldığında daha çok sarsardı.Savcı not aldı. Başını kaldırdı."Babanız?" dedi.Gül bir an durdu."Bir biyolojik bağ," dedi. "Ama hikâyemin parçası değil."Bu cümle, bir kopuş değil; bir tanımdı.Koridorda beklerken Kara camdan dışarı baktı."Bitiyor mu?" diye sordu.Gül omuz silkti."Hayır," dedi. "Ama artık beni taşımıyor."O gün Filiz Hanım'ı gördü. Yıllar sonra ilk kez, üçü aynı odadaydı. Baba yoktu. Ama adı da yoktu artık.Filiz Hanım Gül'ün elini tuttu."Güçlü olmak zorunda değilsin," dedi.Gül gülümsedi."Biliyorum," dedi. "O yüzden güçlüyüm."Akşamüstü Gül yalnız yürüdü. Eski park. Eski banka. Ama bu kez beklemedi. Oturdu, kalktı, geçti. Çünkü beklemek, artık onun hikâyesinde yoktu.Telefonu titredi.Son bir mesaj.Baba:"Bunu senden değil, kendimden istiyorum. Bir gün... belki."Gül telefonu kapattı. Silmedi. Ama saklamadı da. Çünkü bazı ihtimaller, cevapsız kalmalıydı.Gece trenle ayrıldılar. Şehir arkalarında kaldı. Kara uyudu. Gül camdan baktı. Yansımasında kırık bir kız yoktu artık. Yaralarıyla barışmış bir kadın vardı.Defterini açtı. Son sayfaya yazdı:"Bu bir son değil.Bu, yükün yere bırakıldığı yer."Kalemi kapattı.Ve hikâye...ne bağırarak bitti,ne mutlu numarası yaparak.Hikâye, doğru yerde durarak sustu.İstersen buradan sonra bunu tam bir roman finali hâline getirip güçlü bir kapanış paragrafı yazabilirim ya da yeni bir kitaba dönüşecek ilk cümleyi kurabilirim Gülüm...
641🥀
Tren geceyi yararak ilerledi. Rayların sesi bir ninni gibi değildi; daha çok hatırlatıcıydı. Gül camdan dışarı bakarken karanlıkta kendi yüzünü gördü. Eskiden bu yansıma onu ürkütürdü. Şimdi tanıdıktı. Korkmadığı şeyler, artık yüzünü değiştirmiyordu.Kara uykusunda kıpırdandı. Elini aradı Gül. Tutmadı. Sadece varlığını hissetti. Bazı yakınlıklar temas istemezdi.Yeni şehre döndüklerinde sabah henüz dağılmamıştı. Deniz pusluydu. Ev onları olduğu gibi karşıladı. Ne eksik ne fazla. Gül anahtarı kapıya sokarken bir an durdu.Artık buraya aitim, diye düşünmedi.Sahibiyim, dedi içinden.Günler aktı.Sessiz ama dolu.Gül yazdıklarını toparladı. Dosya haline getirdi. İsimsiz. Çünkü bu bir "ben" kitabı değildi. Bu, bir tanıklık metniydi. İnsanların okurken kendilerini bulacağı, ama yazanı aramayacağı bir metin.Bir yayınevinden cevap geldiğinde şaşırmadı. Kabul edilmek bir zafer gibi hissettirmedi. Çünkü bu hikâye onay için yazılmamıştı.Kara iş buldu. Küçük bir yerdi. Büyük vaatler yoktu. Ama dürüsttü. Akşamları eve yorgun geliyordu ama gözlerinde o eski sertlik yoktu. Üniformasızlığın ona iyi geldiğini fark etti Gül. İnsan bazen zırhını çıkarınca hafiflerdi.Bir akşam balkonda otururlarken Kara konuştu:"Biliyor musun," dedi, "ilk kez geleceği düşünürken geçmişim aklıma gelmiyor."Gül başını omzuna yasladı."Çünkü artık geçmişin seni tanımlamıyor," dedi."Sen onu tanımladın."Telefon uzun zamandır sessizdi. Babasından mesaj gelmedi. Gelmeyeceğini de biliyordu. Ve bu bilgi, bir boşluk değil; bir düzen duygusu yaratıyordu.Bir sabah Gül sahilde yürürken bir çocuk gördü. Elinde tahta bir uçak vardı. Koşarken düştü. Dizleri kanadı. Ağlamadı. Uçağı yerden aldı, üfledi, devam etti.Gül durdu.İzledi.İçinden bir şey geçti:İyileşmek böyle bir şey.Ağlamamak değil, devam etmek.O gün defterini son kez açtı. Artık ekleyecek bir şey yoktu. Çünkü bazı hikâyeler uzadıkça güçlenmezdi; doğru yerde bırakıldığında tamamlanırdı.Son sayfaya şunu yazdı:"Ben kurtulmadım.Ben kaldım.Ve kalmak, en zor cesaretti."Defteri kapattı. Çantasına koymadı. Masanın üzerine bıraktı. Çünkü bu hikâye artık taşınmayacaktı.Akşam deniz sakindi. Kara içerden seslendi:"Yarın ne yapacağız?"Gül pencereye baktı."Uyanacağız," dedi."Bu yeter."Işığı kapattı.Gece geldi.Ama bu kez karanlık bir şey saklamıyordu.Ve hikâye...yükünü bıraktı,yerine yerleştive sessizce yaşama karıştı.
642🥀
Evlerinin kapısını kapattıklarında sessizlik vardı.Ama bu sessizlik gergin değildi; yorgunlukla karışmış bir rahatlamaydı. Günün ağırlığı, adliye koridorları, geçmişin gölgeleri... hepsi arkada kalmıştı. Gül çantasını kenara bıraktı, Kara koltuğa oturdu."Bugün..." diye başladı Gül, ama kelimeyi tamamlayamadı. Gözleri ufka takılıydı."Evet," dedi Kara, sessizce, "uzun bir gün oldu."Gül derin bir nefes aldı."Her şeyi anlatmak zorundaydım. Ve anlattım. Ama hâlâ bir boşluk var."Kara başını salladı."Boşluk olur. Ama paylaşınca hafifler."O an Gül yanına geldi, sessizce oturdu. Ellerini dizlerinin üzerine koydu. Kara ellerini ona doğru uzattı, Gül tuttu. Fiziksel temas minimaldi ama gözlerindeki bakış her şeyi söylüyordu."Bazen," dedi Gül, "yaşadıklarımızın ağırlığını tek başımıza taşımak zorunda hissediyoruz. Ama aslında yanımızda biri varsa, sadece yanımızda durması bile yeterli."Kara başını eğdi."Biliyorum," dedi. "Ve ben buradayım. Sadece buradayım. Hiçbir şey yapmadan bile."Gül başını onun omzuna yasladı. Uzun süre sessizlik vardı. Birbirlerine sözle değil, varlıkla destek oluyorlardı. Her günün yarattığı kırıklık ve öfke, bu sessizlikte yumuşamaya başlamıştı."Biliyor musun," dedi Gül, gözlerini kapatarak, "geçmişi anlatmak kolay değil. Ama birine anlatmak... anlatmak, onu biraz küçültüyor.""Ve paylaştıkça," dedi Kara, "daha az acı veriyor. Sanki yükü bölüşüyorsun."Gül başını kaldırdı. "Sen hep yanımda olsaydın..." diye fısıldadı."Belki olurdum," dedi Kara, "belki de senin gibi güçlü olamazdım. Ama şimdi birlikteyiz. Yeterli."Saatler öylece geçti. Dertlerini, korkularını, kaybettiklerini ve kazandıklarını paylaştılar. Gül kendini ilk kez gerçek anlamda rahat hissetti. Kara sessizdi ama gözlerinden okunuyordu: O da aynı şekilde hafifliyordu.Geceyi öyle geçirdiler: Kelimelerle birbirlerine dokundular, geçmişin gölgelerini birlikte kaldırdılar. Artık yalnız değillerdi. Ve o yalnızlık hissi, yıllardır taşıdıkları yükten çok daha ağırdı.Gül başını yavaşça Kara'nın omzuna yasladı."Teşekkür ederim," dedi."Buna hiç gerek yok," dedi Kara.Ama ikisi de biliyordu ki, bu teşekkür sadece söz değildi. Kalpten gelen bir teslimiyet ve güvenin ifadesiydi.
643🥀
Gül başını Kara'nın omzuna yasladı. Kara onun saçlarını okşadı, hafif bir dokunuşla ama anlamı derin bir sessizlikle. Gözleri birbirine kilitlendi; kelimeler gerekmedi. İçlerinde biriken tüm yükler, korkular, kayıplar ve sessiz acılar, o bakışlarda birleşiyordu.Gül yavaşça Kara'nın gözlerine baktı, dudaklarını hafifçe araladı. Kara bir adım yaklaştı, ve ikisinin nefesleri birbirine karıştı. İlk temas nazikti, tereddütlü... ama uzun zamandır beklenen bir güven ve yakınlık vardı. Zaman yavaşlamış gibiydi; dünya sadece onların etrafında dönüyordu.Gül ellerini Kara'nın boynuna koydu. Kara da ellerini omuzlarından Gül'e sardı. Yavaş yavaş, gözlerini kapatarak dudakları birbirine değdi. Bu öpücük, bir tutkudan çok, yıllardır biriken bütün duyguların, korkuların ve hikâyenin açığa çıkışıydı. Uzun sürdü. Hızlı bir hareket değil, sakin ve derindi. Her temas, geçmişin yaralarını hafifletiyor, birbirlerine güvenlerini pekiştiriyordu.İçlerinde bir sıcaklık yükseldi. Sadece dudaklarının buluşması değildi bu; kalplerinin, nefeslerinin ve sessiz sözlerin bir araya gelmesiydi. Gül ve Kara, birbirlerini bütün bir gün boyunca yaşadıkları kayıplardan arınmış bir şekilde hissediyorlardı.Öpüşmeleri devam ederken, dünya dışarıda duruyordu. Dışarıdaki sesler, trafik, şehir... hepsi unutulmuştu. Tek gerçek, birbirlerinin yanında olmanın getirdiği güven ve huzurdu. Elleri, bakışları, nefesleri... her biri ayrı bir hikâyeyi anlatıyordu. Her dakika, yılların yükünü biraz daha hafifletiyordu.Gül, Kara'nın göğsüne yaslandı. Kara da başını hafifçe eğdi. Öpücükler uzun, sakin ve derindi; kelimeler olmasa da her şey söylendi. Yıllarca susturulan duygular, o sessizlikte konuştu. Yavaşça gözlerini açtıklarında, birbirlerinin gözlerinde hem geçmişi hem de geleceği gördüler.O an, hiçbir söze gerek yoktu. Her şey zaten oradaydı; bütün acılar, bütün kayıplar, bütün umutlar... ve artık birlikte taşıyacakları bir gelecek.
644🥀
Sabah güneşi, perdeler arasından yavaşça süzüldü. Hafif bir ışık, odanın içini dolduruyordu ama göz kamaştırmıyordu; sadece var olan huzuru gösteriyordu. Gül yavaşça gözlerini açtı. Yanındaki boşluğu gördü. Kara hâlâ uyuyordu; yüzünde uzun zamandır görmediği bir rahatlık vardı.Gül sessizce doğruldu, yataktan indi. Pencereye yürüdü. Deniz pusluydu; ufuk çizgisi netti ama sakin bir sır taşıyordu. Bu şehir hâlâ yabancıydı, ama artık korkutucu değildi. İçinde yıllardır taşıdığı ağırlık, yavaşça çözülüyordu.Kara uyandı, Gül'ün yokluğunu fark etti. Sessizce kalktı, mutfağa geçti. Kahve hazırladı. Kokusu yavaşça odanın içine doldu. Gül mutfağa geldiğinde, birbirlerine gülümseyerek baktılar. Bu gülümseme, herhangi bir sabahın rutin selamı değildi; bir zaferin, bir barışın ve yeni bir başlangıcın işaretiydi.Kahvelerini yudumlarken, sessizlik vardı ama bu kez gergin değildi. Konuşmaya gerek yoktu. Yine de Gül başladı:"Biliyor musun, dün gece... her şeyi konuştuk, ama kelimeler yetmedi."Kara başını salladı."Yetmemeli zaten. Bazı şeyler kelimelerle değil, hislerle yaşanır."Gül gülümsedi."Ve hisler... gerçekten bizim oldu."Balkona çıktılar. Hafif rüzgâr saçlarını savurdu. Gül derin bir nefes aldı."Yeni bir gün," dedi, "ve yeni bir hayat. Her şeyi geride bıraktığımız bir hayat."Kara elini Gül'ün omzuna koydu. Sıcak ama nazik bir dokunuştu."Bunu hak ettik," dedi. "Geçmişi unutmadık ama onu taşımanın yükünü bıraktık."Gül başını onun omzuna yasladı. Uzun bir süre sessizce durdular. Dışarıdaki rüzgâr, dalgaların sesi... her şey bir melodi gibi, sakin ve derin bir huzur taşıyordu.Kahvaltı yaptılar. Basit bir sofra, ama içinde yılların yükünden arınmış bir özgürlük vardı. Gül, defterini masanın üzerine koydu; artık yazacaklarını sadece kendisi için yazıyordu. Kara da yanına oturdu. Göz göze geldiler ve uzun süre sessizce oturdular.O sabah, hiçbir telaş, hiçbir geçmişin gölgesi yoktu. Sadece birbirlerine ve yeni güne dair bir kabul vardı. Artık kaçacak bir geçmiş, kapatılacak bir yara yoktu. Sadece burada ve şimdi, birlikteydiler.Gül pencereye tekrar baktı. Deniz, rüzgâr ve güneş... her şey yerli yerindeydi."Biliyor musun," dedi, "hikâyemiz... sadece yeni başlıyor."Kara başını salladı."Ve bu kez, bizim kontrolümüzde."Sessizlik içinde, güneşi birlikte izlediler.İçlerinde yıllardır taşınan ağırlık yavaşça çözülüyordu. Artık sadece birlikte nefes alıyorlardı. Ve o nefes, geçmişin bütün gölgelerini temizliyordu.
645🥀
Akşam yavaşça çökerken evin içi loşlaştı. Gün, aceleyle bitmemişti; sanki ikisine de zaman tanımıştı. Gül, sehpanın üzerindeki telefonu aldı. Parmakları bir an tereddüt etti, sonra ekrana dokundu.Müzik başladı."Seni bir tek..."İlk notalar odaya yayıldığında ikisi de konuşmadı. Çünkü bazı şarkılar dinlenmezdi; yaşanırdı.Kara koltuğun arkasına yaslandı. Gül yanına sokuldu. Omuz omuza, sessizce... Şarkı ilerledikçe kelimeler, sanki onların yerine konuşuyordu. Her dize, geçmişten bir anıyı, bir suskunluğu, bir bekleyişi hatırlatıyordu.Gül gözlerini kapattı.Bu şarkıyı daha önce de dinlemişti. Ama hiç böyle değil. Hiç bu kadar tamamlanmış hissetmemişti kendini.Kara'nın nefes alışını hissetti. Düzenli, sakin. Yanında biri vardı artık; sadece bedenen değil, ruhen de.Şarkı derinleştikçe Gül fısıldadı:"Bazı şarkılar var... sanki biri bizim yerimize hissetmiş gibi."Kara başını ona doğru eğdi."Belki de biz hissettik," dedi, "ama söyleyemedik."Müzik yükseldi.Sözler, odanın duvarlarına çarpıp geri döndü.Her geri dönüşte biraz daha yumuşadı acılar.Gül başını Kara'nın omzuna yasladı. Kara da başını hafifçe onun saçlarına dayadı. İkisi de aynı anda nefes aldı. Aynı anda sustu. Aynı anda düşündü.Şarkı boyunca geçmiş gözlerinin önünden geçti: - Yarım kalan cümleler- Söylenememiş "kal"lar- Zamanında tutulamayan ellerAma bu kez acıtmıyordu. Çünkü hepsi geride kalmıştı.Son nakarat başladığında Gül'ün gözleri doldu ama ağlamadı.Artık gözyaşına gerek yoktu.Şarkı bitti.Ama kimse yerinden kıpırdamadı.Sessizlik geri geldi.Bu kez müzikten sonra kalan o derin sessizlik... insanın içini titreten ama korkutmayan cinsten.Kara yavaşça konuştu:"Bu şarkı... artık başka bir anıya ait."Gül gülümsedi."Evet," dedi. "Artık bizim."Pencerenin dışında şehir ışıkları yanıyordu. İçeride ise sadece bir şarkının bıraktığı iz, iki kalbin aynı ritimde atışı ve uzun zamandır ilk kez hissedilen o şey vardı:Huzur.Ve Gül o an anladı:Bazı şarkılar, bir hayatın dönüm noktasına eşlik ederdi.Bu da onlardan biriydi.
646🥀
Gül, hayatının en ağır kışlarından geçtikten sonra ilk kez nefes alabildiğini hissetti. Çünkü ölü sandığı, yasını tutmaktan vazgeçemediği ablası Defne karşısındaydı. Yaşayan bir hayalet gibi geri dönmüştü Defne; ama bu kez etten kemikten, sıcak, gerçekti. Onu kollarına aldığı an Gül'ün içindeki bütün kırıklar bir anlığına sustu. Kalbi sevinçten taşarken, ruhunun derinliklerinde başka bir ağırlık sessizce yerleşti: babasının suçu.Babası suçluydu. Kaçacak yeri kalmamıştı artık. Yardım ve yataklıktan hüküm giymiş, demir parmaklıkların ardına gönderilmişti. Gül, ablasına kavuşmanın mutluluğunu yaşarken, bir yandan da babasının karanlık geçmişinin yükünü omuzlarında taşıyordu. Her sevinç anının ucuna bir suçluluk duygusu ilişiyordu. "Biz kurtulduk," diye düşünüyordu, "ama bir bedel ödendi."Filiz Hanım içinse hayat, yıllar sonra ilk kez yüzüne gülüyordu. Kızını kaybetmiş bir anne olarak yaşadığı her gün, kalbinde kapanmayan bir yara taşımıştı. Şimdi o yara kabuk bağlamıştı. Defne'yi yeniden evinde görmek, onun sesini mutfaktan duymak, kahvesini aynı masada içmek... Bu bir zaferdi. Filiz Hanım, kaderin kendisine sunduğu bu ikinci şansı sımsıkı tutuyor, kızlarıyla birlikte sessiz ama gerçek bir mutluluk kuruyordu.Zümrüt'ün hikâyesi ise hiçbir zaman sade olmadı. O, güzelliğini sadece yüzünde değil, direncinde taşıyan bir kadındı. Ama kader onu iki erkek arasında bırakarak sınamıştı. İlk aşkı, gençliğinin yarası Tarık... Ve hâlâ soyadını taşıdığı, kör bir inatla yanlışlara yürüyen kocası Taner. Taner'in yasını tutuyordu; ama bu yas, mezar başında değil, kalbinin içinde yaşanıyordu. Çünkü Taner gitmeden önce onu anlamamış, görmemiş, dinlememişti.Tüm suçların ardındaki gerçekler sonunda ortaya döküldüğünde, Tarık ve Tamer kendi karanlıklarını ele verdiler. Uzak bir cezaevinde, Zümrüt'ün hayatından koparılmış birer gölge gibi çürümeye terk edildiler. Zümrüt için bu bir rahatlama değil, başka bir tür acıydı. Çünkü bazı erkekler ceza alır, ama kadınlar geride kalan duygularla baş başa bırakılır.Yeşim, aylar süren korku ve belirsizliğin ardından kocasının iyileşmesiyle hayata yeniden tutundu. Umut, tam vazgeçtiği anda kapısını çaldı. Bir sabah, elleri titreyerek baktığı test sonucu kaderini değiştirdi. Hamileydi. Bu haber, Yeşim'in içindeki bütün karanlık odalara birer mum yaktı. Artık sadece iyileşen bir evlilik değil, yeniden kurulan bir gelecek vardı.Ve Gül ile Kara...Onlar kendilerini dolu dizgin bir aşkın içinde sanmışlardı. Oysa bazı aşklar, en çok sustuğunda bağırır. Aralarındaki fırtına gürültüyle değil, sessizlikle büyüdü.
647🥀
Konuşulmayanlar, ertelenen yüzleşmeler, gözlerden kaçırılan kırgınlıklar... Hepsi birikti.Bir gün, ikisi de anladı: Sevmek yetmiyordu. Aynı yöne bakmak, aynı acıya cesaret edebilmek gerekiyordu. Ayrıldılar. Ne büyük bir kavga oldu, ne dramatik bir veda. Sadece kalplerinde kopan, kimsenin duymadığı bir fırtına vardı.Hayat, herkesin payına başka bir sınav düşürmüştü.Kimi kavuşarak, kimi kaybederek, kimi umutla, kimi yasla yoluna devam ediyordu.Ama hepsi şunu öğrenmişti:Geçmiş insanı bırakmaz; yalnızca nasıl taşıyacağını öğretir.
Gece, Defne'nin dönüşünden sonra ilk kez bu kadar sessizdi.Ev nefes alıyordu ama kimse uyuyamıyordu.Defne pencerenin önünde duruyor, dışarıdaki sokak lambasına bakıyordu. Işığın altında durup kaybolan gölgesini izliyordu. Bir zamanlar "öldü" dedikleri bir bedenin içinde yaşamak, hayata yeniden doğmaktan çok daha ağırdı. Gül onu izliyordu; konuşmadan, dokunmadan. Çünkü bazı kavuşmalar kelime istemezdi.Ama Gül'ün içi rahat değildi. Ablası yanındaydı, evleri tamdı...Babası ise içerideydi.Bir baba hücreye girdiğinde, evde kalan herkes biraz mahkûm olurdu.Gül bunu iliklerine kadar hissediyordu."Biz mutlu olabilir miyiz?" diye soruyordu kendine."Bir bedel ödenmişken?"Filiz Hanım kızlarının arasına girip Defne'nin saçlarını okşadığında, gözlerinden yaş süzüldü ama gülümsüyordu. Bu, acının değil; kazanan bir annenin gözyaşıydı.- "Hayat bizi yordu," dedi fısıltıyla. "Ama bak... hâlâ buradayız."Defne ilk kez o an ağladı. Sessizce, omzuna kapanarak.Çünkü annesinin sesi, hayata yeniden bağlayan bir sığınaktı.Zümrüt geceleri uyuyamıyordu.Taner'in gömleği hâlâ dolaptaydı. Kokusunu silmeye eli varmamıştı.Bir yanda Taner'in körlüğü, yanlışları, inadı...Diğer yanda Tarık'ın yarım bıraktığı cümleler, gençliğinin ilk yarası.İki adam da artık yoktu hayatında.Ama izleri kalmıştı.Tarık ve Tamer, uzak bir cezaevinde çürüyorlardı. Demir kapılar kapandıkça Zümrüt'ün içindeki bağlar kopuyordu.Onları düşünmemeye çalışıyordu ama bazı aşklar mahkûm edilse bile hatıraları serbest kalırdı.Aynaya baktığında hâlâ güçlüydü Zümrüt.Ama güçlü olmak, acı çekmediğin anlamına gelmezdi.Sadece acıyı kimseye göstermeden taşımaktı.Yeşim sabah kusantısıyla uyandığında önce korktu.Sonra şüphelendi.Sonra öğrendi.Hamileydi.Aylarca ölüm korkusuyla yaşadıktan sonra, hayat ona yeniden "devam" demişti. Kocasının iyileşmiş bedenine sarılırken, karnında büyüyen umudu düşündü.Bu kez korku yoktu.Bu kez kaçış yoktu.Sadece yeniden başlamak vardı.Ve Gül...Kara'dan uzak geçen ilk gecede, telefonuna defalarca baktı.Aramadı.Yazmadı.Çünkü suskunluk, ikisinin de ortak günahıydı.Ayrılıkları ani değildi; yavaş yavaş geldi. Biriken cümleler, ertelenen hesaplaşmalar, yarım kalan dokunuşlar...
648🥀
Bir gece Kara konuşmak istedi.Gül dinledi ama kalbi savunmaya geçmişti.- "Biz aynı şeyi istemiyoruz," dedi Kara.- "Hayır," dedi Gül. "Biz aynı acıya cesaret edemiyoruz."Kapı kapanırken ne bir çığlık oldu ne de gözyaşı.Ama o kapı kapandığında, ikisinin de içinden bir şey koptu.Sonraki günler sessiz fırtınalardı.Gül gülümsüyordu ama geceleri uyuyamıyordu.Kara güçlü görünüyordu ama sigaraları ardı ardına yakıyordu.Aşk bitmemişti.Ama aynı yerde duramamıştı.Aylar geçti.Herkes hayatına devam ediyor gibi yaptı.Defne hayata karışmaya çalıştı.Filiz Hanım evini yeniden kurdu.Zümrüt yasını içine gömdü.Yeşim geleceği büyüttü.Gül ve Kara ise birbirlerini unutmamayı öğrenerek yaşamayı denediler.Çünkü bazı hikâyeler mutlu sonla değil,olgun bir suskunlukla biter.Ama kader...Kader asla son sözü söylemez.
Yıllar sonra aynı şehir, aynı yağmur...Ama kimse aynı değildi.Gül, adımlarını hızlandırdı. Yağmur saçlarına doluyor, sokak lambalarının altında parlayan damlalar gözyaşıyla karışıyordu. Tam köşeyi döndüğünde onu gördü. Kara, elinde sigara, sırtı duvara yaslanmıştı. Göz göze geldiler.Zaman bir an durdu.Bazı insanlar vardır, hayatından çıkar ama içinden çıkmaz.İşte tam karşısındaydı.- "Geçeceğini sandım," dedi Kara.- "Ben de," dedi Gül. Ama sesi onu ele verdi.Konuşmadılar. Konuşmak artık tehlikeliydi. Çünkü her kelime, bir yaranın kabuğunu kaldırabilirdi. Kara sigarasını yere bastırdı.- "Biz yanlış zamanda doğruydduk," dedi.Gül başını salladı.- "Hayır," dedi. "Biz doğruyduk... ama cesur değildik."İlk kez sarıldılar. Ne bir aşk itirafı vardı ne de bir geri dönüş vaadi.Sadece yarım kalmış bir hikâyenin sessiz vedası.O sırada Defne, geçmişin kapısını sonuna kadar açıyordu.Yıllarca sakladığı gerçeği artık taşıyamıyordu. O gece Filiz Hanım'a her şeyi anlattı. Kaçırıldığı gün, hayatta kalmak için verdiği kararları, suskunluğunun bedelini...- "Ben ölmedim anne," dedi titreyerek. "Ama yaşamak için sustum."Filiz Hanım ağlamadı.Kızını kollarına aldı.- "Sustun diye suçlu değilsin," dedi.
649🥀
"Hayatta kaldığın için cesursun."O an Defne, gerçekten hayata döndü.Zümrüt, mezarlıkta Tamer'in adının yazılı olduğu taşın karşısında durdu. İlk kez yüksek sesle konuştu.- "Seni affediyorum," dedi. "Ama seni sevmiyorum."Bu cümleyle özgürleşti.Artık ne Tarık'ın gölgesinde ne Tamer'in soyadında yaşayacaktı.Zümrüt ilk kez kendisi için bir hayat kurmaya karar verdi.Yeşim bebeğinin kalp atışını ilk kez duyduğunda gülümsedi.Hayat ona acıyı öğretmişti ama umudu da vermişti.- "Biz iyileştik," dedi kocasına.Ve bu kez gerçekten inandı.Gül, o gece eve döndüğünde defterini açtı. Yazmaya başladı. Çünkü bazı kadınlar ağlayarak değil, yazarak iyileşirdi."Biz sevdik," diye yazdı."Kaybettik.""Büyüdük."Kara başka bir şehirde, aynı gökyüzüne bakıyordu.Aynı yıldızı gördüler.Ama artık farklı hayatlarda.Ve hikâye şunu fısıldadı:Bazı kavuşmalar insanı hayatta tutar.Bazı ayrılıklar insanı olgunlaştırır.Bazı sırlar açığa çıkarak şifa olur.Bazı aşklar ise...Bir ömür kalır ama geri dönmez.Bu bir son değildi.Bu, herkesin kendi kaderini seçtiği yerdi.
Sonbahar gerçekten bitmemişti.Sadece insanlar, bittiğine inanmayı seçmişti.Gül, sabahları perdeleri aynı şekilde aralıyordu. Işık odaya hep aynı yerden giriyor, yatağın kenarında aynı gölgeyi bırakıyordu. Hayat dışarıdan bakıldığında düzenliydi artık. Ama düzen, her zaman huzur demek değildi. Bazen sadece dağılmamayı öğrenmekti.Defne mutfakta kahve yaparken Gül'ü izliyordu. Kız kardeşinin yüzünde yıllardır görmediği bir olgunluk vardı. Daha az gülüyor, daha çok susuyordu.- "İyi misin?" diye sordu bir sabah.Gül gülümsedi.- "İyiyim," dedi. Ama bu cevap, artık bir alışkanlıktı; gerçeğin kendisi değil.Filiz Hanım evin içinde dolaşırken zaman zaman duruyor, kızlarına bakıyordu. Bir anne için mucize, sessiz gelir. Çığlık atmaz, sadece olur. Kızlarının aynı evde, aynı masada, aynı hayatta olması... Ona yetiyordu. Ama o da biliyordu: Herkes kendi savaşını kendi içinde verirdi.Zümrüt, şehirden biraz uzaklaşmıştı. Deniz kenarındaki küçük bir evde yaşamaya başlamıştı. Sabahları uzun yürüyüşler yapıyor, akşamları kitap okuyordu. Tarık'tan gelen hiçbir haberi duymak istememişti. Taner'in soyadını ise sonunda bırakmıştı.Bu bir isyan değildi.Bu bir vedaydı.Bazen aynaya bakıyor, yüzündeki çizgileri inceliyordu.- "Güzel kaldım," diyordu kendi kendine.Ama ardından ekliyordu:- "Asıl mesele, ayakta kalmak."Yeşim'in evi yeniden seslenmişti hayata. Doktor kontrolleri, küçük notlar, bebek hayalleri... Kocası bazen geceleri uyanıp Yeşim'in karnına dokunuyor, kalp atışlarını duymaya çalışıyordu.- "Korkuyor musun?" diye soruyordu Yeşim.- "Evet," diyordu adam. "Ama bu kez kaçmıyorum."Bu cümle, Yeşim için her şey demekti.Kara başka bir şehirdeydi ama geçmiş onu orada da buluyordu. Gül'ün adını bir şarkıda duyuyor, bir vitrinde onun sevdiği rengi görüyordu. Unutmak istemiyordu zaten.Bazı aşklar unutulmazdı; sadece doğru yere kaldırılırdı.Bir gece telefonuna gelen mesaj, onu yerinden oynattı.
650🌹
Tanımadığı bir numaraydı."Defne hakkında konuşmamız gerek."Mesaj kısa ama ağırdı. Kara uzun süre ekrana baktı.Geçmiş, yeniden kapıyı çalıyordu.Aynı saatlerde Defne, balkonda sigara içiyordu. Uzun zamandır içmemeye çalışıyordu ama bazı geceler insan kendine yenilirdi. Gözleri karanlığa dalmıştı.Gül yanına çıktı.- "Bazen," dedi Defne, "geri dönmek yetmiyor. İnsan bıraktığı yerde hâlâ iz bırakıyor."Gül sustu. Çünkü ablasının ne demek istediğini anlıyordu.Defne'nin geçmişi hâlâ tam olarak kapanmamıştı. Bazı insanlar, bazı sırlar...Ve bu sırlar, bir gün herkesi aynı masada toplamak isterdi.Hikâye sakin akıyordu ama bu sakinlik, fırtına öncesi deniz gibiydi.Kimse bağırmıyor, kimse koşmuyordu.Ama herkesin içinde bir şeyler yer değiştiriyordu.Ve hayat, yine usulca fısıldıyordu:"Hazır olun...Çünkü henüz anlatacak çok şey var."
Gece, şehrin üzerine yavaşça çökerken herkes kendi yalnızlığını aynı saatlerde yokluyordu. Sanki görünmez bir saat vardı ve o saat çaldığında kalpler, sakladıkları yerden çıkıyordu.Kara, mesajın geldiği numarayı tekrar aradı. Uzun uzun çaldı. Açılmadı. Telefonu kapattığında içindeki huzursuzluk daha da büyüdü. Defne... Onun adı, geçmişte hep yarım kalan cümlelerle anılmıştı. Ne tam anlatılmış, ne tam unutulmuştu."Konuşmamız gerek," demişti mesaj.Bu cümle, insanın hayatını yerinden oynatmaya yeterdi.Ertesi gün Kara izin aldı. Şehre doğru yola çıkarken camdan dışarı baktı. Yollar tanıdıktı ama anlamları değişmişti. Bazı dönüşler insanı eve değil, hesaplaşmaya götürürdü.Gül o sabah farklı uyandı. Sebebini bilmiyordu ama içi sıkışıyordu. Kahvesini içemedi, yazdığı sayfaları kapattı. Defne'nin yüzünde son günlerde beliren o gerginliği fark etmişti. Ablası bir şey saklıyordu; bunu biliyordu.- "Bir şey mi oldu?" diye sordu sonunda.Defne gözlerini kaçırdı.- "Geçmiş bazen insanı yoklar," dedi. "Ama korkma... Bu kez kaçmayacağım."Gül, ablasının sesindeki kararlılığı duydu. Bu, korkudan değil; yorgunluktan gelen bir cesaretti.Zümrüt, deniz kenarındaki evinin penceresini açtı. İçeri tuzlu hava doldu. Hayatında ilk kez, bir erkeğe göre ayarlanmış bir günü yoktu.
651🥀
Telefonu çaldı. Eski bir dosttu arayan.- "Dönüyor musun şehre?" diye sordu.Zümrüt bir an durdu.- "Belki," dedi. "Bazı defterleri gerçekten kapatmak için insanın geri dönmesi gerekir."Bu karar, onun için yeni bir dönemin ilk cümlesiydi.Yeşim doktordan döndüğünde elinde küçük bir fotoğraf vardı. Ultrason görüntüsü... Hayatın kanıtı gibi. O fotoğrafı masanın üzerine koydu, uzun uzun baktı.- "Biz bunu hak ettik," dedi kendi kendine.Çünkü bazı mutluluklar, fazla acıdan sonra gelir.Akşamüstü Defne evden çıktı. Üzerine sade bir mont aldı, saçlarını topladı. Ne aynaya fazla baktı ne de arkasına. Bir kafede buluşacaktı. Adını bile duymak istemediği biriyle.Masaya oturduğunda elleri titredi ama yüzü sakindi.Adam geldi. Yıllar onu yaşlandırmıştı ama bakışları aynıydı.- "Yaşıyorsun," dedi adam.Defne gözlerini kaldırdı.- "Evet," dedi. "Ve artık susmuyorum."Bu cümleyle masanın dengesi bozuldu.Aynı saatlerde Kara şehre girmişti. Defne'nin olduğu kafenin sokağından geçerken durdu. İçinde tarif edemediği bir his vardı. Sanki herkes aynı yöne çekiliyordu.Tesadüfler, kaderin en sessiz oyunlarıydı.Gül evde tek başına kaldı. Kalbi durduk yere hızlandı. Telefonuna baktı. Mesaj yoktu. Ama içindeki ses susmuyordu.Bazen insan, olacakları önceden hissederdi.Ve bu his, hiçbir şeye benzemezdi.Hikâye artık yavaş yavaş düğümleniyordu.Geçmiş ve bugün, aynı masaya yaklaşmaktaydı.Kim konuşacak, kim susacak, kim yıkılacak...Henüz belli değildi.Ama bir şey kesindi:Bu gece, kimse için sıradan geçmeyecekti.
Gece, şehrin kalbinde ağır ağır genişliyordu.Saatler ilerledikçe sokaklar boşalıyor ama hikâyeler doluyordu.Defne, kafenin loş ışıkları altında karşısındaki adama bakıyordu. Zaman, yüzünden bir şeyler almıştı ama bakışlarındaki küstahlığı silememişti. Adam sandalyeye yaslandı, sanki geçmişte kalmış bir borcu hatırlatmaya gelmiş gibi konuştu.- "Kaybolduğunu sanmıştık," dedi.Defne'nin dudakları titredi ama sesi netti.- "Kaybolmadım," dedi. "Siz görmezden geldiniz."Adam gülümsedi. Bu gülümseme, Defne'nin içini ürpertti.- "Bazı şeyler hâlâ kapanmadı," dedi adam. "Adın yeniden geçiyor."İşte o an Defne anladı.Bu sadece bir konuşma değildi.Bu, gecikmiş bir tehditti.Masadan kalktığında dizlerinin titrediğini hissetti ama durmadı. Kapıya yöneldi. Dışarı çıktığında hava yüzüne çarptı. Derin bir nefes aldı."Kaçmayacağım," diye tekrarladı içinden. "Bir daha asla."Tam o sırada, sokağın karşısında Kara'yı gördü.
652🥀
Bir anlığına göz göze geldiler. İkisi de şaşırdı.Hayat, bazen insanları tam da en kırılgan anlarında karşılaştırırdı.- "Defne..." dedi Kara.Defne başını salladı.- "Burada olmaman gerekiyordu," dedi.- "Ben de öyle düşünüyordum," dedi Kara. "Ama galiba bazı geceler herkes olması gereken yere sürükleniyor."Konuşmaları yarım kaldı. Çünkü Defne'nin telefonu çaldı. Numara gizliydi. Açmadı. Ama mesaj geldi:"Bu kez kaçacak yerin yok."Defne'nin yüzü soldu. Kara bunu fark etti.- "Kim o?" diye sordu.Defne gözlerini kapattı.- "Geçmiş," dedi. "Ve hâlâ peşimi bırakmıyor."Kara bir adım öne çıktı.- "Yalnız değilsin," dedi.Bu cümle, Defne'nin yıllardır duymadığı bir cümleydi.Aynı saatlerde Gül, evde duramıyordu. Kalbi sanki bir şey olacakmış gibi atıyordu. Montunu aldı, çıktı. Nereye gittiğini bilmiyordu ama ayakları onu merkeze taşıdı.İçgüdüler bazen pusuladan daha doğruydu.Sokağın köşesini döndüğünde Defne'yi ve Kara'yı birlikte gördü.Dünyası bir anlığına sessizleşti.Ne kıskançlık vardı içinde ne öfke.Sadece anlamaya çalışan bir kalp.Yaklaştı. Defne onu görünce şaşırdı.- "Gül..."- "Biliyorum," dedi Gül. "Bir şey var. Hissediyorum."Defne sustu. Sonra ilk kez her şeyi anlatmaya başladı. Yıllarca sakladığı korkuyu, susturulmuş gerçeği, bugün gelen tehdidi...Gül dinledi. Gözleri doldu ama sesi titremedi.- "Bu kez susmayacağız," dedi. "Kimseyi."Uzakta, bir arabanın içinde biri onları izliyordu. Camlar karanlıktı. Motor çalışıyordu.Hikâye artık sadece geçmişle ilgili değildi.Şimdiye dokunuyordu.Zümrüt aynı gece şehre girdi. Otobüs terminalinde indiğinde içi ürperdi. Yıllar sonra geri dönmüştü. Telefonuna mesaj düştü."Defne ortaya çıktı. Dikkatli ol."Zümrüt gözlerini kapattı.- "Demek fırtına başladı," dedi.Yeşim evinde bebeğin kıyafetlerini katlıyordu. İçine bir huzur dolmuştu ama ansızın karnı kasıldı. Korkuyla durdu.- "Hayır," dedi. "Şimdi değil."Hayat, aynı anda herkesi sınamayı severdi.Gece ilerliyordu.Herkes bir şeylerin başladığını hissediyordu ama kimse tam adını koyamıyordu.
653🥀
Bu artık sadece bir aşk hikâyesi değildi.Bu; geçmişin bedelini, suskunluğun sonucunu ve cesaretin ağırlığını anlatan bir hesaplaşma romanıydı.Ve Gül, o gecenin sonunda şunu anladı:Bazı hikâyeler, tam da korktuğun yerde büyür.
Gece yarısını çoktan geçmişti. Şehir, uyuyor numarası yapıyordu. Oysa bazı sokaklarda kader ayaktaydı.Defne, Gül'le yan yana yürürken adımlarını sayıyordu. Her adım, yıllardır kaçtığı bir gerçeğe yaklaştırıyordu onu. Kara biraz arkalarındaydı; konuşmuyor ama bırakmıyordu. Bazı korumalar sessiz olurdu, varlığıyla güç verirdi.Telefon bir kez daha titredi.Bu kez mesaj yoktu.Sadece bir konum.Defne durdu. Gül elini tuttu.- "Gitmeyeceğiz," dedi Gül. "Artık kimse seni yalnız çağırıp korkutamaz."Defne derin bir nefes aldı.- "Gitmezsek peşimizi bırakmazlar," dedi. "Ama gidersek... bu kez bitirebilirim."Kara öne çıktı.- "O zaman birlikte gideriz," dedi. "Ama kurallarımızla."İlk kez Defne, gerçekten korunduğunu hissetti.Aynı saatlerde Zümrüt, eski ofisinin önünde durdu. Camlar karanlıktı ama içindeki dosyalar hâlâ canlıydı. Anahtarı çevirdi. Işık yandı. Masanın çekmecesinden kalın bir klasör çıkardı.Taner'in adının geçtiği, Tarık'ın izlerinin dolaştığı, Defne'nin kayboluşuna uzanan dosyalar...Hepsi oradaydı.- "Zamanı geldi," dedi kendi kendine.Bu kez kimseyi kurtarmayacaktı.Sadece gerçeği.Yeşim'in evinde gece bir anda telaşa döndü. Karnındaki ağrı artmıştı. Eşi panikle montunu aldı.- "Hastaneye gidiyoruz," dedi.Yeşim başını salladı ama gözleri doluydu.- "Bu çocuk korkuyla değil," dedi. "Güçle gelsin."Ambulansın sireni, şehrin başka bir ucunda Defne'nin kalp atışlarıyla aynı ritimde yükseldi.Buluşma yeri, şehrin dışındaki eski bir depoydu. Issız, soğuk, terk edilmiş. Defne arabadan indiğinde rüzgâr yüzünü kesti. Gül yanında durdu. Kara etrafı süzdü.Kapı gıcırdayarak açıldı.İçerideki adam yalnız değildi.- "Cesaretine şaşırdım," dedi.Defne dimdik durdu.- "Sizin susturduğunuz her şey, bir gün konuşur," dedi. "Bugün o gün."Adam gülümsedi ama gülüşü sarsıldı. Çünkü Defne çantasından bir dosya çıkardı.- "Ses kayıtları," dedi. "İsimler. Tarihler. Her şey."O an, tehdit el değiştirdi.Adamın sesi sertleşti.- "Bunun bedeli olur."Defne bir adım attı.- "Zaten bedelini yıllardır ödüyorum," dedi. "Sıra sizde."Kapının önünde polis sirenleri duyuldu.Kara telefonunu indirdi.- "Artık kimse kaçmıyor," dedi.Hastanede Yeşim'in elini sıkan eşi, kalp atışlarını duyduğunda ağladı. Doktor gülümsedi.- "Her şey yolunda," dedi.Yeşim gözlerini kapattı.- "Biz de," dedi.
654🥀
"Artık."Gecenin sonunda Gül, hastanenin camından dışarı baktı. Defne ifadesini vermişti. Zümrüt gelmiş, dosyaları teslim etmişti. Kara koridorda sessizce bekliyordu.Hayat, hepsini aynı çizgide buluşturmuştu.Gül o an şunu fark etti:Artık sadece olan biteni izleyen biri değildi.Seçen, duran, konuşan biriydi.Kara yanına geldi.- "Bundan sonra zor olacak," dedi.Gül başını kaldırdı.- "Kolay olacağını hiç sanmadım," dedi. "Ama gerçek olacak."Sabah yaklaşırken şehir yavaş yavaş aydınlandı.Kimse eskisi gibi değildi.Ama kimse yarım da değildi.Bu bir bitiş değildi.Bu, hikâyenin omurga kazandığı yerdi.
Sabah, hastanenin camlarından içeri sızarken koridorlarda garip bir sessizlik vardı. Ne tam bir rahatlama ne de bitmişlik... Daha çok, fırtınadan sonra denizin çekilip altındaki taşları göstermesi gibiydi.Defne, ifadesini verdikten sonra bir sandalyede oturuyordu. Omuzları düşüktü ama başı dikti. Yıllardır ilk kez, anlattıklarının bir yere yazıldığını, duyulduğunu biliyordu. Susturulmamıştı. Bu, insanın omzundan tonlarca yük alırdı ama yerine başka bir şey bırakırdı: yüzleşme.Gül, ablasının yanına oturdu. Konuşmadılar. Konuşmaya gerek yoktu. İki kardeş, aynı sessizliğin içinde farklı acıları paylaşabiliyordu.- "Korkuyor musun?" diye sordu Gül bir süre sonra.Defne başını salladı.- "Eskisi gibi değil," dedi. "Artık korkunun bir adı var."Bu cümle, Gül'ün içine kazındı.Adliyede gün ağarırken Zümrüt ağır adımlarla merdivenlerden çıktı. Elindeki dosyalar, sadece kâğıt değildi; yılların suskunluğu, yanlış sadakatleri ve yarım bırakılmış adalet duygusuydu. Savcıya baktığında sesi sakindi ama kararlıydı.- "Bunlar varsayım değil," dedi. "Kanıt."O an, Zümrüt'ün yüzünde bir şey değişti. Güzel bir kadından çok, dik duran bir tanığa benziyordu artık.
655🥀
Tarık'ın adı dosyalarda bir kez daha geçiyordu. Tamer'in bağlantıları açıkça yazılıydı.Zümrüt, içinden sessizce veda etti."Artık beni bağlamıyorsunuz," dedi kendine.Kara, hastane bahçesinde sigara içiyordu. Gül'le göz göze geldiler. Aralarında hâlâ mesafe vardı ama bu mesafe kaçıştan değil, temkinden doğmuştu.- "Yanında olmam doğru mu?" diye sordu Kara.Gül bir an düşündü.- "Doğruyu artık tek başıma tanımlamıyorum," dedi. "Ama gitmeni de istemiyorum."Bu bir barış değildi.Ama bu, düşmanlık da değildi.İkisi de bunu biliyordu.Yeşim, hastane odasında yatağa uzandığında yorgundu ama huzurluydu. Doktorun "bir süre dikkat" uyarısı kulaklarında yankılanıyordu. Kocası sandalyesini yatağa yaklaştırmış, elini bırakmıyordu.- "Korktum," dedi Yeşim.- "Ben de," dedi adam.- "Ama bu kez..."- "Kaçmadık," diye tamamladı cümleyi.Hayat, bazen sadece aynı korkuda kalabilenleri ödüllendirirdi.Öğleye doğru şehir, olan biteni fısıldamaya başladı. Dosyalar, isimler, eski defterler...Gül, telefonuna gelen bildirimlere bakmadı. O artık başkalarının ne dediğinden çok, kendine ne diyeceğiyle ilgileniyordu.Defne eve döndüğünde kapının eşiğinde durdu. Filiz Hanım onu bekliyordu. Kızını sarıldığında uzun süre bırakmadı.- "Artık bitti mi?" diye sordu anne sesiyle.Defne başını annesinin omzuna yasladı.- "Hayır," dedi. "Ama artık başlıyor."Akşamüstü, evin salonunda herkes vardı. Gül, Defne, Filiz Hanım... Zümrüt de gelmişti. Uzun zaman sonra aynı odada, aynı gerçeğin etrafında oturuyorlardı.
656🥀
Zümrüt dosyayı masaya bıraktı.- "Bu sadece hukuki bir süreç değil," dedi. "Bu, sizin hayatınız."Gül dosyaya baktı.- "O zaman saklanmayacağız," dedi.Defne başını salladı.- "Bir daha asla."Gece çökerken Kara kapının önünde durdu. Gitmesi gerektiğini biliyordu. Kalmak, her şeyi yeniden karıştırabilirdi.Gül kapıya kadar eşlik etti.- "Şimdilik," dedi Kara.- "Şimdilik," diye karşılık verdi Gül.Bu kelime, ikisinin de içinde aynı anlama geliyordu:Henüz bitmedi.Şehir uyurken, yeni bir dönem sessizce yerini alıyordu.Adalet yavaş ilerlerdi.Aşk temkinliydi.Yaralar kabuk bağlamıştı ama hâlâ sıcaktı.Ve hayat, bir kez daha herkese şunu hatırlatıyordu:Bazı hikâyeler bağırarak değil,ısrarla devam ederek yazılır.🥀
Soruşturma, kâğıtların arasından çıkıp evlerin içine girmeye başladığında herkesin yüzü değişti. Gazetelerde isimler yer almıyor, ama imalar ağır ağır dolaşıyordu. Komşular daha uzun bakıyor, telefonlar daha geç çalıyordu. Gerçek, önce fısıltıyla gelirdi.Gül, sabah erken kalkıp evden çıktı. Yürümek istiyordu. Düşüncelerini düzenlemek için değil; dağılmamak için. Parkın içinden geçerken Defne'nin çocukluğunu hatırladı. O zamanlar ablası güçlüydü, yol göstericiydi. Şimdi roller değişmişti. Bu değişim Gül'ü korkutmuyordu; aksine ilk kez kendini doğru yerde hissediyordu.Bir bankta durdu. Telefonunu çıkardı. Uzun süredir ertelediği bir numarayı aradı.- "Benim," dedi. "Konuşmamız gerek."Karşıdan kısa bir sessizlik geldi.- "Nihayet," dedi ses.Gül telefonu kapattığında, içinde garip bir sakinlik vardı. Bu bir kaçış değil, seçimdi.Defne evde yalnız kalınca odasına kapandı. Yıllardır sakladığı küçük defteri çıkardı. Sayfalar sararmıştı. Kendi el yazısı... korkuyla aceleyle yazılmış cümleler."Susarsam geçer sanmıştım."Kalemi eline aldı, yeni bir sayfa açtı."Konuşuyorum. Ve buradayım."Bu satırlar, onun için bir yemin gibiydi.Zümrüt, şehirde küçük bir toplantı salonunda konuşuyordu. Karşısında birkaç kadın vardı. Kimi sessiz, kimi öfkeli. Hepsinin gözlerinde aynı yorgunluk...- "Hepimiz bir noktada sustuk," dedi Zümrüt. "Ama susmak kader değil."Bu sözler salonda yankılandı. Zümrüt, ilk kez acısını bir amaçla yan yana koyuyordu. Bu, onu hafifletmiyordu belki ama anlamlandırıyordu.Kara, geçmişinden gelen çağrıyı sonunda yanıtladı. Eski bir tanıdık, eski bir dosya, yarım kalmış bir hesap... Şehrin başka bir ucunda buluştular.- "Hâlâ aynı mısın?" diye sordu adam.Kara gözlerini kaçırmadı.- "Hayır," dedi. "Ama kaçmıyorum."Bu karşılaşma, Kara'nın kendi karanlığıyla barışma provasıydı.Yeşim evde dinlenirken bebeğin hareketlerini hissetti. Elini karnına koydu.- "Biz korkuyla başlamadık," diye fısıldadı. "Korkuyu aştık."Pencerenin önünde durdu. Dışarıda hayat devam ediyordu. Ve bu kez Yeşim, hayatın dışında değil, tam içindeydi.Akşam olduğunda herkes bir şekilde aynı saate denk geldi. Gül eve döndü. Defne mutfakta çorba karıştırıyordu. Filiz Hanım masayı hazırlıyordu. Kapı çaldı. Zümrüt içeri girdi. Ardından Kara, kapının önünde durdu-içeri girmedi. Gül bakışlarıyla dur dedi, sonra başını salladı.- "Gel," dedi. "Bugün herkes biraz içeri girebilir."Masada konuşmalar kısa, bakışlar uzundu. Kimse her şeyi anlatmadı ama herkes aynı gerçeği paylaştı: Artık saklanmak yoktu.Gecenin sonunda Kara kalktı. Kapıda durdu.- "Yarın zor olacak," dedi.Gül gülümsedi.- "Bugün de kolay değildi."Bu cümle, aralarındaki yeni anlaşmaydı.
657🥀
Şehir geceye hazırlanırken, dosyalar ağır ağır ilerliyor; kalpler de kendi ritmini buluyordu. Hiçbir şey çözülmemişti. Ama hiçbir şey de eski hâlinde değildi.Ve hayat, bir kez daha şunu yaptı:Aynı anda herkese küçük ama geri dönülmez adımlar attırdı.
Ertesi sabah, şehir henüz uyanmamıştı. Gül, evin balkonunda durdu. Rüzgâr saçlarını savuruyor, kahvaltı kokusu mutfaktan geliyordu. Ama o, sadece dışarıya bakıyordu; gözleri uzaklarda, aklı ise geceden kalan sorularda.Telefonu titredi. Numara tanıdık değildi. Ama mesaj geldi:"Bugün karar günü. Hazır ol."Gül'ün içi ürperdi. Defne'nin yanına koştu. Ablası onu bekliyordu, kahvesi hâlâ buhar çıkartıyordu.- "Ne oldu?" diye sordu Gül.- "Biliyorlar," dedi Defne. "Ama artık korkmuyorum."Gül, Defne'nin bu cümlesinde cesareti gördü. Yıllar süren korku, suskunluk ve yalnızlık; yerini kararlılığa bırakmıştı.Zümrüt, şehir merkezinde ağır adımlarla yürüyordu. Elinde dosyalar, kafasında planlar... Bu kez sadece geçmişi toparlamak için değil, kendi geleceğini şekillendirmek için gelmişti. Ofise girdiğinde birkaç kadının ona baktığını gördü. Hepsi gözlerinde aynı soruyu taşıyordu: "Ne yapacaksın?"Zümrüt derin bir nefes aldı.- "Susmak artık suç olurdu," dedi. "Ama konuşmak cesaret istiyor."Bu, hem kendi hem de etrafındaki kadınlar için bir dönüm noktasıydı.Kara, şehir dışında bir otoparkta bekliyordu. Geceyi sessizce geçirmiş, kararını vermişti. Telefonuna mesaj geldi: Defne ve Gül yan yana, yürüyüşte. Kara içten içe bir rahatlama hissetti ama bu geçici bir huzurdu. Çünkü geçmiş, her an ortaya çıkabilir, yarım kalmış hesaplar yeniden açılabilirdi.Kara derin bir nefes aldı ve arabanın kapısını kapattı.- "Artık geri dönülmez," dedi kendi kendine.Yeşim, evde bebeğin kıpırtısını hissetti. Karnına elini koydu ve gözlerini kapattı. Bu, korkunun değil, umut ve güçün işaretiydi. Kocasının elini tuttu, birlikte sustular. Artık sadece geçmiş değil, gelecek de vardı.- "Biz buna hazırız," dedi sessizce.Akşamüstü herkes aynı noktada toplandı: eski depo. Geceye karşı yapılan buluşma, aslında hesaplaşmanın ve yüzleşmenin ilk sahnesiydi.Defne dosyaları masaya koydu. Ses kayıtları, belgeler, mesajlar... Her şey oradaydı. Adamın yüzü soldu.
658🥀
"Bunun bedelini ödeyeceksiniz," dedi tehditkar bir sesle.- "Önce senin sırların dökülecek," dedi Defne. "Çünkü bu kez biz güçlüyüz. Susmuyoruz, kaçmıyoruz."Kara arkada duruyor, her hareketiyle koruyor. Gül, yanlarında sessizce duruyor. Artık sadece izleyen değil, katılan biri olmuştu.Kapının önünde polis sirenleri duyulmaya başlandı. Adam panikledi. Defne gülümsedi.- "İşte adalet," dedi.O gece, şehir uyurken, bir kez daha herkes kendi yerini buldu.Gül, Kara'ya bakıp sessizce fısıldadı:- "Her şey değişti."Kara, aynı sessizlikle karşılık verdi.Ve hayat, herkese şunu hatırlattı:Artık hiçbir sır, hiçbir tehdit, hiçbir korku onları durduramayacak.
Gece ağır ağır çökerken depo önünde sessizlik hâkimdi. Ama sessizlik, hazırlanan fırtınanın habercisiydi. Herkes bir adım geri çekilmiş, gözler birbirini tartıyordu.Defne dosyaları masadan kaldırdı.- "Bitti mi?" diye sordu adam.Defne adım attı, gözleri kararlı:- "Hayır. Ama artık kaçacak yeriniz yok."Kara, yanında duruyordu. Elleri cepte ama gözleri tetikteydi. Defne'yi korumak için oradaydı ama içten içe fark etmişti: artık Defne yalnız değildi.Gül ise sessizce izliyordu. Kalbi hızlı atıyordu ama korku değildi. Bu kez kararlılığın verdiği cesaret vardı. Kara'ya baktı, sonra Defne'ye.- "Hepimiz buradayız. Artık hiç kimseyi yalnız bırakmayacağız," dedi.Adamın yüzü soldu, elleri titredi. Artık sadece tehdit edemezdi; çünkü karşısında korkusuz bir üçlü vardı.Zümrüt, adliye koridorunda ilerliyordu. Her adımı, yılların yükünü taşırken aynı zamanda özgürlüğün de başlangıcını işaret ediyordu. Tarık ve Tamer'in yüzleşmesi için dosyaları savcıya teslim ettiğinde, salonun sessizliği derinleşti.- "Artık gerçek ortaya çıkacak," dedi.Kadınlar ve erkekler arasında geçen bu sessizlik, sadece adaletin değil, zamanın da farkını gösteriyordu.Yeşim, akşamüstü evde oturmuş, bebeğin kıpırtısını hissediyordu. Kocası yanında sessizce oturuyordu.- "Bu kez gerçekten hazırım," dedi Yeşim.- "Ben de," diye karşılık verdi kocası.Ve o an, korkuların yerini umut aldı. Yeşim'in yüzü parlıyordu; artık yalnız değildi, hayatın tüm acıları ve sevinçleriyle birlikte güçlüydü.Gece ilerledikçe, depo içindeki hesaplaşma somutlaşmaya başladı. Adam kaçacak bir yol arıyordu ama polis sirenleri yaklaşırken kapıları kilitlendi. Defne dosyaları masanın üstüne koydu ve bir adım daha attı:- "Bu kez siz hesap vereceksiniz," dedi.Kara arkasında duruyor, gözlerini kırpmadan izliyordu. Gül yanlarında sessiz ama güçlü bir duruş sergiliyordu.
659🥀
Herkesin fark ettiği tek şey vardı: artık kimse eski korkuları tekrarlatamayacaktı.Gül geceyi balkonda tek başına kapatırken, şehir ışıkları altında derin bir nefes aldı. Artık sadece izleyen biri değildi. Artık hikâyenin içinde, kaderin belirleyicilerinden biriydi.Kara geldi. Sessizce yanına oturdu.- "Bundan sonra her şey daha zor olacak," dedi.Gül başını salladı.- "Evet. Ama artık pes etmeyeceğiz."Ve o anda, geceyi delen sessizlik, yeniden başlamanın ilk işareti oldu.
Akşamüstü, evin salonu sıcak bir ışıkla doluyordu. Masayı Filiz Hanım özenle hazırlamış, en güzel tabakları çıkarmıştı. Gül ve Defne yan yanaydı; Gül hâlâ içten içe biraz gergindi, ama ablasının yanında güven buluyordu. Kara sessizce bir köşede oturuyor, gözleri masadaki her hareketi takip ediyordu. Zümrüt, daha önce alıştığı sert duruşunu yumuşatmış, bir kenarda hafifçe gülümsüyordu. Ve herkesin gözünde bir merak ışığı vardı: bu akşam, diğerlerinden farklı olacaktı.Yeşim masanın başına geçti. Kocasının yanında oturuyordu, elini sıkıca tutuyordu. O an, salon sessizleşti. Herkes onun söyleyeceklerini bekliyordu; çünkü Yeşim'in duruşu, kendinden emin ve parlıyordu.- "Herkes susar mısınız?" dedi Yeşim.Herkes başıyla onayladı. Sessizlik yoğunlaştı, nefesler duyuluyordu.Yeşim derin bir nefes aldı.- "Size bir haberim var," dedi yavaşça, ama sesi titremiyordu. "Bir süredir bir mucizeyi bekliyorduk... ve sonunda geldi."Masadakiler birbirine baktı. Gül, ablasına göz kırptı; Defne hafifçe öne eğildi; Zümrüt kaşlarını kaldırdı; Kara sessizce ellerini kenetledi.Yeşim gülümsedi ve elini karnına koydu.- "Ben... hamileyim."Salon bir anda sessizlikten çıkıp neşeyle doldu. Gül gözyaşlarını tutamadı, ablası Defne de yanında titreyen bir gülümsemeyle sarıldı Yeşim'e.- "Mucize!" dedi Filiz Hanım, ellerini havaya kaldırarak. "Bu... bu inanılmaz bir haber!"Kara, genellikle sakladığı duygularını saklamaya çalıştı ama gözlerinde bir parıltı vardı.
660🌹
Sessizce Yeşim'e bakıyor, mutluluğu paylaşıyordu. Zümrüt ise ağır adımlarla masaya yaklaştı, Yeşim'in elini tuttu ve:- "Harika bir haber," dedi. "Gerçekten... hepimiz için umut verici."Yeşim'in kocası da hafifçe gülümsedi, omzunu Yeşim'in omzuna yasladı.- "Artık korkmayacağız," dedi. "Bu çocukla her şey farklı olacak."Defne, gözleri dolu dolu, ablasına sarıldı:- "Artık gerçekten her şey değişiyor."Gül ise gözlerini Yeşim'in karnına dikti, sessizce kendi içinden şunu söyledi:- "Evet... bu kez her şey daha güzel olacak."Masadakiler yavaş yavaş birbirine bakıyor, gülüyor ve hafifçe sarılıyorlardı. Geçmişin gölgeleri, bir an için unutulmuş gibiydi. O an, hep birlikte hissedilen bir zafer vardı; sadece hayatın mucizesiyle değil, birbirlerine olan bağlarının gücüyle de doluydu.Filiz Hanım çorba kasesini kaldırdı:- "Hadi bakalım," dedi. "Bu akşamı kutlayalım. Hayatın bize verdiği en değerli hediyeyi kutlayalım."Herkes sessizce masadaki içten gülüşlere ve hafif tebessümlere katıldı. O akşam, sadece Yeşim'in hamileliği değil, herkesin yeniden umut bulması anlamına geliyordu. Kara, Gül'e baktı; Gül başını hafifçe eğdi, gözlerinde sessiz bir anlaşma vardı: bu mutluluğu koruyacaklardı.Gece ilerledikçe, salon sessiz bir sıcaklıkla doldu. Masada konuşmalar devam ederken, gülüşler, eski acıları unutturan bir melodi gibi yankılandı. Ve o an, herkes biliyordu: artık bu evde bir mucize vardı... ve hiçbir gölge, bu sevinci tamamen karartamayacaktı.
661🥀
Akşam yemeğinin ardından herkes yavaş yavaş salonu toplarken, Gül ve Kara hâlâ birbirine bakıyordu. Ortamın neşesi, Yeşim'in müjdeli haberiyle birleşince aralarındaki tüm buzlar erimiş gibi hissediliyordu. Masadaki gülüşler, hafifçe çalan müzik ve dışarıdaki gece sessizliği, onların dünyasında yalnızca bir araya gelmek için hazırlanmış bir sahne gibiydi.Kara, Gül'ün yanına yaklaştı. Elleri titremiyordu; ama gözlerinde, yıllardır bastırdığı duyguların kıpırtısı vardı. Gül başını kaldırdı ve sessizce gülümsedi. O gülümseme, hiçbir kelimenin ifade edemeyeceği kadar çok şeyi anlatıyordu.- "Bunu hissetmek... inanılmaz," dedi Kara, sesini alçaltarak.- "Evet," dedi Gül, yavaşça ona yaklaşırken. "Ve sanırım... artık kaçmıyoruz."Bir an için sadece birbirlerine baktılar. Yılların sancısı, geçmişin gölgeleri ve defalarca yaşanan ayrılıklar bir anda yok olmuş gibiydi. Kara hafifçe Gül'ün beline dokundu, Gül de karşılık verdi.Bir adım daha, sonra bir adım daha... Ve bir anda, sessizlik içinde kendilerini birbirlerine bırakmışlardı.O an, sadece bedenleri değil, yıllardır biriktirdikleri tüm duygular da birbirine değiyordu. Dudaklar birleşti, nefesler hızlandı. Elleri saçlarda, belde... her dokunuş, bir zamanlar eksik kalan parçayı tamamlıyordu.Gül'ün nefesi titrerken, Kara onu sıkıca sarıp kendine çekti. Her öpücük, geçmişin acılarını silmeye yetiyordu. Gül başını Kara'nın omzuna yasladı, titreyen nefesi onun kalp atışına karıştı.Oda, dışarıdaki şehirden tamamen kopmuştu. Zaman durmuş gibiydi; sadece onlar ve birbirlerine verdikleri söz vardı: Bir daha asla yalnız bırakmayacaklardı.Kara, Gül'ün dudaklarından ellerine, beline kadar her dokunuşunu hissediyor, aynı zamanda gözlerini kapatıp tüm geçmişin yükünü bir anlığına unutuyordu. Gül ise, kalbinin hızla attığını hissediyor ve bu sevinçle birleşen tutkuyu tüm benliğiyle kabul ediyordu.Ve o gece, Gül ve Kara, sadece sevgi değil; birbirlerine duydukları güveni, tutkuyu ve yılların özlemini de paylaştılar. Her dokunuş, her nefes, onların yeniden başladığının ve artık birlikte yol alacaklarının bir işaretiydi.Sabaha karşı, ikisi yavaş yavaş birbirlerinden ayrıldığında gözlerinde yorgun ama mutlu bir parıltı vardı. Gül, Kara'ya baktı:- "Artık... her şey daha iyi olacak," dedi.Kara başını salladı:- "Evet... ve artık hiçbirimiz yalnız değil."O an, hem bir aşkın yeniden doğuşu hem de hayatın sunduğu küçük mucizelerin kutlamasıydı.
662🥀
Ertesi sabah, şehir yavaş yavaş uyanırken evin içi sıcacık bir sessizlikle doluydu. Gece boyunca Gül ve Kara'nın birbirine duyduğu özlem, sevinç ve tutkuyla birleşmişti. Gül hâlâ yumuşak bir gülümsemeyle balkona çıkıp şehre bakarken, Kara sessizce yanına geldi.- "Gecen nasıldı?" diye sordu Kara.Gül başını ona döndü, gözlerinde hâlâ gece boyunca paylaştıkları hislerin sıcaklığı vardı.- "En huzurlu... ve en cesur gecem," dedi. "Sen yanımdayken, tüm korkularım eriyip gidiyor."Kara sessizce Gül'ü sardı, bir an için sadece bakışlarıyla konuştular. Bu, kelimelerin yetersiz kaldığı bir anlayıştı.Bu sırada Filiz Hanım mutfakta kahvaltıyı hazırlıyordu. Defne yanına geldi, kardeşini izleyerek sessizce gülümsüyordu.- "Artık gerçekten bir şeyler değişti, değil mi?" dedi Defne.- "Evet," dedi Filiz Hanım, gözleri dolu dolu. "Ve bu değişim sadece Gül ve Kara'yla sınırlı değil. Hepimiz için bir başlangıç."Defne gülümsedi, sonra kendi odasına gidip küçük defterini açtı. Artık korkularını bir kenara bırakmıştı; hayatının kontrolünü eline almak için kararlıydı.O akşam, Yeşim ve eşi, mutluluk ve biraz da heyecanla herkesi akşam yemeğine davet etti. Masanın ortasında küçük bir pasta vardı; üstünde bir bebek figürü. Yeşim, kocasıyla birlikte otururken, bir an için herkesin bakışları ona çevrildi.- "Size bir haberim var," dedi Yeşim, sesi yumuşak ama güçlüydü. "Artık hayatımızda yeni bir başlangıç var... ben hamileyim."Salon bir anda sessizlikten çıkıp kahkahalar, sevinç çığlıkları ve gözyaşlarıyla doldu. Gül ve Kara birbirine baktı, gözlerinde aynı parıltı vardı. Defne, ablasına sarıldı. Filiz Hanım masanın başında mutluluk gözyaşı döküyordu. Zümrüt ise ağır adımlarla masaya yaklaştı ve Yeşim'in elini tuttu:- "Bu... çok güzel bir haber. Hepimiz için umut verici."Kara ve Gül ise birbirine daha da yaklaştı. Akşam yemeğinin ardından, mutfaktan çıkan herkesin sesi azaldığında, Kara sessizce Gül'ün elini tuttu.- "Bu sevinci seninle paylaşmak istiyorum," dedi Kara.- "Ben de," dedi Gül, kalbi hızlı atarak. "Ve... yalnız kalmak istemiyorum artık."Birbirlerine doğru eğildiler. O an sadece bedenleri değil, yılların biriktirdiği duygular da birbirine değiyordu. Dudaklar birleşti, nefesler hızlandı, eller saçlarda, belde... Her dokunuş, bir zamanlar eksik kalan parçaları tamamlıyordu. Gül'ün nefesi titrerken, Kara onu sıkıca sarıp kendi kalp atışıyla bütünleştiriyordu.Oda, dış dünyadan tamamen kopmuştu. Zaman durmuş gibiydi; sadece onlar ve aralarındaki yoğun duygu vardı. Her öpücük, her dokunuş, yılların özlemini, tutkuyu ve yeniden doğan aşkı simgeliyordu.Gül ve Kara, sonunda birbirlerinden yavaşça ayrıldığında gözlerinde yorgun ama mutlu bir parıltı vardı. Gül, Kara'ya baktı:- "Artık... her şey daha güzel olacak," dedi.Kara başını salladı:- "Evet... ve artık hiçbirimiz yalnız değil."O gece, sadece Yeşim'in hamileliği değil, herkesin yeniden umut bulması, geçmişin gölgelerinden çıkışı ve birbirine kenetlenmesi anlamına geliyordu.Ve şehir uyurken, evin içi sıcak bir sessizlikle doluydu; mutluluk, heyecan ve sevgiyle karışmış bir sessizlik...
663🥀
Güneş, hapishanenin gri duvarlarının arasından zorla sızıyordu. Tarık, kendi hücresinde dizlerini çekip oturuyordu. Yılların suçları ve Zümrüt'e bağlılığı artık birer gölgeye dönüşmüştü. Tamer, yan hücrede sessizce yatıyor, zamanın ağır adımlarını sayıyordu. Her ikisi de artık suçun ağırlığı altında çökmüş, özgürlüğün anlamını tamamen kaybetmişti.Tarık içinden sessizce fısıldadı:- "Zümrüt... her şey bizim yüzümüzden böyle mi olmalıydı?"Tamer başını kaldırdı, sessizce bakakaldı.- "Artık kimseye faydamız yok," dedi.Dışarıda, Zümrüt yeni bir hayatın ilk adımlarını atıyordu. Eski hayatın yüklerinden kurtulmuş, geçmişin acılarıyla yüzleşip onları geride bırakmıştı. Kendisi için kararlar alıyor, kadınlar için örnek oluyordu. Artık kimseye bağlanmıyor, kendi yolunu çiziyordu.- "Artık geçmiş benim için yok," dedi sessizce. "Sadece kendi hayatım var."Defne, kendi dairesinde bir sabah yürüyüşe çıktı. Yıllardır bastırdığı korkular birer birer çözülüyordu. Artık sadece kendi hayatını yaşıyor, kendi kararlarını veriyordu. Çantasını omzuna attı, derin bir nefes aldı.- "Artık kimseye bağımlı değilim," dedi kendi kendine. "Kendi yolumu kendim çizeceğim."Akşamüstü, evde herkes yeniden bir araya geldi. Yeşim, karnındaki bebeğin kıpırtısıyla gülümsüyordu. Filiz Hanım mutfakta sessizce çay servisi yapıyor, Defne ve Gül yan yana sohbet ediyordu. Kara, Gül'ün elini hafifçe tutuyor, aralarındaki sıcaklığı sessizce paylaşıyordu.- "Biliyor musunuz," dedi Yeşim, gözlerini herkesin üzerinde gezdirerek, "bu çocuk sadece benim değil, hepimizin geleceği."Gül başını salladı, Kara yanaklarını hafifçe sıvazladı.- "Evet... ve bu sevinç artık hiçbir gölgeyi kabul etmeyecek," dedi Gül.O gece, Gül ve Kara, mutluluğu birbirlerine daha da yakın olarak paylaştılar. Sessiz, derin ve tutkuyla dolu anlar... Geçmişin acısı, artık sadece bir hatıra olarak kalmıştı.Hapishanedeki Tarık ve Tamer ise günün ağırlığıyla çürüyordu. Artık kimseye hesap veremiyor, geçmişin suçlarıyla baş başa kalıyorlardı. Zümrüt'ten tamamen kopmuş, hayatın onları geride bıraktığını anlamışlardı. Her gün bir öncekinden daha karanlıktı; ama dışarıda, Zümrüt, Gül, Defne ve Yeşim kendi hayatlarında yeni bir güne başlıyordu.
664🥀
Şehir, geceyi ağır adımlarla karşılıyordu. Evlerin ışıkları yavaş yavaş yanıyor, rüzgâr sessizce sokaklardan geçiyordu. Gül, balkonda durup kara gökyüzüne bakıyordu. Geçmişin acısı hâlâ hafifçe tazeydi; ama Yeşim'in haberi, Defne'nin kararlılığı ve Kara'nın yanında olması, ona bir güç veriyordu.Kara sessizce yanına geldi. Gül başını ona çevirdi.- "Bugün... çok şey oldu," dedi.- "Evet," dedi Kara, sesini alçaltarak. "Ama birlikteyiz. Şimdilik... ve bu yeterli."Ama o söz "şimdilik"di. İkisi de biliyordu; geçmiş, sadece sessiz kalmıştı, fırtına hâlâ yakındaydı.Defne, kendi dairesinde ilk kez tek başına oturuyordu. Dosyalarını açtı, notlarını inceledi, yeni planlarını yazıyordu. Artık kendi işlerini, kendi kararlarını alıyor, geçmişin gölgesinden tamamen kopmuştu.- "Artık kimseye bağlı değilim," dedi kendi kendine. "Kendi hayatımı kuracağım."Telefonu titredi; Zümrüt'tü.- "Defne... senin için bir yol açtım. Artık özgürsün. Ve bunu hak ediyorsun."Defne gülümsedi; eski korkularının yerini güven ve umut almıştı.Yeşim akşam yemeği için hazırlıklara başlamıştı. Karnındaki bebeğin kıpırtısı, ona her adımında güç veriyordu. Masayı kurarken, kocası yanında sessizce duruyordu.- "Bugün hepimiz için bir kutlama olacak," dedi Yeşim. "Sadece bebeğimiz için değil; geçmişi geride bıraktığımız için de."Herkes masada toplandığında, Gül ve Kara birbirine bakıyordu. Önce sessizlik hâkimdi, sonra Gül hafifçe Kara'ya dokundu.- "Her şey güzel... ama biliyorum, kolay olmayacak," dedi.- "Hiçbir şey kolay olmadı ki," dedi Kara. "Ama birlikteyiz. Bu da yeterli."O an, sessiz fırtınaların ilk ipuçları ortaya çıktı. Küçük tartışmalar, geçmişten gelen gölgeler ve yılların birikmiş sorunları, ilişkilerini test edecekti. Ama bu gece, onları sadece birbirine bağlayan tutku ve sevinç vardı.Gece ilerledikçe, Gül ve Kara, birbirlerine yeniden sarıldılar. Tutku dolu anlar, geçmişin acılarını silmişti; ama kalplerindeki uyarı çanları, her dokunuşta hatırlatıyordu: fırtına henüz geçmedi.Defne, kendi hayatına yön verirken, iş tekliflerini değerlendiriyor, bağımsız bir kadın olarak sosyal çevresini genişletiyordu. Artık sadece ailesinin gölgesinde değil, kendi ışığında parlıyordu.Zümrüt, şehrin başka bir köşesinde, geçmişin yükünü tamamen geride bırakarak yeni bir hayat kuruyordu. Artık kimseye bağlı değildi; Tarık ve Tamer'in hapishanedeki çürüyüşü, onun özgürlüğünü daha anlamlı kılıyordu.- "Geçmiş artık yok," dedi Zümrüt. "Sadece kendi hayatım var... ve bundan korkmuyorum."O gece, şehir uyurken, evin içinde farklı ama birbirine bağlı hayatlar vardı:Gül ve Kara, tutkuyu ve tutkuyla gelen sınavı paylaşıyor,Defne kendi yolunu çiziyor,Yeşim hamileliğiyle aileyi birleştiriyor,Zümrüt geçmişin zincirlerinden kurtuluyordu.Ve herkes biliyordu: sessiz fırtınalar çok yakındaydı, ama artık yalnız değillerdi.
665🥀
Akşamın ağır sessizliği, şehir ışıklarının altında evin içine sızıyordu. Masadaki mumlar hafifçe titriyor, rüzgâr camlardan girip sessiz bir uğultu bırakıyordu. Gül ve Kara, gecenin sıcaklığında birbirine sarılmış oturuyordu. Ama bu yakınlık, sadece mutluluğu değil; geçmişten gelen gölgeleri ve sessiz fırtınaların ilk ipuçlarını da taşıyordu.Gül, Kara'ya baktı; gözlerinde hem sevgi hem de kaygı vardı.- "Biliyorum... her şey güzel ama... bazen korkuyorum," dedi.Kara derin bir nefes aldı, başını Gül'ün omzuna yasladı.- "Ben de biliyorum. Ama birlikteyiz, Gül. Bu da yetiyor."Ama gece ilerledikçe, sessizlikten doğan ilk çatlaklar belirmeye başladı. Kara iş için kısa bir süreliğine şehir dışında olacaktı. Gül, bunun kendi içinde bir boşluk yaratacağından korkuyordu. Sessiz gerginlik, ikisinin arasındaki nefesi bile kesiyordu.- "Seni beklemek zor olacak," dedi Gül, gözlerini kaçırarak.Kara onu hafifçe tuttu:- "Biliyorum... ama bu kez seni asla yalnız bırakmayacağım. Söz veriyorum."Gül, başını hafifçe salladı. Ama içten içe, geçmişin acısı ve eski terk edilme korkusu hâlâ kalbini sıkıştırıyordu. Bu sessiz fırtına, daha yolun başında onları sınayacak bir işaretti.Bu sırada Defne, kendi dairesinde bir iş teklifini değerlendiriyordu. Yeni bir şirkette, tamamen bağımsız olarak kendi projelerini yönetecek bir pozisyondu. Dosyaları açıp inceledi; karar vermek için derin bir nefes aldı.- "Artık kimseye bağımlı değilim," dedi kendi kendine. "Kendi yolumu çiziyorum... ve kimsenin gölgesinde yürümeyeceğim."Telefonu titredi; Zümrüt'tü.- "Defne, kendi hayatını seçmek cesaret ister," dedi Zümrüt'in sesi. "Ama bunu başaracağına inanıyorum. Artık özgürsün, kendi kararlarını alabilirsin."Defne, telefonun sesini kapattıktan sonra derin bir nefes aldı. Bu mesaj, hem geçmişin zincirlerini kırıyor hem de kendi özgürlüğüne attığı ilk adımın simgesiydi.Yeşim, karnındaki bebeğin kıpırtısıyla mutfakta otururken, Gül ve Kara'nın sessiz fırtınasını uzaktan izliyordu. Filiz Hanım ise masayı topluyordu, gözlerinde derin bir mutluluk ve geçmişin yüklerini atmış olmanın huzuru vardı.Yeşim hafifçe kocasına dokundu.- "Bu evdeki her mutluluk... bizim geleceğimiz için," dedi. "Ama biliyorum, her şey göründüğü kadar kolay değil."Kocası elini tuttu, gözlerini kısıp gülümsedi.- "Her şeyi birlikte aşacağız," dedi sessizce.Ertesi gün, Gül ve Kara'nın ilişkisi yeni bir sınava girdi. Kara'nın iş seyahati, Gül'ün kendi içindeki kaygılarla birleşince ilk ciddi kriz ortaya çıktı. Telefonda tartıştılar; Gül, geçmişte defalarca yaşadığı terk edilme korkusunu dile getirdi.- "Biliyorum her zaman yanımda olacaksın, ama ya bir gün gitmek istersen?" dedi Gül, sesi titreyerek.- "Artık farklı," dedi Kara. "Ama seni korumak, yanında olmak... bunun için her şeyi yapacağım."Ama sözler yetmedi. İçlerinde biriken sessizlik ve eski yaralar, tartışmanın gölgesini taşıdı. Gül, gözlerini kapadı; Kara ise derin bir nefes aldı. Bu ilk kriz, ikisine de geçmişin acılarını hatırlattı ama aynı zamanda birbirine ne kadar ihtiyaç duyduklarını da gösterdi.O akşam, Defne yeni iş teklifini kabul etti. Kendi dairesinde kutlama yaparken, ilk kez yalnız ama özgür bir şekilde mutluluğu hissetti. Artık kararlar tamamen kendisindeydi; kimseye hesap vermek zorunda değildi.Zümrüt ise şehrin başka bir köşesinde, geçmişin zincirlerini kırmış, kendi hayatını yeniden kuruyordu. Artık Tarık ve Tamer'in hapishanedeki çürüyüşü, onun özgürlüğünü ve güçlenmesini daha anlamlı kılıyordu.- "Artık geçmiş yok," dedi Zümrüt. "Sadece kendi hayatım var... ve bundan korkmuyorum."Akşamın ilerleyen saatlerinde Gül ve Kara, birbirine sarılmış balkonda duruyordu. Gece sessiz, ama içten içe fırtınalıydı. Gül başını Kara'nın omzuna yasladı; gözlerinde hem korku hem de güven vardı. Kara, Gül'ün saçlarını okşayarak sessizce fısıldadı:- "Ne olursa olsun... artık seni yalnız bırakmayacağım." dedi ve Gül'ü tutkulu bir aşkla öptü.
666🥀
Ve o gece, Gül ve Kara sadece tutkuyu değil; birbirlerine duydukları güveni, sevinci ve sessiz fırtınaları aşma kararlılığını paylaştılar. Dışarıdaki şehir uyurken, evin içinde yeniden doğmuş bir aşk, güçlü bir aile bağı ve umut dolu bir gelecek vardı.
Şehir sabahı ağır adımlarla karşıladı. Ev, geceden kalan huzurun yerini hafif bir gerginliğe bırakmıştı. Gül, balkonda tek başına oturuyor, Kara'nın kısa süreli iş seyahatini düşünüyordu. Gece boyunca birbirlerine verdikleri sözler, sabahın soğuk ışığında bir sınavdan geçiyordu.Telefon titredi. Kara arıyordu.- "Gül... yarın erkenden yola çıkıyorum," dedi Kara, sesi hafifçe gergin.Gül derin bir nefes aldı, gözleri doldu.- "Biliyorum... ama korkuyorum. Ya bir aksilik olursa, ya geçmiş tekrarlarsa?"- "Seni asla yalnız bırakmayacağım," dedi Kara. "Ama bazen hayat bizi sınar. Bu sınavı birlikte aşacağız."Ama içlerinden biri biliyordu ki; bu sınav kolay olmayacaktı. Sessiz fırtınalar, yılların birikmiş acıları ve korkuları, her an ortaya çıkabilirdi.Defne, kendi ofisinde oturuyor, yeni işinin belgelerini inceliyordu. Şirketin ilk toplantısı yarın sabah yapılacaktı ve tamamen bağımsız bir şekilde sunum yapacak, kararlar alacaktı. Bir an için nefesini tuttu, kalbi hızlı atıyordu.- "Artık kimseye bağlı değilim," dedi kendi kendine. "Kendi yolumu kendim çizeceğim."Ama o an telefon titredi. Zümrüt'tü.- "Defne... bu yol seni daha güçlü kılacak," dedi Zümrüt. "Geçmişin gölgelerini geride bırak. Artık kendi kararlarını alabiliyorsun."Defne gülümsedi. Bu mesaj, özgürlüğünün ve bağımsızlığının ilk onayıydı. Kendi hayatının kapılarını açmıştı.Akşamüstü, evde yeniden bir araya geldiler. Yeşim, karnındaki bebeğin kıpırtısıyla mutfakta oturuyor, gülümseyerek kahve servis ediyordu. Filiz Hanım masayı topluyor, Gül ve Kara ise sessizce birbirine bakıyordu. Ama artık geceden gelen fırtına, sadece onları değil, tüm ev halkını etkilemişti.
667🥀
Gül, Kara'ya hafifçe dokundu.- "Biliyorum, zor günler olacak... ama birlikteyiz," dedi.- "Evet... ama bazen kelimeler yetmiyor, Gül," dedi Kara, başını hafifçe eğerek. "Bunu kalbimizle aşacağız."Ama o akşam, sessiz fırtınaların ilk ciddi uyarısı geldi. Kara'nın işten döndüğü gece, ikisi arasında küçük bir tartışma patlak verdi. Gül, geçmişte defalarca yaşadığı terk edilme korkusunu dile getirdi; Kara ise sabırlı ama sert bir tavırla yanıt verdi.- "Biliyorum... ama bazen seni anlamakta zorlanıyorum," dedi Kara.- "Ben de seni anlamakta zorlanıyorum," dedi Gül. "Ama seni seviyorum, ve bu sevgi yetmiyor bazen..."Her iki taraf da gözlerini kapattı; sessizlik, o anı daha da yoğunlaştırdı. Bu ilk büyük kriz, ilişkilerinin hem gücünü hem de kırılganlığını gösteriyordu.
Defne'nin iş hayatı ise yeni bir sürprizle karşılaştı. Toplantı sırasında eski bir iş arkadaşıyla karşılaştı; kişi, Defne'nin yeteneklerini küçümsemeye çalışıyor, onu zor durumda bırakıyordu. Defne derin bir nefes aldı, kendine güvenini topladı ve sakin ama kararlı bir şekilde karşılık verdi.- "Artık ben kendi kararlarımı alıyorum," dedi. "Ve kimse beni küçümseyemez."Bu, Defne'nin hem iş hem sosyal hayatında bağımsızlığının simgesiydi; artık kendi ışığında parlıyordu.Zümrüt, şehir merkezinde yeni hayatını kurarken, geçmişin zincirlerini tamamen kırmıştı. Tarık ve Tamer'in hapishanedeki çürüyüşü, ona hem özgürlük hem de güç vermişti. Yeni bir iş, yeni bir ev ve kendi kararlarını alabildiği bir hayat... Zümrüt artık geçmişin gölgesinde yaşamıyordu.- "Artık kimseye bağımlı değilim," dedi sessizce. "Sadece kendi hayatım var... ve bundan korkmuyorum."O gece, Gül ve Kara, tekrar birbirine sarılarak fırtınayı atlattılar. Tutku dolu anlar, geçmişin acılarını silmişti; ama kalplerindeki uyarı çanları hâlâ çalıyordu. Defne, kendi zaferini kutluyor, Yeşim ise hamileliğiyle aileyi birleştiriyordu. Zümrüt ise yeni hayatının ilk günlerini huzurla yaşıyordu.Ve herkes biliyordu: sessiz fırtınalar hâlâ yakındaydı, ama artık yalnız değillerdi; birbirlerine ve kendi güçlerine tutunarak hayatı karşılayacaklardı.
668🥀
Hastanenin koridorları sessizdi, sadece uzaktan gelen bebek ağlamaları ve hemşirelerin hafif ayak sesleri duyuluyordu. Yeşim'in sancıları başlamış, tüm aile telaşla hazırlık odasına gelmişti. Koray elini sıkıca Yeşim'in eline tutmuş, gözleri onun gözlerinde kaybolmuştu.- "Her şey yolunda olacak," dedi Koray, sesi hafifçe titreyerek.Yeşim derin bir nefes aldı, terli alnını Koray'ın omzuna yasladı.- "Biliyorum... ama heyecan ve korku birbirine karışıyor," dedi.Filiz Hanım ve Zümrüt, odanın köşesinde sessizce bekliyorlardı. Filiz Hanım gözyaşlarını tutamıyor, Zümrüt ise hem geçmişin acıları hem de mutluluğun ağırlığıyla sessizce nefes alıyordu.- "Yeşim, sen çok güçlüsün," dedi Filiz Hanım, gözleri dolu dolu. "Bu bebeğimiz... hayatın mucizesi."- "Ve her şeyden önemlisi... hep birlikte olacağız," dedi Zümrüt, sessiz ama derin bir gülümsemeyle.Gül ve Kara ise odanın diğer köşesinde, ellerini kenetlemiş sessizce izliyorlardı. Aralarındaki bakış, sadece birbirine duyulan sevgi değil; aynı zamanda aile olmanın sorumluluğunu da taşıyordu.Sancıların artmasıyla doktor ve hemşireler hazırlık odasında hızlı adımlarla çalışıyordu. Her nefes, her saniye heyecanı biraz daha büyütüyordu. Yeşim, Koray'ın elini sıkarak gözlerini kapadı ve derin bir nefes aldı.Tam o anda, kapı hafifçe aralandı ve elinde bir buket çiçekle Tuna içeri girdi. Gözleri dolu, ama yüzünde hafif bir tebessüm vardı.- "Yeşim... senin için bir şey getirdim," dedi, sessiz ama kararlı bir sesle. "Ve... ben de buradayım."Yeşim şaşkın ama mutlu bir şekilde Tuna'ya baktı, Koray ise hafifçe başını salladı, sessiz onay vererek. O an, odada bir sıcaklık dalgası yayıldı; geçmişin gölgeleri bir anlığına silinmiş, yerini saf mutluluk almıştı.Saatler geçti. Yeşim büyük bir mücadele verdi; terler, gözyaşları ve nefes nefese kalan anlar... Ama sonunda, odadan gelen ilk ağlama sesiyle tüm odadakiler nefeslerini tuttu.Doktor gülümsedi:- "Tebrikler! Sağlıklı bir erkek bebeğiniz var."Odada bir anda sessizlik yerini sevinç çığlıklarına bıraktı. Filiz Hanım gözyaşlarını tutamıyor, Zümrüt hafifçe titreyerek gülümsüyordu. Gül ve Kara, birbirine sarılarak mutluluğu paylaşıyordu. Tuna ise hafifçe öne eğilip Yeşim'i ve bebeği izliyordu, elindeki çiçekle. Koray gözyaşlarını silerek Yeşim'in yanındaydı.Yeşim, bebeğini kucağına aldı; gözleri dolu dolu ama yüzünde tarifsiz bir mutluluk vardı.- "Adını babamın adını koyacağız," dedi Yeşim. " Umut... babamın anısını yaşatacak."Bebek sessizce gözlerini açtı, küçük elleri annesinin parmaklarını tuttu. Herkes gözyaşları içinde mutluluğu paylaşıyordu.
669🥀
Gül ve Kara, birbirine bakıp sessizce gülümsediler; Tuna da çiçeği hafifçe yere koyarak gülümseyerek bebekle tanıştı.O an, herkes biliyordu: geçmişin acıları, suçlar, kayıplar... Hepsi geride kalmıştı. Artık bu evde, yeniden doğmuş bir hayat, umut ve sevgi vardı. Herkes birbirine bakıyor, sessiz bir mutluluk içinde geleceğe umutla bakıyordular.
Umut doğduktan sonraki haftalar, evde tarifsiz bir mutluluk ve telaşın karışımı yaşanıyordu. Yeşim, bebeğin bakımında göz ardı edilemeyecek bir yorgunluk hissediyordu ama yanında Koray'ın varlığı, Filiz Hanım ve Zümrüt'ün desteği onu güçlü kılıyordu. Gül ve Kara ise her fırsatta Umut'u görmeye geliyor, birbirlerine ve ailenin yeni ferdiyle kurdukları bağa sıkıca tutunuyordu.Bir sabah, Gül balkonda otururken Kara sessizce yanına geldi. Umut'un odasından gelen hafif ağlamalar, yeni hayatın sessiz ama güçlü hatırlatıcısıydı.- "Gül... her şey daha da karmaşık olacak," dedi Kara, gözlerini uzaklara dikerek. "Ama bu kez birlikteyiz, her fırtınayı aşacağız."Gül başını hafifçe salladı, gözlerinde hem korku hem de güven vardı.- "Biliyorum... ama yine de bazen geçmişin gölgeleri üzerine düşüyor," dedi.İçlerinde hâlâ çözülmemiş korkular vardı; ama Umut'un varlığı, onlara hem sorumluluk hem de bir umut ışığı veriyordu.Defne, yeni işinde karşılaştığı beklenmedik bir durumla mücadele ediyordu. Şirketin yeni projesinde, daha önce tanımadığı bir ekip üyesi onun yeteneklerini küçümsemeye çalışıyor, hatta fikirlerini sorguluyordu. Defne, derin bir nefes aldı, kendine güvenini topladı ve toplantı odasında sakin ama kararlı bir tavırla konuştu:- "Bu projede yeteneklerimden şüphe duymanızı beklemiyordum. Ama merak etmeyin, ortaya koyacaklarım tüm şüpheleri yok edecek."Toplantı sonrası ekipten aldığı bakışlar, ona hem bir zafer hem de özgüven verdi. Artık Defne, iş dünyasında da kendi yolunu cesurca çizebiliyordu.Zümrüt ise kendi bağımsız hayatında yeni fırsatlarla karşılaşıyordu. Şehrin kalbinde açtığı küçük sanat galerisi, kısa sürede ilgi görmeye başlamıştı. Ama başarı, beraberinde sorumluluk ve sınavlar da getiriyordu. Bir gün, galerisine gelen eski bir tanıdığı, Zümrüt'ü manipüle etmeye çalıştı; ama Zümrüt, geçmişten öğrendiği derslerle soğukkanlılığını koruyarak ona net bir cevap verdi:- "Artık kimseye bağlı değilim. Kendi yolumu kendi ışığımla çiziyorum."Akşam olduğunda, Gül ve Kara yeniden Umut'un odasında buluştu. Bebek uyuyordu, odanın hafif ışığı sakin bir huzur yayıyordu. Kara Gül'ün omzuna dokundu:- "Biliyorum, zaman zaman fırtına çıkacak... ama her şeyin üstesinden gelebiliriz. Umut bize bunu hatırlatıyor."Gül başını hafifçe Kara'nın omzuna yasladı; gözlerinde hem aşk hem de sorumluluk vardı.- "Evet... artık sadece ikimiz değiliz. Umut ve ailemizle birlikte her şey daha önemli ve anlamlı."O an, dışarıdaki şehrin ışıkları yavaş yavaş kayboluyor, içerideki aile bağı ve yeni hayatın sıcaklığı tüm evin içinde dolaşıyordu. Herkes biliyordu ki: geçmişin gölgeleri hâlâ oradaydı ama artık birlikteydiler ve Umut'un varlığı onları daha güçlü kılıyordu.
670🌹
Evde akşamın sessizliği ağır ağır yayılıyordu. Umut yan odada sessizce uyuyor, evin köşelerinden hafif nefes alışları duyuluyordu. Gül ve Kara, salonda karşı karşıya duruyordu. Göz göze gelmişlerdi; sessizlik, kelimelerden daha ağır bir gerilim taşıyordu.— “Gül… bana yalan söyleme,” dedi Kara, sesi hem kırgın hem öfkeli. “Sen hâlâ onunla konuşuyor musun?”Gül dudaklarını bükerek başını eğdi. Tam o sırada telefonunun çaldığını fark etti; ekranında Mert’in adı görünüyordu. Kalbi bir anlığına sıkıştı. Kara’nın bakışları, her şeyi gören bir aynaydı.— “Kara… lütfen, bu sadece…” dedi Gül, telefonu kapatmaya çalışırken. Ama Kara’nın gözleri, telefon ekranındaki Mert’in adını görmüştü.— “Ne… ne oluyor burada?” diye bağırdı Kara, sesi sert ve kontrol edilemez bir öfkeyle doluydu. “Sen hâlâ onunla konuşuyorsun, Gül? Beni bunun için kandırdın mı?”Gül, titreyen elleriyle telefonu cebine koydu, Kara’ya doğru yaklaştı:— “Kara… dinle… sadece bir aramaydı. Sana ihanet etmedim, söz veriyorum!”Ama Kara, gözlerini Gül’den ayırmadı; içindeki öfke ve kıskançlık daha da büyüyordu.— “Sana güvenmiştim! Ama hâlâ onunla konuştuğunu görmek… bunu affedemem!” dedi, sesi neredeyse kırık ama keskin bir tonla. “Senin kalbini kırdım, Gül. Bunu kabul et!”Gül’in gözleri doldu, ama yüreğinde bir direnç de vardı: dürüsttü, her şeyi Kara’ya söylemişti.— “Kara… inan bana, kalbim hâlâ senin. Sana yalan söylemedim!”Ama Kara artık dinleyecek durumda değildi. Derin bir nefes alıp ellerini sıkıca yumrukladı.— “Artık buna katlanamam. Bana ihanet ediyorsun, Gül. Belki de… biraz mesafe lazım,” dedi ve ağır adımlarla kapıya yöneldi.Gül, Kara’nın peşinden koştu:— “Kara! Lütfen, dur! Bekle, beni dinle!” diye bağırdı. Ama Kara adımlarını hızlandırdı, arabasına doğru yöneldi ve motoru çalıştırıp tam gaz uzaklaştı.Gül kapıda durakladı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu, kalbi paramparçaydı. Sessizce, arabasının uzaklaştığı yöne baktı, nefesi kesik, hıçkırıklar içinde kaldı.Tam o anda, sessizce yanına Yeşim geldi. Ellerini Gül’ün omuzlarına koydu, gözlerinde hem endişe hem de şefkat vardı.— “Gülüm… hey, sakin ol,” dedi Yeşim, sesi yumuşak ve güven vericiydi. “Biliyorum kalbin kırıldı, ama ağlamana izin ver. Kara öfkelendi, ama seni hâlâ seviyor. Şimdi derin bir nefes al, tamam mı?”Gül, Yeşim’in omzuna başını yasladı. Hıçkırıklarla ağlamaya devam etti ama biraz olsun rahatladı.— “Ama Yeşim… ben onu kırdım, ona inanmadı. Belki de artık affetmeyecek,” dedi Gül, sesi titrek ve acılı.Yeşim, Gül’ün saçlarını okşadı ve hafifçe gülümsedi:— “Gülüm… sana inanmadı diye bu kalbinin değerini kaybettiğin anlamına gelmez. Sen dürüstsün, bu her zaman önemli. Şimdi sadece sakin ol ve düşün. Her şey zamanla yerine oturur.”Gül, gözlerinden yaşlar süzülürken, sessizce pencereye yaslandı ve Kara’nın uzaklaşan arabasını izledi. İçinde hem acı hem umut vardı; biliyordu ki hikâye henüz bitmemişti. Ve bu, ilişkileri için yeni bir dönemin başlangıcıydı…
671🥀
Gece, evin üzerinde ağır bir sessizlikle çökmüştü. Umut, yan odada derin uykuda, huzur içinde nefes alıyor; salondaki gerilimden tamamen habersizdi. Gül, pencerenin kenarında duruyor, gözleri hala kara karanlıkta uzaklaşan arabada kaybolmuş olan Kara’yı arıyordu. İçinde hem acı hem özlem vardı; kalbi hâlâ kırık, ama sevgiyle doluydu.Yeşim, sessiz adımlarla yanına geldi. Ellerini Gül’ün omuzlarına koydu, gözleri şefkat ve endişe ile doluydu.— “Gülüm… sakin ol,” dedi Yeşim, sesi yumuşak ama kararlı. “Biliyorum, kalbin kırıldı. Ama ağlamana izin ver; bu senin için bir rahatlama.”Gül, Yeşim’in omzuna başını yasladı ve gözyaşları akmaya devam etti. Hıçkırıklar arasında nefes almakta zorlanıyordu.— “Ama Yeşim… onu kırdım… ona inanmadı… belki bir daha affetmeyecek,” dedi Gül, sesi titrek ve acılı.Yeşim hafifçe gülümsedi, saçlarını okşayarak teselli etti:— “Gülüm… sana inanmadı diye kalbinin değeri azalmaz. Sen dürüstsün ve bunu gösterdin. Kara’nın öfkesi, kırgınlığı ve kıskançlığı anlık bir fırtına. Ama biliyorum ki, bir şekilde yeniden birbirinize döneceksiniz. Şimdi derin bir nefes al ve sakinleş.”Gül, uzun bir nefes çekti, gözyaşlarını sildi ve sessizce pencereye yaslandı. Dışarıda Kara’nın arabasının ışıkları hala karanlıkta kayboluyordu. İçinde bir acı ve özlem fırtınası dönüyor, ama bir yandan da sabırsız bir umut vardı; çünkü biliyordu ki hikâye bitmemişti, yeni bir sayfa açılıyordu.Tam o sırada, Zümrüt sessizce salona girdi. Onun bakışları, evdeki gerilimi daha da yoğunlaştırdı ama aynı zamanda bir rehber gibiydi.— “Bazen en yakınlar bile en büyük fırtınayı yaratır,” dedi Zümrüt, sesi sakin ama etkileyici. “Ama unutmayın, fırtınanın ardından seçimler gelir. Ya dayanırsınız, ya da yollarınızı ayırırsınız.”Gül, Zümrüt’ün sözlerini dikkatle dinledi. İçinde hem bir rahatlama hem de bir bilinmezlik vardı; çünkü Zümrüt’ün bakışları, sadece teselli değil, aynı zamanda yeni bir gerilim ve planların habercisiydi.Gül, derin bir nefes alıp pencerenin kenarında sessizce durdu. İçindeki acı, sevgi ve umut karması, kalbini yakıyor ama bir yandan da ona güç veriyordu. Çünkü biliyordu ki: Kara ve Gül’ün hikâyesi hâlâ devam ediyordu. Ve bu fırtına, onları hem sınayacak hem de birbirlerine bağlayacak bir dönemin başlangıcıydı…
672🥀
Sahil kafesinin loş ışıkları, akşamın serin rüzgârıyla birleşiyor, dalgaların hafif sesi ortamı yumuşatıyordu. Gül, Mert’in karşısında otururken, gözleri hâlâ kırık ve duygusal olarak yorgundu. İçinde hem Kara’ya duyduğu sevgi, hem kırgınlık hem de suçluluk vardı.— “Mert… bana yardım etmen için değil, sadece konuşmam gerekiyordu,” dedi Gül, gözleri denize takılı, sesi titrek ama kararlı. “Kara… onu çok seviyorum, ama aynı zamanda bana inanmadığı için kırgınım. Onu suçluyorum, hem de çok… ama yine de vazgeçemiyorum.”Mert, nazikçe başını salladı, gözlerinde dostane bir şefkat vardı.— “Gül… biliyorum. Onu seviyorsun. Ama bu öfke ve inat onu senden uzaklaştırıyor. Ve bunu sana zarar vermeden anlatmak istedim. Bizim aramızdaki bağ kardeşten farksız; hiçbir zaman başka bir boyuta geçmedi, geçmeyecek de. Sadece seni dinlemek, seni rahatlatmak için buradayım.”Gül, hafifçe gülümsedi, gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama içi bir nebze olsun hafiflemişti.— “Biliyorum Mert… seninle her zaman kardeş gibiydik. Ama Kara’ya karşı hislerim o kadar derin ki… Onunla her şeyimi paylaştım, ama o hâlâ bana inanmıyor. Her seferinde kaçıyor, inkar ediyor. Ve ben… ben hâlâ ona bağlıyım.”Mert, kahvesinden bir yudum aldı, sonra sessizce Gül’e baktı.— “Gül… sana güveniyorum, bu yeterli. Onu suçlaman normal, ama unutma, onun öfkesi ve kıskançlığı onun karakteriyle ilgili. Sen dürüstsün, bunu her zaman gösterdin. Ve inan bana, senin Kara’ya olan sevgini sorgulamıyor. Ama senin için belki biraz zaman ve mesafe gerekebilir.”Gül başını salladı, gözleri dalgaların üzerinde yavaşça kayarken içindeki karmaşayı hissetti. Mert’in sözleri ona bir nebze huzur getirmişti, ama kalbindeki acı hâlâ derindi.— “Biliyorum… ve teşekkür ederim Mert. Gerçekten, sen hep yanımda oldun,” dedi Gül, sesi yumuşak ama kararlı. “Ama onunla bir yol bulmak zorundayım… ona hâlâ aşığım. Ve inanamıyorum, beni anlamıyor, beni dinlemiyor. Bu beni çok kırıyor.”Mert hafifçe başını salladı, dostane bir şekilde gülümsedi:— “Gül… senin hislerin gerçek ve saf. Ona olan sevgini koru, ama kalbini de koru.
673🥀
Biz her zaman kardeş gibiyiz; bunu unutma. Eğer Kara bir gün geldiğinde sana güvenmeyi öğrenirse, işte o zaman her şey değişebilir. Ama sen önce kendine odaklanmalısın.”Gül, derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. İçindeki acı, sevgi ve suçluluk bir arada dönüyordu. Ama sahildeki rüzgâr, Mert’in dostane varlığı ve dalgaların hafif sesi, ona bir nebze olsun güç veriyordu.Fakat Gül biliyordu ki evde Kara hâlâ inkar ediyor, hâlâ kaçıyor ve gerçekleri görmüyordu. Bu hikâye hâlâ yarım, ve önlerinde hem çatışmalar hem de yeniden kavuşmalarla dolu bir yol vardı.Gül, sahil kafesinin camına yansıyan kendi siluetine bakarken, içindeki fırtına bir an olsun dinmiyordu. Mert’in sözleri ona bir nebze huzur vermişti ama kalbindeki boşluk hâlâ Kara’yla ilgiliydi. Dalgaların hafif hışırtısı, aklındaki karmaşayı bastırmaya yetmiyordu.— “Biliyorum… Mert… ama içimdeki bu his… Kara’yı kaybetmek istemiyorum,” dedi, sesi neredeyse fısıltı gibiydi.Mert, yanında sessizce oturuyor, kahvesinden bir yudum alıp düşünceli bir şekilde gözlerini Gül’den ayırmıyordu.— “Gül… bazen sevgi sadece kalpte durmakla yetmez. Bazen karşı tarafa güven vermek, ona kendini açmak gerekir. Kara’nın inkarı ve öfkesi, senin sevgini değiştirmez. Ama senin sabrın ve cesaretin, onun kapısını açabilir,” dedi Mert, gözlerindeki dostane ciddiyetle.Gül, Mert’in sözlerini sindirmeye çalıştı. İçindeki suçluluk ve kırgınlık bir anda daha da yoğunlaştı. Kara’nın öfkesi, onun inancı ve sevgisiyle çarpışıyor; her adımı daha da zorlaştırıyordu.— “Haklısın… ama ben ona hâlâ aşığım Mert. Onu kaybetmek… bunu göze alamam,” dedi Gül, gözleri dolarken.Mert, hafifçe başını salladı, ona dokunmadan ama varlığıyla destek vererek sessizce yanında kaldı.O sırada Gül’ün telefonu hafifçe titredi. Ekranda Kara’nın adı belirdi. Gül’ün kalbi hızla atmaya başladı. Bir yandan korku, bir yandan umut içindeydi. Tereddütle telefonu açtı. Kara’dan gelen kısa bir mesaj vardı:“Gül… konuşmamız gerek. Geliyorum.”Gül’ün elleri titredi, nefesi hızlandı. Mert, onu sessizce izliyordu ama sözünü saklıyordu; Gül’ün kendi duygularını yaşamasına izin veriyordu.
674🥀
Sahildeki rüzgâr bir anda sertleşti, deniz dalgaları hafifçe kabardı. Gül, telefonunu cebine koydu ve derin bir nefes aldı. Kalbi hem korku hem de heyecanla çarpıyordu. Kara geliyordu; belki de ikisi için de yeni bir sayfa açılabilirdi.Bir süre sessizce sahilde yürüdü, ayakları kumda izler bırakıyordu. Her adımında geçmişin acısı ve geleceğin umudu birbirine karışıyordu. Kara gelmeden önce son bir kez gözlerini denize çevirdi, dalgaların öfkesini ve sakinliğini aynı anda hissetti; tıpkı içindeki karmaşa gibi…Ve o an, Gül, içinde bulunduğu duygusal fırtınanın karşısında dik durmaya karar verdi. Kara’ya söyleyecekleri vardı; dürüstçe, cesurca ve yürekten.Uzakta, kara araba sahilin girişine yaklaşırken, Gül hâlâ sahilde duruyor, hem korkuyor hem de bekliyordu. Her ikisinin de kalplerinde saklı sözler vardı; ama artık kelimelerden kaçış yoktu. Hikâye, yeni bir döneme adım atıyordu.
Kara arabayı sahil kafesinin önüne çektiğinde, motorun sesi bile gecenin sessizliğinde yankı buluyordu. Gül, hâlâ kumların üzerinde duruyor, gözü uzaklaşan dalgalarda, kalbi ise arabaya doğru çarpıyordu. Kara kapıyı hızla açtı ve adımlarını Gül’e doğru attı; yüzünde öfke ve özlem iç içe geçmiş bir ifade vardı.— “Gül…” diye başladı Kara, sesi titrek ama sertti. “Beni dinlemeni istiyorum. Ama önce… neden bana yalan söyledin?”Gül, titreyen elleriyle saçlarını düzeltti, gözleri doluydu ama bakışlarını Kara’dan ayırmadı.— “Kara… ben sana yalan söylemedim. Telefon Mert’leydi, evet… ama sadece konuşmam gerekiyordu. Sana ihanet etmedim, bunu bilmeni isterim,” dedi, sesi hıçkırıklarla karışıyor ama kararlıydı.Kara adımını ona daha da yaklaştırdı. Ellerini yavaşça Gül’ün omuzlarına koydu, gözleri karışık duygularla doluydu: öfke, kıskançlık, sevgi… hepsi bir anda patlıyordu.— “Ama ben… seni gördüğümde, hâlâ onunla konuştuğunu gördüğümde… kalbim paramparça oldu.
675🥀
Sana güveniyordum, Gül… ve hâlâ sana inanmak istiyorum,” dedi, sesi neredeyse kırılacak gibi.Gül’in gözyaşları yüzünden süzüldü, ama ellerini Kara’nın göğsüne koyarak onu durdurdu.— “Kara… kalbim hâlâ senin. Bunu unutma. Seni seviyorum ve vazgeçmedim. Lütfen, bana inan,” diye fısıldadı.Kara bir an duraksadı; gözlerindeki öfke yavaşça yerini yumuşaklığa bırakıyordu. İçinde biriken tüm kırgınlık, bir nefeslik bir boşlukta asılı kaldı. Sonra, Gül’ün gözlerine bakarak yavaşça başını salladı.— “Seni çok kırdım… belki de çok korktum… ama artık buna katlanmak istemiyorum,” dedi Kara, sesi düşük ama içten.O anda Gül, cesaretini topladı ve Kara’ya doğru eğildi. Ellerini Kara’nın boynuna doladı, yüzleri birbirine çok yakındı. Kara, başta tereddüt etti ama sonra ellerini Gül’ün beline sardı. İkisi de uzun bir süre nefeslerini kontrol etmeye çalıştı, gözleri birbirinden ayrılmıyordu.Ve sonra, yavaş ama kararlı bir hareketle, Kara Gül’ün dudaklarına dokundu. İlk temas hafif ve nazikti, ama ikisi de bir anda geçmişin acısını ve biriken duyguları hissetti. Dudaklar birbirine alıştı, nefesler hızlandı; hıçkırıklar, titreyen eller, kalp atışları… hepsi birleşti ve gecenin sessizliğini doldurdu.Gül, Kara’nın göğsüne yaslanırken gözlerini kapattı, kalbi hem korku hem mutlulukla çarpıyordu. Kara da onu sıkıca sararak, uzun süre bırakmak istemedi. Sahildeki rüzgâr, dalgaların sesi ve hafif yağmur damlaları, onları sarmalayan bir perde gibi oldu; dünya sadece ikisi için durmuş gibiydi.Bir süre sonra, nefes nefese kalan ikisi, göz göze geldi. Gül hafifçe gülümsedi, gözlerindeki yaşları silerken:— “Biliyorum… zorduk, ama hâlâ birbirimiz için buradayız,” dedi.Kara, başını Gül’ün saçlarına yasladı ve sessizce fısıldadı:— “Evet… hâlâ buradayız. Ve bu kez, birbirimizi bırakmayacağız.”Gece, sahilin karanlığında, iki kalbin birbirine yeniden kavuşmasıyla aydınlanmış gibiydi. Artık öfke, kırgınlık ve şüphe, sevgi ve güvenle yer değiştiriyordu. Gül ve Kara, birbirine sarılmış bir şekilde, geçmişin acısını geride bırakıp, geleceğe birlikte adım atmaya hazırdı.
676🥀
Gül ve Kara, sahildeki o yoğun buluşmadan sonra sessizce arabaya bindiler. Gül, hâlâ kalbindeki çarpıntıyı hissediyor, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle Kara’ya bakıyordu. Kara ise gözlerini yolda tutarken, içindeki karmaşa ve huzursuzluğu bastırmaya çalışıyordu.Eve vardıklarında, evin içi sessizlikle doluydu. Umut hâlâ yan odada uyuyor, evin köşelerinde gecenin dinginliği hâkimdi. Gül, Mert’in sözlerini ve Kara ile sahilde yaşadıklarını düşünerek sessizce salona geçti. Kara da onu takip etti; ikisi de sessizliği koruyordu, kelimeler gereksizdi.O sırada Yeşim ve Mert de salona geldiler. Yeşim, Gül’ün hâlâ gözlerinden yaş süzüldüğünü fark etti ve sessizce yanına giderek omzuna dokundu.— “Gülüm… iyi misin? Kara geldi mi?” dedi Yeşim, sesi hem meraklı hem endişeliydi.Gül hafifçe başını salladı, gülümsemeye çalıştı.— “Evet… geldik. Artık konuşabildik. Her şey biraz sakinleşti,” dedi, sesi hâlâ titrek ama umut doluydu.Mert, Gül’e bakarak sessizce başını salladı. Gözlerindeki anlayış ve dostane şefkat, Gül’ün içini rahatlatıyordu.— “Gül… senin yanında olduğum için mutluyum. Biliyorum, işler karışıktı ama doğru adımı attınız. Şimdi birbirinizi dinlemek, anlamak ve güvenmek zamanı,” dedi Mert, sakin ve güven verici bir tonla.Kara, sessizce Gül’ün yanına geldi ve ellerini onun ellerine dokundurdu. Gül başını kaldırıp Kara’ya baktığında, gözlerindeki öfke artık yerini sevgiye ve şefkate bırakmıştı.— “Biliyorum… ikimiz de kırgınız. Ama artık birbirimize açık olmalıyız. Yalnızca sevgimizle değil, güvenimizle de birbirimizi korumalıyız,” dedi Kara, sesinde hem pişmanlık hem de kararlılık vardı.Gül, Kara’nın ellerini sıktı, gözleri dolu ama gülümseyerek:— “Evet… artık birlikteyiz. Ve bu kez, birbirimizi bırakmayacağız,” dedi.Yeşim, bu samimi sahneyi izlerken hafifçe gülümsedi ve Mert’e döndü:— “Görüyorsun… bazen insanlar sadece birbirlerine dürüst olmalı. O zaman her şey yoluna giriyor,” dedi.Mert başını salladı:— “Evet… ama bazen biraz sabır ve anlayış da gerekiyor. Gül ve Kara bunu başardı. Şimdi önemli olan, her an birbirlerine güvenmeleri.”O akşam, evin içinde sessizlik hâkim olsa da, sessizlik artık gerginlikten değil; huzur ve yeniden başlayan bir ilişkinin tatlı sakinliğinden doğuyordu. Gül ve Kara, elleri birbirine kenetlenmiş, göz göze, kalplerinde hem geçmişin acısı hem de geleceğin umutlarıyla sessizce oturuyordu.Dışarıda rüzgâr hâlâ hafifçe esiyordu, ama evin içi artık güvenli bir liman gibiydi. Artık ikisi de biliyordu: Bu fırtına geçiciydi ve sevgi, her zaman yolunu bulacaktı.
677🥀
Ev, geceyi karşılamaya hazırlanırken, Gül ve Kara oturma odasında yan yana oturuyordu. Dışarıda hafif bir rüzgâr esiyor, pencere camlarına vuran dalgaların sesi evin içini sessiz bir melodiyle dolduruyordu. Gül, Kara’nın elini tutuyor, gözleriyle ona derin bir bağlılık ve sevgi mesajı gönderiyordu. Kara ise başını hafifçe eğmiş, Gül’ün varlığını bütün benliğiyle hissetmeye çalışıyordu.— “Gül… tüm bu yaşananlara rağmen, hâlâ seni kaybetme korkusu içimde,” dedi Kara, sesi yumuşak ama ciddi. “Ama artık biliyorum ki, birbirimize güvenmezsek hiçbir şeyin anlamı yok.”Gül başını hafifçe eğdi, dudaklarında tatlı bir gülümseme vardı:— “Kara… ben de seni kaybetmekten korktum. Ama artık korkmuyoruz, değil mi? Birbirimize açıldık, her şeyi paylaştık ve hâlâ buradayız.”Kara Gül’ün yüzüne bakıp yavaşça ellerini onun yanaklarına aldı. Gözlerinde hem özlem hem de huzur vardı.— “Evet… artık buradayız. Ve bundan sonra, birlikte yürüyelim. Geçmişin gölgeleri ne kadar karanlık olursa olsun, sevgimiz onları aydınlatacak.”Gül, Kara’nın ellerini tuttu, başını hafifçe kaldırdı ve dudaklarını onun dudaklarına yavaşça bastırdı. Bu öpücük, yılların birikmiş acısını, kırgınlıkları ve özlemleri içinde taşıyor, ama aynı zamanda yeni bir başlangıcın sözünü veriyordu. Kara, Gül’ü sıkıca sardı, nefesleri birbirine karıştı; iki kalp, yılların fırtınasından sonra yeniden uyum içinde atıyordu.O gece, evin içinde sessizlik artık korku ve kırgınlıktan değil; huzur, güven ve sevgiyle doluydu. Gül ve Kara, birlikte otururken geçmişin tüm acılarını geride bırakıyor, geleceğe umutla bakıyordu. Ellerini birbirinden ayırmıyor, göz göze her şeyi konuşuyor, her dokunuşlarıyla birbirlerine güven veriyorlardı.Ertesi sabah, evin içinde güneş yavaşça yükselirken, Gül ve Kara mutfakta birlikte kahvaltı hazırlıyordu.
678🥀
Küçük tartışmalar, kahkahalar ve tatlı dokunuşlar, onların birlikte olmanın ne kadar değerli olduğunu bir kez daha hatırlatıyordu. Gül, kahveyi taşırsa Kara hafifçe uyarıyor; Kara ise kahvaltı tabağını yanlış yerleştirirse Gül gülerek düzeltmeye çalışıyordu. Bu ufak sürtüşmeler, artık kırgınlık değil, sevgiyi besleyen tatlı anılara dönüşmüştü.Öğleden sonra, sahile gidip dalgaların sesi eşliğinde yürüdüler. Kara, Gül’ün elini bir kez daha tuttu ve fısıldadı:— “Biliyor musun… hayat bazen çok karmaşık. Ama seninle her şeyin üstesinden gelebilirim.”Gül başını Kara’nın omzuna yasladı, gözleri kapalı, kalbi güven ve mutlulukla dolu:— “Evet… artık birlikteyiz ve bundan sonra her fırtınayı birlikte aşacağız.”Gecenin ilerleyen saatlerinde, evin penceresinden dışarı bakarken, Gül ve Kara sessizce birbirlerine sarıldılar. Dışarıdaki yıldızlar, denizin hafif ışığı, rüzgârın hışırtısı… hepsi onların yeniden kavuşmasının sessiz tanıklarıydı. Geçmişin acıları artık sadece hatıralarda kalmış, sevgi ve güven her köşeyi doldurmuştu.Ve o an, Gül ve Kara biliyordu: Bu hikâye artık sadece fırtınalarla, acılarla dolu değildi. Artık her gün birlikte yazılacak, her anı paylaşacak ve birbirlerine olan sevgileriyle hayatı daha güçlü kılacaklardı. Gelecek ne getirirse getirsin, ikisi de bir daha asla ellerini birbirinden bırakmayacak; çünkü aşk, tüm sınavlardan sonra, en saf ve güçlü hâline ulaşmıştı.Ellerini sıkıca kenetleyip birbirlerine gülümserken, evin içi artık sessizlikten çok huzur ve mutlulukla doluydu. Gül ve Kara, geçmişin gölgelerini ardında bırakmış, birlikte yepyeni bir sayfa açmışlardı. Ve bu sayfa, ömür boyu sürecek bir hikâyenin başlangıcıydı…
679🥀
Sabah güneşi, Yeşim’in evinin geniş pencerelerinden içeri süzülüyordu. Mutfağın ve salonun içinde tatlı bir hareketlilik vardı; kahvaltı masası taze ekmekler, peynirler, meyveler ve sıcacık kahveyle donatılmıştı. Masanın etrafında herkes bir aradaydı: Yeşim, Koray, bebekleri Umut, Tuna, Tuana, Kara, Gül ve Mert.Yeşim, gülümseyerek masanın başında duruyor, herkesin rahat ve mutlu olmasını sağlamak için son hazırlıkları yapıyordu. Koray, Umut’u kucağında sallıyor, kahkahalarla küçük bebeği neşelendiriyordu. Gül ve Kara, yan yana oturmuş, elleri birbirine kenetlenmişti. Mert ise hafifçe gülümseyerek onları izliyor, tanışma ve yeni başlangıç atmosferini sessizce değerlendiriyordu.Tuna, yanında Tuana’yı getirerek gülümsedi. Tuana, nazik bir selamla herkesin gözlerinin içine bakıp kendini tanıttı:— “Merhaba, ben Tuana… Tuna’nın iş arkadaşlarından biriyim. Bugün buraya gelmek benim için büyük bir mutluluk,” dedi, sesi sakin ve içten.Tuna hafifçe utansa da Tuana’nın gülümsemesi onu rahatlattı:— “Herkesle tanışmanı çok istedim. Biliyorum, biraz heyecanlısın ama inan bana, herkes çok sıcakkanlı,” dedi.Kara, Tuana’ya bakarak hafifçe başını salladı:— “Merhaba… seninle tanışmak güzel. Tuna’dan çok bahsetti,” dedi, sesi dostane ve samimiydi.Tuana gülümsedi:— “Teşekkür ederim. Ben de tüm hikâyeyi biraz duydum; Tuna’nın yanında olmak benim için büyük bir mutluluk,” dedi.O sırada Mert, Kara ile göz göze geldi ve hafifçe başını salladı. Kara, gülümseyerek Mert’e:— “Sanırım artık birbirimizi anlamamız gerekiyor,” dedi.Mert, dostane bir şekilde gülümsedi:— “Evet… her şey artık daha net. Gül’ün yanında olduğun için teşekkür ederim,” dedi.Gül, Kara’ya bakıp başını hafifçe salladı, gözlerinde sevgi ve minnettarlık vardı:— “Her şey artık yerli yerine oturuyor. Artık geçmişin gölgeleri yok,” dedi, sesi yumuşak ama kararlı.Kahvaltı masasında sessizlik kısa sürdü; herkes birbirine bakıyor, hafif kahkahalar ve sohbetler başladı. Umut, masanın üzerinde küçük elleriyle oyuncaklarla oynarken, Gül onu izleyip gülümsüyordu. Kara, Gül’ün elini sıkıca tuttu; Tuna, Tuana ile konuşuyor, onları tanımanın heyecanını yaşıyordu. Mert, hafifçe kahvesinden yudum alarak, herkesin bu samimi anın tadını çıkarmasını izliyordu.Yeşim, hafifçe gülerek masanın ortasında:— “Bakın, ne kadar kalabalık ve mutlu bir kahvaltı masamız oldu. Herkes burada, sevgi ve dostlukla… Bundan güzel bir başlangıç olabilir mi?” dedi.Herkes, onun sözleriyle gülümsedi. Tuana, Tuna’ya bakarak:— “Seni böyle mutlu görmek… işte bu bile yeterli benim için,” dedi.Gül, Kara’ya dönerek hafifçe fısıldadı:— “Artık her şey yolunda, Kara… birlikteyiz ve her anımız kıymetli.”Kara da başını eğdi, dudakları hafifçe gülümseyerek:— “Evet, Gül… artık birlikte her şeyin üstesinden gelebiliriz.”Masada kahkahalar, tatlı sohbetler, ufak espriler ve dostane dokunuşlar birbiriyle karışıyordu.
680🌹
Geçmişin tüm kırgınlıkları artık geride kalmıştı; herkes, sevgi, dostluk ve güven dolu bir geleceğe doğru bakıyordu.O sabah, Yeşim’in evinde kahvaltı masasında birleşen bu kalabalık, sadece bir aile değil; bir dostluk ve aşk topluluğu olmuştu. Herkesin yüzünde huzur vardı, gözlerinde umut ve kalplerinde mutluluk… ve dışarıdaki güneş, bu yeni başlangıcın ışığını içeriye taşıyordu.Gül ve Kara, Tuana ve Tuna, Yeşim ve Koray, Mert… hepsi, geçmişin gölgelerinden kurtulmuş, birlikte olmanın ve birbirine güvenmenin değerini biliyordu. Ve o an, herkes biliyordu ki: Bu hikâye, fırtınalardan sonra gelen huzurun, aşkın ve dostluğun uzun soluklu ve mutlu finaliyle noktalanmıştı.
Kahvaltı masasında kahkahalar hâlâ yankılanıyordu. Yeşim, boşalan tabakları toplamaya hazırlanırken Koray, Umut’u havaya kaldırmış, bebeğin neşeli sesleri salonu dolduruyordu. Gül, Kara’nın omzuna yaslanmıştı; Tuna, Tuana’ya bir şeyler fısıldıyor, Mert kahvesini yudumlarken bu kalabalığı sessizce izliyordu.Her şey… olması gerektiği gibiydi.Tam o sırada, kapı zili çaldı.Ses, evin içindeki neşeyi bıçak gibi kesti.Yeşim bir an durdu, kaşları hafifçe çatıldı.— “Birini mi bekliyorduk?” diye sordu.Herkes birbirine baktı. Kimse cevap vermedi.Koray kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında kimse yoktu. Sadece kapının önünde, özenle paketlenmiş büyük bir buket kırmızı gül duruyordu. Güller fazlasıyla canlıydı; neredeyse rahatsız edici bir kırmızılığa sahipti.— “Garip…” dedi Koray, buketi alırken.Yeşim güllerin yanına iliştirilmiş küçük siyah zarfı fark etti. Gülümsemesi bir anlığına dondu.— “Bir not var…” dedi, sesi istemsizce kısıldı.Salon sessizliğe gömüldü.Umut’un sesi bile kesilmişti.Yeşim zarfı açtı. İçinden tek bir kâğıt çıktı. Yazı, el yazısıydı. Düzgün ama sert. Soğuk.Yeşim okumaya başladığında sesi titredi:“Bu masa çok kalabalık.Ama hepinizi tek tek tanıyorum.Ve söz veriyorum…Hepinizi tek tek öldüreceğim.”Bir an… zaman durdu.Gül’ün eli Kara’nın elinden kaydı.Tuana’nın yüzü bembeyaz kesildi.
681🥀
Tuna ayağa fırladı.Mert’in bakışları sertleşti, içgüdüsel olarak etrafı süzdü.— “Bu… bir şaka değil,” dedi Kara, sesi alçak ama kesin.Yeşim, notu elinde sımsıkı tutuyordu. Gözleri korkuyla değil; tanıdık bir tehlikenin farkındalığıyla kararmıştı.— “Hayır…” dedi yavaşça.— “Bu bir mesaj.”Pencerenin önünden hafif bir rüzgâr geçti. Perdeler kımıldadı. Dışarıda sokak sakindi ama artık o sessizlik… huzur değil, tehdit taşıyordu.Gül, içgüdüsel olarak Umut’a yaklaştı.Kara bir adım öne çıktı.Tuna’nın çenesi kilitlenmişti.Tuana ilk kez mesleki soğukkanlılığını kaybediyordu.Ve o an herkes aynı şeyi hissetti: Kara, Yeşim'in elinden notu sertçe alıp okudu ve bir adım öne atladı.
" Henüz bitmedik." dedi.
Bu hikâye bitmemişti. Sadece şekil değiştirmişti.Güller masanın ortasında duruyordu.Kırmızı…Sessiz…Ama kan kadar gerçek.Kamera yavaşça masadan pencereye, pencereden karanlığa kayar gibi…Bir yerlerde, bir çift göz onları izliyordu.Ve hikâye, cevapsız tek bir soruyla karardı:
“İlk kim ölecek?”
682🥀
O gün, Yeşim'in evinde kimse kahvaltıyı hatırlamak istemedi.Güller hâlâ masanın ortasındaydı. Kimse dokunmuyordu. Kimse atmaya cesaret edemiyordu. Sanki biri onları oraya özellikle bırakmış, bakın demişti.Ben buradayım.- "Polisi aramalıyız," dedi Tuana, sesi profesyonel ama gözleri huzursuzdu. "Bu açık bir tehdit."Kara başını salladı.- "Hayır. Henüz değil."- "Neden?" diye çıkıştı Tuna.- "Çünkü bu not korkutmak için değil," dedi Kara. "Bu... kişisel."Mert ilk kez konuştu. Sesi sakindi ama sertti.- "Hepinizi tek tek öldüreceğim," dedi nottaki cümleyi tekrarlayarak.- "Bu biriyle yarım kalmış bir hesabın cümlesi."Gül'ün içi buz kesti. Notu okumamıştı bile ama kelimeleri zihninde yankılanıyordu. Birden, geçmişte kapatıldığını sandığı anılar kıpırdanmaya başladı.Yeşim, derin bir nefes aldı. Gözleri masadaki herkesi tek tek süzdü.- "Şunu bilmemiz gerekiyor," dedi yavaşça.- "Bu not... içimizden biri için yazılmadı."- "Bu not, hepimiz için yazıldı."Koray, Umut'u daha sıkı kucağına aldı.- "Beni ilgilendiren tek şey şu," dedi.- "Bu adam... ya da her kimse... çocuğumu tanıyor mu?"Bu soru odanın havasını tamamen değiştirdi.Sessizlik çöktü.Ve tam o anda...Gül'ün telefonu titredi.Ekranda numara yoktu.Gül cevap vermedi. Cevap veremedi.Telefon sustu.Bir saniye sonra tekrar titredi.Bu kez ekranda tek bir mesaj vardı:"Sıra senden başlıyor, Gül."Gül'ün dizleri titredi. Kara onu kolundan tuttu.- "Ne oldu?"- "Gül, bana bak."Gül yavaşça telefonu uzattı. Kara mesajı okuduğu an yüzü karardı.- "Tamam," dedi.- "Artık bu oyun başladı."Tuana refleksle pencereye koştu.- "Birinin bizi izlemediğinden emin olmalıyız."Ama zaten...İzleniyorlardı.
BİRİNCİ HEDEF: GÜL
O gece Gül uyuyamadı.Her ses, her gölge, her araba farı...Hepsi bir tehdide dönüşüyordu.Kara salonda sabaha kadar oturdu.Kapıyı kilitledi.Telefonu elinden bırakmadı.Ve sabaha karşı, Yeşim'in evinin kapısının altından ikinci bir zarf kaydırıldı.Bu kez çiçek yoktu.Sadece tek bir cümle:"Geçmiş sandığın şeyler...Asla gerçekten bitmez."Yeşim zarfı okuduğunda dudakları titredi.- "Bu..." dedi fısıltıyla.- "Bu benim sandığım kişi olabilir."Herkes ona döndü.- "Kimi kastediyorsun, Yeşim?" diye sordu Mert.Yeşim gözlerini kapattı.- "Bir zamanlar susturduğumuz birini."
Ve işte o an...İkinci sezonun gerçek sorusu ortaya çıktı:Bu tehdit dışarıdan mı geliyor?Yoksa hepsinin geçmişinde, bilinçli olarak gömülen bir karanlık mı var?
683🥀
GEÇMİŞTEN BİR ÖZET
"Bir Masanın Etrafında Toplanan Hayatlar"
Sabah, Yeşim'in evine usulca sızmıştı.Pencerenin perdesi hafifçe aralıktı; güneş, mutfak masasının üzerine düşüyor, beyaz örtünün üzerinde küçük umutlar gibi parlıyordu.Mutfaktan gelen kahkaha sesi, bu evin artık sadece anılarla değil, geleceklerle dolu olduğunu fısıldıyordu.Yeşim, kucağında Umut ile masanın etrafında dolaşıyor; Koray bir yandan kahve fincanlarını dizerken bir yandan Yeşim'e bakıyordu.Gözlerinde yıllar önceki öfke yoktu artık.Yerini, yorgun ama kararlı bir sevgi almıştı.Kapı zili çaldığında herkes irkildi.İlk gelen Gül oldu. Yanında Kara ve Mert vardı. Mert'in duruşu sakindi; fazla konuşmayan ama etrafı dikkatle süzen bir hali vardı.Gül'ün yüzünde ise uzun zamandır görülmeyen bir rahatlık... belki de kabulleniş.Ardından Tuna kapıda belirdi.Ama bu kez yalnız değildi.Yanındaki kadın, zarif ama güçlü bir duruşa sahipti.Saçları toplu, bakışları netti.- "Herkese merhaba... Ben Tuana."Tuna'nın sesi titremedi.Bu, onun için bir ilkti.Yeşim'in gözleri bir an Tuna'ya takıldı.Kaybolduğu günlerin ardından, karşısında artık kendi ayakları üzerinde duran bir adam vardı.Tuana gülümsedi.- "Doktorum. Tuna'yla aynı hastanede çalışıyoruz."Masaya oturuldu.Umut mama sandalyesinde, masanın en küçük ama en önemli üyesi gibiydi.Sofrada peynir vardı, zeytin vardı, taze ekmek...Ama en çok da yarım kalmış hayatların tamamlanma isteği vardı.Konuşmalar yavaş yavaş derinleşti.Mert ile Kara ilk kez gerçekten göz göze geldi.Bir süre sessizlik oldu.Sonra Kara, Mert'e elini uzattı.- "Gül'ün yanında olduğun için teşekkür ederim. Zor zamanlarda."Mert, başını salladı.- "O da beni ayakta tuttu."Gül ikisine baktı.İçinde yıllardır taşıdığı ağırlık, bir anlığına yerini hafifliğe bıraktı.Yeşim masayı toplarken gülümsedi.- "Bakın," dedi, "bir zamanlar bu masada sadece kavgalar vardı. Şimdi herkes başka bir hayattan buraya geldi."Koray, Yeşim'in beline hafifçe dokundu.- "Ve hâlâ buradayız."Tam o anda kapı tekrar çaldı.Ama bu kez kimse beklemiyordu.Yeşim kapıyı açtığında yerde büyük, beyaz bir çiçek buketi duruyordu.Üzerinde ne isim vardı ne de kart.
684🥀
Sadece... içinden sarkan siyah bir zarf.Zarf açıldı.İçinden tek bir not çıktı."Hepinizi tek tek öldüreceğim."Mutfaktan gelen kahkahalar sustu.Umut ağlamaya başladı.Gül'ün eli titredi.Tuna'nın yüzü bembeyaz kesildi.Ve Yeşim, notu sıkıca kavrarken fısıldadı:- "Bu... bitmedi demek."Kamera masanın üzerinde kalır.Güneş hâlâ oradadır.Ama gölge, masanın tam ortasına düşmüştür.
"Gölge Masaya Oturdu"
Bazı tehditler vardır; bağırmaz.Bekler.Not polise verilmişti ama kimse ses çıkarmıyordu.Bu sessizlik, en çok Yeşim'i korkutuyordu.Ev artık eskisi gibi değildi.Pencereler kilitli, kapılar iki kez kontrol ediliyordu.Ama asıl değişen, insanların içiydi.Gül geceleri uyuyamıyordu.Her mesaj sesiyle irkiliyor, her yabancı bakışta geçmişten bir yüz arıyordu.Mert bunu fark ediyordu.- "Kaçmayacağız," dedi bir gece.- "Kimseyi yalnız bırakmayacağım."Tuna ve Tuana hastanede birlikte çalışmaya devam ediyordu.Ama Tuana bir şey seziyordu.Bir gün Tuna'ya döndü:- "Bu tehdit... eski bir yerden geliyor. Senin geçmişinden mi?"Tuna cevap vermedi.Çünkü aklına gelen isim, yıllar önce gömdüğünü sandığı bir hikâyeydi.Ve Yeşim...Yeşim, Umut'u izlerken şunu düşünüyordu:"Eğer biri bu mutluluğa dokunmak istiyorsa, önce benimle yüzleşecek."
Kim gönderdi çiçekleri?Neden şimdi?Ve asıl soru:Hedef gerçekten hepsi mi, yoksa biri mi?
Sabahın ışığı Yeşim'in evine bu kez temkinli girdi. Perdeler aralıktı ama güneş, dün olduğu gibi neşeyle yayılmıyordu; sanki içeri girmek için izin ister gibiydi. Mutfak masasının üzeri hâlâ kalabalıktı. Kahvaltıdan kalan tabaklar toplanmıştı ama fincan diplerindeki kahve izleri silinmemişti. Bazı izler, özellikle de insanlara ait olanlar, kolay kolay silinmezdi.Yeşim, Umut'u kucağına alıp salonun ortasında durdu. Evin içinde dolaşan sessizlik artık tanıdık geliyordu ama güven vermiyordu. Bu sessizlik, bekleyen bir şeye benziyordu. Kapının önünde bırakılan çiçekler gibi... Güzel görünen ama içinden zehir sızan bir şey.Umut, annesinin omzuna başını yaslamıştı. Masum, habersiz. Yeşim, bebeğin saçlarını okşarken kendine söz verdi; kim gelirse gelsin, hangi gölge bu eve sızmak isterse istesin, önce onunla yüzleşecekti. Çünkü annelik, korkunun bile arkasına saklanmasına izin vermiyordu.Aynı saatlerde Gül, evinin penceresinden sokağı izliyordu. Camın ardından bakmak daha kolaydı; insanlar, arabalar, hayat... Hepsi bir film sahnesi gibi akıp gidiyordu. İçinde ise tam tersi bir durağanlık vardı.
685🥀
Kara, mutfakta kahve yapıyordu. Onun evde oluşu, Gül'e garip bir denge hissi veriyordu. Ne tam bir huzur ne de tam bir tedirginlik. Daha çok, düşmeden önce tutunulan bir dal gibi.- "Bu not," dedi Gül, sesini alçak tutarak,- "Sadece tehdit değil. Bir hatırlatma."Kara, fincanı tezgâha bıraktı.- "Neyi hatırlatıyor?"Gül cevap vermedi. Çünkü bazı hatırlatmaların adı yoktu; sadece ağırlığı olurdu. Gözleri bir anlığına boşluğa kaydı. Hayatındaki herkesin bir şekilde aynı masada toplanmış olması... bunun tesadüf olmadığı hissi, göğsüne bastırıyordu.Hastanede Tuna, koridorun sonundaki pencerenin önünde durmuştu. Beyaz duvarlar, floresan ışıklar, hızlı adımlar... Hepsi alışıldık ama o gün her şey fazlasıyla netti. Tuana yanına geldiğinde, Tuna'nın yüzündeki gerilimi saklayamadığını fark etti. Bu, mesleki bir sezgiydi; yıllarca insanların gözlerine bakarak öğrenilmişti.- "Bu kadar sessiz olman," dedi Tuana,- "bir şeyleri bastırdığını gösterir."Tuna başını eğdi.- "Bazı geçmişler," dedi,- "insanın yakasına yapışır. Ne kadar koşarsan koş, bırakmaz."Tuana bir adım yaklaştı.- "Bizi de içine alacak mı bu geçmiş?"Tuna'nın cevabı gecikti. İşte o gecikme, her şeyden daha dürüsttü.Akşam Yeşim'in evinde ışıklar erkenden yandı. Koray eve geç geldi. Üzerindeki yorgunluk, sadece uykusuzluktan değildi. Eski dosyalar açılmış, unutulmuş isimler yeniden telaffuz edilmişti. Bazı isimler vardı ki söylenince odanın havasını değiştirirdi.- "Bu iş," dedi Koray, ceketini çıkarırken,- "kişisel."Yeşim bunu zaten biliyordu. Ama bilmek, korkuyu azaltmıyordu. Sadece ona şekil veriyordu.Telefon bir kez daha titreşti. Bilinmeyen numara. Bu kez mesaj yoktu. Sadece bir fotoğraf gönderildi.Yeşim'in evi. Dışarıdan çekilmiş. Işıklar yanarken.Yeşim, telefonu yavaşça masaya bıraktı. Kalbi hızlandı ama sesi çıkmadı. Çünkü korku artık bağırarak gelmiyordu. Fısıldıyordu. Ve fısıltılar, insanın içine daha derin işlerdi.O gece şehir uyurken birileri uyanıktı. Bir masa başında oturulmuş, fotoğraflar sıraya dizilmişti.
686🥀
Her yüzün bir anlamı, her geçmişin bir bedeli vardı. Acele yoktu. Sabır, en keskin silahtı.Ve ertesi gün, kimse henüz bilmiyordu ama...hikâye artık sadece hayatta kalma meselesi değildi.Bu, kimin neyi sakladığı, kimin neyi hak ettiği vekimin sıranın kendisine geldiğini fark edeceği bir hikâyeye dönüşmüştü.
Gece, kimseye danışmadan çöktü şehrin üzerine. Sokak lambalarının altında uzayan gölgeler, gündüzden kalan bütün masumiyetleri silip süpürüyordu. Yeşim, salonun ortasında durmuş, pencereden dışarı bakıyordu. Karşı apartmanın ışıkları tek tek sönüyordu. İnsanlar yataklarına giriyor, kapılarını kilitliyor, başlarına bir şey gelmeyeceğinden eminmiş gibi gözlerini kapatıyordu. Oysa bazı geceler, tehlike tam da bu emin olma hâlinde saklanırdı.Koray uyumamıştı. Koltukta oturuyor, telefonuna bakıyordu ama ekranda gördüğü şeyleri gerçekten okumuyordu. Zihni, yıllar öncesine gidip geliyordu. Bir kavga, yarım kalan bir hesap, üstü örtülmüş bir dosya... Bazı gerçekler zamanla unutulmazdı; sadece uygun anı beklerdi.- "Bu işin sonu nereye varır?" diye sordu Yeşim, arkasını dönmeden.Koray başını kaldırdı.- "Eğer doğru kişiyi bulamazsak," dedi,- "herkesin canı yanar."Yeşim'in yüzünde en ufak bir panik yoktu. Ama bu, korkmadığı anlamına gelmiyordu. Korku artık onun içinde düzenli bir misafir gibiydi; ses çıkarmıyor, dağınıklık yapmıyordu ama hep oradaydı.Aynı saatlerde Gül, yatağında sırtını duvara yaslamış oturuyordu. Uyuyamıyordu. Kara salonda kalmıştı; arada bir yürüdüğünü duyuyordu. Bu ses, Gül'ü rahatlatıyordu. Yalnız olmadığını bilmek, tehlikeyi ortadan kaldırmıyordu ama dayanılır kılıyordu.Telefonu eline aldı. Mesaj yoktu. Arama yoktu. Bu sessizlik, Gül'ün sinirlerini daha çok geriyordu. Çünkü biri konuşmuyorsa, plan yapıyor demekti.Gül'ün aklına istemeden eski günler geldi. Yanlış insanlara güvenilen, doğru insanlardan şüphe edilen günler...
687🥀
İçinden bir ses, her şeyin tam da oradan başladığını fısıldıyordu. Bu tehdit, yeni değildi. Sadece geç kalmıştı.Hastanede gece nöbeti ağır geçiyordu. Tuna, acil servisin arka koridorunda durmuş, ellerini cebine sokmuştu. Tuana birkaç metre ötede hasta dosyalarına bakıyordu ama gözleri sık sık Tuna'ya kayıyordu. Onun bu hâlini ilk kez görmüyordu ama ilk kez bu kadar yakından hissediyordu.- "Bir noktada," dedi Tuana, sessizliği bozarak,- "kaçmayı bırakıp yüzleşmen gerekir."Tuna acı bir tebessüm etti.- "Bazı yüzleşmeler," dedi,- "insanı hayatta bırakmaz."Tuana cevap vermedi. Çünkü bazen susmak, karşı çıkmaktan daha güçlüydü.Gece yarısına doğru Yeşim'in telefonu yeniden titreşti. Bu kez ne fotoğraf vardı ne mesaj. Sadece bir konum. Harita açıldığında Yeşim'in nefesi tutuldu. Konum, evin çok yakınındaydı. Fazlasıyla yakın.Koray ayağa fırladı.- "Işıkları kapat," dedi.- "Umut'u al, iç odaya geç."Ama Yeşim yerinden kıpırdamadı.- "Hayır," dedi sakin ama kararlı bir sesle.- "Bizi korkutmak istiyor. Kapıları kapatırsak, kazandığını sanır."Tam o anda kapının önünde bir ses duyuldu. Hafif bir sürtünme. Sonra posta kutusunun metal sesi. Koray kapıya yöneldi, yavaşça açtı. Yerde küçük bir zarf vardı. Bu kez çiçek yoktu. Güzellik yoktu. Sadece çıplak bir gerçek.Zarfın içinden tek bir cümle çıktı:"İlk hata, beni unuttuğunuz gündü."Koray kağıdı sıktı.Yeşim gözlerini kapattı.Ve o an, herkesin içinden aynı düşünce geçti:Bu bir son değildi.Bu, oyunun başladığı andı.Ve şehir, bu geceden habersiz uyumaya devam etti.
688🥀
Zarf, masanın üzerinde duruyordu. Kimse dokunmak istemiyordu. Sanki kâğıt değil de canlı bir şeydi; bakıldıkça nefes alan, suskunluğuyla konuşan bir şey. Yeşim, Umut'u odasına yatırdıktan sonra salona döndü. Ev artık ona ait değilmiş gibi hissediyordu; duvarlar dinliyor, perdeler saklıyor, kapı aralığı bile bir ihtimal barındırıyordu.Koray, zarfı alıp yırtmak istedi ama durdu. Bazı şeyler parçalanınca yok olmazdı, sadece daha keskin hâle gelirdi. Kağıdı dikkatle masaya bıraktı. "Beni unuttuğunuz gündü," cümlesi salonda yankılanıyordu. Kimdi bu "ben"? Ve neden herkesin adını aynı anda biliyordu?O sırada Gül, telefonunu elinde tutmuş, Kara'ya bakıyordu. Kara'nın yüzü sakindi ama bu sakinlik öğrenilmişti; tehlikenin yanında durmayı bilen insanların yüzündeki türden. "Yanındayım," demedi. Gerek yoktu. Varlığı yeterliydi. Gül, bir an için, hayatında ilk kez birinin kaçmadan kaldığını hissetti. Bu his, korkuyu azaltmadı ama onu yönetilebilir kıldı.Hastanede Tuna, nöbetten çıkarken gökyüzüne baktı. Şehrin ışıkları, yıldızları silmişti. Tuana yanında yürüyordu; adımları Tuna'nınkine uyuyordu. Birlikte yürümek bazen konuşmaktan daha çok şey anlatırdı. "Beni de içine al," dedi Tuana bir süre sonra. "Bu gölgeyi tek başına taşıma." Tuna başını salladı. İçinden geçen ismi söylemedi. Söylerse, her şey gerçek olacaktı. Gerçek olursa, geri dönüş yoktu.Sabaha karşı şehirde bir yerlerde biri uyandı. Masanın üzerinde fotoğraflar hâlâ diziliydi. Bir fotoğrafın köşesi diğerinin altına girmişti; tıpkı hayatların birbirine girdiği gibi. Parmak, sırayla yüzlerin üzerinden geçti. Acele yoktu. Sabır, planın parçasıydı. "Unutmak," diye fısıldadı kendi kendine, "en büyük suçtur."Gün ağarırken Yeşim'in evi yeniden ışıklandı. Kahve kaynadı, perdeler açıldı. Hayat, ısrarcıydı. Yeşim, masaya oturdu; dünün kahvaltı izleri silinmişti ama hisleri silinmemişti. Telefonuna yeni bir mesaj düştü. Bu kez kısa ve netti: "Bugün biri gerçeği söyleyecek." Yeşim gülümsedi. Gülüşü, korkusuz değildi; kararlıydı. "O zaman," dedi kendi kendine, "dinlemeye hazırım."Gül, aynanın karşısında durdu. İlk kez kaçmadı. Yüzüne baktı; gözlerinin altındaki gölgeleri saydı. Geçmişin sessiz tanıklarıydı onlar. Mert kapıdan seslendi. "Hazırsan," dedi. Gül, derin bir nefes aldı. "Hazırım," dedi ama neye hazır olduğunu tam bilmiyordu. Belki de her şeye.Tuna ve Tuana, hastaneden çıkıp arabaya binerken aynı mesaj Tuna'nın telefonuna da düştü. Tuana baktı. "Aynı," dedi. Bu kelime, aralarındaki bağı bir kademe daha sıkılaştırdı. "Birlikteyiz," dedi Tuana. Bu kez Tuna sustu ama suskunluğu itiraz değildi.Akşamüstü Yeşim'in evinde herkes yeniden toplanacaktı. Masanın etrafı dolacaktı; fincanlar yerini bulacak, kelimeler ağızlarda birikecekti. Birinin susması, diğerinin konuşmasını zorlayacaktı. Ve gerçek, beklediği yerden çıkacaktı-her zaman yaptığı gibi, en savunmasız anı seçerek.Şehir, o gün biraz daha ağır nefes aldı. Kimse fark etmedi. Ama bir şey değişmişti. Gölge artık uzaktan izlemiyordu. Masaya doğru yürüyordu.
689🥀
Anahtar, masanın ortasında duruyordu. Soğuk metali, salondaki havadan bile daha soğuktu. Kimse elini uzatmadı. Çünkü herkes biliyordu ki o anahtar, bir kapıyı değil, bir eşiği temsil ediyordu. Geçildiğinde geri dönüşü olmayan bir eşiği.Sessizliği Kara bozdu.Sandalyede hafifçe öne eğildi. Omuzları genişti ama yükü daha da genişti sanki. Gözleri, anahtara değil, masadaki yüzlere bakıyordu. İnsanlara bakmayı bilen biriydi Kara; kim neyi saklıyor, kim hangi anda susuyor, kim korkusunu neyle örtüyor... bunları okumayı öğrenmişti.- "Bu adres," dedi, sesi alçak ama kesin,- "rastgele seçilmedi."Koray başını kaldırdı.- "Biliyorsun," dedi. Bu bir soru değildi.Kara başını salladı.- "Biliyorum."Gül'ün içi sıkıştı. Kara'ya baktı. Onunla tanıştığı günden beri içinde bir his vardı; güvenle tedirginlik arasında sıkışmış bir his. Kara hiçbir zaman fazla anlatmamıştı kendini. Ama şimdi, anlatmamak artık bir seçenek değildi.- "Yıllar önce," diye devam etti Kara,- "bu şehrin görmediği yerlerinde çalıştım. Resmî değildi. Kayıtlara girmezdi. Girse bile... silinirdi."Yeşim'in yüzü sertleşti.- "Serhat'la bağlantısı var mı?"Kara, bir an durdu. Bu duraksama, kelimelerden daha çok şey anlattı.- "Var," dedi sonunda.- "Ama sandığınız gibi değil."Tuna nefesini tuttu. Tuana, onun elini sıktı.- "Nasıl?" diye sordu Tuana.Kara arkasına yaslandı.- "Serhat," dedi,- "bir kurban gibi görünüyordu. Dosyalarda öyleydi. Takıntılı, dengesiz, yalnız. Ama perde arkasında... izleyen, biriktiren, bekleyen biriydi."Gül'ün zihninde eski mesajlar canlandı. İsimsiz aramalar. Kapısının önünde bekleyen bir gölge.- "Beni izliyordu," dedi fısıltıyla.- "Ama kimse ciddiye almadı."- "Çünkü," dedi Kara,- "bazı insanlar sessiz kalmayı iyi öğrenir. Sessizliklerini de silah yapar."Yeşim ayağa kalktı. O an salondaki en sakin insan oydu.- "Bizi tek tek seçtiyse," dedi,- "demek ki her birimizin hayatında bıraktığı bir iz var."Koray anahtarı eline aldı.- "Depoya gidiyoruz," dedi.- "Ama plansız değil."Kara anahtara baktı.- "Plan var," dedi.- "Ama şunu bilin: Orası sadece bir mekân değil. Serhat için bir hafıza. Ve hafızalar... insanı acımasız yapar."Gece ilerlerken evden çıkıldı.
690🌹
Umut, masum bir uykunun içinde kaldı. Kapı sessizce kapandı. Arabalar karanlığa karıştı. Şehir geride kaldıkça, herkesin içindeki ses daha çok yükseldi.Depo, şehrin dışında, unutulmuş bir yolun sonunda duruyordu. Paslı kapısı, yıllardır açılmamış gibi görünüyordu ama bu bir yanılsamaydı. Kara, arabadan indiğinde durdu. Havayı dinledi. Bazı yerlerin sesi olurdu. Bu yerin sesi... bekleyişti.- "Buradayım," diye fısıldadı kendi kendine.- "Artık saklanma."Kapıya doğru yürüdü. Diğerleri arkasındaydı. Kimse geri dönmedi.Çünkü artık herkes biliyordu:Bu hikâye, kaçanların değil...yüzleşenlerin hikâyesiydi.
Depo, geceyle anlaşma yapmış gibiydi. Işık almıyor, ses vermiyor, varlığını bile isteksizce kabul ediyordu. Kara, kapının önünde durduğunda içindeki sezgi sertçe kıpırdadı. Bu, korku değildi. Bu, geçmişin tanıdık çağrısıydı. İnsan bazı yerlere ilk kez gitmezdi; sadece yeniden giderdi.Kapının paslı kilidine anahtar girdi. Metalin metale sürtünmesi, sessizliği yaran tek sesti. Kapı ağır ağır açıldığında içerden gelen hava soğuktu; nemli ve eski. Yıllar boyunca birikmiş bekleyiş kokuyordu. Kara bir adım attı. Ardından Koray. Sonra Gül, Yeşim, Tuna ve Tuana. Kimse konuşmuyordu. Konuşmak, bu mekâna saygısızlık gibi geliyordu.İçerideki loşluk, gözleri yavaş yavaş alışmaya zorladı. Tavandan sarkan tek bir ampul yanıyordu. Işığın altında bir masa vardı. Masanın üzerinde fotoğraflar. Hepsi tanıdıktı. Her yüz, başka bir suçun, başka bir sessizliğin tanığıydı.Gül, fotoğraflardan birine uzandı ama Kara'nın sesi onu durdurdu.- "Dokunma."Gül geri çekildi.- "Bizi bekliyordu," dedi.- "Burası... bir sahne."Kara başını salladı.- "Evet. Ve biz seyirci değiliz."Bir adım daha attı. Ayaklarının altında bir kağıt hışırdadı. Eğilip aldı.
691🥀
Üzerinde el yazısıyla tek bir cümle vardı:"Herkes masaya oturur, ama hesabı biri öder."Tuna'nın yüzü gerildi.- "Bu adam," dedi,- "sadece intikam istemiyor."- "Hayır," dedi Kara.- "Hatırlanmak istiyor."O an, deponun arka tarafından bir ses geldi. Yavaş, ölçülü bir alkış. Her bir alkış, kalbin ritmine aykırıydı. Ampul sallandı. Gölge hareket etti.- "Hâlâ hızlı öğreniyorsun," dedi bir ses.- "Ama geç kaldın."Serhat, karanlıktan çıktı. Yüzü beklenenden daha sakindi. Gözleri ise fazla canlıydı. O gözler, yıllardır biriktirilmiş cümlelerin ağırlığını taşıyordu. Gül'ün nefesi kesildi. Yeşim'in eli farkında olmadan yumruk oldu. Tuna, yerinden kıpırdamadı.Kara, Serhat'a baktı. Bu bakışta öfke yoktu. Tanıma vardı.- "Bunu burada bitirmek istiyorsun," dedi.- "Çünkü burası seni güçlü hissettiriyor."Serhat gülümsedi.- "Güçlü değil," dedi.- "Görünür."Bir adım attı.- "Yıllarca," diye devam etti,- "sustunuz. Görmediniz. Unuttunuz. Ben de bekledim."Gül konuştu. Sesi titremedi.- "Beni korkuttun," dedi.- "Ama bu, seni haklı yapmaz."Serhat'ın bakışları Gül'e kilitlendi.- "Haklılık," dedi,- "sessiz kalanların icadıdır."Kara araya girdi.- "Bu böyle bitmez," dedi.- "Biri zarar görecek."Serhat başını eğdi.- "Zaten gördü," dedi.- "Hepiniz."O an deponun ışıkları söndü. Karanlık, bir dalga gibi üzerlerine çöktü. Çığlık yoktu ama nefesler hızlandı. Bir metal sesi. Bir adım. Bir itiş.Gül sendeledi. Kara onu çekti. Tuna bir şeyin yere düştüğünü duydu. Tuana'nın sesi karanlıkta yankılandı.- "Tuna!"Işık yeniden yandığında Serhat yoktu. Masa dağılmış, fotoğraflar yere saçılmıştı. Ama bir şey daha vardı: Masanın ortasında küçük bir kayıt cihazı.Koray cihazı açtı. Serhat'ın sesi doldu depoya:- "Bu bir başlangıç. Çünkü bazı hesaplar, tek gecede kapanmaz."Yeşim gözlerini kapadı.- "Bu sadece bize değil," dedi.- "Umut'a da uzanır."Kara, cihazı kapattı. Yüzü kararlıydı.- "Hayır," dedi.- "Burada duracak."Dışarı çıktıklarında gece hâlâ oradaydı. Ama artık aynı gece değildi. Şehir uzakta ışıldıyordu; masum görünüyordu. Kara arabaya binerken aynaya baktı. Kendi yansımasında bir şey değişmişti. Artık sadece koruyan değil, avlanan biriydi.Ve Serhat...Bir yerlerde, bir sonraki hamleyi planlıyordu.Hikâye derinleşmişti.Gölge kaçmıştı.Ama artık iz bırakıyordu.
692🥀
Şehir hâlâ sessizdi, ama Kara'nın arabasında sessizlikten başka bir şey vardı. O sessizlik, yalnızca nefeslerin yankısı değil, düşüncelerin, planların ve geçmişin ağırlığıydı. Gözlerini yoldan ayırmadı. Serhat'ın bıraktığı ipuçları hâlâ zihninde dönüyordu. O cihaz, sadece bir mesaj değildi; bir çağrıydı. Ve bu çağrı, artık sadece korku değil, eylem gerektiriyordu.Yeşim ve Gül, arabanın arkasından yürürken birbirlerine baktılar. Gül hâlâ titriyordu ama gözlerinde bir direnç vardı. Bu gece artık kaçmak yoktu. Herkes farkındaydı ki Serhat, sadece deponun karanlığında değil, hayatlarının tam ortasında bekliyordu.Tuna ve Tuana ise birbirine daha da yakındı. Tuana, Tuna'nın elini tuttu, sıkıca. "Ne olursa olsun," dedi, "birlikteyiz." Tuna başını salladı. Ama gözleri karanlıkta başka bir noktayı arıyordu. İçinde bir suçluluk vardı; geçmişte sustuğu için şimdi herkesi tehlikeye atmış gibi hissediyordu.Kara arabayı terk edip, deponun yoluna yöneldi. Her adımı, toprağın altında bir yankı bırakıyordu. Masum bir yol değildi burası. Her dönemeç, geçmişten bir anıyı ortaya çıkarıyor, gölgeyi daha da yakın hissettiriyordu. Arabadan inince derin bir nefes aldı. Havanın soğukluğu ciğerlerine doldu, ama korkuyu değil, aksine kararlılığı uyandırdı.Depoya vardıklarında her şey daha da gerilmişti. Kapı hâlâ paslıydı ama içerden gelen bir tıklama sesi, Serhat'ın hâlâ orada olduğunu hissettirdi. Kara, kapıyı açtı. Gül ve Yeşim hemen arkasında. Tuna ve Tuana da birbirine yaslanmış, ama gözleri dört bir yanı tarıyordu.İçerisi daha önce geldiğinde gördüklerinden farklıydı. Fotoğraflar hâlâ dağılmıştı. Masanın üzerindeki kayıt cihazı, şimdi konuşuyordu. Serhat'ın sesi mekanın her köşesinden yankılanıyordu:- "Bir sonraki hareketinizin hesabı olacak. Kaçacak biri yok. Herkes yerinde."Kara derin bir nefes aldı. Bu bir tehdit değildi; bir oyun değildi. Bu, geçmişin ve şimdiye kadar yapılan bütün hataların intikamıydı.- "Bize meydan okuyamazsın," dedi Kara, sesi soğuk ve keskin.- "Bizi korkutamazsın. Biz buradayız, buradayız!"O an depodan bir gölge hareket etti. Hızla, sessizce ama belli bir amaçla ilerliyordu. Yeşim, Gül ve Tuana birbirine yaslandı. Tuna öne geçti. Kara, gölgeyi fark etti. Gözleriyle izledi; her hareketin ritmini, niyetini okudu.- "Serhat," dedi Kara, derin bir nefesle,- "artık bizimle oynamayacaksın."Gölge, ani bir hareketle masanın kenarına fırladı. Masadaki fotoğraflar havaya karıştı. Bir metal sesi yankılandı. Bir kapı arkasından başka bir hareket. Serhat hâlâ görünmemişti ama etkisi her yerdeydi.Gül gözlerini kapattı. Kalbi hızla çarpıyordu. Ama bir yandan da içindeki güç yükseliyordu. Kara, yanında duruyordu; gözleri kararlı ve keskin. Bu gece artık sadece korku yoktu, eylem vardı.Serhat'ın sesi bir kez daha yankılandı:- "Beni bulacaksınız. Ama her adımda bir parçanızı alacağım."Kara ileri atıldı, elini masanın üzerindeki cihazın olduğu yere koydu.- "Senin oyunun bitti," dedi.- "Artık biz başlıyoruz."Ve o anda depoda bir sessizlik çöktü.
693🥀
Yalnızca nefesler duyuluyordu. Ama herkes biliyordu ki bu sessizlik, fırtınanın öncesiydi. Herkesin içinde bir hazırlık, bir bekleyiş vardı.Gölge hâlâ depoda hareket ediyordu, ama artık Kara'nın, Tuna'nın, Tuana'nın, Yeşim'in ve Gül'ün kararlılığıyla karşı karşıyaydı. Ve bu kararlılık, Serhat'ın beklediği türden değildi.Kara, derin bir nefes alıp herkese baktı:- "Birlikteyiz," dedi.- "Ve artık kimse yalnız değil."O an herkes bir gerçek fark etti: Serhat ne kadar plan yaparsa yapsın, artık karşısında sadece kurbanları değil, bir araya gelmiş, güçlü bir ekip vardı.Ama depodan çıkan son fısıltı hâlâ kulaklarda çınlıyordu:- "Oyun daha yeni başlıyor... ve kaybedecek olan siz olacaksınız."
Serhat... Sessiz, gölgelerde yaşayan, yıllar boyunca kimsenin fark etmediği bir adammış gibi görünüyordu. Ama herkesin hayatına bir şekilde dokunmuştu; farkında olmadan ya da doğrudan. Şehirde adını hatırlayan az kişi vardı; çoğu onu sadece bir "geçmişin hatası" olarak anımsıyordu. Oysa Serhat, sadece hatırlanmakla yetinmemiş, her küçük kırıntıyı biriktirmişti.Yıllar önce, Serhat ve Kara'nın yolları beklenmedik bir şekilde kesişmişti. O zamanlar Kara, genç, hırslı ama biraz da naif biriydi. Serhat ise aynı mahallede büyümüş, zeki ama dışlanmış bir çocuktu. Ailesi dağılmış, kendi başına hayatta kalmayı öğrenmişti. Kara, o zamanlar küçük bir olayın sonucu olarak Serhat'ın ailesine yardım etmiş, farkında olmadan onu küçük düşürmüş, Serhat ise bu olayı bir utanç ve hayal kırıklığı olarak belleğine kazımıştı.Gül, Tuna, Tuana, Yeşim ve diğerleri... Serhat için herkesin kendi hayatında bir izi vardı. Gül'ün çocukluğu, Kara'nın gençliği, Tuna'nın ilk hataları, Tuana'nın varlığı... hepsi, Serhat'ın gözünde, unutulmuş öfke ve ihanet sembolleri olmuştu. İnsanlar her şeyi unuturken, Serhat unutmadı; biriktirdi. Sessizce, gölgelerde, planlar yaptı.Kin, Serhat'ın hayatının merkezine yerleşti. O öfke, sadece bireysel değildi; onun için bir adalet biçimiydi. "Herkesin hayatı, bana bakmadığı, görmediği için mahvoldu," diyordu içten içe. Ve şimdi, yıllar sonra, hesap günü gelmişti.Depo, Serhat'ın hafızasının mekânıydı.
694🥀
Orada yıllarca beklediği bir düzen vardı. Masadaki fotoğraflar, kayıt cihazları, eski belgeler... hepsi onun dünyasını yansıtan parçalar. Her bir parça, kurbanlarının geçmişteki hareketlerini hatırlıyor, onları suçluyor, onun gözünde hesaplanması gereken günleri sayıyordu.Şimdiki planı, karmaşık ama netti:Hedeflerini psikolojik olarak baskı altına almak: Depo mesajları, zarf içindeki tehditler, ansızın ortaya çıkan gölgeler... her biri onları tedirgin etmek, birbirine karşı şüphe yaratmak içindi. Serhat, grubun güvenini bozmak istiyordu.Gölge oyunlarıyla izole etmek: Her adımı, herkesin yalnız kaldığı anları hesaplamıştı. Bu sayede birbirlerine bağımlı oldukları anlarda, her biri onun planına kapı aralayacaktı.Hedeflerin geçmişteki hatalarını ortaya çıkarmak: Tuna'nın sustuğu sır, Gül'ün bilinçli görmezden geldiği bir olay, Kara'nın geçmişteki yanlış bir kararı... Serhat her detayı hatırlıyor, herkesin suçluluk duygusunu tetikliyordu.Kaçışı imkânsız kılmak: Depo ve diğer mekânlar sadece bir başlangıçtı. Her hareketleri Serhat'ın önceden hesapladığı bir yol üzerindeydi. Onu durdurmak, yalnızca birlikte hareket ederek mümkün olacaktı.Serhat için her şey bir tiyatro oyunu gibiydi; kendisi hem yönetmen, hem izleyici, hem de oyun kurbanlarını sahneye çıkaran güçtü. Ama bu sefer fark etmediği bir şey vardı: Kara, Gül, Yeşim, Tuna ve Tuana, geçmişin zincirlerini kırmış, bir araya gelmiş, gölgeyi görmeye ve ona karşı durmaya hazır bir ekip halindeydi.Ve Serhat'ın en büyük hatası, sadece planlamakla yetindiğini düşünmesiydi. İnsanlar bazen, kararlılığın gücünü gölgelerden daha hızlı öğrenirdi.Depo sessizliğe gömülmüş, ama her nefes, her adım, her bakış gelecek bir fırtınanın habercisiydi. Serhat, uzak bir köşede bekliyordu. Ama artık yalnız değildi; karşısında, tüm geçmişi ve bugünüyle hesaplaşmaya hazır bir grup vardı.
695🥀
Depo karanlıktı; nefesler yankılanıyor, her adım metal ve betonun soğukluğuna çarpıyordu. Kara, grubu önde yürütüyordu. Gül, Yeşim'in elini tuttu; Tuna ve Tuana birbirine yaslanmış, ama gözleri dört bir yanın gölgelerini tarıyordu. Adımlarını hızlandırdılar; sessizlik, beklenmedik bir şekilde gerilimin dozunu artırıyordu. Herkes biliyordu: Serhat burada, her an bir gölge gibi çıkabilir, onları tek tek teste tabi tutabilirdi.Kara, depoya ilk adımı attığında bir an durdu. Havada bir değişiklik vardı. Sadece soğuk değil, aynı zamanda beklenmiş bir tehlike vardı. Masadaki fotoğraflar hâlâ yerdeydi. Önceden dağılmış parçalar şimdi bir anlam kazanıyordu; Serhat, onları bilinçli olarak bırakmıştı. Her fotoğraf, bir suç, bir hata, bir hatırlatma... ve hepsi bir zincir gibi birbiriyle bağlıydı.Tam o anda, arka köşeden bir gölge kaydı. Yeşim, hemen Gül'ün önüne geçti. Tuana, Tuna'yı korumak için öne adım attı. Ama Kara, bir hareketle onları durdurdu.- "Bekleyin," dedi, sesi sakin ama keskin.Gölge, ağır bir nefesle ortaya çıktı. Serhat.Yüzü, yılların biriktirdiği yalnızlığı ve kin dolu bir sertliği yansıtıyordu. Ama gözleri... gözleri parlaktı. Sanki her bir bakışı, geçmişi tek tek geri çağırıyor, hatırlatıyor ve cezalandırıyordu.- "Hoş geldiniz," dedi Serhat, sesi derin ve soğuktu.- "Bekliyordum."Gül bir adım öne çıktı.- "Bizi neden... neden seçtin?"- "Bize ne istiyorsun?"Sesi titriyordu ama kararlıydı.Serhat, bir adım attı. Ellerini arkaya bağladı.- "Seçmek mi?" dedi.- "Hayır. Ben sadece... hatırlatıyorum. Hatırlayın diye. Sessiz kaldığınız her şey, burada bir gün hesabını soracak. Sizi seçmedim. Sizin sessizliğiniz beni seçti."Tuna ve Tuana birbirine baktı. Tuana'nın sesi titredi:- "Geçmişteki... bizim hatalarımız mı?"Serhat başını salladı.- "Hatalarınız değil," dedi.- "Ama hatalarınızın sonucu olan her zayıflık... onu yıllarca biriktirdim. Her birinizin hayatına dokundum. Sadece gözledim. Sabırla... ve şimdi zamanı geldi."Kara ileri adım attı. Omuzları dikti.- "Hadi bakalım," dedi.- "Oyun bitti. Artık biz başlıyoruz."Serhat, bir gülümseme yaydı. Bu, sakin bir gülümseme değildi; bir fırtınanın habercisiydi.- "Başlayalım," dedi.- "Ama unutmayın: Bu gece sadece bir başlangıç. Sizi test edeceğim. Her adımınız, her kararınız... hesapta. Ve ben, yıllardır beklediğim için sabırlıyım. Ama sabrım da sınırsız değil."Gölgeyi ilk gören Kara oldu. Serhat, masadaki kayıt cihazlarını birden aktive etti. Ses dalgaları depoda yankılanırken, herkesin gözleri büyüdü.
696🥀
Kayıttan gelen eski sesler, onların geçmişte yaptığı seçimleri tek tek hatırlatıyor, suçluluklarını tetikliyordu.Gül irkildi, gözyaşları yükseldi ama Kara onu hemen tuttu.- "Dikkat et, Gül," dedi.- "Korku onu besler. Biz bunu beslemeyeceğiz."Serhat bir adım daha attı.- "Korku," dedi,- "bazen güç verir. Bazen de yok eder. Sizi test edeceğim. Önce ruhlarınızı, sonra bedenlerinizi."Depo karanlığa gömülmüş, ama içerdeki gerginlik artık dayanılmaz boyuttaydı. Her nefes bir öncekinden daha hızlı, her hareket bir öncekinden daha dikkatliydi. Serhat'ın planı açıktı: geçmişi ve korkuyu kullanarak birbirlerini parçalamak, sonra tek tek izlemek ve kontrol etmek.Ama Kara ve ekip farklıydı. Artık sadece kurban değillerdi. Her birinin içinde, Serhat'ın yıllar boyunca biriktirdiği öfkeye karşı koyabilecek kararlılık vardı. Gölgeyi görebiliyor, onun adımlarını okuyabiliyorlardı.Serhat, depodaki ilk yüzleşme sırasında bunu fark etmedi. Onun için plan, sadece tek yönlü bir oyun idi. Ama karşısında, geçmişin ve bugünün birleştiği bir grup vardı. Ve bu grup, Serhat'ın yıllarca kurduğu intikam zincirini kıracak güçteydi.Depodaki sessizlik, bir an için ağırlaştı. Herkes birbirine baktı. Kara öne geçti, gözleri Serhat'a kilitlendi.- "Başla," dedi.- "Ama bil ki biz buradayız. Ve bu oyunu bitirecek olan biz olacağız, sen değil."Serhat, bir kahkaha attı. Bu, uzun yılların birikmiş çığlığıydı. Ama artık eskisi gibi yalnız değildi.Ve o gece, depo bir savaş alanı değil, aynı zamanda gerçeğin ve hesaplaşmanın sahnesi olmuştu.
697🥀
Depoda hava ağırdı; her nefes, eski bir acıyı, geçmişte kalmış bir hatayı ve şimdiye uzanan bir korkuyu taşıyordu. Ampul hafifçe sallanıyor, gölgeler duvarlarda oynuyordu. Kara, bir adım öne atıldı. Elleri cebinde, omuzları dik, yüzü taş kesilmişti. Gözleri Serhat'ı taradı. Artık korku yoktu; sadece kararlılık vardı.Serhat bir adım attı. Masadaki fotoğraflara bakıyor, gülümseyerek eski günleri hatırlıyordu. Her kare, onun yıllardır biriktirdiği öfkenin simgesiydi. Ve şimdi, bu kareler karşısındaki insanların gözlerini dolduruyordu. Gül, fotoğraflardan birini eline aldı, ama Kara sert bir bakışla onu durdurdu.- "Bırak," dedi Kara, sesi keskin ve kontrol doluydu.- "Onun oyunu bu. Bize dokunmasına izin vermeyeceğiz."Serhat, kahkaha attı. Bu kahkaha, depodaki sessizliği parçaladı.- "Bırakın mı?" dedi,- "Benimle yıllardır oynamayan siz değil misiniz? Sessiz kaldınız, görmezden geldiniz. Şimdi sadece hatırlamanız gerek."Tuna ve Tuana birbirine sıkıca sarıldı. Tuana'nın gözleri kararlıydı ama kalbi hızlı çarpıyordu. Tuna derin bir nefes aldı; Serhat'ın geçmişten gelen her planını çözmeye çalışıyor, aynı zamanda kendi korkusuyla yüzleşiyordu.- "Sana bakacağız, Serhat," dedi Kara, adımını biraz daha öne atarak.- "Ama artık yalnız değilsin."Serhat'ın gözleri parladı. Onun planı, sadece korkutmak değil, bölmekti. Her birinin içindeki suçluluk ve korku, birbirlerine şüphe yaratmalıydı. Ama şimdi fark ediyordu ki karşısında bir araya gelmiş bir grup vardı. Birbirlerinin sırtını kolluyor, destek veriyordu.Gül, Kara'nın yanında dik dururken, sessizce kendi korkusunu kontrol etmeye çalışıyordu. Geçmişin hataları, Serhat'ın oyuncağı olmaya çalışıyordu. Ama Kara'nın varlığı, Yeşim'in desteği ve Tuana'nın güven veren bakışı, onu güçlendiriyordu.- "İlk adımı atıyorum," dedi Serhat ve masadaki kayıt cihazlarından birini aktif etti.- "Dinleyin. Bu sesler, yıllardır biriktirdiğim her şeyin yankısı. Her hatanızı, her sessizliğinizi hatırlatacak."Sesler depoda yankılandı. Gül titredi; eski mesajlar, eski bakışmalar, geçmişte yaptığı seçimler... hepsi tekrar canlandı. Ama Kara hemen yanındaydı.- "Bunu hissetme, Gül," dedi Kara.- "Hissettirirse, planını yapacak. Bizi bölemez."Serhat bir adım daha attı, gölgesi uzun ve karanlıktı.- "Her hareketiniz izlenecek," dedi.- "Her adımınız hesapta. Bu gece... ilk sınavınız."Ve o anda depoda bir ışık yanıp söndü; gölgeler hareket etti, metal bir ses yankılandı. Serhat'ın planı netti: her birini psikolojik olarak baskı altına alacak, birbirlerine güveni sorgulatacak ve sonra tek tek izole edecekti.Ama Kara ve ekibi farklıydı.
698🥀
Artık sadece kurban değillerdi. Geçmişin zincirlerini kırmış, Serhat'ın öfkesine karşı birleşmiş bir grup vardı. Ve bu fark, Serhat'ın ilk hamlesini etkisiz kıldı.Depoda nefesler hızlandı. Serhat bir adım öne attı.- "Başlayalım," dedi.- "Ama unutmayın: bu, sadece bir başlangıç. Benim için zaman sınırı yok."Kara sessizce öne adım attı.- "Bizim de zaman sınırımız yok," dedi.- "Ve bu gece senin oyunun bitecek."Serhat, derin bir nefes aldı. Ama artık tek başına değildi. Karşısında, geçmişin acılarını birbirlerine bağlayarak güçlenmiş, kararlı bir grup vardı. Bu gece depoda sadece bir hesaplaşma değil, geçmişin ve geleceğin birleşimi sahneleniyordu.Ve Serhat'ın gerçek planı, çok daha karanlık ve uzun vadeliydi:Onları psikolojik olarak parçalayacak, birbirlerine şüphe düşürecek,En zayıf anlarında birer birer tuzağa düşürecek,Ama her adımında yılların birikmiş öfkesini ve yalnızlığını onlara hatırlatacaktı.Depo sessizliğe gömüldü, ama herkes biliyordu ki bu sessizlik, fırtınanın hemen öncesiydi. Serhat'ın oyunu, yılların birikimiyle başlamıştı. Ve artık kimse geri adım atamayacaktı.
Deponun kapısı ağır ağır kapandı; metalin sesi, sessizliği paramparça etti. Kara, bir an durdu, gözlerini dört bir yana gezdirdi. Masadaki fotoğraflar hâlâ dağılmış, yere saçılmıştı. Ama artık onları hatırlamak bir oyun değildi; şimdi bu kareler, Serhat'ın onları birer birer sınayacağı tuzakların işaretiydi.Gül, Kara'nın yanında dururken, gözlerini kapadı. Derin bir nefes aldı ve kalbindeki korkuyu, öfkeyi ve çaresizliği tek tek hissederek yüzleşti. Serhat, sessiz bir gölge gibi, arka köşeden adımlarını sayarak geldi. Her adımı, kalbin ritmiyle uyumluymuş gibi yankılanıyordu.- "İlk sınavınız," dedi Serhat, sesi depoyu dolduruyordu,- "her birinizin geçmişinin terazisine oturması... ve kararın benim elimde olması."Yeşim, Gül'ün elini sıktı.
699🥀
Tuana, Tuna'ya sıkıca sarıldı. Ama Kara, bir adım öne atıldı. Gözleri kararlıydı; bu gece artık kaçış yoktu.Serhat, masadaki cihazlardan birini aktifleştirdi. Kayıttan gelen eski mesajlar, geçmişteki hataları, sessizlikleri, yanlış anlaşılmaları tek tek hatırlatıyordu. Gül titredi ama Kara hemen yanındaydı:- "Dikkat et," dedi Kara,- "O seni bölemez. Bizi bölemez."Serhat, bir adım daha attı. Masadaki kayıt cihazını yere bıraktı ve gölgesini uzatarak Kara'ya doğru yürüdü.- "Beni durdurabilecek misiniz?" dedi, dudaklarında bir alay gülümsemesi.- "Geçmişiniz, sizin en büyük düşmanınız olacak."Kara ileri atıldı, öfkeyle:- "Artık geçmişin gölgesinde yaşamayacağız!"Serhat bir elini kaldırdı ve depodaki ışıklar titredi. Bir tuzak devreye girmişti: Metal kancalar, yerden sessizce fırladı ve masadaki bazı fotoğrafları havaya savurdu. Her biri, onları küçük bir kaos anına soktu.Tuna hızlıca Tuana'yı korudu, onu kenara çekti. Gül, bir adım geri atarken Yeşim, onun önüne geçti. Ama Kara, gölgeyi fark etmişti; Serhat'ın adımlarını, planını okuyor, karşı hamlesini hazırlıyordu.- "Böyle mi oynayacaksın?" dedi Kara, sesi soğuk ve keskin.- "Oyun senin değil; bizim sabrımızın sınavı."Serhat, bir kahkaha attı. Bu kahkaha, yılların birikmiş öfkesini ve yalnızlığını yansıtıyordu. Ama artık tek başına değildi; karşısında bir ekip vardı. Birbirlerine güvenmiş, geçmişin acılarını güç olarak kullanmış bir grup.O anda depodaki ilk ciddi çatışma başladı. Serhat, eski tuzaklarını hızlıca harekete geçirdi: metal kancalar, kaygan zemin, ani ışık patlamaları... Her biri, psikolojik ve fiziksel olarak grubun sınırlarını test ediyordu. Gül bir kanca neredeyse kafasına çarpacakken Kara onu sırtından itti. Tuana, Tuna'yı kenara çekti, Yeşim ise bir adım öne çıkarak olası bir düşüşü engelledi.Serhat, her hareketi izliyor, kahkaha atıyor, yılların birikmiş planının meyvesini topluyordu. Ama Kara ve ekip beklenmedik bir şekilde uyum içindeydi. Her tehlikeye anında tepki veriyor, birbirlerinin boşluklarını kapatıyor, Serhat'ın planını boşa çıkarıyordu.- "İlk sınavda başarısız oldun," dedi Kara, Serhat'a doğru adım atarken.- "Biz buradayız. Ve artık senin korkularınla oynanmayacağız."Serhat, gözlerini kısarak onları izledi.
700🌹
Bu ekip, planladığından farklıydı. Beklediği gibi korkmuş, panikleyen ve birbirine şüphe duyan kurbanlar değillerdi. Artık her biri gücünü geçmişten, hatalardan ve kararlılıktan alıyordu.Ama Serhat'ın planı hâlâ çok daha derindi. Bu gece sadece bir başlangıçtı. Gölge oyunları, psikolojik tuzaklar ve yılların birikmiş öfkesi, önlerinde hâlâ çözülmeyi bekleyen katmanlardı. Ve Serhat, uzun vadede hepsini birer birer sınamaya devam edecekti.Depoda sessizlik çöktü. Herkes nefes nefese, birbirine güvenerek ayakta duruyordu. Ama biliyorlardı ki bu sessizlik, sadece fırtınadan önceki andı. Serhat hâlâ onları izliyor, planlarını, hesaplarını ve öfkesini bir sonraki hamle için saklıyordu.Ve böylece, depodaki ilk çatışma sona erdi:Kurbanlar birleşmişti, artık korku ve yalnızlık onları parçalayamazdı.Serhat, karşısındaki grubun gücünü fark etmişti.Ama oyun hâlâ bitmemişti; tuzaklar, sınavlar ve gerilim dolu geceler onları bekliyordu.
Depo karanlıktaydı, ama Serhat'ın gölgesi her köşeye sızıyordu. Kara, Gül, Yeşim, Tuna ve Tuana, nefeslerini tutmuş, birbirlerine yaslanmış bekliyordu. Serhat, ağır adımlarla ortanın tam ortasına geldi. Elleri havada, gözleri alev alevdi. Derin bir nefes aldı ve sesi depoyu doldurdu:- "Yıllardır bekledim," diye bağırdı, sesi çelik gibi sert.- "Her birinizi... her bir hareketinizi... her bir sessizliğinizi... unutmadan biriktirdim!"Kara öne atıldı, ama Serhat onu durdurdu.- "Kara! Sana karşı öfkem... senin yüzünden başladı!" dedi, sesi kudurmuş gibiydi.- "Sen, küçükken bana yardım eder gibi görünmüştün. Ama farkında olmadan... beni rezil ettin, küçümsedin. Senin o masum olduğunu sandığın hareketlerin, benim gururumu ve hayatımı mahvetti! İşte bu yüzden senden nefret ediyorum, Kara! Yıllarımı çaldın!"Kara titredi ama geri adım atmadı. Gözleri Serhat'a kilitlendi, ama onun öfkesi her köşeyi sarıyordu.Serhat, Gül'e döndü. Yüzü bembeyaz, gözleri çakmak gibi parlıyordu.- "Ve sen, Gül... sen benim sessiz öfkemin ikinci nedeni!" dedi.- "Sen, yıllar boyunca olanları görmezden geldin. Bana inanmadın, fark etmedin. Her şeyin üzerinden geçtin, ama ben hâlâ oradaydım, hâlâ izliyordum. Senin yüzünden yalnızlık ve ihanet birer kış fırtınası gibi üzerime çöktü. İşte bu yüzden senden nefret ediyorum, Gül!"Gül geriye çekildi, gözleri doldu. Ama Kara yanında duruyordu; kimseyi yalnız bırakmayacaktı.
701🥀
Yeşim'e dönüp ellerini yumrukladı:- "Ve sen, Yeşim... sen de masum görünüyordun ama senin sessizliğin de bir işkenceydi! Hep gülümsedin, hep yardım ettin sandın. Ama farkında mısın? Beni izledin, ama hayatımı değiştirmeme izin vermedin! Senin yüzünden bir adım dahi atmaktan korktum. İşte bu yüzden senden nefret ediyorum!"Yeşim adım geri attı, ama gözlerindeki kararlılık korkuyu bastırıyordu.Tuna'ya döndü. Yavaş ama keskin bir adımla ilerledi:- "Tuna! Sen... susarak her şeyi onayladın! Senin o sessiz tavrın, bana her zaman ihanet ediyormuşum gibi hissettirdi. Kendi hatanı itiraf etmek yerine... hep kaçtın, hep gizlendin. İşte bu yüzden senden nefret ediyorum!"Tuna titredi, ama Tuana hemen onun önüne geçti, elini tuttu.Serhat, Tuana'ya döndü, bakışları deli bir alev gibiydi:- "Ve sen, Tuana! Senin varlığın bile bana bir suç gibi hissettirdi. Tuna'yı korumak için gösterdiğin bu kararlılık... bana geçmişte kaybettiklerimi hatırlatıyor! Senin yüzünden kalbimdeki yaralar hep taze kaldı. İşte bu yüzden senden nefret ediyorum!"Depo sessizliğe gömüldü. Ama bu sessizlik, Serhat'ın fırtınasının öncesiydi. O, yılların birikmiş öfkesini kusmuş, her birini tek tek suçlamıştı. Her bir söz, bir tokat gibi çarpıyor, her bakış bir hançer gibi saplanıyordu.- "Yıllarımı çaldınız!" diye bağırdı Serhat, sesi yankılanarak depodan taşan bir çığlık gibi.- "Ama artık bu gece, her birinizi test edeceğim! Her adımınızda hatalarınızı yüzünüze vuracağım! Ve sonunda... hesabımı alacağım!"Kara, Gül, Yeşim, Tuna ve Tuana, nefes nefese, birbirlerine yaslanmış, ama gözlerinde bir direnç vardı. Serhat'ın yılların öfkesini kusmasına rağmen, artık korkmuyor, planını bozmak için birleşmişlerdi.Ve o anda herkes biliyordu ki: bu yüzleşme, sadece bir başlangıçtı. Serhat'ın öfkesi yıllardır birikmişti, ama karşısında artık bir araya gelmiş, geçmişin gölgelerine karşı birleşmiş bir ekip vardı.
702🥀
Depodan çıkarken, herkes hâlâ nefes nefeseydi. Serhat'ın sözleri, yankılanan öfkesi, yüzlerine saplanan suçlamalar hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Kara, Gül'ü kolundan tuttu, Yeşim Tuna'nın elini sıkıca kavradı. Tuana, gözlerini karanlığa dikmiş, olası her tuzağa karşı tetikte bekliyordu.Ama Serhat, çoktan planının ikinci aşamasına geçmişti. Depodan bir çıkış yolunu takip etmelerini sağlamak yerine, her bir adımı hesaplanmış psikolojik tuzaklar yerleştirmişti. Onlar ilerledikçe, eski ses kayıtları, gizli ışıklar, metal kapanlar ve gizli mesajlar birer birer devreye giriyordu. Her tuzak, bir hatırlatma, bir suçluluk, bir korku taşıyordu.Gül bir anda durdu. Önünde, eski bir fotoğrafın projeksiyonu duvara yansıyordu: Kara ve Serhat'ın çocukluğunda birlikte olduğu bir an. Ama Serhat, bu kareyi bilinçli bir şekilde değiştirmiş, Gül'ü ve Kara'yı geçmişin gölgesinde karşı karşıya getirmişti.- "Bakın," dedi Serhat'ın sesi bir hoparlörden yankılanarak depoya doldu.- "Geçmiş, hiçbir zaman kaybolmaz. Her birinizin hatası, her birinizin sessizliği... şimdi karşınızda."Kara, Gül'ü korumak için öne geçti.- "Yeter artık! Geçmişi kullanarak bizi korkutamazsın!"Ama Serhat, gülerek devam etti:- "Aslan Kara... senin yüzünden ben yıllarca yalnız kaldım. Sana güvendim, sana inandım... ve sen fark etmeden bana acı çektirdin. İşte bu yüzden seni hâlâ takip ediyorum, işte bu yüzden senden nefret ediyorum!"Her karakter birer birer Serhat'ın suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı. Gül, Tuna, Tuana ve Yeşim; hepsi geçmişin gölgeleriyle yüzleşiyordu. Ama bu sefer, birlikteydiler. Serhat'ın tuzakları onları ayırmaya yetmiyordu.Ve tam o anda, depo kapısı birden açıldı. Dışarıda karanlık bir sokak uzanıyordu, ama ışıklar uzaklardan geliyordu. Bir araba sessizce yaklaştı; farları depoyu aydınlattı. Hepsi gözlerini arabaya dikti. Sürpriz bir şekilde, Serhat'ın planının ötesinde, yeni bir müttefik kapıda belirmişti: eski bir düşman, geçmişten gelen bir figür... Serhat'ın oyununu bozabilecek bir güç.- "Görüyorsunuz değil mi?" diye bağırdı Serhat, sesi öfke ve hayretle karışmıştı.- "Planım kusursuzdu! Ama artık... artık işler benim kontrolümde değil!"Kara, bir adım öne atarak arabaya doğru yürüdü. Gül, Yeşim ve diğerleri arkasında duruyor, kalplerinde hem korku hem de yeni bir umut taşıyorlardı.Araba kapısı açıldı ve içinden biri çıktı; yüzü tanıdık ama yılların getirdiği sertlikle değişmişti. Bu kişi, Serhat'ın yıllardır gölgesinde beklediği gücün temsilcisiydi. Göz göze geldiler ve depodaki sessizlik, aniden yeni bir gerilimin ve hesaplaşmanın başlangıcına dönüştü.Serhat, sessizce arkasına yaslandı. Planları, öfkesi, yılların birikmiş öfkesi... hepsi bir anda tehdit altındaydı. Ama o, hâlâ bir hamle yapacak kadar zekiydi. Ve herkes biliyordu ki, bu gece sadece bir başlangıçtı. Gerçek savaş, şimdi başlıyordu.
703🥀
Depo sessizliği, bir anda kırılmış gibi yankılanıyordu. Serhat'ın planı tam anlamıyla harekete geçmişti; yerden fırlayan metal kapanlar, devreye giren ışık patlamaları ve eski ses kayıtları, grubun psikolojisini zorlamaya başlamıştı. Her adım, her nefes, kontrol edilmeyen bir gerilimi taşımaktaydı.Kara, Gül'ün önünde dikildi, gözleri kararlı, tüm kasları gerilmişti. Serhat bir adım öne atıp bağırdı:- "Bu gece size yılların öfkesini göstereceğim! Kara, senin o kibirli duruşun yüzünden yalnız kaldım! Her zaman beni küçümsedin! İşte bu yüzden senden nefret ediyorum!"Kara gerilmedi; aksine gözleri daha da karardı.- "Öfkeni kusabilirsin Serhat," dedi Kara, sesi soğuk ve keskin.- "Ama artık yalnızca bir kurban değilsin. Biz buradayız. Beraberiz. Ve senin oyunlarını bozacağız."Serhat'ın öfkesini bastıran tek şey, karşısındaki grubun birleşmiş gücü değildi; aynı zamanda planının hâlâ işleyeceğine dair inancıydı. Ama Gül, Tuana ve Tuna da geri adım atmamıştı. Her biri, Serhat'ın yıllar boyunca biriktirdiği öfkeye karşı kendi güçlerini kullanmayı öğrenmişti.Serhat, derin bir nefes aldı ve Gül'e döndü:- "Sen... sen yüzünden kendimi hep yalnız hissettim! Beni dinlemedin, görmedin... sessizce izledin. İşte bu yüzden senden nefret ediyorum!"Gül gözyaşlarını silerken Kara'nın elini tuttu.- "Duyuyorum seni," dedi Gül, sesi titrek ama kararlı.- "Ama artık geçmişin seni kontrol etmesine izin vermeyeceğiz."Serhat, öfkeyle bağırdı, ellerini yumruk yaptı:- "Tuana! Tuna! Yeşim! Siz de... hepiniz! Sessiz kaldınız, yaptıklarınızla beni ezdiniz, yalnız bıraktınız! İşte bu yüzden sizden nefret ediyorum!"Her kelimesi bir hançer gibi saplanıyordu, ama Kara ve ekibi artık korkmuyordu. Gözleri birbirine kilitlenmiş, her biri Serhat'ın tuzaklarını zekâları ve uyumlarıyla aşmayı öğrenmişti.Tam o anda depo bir sarsıntı ile titreşti; Serhat'ın hazırladığı bir tuzak devreye girdi: metal kapanlar ve ışık patlamaları bir anda hepsinin etrafını sardı. Tuana, Tuna'yı korumak için öne atıldı, Gül geri çekildi, Yeşim bir köşeye savruldu. Ama Kara, derin bir nefes alıp hızlı bir hamleyle kapanları etkisiz hale getirdi; birkaç basit ama zekice hareketle Serhat'ın tuzağını boşa çıkardı.Serhat'ın yüzü, hem hayret hem öfke ile şekil değiştirdi. Bu kez o, planının başarısızlığıyla yüzleşmek zorundaydı.- "Bu imkânsız!" diye bağırdı.- "Planım... her şeyi hesaplamıştım! Siz... nasıl..."Ama artık karşısında birleşmiş bir ekip vardı. Her biri geçmişin gölgelerini geride bırakmış, korkularını aşmış, Serhat'ın yılların öfkesiyle ördüğü tuzakları zekâ ve kararlılıklarıyla boşa çıkarmıştı.Ve o anda, depo kapısı tekrar aralandı. Dışarıdan gelen ışık, yeni bir bilinmezliği çağırıyordu. Serhat'ın planı hâlâ bitmemişti, ama artık tek başına değildi. Kara, Gül ve diğerleri dışarıya doğru baktı; orada, yeni bir sürpriz ve daha büyük bir mücadele onları bekliyordu.Serhat, arkasına yaslanıp derin bir nefes aldı. Öfkesinin tümü hâlâ içinde kaynıyordu, ama artık karşısında bir düşman değil, birleşmiş bir güç vardı. Ve bu güç, Serhat'ın yıllar boyunca kurduğu intikam oyununu paramparça edecek kadar kararlıydı.
704🥀
Güneş, şehrin gri siluetine düşen soluk ışıklarla yeni bir günü başlatıyordu. Ama bu sabah, herkes için sıradan bir sabah değildi. Kara, Gül, Yeşim, Tuna ve Tuana, Serhat'ın planlarının gölgesinde bir araya gelmişti. Depodan çıkmış olsalar da, onun oyunları hâlâ peşlerindeydi; her sokak köşesi, her tanıdık sima, birer tehdidin habercisi gibiydi.Kara, derin bir nefes aldı, etrafına göz gezdirdi.- "Biliyorum, burası hâlâ onun tuzağı," dedi, sesi soğuk ama kararlı.- "Ama birlikteyiz... ve bu kez biz hamleyi yapacağız."Gül, gözlerini kapattı ve Serhat'ın yıllardır biriktirdiği öfkenin yüzüne vurduğu anları düşündü. O anlar, hâlâ yüreğinde acı bir yankı bırakıyordu. Ama yanında Kara vardı; omuz omuza duruyor, birbirlerinin güvenini hissediyorlardı.Yeşim, sessizce bir plan yapıyordu.- "Serhat bizi korkutmak için geçmişimizi kullanıyor," dedi,- "Ama eğer birbirimize güvenmeye devam edersek, onun oyunlarını boşa çıkarabiliriz."Tuna ve Tuana, biraz uzak bir binanın çatısında Serhat'ın olası hareketlerini gözlemliyordu. Tuana, Tuna'ya baktı:- "Bunu zekâyla çözebiliriz. Fiziksel tuzakları geçtik, şimdi psikolojik savaş başlıyor."Serhat, şehrin başka bir köşesinden sessizce onları izliyordu. Gözleri her hareketlerini tarıyor, planlarının nasıl ilerlediğini hesaplıyordu. Ama bir fark vardı: artık kurbanları tek tek değildi, bir grup olarak hareket ediyordu ve onun öfkesine karşı bir strateji geliştirmişlerdi.Serhat, kendi kendine bağırdı:- "Yılların öfkesi... ve hâlâ bana meydan okuyorlar! Her birinizden nefret ediyorum... ama bu kez işler benim kontrolümde olmayacak!"Gözleri, şehrin sokaklarını taradı. Her adımı, bir tuzak; her gölgede bir izleme noktası vardı. Ama Kara ve ekibi, Serhat'ın geçmişten gelen öfkesini anlamış, her olasılığı düşünmüştü.Ve o anda, sessizliği bozan bir telefon sesi geldi. Yeşim'in telefonu çaldı. Ekranda Serhat'ın adı yazıyordu, ama mesaj farklıydı:- "Siz kazandığınızı mı sanıyorsunuz? Bu daha başlangıç. Şehrin gölgelerinde sizi bekliyorum."Gül titredi, ama Kara hemen yanındaydı:- "Korkma," dedi Kara.- "Bu kez hazırlıklıyız. Onun tuzaklarına düşmeyeceğiz."Tuna, Tuana ve Yeşim de onayladı. Hepsi biliyordu ki: Serhat artık sadece bir düşman değil, onların zekâsını ve cesaretini test eden bir gölgeydi. Ama bu gölge ne kadar karanlık olursa olsun, yanlarındaki birbirlerine duydukları güven, onları koruyacak en büyük güçtü.Ve şehrin sessiz sokakları, bu yeni oyunun sahnesi hâline geldi. Her köşe, her bina, Serhat'ın bir sonraki hamlesini taşıyordu; ama artık onlar yalnız değildi. Her adımda birlikte, zekâlarıyla ve cesaretleriyle ilerliyor, karanlığa karşı kendi ışıklarını yaratıyorlardı.Depo artık geride kalmıştı; ama savaş hâlâ devam ediyordu. Serhat'ın gölgesi şehre yayılmış, her adımda onları takip ediyordu. Ve Kara, Gül ve diğerleri biliyordu ki: gerçek hesaplaşma, şimdi başlıyor ve bu kez herkes kendi sınırını zorlayacaktı.
705🥀
Eve vardıklarında, kapının gıcırdayan sesi, sanki sadece fiziksel bir gürültü değil, içlerindeki kırık geçmişin yankısıydı. Kara, montunu çıkardı ve sessizce salona yöneldi. Gül, kapının önünde durdu; gözlerinde hem korku hem de özlem vardı. Derin bir nefes aldı ve Kara'ya baktı.- "Kara..." dedi Gül, sesi titrek ama içten.- "Her şeyi biliyorum... senin öfkeni, geçmişin gölgesini, ama... bir de bizi birbirimizden ayıran sessizlikleri."Kara, Gül'ün gözlerine baktı. İçinde biriken öfke, korku ve hasret birbirine karışmıştı.- "Gül... seni kaybetmekten korkuyorum," dedi Kara, sesi boğuk ve kırılgan.- "Her seferinde kaçıyor, her seferinde uzaklaşıyorsun... Ve ben... ben bunu kaldıramıyorum."Gül bir adım ileri atıp Kara'nın ellerini tuttu. Elleri titriyordu, ama bakışları keskin ve doluydu.- "Ben de... ben de seni kaybetmekten korkuyorum, Kara. Öfkeni, kırgınlığını anlıyorum... ama kalbim hâlâ senin."Sessizlik bir an için salona çöktü. Dışarıda şehrin gürültüsü sanki çok uzaktaydı; yalnızca iki kalbin fısıltısı vardı. Kara, Gül'ü yavaşça kendine çekti; gözleri yaşlı ama kararlıydı.- "O zaman... artık kaçmayalım," dedi Kara, sesi yumuşak ama dolu doluydu.- "Ne olursa olsun, birbirimizden kopmayacağız."Gül başını Kara'nın omzuna yasladı. İçinde yılların birikmiş korkusu, öfkesi ve hasreti bir anda patlıyordu. Artık geçmişin gölgesi değil, sadece birbirlerine duydukları tutku vardı. Kara, Gül'ün saçlarını okşadı, dudakları titreyerek onun dudaklarına değdi.Öpüşmeleri, sessiz evin içinde bir fırtına gibi yayıldı. Her dokunuş, yılların birikmiş özlemini taşıyor, her nefes, korku ve umutla karışıyordu. Gül, Kara'nın kollarında kendini tamamen bıraktı; titrek nefesleri ve kalp atışları, birbirlerine duydukları acılı ama derin sevgiyi ortaya koyuyordu.Kara, Gül'ü daha sıkı sardı; gözleri kapalı, ama kalbi son derece dikkatli atıyordu. İçlerinde hem bir korku vardı - birbirlerini kaybetme korkusu - hem de yoğun bir hasret. Ama artık kaçış yoktu. Sadece birbirlerine duydukları sevgi ve tutku vardı.Saatler boyunca sessizlik içinde birbirlerine sarıldılar; sadece nefesleri ve kalp atışları vardı. Kara, Gül'ün yüzünü ellerinin arasına aldı, gözlerine bakarken fısıldadı:- "Bir daha... asla birbirimizden ayrılmayacağız."Gül gözlerini kırpıştırdı, hafifçe gülümsedi ve dudaklarından çıktı:- "Sana söz veriyorum... artık hiç gitmeyeceğim."Ve o anda, geçmişin tüm acısı, öfkesi ve korkusu bir nebze olsun yumuşamıştı. İki kalp, birbirine tutunmuş, hasretle, korkuyla ve tutkuyla dolu bir geceyi ardında bırakıyordu.
706🥀
Sabahın ilk ışıkları, Yeşim’in evine vuran soluk ışık gibi şehre yayılırken, Kara ve Gül hâlâ bir önceki gecenin izlerini taşıyordu. Geceyi birbirlerine sarılarak, korkularını ve hasretlerini bir nebze olsun dindirerek geçirmişlerdi. Ama dışarıda, şehrin sessiz sokakları, Serhat’ın sinsice ördüğü ağlarla doluydu.Kara, kahvaltı masasının başına otururken, gözleri hâlâ karanlık gecenin izlerini taşıyordu. Gül, yanında sessizce oturuyor, ellerini masanın üzerinde kenetlemişti. Yeşim, Tuna ve Tuana mutfakta kahvaltıyı hazırlarken, Tuana’nın dikkatli bakışları ara ara pencereden dışarıyı tarıyordu; çünkü kimse Serhat’ın bir sonraki hamlesini öngöremiyordu.Tam o sırada, telefonlardan birden bir bildirim sesi geldi. Kara ve Gül bir anda irkildi. Ekranda Serhat’ın adı yazıyordu. Mesaj, kısa ama tüyler ürperticiydi:— “Yeni bir gün, yeni oyunlar. Sizi izliyorum.”Gül, Kara’ya baktı; gözlerinde hem korku hem kararlılık vardı.— “O… hâlâ peşimizde,” dedi Gül, sesi titrek ama kararlı.— “Ama artık yalnız değiliz.”Kara başını salladı.— “Beraberiz. Ve bu sefer o, bizim hamlelerimizi tahmin edemeyecek.”Kahvaltı masası sessizliğe bürünmüşken, Serhat’ın gölgesi sanki odanın köşelerine sızıyordu. Her bir köşe, olası bir tuzağın habercisiydi; ama Yeşim’in hazırladığı düzen, Tuna ve Tuana’nın zekâsı, Kara ve Gül’ün kararlılığı bu gölgeyi bir nebze olsun bastırıyordu.Kara, Gül’ün elini tuttu. Elleri hâlâ titriyordu, ama bakışları keskin ve doluydu.— “Gül… bugün ne olursa olsun, birlikteyiz. Serhat ne kadar sinsiyse sinsin, biz daha güçlü olacağız.”Gül, Kara’nın elini sıktı ve hafifçe gülümsedi.— “Biliyorum… ve bu kez kaçmayacağız. Geçmişin gölgeleri, öfke ve korku… hepsi artık bizimle birleşmiş bir güç olacak.”Yeşim, Tuna ve Tuana da masaya oturdu. Kahvaltı, dışarıdaki sessizliğe rağmen bir tür direnç sembolü gibiydi; çünkü birlikte oturmak, gülmek, sessizce de olsa plan yapmak, onları Serhat’ın psikolojik oyunlarına karşı güçlendiriyordu.Ve o anda, dışarıdaki gölgelerden gelen hafif bir hışırtı duyuldu. Tuana, aniden başını kaldırdı:— “Dışarıya bakın… biri geliyor.”Kara, Gül ve diğerleri pencereden baktığında, karşı sokakta silueti zar zor seçilen bir figür gördüler. Serhat, hiç beklemedikleri bir noktadan, sinsice onları gözlüyordu. Ama bu kez, Kara ve Gül korkmuyordu; aksine kalplerinde yeni bir kararlılık ve birbirlerine duydukları güvenle, karşılarında duran gölgeye hazırdılar.Gül, Kara’ya fısıldadı:— “Artık bir aradayız… ne yaparsa yapsın, birlikteyiz.”Kara başını salladı ve gözleri Serhat’ın gölgesine kilitlendi.— “Ve bu kez, oyunu biz kuracağız.”Şehir hâlâ uykudaydı, ama artık sessizlik onlar için tehdit değil, hazırlık zamanıydı. Serhat’ın gölgesi uzaktan izliyor, ama karşısında birleşmiş bir ekip vardı. Ve herkes biliyordu ki, gerçek savaş artık başlamıştı; hem fiziksel hem psikolojik tuzaklar onları bekliyordu, ama yan yana oldukları sürece hiçbir gölge korkutamayacaktı.
707🥀
Şehrin sessiz sokakları, sabahın ilk ışıklarıyla biraz olsun aydınlanmıştı ama Serhat’ın planları hâlâ gölgeler gibi uzanıyordu. Kara, Gül, Koray, Tuana, Tuna ve Yeşim sessiz adımlarla ilerliyor, her köşe, her gölge olası bir tuzak taşıyordu.Koray, önden yürüyordu; gözleri keskin, nefesi derindi.— “Dikkatli olmalıyız,” dedi Koray, sesi kararlı ve sert.— “Serhat her adımımızı izleyecek, ama biz de onun tuzaklarını bozacak kadar hazırız.”Kara, Koray’ın yanında yürürken Gül’ün elini sıkıca tuttu. İçlerinde hem korku hem kararlılık vardı. Gül, Koray’a bakarak fısıldadı:— “Senin yanın olması… bana güç veriyor, Koray.”Koray, gözlerini Gül’den ayırmadan hafifçe başını salladı:— “Her zaman yanındayım, Gül. Ve Kara’nın da. Serhat ne kadar sinsiyse sinsin, biz birlikteyiz.”İlk tuzak devreye girdiğinde, bir alt geçitte metal kapanlar ve flaşlar patladı. Tuana ve Tuna hemen yönlendirmeye başladı, ama Koray soğukkanlı bir şekilde durdu, ekibi hızlıca yönlendirdi:— “Sağdan geçiyoruz, dikkat! Kara, Gül, buraya!”Kara ve Gül, Koray’ın yönlendirmesiyle kapanları sorunsuz atlattılar. Gül, nefesini toparlarken Koray’a hafifçe gülümsedi; gözlerinde hem güven hem de hayranlık vardı.Daha ileride, Serhat’ın ses kayıtları çalmaya başladı. Eski suçlamalar, hatırlatmalar ve psikolojik oyunlar, ekibi test ediyordu. Koray, bir adım öne atarak sesin kaynağını kapattı:— “Geçmişin gölgeleri artık bizi korkutamaz,” dedi, sesi kararlı ve cesur.— “Buradayız, birbirimize güveniyoruz.”Tam o anda Serhat kendini ortaya attı. Silueti sokağın köşesinde belirdi, gözleri Kara ve Gül’e, ama aynı zamanda Koray’ı da inceliyordu.— “Bu şehir benim sahnem! Ve siz… bana karşı birleşmişsiniz, ama hepinizi alt edeceğim!” diye bağırdı Serhat.Koray bir adım öne çıktı:— “Senin oyunların artık işlemez, Serhat. Biz birlikteyiz. Kaçmak yok, sadece zekâ ve cesaretle ilerleyeceğiz.”Kara, Gül’ü ve Koray’ı birbirine daha da yaklaştırdı; üçü, birbirlerinin cesaretini ve güvenini hissetti. Tuana ve Tuna çevreden Serhat’ı sarmaya çalışırken, Yeşim de stratejik bir konumdan müdahale ediyordu. Serhat, şaşkınlıkla geri adım attı; artık yalnız değildi, karşısında birleşmiş ve zekâlarını kullanarak tuzakları aşmış bir grup vardı.Kara, Gül ve Koray birbirine bakarak sessizce anlaştı:— “Birlikteyiz. Ne olursa olsun, geri adım yok.”Şehir sessizdi, ama herkes biliyordu ki: gerçek hesaplaşma şimdi başlıyordu. Serhat’ın öfkesi hâlâ gölgelerden süzülüyor, ama artık karşısında sadece kurbanlar değil, birbirlerine bağlı, zeki ve kararlı bir ekip vardı. Her köşe, her gölge artık onları korkutamazdı; çünkü yanlarındaki güven, geçmişin acısına rağmen daha güçlüydü.
708🥀
Şehir, akşamın kızıl ve soluk ışıklarıyla yavaş yavaş sessizliğe gömülüyordu. Terk edilmiş fabrika, Serhat’ın son tuzağını hazırladığı yer olarak gölgelerle doluydu. Kara, Gül ve Koray, Tuana, Tuna ve Yeşim’in desteğiyle fabrikaya yaklaşırken, kalplerinde hem korku hem kararlılık vardı. Her adım, yılların birikmiş öfkesine karşı bir meydan okumaydı.Serhat, karanlığın içinden sessizce onları izliyordu. Yüzündeki öfke, planlarının kusursuzluğuna duyduğu güvenle birleşmişti. Ama bu kez, karşısında yalnızca kurbanlar değil, birbirine sıkıca bağlı ve zekâlarıyla donanmış bir ekip vardı.Kara, Gül ve Koray önden yürüdü. Fabrikanın içindeki yollar tuzaklarla doluydu: ani kapanlar, sarsıcı flaşlar, psikolojik oyunlar… Serhat’ın yıllar boyunca biriktirdiği öfke, bu tuzaklarla vücut buluyordu. Ama Kara ve Koray birlikte zekâlarını kullanarak kapanları etkisiz hale getiriyor, Gül ise her adımda onları cesaretle destekliyordu.Serhat, fabrikada aniden ortaya çıktı. Gözleri Kara ve Gül’e, ama aynı zamanda Koray’a da kilitlenmişti.— “Siz… beni alt edebileceğinizi mi sanıyorsunuz?” diye bağırdı.— “Bu şehir benim sahnem ve her köşe benim tuzağım!”Kara bir adım öne çıktı, gözleri Serhat’a kilitlenmişti:— “Oyun bitti, Serhat. Ne yaparsan yap, artık yalnız değilsin. Biz birlikteyiz ve bu defa hamleyi biz kuruyoruz.”Koray, Serhat’ın yaklaşan tuzaklarını zekâyla boşa çıkardı. Tuana ve Tuna da çevreden Serhat’ı sarmaya başladı, Yeşim stratejik bir noktadan müdahale ederek ekibin güvenliğini sağladı. Serhat, şaşkınlık ve öfke karışımı bir ifadeyle geri adım attı; çünkü karşısında, birbirine güvenen, geçmişin acısını geride bırakmış bir ekip vardı.Gül, Kara’nın yanına yaklaşarak elini tuttu.— “Artık kaçmayacağız, Kara… ve ne olursa olsun birlikteyiz.”Kara, Gül’ün gözlerinde aşkı ve güveni gördü; o an geçmişin tüm kırgınlıkları ve Serhat’ın gölgesi tamamen silinmiş gibiydi.— “Bir daha birbirimizden kopmayacağız,” dedi Kara, sesi hem kararlı hem nazikti.— “Sana ve Koray’a güveniyorum. Biz kazandık, Serhat ne kadar öfkeli olursa olsun.”Serhat, son bir hamle yapmak istedi; ama Kara, Gül ve Koray’ın birleşmiş kararlılığı, onun öfkesini alt etmişti. Fabrikanın içinde artık sessizlik hüküm sürüyordu; yalnızca ekip, nefeslerini ve kalplerinin ritmini duyuyordu.Gül, Koray’a ve Kara’ya bakarak hafifçe gülümsedi:— “Artık hiçbir gölge bizi korkutamaz. Ne geçmiş, ne öfke… Sadece birlikte olduğumuz an var.”Kara, Gül’ü sıkıca kucakladı, Koray da yanlarında durarak omuz omuza güveni simgeledi. O an, Serhat’ın yılların öfkesi ve planları artık sadece bir gölgeydi; gerçek kazanan, birbirine sımsıkı bağlanmış üç kalbin cesareti ve sevgisi olmuştu.Fabrikadan çıkarken, şehrin ışıkları onları karşıladı. Yeni bir başlangıç, korkuların ve geçmişin gölgelerinin ötesinde, artık birlikte yazılacak bir gelecek olarak uzanıyordu. Kara, Gül ve Koray, birbirlerine bakarak sessizce anlaştı: ne olursa olsun, artık hiçbir gölge onları ayıramayacaktı.Ve şehrin üstünde hafif bir rüzgâr esiyordu; sanki geçmişin tüm karanlığı temizlenmiş, yerine umut, güven ve aşkın ışığı doğmuş gibiydi.Şehirde gece yerini sabaha bırakırken, güneşin yavaş yavaş yükselen ışıkları Yeşim’in geniş mutfak penceresinden içeri süzülüyordu. Masada taze demlenmiş kahvelerin kokusu, sıcak simitler, reçeller ve zeytinler… Her şey sakin ama bir o kadar huzur doluydu. Gül, Kara ve Koray ile birlikte Yeşim’in evinde oturuyordu; Tuana ve Tuna, kahvaltıyı hazırlamakla meşguldü. Herkesin yüzünde o uzun yolculuğun ardından gelen rahatlama ve tatmin vardı.Kara, kahve fincanını eline aldı ve Gül’e baktı. Gözlerinde hâlâ son zamanların gerilimi vardı ama yanında Gül olunca tüm yorgunluk silinmiş gibiydi.— “Biliyor musun,” dedi Kara, sesi hafif ama kararlı,— “Bu sabah kahvaltısı, belki de yaşadığımız her şeyi telafi ediyor gibi.”Gül hafifçe gülümsedi, gözlerinde hem şefkat hem de hâlâ biraz kırılganlık vardı:— “Evet… ama artık korkmuyorum, Kara. Yanındayken hiçbir gölge bana dokunamaz.”Koray, onlara katılarak masaya oturdu. Kahvesinden bir yudum aldı ve Gül’e ve Kara’ya bakarak hafifçe gülümsedi:— “İkiniz de… birbirinizi bulmuşsunuz. Bunu görmek, yılların yükünü biraz olsun hafifletiyor.”Tuana, Tuna ve Yeşim de masaya oturmuş, sıcak kahvaltının tadını çıkarıyorlardı. Tuana, Tuna’ya bakarak gülümsedi:— “Bu an, birlikte olduğumuz için… en değerli anlardan biri.”Masadaki sessizlik, uzun bir huzurun sessizliği gibiydi. Herkes kendi içinde yaşadıkları fırtınaları geride bırakmış, sadece birbirlerine odaklanmıştı. Gül, Kara’nın elini tuttu ve gözlerinin içine baktı:— “Artık korkmuyorum… ne Serhat’ın gölgesi, ne geçmişin acısı… sadece sen varsın, Kara. Ve Koray.”Kara, Gül’ün elini sıkıca tuttu ve başını hafifçe eğdi:— “Bir daha asla birbirimizden kopmayacağız. Ne olursa olsun, birlikteyiz.”Koray, yanlarına yaklaşarak hafifçe gülümseyip:— “Ve biz… her zaman yanınızdayız. Birlikteyken hiçbir gölge sizi alt edemez.”O sırada Tuana, Tuna ve Yeşim gülerek birbirlerine baktı; sessizlik artık korkutucu değil, huzur vericiydi. Kahvaltının sıcaklığı, güneşin içeri süzülen ışığı, kahkahalar ve sohbetler… Hepsi geçmişin gölgelerini silmiş, yeni bir başlangıcın işareti olmuştu.Ve tam o anda, Yeşim’in kapısına hafifçe bir tıkırtı duyuldu. Gül, merakla kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açtığında, önünde bir buket çiçek ve üzerinde zarif bir zarf gördü. Ama bu kez içindeki mesaj eskisi gibi tehdit dolu değildi. Zarfı açtı; içinden küçük bir not çıktı:— “Hayat, bazen en büyük gölgeleri ardında bırakır. Ama bu gölgeler, birbirinizi kaybetmediğiniz sürece hiçbir zaman sizi esir alamaz. Yeni bir başlangıç… sizin elinizde.”Gül, Kara ve Koray birbirine baktı.
709🥀
Gözlerinde hem hafif bir şaşkınlık hem de büyük bir rahatlama vardı. Bu an, geçmişin tüm acılarını, korkularını ve öfkelerini silmişti. Sadece birlikte yazılacak bir hayatın umut dolu ışığı vardı.Kara, Gül’ün saçlarını okşadı, Koray ise gülerek masaya geri döndü. Hepsi sessizce birbirlerine baktı; kahkahalar yükseldi, sohbetler başladı ve güneş, odanın içine huzurla doldu. Artık geçmişin gölgeleri onları korkutamıyor, sadece birlikte olmanın gücü vardı.Gül, Kara ve Koray, birbirlerine sarılarak, yılların tüm acısını geride bırakmanın verdiği huzuru hissettiler. Dışarıda şehir hareketleniyor, ama içerdeki bu küçük ev, onların dünyası olmuştu; aşkın, güvenin ve dostluğun hüküm sürdüğü bir sığınak.Ve güneşin ışıkları, uzun bir yolculuğun ardından gelen huzuru, yeniden doğan bir hikâyeyi aydınlatıyordu…
O gün, şehir ilk defa onları yormuyordu.Ne Serhat’ın gölgesi vardı sokaklarda, ne geçmişin acı sesi yankılanıyordu duvarlarda. Her şey… olması gerektiği gibiydi. Sade, sakin ve gerçek.Kara ve Gül, sahil yoluna yürürken ayaklarının altındaki taşların sesini bile duyuyordu. Deniz durgundu; dalgalar kıyıya usulca vuruyor, sanki onları rahatsız etmemeye yemin etmiş gibiydi. Gökyüzü ne çok parlaktı ne de karanlık—tam ikisinin arasında, tıpkı ruhları gibi.Kara, cebinden sigarayı çıkardı.Gül’e baktı, sormasına gerek yoktu.Gül sadece başını hafifçe salladı.İlk nefesi Kara yaktı. Sonra sigarayı Gül’e uzattı.Duman, aralarında yavaşça yükselirken sessizlik konuşuyordu aslında.Gül, denize baktı uzun uzun.— “Biliyor musun,” dedi sonunda,— “Buraya en son geldiğimizde içim paramparçaydı.”Kara, başını eğdi.— “Ben de… seni mutlu edemediğimi düşünüyordum.”Gül hafifçe güldü ama gülüşünün içinde eski bir sızı vardı.— “Bazen mutlu edememek değil mesele. Bazen sadece yanında durmak yetiyor.”Kara, sigaradan bir nefes daha aldı.— “O kadar çok şey yaşadık ki… bazı günler nefes almayı unuttum. Güçlü görünmeye çalıştım ama içimde her şey darmadağındı.”Gül, dizlerini karnına çekti.— “Ben de… sustum. Konuşsaydım kırılırız sandım. Meğer susunca daha çok kırılıyormuş insan.”Dalgalar bir an daha sert vurdu kıyıya.Sonra yine sakinleşti.Kara, Gül’e döndü.— “Bugün… ilk defa içimde hiçbir korku yok. Ne kaçmak istiyorum ne saklanmak.”Gül, Kara’nın omzuna yaslandı.— “Ben de. İlk defa yarın için değil, şu an için mutluyum.”Sigaralarını yarıladıklarında, konuşmalar derinleşti.İyi günleri anlattılar.Kötü anları itiraf ettiler.Kırıldıkları yerleri saklamadılar artık.Kara, bir an duraksadı.— “Beni affettiğin için değil… kaldığın için teşekkür ederim.”Gül, gözlerini kapattı.— “Ben affetmedim Kara. Ben seni seçtim.”O cümle, denizin sesiyle birlikte Kara’nın içine işledi.Sigaranın sonu geldiğinde, Gül izmariti kumun içine bastırdı.— “Biliyor musun… her şey bittiğinde hayal ettiğim mutluluk böyle bir şeydi. Büyük değil. Gürültülü hiç değil.”Kara gülümsedi.— “Sadece sen, ben ve deniz.”Bir süre daha oturdular.
710🌹
Konuşmadan.Ama suskunluk bu kez ağır değildi.Aksine… şefkatliydi.Güneş yavaşça batarken, Kara ayağa kalktı.Gül’ün elini tuttu.— “Hadi,” dedi.— “Bu defa geçmişi burada bırakıp gidelim.”Gül, ayağa kalkarken denize son bir kez baktı.İçinde ne korku vardı ne pişmanlık.Sadece huzur.Ve sahilden ayrılırlarken arkalarında ne bir gölge kaldıne de yarım kalmış bir cümle.Sadece tamamlanmış iki kalp.
Gece, sahilin tuzlu kokusunu üzerlerinde bırakmıştı.Eve geldiklerinde konuşmadan soyunmuş, konuşmadan yatağa girmişlerdi. Yorgun değillerdi aslında… sadece doluydular. Huzurla dolu.Sabah ilk uyanan Gül oldu.Perdelerin arasından sızan ışık Kara’nın yüzüne vuruyordu. Saçları dağılmış, nefesi düzenliydi. Uykudayken yüzündeki o sert ifade kayboluyor, çocuk gibi masum görünüyordu.Gül, dirseğinin üzerine kalkıp onu izledi.“Bu adam,” diye düşündü,“Bunca fırtınadan sağ çıktı. Ama en çok içindeki savaşla yoruldu.”Elini yavaşça Kara’nın göğsüne koydu. Kalp atışını hissetti. Gerçek, sıcak ve sakin.Kara gözlerini aralamadan konuştu.— “Bakmayı bırakmayacaksan bari günaydın de.”Gül irkildi, sonra güldü.— “Uyumuyordun?”— “Sen nefes alırken uyuyamam.”Bu cümle gösterişli değildi ama Gül’ün içine işledi.Kara gözlerini açtı.Yüz yüze geldiler.Eskiden bakışlarında hep bir şey eksik olurdu. Korku, kaygı, yarım kalmışlık…Şimdi sadece netlik vardı.— “İyi misin?” diye sordu Kara.Gül başını salladı.— “İlk defa gerçekten iyiyim.”Kara doğrulup yatağın başlığına yaslandı.— “Ben de. Ama şunu itiraf edeyim mi?”— “Et.”— “Seni kaybetmekten hâlâ korkuyorum.”Gül bir an sustu.Kaçmadı. Gözlerini kaçırmadı.— “Ben de korkuyorum,” dedi dürüstçe.— “Ama artık korku yüzünden susmayacağım.”O an aralarında yeni bir şey doğdu.Aşk değil.Tutku değil.Olgunluk.Kara elini Gül’ün yüzüne götürdü.— “Biz kötü günlerden sağ çıktık. Demek ki iyi günleri de hak ediyoruz.”Gül başını onun omzuna koydu.— “Bugün hiçbir şey yapmayalım.”— “Hiç mi?”— “Hiç.”Kahvaltıyı yatakta yaptılar. Abartılı değildi. Tost, çay ve kahkahalar.Kara bir ara ciddileşti.— “Biliyor musun… ben hep güçlü görünmeye çalıştım.
711🥀
Sanki düşersem her şey yıkılacakmış gibi.”Gül çayından bir yudum aldı.— “Ben de hep güçlü insanlara yaslandım. Ama ilk defa güçlü görünmeyen birine âşık oldum.”Kara gülümsedi.— “Ben mi?”— “Evet. Çünkü kırılabildiğin zaman gerçek oldun.”O cümle, Kara’nın yıllardır kimseye göstermediği yerlerine dokundu.Öğlene doğru ev sessizleşti.Müzik açtılar. Düşük sesle.Kara camı açtı. İçeri temiz hava doldu.Gül, yerde oturmuş dizlerini kendine çekmişti.— “Sence bu huzur kalıcı mı?” diye sordu.Kara yanına oturdu.— “Huzur dışarıdan gelen bir şey değil. Biz kavga etmeyi bırakınca geliyor.”— “Kavga etmeyi mi bıraktık?”— “Kaçmayı bıraktık.”Bir süre daha konuştular.Eski hataları açık açık anlattılar.Kırdıkları yerleri saklamadılar.İlk kez savunmasız ama sakinlerdi.Akşamüstü, balkon kapısının önünde sigara yaktılar.Bu kez duman ağır değildi.İçlerindeki yük hafiflemişti.Gül, Kara’ya baktı.— “Bir şey soracağım.”— “Sor.”— “Bir gün her şey yine karışırsa… yine böyle oturup konuşur muyuz?”Kara sigarayı kül tablasına bastırdı.Gül’ün çenesini tutup yüzünü kendine çevirdi.— “Biz artık susmayız. En kötü günümüzde bile birbirimizi seçeriz.”Gül’ün gözleri dolmadı.Çünkü ağlayacak bir acı yoktu artık.Sadece şunu hissetti:Bu kez gerçekten yan yana büyüyorlardı.Gün batarken evin içinde altın bir ışık yayıldı.Ne büyük sözler vardı ne dramatik anlar.Ama şunu ikisi de biliyordu:Bu sefer mutluluk bağırmıyordu.Sessizce yerleşiyordu.Ve bazı aşklar fırtınayla değil,sakinlikte kalıcı olur.
712🥀
Gece, evi yavaşça içine aldı.Şehrin sesleri azalmış, sokak lambalarının sarı ışığı balkondan içeri süzülmüştü. Gül mutfakta iki kahve yaptı. Şeker koymadı. Bu gece her şey net olmalıydı; tatlıya saklanmadan.Kara balkonda, dirseklerini korkuluğa yaslamıştı. Dalgın değildi. Kaçmıyordu da. Sadece düşünüyordu.Gül kupalardan birini ona uzattı.Parmakları birbirine değdi.Eskisi gibi ürkek değildi temasları.Bir süre konuşmadılar.Sonra Kara derin bir nefes aldı.— “Sana bir şey anlatacağım. Ama güçlü görünmeye çalışmayacağım.”Gül sessizce başını salladı.Hazırdı.— “Ben küçükken… evde hep bağırış olurdu. Babam susar, annem konuşurdu. Ama asıl kavga sessizlikte olurdu. Kimse kimseyi gerçekten dinlemezdi.”Gül kupasını iki eliyle sardı.Kara devam etti.— “O yüzden hep iki şey öğrendim: Ya bağıracaksın ya susacaksın. Ortası yok sandım.”Gözleri karanlıkta bile netti şimdi.— “Senle ilk tartıştığımızda… sustum. Çünkü bağırırsam seni kaybederim sandım. Ama susunca da kaybettim.”Gül’ün boğazı düğümlendi ama sözünü kesmedi.— “Ben güçlü görünmeyi o evde öğrendim Gül. Korkarsam kimse korumaz sandım. O yüzden hep sert durdum. Hep hazır. Hep tetikte.”Bir an durdu.Yutkundu.— “Ama senin yanında ilk defa yoruldum. Güçlü olmak zorunda hissetmedim. Ve bu… beni korkuttu.”Gül yavaşça yaklaştı.— “Ben seni güçlü olduğun için sevmedim Kara.”Kara gözlerini kaldırdı.— “Neden?”— “Çünkü kırıldığında da kalıyordun. Gitmiyordun.”Sessizlik.Ama bu kez ağır değildi. İyileştiriciydi.Kara kahvesinden bir yudum aldı.— “Biliyor musun… en büyük korkum ne?”— “Ne?”— “Bir gün yine susarsam.”Gül elini onun göğsüne koydu.— “O zaman ben konuşurum.”Kara hafifçe gülümsedi.Ama gözleri dolmuştu.— “Sen de korkuyor musun?” diye sordu.Gül başını salladı.— “Ben terk edilmekten korkuyorum. İnsanlar gider diye değil… değişir diye.”Kara düşünmeden cevap verdi.— “Ben değişmem.”Gül kaşlarını kaldırdı.— “Herkes değişir.”Kara başını eğdi.— “O zaman seninle değişirim. Sana rağmen değil.”O cümle aralarındaki en dürüst şeydi belki de.Gül başını Kara’nın omzuna yasladı.Sokak lambasının ışığı yüzlerine vuruyordu.— “Biz niye bu kadar zor öğrendik birbirimizi?” diye fısıldadı.Kara iç çekti.— “Çünkü ikimiz de savaşarak büyüdük. Sevilmeyi öğrenmedik. Hayatta kalmayı öğrendik.”Gül gözlerini kapattı.— “Artık hayatta kalmıyoruz.”— “Ne yapıyoruz?”— “Yaşıyoruz.”Kara elini Gül’ün saçlarına götürdü.Bu dokunuşta sahiplenme yoktu. Kontrol yoktu. Sadece şefkat vardı.Gece ilerledi.Kahveler bitti.Sigara kül oldu.Ama içlerindeki yük hafiflemişti.Kara yavaşça konuştu:— “Bir söz verelim mi?”— “Nasıl bir söz?”— “En kötü günümüzde bile birbirimizi düşman yapmayacağız.”Gül gözlerini açtı.— “Ve susmayacağız.”— “Ve kaçmayacağız.”— “Ve korksak da kalacağız.”Kara başını onun alnına yasladı.O an ne tutku vardı ne ateş.Ama çok daha güçlü bir şey vardı:Güven.Ve bazı geceler vardır…Aşkı büyütmez.Ama onu sağlamlaştırır.Bu gece onlardan biriydi.
713🥀
Saatler sonra
Gece ağırdı. Hava da, kelimeler de.Kara’nın sesi ilk kez bu kadar sert çıkmıştı.“Beni neden sürekli itiyorsun?” dedi, gözleri karanlık bir deniz gibi dalgalanarak.Gül’ün kalbi sıkıştı. “Seni itmiyorum… sadece korkuyorum,” diye karşılık verdi. “Bu kadar sevmenin bir bedeli olur diye korkuyorum.”“Ben bedel değilim,” dedi Kara, bir adım yaklaşarak. “Ben senin tarafındayım.”Aralarındaki mesafe daraldı. Nefesleri birbirine karıştı.Öfke hâlâ oradaydı ama altındaki şey daha güçlüydü: özlem.Gül geri çekilmek istedi ama ayakları yerinden kıpırdamadı.Kara’nın bakışları yüzünde dolaştı; kırgın, kızgın ama en çok da çaresiz.“Beni deli ediyorsun,” dedi Kara, sesi düşerek. “Çünkü sana dokunamadığım her an içim yanıyor.”O cümle Gül’ün göğsünde bir kıvılcım gibi patladı.“Belki de yanmak gerekiyordur,” diye fısıldadı.Bir anlık sessizlik.Sonra Kara’nın eli Gül’ün beline gitti. Ani ama incitmeyen bir hareketle onu kendine çekti.Öpüşleri ilk anda sertti — kavganın ateşi hâlâ dudaklarında hissediliyordu.Ama birkaç saniye içinde o sertlik eridi; yerini derin, uzun ve tutkulu bir yakınlığa bıraktı.Gül’ün elleri Kara’nın gömleğini kavradı. Sanki kaybolmamak için tutunuyordu.Kara’nın nefesi boynunda dolaştı, Gül’ün dizleri titredi.O an artık kavga etmiyorlardı.Birbirlerine teslim oluyorlardı.Kara’nın alnı Gül’ün alnına dayandı.“Ben seni kaybetmekten korkuyorum,” dedi dürüstçe. “O yüzden bağırıyorum.”Gül gözlerini kapadı. “Ben de o yüzden kaçıyorum.”Kara bu kez yavaşça öptü onu. Uzun, sabırlı bir öpücük.Sanki her kırgınlığı silmek ister gibi.O gece aralarındaki gerilim, yıllardır biriken bir özleme dönüştü.Dokunuşlar aceleci değil, arayış doluydu.Tenleri birbirine değdikçe kavga eden iki kalp aynı ritmi buldu.Pencereden içeri ay ışığı süzülüyordu.Gölge ve ışık arasında birbirlerine sarılmış iki insan…Öfkeyle başlayan bir gece, fısıltılarla yumuşadı.Gül, Kara’nın göğsüne başını yasladığında artık titremiyordu.Kara saçlarına dudaklarını değdirdi.“Biz böyleyiz,” dedi hafifçe gülerek. “Önce yangın, sonra huzur.”Gül parmaklarını onun kalbinin üzerine koydu.“Yeter ki sonunda hep burada olalım.”O gece tutkuları sertti ama sevgileri daha güçlüydü.Kavganın ateşi, aşkın sıcaklığına karıştı.Ve sabaha karşı, yorgun ama birbirine daha da bağlanmış iki ruh kaldı geriye.Güneş doğarken Gül gözlerini açtı.Kara hâlâ onu tutuyordu. Sanki bırakırsa her şey dağılacakmış gibi. Ama artık korku yoktu.Sadece derin bir bağ… Ve kavga ederek bile kopamayan bir aşkın, Ak'ın Kara'ya bulaştığı muhteşem bir andı.
714🥀
Sabah bu kez yavaş gelmedi.Işık, perde aralığından sızarken Gül'ün yüzüne vurdu. Gözlerini açtığında Kara'nın kolu hâlâ belindeydi. Geceki konuşmanın ağırlığı yoktu üzerinde. Hafifti. Temizdi.Bir süre kıpırdamadan yattı.İlk kez geleceği düşündüğünde içinde korku değil... merak vardı.Telefonun titreşimi o sessizliği böldü.Gül kaşlarını çattı. Bu saatte kim arardı?Ekrana baktı. Bilinmeyen bir numara değil. Hastane.Kalbi bir an hızlandı.Kara hâlâ uykudaydı. Gül sessizce yataktan kalkıp balkona çıktı ve aramayı açtı.- "Gül Hanım? Dün yaptırdığınız sonuçlar çıktı. Sizinle yüz yüze konuşmamız gerekiyor."Gül'ün içi bir an boşaldı.Dün...Dün sadece bir kontrol için gitmişti. Son zamanlarda yaşadığı stres, düzensizlik, halsizlik... Önemli değildir demişti kendine.- "Kötü bir şey mi var?" diye sordu istemsizce.Karşı taraf yumuşak bir sesle konuştu.- "Hayır. Kötü değil. Ama önemli."Telefon kapandığında Gül'ün elleri hafif titriyordu.Kara kapı eşiğinde durmuş onu izliyordu.- "Ne oldu?"Gül yavaşça döndü.Gözlerinde korku yoktu bu kez. Sadece şaşkınlık.- "Hastane aradı."Kara'nın yüzü gerildi.- "Bir şey mi çıktı?"Gül birkaç saniye sustu.Sonra dudaklarından o cümle döküldü.- "Sanırım... hayatımız değişecek."Kara bir adım yaklaştı.- "Nasıl yani?"Gül'ün gözleri doldu ama bu gözyaşı panik değildi.- "Ben... hamileyim."Sessizlik.Gerçek bir sessizlik.Kara'nın yüzündeki tüm ifadeler birbiriyle çarpıştı. Şaşkınlık. İnanamama. Korku. Ve sonra... yavaşça yayılan bir şey.Gül devam etti.- "Daha çok erkenmiş. O yüzden yüz yüze konuşmak istemişler. Ama... evet."Kara bir şey söylemedi.Yavaşça Gül'e yaklaştı. Ellerini onun yüzüne koydu.- "Emin misin?"- "Evet."Kara'nın alnı Gül'ün alnına değdi.- "Ben... baba mı oluyorum?"Bu soru, çocukça bir şaşkınlık taşıyordu.Gül hafifçe güldü.- "Sanırım."Kara bir adım geri çekildi. Saçlarını geriye itti. Derin bir nefes aldı.- "Ben... korkuyorum."Gül başını salladı.- "Ben de."- "Ya yanlış yaparsam?"- "Beraber yaparız."Kara'nın gözleri doldu ama geri çekilmedi bu kez. Kaçmadı.- "Ben bağıran bir evde büyüdüm Gül."- "Biz bağırmayız."- "Ben susan bir adam gördüm hep."- "Sen susmazsın artık."Kara bir anda Gül'ü kendine çekti. Sıkıca. Sahiplenir gibi değil. Tutunur gibi.- "Ben sana söz verdim. En kötü günümüzde bile düşman olmayacağız dedim."- "Bu kötü gün değil Kara."Kara yavaşça gülümsedi.- "Hayır. Bu... hayat."Bir süre öyle kaldılar. Balkonun üzerinde sabah ışığı ikisinin de yüzüne vuruyordu.Dün sahilde geçmişi bırakmışlardı.Bu sabah ise gelecekle karşı karşıyaydılar.Kara dizlerinin üzerine çöktü. Elini Gül'ün karnına koydu.Henüz hiçbir şey belli değildi.Ama o an... her şey gerçekti.- "Merhaba," diye fısıldadı.- "Biz biraz karmaşığız. Ama sevmeyi öğrendik."Gül gözyaşlarını sildi.- "Sence hazır mıyız?"Kara yukarı baktı.Gözleri ilk kez bu kadar netti.- "Hiçbir zaman tamamen hazır olunmaz. Ama biz... birlikteyiz."Ve bu kez mutluluk sessiz değildi.Derindi.Korkuyla karışıktı.Ama kaçmıyordu.Hayat, onlara son bir sınav vermemişti.Yeni bir başlangıç vermişti.Ve bazı aşklar sadece iki kişilik değildir.Bazıları büyür.
715🥀
Hastaneden çıktıklarında hava tuhaftı. Ne güneşliydi ne kapalı. Tıpkı içleri gibi.Doktor konuşmuştu. Haftaları söylemişti. Kontrolleri anlatmıştı. Sağlıklı görünüyordu her şey. Erken dönemdi ama umut vericiydi."Dikkatli olun. Stresten uzak durun."Sanki bu cümle onların hayatına biraz geç kalmıştı.Arabaya bindiklerinde ikisi de suskundu. Ama bu suskunluk korkudan değildi. Düşüncedendi.Kara direksiyonu çevirdi.- "Eve mi?"Gül camdan dışarı baktı.- "Sahile gidelim."Kara itiraz etmedi.Deniz aynı denizdi.Ama bugün farklı görünüyordu.Rüzgâr hafifti. Martılar uzakta çığlık atıyordu. Kıyıdaki taşlara vuran su, ritmik bir sakinlik taşıyordu.Gül yavaşça oturdu. Kara yanına geçti.Bir süre konuşmadılar.Kara cebinden sigara çıkardı. Sonra durdu. Pakete baktı.Gül fark etti.- "Yak."Kara başını iki yana salladı.- "İstemiyorum."Gül kaşlarını kaldırdı.- "Daha dün içiyordun."Kara sigarayı tekrar cebine koydu.- "Dün iki kişiydik."Bu cümle Gül'ün içine bir sıcaklık bıraktı.Denize baktılar.- "Garip değil mi?" dedi Gül.- "Bunca şey yaşadık. En çok korktuğumuz anlarda hayatta kaldık. Ama şu an... en çok bu huzur korkutuyor beni."Kara dizlerini kırıp dirseklerini üzerine koydu.- "Benim korkum başka."- "Ne?"- "Babam gibi olmaktan."Gül hemen döndü.- "Sen onun gibi değilsin."- "Bunu sen söylüyorsun. Ama ya içimde bilmediğim bir yer varsa?"Gül elini Kara'nın elinin üzerine koydu.- "İçindeki yeri bilmiyorsan, onu birlikte keşfederiz."Kara yutkundu.- "Ben bağırmak istemiyorum. Susmak da istemiyorum. Ev dediğimiz yer savaş alanı olmasın istiyorum."- "Olmayacak."- "Nasıl bu kadar eminsin?"Gül hafifçe gülümsedi.- "Çünkü biz kavga etmeyi bıraktık. Kaçmayı da."Rüzgâr saçlarını savurdu.Kara bir an Gül'ün karnına baktı. Henüz hiçbir değişim yoktu. Ama varlığını bilmek yetiyordu.- "Sence kız mı erkek mi?" diye sordu.Gül omuz silkti.- "Bilmiyorum. Ama inatçı olursa senden almıştır."Kara güldü.Gerçek bir kahkaha.- "Cesur olursa senden."Bir süre hayal kurdular.Nasıl bir oda.Nasıl bir isim.Nasıl bir ev.Kara bir anda ciddileşti.- "Ev."- "Ne?"- "Bu ev küçük. Gürültülü sokakta. Balkon dar. Çocuk için... bilmiyorum."Gül şaşkın baktı.- "Taşınmak mı istiyorsun?"Kara denize baktı.- "Daha sakin bir yer. Belki denize daha yakın. Sabahları birlikte yürüyebileceğimiz bir yer."Gül'ün gözleri yumuşadı.- "Kök salmak mı istiyorsun?"Kara başını salladı.- "Kaçmadan yaşamak istiyorum."Bu cümle, onların bütün geçmişini özetliyordu.Gül başını Kara'nın omzuna yasladı.- "Biz iyi ebeveyn olur muyuz?"Kara hiç düşünmeden cevap verdi.- "Mükemmel olmayız."- "Bu iyi bir şey mi?"- "Evet. Çünkü hatamızı kabul ederiz. Özür dileriz. Sarılırız."Gül'ün gözleri doldu ama bu kez ağlamadı.Denize doğru fısıldadı:- "Biz korkudan değil, sevgiden büyüteceğiz."Kara elini Gül'ün karnına koydu tekrar.- "Söz."Rüzgâr biraz güçlendi. Dalgalar kıyıya daha belirgin vurdu.Sanki deniz de duyuyordu.Gül hafifçe güldü.- "Hayat bize hep fırtına verdi."Kara başını eğdi.- "Bu kez liman verdi."Ve o an anladılar...Mutluluk büyük anlarda değil,birlikte korkmayı göze alabildiklerinde geliyordu.Güneş yavaşça batarken Kara ayağa kalktı. Elini Gül'e uzattı.- "Hadi. Eve gidelim."Gül elini tuttu.- "Eve mi?"Kara gülümsedi.- "Artık neredeyse, orası."Ve bu kez sahilden ayrılırken arkalarında geçmiş yoktu.Önlerinde bir yol vardı.Üç kişilik.
716🥀
Baharın ilk sıcak akşamlarından biriydi.Gökyüzü turuncuyla pembenin arasında kararsız kalmış, deniz o renklere usulca teslim olmuştu. Kara, Gül'ü yine sahile çağırmıştı. Ama bu kez sesinde farklı bir ton vardı. Sakin ama kararlı.Gül yürürken bir şeylerin farklı olduğunu hissetti. Kara fazla suskundu. Elleri cebindeydi ama omuzları dikti. Sanki içinde yıllardır sakladığı bir cümleyi taşır gibiydi.Sahile vardıklarında rüzgâr hafifti. Kumların üzerine küçük cam fanuslar dizilmişti. İçlerinde mumlar yanıyordu. Çok gösterişli değildi. Ama samimiydi. Tam Kara gibi.Gül şaşkınlıkla etrafa baktı."Bunu... sen mi yaptın?"Kara hafifçe başını kaşıdı. "YouTube'dan baktım biraz," dedi utangaç bir gülüşle. "Ama çoğu kendi fikrim."Gül gülmeye başladı. O an her şey o kadar gerçekti ki...Kara bir adım yaklaştı."Gül," dedi.Sesi titremiyordu ama derindi."Biz çok şey yaşadık. Kin gördük. Korku gördük. Kaybetmeyi gördük. Ama ben en çok şunu gördüm..."Bir adım daha yaklaştı."Ben sensiz bir hayat düşünemiyorum."Gül'ün kalbi hızlandı. Nefesi düzensizleşti.Kara cebinden küçük bir kutu çıkardı. Bu kez gerçekten yüzük vardı.Ama diz çökmeden önce durdu."Diz çökmek bir gelenek olabilir," dedi. "Ama ben senin karşında eğilmek için değil, seninle yan yana durmak için buradayım."Yine de bir dizinin üzerine indi.Çünkü gözlerinin içine bakarken, kalbi diz çökmüştü zaten."Gül... Hayatımın en zor günlerinde yanımda durdun. En karanlık tarafımı gördün ama kaçmadın. Beni ben yapan şey seninle yaşadıklarım. Sen benim yönümsün. Huzurumsun. Evimsin."Kutuyu açtı."Benimle evlenir misin?"O an dalga sesi bile susmuş gibiydi.Gül'ün gözlerinden yaşlar süzüldü. Ama bu kez korkudan değil. Tamamlanmışlık hissinden.Ellerini Kara'nın yüzüne koydu."Ben zaten seninleydim," dedi fısıltıyla. "Ama şimdi... sonsuza kadar olurum.""Evet mi?" diye sordu Kara, hâlâ o çocukça umutla."Evet Kara. Evet."Kara ayağa kalktı, yüzüğü parmağına taktı. Sonra Gül'ü belinden kavrayıp kendine çekti. Dudakları buluştuğunda ne geçmiş kaldı ne korku.Sadece gelecek vardı.Uzaktan Tuna ıslık çaldı."Adam başardı be!" diye bağırdı.Yeşim alkışladı, Koray omzuna vurdu.Meğer hepsi uzaktan izliyormuş.Gül gülerek Kara'nın göğsüne vurdu. "Bunlar da mı işin içindeydi?"Kara omuz silkti. "Organizasyon ekibi."O gece sahilde kahkahalar yükseldi.Mumlar söndü ama içlerindeki ışık sönmedi.Ve Gül ilk kez şunu hissetti:Bu kez mutlu son gibi değil...Mutlu başlangıç gibiydi.
717🥀
Nişan GecesiEv küçük ama kalabalıktı. Salonun ortasına uzun bir masa kurulmuş, üzerine beyaz örtü serilmişti. Üstünde annelerin özenle hazırladığı börekler, sarma tabakları, tatlılar...Gül aynanın karşısında duruyordu. Saçları omuzlarına dalga dalga dökülüyordu. Üzerinde sade, krem rengi bir elbise vardı. Abartı yoktu. Gösteriş yoktu. Ama gözleri... gözleri ışıl ışıldı.Kapı çaldı.Kara içeri girdi.Takım elbise giymişti ama kravatını gevşetmişti. Her zamanki gibi biraz asi, biraz da heyecanlı.Göz göze geldiler.Bir an herkes sustu sanki.Kara'nın içinden geçen tek şey şuydu:Ben doğru kadını seçtim.Gül'ün içinden geçen ise:Ben doğru adamla büyüdüm.Yüzükler takılırken Kara'nın elleri bu kez hafif titredi.Gül fark etti."Hey," diye fısıldadı. "Sakin."Kara gülümsedi. "Bu iş resmileşiyor ya... ciddiyet çöktü biraz."Tuna arkadan seslendi:"Olum ağlama sakın!"Herkes güldü.Ama o kahkahaların altında bir gerçek vardı:Onlar bu noktaya kolay gelmemişti.Gece SonuKalabalık dağıldıktan sonra balkon kapısı aralandı. Serin hava içeri doldu.Gül balkona çıktı. Kara da peşinden.Şehir ışıkları uzakta parlıyordu."Bir garip değil mi?" dedi Gül. "Eskiden burada dert konuşuyorduk. Şimdi gelecek planlıyoruz."Kara yanına geldi."Ben bir şey planladım aslında.""Ne planı?"Kara cebinden küçük bir anahtar çıkardı."Ne bu?""Ev."Gül dondu."Nasıl yani?""Uzun zamandır bakıyordum. Küçük ama denize yakın. İlk başta korktum. Ya olmazsa diye. Ama artık korkmuyorum."Gül'ün gözleri doldu yine."Ne zaman aldın?""Teklifi etmeden önce.""Ya hayır deseydim?"Kara hafifçe yaklaştı."Sen hayır demezsin.""Bu özgüven fazla.""Bu seni tanımak."Yeni EvBir hafta sonra evi görmeye gittiler.Gerçekten küçüktü. Ama salon penceresi denizi görüyordu. Mutfak dar ama aydınlıktı. Duvarlar boştu. Boya kokusu hâlâ hissediliyordu.Gül ortada durdu."Burası...""Bizim," dedi Kara.Gül gözlerini kapadı. Hayal etti. Sabah kahveleri. Küçük tartışmalar. Akşam yemekleri. Belki bir gün çocuk kahkahası."Burada kavga edersek?" dedi hafifçe."Ederiz," dedi Kara dürüstçe. "Ama burada barışırız da."Gül gülümsedi.GeceO gece yerde oturdular. Henüz eşya yoktu. Sadece iki karton kutu ve bir battaniye.Kara sırtını duvara yasladı. Gül başını onun omzuna koydu."Biliyor musun," dedi Gül, "en çok neyi seviyorum?""Neyi?""Artık korkarak sevmiyorum."Kara gözlerini kapadı."Ben de artık kaybederim diye sevmiyorum."Dışarıda dalga sesi geliyordu.Hayat ilk kez sakin bir nehir gibiydi.Ama uzaklarda... çok uzaklarda... henüz bilmedikleri bir gelişme vardı.Serhat hapisten erken çıkmıştı.Ve şehirdeydi.Ama bu kez mesele intikam değildi.Mesele... geçmişle son bir hesaplaşmaydı.
718🥀
Serhat'ın Dönüşü akşamüstüydü.Yeni evin salonunda yerde oturmuşlardı. Henüz koltuk gelmemişti. Duvara yaslanmış, pizza kutusunu ortalarına koymuşlardı. Gül kahkaha atıyordu çünkü Kara peyniri üstünden kaydırıp "romantik yemek" diye sunmaya çalışıyordu.Tam o sırada Kara'nın telefonu çaldı.Bilinmeyen numara.Kara önce umursamadı. Çalmaya devam etti."Bak aç," dedi Gül. "İnatçı biri."Kara telefonu eline aldı."Efendim?"Karşıdan gelen ses sakindi. Fazla sakindi."Mutluluk yakışmış sana, Kara."Kara'nın yüzündeki gülümseme dondu.Gül hemen anladı."Kim?" diye fısıldadı.Kara'nın çenesi gerildi."Ne istiyorsun, Serhat?"O an evin içindeki hava değişti. Az önce kahkaha olan yer, şimdi ağır bir sessizlikle dolmuştu.Telefon KonuşmasıSerhat'ın sesi eskisi gibi öfkeli değildi. Daha derindi. Daha yorgundu."Bir şey istemiyorum. Sadece konuşmamız lazım.""Bizim konuşacak bir şeyimiz yok.""Var," dedi Serhat. "Bu kez kavga için değil."Kara cevap vermedi.Serhat devam etti:"Yıllarca kin tuttum. Sizi suçladım. Kendimi haklı sandım. Ama içerideyken şunu fark ettim... Ben aslında size değil, kendi kaybettiklerime öfkeliydim."Gül Kara'nın koluna dokundu."Sakin ol," dedi gözleriyle."Yer söyle," dedi Kara sonunda.YüzleşmeErtesi gün eski sahilde buluştular.Aynı yer. Ama atmosfer bambaşkaydı.Serhat zayıflamıştı. Omuzları çökmüş, bakışları sertliğini kaybetmişti. İçindeki yangın sanki kül olmuştu.Bir süre kimse konuşmadı.Sonunda Serhat derin bir nefes aldı."Kara... senden nefret ettiğimi sandım. Çünkü Gül seni seçti. Ama mesele sen değildin."Gözleri Gül'e kaydı."Gül... sana kızdım. Çünkü beni değil, huzuru seçtin. Ve ben huzuru hiç tanımamıştım."Gül'ün kalbi sıkıştı ama bu kez korku yoktu.Serhat devam etti:"Ben hep kaybettim. Ailem dağıldı. Hayallerim yarım kaldı. Ve sizin mutlu olmanız bana haksızlık gibi geldi. Ama aslında... ben kendi karanlığımda kayboldum."Kara'nın yüzü sertti ama gözleri öfke taşımıyordu."Şimdi ne istiyorsun?" dedi."Hiçbir şey. Ne intikam. Ne kavga. Sadece şunu söylemeye geldim: Sizi serbest bırakıyorum. İçimdeki nefreti de."Rüzgâr hafifçe esti.Serhat cebinden küçük bir kağıt çıkardı. Yıpranmış bir fotoğraf. Üçü aynı karede. Genç, saf, henüz kırılmamış."Biz böyleydik," dedi. "Ama büyürken birbirimizi yaraladık."Fotoğrafı Kara'ya uzattı."Ben gidiyorum. Bu şehir bana iyi gelmez. Ama bil istedim... artık düşmanın değilim."Sessizlikten SonraSerhat uzaklaşırken Gül'ün içi tuhaf bir şekilde hafifledi.Kara derin bir nefes verdi."Bitti," dedi."Gerçekten mi?""Bu kez gerçekten."Gül Kara'nın elini tuttu."Geçmiş bizi tanımlar ama yönetmez."Kara gülümsedi."Bak sen büyümüşsün.""Evleneceğim adam sensin sonuçta."
719🥀
Akşam eve döndüklerinde farklı bir huzur vardı.Bu kez mutluluk korkusuzdu. Çünkü arkalarında açık bir defter kalmamıştı.Kara Gül'e yaklaştı."Artık hiçbir gölge yok."Gül başını göğsüne yasladı."Artık sadece biz varız."Kara fısıldadı:"Ve gelecek."Ve o gece...İlk kez gerçekten geçmişin yükü olmadan uyudular.Ama Gül'ün içinde küçük bir heyecan vardı.Çünkü hayat şimdi yeni bir kapı aralıyordu.Bir sabah mide bulantısıyla uyanacaktı...Ve her şey bir kez daha değişecekti.
Gül gözlerini açtığında hafif bir baş ağrısı ve yorgunluk vardı ama yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi. Yanında Kara hâlâ uykudaydı, dudaklarının kenarına hafif bir tebessüm yerleşmişti. Gül, yavaşça kalktı, battaniyenin ucunu çekmeden mutfağa doğru yürüdü.Pencereden içeri süzülen güneş, mutfağı altın bir renge boyuyordu. Kara'nın sabah kahvesi kaynıyordu, tost makinesi çalışıyordu ve hafif bir vanilya kokusu yayıldı. Ev, henüz sessizdi ama sanki her şey yeni bir hayata hazırlanıyordu.Gül, kahve fincanını eline aldı, derin bir nefes çekti ve balkona çıktı. Deniz yine uzaktaydı ama sabahın sakinliğiyle birlikte huzur verici bir sessizlik vardı. Dalgaların sesi, kuşların cıvıltısı ve rüzgârın hafif uğultusu... Tüm bunlar, sanki hayatta karşılarına çıkabilecek hiçbir fırtınanın artık onları korkutamayacağını fısıldıyordu.Bir Sürpriz ve GerilimTam o sırada kapı zili çaldı. Gül şaşırdı, çünkü evlerinde nadiren misafir olurdu. Kara mutfaktan geldi, gözleri uykulu ama meraklıydı."Ben açayım," dedi Gül.Kapıyı açtığında önünde bir kargo kutusu ve büyük bir buket çiçek buldu. Fakat çiçeklerin arasında sararmış bir zarf vardı. Gül, şüpheyle zarfı aldı ve açtı.İçinde sadece birkaç kelime vardı. Yazının karakterleri tanıdıktandı, ama kalemi titrek ve vahşiydi:"Hepinizi tek tek... öldüreceğim."Gülün nefesi kesildi. Buket ve çiçeklerin masum görüntüsü, bu satırlara karşı dehşetle çelişiyordu. Kara da yanına geldi, kaşlarını çattı ve hızlıca zarfı inceledi."Bu... Serhat olamaz. O zaten... ama belki de... başka biri," dedi Kara.Gül, çiçeği tuttuğu ellerini sıkıca yumrukladı. "Ama neden... neden şimdi?"Kara, gözlerini Gül'ün gözlerine dikti. "Bilmiyorum. Ama sakin olmamız lazım. Ve hazırlıklı olmamız lazım. Bu iş sadece geçmişle değil, şimdiyle de ilgili. Hayatımızın en huzurlu sabahında, tehlike... kapımızda bekliyor."Gül bir an durdu. Kalbi hem korku hem de heyecanla hızlı hızlı atıyordu. Yılların getirdiği tüm fırtınaları artık atlattıklarını sanmışlardı. Ama bu... yepyeni bir fırtınaydı.Kara derin bir nefes aldı ve Gül'ün omzuna dokundu. "Bunu birlikte aşacağız. Her şeyden önce, birlikteyiz."Gül başını Kara'nın omzuna yasladı. "Beraber. Artık her şeyin üstesinden gelebiliriz."Ama içlerinden biri, çok uzakta, şehrin karanlık sokaklarında... onları izliyordu.Ve böylece, huzurlu bir başlangıç gibi görünen sabah... yeni bir kitabın, yeni bir gerilimin ilk sayfası oldu.
720🥀
Kara zarfı tekrar eline aldı. Yazıyı inceledi. Harfler bastırılarak yazılmıştı. Öfke vardı ama kontrol de vardı."Bu Serhat değil," dedi sonunda."Nasıl bu kadar eminsin?" diye sordu Gül."Serhat bağırır. Tehdit etmez, yaparım der. Bu... planlı."Gül'ün içi ürperdi.Ev bir anda güvenli olmaktan çıkmış gibiydi. Az önce kahve kokan mutfak şimdi sessiz ve yabancıydı."Polise gidelim mi?" dedi Gül.Kara düşündü. "Henüz değil. Önce anlamamız lazım."İlk İşaretO gün dışarı çıkmadılar. Perdeler kapalıydı. Telefonlar sessizdeydi.Akşamüstü Tuna aradı."Olum siz iyi misiniz? Sahilde sizi soran biri vardı."Kara'nın sesi değişti. "Nasıl biri?""Kapüşonlu. Fazla konuşmadı. Ama Gül'ün adını söyledi."Gül'ün kalbi hızlandı."Ne dedi?" diye fısıldadı."'Mutluluk uzun sürmez' dedi."Telefon kapandığında evin içindeki hava ağırlaştı.Gecenin İçindeO gece uyuyamadılar.Gül yatakta tavana bakıyordu. Kara pencerenin önünde durmuş dışarıyı izliyordu."Sence bizi izliyor mu?" diye sordu Gül."Belki," dedi Kara dürüstçe. "Ama korkmamızı istiyor."Gül doğruldu. "Ben eskisi gibi değilim."Kara dönüp baktı."Kaçmayacağım."Kara yavaşça yanına geldi. "Ben de."Geçmişten Gelen İpucuErtesi gün Yeşim geldi. Elinde laptop vardı."Yazıyı fotoğrafladınız mı?"Kara başını salladı.Yeşim ekrana büyüttü. "Bu yazı tanıdık.""Nasıl yani?" dedi Gül.Yeşim derin bir nefes aldı."Koray'ın eski çevresinden biri vardı. Serhat'la takılan. Adı Ozan."Kara'nın kaşları çatıldı. "O çocuk mu? Sessiz olan?""Evet. Sessiz ama takıntılı."Gül'ün zihni bir an geçmişe gitti. Ozan'ın o sabit bakışları... Hep uzaktan izleyişi."Benimle konuşmaya çalışmıştı bir kere," dedi Gül yavaşça. "Ama ben önemsememiştim."Kara'nın çenesi gerildi."Demek mesele biz değiliz," dedi. "Mesele saplantı."TakipAkşam markete çıktıklarında Kara bir şeyi fark etti.Aynı siyah araba.Üçüncü kez.Gül de gördü."Tesadüf değil," dedi.Kara durdu. Arabaya doğru yürüdü. Kapı açıldı ama sürücü inmedi.Cam yavaşça indi.İçeride Ozan vardı.Gözleri donuktu. Ama gülümsüyordu."Merhaba Gül."Kara bir adım öne geçti."Ne istiyorsun?"Ozan başını yana eğdi."Adalet.""Ne adaleti?" dedi Gül.Ozan'ın sesi sakindi ama içi kırık gibiydi."Serhat içerideyken kimse yanında değildi. Onu siz yalnız bıraktınız. Herkes mutlu oldu. O çürüdü."Kara sertçe konuştu."Bu onun seçimi."Ozan'ın gülümsemesi kayboldu."Hayır. Sizin seçiminizdi."Gerilim YükseliyorOzan arabayı çalıştırdı ama gitmeden önce son bir cümle bıraktı:"Düğün hazırlıkları güzel gidiyor mu?"Gül'ün kanı çekildi. O biliyordu.Her şeyi biliyordu. Kapı kapandığında Gül titriyordu ama korkudan değil... öfkeden."Bu kez kaçmayacağım," dedi.Kara gözlerinin içine baktı."Bu kez savaşacağız ama doğru şekilde."Gül başını salladı. "Düğün iptal olmayacak."Kara'nın gözlerinde kararlılık vardı."Hiçbir şey iptal olmayacak."Ve o gece...İlk kez gerçekten bir plan yaptılar.Polise gitmek. Kamera taktırmak. Ozan'ın geçmişini araştırmak. Koray'la konuşmak.Bu artık bir tehdit değil...Bir meydan okumaydı.Ama Gül'ün bilmediği bir şey vardı.Ozan'ın planı sadece korkutmak değildi.Düğün günü... Bir şey olacaktı.
721🥀
Ozan, Gül'ün "ilk"iydi.İlk kalp çarpıntısı.İlk el ele tutuş.İlk "sonsuzluk" hayali.Lise son sınıfta başlamıştı her şey. Ozan karizmatikti. Sessiz ama yoğun. İnsanların içine bakarak konuşurdu. Gül o bakışlarda kendini özel hissederdi.Ama zaman geçtikçe o bakışlar değişti.Sevgi yerini sahiplenmeye bıraktı.Sahiplenme, kontrol etmeye.Kontrol, kıskançlığa."Bu elbiseyi giymesen?""Onunla neden güldün?""Telefonunu neden geç açtın?"Başta küçük şeylerdi. Gül "kıskanıyor çünkü seviyor" diye düşündü.Sonra bağırmalar başladı.Sonra duvara vurulan yumruklar.Sonra sessiz tehditler.Bir gece Gül ayrılmak istediğini söylediğinde Ozan'ın yüzü bembeyaz olmuştu."Beni bırakırsan kimseye bırakmam," demişti.Gül korkmuştu ama gitmişti.Ve Ozan o günden sonra kaybolmuştu.En azından öyle sanmıştı.
Şimdi
Siyah arabanın camından bakan o gözler...Gül tanımıştı aslında. Ama zihni kabul etmek istememişti.Ozan zayıflamıştı. Yüz hatları keskinleşmişti. Ama bakışları aynıydı.Saplantılı.Sabit.Tehlikeli.
722🥀
Ozan için ayrılık bir son değildi.Bir savaş ilanıydı.Gül onu bırakmıştı.Onu yetersiz bulmuştu.Onu "yeterince iyi değil." diye silmişti.En azından Ozan'ın kafasında hikâye böyleydi.Gül'ün Kara'yla olduğunu öğrendiğinde içindeki o eski yangın tekrar alevlenmişti."Benim bıraktığım yerden bir başkası mutlu olamaz," diye düşünüyordu.Serhat'la aynı çevrede takılmıştı bir dönem. Onun öfkesini izlemiş, beslenmişti. Ama Serhat duygusaldı. Ozan ise planlıydı.O intikamı bağırarak değil, yıkarak almak istiyordu.Gerilim Tırmanıyordu. Günler geçtikçe küçük işaretler arttı.• Gül'ün telefonuna bilinmeyen numaralardan eski fotoğraflar geldi.• Eve yakın bir duvara sprey boyayla "Bazı aşklar yarım kalmaz" yazıldı.• Düğün salonuna anonim bir mail gönderildi: "Bu nikâh kıyılmayacak."Kara her şeyi kontrol altında tutmaya çalışıyordu ama içindeki erkeklik gururu ile korku çarpışıyordu."Onu koruyamamak" düşüncesi canını yakıyordu.Bir gece Gül balkonda tek başına dururken arkasından ses geldi."Kara ile evleneceğini mi sanıyorsun?"Gül dondu.Ses aşağıdan geliyordu.Ozan.Sokak lambasının altında durmuştu. Yukarı bakıyordu.Kara bir anda balkona çıktı."Defol buradan!" diye bağırdı.Ozan başını hafifçe eğdi."Düğünde görüşürüz."Düğüne Günler KalaEv artık bir karargâh gibiydi.Kamera sistemleri takıldı.Polise şikâyet edildi.Koray Ozan'ın geçmişini araştırdı.Ortaya çıkan şeyler karanlıktı.Ozan işini kaybetmişti.Ailesiyle bağı kopmuştu.Psikolojik destek alması gerekirken reddetmişti.Ve en kötüsü...Bir not defteri vardı; içinde Gül'ün adı yüzlerce kez yazılmıştı.
723🥀
Düğün Günü
Hava güneşliydi. Gül gelinliği giydiğinde aynaya baktı. Titremiyordu. Korkmuyordu.Çünkü artık o lise çağındaki kız değildi.Kara damatlık içinde salonda beklerken elleri terliyordu ama gözleri kararlıydı.Nikâh memuru konuşmaya başladı."Bu evliliğe itirazı olan var mı?"Salon sessizdi.Bir an için herkes nefesini tuttu.Ve kapı açıldı.Ozan içeri girdi.Takım elbise giymişti. Saçları taralıydı. Yüzünde garip bir sakinlik vardı."Var," dedi.Salon karıştı. Tuna ayağa fırladı. Koray ileri atıldı.Ama Ozan bağırmadı.Sadece Gül'e baktı."Sen benim yarım kalan hikâyemsin."Gül bir adım öne çıktı."Hayır," dedi net bir sesle. "Ben senin takıntınım."Salondaki sessizlik ağırlaştı.Ozan'ın yüzü çatladı."Ben seni sevdim!""Sevmedin," dedi Gül. "Sahip olmak istedin."Ozan'ın sesi titredi."Onsuz yapamam."Kara bu kez konuştu."Yapmak zorundasın."Ozan cebine elini attığında herkes gerildi.Ama silah çıkmadı.Yıpranmış bir yüzük çıktı."Bunu senin için almıştım," dedi Gül'e.Gül başını salladı."Geç kaldın."Polisler arka kapıdan içeri girdi. Şikâyet ve tehditler yüzünden zaten takip altındaydı.Ozan götürülürken son kez baktı.Ama o bakışta artık öfke değil...Boşluk vardı.Nikâh memuru titrek bir sesle devam etti.Kara Gül'ün ellerini tuttu."Hazır mısın?"Gül gözlerini Kara'nın gözlerine kilitledi."Hiç olmadığım kadar.""Evet.""Evet."Alkışlar yükseldi.Ama bu alkış sadece bir evliliğe değil...Bir geçmişi geride bırakmaya çalıyordu.Ve o an Gül şunu anladı:Bazı aşklar yarım kalmaz.Bazı insanlar yarım kalır.Ve sen onları tamamlamak zorunda değilsin.🥀
Nikâh salonundan çıktıklarında güneş tam tepelerindeydi.Işık, gelinliğin tüllerine takılıyor, rüzgâr hafifçe savuruyordu. Gül bir an durdu. Kalabalığın sesleri arkasında kaldı. Alkışlar, kahkahalar, fotoğraf makinelerinin deklanşörleri...Ama onun kulağında sadece tek bir şey vardı:Kara'nın az önce söylediği "Evet."O "evet" yalnızca bir kelime değildi.Bir savaştan sağ çıkmanın mühürüydü.Kara, Gül'ün yüzüne baktı."İyi misin?" diye fısıldadı.Gül başını salladı."İlk kez gerçekten özgür hissediyorum."Arka tarafta polis aracı hareket etti. Ozan camdan son kez baktı. Ama artık o bakış Gül'ün içine işlemiyordu. Çünkü Gül o bakışın içindeki boşluğu görmüştü. Ve anlamıştı:Bazı insanlar seni sevmez.Seni sahiplenmek ister.Ve sen onların yarasını sarmak zorunda değilsin.
Balayı Gecesi
Deniz kenarında küçük bir otele gittiler. Gösterişsizdi. Sakin. Camdan bakınca yalnızca ufuk görünüyordu.Gece olduğunda dalgaların sesi odaya doldu. Gül balkonda durdu. Saçları açık, makyajı silinmişti. Artık yalnızca "Gül"dü. Gelin değil. Kaçan kız değil. Tehdit edilen kadın değil.Kara arkasından geldi.Belinden sardı."Biliyor musun," dedi yavaşça, "Seni ilk gördüğüm gün böyle bir hayal kurmamıştım.""Nasıl bir hayal kurmuştun?""Seninle savaşacağımı sanmıştım. Çünkü sen hep güçlü görünürdün."Gül gülümsedi."Ben güçlü değildim. Sadece kırılmamaya çalışıyordum."Kara çenesini omzuna yasladı."Şimdi?""Şimdi kırılmaktan korkmuyorum."Kara onu kendine çevirdi."Çünkü?""Çünkü düşersem tutacağını biliyorum."O gece ilk kez geçmişten konuşmadılar. Ozan'dan, Serhat'tan, tehditlerden... hiçbirinden.Sadece gelecekten bahsettiler.Kara küçük bir ev hayal ediyordu. Bahçeli.Gül ise mutfağın cam kenarında bir masa... Sabah kahvesi... Ve belki..."Bir çocuk?" dedi Kara hafifçe.Gül'ün yüzü kızardı."Belki."Kara gözlerini kıstı."Belki mi?""Hayat plan yapmayı sevmez," dedi Gül. "Ama isterse..."Kara alnına bir öpücük kondurdu."İsterse hazırız."
724🥀
Aylar Sonra
Karnı belirginleşmişti.Kara her gece konuşuyordu."Bak," diyordu, "Annen çok güçlüdür ama sana asla korkmayı öğretmeyecek. Ben de seni koruyacağım ama özgür bırakacağım."Gül onu izliyordu.Kalbi doluyordu.Bir akşam sahile gittiler.Aynı eski sahil.Rüzgâr hafifti. Gökyüzü turuncu.Gül durdu."Burası," dedi, "çok şey gördü."Kara elini tuttu."Şimdi de bunu görüyor."Gül gözlerini ufka dikti.İçinde artık korku yoktu.Öfke yoktu.Geçmişin ağırlığı yoktu.Sadece bir kalp atışı vardı.Kendi kalbi.Ve içinde büyüyen başka bir kalp.Hayat, bazen seni kırarak büyütür.Bazen de büyüttükten sonra ödüllendirir.Gül artık şunu biliyordu:Sevgi, sahip olmak değildir.Sevgi, kalmayı seçmektir.Ve Kara kalmıştı.O da kalmıştı.Bu kez gerçekten.Ama hayat...Henüz bütün sürprizlerini göstermemişti.
Adliye binasının kapısından içeri girdiklerinde hava ağırdı.Mermer zemine vuran adımlar yankılanıyor, her ses gereğinden büyük duyuluyordu.Gül bir eliyle karnını tutuyordu. Henüz çok belirgin değildi ama artık inkâr edilemeyecek kadar gerçekti. İçinde büyüyen hayat, kalbinin ritmine eşlik ediyor gibiydi.Kara elini sıkıca tutuyordu.Bu tutuş korkudan değil, kararlılıktandı.Koridorun sonunda polisler göründü. Aralarında Ozan vardı.Bir zamanlar Gül'ün ilk heyecanı olan adam şimdi yorgun bir gölgeye benziyordu. Omuzları düşmüş, bakışları matlaşmıştı. İçindeki fırtına sanki kendi içinde sönmüştü.Göz göze geldiler.Gül o an şunu fark etti:Korku artık yoktu.Yerine bir tür mesafe gelmişti. Soğuk ama sakin bir mesafe.Hakim kararını okudu. Cezalar, zorunlu tedavi, uzaklaştırma...Resmî kelimeler.Ama Gül için asıl önemli olan şuydu:Artık geçmiş, bugüne hükmetmeyecekti.Ozan çıkarken bir an durdu."Keşke farklı olsaydım," dedi.Gül cevap vermedi.Çünkü bazı cevaplar söylenmez.Yaşanır.Ve o gün bir defter gerçekten kapandı.
Hamileliğin yedinci ayı geldiğinde geceler uzamaya başladı.Gül yan yatıyor, tavana bakıyordu. İçindeki minik hareketler bazen onu güldürüyor, bazen de derin bir korkuya sürüklüyordu.Kara her gece elini karnına koyuyordu."Bugün anneni yordun mu bakalım?" diye fısıldardı.Minik bir tekme gelirdi.Kara gülümserdi.Gül onu izlerdi."Baba olmaktan korkuyor musun?" diye sordu bir gece.Kara sustu. Sonra dürüstçe cevap verdi:"Evet. Çünkü artık kaybedecek daha büyük bir şeyim olacak."Gül gözlerini kapadı."Ben de korkuyorum," dedi. "Ama bu korku kaçmak istemiyor."Kara alnını onun alnına yasladı."Bu korku büyümenin korkusu."
725🥀
Sekizinci ayın başında sancı aniden geldi.Gül'ün yüzü bembeyaz oldu."Kara..."O tek kelime her şeyi değiştirdi.Hastane ışıkları soğuktu. Beyaz duvarlar, antiseptik kokusu, koridordaki telaş...Doktor kaşlarını çattı."Erken olabilir. Gözlem altında tutacağız."Beklemek en zoruydu.Gül yatağa uzanmıştı. Kara yanındaki sandalyede oturuyordu ama aslında tetikteydi."Ya bir şey olursa?" diye fısıldadı Gül.Kara ayağa kalktı. Eğildi. Alnını onun alnına dayadı."O zaman da birlikte oluruz."Bu bir teselli değildi.Bir yemin gibiydi.Saatler ilerledi.Sancı düzenli hâle geldi.Ve artık geri dönüş yoktu.Acı dalga dalga geldi.Gül dişlerini sıktı. Bağırmadı ama gözlerinden yaş süzüldü."Kara..." dedi."Buradayım.""Gitme.""Gitmem."Bir an geldi.Zaman kırıldı.Ve sonra...Bir ağlama sesi.İnce. Taze. Hayata yeni dokunmuş bir ses.Doktor gülümsedi."Sağlıklı bir kız."Kara'nın dizleri titredi.Minik bedeni kucağına aldığında nefesini tutar gibi oldu."Merhaba," dedi kısık bir sesle. "Ben babanım."Gül yorgun ama huzurluydu."Adı?" diye sordular.Gül gözlerini kapadı."Ahsen."Kara gülümsedi."Niye Ahsen?"Gül bebeğin yüzüne baktı."Çünkü 'en güzel' demek," dedi. "Ama güzelliği yüzünde değil... kalbinde olsun istiyorum."Kara başını eğdi."Annesi gibi."
Ev artık başka kokuyordu.Süt, pudra, yeni yıkanmış minik tulumlar...Ahsen'in ağlaması bile evin içinde sıcak bir yankı bırakıyordu.Ama annelik sandığı kadar romantik değildi.Uykusuz geceler vardı.Bitmeyen yorgunluk vardı.Aynada tanıyamadığı bir yüz vardı.Bir gece Ahsen saatlerce ağladı.Gül de ağladı."Yetemiyorum," dedi.Kara bebeği kucağına aldı."Yetmek diye bir şey yok," dedi yumuşakça. "Sadece kalmak var."Ahsen yavaş yavaş sustu.Kara Gül'e baktı."Sen güçlü olmak zorunda değilsin."Gül o an anladı.Yıllarca güçlü görünmek zorundaydı.Şimdi sadece anne olacaktı.Ve bu yeterliydi.
Ozan terapi odasında oturuyordu.Önünde bir kağıt vardı."Adını yaz," dedi terapist.Ozan kalemi tuttu.Uzun süre düşündü.Eskiden o kağıda Gül'ün adını yazardı.Yüzlerce kez.Bu kez kendi adını yazdı.Belki çok geç kalmıştı.Ama ilk kez kendine bakıyordu.
726🥀
Yıllar sonra
Ahsen dört yaşındaydı.Sahilde koşuyordu. Kahkahası dalgaların sesine karışıyordu.Gül bankta oturmuş onu izliyordu.Kara yanında."Mutlu musun?" diye sordu Kara.Gül denize baktı.Bir zamanlar bu sahil korku taşırdı.Şimdi sadece anı taşıyordu."Evet," dedi."Hiç korkmuyor musun artık?"Gül hafifçe gülümsedi."Korku var," dedi. "Ama artık beni yönetmiyor."Ahsen koşarak geldi."Anne bak!"Elinde küçük bir deniz kabuğu vardı.Gül kabuğu kulağına götürdü.Dalgaların sesi.Hayatın sesi.Ve o an anladı:Bazı insanlar hayatına yara olarak girer.Bazıları ders olarak.Bazıları da kök olarak.Kara onun kökü olmuştu.Ahsen ise o kökten filizlenen umut.Kara elini tuttu.Bu kez o tutuşta panik yoktu.Sahiplenme yoktu.Sadece bilinçli bir kalış vardı.Ve Gül şunu biliyordu:Geçmiş onu kırmıştı.Ama o kırıklardan ışık sızmıştı.Şimdi o ışık Ahsen'in gözlerinde parlıyordu.
2🌹

727🥀
Dört yıl önce yaşanan fırtınalar, acılar, ayrılıklar ve gözyaşları artık geride kalmıştı. Zaman, yaraları yavaş yavaş kapatmış; sabreden, birbirinden vazgeçmeyen herkesin hayatına hak ettiği huzuru bırakmıştı. O zor yılların ardından şimdi herkes, hayatın kendilerine sunduğu ikinci şansı, kıymetini bilerek yaşıyordu.Kara ve Gül için geçen dört yıl, sabrın, sadakatin ve vazgeçmeyen bir sevdanın yılları olmuştu. Birbirlerinden koparıldıkları, sustukları, kırıldıkları zamanlar olmuştu ama kalplerinin birbirinden hiç vazgeçmediğini ikisi de hep biliyordu. Şimdi ise geçmişin acıları, yerini akşamları aynı sofrada edilen uzun sohbetlere, birlikte içilen çaya, aynı evin içinde yankılanan kahkahalara bırakmıştı. Gül bazen pencereden dışarı bakıp derin bir nefes alıyor, sonra arkasını dönüp Kara’ya bakıyordu. Çünkü artık en büyük huzuru, onun orada olduğunu bilmekti. Kara ise her sabah uyandığında Gül’ün yanındaki varlığına şükrediyor, onu kaybetme korkusunun yerini artık onu koruyabilmenin huzuru alıyordu. Onlar, birbirlerinin içinden geçip gitmiş ama birbirlerinden asla geçememiş iki insandı. Şimdi aynı evin içinde, aynı hayalin içinde, aynı hayatın içinde yaşıyorlardı.Yeşim, Koray ve oğulları Umut ise hayatın en sade ama en gerçek mutluluğunu yaşayan ailelerden biri olmuştu. Evleri her zaman sıcak, sofraları kalabalık, kapıları sevdiklerine hep açıktı. Umut büyüdükçe Koray’ın omzuna, Yeşim’in yüreğine benzemeye başlamıştı. Akşamları babasıyla oturup uzun uzun konuşuyor, annesiyle mutfakta gülerek yemek yapıyordu. Yeşim bazen oğluna bakıp gözlerinin dolduğunu fark ediyor ama bunu kimseye belli etmiyordu. Çünkü o gözyaşları acıdan değil, şükürdendi. Koray ise geçmişte yapılan hataların bedelini başkalarının ödediğini hiç unutmadan, ailesine sımsıkı sarılarak yaşıyordu. Onun için artık en büyük başarı, akşam eve geldiğinde kapıyı Umut’un açması ve Yeşim’in gülümsemesiydi.Gül’ün annesi Filiz ve ablası Fidan da yıllar sonra gelen huzurun kıymetini bilenlerdendi. Anne-kız değil, üç kız kardeş gibi yaşamaya başlamışlardı adeta. Geçmişte yaşanan korkuların yerini şimdi birlikte içilen kahveler, yapılan günler, anlatılan eski anılar almıştı. Filiz, kızlarının mutlu olduğunu gördükçe içindeki tüm yüklerin hafiflediğini hissediyordu. Fidan ise artık sadece abla değil, Gül’ün en yakın dostu olmuştu. Birlikte alışverişe gidiyor, birlikte yemek yapıyor, bazen hiçbir şey yapmadan saatlerce konuşuyorlardı. Çünkü onlar en çok birbirlerini özlemişlerdi ve şimdi kaybettikleri zamanı geri alırcasına birlikte yaşıyorlardı.Tuna ve Tuana’nın hikâyesi ise yıllar içinde kök salan bir sevdanın hikâyesi olmuştu. Zamanla evlenmişler, hayatlarını birleştirmişler ve bir erkek çocukları dünyaya gelmişti. Tuna oğlunu ilk kucağına aldığında, hayatında ilk kez bu kadar güçlü bir bağ hissetmişti. Tuana ise o an Tuna’nın gözlerine baktığında, yıllar önce verdiği kararın ne kadar doğru olduğunu bir kez daha anlamıştı. Küçük çocuk evin içinde koşarken, onların kahkahaları duvarlara çarpıp geri dönüyor, evin içi yaşayan bir mutlulukla doluyordu.
728🥀
Tuna her akşam oğlunu omzuna alıp gezdiriyor, Tuana kapıdan onları izlerken yüzünde huzurlu bir gülümseme oluyordu. Çünkü bazı mutluluklar sessiz yaşanırdı ama çok derin hissedilirdi.Hayat, kötülük yapanları ise cezasız bırakmamıştı. Yaptıkları kötülüklerin, kurdukları oyunların, yaktıkları canların bedelini ömürleriyle ödemeye mahkûm edilmişlerdi. Volkan ve Tarık Korkmaz, aynı hücrenin içinde, aynı karanlığın içinde, aynı sessizliğin içinde günlerini sayarak değil, artık sayacak günleri bile kalmadan yaşamaya mahkûm olmuşlardı. Dışarıda hayat devam ederken, çocuklar büyürken, aileler yeniden kurulurken, onlar demir kapıların ardında, geçmişte yaptıkları her şeyle her gün yeniden yüzleşiyorlardı. Onların hikâyesi karanlıkta bitmişti. Çünkü bazı hikâyelerin sonu mutlu bitmezdi; bazıları ise ibret olsun diye yarım bırakılmaz, özellikle karanlıkta bitirilirdi.Ama diğerleri için hayat artık bambaşka bir yerden devam ediyordu.Tüm yaşanan acılara, ayrılıklara, korkulara ve kayıplara rağmen bu aileler birbirlerinden asla vazgeçmemişti. Kimi eşini beklemişti, kimi evladını, kimi kardeşini, kimi annesini… Ama sonunda herkes sevdiğine kavuşmuştu. Şimdi akşamları yanan ev ışıkları, kurulan kalabalık sofralar, bayram sabahları çalınan kapılar, çocuk sesleri, mutfaktan gelen yemek kokuları… Hepsi yeniden başlamanın, affetmenin, sabretmenin ve en çok da sevmekten vazgeçmemenin ödülüydü.Artık hepsi, sıcacık yuvalarında, sevdiklerinin yanında, geçmişin gölgesini arkalarında bırakıp, hak ettikleri o uzun ve huzurlu hayatı yaşıyorlardı. Ve bazı hikâyeler gerçekten mutlu biterdi.Bu da, vazgeçmeyenlerin hikâyesiydi.
729🥀
Aradan geçen yıllar, sadece acıları unutturmamıştı; aynı zamanda herkesi bambaşka insanlara dönüştürmüştü. Eskiden korkuyla uyanılan sabahların yerini şimdi huzurla içilen kahveler almıştı. Hayat, en çok sabredenleri ödüllendirmişti sanki.Kara, sabahları herkesten önce uyanma alışkanlığını hiç bırakmamıştı. Ama artık o erken saatler eskisi gibi endişeyle, planlarla, tehlikelerle dolu değildi. Sessizce mutfağa gidiyor, çayı koyuyor, sonra pencereyi açıp içeri giren temiz havayı içine çekiyordu. Birkaç dakika sonra Gül geliyordu yanına. Saçları dağınık, yüzünde uykunun mahmurluğu ama gözlerinde huzur… Kara her sabah aynı şeyi düşünüyordu:“Bunca şeyden sonra hâlâ yanımdaysa, demek ki biz gerçekten birbirimizden geçememişiz.”Gül zaman zaman geçmişi hatırlıyordu. Korktuğu günleri, ağladığı geceleri, kaybettiğini sandığı anları… Ama sonra salondan gelen Kara’nın sesi, mutfaktan gelen çay kokusu, duvardaki aile fotoğrafları ona şunu hatırlatıyordu:Geçmiş bitmişti. Ve onlar geçmişi yenmişti.Hafta sonları artık herkesin bir araya geldiği günler olmuştu. Yeşim, Koray ve Umut gelir, Filiz mutlaka bir şeyler hazırlar, Fidan masayı kurar, Gül mutfakta koşturur, Kara ve Koray balkonda uzun uzun konuşurdu. Tuna, Tuana ve küçük oğulları geldiğinde ise evin içi tamamen şenlenirdi. Küçük çocuk evin içinde koştukça herkesin yüzünde aynı gülümseme oluşurdu. Çünkü o çocuk, bu ailenin yeni başlangıçlarının simgesiydi sanki.Bir akşam yine herkes toplanmıştı. Sofra kurulmuş, yemekler yenmiş, çaylar içilmişti. Küçük çocuk Kara’nın kucağında uyuyakalmıştı. Gül o manzaraya bakarken bir an durdu. Kara, kucağında uyuyan çocuk, karşısında gülen insanlar, mutfaktan gelen annesinin sesi, ablasının kahkahası… İçinden sadece şu cümle geçti:“Biz gerçekten kurtulduk.”Sanki o an herkes aynı şeyi hissetti. Çok konuşmadılar, ama hepsi biliyordu: Bu mutluluk kolay gelmemişti.Yeşim ve Gül artık sık sık görüşüyorlardı. Bazen birlikte alışverişe gidiyorlar, bazen çocukları alıp parka gidiyorlar, bazen de sadece oturup kahve içerek geçmişten konuşuyorlardı. Ama artık o geçmiş anlatılırken gözler dolmuyor, sadece derin bir sessizlik oluyordu. Çünkü bazı acılar unutulmazdı, ama insan o acıyla yaşamayı öğrenirdi.Koray ve Kara’nın dostluğu da yıllar içinde kardeşliğe dönüşmüştü. Çok şey yaşamış iki adamın birbirine duyduğu sessiz bir sadakat vardı aralarında. Çok konuşmazlardı ama biri diğerine “Bir şey mi oldu?” diye sorduğunda, gerçekten anlamak için sorardı.Tuna ise baba olduktan sonra bambaşka birine dönüşmüştü. Eskiden daha sert, daha keskin bir adamken şimdi oğlunun saçını okşarken yumuşayan, Tuana’ya bakarken gözleri gülen bir adama dönüşmüştü. Bir akşam Tuana ona“Sen eskiden böyle gülmezdin.” dedi.Tuna da gülümseyip“Eskiden bu kadar kaybedecek şeyim yoktu.” diye cevap verdi.Hayat herkese bir rol vermişti. Kimi anne olmuştu, kimi baba, kimi eş, kimi abi, kimi evlat… Ama hepsinin ortak bir şeyi vardı: Artık kaybetmekten korktukları bir aileleri vardı.
730🌹
Volkan ve Tarık Korkmaz ise yıllar geçmesine rağmen aynı hücrede, aynı soğuk duvarların arasında yaşamaya devam ediyorlardı. Dışarıdaki hayatı sadece duvarların ardından, küçük pencereden görünen gökyüzü kadar biliyorlardı. Zaman onlar için ilerlemiyor, sadece geçiyordu. Konuşacak çok şeyleri vardı belki ama konuşsalar da hiçbir şey değişmeyecekti. Çünkü bazı hataların geri dönüşü yoktu. Ve onlar bunu artık çok iyi biliyordu.Dışarıda ise hayat tüm sıcaklığıyla devam ediyordu.Bir kış akşamı herkes yine bir aradaydı. Dışarıda kar yağıyordu. İçeride soba yanıyor, mutfaktan yemek kokuları geliyor, çocuklar yerde oynuyor, büyükler çay içiyordu. Gül, Kara’nın yanına oturdu, başını omzuna yasladı. Kara da hiç konuşmadan elini tuttu.Çünkü bazen mutluluk konuşulmazdı. Sadece yaşanırdı.Ve onlar, bunca şeyden sonra, sonunda mutluluğu yaşamayı öğrenmişlerdi.Artık kimse geçmişten korkmuyordu. Kimse yarın ne olacak diye endişeyle uyumuyordu. Çünkü hepsi biliyordu ki ne olursa olsun artık yalnız değillerdi. Hepsi birbirinin ailesiydi.Ve insanın gerçek evi, en çok sevildiği yerdir.Onlar da sonunda evlerine kavuşmuşlardı.
Nikâh salonundan çıktıklarında güneş tam tepelerindeydi. Işık, gelinliğin ince tüllerine takılıyor, rüzgâr onları usulca savuruyordu. Gül bir an durdu. Kalabalığın sesleri arkasında kaldı; alkışlar, kahkahalar, fotoğraf makinelerinin deklanşör sesleri… Hepsi yavaş yavaş uzaklaştı. Ama onun kulağında yalnızca tek bir şey vardı: Kara’nın az önce söylediği “Evet.”O “evet” yalnızca bir kelime değildi. Bir savaştan sağ çıkmanın mührüydü sanki. Bir dönemin kapanışı, yeni bir hayatın başlangıcıydı.Kara, Gül’ün yüzüne baktı. Gözlerinin içine, sanki orada hâlâ saklı kalmış bir korku var mı diye bakar gibi baktı.“İyi misin?” diye fısıldadı.Gül başını salladı. Gözleri dolu doluydu ama ağlamıyordu.“İlk kez gerçekten özgür hissediyorum,” dedi.Arka tarafta bir polis aracı hareket etti. Ozan camdan son kez baktı. Ama artık o bakış Gül’ün içine işlemiyordu. Çünkü Gül, o bakışın içindeki boşluğu görmüştü. Ve anlamıştı:Bazı insanlar seni sevmez.Seni sahiplenmek ister.Ve sen onların yarasını sarmak zorunda değilsin.
731🥀
Balayı Gecesi
Deniz kenarında küçük bir otele gittiler. Gösterişsizdi. Sakindi. Camdan bakınca yalnızca ufuk görünüyordu; gökyüzüyle denizin birleştiği o ince çizgi… Sanki dünya orada bitiyor gibiydi.Gece olduğunda dalgaların sesi odaya doldu. Gül balkonda duruyordu. Saçları açıktı, makyajını silmişti. Artık yalnızca “Gül”dü. Gelin değildi. Kaçan kız değildi. Tehdit edilen kadın değildi. Sadece Gül’dü.Kara arkasından geldi. Belinden sardı.“Biliyor musun,” dedi yavaşça, “seni ilk gördüğüm gün böyle bir hayal kurmamıştım.”Gül hafifçe gülümsedi.“Nasıl bir hayal kurmuştun?”“Seninle savaşacağımı sanmıştım. Çünkü sen hep güçlü görünürdün.”Gül denize baktı.“Ben güçlü değildim,” dedi. “Sadece kırılmamaya çalışıyordum.”Kara çenesini omzuna yasladı.“Şimdi?”Gül gözlerini kapattı. Rüzgâr yüzüne çarpıyordu.“Şimdi kırılmaktan korkmuyorum.”Kara onu kendine çevirdi.“Çünkü?”“Çünkü düşersem tutacağını biliyorum.”O gece ilk kez geçmişten konuşmadılar. Ozan’dan, Serhat’tan, tehditlerden… hiçbirinden. Sadece gelecekten bahsettiler. Kara küçük bir ev hayal ediyordu, bahçeli. Gül ise mutfağın cam kenarında bir masa… Sabah kahvesi… Gün ışığı…Ve sonra Kara, sesi biraz çekinerek:“Bir çocuk?” dedi.Gül’ün yüzü kızardı.“Belki.”Kara gözlerini kıstı.“Belki mi?”“Hayat plan yapmayı sevmez,” dedi Gül. “Ama isterse…”Kara alnına bir öpücük kondurdu.“İsterse hazırız.”
732🥀
Aylar Sonra
Gül’ün karnı belirginleşmişti. Kara her gece onun karnına konuşuyordu.“Bak,” diyordu, “annen çok güçlüdür ama sana asla korkmayı öğretmeyecek. Ben de seni koruyacağım ama özgür bırakacağım.”Gül onu izliyordu. Kalbi doluyordu.Bir akşam sahile gittiler. Aynı eski sahil… Rüzgâr hafifti. Gökyüzü turuncuya çalıyordu. Gül durdu.“Burası,” dedi, “çok şey gördü.”Kara elini tuttu.“Şimdi de bunu görüyor.”Gül gözlerini ufka dikti. İçinde artık korku yoktu. Öfke yoktu. Geçmişin ağırlığı yoktu. Sadece bir kalp atışı vardı. Kendi kalbi. Ve içinde büyüyen başka bir kalp.Hayat bazen seni kırarak büyütür. Bazen de büyüttükten sonra ödüllendirir.Gül artık şunu biliyordu: Sevgi, sahip olmak değildir. Sevgi, kalmayı seçmektir. Ve Kara kalmıştı. O da kalmıştı. Bu kez gerçekten.Ama hayat… henüz bütün sürprizlerini göstermemişti.Doğum
Sekizinci ayın başında sancı aniden geldi. Gül’ün yüzü bembeyaz oldu.“Kara…” dedi.O tek kelime her şeyi değiştirdi.Hastane ışıkları soğuktu. Beyaz duvarlar, antiseptik kokusu, koridordaki telaş… Doktor kaşlarını çattı.“Erken olabilir. Gözlem altında tutacağız.”Beklemek en zoruydu.Saatler ilerledi. Sancı düzenli hâle geldi. Artık geri dönüş yoktu. Acı dalga dalga geldi. Gül dişlerini sıktı. Bağırmadı ama gözlerinden yaş süzüldü.“Kara…” dedi.“Buradayım.”“Gitme.”“Gitmem.”Bir an geldi. Zaman kırıldı sanki. Ve sonra…Bir ağlama sesi. İnce, taze, hayata yeni dokunmuş bir ses.Doktor gülümsedi.“Sağlıklı bir kız.”Kara’nın dizleri titredi. Minik bedeni kucağına aldığında nefesini tutar gibi oldu.“Merhaba,” dedi kısık bir sesle.
“Ben babanım.”
733🥀
Gül yorgun ama huzurluydu.“Adı?” diye sordular.Gül gözlerini kapadı.“Ahsen.”Kara gülümsedi.“Niye Ahsen?”Gül bebeğin yüzüne baktı.“Çünkü ‘en güzel’ demek,” dedi. “Ama güzelliği yüzünde değil… kalbinde olsun istiyorum.”Kara başını eğdi.“Annesi gibi.”Yıllar Sonra
Ahsen dört yaşındaydı. Sahilde koşuyordu. Kahkahası dalgaların sesine karışıyordu. Gül bankta oturmuş onu izliyordu. Kara yanında.“Mutlu musun?” diye sordu Kara.Gül denize baktı. Bir zamanlar bu sahil korku taşırdı. Şimdi sadece anı taşıyordu.“Evet,” dedi.“Hiç korkmuyor musun artık?”Gül hafifçe gülümsedi.“Korku var,” dedi. “Ama artık beni yönetmiyor.”Ahsen koşarak geldi.“Anne bak!”Elinde küçük bir deniz kabuğu vardı. Gül kabuğu kulağına götürdü. Dalgaların sesi… Hayatın sesi…Ve o an anladı:Bazı insanlar hayatına yara olarak girer.Bazıları ders olarak.Bazıları da kök olarak.Kara onun kökü olmuştu.Ahsen ise o kökten filizlenen umut.Kara elini tuttu. Bu kez o tutuşta panik yoktu, sahiplenme yoktu. Sadece bilinçli bir kalış vardı.Ve Gül şunu biliyordu:Geçmiş onu kırmıştı.Ama o kırıklardan ışık sızmıştı.Şimdi o ışık Ahsen’in gözlerinde parlıyordu.
Sabah güneşi mutfağın camından içeri süzülüyordu. Masanın üzerinde yarım kalmış bir boyama kitabı, küçük renkli kalemler ve Ahsen’in süt bardağı vardı. Ev dağınıktı ama yaşayan bir evdi bu. İçinde kahkaha olan, koşuşturma olan, hayat olan bir ev.Gül mutfakta saçlarını gelişigüzel toplamış, kahve yapıyordu. Üzerinde Kara’nın tişörtü vardı.
734🥀
Evin içinden küçük ayak sesleri geldi.“Anneeee!”Ahsen koşarak geldi, pijamalarıyla Gül’e sarıldı.“Acıktım.”Gül gülümseyerek eğildi.“Daha gün yeni başladı, nasıl hemen acıktın?”Ahsen çok ciddi bir yüz ifadesiyle,“Çünkü ben büyüyorum,” dedi.Tam o sırada Kara arkadan geldi. Saçları dağınıktı, yeni uyanmıştı. Ahsen’i kucağına aldı.“Günaydın küçük hanım.”“Günaydın baba. Ben büyüyorum, o yüzden çok yemek yemem lazım.”Kara başını salladı.“Doğru. Ama en çok ne yemen lazım biliyor musun?”“Ne?”Kara Ahsen’in karnını gıdıkladı.“Sevgi!”Ahsen kahkahalarla gülmeye başladı.“Sevgi yenmez ki baba!”Kara Gül’e baktı.“Yenir,” dedi. “Bak anneni yedim ben, hâlâ çok seviyorum.”Gül gözlerini devirdi.“Sabah sabah saçmalama Kara.”Ama gülüyordu.
O gün pazar günüydü. Üçü birlikte kahvaltı hazırladılar. Ahsen masaya çatal koydu, ama hepsini aynı yere koydu. Kara ekmeği kesti, Gül çayı doldurdu.Küçük bir aileydiler ama masaları doluydu. Zeytin, peynir, domates, bal… ve en çok da sohbet.Ahsen bir anda,“Bugün denize gidelim mi?” dedi.Kara Gül’e baktı.“Ne diyorsun?”Gül omuz silkti.“Ben hazırım. Ama Ahsen söz verirse…”Ahsen şüpheyle baktı.“Ne sözü?”“Bu sefer suya girince ‘üşüdüm’ deyip çıkmayacaksın.”Ahsen düşündü.“Tamam. Ama siz de kumdan kale yapacaksınız.”Kara elini uzattı.“Anlaştık.”Ahsen babasının elini sıktı.“Anlaştık.”Gül onları izliyordu. Bazen konuşmadan sadece izlemek istersin ya… İşte öyle bir andı. Kalbi doluyordu ama bu kez acıdan değil, mutluluktandı.
735🥀
Deniz sakindi. Ahsen kumların üzerinde koşuyor, dalgalar ayağına değince çığlık atıp geri kaçıyordu. Kara kumdan kale yapıyordu ama yaptığı şey kaleye hiç benzemiyordu.Gül uzaktan bağırdı:“Kara o kale değil, patates tarlasına benziyor!”Kara itiraz etti:“Sanattan anlamıyorsun kadın!”Ahsen geldi, kaleye baktı ve çok ciddi bir şekilde,“Baba bu kale değil,” dedi.“Bu ne peki?” diye sordu Kara.Ahsen düşündü.“Bu… köfte.”Gül kahkahaya boğuldu. Kara kumları Ahsen’e doğru attı. Ahsen kaçtı, Gül kaçtı, Kara arkalarından koştu. Sahilde üç kişinin kahkahası rüzgâra karıştı.Bir süre sonra yorulup kuma oturdular. Ahsen ortalarında oturuyordu. Küçük elleriyle onların ellerini tuttu.“Biz aile miyiz?” diye sordu.Kara ve Gül aynı anda,“Evet,” dedi.Ahsen başını salladı.“Güzel. Çünkü ben sizi çok seviyorum.”Gül’ün gözleri doldu.“Biz de seni çok seviyoruz.”Ahsen sonra Kara’ya döndü.“Baba, sen annemi ne kadar seviyorsun?”Kara hiç düşünmeden cevap verdi.“Deniz kadar.”Ahsen denize baktı.“Çok.”Sonra annesine döndü.“Anne, sen babamı ne kadar seviyorsun?”Gül Kara’ya baktı. Gülümsedi.“Ben denizden de çok seviyorum. Çünkü denizin bittiği yer var. Ama benim sevdiğim yer bitmiyor.”Kara bir şey söylemedi. Sadece Gül’ün elini tuttu ve öptü.Ahsen yüzünü buruşturdu.“Öğk, romantik oldunuz yine.”Kara güldü.“Sen büyüyünce anlayacaksın.”Ahsen çok emin bir şekilde konuştu:“Ben büyüyünce de babam gibi birini bulacağım.”Kara kaşlarını kaldırdı.“Zor iş.”Gül güldü.“Neden?”“Çünkü ben bir taneyim.”Gül başını omzuna yasladı.“İyi ki de öylesin.”
736🥀
Akşam eve döndüklerinde Ahsen yolda arabada uyuyakaldı. Kara onu kucağında içeri taşıdı. Küçük yatağına yatırdılar. Ahsen uykusunda mırıldandı:“Anne…”“Buradayım,” dedi Gül fısıldayarak.Ahsen gözlerini açmadan,“Gitme,” dedi.Gül saçlarını okşadı.“Gitmem.”Ahsen tekrar uyudu.Kara kapıya yaslanmış onları izliyordu.“Biliyor musun,” dedi yavaşça, “Ben eskiden çok şey istedim hayattan.”“Şimdi?” diye sordu Gül.Kara odaya baktı. Uyuyan kızlarına, Gül’e, eve…“Şimdi hiçbir şey istemiyorum. Çünkü her şeyim burada.”Gül yanına geldi.“Benim de.”Kara alnını Gül’ün alnına yasladı.“Biz çok badire atlattık,” dedi. “Ama en güzel günlerimiz bunlarmış meğer.”Gül gülümsedi.“En güzel günlerimiz daha bitmedi.”Kara kaşlarını kaldırdı.“Nereden biliyorsun?”Gül onun elini alıp kalbinin üzerine koydu.“Çünkü burası hâlâ senin yanında daha hızlı atıyor.”Kara gülümsedi.“Benimki de senin yanında duracak gibi oluyor zaten.”Işıkları kapattılar. Ev sessizleşti. Ama o sessizlik yalnızlık değildi. Huzurdu.Ve bazı insanlar hayatta fırtınadır.Bazıları liman.Bazıları da ev.Kara, Gül için ev olmuştu.Gül, Kara için huzur.Ahsen ise ikisinin aşkının yaşayan hâliydi.Ve o evin içinde o gece yine üç kalp aynı huzurla uyudu.
737🥀
Ahsen uyuduktan sonra evin içi yavaş yavaş sessizliğe gömüldü. Mutfakta bırakılmış iki çay bardağı, salondaki koltuğun üzerinde Ahsen’in oyuncağı, balkondan içeri giren serin gece havası… Her şey sakin, her şey yerli yerindeydi.Gül balkona çıktı. Gece deniz kokuyordu. Uzakta dalga sesleri vardı, rüzgâr saçlarını hafifçe savuruyordu. Ellerini korkuluğa koydu, derin bir nefes aldı. Bazen insan mutlu olduğunda da durup düşünür. “Gerçek mi?” diye sorar kendine. Gül de o an öyle yapıyordu. Yaşadığı hayatı düşünüyordu. Geçirdiği yılları… Korkularını, kaçışlarını, gözyaşlarını… Sonra içeride uyuyan kızını ve birazdan yanına gelecek olan adamı düşündü.Tam o sırada Kara arkasından geldi. Sessizce yaklaştı, belinden sardı. Gül hiç irkilmedi. Çünkü artık onun dokunuşunu dünyanın neresinde olsa tanırdı.“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Kara.Gül ellerini onun kollarının üzerine koydu.“Seni,” dedi.Kara hafifçe güldü.“İyi şeyler umarım.”Gül arkasını döndü, yüz yüze geldiler.“Çok şey yaşadık,” dedi. “Bazen düşünüyorum da… Nasıl hâlâ birbirimizi bu kadar sevebiliyoruz?”Kara hiç düşünmeden cevap verdi:“Çünkü biz birbirimizden vazgeçmedik.”Rüzgâr biraz daha sert esti. Gül üşür gibi oldu. Kara hemen omuzlarına hırkasını koydu. Gül gülümsedi.“Sen hep böyleydin,” dedi.“Nasıl?”“Kavga etsek bile üstümü örtüyorsun.”Kara ciddi bir sesle konuştu:“Ben sana kızabilirim, bağırabilirim, inat edebilirim… Ama seni korumaktan asla vazgeçmem.”Gül’ün gözleri doldu ama bu kez ağlamadı. Sadece baktı ona. Uzun uzun baktı.“Ben sana ilk ne zaman âşık oldum biliyor musun?” dedi.Kara kaşlarını kaldırdı.“Ne zaman?”“Hatırlıyor musun… Bir gece çok korkmuştum. Titriyordum. Sen hiçbir şey söylemeden sadece elimi tutmuştun. Hiç konuşmadan saatlerce oturmuştuk. İşte o gece âşık oldum sana.
738🥀
Çünkü o gece anladım… Sen benim canımı yakmayacaksın.”Kara bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra elini Gül’ün yüzüne koydu.“Ben sana ilk gördüğüm gün âşık oldum,” dedi.“Yalan,” dedi Gül gülerek.“Gerçek. Ama o zamanlar seninle başım belaya girecek gibi hissetmiştim.”“Girdi de.”“İyi ki girdim.”Bir süre konuşmadılar. Sadece birbirlerine sarıldılar. Gece sessizdi. Dünya sanki yavaşlamıştı.Kara Gül’ün saçlarını okşadı.“Bir şey soracağım,” dedi.“Sor.”“Yeniden başa dönsek… Yine beni seçer miydin?”Gül hiç düşünmedi.“Her seferinde seni seçerdim.”“Niye?” diye sordu Kara.Gül elini onun kalbinin üzerine koydu.“Çünkü senin yanında korkmuyorum. İnsan en çok kimin yanında korkmuyorsa, en çok onu sever.”Kara derin bir nefes aldı.“Benim de en büyük huzurum sensin,” dedi. “Dışarıda ne olursa olsun, eve gelip seni görünce her şey bitiyor. Sanki dünya kapının dışında kalıyor.”Gül başını onun göğsüne yasladı.“Burası benim evim,” dedi.Kara hafifçe gülümsedi.“Ev dediğin yer duvarlar değildir zaten. Ev, kimin yanında uyuyabildiğindir.”Gül başını kaldırdı.“O zaman gel,” dedi. “Evimize gidelim.”İçeri girdiler. Işıkları kapattılar. Oda karanlıktı ama birbirlerini görmelerine gerek yoktu. Çünkü artık birbirlerini ezbere biliyorlardı. Kara Gül’ün elini tuttu, yavaşça kendine çekti. Alnına bir öpücük kondurdu. Sonra yanağına. Sonra dudaklarına.Bu öpücük aceleci değildi. Yılların verdiği bir tanıdıklık, bir güven vardı içinde. Sanki “Buradayım” diyen bir öpücüktü bu.Gül fısıldadı:“Beni hâlâ ilk günkü gibi seviyor musun?”Kara kulağına doğru eğildi.“Hayır,” dedi.Gül geri çekildi.“Ne demek hayır?”Kara gülümsedi.“İlk günkü gibi sevmiyorum. Daha çok seviyorum. Çünkü artık seni tanıyorum. Korkularını da biliyorum, inadını da, sabah uykulu hâlini de, sinirlenince nasıl sustuğunu da… Ve bunların hepsini seviyorum.”Gül’ün gözleri karanlıkta parladı.“Ben de seni çok seviyorum Kara.”Kara onu kendine çekti.“Bir gün saçlarımız bembeyaz olacak,” dedi. “Ahsen büyüyecek, gidecek belki. Evde yine sen ve ben kalacağız.”Gül gülümsedi.“Biz sıkılır mıyız?”Kara başını salladı.“Biz birbirimizle sıkılmayız. Çünkü biz önce sevgiliydik, sonra aile olduk. Ama hep sevgili kaldık.”Gül gözlerini kapattı.“Hiç gitme,” diye fısıldadı.Kara aynı yıllar önceki gibi cevap verdi:“Gitmem.”O gece yan yana uyudular. Dışarıda deniz vardı, rüzgâr vardı, karanlık vardı. Ama içeride sadece iki insanın birbirine ait olmanın huzuru vardı.Ve bazı aşklar vardır;Bağırmaz, gösteriş yapmaz, herkese anlatılmaz.Ama yıllar geçse de bitmez.Kara ile Gül’ün aşkı, işte öyle bir aşktı.
739🥀
Sabah ev her zamankinden daha karışıktı. Mutfaktan yanık ekmek kokusu geliyor, salondan Ahsen’in şarkı söylediği duyuluyordu. Gül mutfakta bir yandan omlet yapmaya çalışıyor, bir yandan çay taşmasın diye ocağa bakıyordu.“Ahseeeen, terliklerini giy!” diye seslendi.Salondan cevap geldi:“Anne ben prensesim, prensesler terlik giymez!”Kara banyodan çıktı, havluyla saçlarını kuruluyordu.“Giyer,” dedi ciddi bir sesle. “Çünkü prensesler hasta olursa bütün krallık üzülür.”Ahsen bir an düşündü. Sonra terliklerini giyip geldi.“Tamam, krallık üzülmesin.”Gül gülmemek için kendini zor tuttu.“Bu çocuğa masalları fazla gerçek anlatıyorsun,” dedi Kara’ya.Kara omuz silkti.“Ben gerçekleri anlatıyorum. O bizim prensesimiz.”Ahsen sandalyeye tırmanıp oturdu.“Baba, sen kral mısın?”Kara başını salladı.“Hayır.”“Niye?”Kara Gül’e baktı.“Çünkü bu evin kraliçesi annen. Ben sadece odun taşıyan adamım.”Gül kaşığı Kara’ya doğru salladı.“Çok konuşma, gel kahvaltıyı hazırla.”Sürpriz
Kahvaltıdan sonra Kara birden,“Hazırlanın, bir yere gidiyoruz,” dedi.Gül şüpheyle baktı.“Kara, yine ne yapıyorsun?”“Görürsün.”Bir saat sonra arabayla şehirden biraz uzaklaştılar. Yeşillik bir alana geldiler. Küçük, tek katlı, bahçeli bir evin önünde durdular.
740🌹
Evin önünde küçük bir salıncak vardı. Bahçede papatyalar çıkmıştı.Gül arabadan indi. Evin önüne kadar yürüdü. Kapıya dokundu.“Kara… bu…?”Kara cebinden bir anahtar çıkardı.“Balayında bana bir şey söylemiştin,” dedi. “Mutfak camının önünde bir masa, sabah kahvesi, küçük bir bahçe… Unuttun mu sandın?”Gül konuşamadı. Sadece başını salladı.Kara anahtarı uzattı.“Evimiz.”Gül’ün gözlerinden yaşlar süzüldü.“Gerçek mi bu?”“Gerçek.”Ahsen bahçeye koştu.“Burada ağaç var! Baba burada evcil hayvan besleyebilir miyiz? Salıncakta uyuyabilir miyim? Buraya çiçek ekebilir miyiz? Benim odam olacak mı?”Kara güldü.“Hepsi olacak.”Gül hâlâ kapının önünde duruyordu.“Kara… ben hayatımda hiç bu kadar büyük bir hediye almadım.”Kara yanına geldi.“Bu hediye değil. Bu söz. Ben sana huzurlu bir ev sözü vermiştim.”Gül anahtarı aldı. Kapıyı açtı. Ev boştu ama camdan içeri güneş giriyordu. Tozlar ışığın içinde uçuşuyordu. Ama ev boş görünmüyordu. Sanki yaşayacakları günler şimdiden odaların içine yerleşmişti.Gül mutfağa gitti. Camın önünde gerçekten küçük bir masa vardı. Eliyle masaya dokundu. Sonra arkasını döndü, Kara’ya baktı.“Sen benim hayalimi benden önce gerçekleştirmişsin,” dedi.Kara omuz silkti.“Ben senin söylemediğin şeyleri de duyarım.”
741🥀
Ahsen, bahçede koşuyor, çiçek topluyordu.“Anne! Bu evde çok mutlu olacağız bence,” dedi.Gül dizlerinin üzerine çöktü.“Biz her yerde mutlu oluruz. Yeter ki birlikte olalım.”Ahsen çok önemli bir şey söyleyecek gibi yaklaştı.“Ben büyüyünce bu evden gitmek istemiyorum.”Kara güldü.“Gideceksin. Çünkü büyüyeceksin.”Ahsen üzüldü.“Niye herkes büyüyor ya?”Gül saçlarını okşadı.“Çünkü hayat ileri gidiyor. Ama insanın evi hep kalbinde kalıyor.”Ahsen bunu düşündü. Sonra küçük bir papatya koparıp annesine verdi.“Bu evin ilk çiçeği,” dedi.Gül papatyayı aldı.“Bu da bu evin ilk hatırası.”Kara ikisini izliyordu.“Bir fotoğraf çekilin,” dedi. “Yıllar sonra bakarız.”Gül Ahsen’i kucağına aldı. Kara telefonu bir yere koyup yanlarına koştu. Üçü birlikte gülerken fotoğraf çekildi.O fotoğraf, bir evin başlangıcıydı.
Akşamüstü bahçeye oturdular. Güneş yavaş yavaş batıyordu. Ahsen salıncakta sallanıyordu.Gül başını Kara’nın omzuna yasladı.“Biliyor musun,” dedi, “ben eskiden hep bir gün bitecek diye korkardım.”Kara elini tuttu.“Ne?”“Mutluluk. Hep bir şey olacak ve bitecek sanırdım.”Kara başını salladı.“Mutluluk bitmez Gül. İnsan yanlış yerde ararsa bulamaz. Ama doğru insanda bulursa… o zaman bitmez.”Gül gözlerini kapattı.“Ben doğru yerde bulmuşum.”Kara onun saçlarını öptü.“Ben de.”Bahçede salıncak gıcırdıyordu. Uzakta bir köpek havladı. Akşam serinliği çöktü. Ahsen salıncakta şarkı söylüyordu, kendi uydurduğu bir şarkı.Gül fısıldadı:“Bizim hayatımız film gibi oldu.”Kara güldü.“Yok. Film olsa bu kadar gerçek olmazdı.”Gül ona baktı.“Bana bir şey söyle.”“Ne?”“Beni hep sevecek misin?”Kara hiç düşünmeden cevap verdi:“Hayır.”Gül kaşlarını çattı.“Kara!”Kara gülümsedi.“Hep sevmeyeceğim. Her gün yeniden seveceğim. O daha zor ama daha gerçek.”Gül gülümsedi.“Ben de seni her gün yeniden seveceğim.”Güneş battı. Bahçeye akşam indi. Ama o evin içi ışık doluydu. Çünkü bazı evleri lambalar değil, içindeki insanlar aydınlatır.
742🥀
Ve o gün, Kara, Gül ve Ahsen için sıradan bir gün değildi.O gün, bir hayalin kapısı açılmıştı.Ve bazı hayaller, gerçekten yaşanınca daha güzel oluyordu.
Yeni eve taşındıkları ilk gece, evin içi kutularla doluydu. Mutfakta tabaklar hâlâ gazeteye sarılıydı, salonda yerde duran yastıklar vardı, yatak odasında ise sadece yatak kurulmuştu. Ev dağınıktı ama huzurluydu. Çünkü ilk kez her şey onlara aitti. Duvarlar, kapılar, pencereden görünen ağaç… Hepsi onların hayatının bir parçası olacaktı artık.Ahsen odadan odaya koşuyordu.“Bu benim odam! Bu sizin odanız! Bu mutfak! Bu salon! Bu da… şey… boş oda.”Kara güldü.“O da misafir odası.”Ahsen hemen itiraz etti.“Hayır, orası oyun odası.”Gül kutunun içinden bir bardak çıkarıp,“Bence Ahsen haklı,” dedi. “Misafir yılda bir gelir ama oyun her gün var.”Kara ellerini kaldırdı.“Tamam, ben bu evde azınlıktayım, anladım.”Ahsen koşup babasına sarıldı.“Sen azınlık değilsin baba, sen güçsün.”Kara şaşırdı.“Kim öğretiyor sana bunları?”Ahsen annesini gösterdi.“Annem.”Gül masum masum gülümsedi.“Ben hiçbir şey yapmadım.”
743🥀
O gece kolileri açmayı bıraktılar. Çünkü çok yorulmuşlardı. Mutfaktan iki bardak çay alıp bahçeye çıktılar. Ahsen çoktan uyumuştu; yeni odasında, yeni evinin ilk uykusundaydı.Bahçede hafif bir rüzgâr vardı. Ağaç yaprakları hışırdıyordu. Gökyüzünde yıldızlar görünüyordu. Şehirden biraz uzak oldukları için gökyüzü daha parlaktı.Gül sandalyeye oturdu.“Burası çok sessiz,” dedi.Kara çayından bir yudum aldı.“Rahatsız etti mi?”“Hayır,” dedi Gül. “İnsan biraz sessizliğe alışık olmayınca garipsiyor sadece.”Bir süre hiçbir şey söylemeden oturdular. O sessizlikte çekirge sesleri vardı, rüzgâr vardı, bir de birbirlerinin varlığı.Gül yavaşça konuştu:“Biz gerçekten başardık, değil mi?”Kara ona baktı.“Neyi?”“Bunca şeyden sonra… hâlâ birlikte olmayı. Hâlâ gülmeyi. Hâlâ hayal kurmayı.”Kara elini uzattı, Gül’ün elini tuttu.“Çünkü biz hiç birbirimizi bırakmadık.”Gül gözlerini bahçeye çevirdi.“Ben bazen çok yoruldum Kara,” dedi. “Bazen çok korktum. Bazen kaçmak istedim. Ama sen hep kaldın.”Kara sakince cevap verdi:“Ben gitmeyi hiç düşünmedim ki.”“Niye?” diye sordu Gül.Kara bir süre düşündü. Sonra yavaşça konuştu:“Çünkü ben sende kendimi buldum. İnsan kendini bulduğu yerden gitmez.”Gül’ün gözleri doldu.“Ben de sende evimi buldum.”
Gece yarısı yatmaya gittiklerinde Ahsen koşarak odalarına geldi. Elinde yastığı vardı.“Ben burada uyuyabilir miyim?” diye sordu.Kara güldü.“Niye?”“Yeni evde korktum biraz.”Gül yatağı açtı.“Gel.”Ahsen yatağın ortasına yattı. Bir tarafta Gül, bir tarafta Kara vardı. Ahsen ikisinin de elini tuttu.“Artık korkmuyorum,” dedi.Kara ışığı kapattı.“Niye?”Ahsen uykulu bir sesle cevap verdi:“Çünkü siz varsınız.”Gül karanlıkta Kara’nın elini buldu. Sıkıca tuttu. Çünkü bazen bir çocuğun söylediği bir cümle, bütün hayatın anlamını özetler.
744🥀
Sabah ilk uyanan Ahsen oldu. Koşarak bahçeye çıktı. Çimenler ıslaktı. Ayakları ıslandı ama aldırmadı. Bir süre sonra içeri koştu.“Anne! Baba! Bahçede kuşlar var! Hem de çok!”Kara gözlerini açtı.“Tamam küçük kuş, geliyoruz.”Üçü birlikte bahçeye çıktılar. Gerçekten de ağaçta birkaç küçük kuş vardı. Ahsen ekmek getirip çimenlere koydu.“Artık onların da evi burası,” dedi.Kara Gül’e baktı.“Bizim ev bayağı kalabalık olacak galiba.”Gül gülümsedi.“Ev dediğin biraz kalabalık olur zaten.”Ahsen birden sordu:“Ev ne demek?”Kara cevap verdi:“Ev, insanın kendisi gibi olabildiği yerdir.”Gül ekledi:“Ev, kimsenin seni bırakmadığı yerdir.”Ahsen biraz düşündü. Sonra çok basit bir şey söyledi:“Ev, sizin olduğunuz yer.”Kara ve Gül birbirlerine baktılar. Çünkü bazen en doğru tanımı çocuklar yapar.Kara Gül’ün omzuna kolunu attı. Ahsen önlerinde koşuyordu. Güneş yeni doğuyordu. Bahçeye sabah ışığı yayılıyordu.Ve Gül o an içinden şunu düşündü:Hayat ona çok şey öğretmişti.Korkmayı öğretmişti.Kaybetmeyi öğretmişti.Yalnız kalmayı öğretmişti.Ama sonra hayat ona başka bir şey daha öğretmişti:Sevilmeyi.Güvenmeyi.Ait olmayı.Kara onun ait olduğu yerdi.Ahsen ise o aidiyetin en güzel hikâyesi.Ve bazen insanın büyük mucizeler yaşamasına gerek yoktur.Bazen bir sabah, bahçende kuşlar varken, sevdiğin adam yanındayken ve çocuğun gülüyorken…Zaten mucizenin içindesindir.
745🥀
Yeni evde günler yavaş akıyordu. Şehirdeki gibi acele yoktu. Sabahları kuş sesleriyle uyanıyorlardı, akşamları bahçede oturup çay içiyorlardı. Ahsen artık her sabah pijamalarıyla bahçeye çıkıyor, çiçekleri suladığını zannedip her yeri su yapıyordu.Bir sabah Gül mutfakta hamur açıyordu. Kara kapıdan onu izliyordu. Üzerinde ince bir elbise, saçları dağınık, yanağına un bulaşmıştı. Kara bir süre hiçbir şey söylemeden baktı.Gül fark etti.“Ne bakıyorsun öyle?” dedi.Kara gülümsedi.“Sana.”“Benim neyime bakıyorsun? Un içindeyim, saçım başım dağılmış.”Kara mutfağa girdi, tezgâha yaslandı.“Ben sana ilk âşık olduğumda da böyleydin zaten.”Gül kaşlarını çattı.“Nasıl yani? Ben seni ilk gördüğümde gayet bakımlıydım.”Kara başını salladı.“Hayır. İlk seni mutfakta görmüştüm ben. Saçın dağınıktı, sinirli sinirli bir şey yapıyordun. Bana bakıp ‘Kapıda niye dikiliyorsun?’ demiştin.”Gül hatırlayıp gülmeye başladı.“Çok ayıp, öyle mi demişim?”“Demiştin,” dedi Kara. “Ben de o an ‘Ben bu kadına âşık olacağım galiba’ demiştim içimden.”Gül elindeki oklavayı ona doğru tuttu.“Sen biraz delisin.”Kara hiç itiraz etmedi.“Doğru. Ama senin delinim.”
Ahsen o gün elinde bir kâğıtla geldi.“Toplantı var!” dedi.Kara ve Gül şaşırdı.“Ne toplantısı?” diye sordu Gül.Ahsen sandalyeye çıktı, kâğıdı açtı.“Şimdi. Biz ailece pikniğe gideceğiz. Görev dağılımı yapacağım.”Kara gülmemek için dudaklarını ısırdı.“Tamam müdür hanım, dinliyoruz.”Ahsen kâğıdı okudu:“Anne börek yapacak. Baba mangal yakacak. Ben de çiçek toplayacağım.”Kara el kaldırdı.“Benim görevim niye en zor?”Ahsen çok ciddi cevap verdi:“Çünkü sen güçlüsün.”Gül kahkaha attı.“Bu çocuk seni çok iyi yönetiyor.”Kara başını salladı.“Evet, bu evde demokrasi yok, Ahsenokrasi var.”
746🥀
Öğleden sonra küçük bir tepeye gittiler. Yanlarında battaniye, börek, meyve suyu vardı. Ahsen koşup durdu, çiçek topladı, taş topladı, yaprak topladı… Ona göre hepsi çok değerliydi.Bir süre sonra yorulup gelip Gül’ün kucağına yattı.“Anne, ben çok mutluyum,” dedi.Gül saçlarını okşadı.“Niye?”Ahsen çok basit bir cevap verdi:“Çünkü siz yanımdasınız.”Kara battaniyenin üzerine uzanmış gökyüzüne bakıyordu.“Ben çocukken mutluluk böyle bir şey sanmıyordum,” dedi.Gül ona baktı.“Nasıl sanıyordun?”“Büyük bir şey sanıyordum. Çok para, büyük ev, arabalar falan…” dedi Kara. “Meğer mutluluk buymuş. Bir battaniye, sevdiğin kadın, çocuğunun sesi.”Gül gülümsedi.“İnsan büyüyünce anlıyor.”Kara başını çevirip Gül’e baktı.“Ben en çok seninle büyüdüm.”Gül bir şey söylemedi. Sadece elini uzattı. Kara onun elini tuttu.Ahsen gözlerini kapatmıştı ama uyumuyordu.“Ben de büyüyünce sizin gibi evleneceğim,” dedi.Kara sordu:“Nasıl yani bizim gibi?”Ahsen gözlerini açtı.“Böyle el ele tutuşan, birbirine sarılan, aynı sandalyede oturan evli.”Gül gülerek,“Aynı sandalyede oturmak mı?” dedi.Ahsen başını salladı.“Evet. Çünkü siz hep öyle oturuyorsunuz.”Kara Gül’e baktı.“Doğru,” dedi. “Biz hep yan yana oturduk zaten. Hiç karşı karşıya değil.”Gül başını onun omzuna yasladı.“Çünkü biz kavga etsek bile aynı taraftaydık.”Kara onun saçlarını öptü.“Biz seninle hiç düşman olmadık Gül. Sadece bazen yorulduk. Ama hiç vazgeçmedik.”Ahsen tekrar araya girdi:“Ben de sizden hiç vazgeçmem.”Kara gülümsedi.“Biz de senden vazgeçmeyiz.”
747🥀
Akşam eve dönerken Ahsen arabada uyuyakaldı. Yine Kara kucağında taşıdı. Yatağına yatırdılar. Üzerini örttüler.Gül kapının önünde durup kızlarını izledi.“Ne ara bu kadar büyüdü?” dedi.Kara arkasından sarıldı.“Daha büyüyecek.”Gül başını onun omzuna yasladı.“Biz yaşlanacağız.”Kara güldü.“Sen yaşlanmazsın.”“Niye?”“Çünkü ben seni hep aynı göreceğim.”Gül döndü, ona baktı.“Nasıl yani?”Kara yavaşça konuştu:“Ben seni bazen mutfakta unlu yüzünle görüyorum, bazen Ahsen’e sarılırken, bazen bana kızarken, bazen gülerken… Ben her hâline âşığım. O yüzden sen değişsen bile ben aynı kadını sevmeye devam edeceğim.”Gül’ün gözleri doldu.“Ben de seni,” dedi.O gece yine bahçeye çıktılar. Yıldızlara baktılar. Konuşmadan oturdular.Çünkü bazı mutluluklar sessiz yaşanır.Bağırmaz.Göstermez.Ama insanın içine yerleşir.Ve Gül o an şunu düşündü:Hayatının en büyük şansı, Kara’yı sevmesi değildi. Kara’nın da onu sevmesiydi.
748🥀
Sonbahar yavaş yavaş geliyordu. Bahçedeki ağaçların yaprakları sararmaya başlamıştı. Akşamları hava serinliyor, Gül artık bahçeye hırkayla çıkıyordu. Evlerinin önündeki küçük yolda bazen kimse geçmez, bazen bir köpek koşarak geçer, bazen de rüzgâr yaprakları sürüklerdi. Hayat burada yavaştı. Ve bu yavaşlık onlara iyi gelmişti.Bir akşam Ahsen elinde bir defterle geldi.“Anne, öğretmen ödev verdi,” dedi.“Ne ödevi?” diye sordu Gül.“Anı defteri. Ailemle en mutlu günümü yazacağım.”Kara koltuktan seslendi:“Bir tane mi yazacak? Bizimle her gün mutlu.”Ahsen çok ciddi bir şekilde,“Öğretmen bir tane dedi,” diye cevap verdi.Gül masaya oturdu.“Peki en mutlu günün hangisiydi?”Ahsen düşündü. Uzun uzun düşündü. Sonra dedi ki:“Karar veremedim.”Kara güldü.“Güzel dert.”Ahsen defteri açtı.“Ben yazamıyorum, siz anlatın ben yazayım.”Gül sordu:“Ne anlatalım?”Ahsen kalemi hazırladı.“Nasıl tanıştınız?”Kara ve Gül birbirlerine baktılar. Kara gülümsedi.“Annen bana çok kızmıştı ilk tanıştığımızda,” dedi.“Niye?” diye sordu Ahsen.Gül cevap verdi:“Çünkü baban çok inatçıydı.”Kara itiraz etti:“Hâlâ inatçıyım.”Ahsen deftere yazdı:“Babam inatçı ama annem de inatçı.”Gül güldü.“Doğru yazıyorsun.”Ahsen tekrar sordu:“Peki ne zaman âşık oldunuz?”Bu sefer Gül sustu. Kara konuştu:“Ben anneni kaybetmekten korktuğum zaman âşık olduğumu anladım.”Ahsen yazdı. Sonra annesine baktı.“Sen ne zaman âşık oldun?”Gül kızına baktı. Sonra yavaşça konuştu:“Babanın yanında kendimi güvende hissettiğim zaman.”Ahsen onu da yazdı. Sonra sordu:“Peki evlenince ne değişti?”Kara güldü.“Hiçbir şey değişmedi. Biz zaten evli gibiydik.”Gül başını salladı.“Değişen tek şey soyadım oldu.”Ahsen deftere uzun uzun yazdı. Yazarken dili dışarı çıkıyordu, çok ciddi yazıyordu.Sonra birden durdu.“Ben en mutlu günümü buldum,” dedi.“Hangisi?” diye sordu Kara.Ahsen deftere yazdı ve yüksek sesle okudu:“Benim en mutlu günüm her gün. Çünkü annemle babam birbirini seviyor. Ben de onları seviyorum. Biz birlikteyken her gün en mutlu gün.”Gül bir anda konuşamadı. Boğazı düğümlendi. Kara başını eğdi, gülümsedi ama gözleri doldu.Ahsen şaşırdı.“Niye ağlıyorsunuz?”Gül Ahsen’i kucağına aldı.“Mutluluktan ağlanır bazen,” dedi.Ahsen bunu düşündü.“Ben de büyüyünce mutluluktan ağlamak istiyorum.”Kara gülümsedi.“İnşallah kızım. Ama inşallah hep mutlu olursun da ağlamaya gerek kalmaz.”Ahsen defteri kapattı.“Benim ödev bitti.”Kara sordu:“Başka ödev yok mu?”Ahsen çok ciddi bir şekilde,“Var,” dedi.“Ne ödevi?” diye sordu Gül.Ahsen ikisine de sarıldı.“Sizi sevmek.”Kara Gül’e baktı.“Bu ödev hiç bitmez,” dedi.Gül başını salladı.“Bitsin de istemeyiz zaten.”O gece Ahsen defterini yatağının yanına koyup uyudu. Işığı kapattılar. Kapıyı aralık bıraktılar.Salona geçtiler. Sessizce oturdular.
749🥀
Gül yavaşça konuştu:“Biz doğru bir şey yapmışız Kara.”Kara ona baktı.“Neyi?”“Birbirimizi bırakmayarak.”Kara elini uzattı.“Gel.”Gül yanına oturdu. Kara onu kendine çekti.“Bizim en büyük başarımız ne biliyor musun?” dedi.“Ne?” diye sordu Gül.“Mutlu bir çocuk büyütmek.”Gül gözlerini kapattı. Başını onun omzuna yasladı.“Mutlu bir çocuk için mutlu bir anneyle mutlu bir baba gerekir,” dedi.Kara gülümsedi.“Biz o işi başarmışız o zaman.”Dışarıda rüzgâr vardı. Yapraklar düşüyordu. Ev sıcaktı. İçeride iki insan yan yana oturuyordu. Odada sessizlik vardı ama o sessizlik boş değildi.Çünkü bazı evlerde sessizlik bile huzur sesidir.
Kış yavaş yavaş gelmişti. Bahçedeki ağaçlar yapraklarını dökmüş, dallar çıplak kalmıştı. Akşamları hava erken kararıyor, evin içi daha çabuk ısınıyordu. Gül akşam yemeğini yaparken mutfak buharla doluyor, camlar buğulanıyordu. Kara salonda Ahsen’le birlikte yerde oyuncaklardan bir şehir kuruyordu.“Baba burası okul,” dedi Ahsen.“Bu da hastane,” dedi Kara.“Peki burası ne?” diye sordu Ahsen, küçük bir evi göstererek.Kara hiç düşünmeden cevap verdi:“Orası ev. En önemli yer.”Ahsen merakla sordu:“Niye en önemli yer?”Kara küçük oyuncak adamı evin içine koydu.“Çünkü insan yorulunca eve gelir. Üzülünce eve gelir. Mutlu olunca yine eve gelir. Ev insanın her hâlinin sığdığı yerdir.”Ahsen bunu düşündü. Sonra oyuncak kadını ve çocuğu da evin içine koydu.“Evin içinde herkes olmalı,” dedi.Kara gülümsedi.“Evet. Ev dediğin boş olunca sadece bina olur.”
750🌹
Gül mutfaktan seslendi:“Yemek hazır!”Ahsen koşarak masaya oturdu. Kara su getirdi, Gül yemeği koydu. Masada sıradan bir yemek vardı: çorba, pilav, yoğurt. Ama masada bir şey daha vardı: sohbet.Ahsen birden sordu:“Anne, sen küçükken ne olmak istiyordun?”Gül düşündü.“Ben küçükken öğretmen olmak istiyordum,” dedi.Ahsen hemen Kara’ya döndü.“Sen ne olmak istiyordun baba?”Kara gülümsedi.“Ben küçükken büyümek istiyordum.”Ahsen şaşırdı.“Bu meslek değil ki.”Kara güldü.“Bence en zor meslek o.”Gül merak etti.“Peki büyüyünce ne oldun?”Kara masaya baktı. Sonra Gül’e, sonra Ahsen’e baktı.“Baba oldum,” dedi. “Hayatımın en güzel işi bu.”Ahsen gülümsedi.“Ben de büyüyünce anne olacağım.”Gül sordu:“Niye?”Ahsen çok basit bir cevap verdi:“Çünkü anne olmak sarılmak demek.”Gül bir an konuşamadı. Sonra elini uzatıp Ahsen’in saçlarını okşadı.
Ahsen uyuduktan sonra Gül mutfağı topladı. Kara sobaya odun attı. Ev sıcacıktı. Dışarıda rüzgâr vardı ama içeride turuncu bir ışık, yumuşak bir sıcaklık vardı.Gül salona geldi, halının üzerine oturdu. Sırtını koltuğa yasladı.“Çok yoruldum,” dedi.Kara yanına oturdu.“Gel,” dedi ve onu kendine doğru çekti.Gül başını onun omzuna koydu.“Eskiden yorulunca ağlardım,” dedi. “Şimdi yorulunca sana yaslanıyorum.”Kara saçlarını okşadı.“Görevim bu zaten.”Gül gözlerini kapattı.“Kara…”“Efendim?”“Biz iyi bir hayat yaşadık mı?”Kara hiç düşünmeden cevap verdi:“Daha yaşıyoruz.”“Hayır,” dedi Gül. “Şey gibi soruyorum… Doğru yaşadık mı?”Kara biraz düşündü. Sonra yavaşça konuştu:“Çok zengin olmadık. Çok lüks yaşamadık. Ama hep birbirimizi sevdik. Bence doğru hayat bu.”Gül gülümsedi.“Benim de ölçüm bu zaten.”Bir süre sessiz oturdular. Sobadaki odun çıtırdıyordu.Kara birden konuştu:“Yaşlanınca ne yapacağız biliyor musun?”“Ne yapacağız?” diye sordu Gül.“Yine böyle oturacağız. Sen bana kızacaksın, ben seni güldüreceğim. Ahsen gelecek, torun getirecek. Ev yine kalabalık olacak.”Gül gülümsedi.“Ben yaşlanınca da güzel olacak mıyım?”Kara hiç durmadan cevap verdi:“Sen yaşlanmayacaksın ki. Sadece yıllanacaksın. Benim en sevdiğim şey de yıllanmış şeyler zaten.”Gül güldü.“Ben şarap mıyım?”Kara omuz silkti.“Yok. Şarap baş ağrıtır. Sen baş döndürüyorsun.”Gül hafifçe omzuna vurdu.“Saçmalama.”Ama gülüyordu.
751🥀
O gece yatakta yan yana uzanırken Gül bir şey söyledi:“Kara…”“Efendim?”“Bir gün bu hayat bitecek. Hepimiz yaşlanacağız. Ahsen büyüyecek, gidecek. Biz yalnız kalacağız.”Kara onun elini tuttu.“Biz hiçbir zaman yalnız kalmayacağız.”“Niye?”“Çünkü biz birbirimizin hatırası olacağız,” dedi Kara. “İnsan sevdiği kişi yanındayken mutlu olur. Ama o gittikten sonra da hatıralarla yaşamaya devam eder. O yüzden önemli olan çok yaşamak değil, çok hatıra biriktirmek.”Gül onun elini sıktı.“O zaman bol bol hatıra biriktirelim.”Kara gülümsedi.“Yarın yine hatıra biriktirelim mi?”Gül gözlerini kapattı.“Her gün biriktirelim.”Ve o gece, dışarıda kış vardı.Ama içeride bir aile, bir soba, bir ev ve çokça sevgi vardı.Bazı akşamlar sıradan görünür.Ama yıllar sonra hatırladığında insan anlar:Meğer en büyük mutluluk, o sıradan sandığın akşamlarmış.
Gece boyunca kar yağmıştı. Sabah olduğunda bahçe bembeyazdı. Ağaçların dalları karla kaplanmış, çitlerin üstünde ince bir beyazlık birikmişti. Ev sessizdi. Bu sessizlik farklıydı; karın getirdiği o yumuşak sessizlikti.İlk uyanan yine Ahsen oldu. Camdan dışarı baktı ve bağırdı:“Anne! Baba! Her yer bembeyaz!”Kara uykulu bir şekilde yataktan kalktı. Camdan baktı, gülümsedi.“Kalk Gül, bugün iş var.”Gül gözlerini açtı.“Ne işi?”Kara montunu aldı.“Kardan adam yapma işi.”Ahsen çoktan pijamalarıyla kapıya koşmuştu.“Ben hazırım!”Gül başını salladı.“Önce kahvaltı.”Ahsen itiraz etti:“Kar erir ama!”Kara ciddi bir sesle,“O zaman hızlı kahvaltı yapıyoruz,” dedi.
752🥀
Yarım saat sonra üçü de bahçedeydi. Ahsen’in atkısı neredeyse yere değiyordu. Kara büyük bir kartopu yapıyor, Gül de havuç ve kömür getiriyordu.Ahsen zıplayarak,“Adı ne olacak?” diye sordu.Kara düşündü.“Paşa olsun.”Ahsen itiraz etti.“Hayır, adı Pamuk olsun.”Gül gülümsedi.“Bence Pamuk daha güzel.”Kara ellerini kaldırdı.“Bu evde benim söz hakkım yok zaten.”Ahsen kardan adamın gözlerini yaptı. Sonra geri çekilip baktı.“Çok güzel oldu,” dedi.Kara bir anda Gül’e kartopu attı. Kartopu Gül’ün omzunda patladı.Gül şaşkınlıkla bağırdı:“Kara!”Ahsen kahkaha attı.“Baba savaş başlattı!”Bir anda bahçe kartopu savaşına döndü. Ahsen bağırıyor, Kara kaçıyor, Gül gülmekten kartopu yapamıyordu. Kara sonunda teslim oldu, ellerini kaldırdı.“Tamam, pes!”Ahsen gururla,“Biz kazandık anne,” dedi.Gül nefes nefese kalmıştı.“Evet, biz kazandık.”Kara gülümsedi.“Ben zaten sizin takımdaydım.” Öğleden sonra içeri girdiklerinde Gül hemen sıcak çikolata yaptı. Üçü koltuğa oturdular, battaniyenin altına girdiler. Ahsen ortalarında oturuyordu.“Bugün çok güzel,” dedi Ahsen.Kara başını salladı.“Evet.”Ahsen birden sordu:“Baba, sen anneme neden Gül diyorsun? Adı zaten Gül.”Kara gülümsedi.“Çünkü o benim gülüm.”Ahsen annesine döndü.“Anne, sen babama ne diyorsun?”Gül düşündü.“Ben ona bazen Kara diyorum, bazen…” durdu.“Bazen ne?” diye sordu Ahsen.Gül gülümsedi.“Bazen ‘evim’ diyorum.”Kara ona baktı. Hiçbir şey söylemedi ama gözleri her şeyi söyledi.Ahsen anlamadı.“Ev insan olur mu?”Kara cevap verdi:“Olur. İnsan bazen bir kişide yaşar.”Ahsen bunu düşündü ama tam anlamadı.“Ben de sizin için ev miyim?” diye sordu.Gül hemen sarıldı.“Sen bizim evimizin içisin.”Akşamüstü kar yağmaya devam etti. Bahçedeki kardan adam yavaş yavaş büyüyen karın altında kaldı. Gül camdan dışarı bakıyordu.Kara arkasından yaklaştı.“Ne düşünüyorsun?”Gül camdan bahçeye bakarak konuştu:“Çok garip… Bir zamanlar hayatımda hiç böyle günler olmayacak sanıyordum.”Kara çenesini omzuna koydu.“Nasıl günler?”“Böyle… Sakin, huzurlu, korkusuz günler.”Kara yavaşça konuştu:“İnsan bazen mutluluğu çok büyük bir şey sanıyor. Ama mutluluk bazen sadece kar yağarken evinde oturmaktır.”Gül arkasını döndü, ona sarıldı.“Benim mutluluğum sensin,” dedi.Kara da ona sarıldı.“Benimki de sizsiniz.”
753🥀
O gece Ahsen erkenden uyudu. Yorulmuştu. Kara ve Gül salonda oturuyordu. Dışarıda kar yağıyordu. Sokak lambasının altında kar taneleri yavaş yavaş düşüyordu.Gül başını Kara’nın omzuna yasladı.“Bir şey söyleyeyim mi?” dedi.“Söyle.”“Eğer yeniden dünyaya gelsem, yine seni bulurdum.”Kara gülümsedi.“Ben de seni bulurdum. Hatta bu sefer daha erken bulurdum. Seni o kadar beklemezdim.”Gül hafifçe güldü.“Demek bekledin beni?”Kara cevap verdi:“İnsan bazen bilmeden bekler.”Gül gözlerini kapattı.“İyi ki beklemişsin.”Kara onun saçlarını öptü.“İyi ki gelmişsin.”Dışarıda kar yağmaya devam etti.İçeride ise iki insan yan yana oturuyordu.Aynı battaniyenin altında, aynı hayata bakarak.Ve o gece Gül şunu düşündü:İnsan hayatında çok şey yaşayabilir.Çok acı, çok korku, çok kayıp…Ama bir gün bir yerde, biri çıkar.Elini tutar.Gitmez.Ve o zaman bütün hikâyenin anlamı değişir.
Kış bitmeye yaklaşırken bir pazar günü ev temizliği yapmaya karar verdiler. Gül dolapları boşaltıyor, Kara kolileri indiriyor, Ahsen ise sözde yardım ediyor ama aslında bulduğu her eski eşyayla oynamaya başlıyordu.Tavan arasından eski bir kutu indirdiler. Kutunun içi fotoğraflarla doluydu. Eski, biraz sararmış fotoğraflar… Bazıları düğünden, bazıları Ahsen bebekken, bazıları da üçü birlikte çekilmiş fotoğraflardı.Ahsen hemen yere oturdu.“Bakalım!”İlk fotoğrafı eline aldı. Fotoğrafta Gül ve Kara vardı. Çok genç görünüyorlardı. Yan yana durmuşlardı ama ikisi de kameraya değil birbirine bakıyordu.Ahsen güldü.“Burada niye birbirinize bakıyorsunuz?”Kara gülümsedi.“Çünkü başka bakacak bir şey yoktu.”Gül başını salladı.“Saçmalama.”Ahsen başka bir fotoğraf aldı. Bu fotoğrafta Kara, küçücük Ahsen’i kucağında tutuyordu. Gül yanında duruyordu ama gözleri sadece bebeğe bakıyordu.Ahsen şaşırdı.“Ben ne kadar küçükmüşüm!”Kara fotoğrafı eline aldı. Uzun süre baktı.“Bu gün hayatımın en korktuğum günüydü,” dedi.Gül ona baktı.“Niye korkmuştun?”“Çünkü seni kucağıma verdiler ve dediler ki ‘Artık bu senin kızın.’ O an şunu düşündüm: Ben şimdi bu küçücük insanı nasıl koruyacağım?”Gül yavaşça konuştu:“Çok güzel korudun.”Kara başını salladı.“Hâlâ korkuyorum biliyor musun?”Ahsen merak etti.“Niye korkuyorsun baba?”Kara kızına baktı.“Çünkü seni çok seviyorum. İnsan en çok sevdiğini kaybetmekten korkar.”Ahsen bunu düşündü. Sonra babasına sarıldı.“Ben kaybolmam baba. Söz veriyorum.”Kara güldü ama gözleri doldu.“Tamam. O zaman ben de korkmamaya çalışırım.” Fotoğraflar arasında Gül bir fotoğraf daha buldu. Bu fotoğrafta yeni taşındıkları evin önünde çekilmişlerdi. Ahsen ortada, ikisi yanındaydı. Üçü de gülüyordu.Gül fotoğrafa bakıp gülümsedi.“Bu günü hatırlıyor musun?”Kara hemen cevap verdi.“Bu evin anahtarını sana verdiğim gün.”Gül başını salladı.“Hayatımın en mutlu günlerinden biriydi.”Kara ona baktı.“Benim en mutlu günüm hangisi biliyor musun?”“Hangisi?” diye sordu Gül.Kara düşünmeden cevap verdi:“Senin bana ilk kez güvendiğin gün.”Gül bir an sustu. Çünkü bazı cümleler insanın kalbine dokunur.“Ben sana hep güvendim,” dedi.Kara başını salladı.“Hayır. Önce korktun. Sonra güvendin. O yüzden daha değerli.”
754🥀
Ahsen fotoğraflara bakarken birden sordu:“Anne, baba… Siz birbirinize hiç ‘iyi ki’ dediniz mi?”Kara ve Gül birbirlerine baktılar.Gül yavaşça konuştu:“Ben her gün diyorum.”Kara da aynı anda konuştu:“Ben de her gün diyorum.”Ahsen gülümsedi.“Ben de size her gün diyorum.”“Ne diyorsun?” diye sordu Gül.Ahsen ikisine de sarıldı.“İyi ki benim annem ve babamsınız.”Kara gözlerini kapattı. Gül Ahsen’i öptü.
O akşam fotoğrafları bir albüme koydular. Ahsen her fotoğrafın altına bir şey yazdı.Bir fotoğrafın altına şunu yazdı:“Annemle babam birbirine bakıyor çünkü birbirlerini seviyorlar.”Bir fotoğrafın altına:“Babam beni tutuyor çünkü düşmem diye.”Bir fotoğrafın altına:“Annem bize bakıyor çünkü bizi seviyor.”Son fotoğrafın altına ise şunu yazdı:“Biz aileyiz çünkü birbirimizi bırakmıyoruz.”Gül yazıyı okuyunca gözleri doldu.“Kara…” dedi.Kara da yazıyı okudu.“Biz doğru bir şey yapmışız,” dedi.“Ne yapmışız?” diye sordu Gül.Kara cevap verdi:“Sevmekten vazgeçmemişiz.”Gül başını onun omzuna yasladı.“En zor ama en doğru şey buydu zaten.”O gece albümü kapatıp rafa koydular. Ama aslında kapattıkları şey bir albüm değildi. Biriktirdikleri hatıralardı.Ve daha bir sürü boş sayfa vardı.Daha yazacak çok hikâyeleri vardı.
Bahar gelmişti. Bahçedeki ağaçlar çiçek açmış, papatyalar yeniden çıkmıştı. Ahsen artık büyümüş, kendi başına bisiklet sürmeyi öğrenmişti. Kara arkasından koşmuyor artık, sadece uzaktan izliyordu.“Baba bırak!” diye bağırdı Ahsen.“Bıraktım zaten,” dedi Kara.Ahsen birkaç metre daha sürdü, sonra durdu.“Gerçekten bıraktın mı?”Kara gülümsedi.“Evet.”Ahsen bir süre düşündü. Sonra şunu söyledi:“İnsan büyüyünce hep bırakıyor musunuz?”Kara ne diyeceğini düşündü.“Hayır,” dedi. “Sadece düşmeyeceğini anlayınca bırakıyoruz.”Ahsen tekrar bisiklete bindi. Bu sefer daha uzağa sürdü.Gül bahçeden onları izliyordu.“Büyüyor,” dedi.Kara başını salladı.“Evet.”“Çok hızlı büyüyor,” dedi Gül.Kara yavaşça cevap verdi:“Çocuklar hep hızlı büyür. Anne babalar geç anlar.”
755🥀
O akşam Ahsen erkenden uyudu. Yorulmuştu. Gül bahçede çamaşır asıyordu. Kara yanına geldi, mandalları uzattı.Bir süre sessizce çamaşır astılar. Sonra Gül konuştu:“Kara…”“Efendim?”“Bir gün Ahsen gidecek.”Kara durdu.“Biliyorum.”“Evlenip gidecek, başka bir evi olacak, başka bir hayatı olacak…” dedi Gül. “Bu evde yine sen ve ben kalacağız.”Kara çamaşır ipine baktı.“Biz seninle en başta da iki kişiydik zaten,” dedi. “Yine iki kişi oluruz.”Gül hafifçe gülümsedi.“Biz sıkılır mıyız?”Kara başını salladı.“Biz seninle hiçbir zaman sıkılmadık ki.”Gül ona baktı.“Doğru.”
O gece yatakta Gül birden sordu:“Kara, hayatının en zor günü hangisiydi?”Kara düşünmeden cevap verdi:“Seni kaybedeceğimi sandığım gün.”“En mutlu günün?” diye sordu Gül.Kara bu sefer düşündü. Sonra yavaşça konuştu:“Tek bir gün değil,” dedi. “Bir sürü gün.”“Nasıl yani?”Kara saymaya başladı:“Ahsen’in doğduğu gün. Bu eve taşındığımız gün. Senin bana ‘korkmuyorum artık’ dediğin gün. Bahçede birlikte oturduğumuz sıradan bir akşam. Kar yağarken içeri girdiğimiz gün… Bir sürü gün.”Sonra Gül’e baktı.“Benim en mutlu günlerim büyük günler değil. Seninle geçen sıradan günler.”Gül’ün gözleri doldu.“Benim de,” dedi.
756🥀
O gece bahçeye iki sandalye koydular. Yan yana oturdular. Güneş batıyordu. Gökyüzü turuncuydu.Gül yavaşça konuştu:“Bizim hikâyemiz ne biliyor musun?”Kara sordu:“Ne?”“Bizim hikâyemiz büyük olayların hikâyesi değil,” dedi Gül. “Bizim hikâyemiz kalmanın hikâyesi.”Kara elini tuttu.“Evet. Biz gitmeyen iki insanın hikâyesiyiz.”Gül başını onun omzuna yasladı.“Bir gün bu hayata dönüp baktığımızda ne hatırlayacağız biliyor musun?”Kara sordu:“Ne hatırlayacağız?”Gül cevap verdi:“Birbirimizi.”Kara onun elini öptü.“Bu yeter zaten.”Güneş tamamen battı. Hava karardı. Ama onlar kalkmadı. Yan yana oturmaya devam ettiler.Çünkü bazı insanlar konuşmadan da anlaşır.Bazı insanlar yan yana susarak da mutlu olur.Ve bazı hayatlar büyük olaylarla değil,küçük ama gerçek sevgilerle hatırlanır.Kara ile Gül’ün hayatı da öyleydi.Büyük cümleleri yoktu belki.Ama hiç yarım kalmamış bir sevgileri vardı.

Her evde olur.En mutlu evlerde bile olur.Bir gün her şey sebepsiz yere gerilir.O gün de öyle bir gündü.Sabah Ahsen okula gitmişti. Gül mutfakta kahvaltıyı topluyordu. Kara anahtarını arıyordu.“Gül, anahtarımı gördün mü?” diye seslendi.“Dün montunun cebine koymuştun,” dedi Gül.“Yok, orada değil.”“Masaya bırakmışsındır.”“Masada da yok.”Kara’nın sesi biraz gerilmişti. Gül mutfaktan çıktı. Masaya baktı. Anahtar tam masanın üstündeydi.Hiçbir şey demeden anahtarı alıp Kara’ya uzattı.Kara anahtarı alınca durdu.“Ben bakmıştım ama…”Gül sakin ama yorgun bir sesle konuştu:“Kara, bazen baktığını sanıyorsun ama bakmıyorsun.”Kara bu cümleye alındı.“Ne demek şimdi bu?”Gül de durdu.“Hiç. Sadece anahtar işte.”Ama mesele anahtar değildi.Bazen mesele hiçbir zaman anahtar olmaz zaten.Kara montunu giydi.“Geç kalıyorum, akşam konuşuruz,” dedi.Kapı kapandı.Ev bir anda sessizleşti.
757🥀
Gül gün boyunca ev işleri yaptı ama aklı sabahki konuşmadaydı. Aslında kızdığı şey anahtar değildi. Son zamanlarda Kara çok çalışıyordu. Eve yorgun geliyor, bazen dalgın oluyor, bazen Gül konuşurken tam dinlemiyordu.“Baktığını sanıyorsun ama bakmıyorsun.”Aslında bu cümle anahtar için değil, onun içindi.Kara da işteyken sabahı düşündü.Gül’ün sesi yorgundu. Kırgın gibiydi.“Ben bir şey mi kaçırıyorum?” diye düşündü.
Akşam olduğunda Ahsen odasında ödev yapıyordu. Ev sessizdi. Kara mutfağa girdi. Gül yemek yapıyordu.Bir süre hiçbir şey söylemeden yanında durdu. Sonra yavaşça konuştu:“Sabahki cümleyi düşündüm.”Gül karıştırdığı yemeğe bakıyordu.“Ben de düşündüm.”Kara derin bir nefes aldı.“Sen bana anahtarı değil, başka bir şeyi söyledin değil mi?”Gül bu sefer ona döndü.“Evet.”“Ne kaçırıyorum?” diye sordu Kara.Gül bir süre sustu. Sonra dürüstçe konuştu:“Bazen burada değilsin Kara. Yanımdasın ama aklın başka yerde. Ben konuşuyorum, sen dinliyorsun ama bazen duymuyorsun.”Kara hiçbir şey demedi.Gül devam etti:“Ben seninle kavga etmek istemiyorum. Sadece… birlikte yaşadığımızı hissetmek istiyorum. Aynı evde yaşayan iki insan gibi değil. Aynı hayatı yaşayan iki insan gibi.”Bu cümle ağırdı. Ama gerçekti.Kara sandalyeye oturdu.“Ben sizi kaybetmemek için çok çalışıyorum,” dedi.Gül yumuşak bir sesle cevap verdi:“Ben seni kaybetmemek için seninle konuşuyorum.”Uzun süre sessizlik oldu.Sonra Kara ayağa kalktı. Gül’ün yanına geldi.“Özür dilerim,” dedi. “Bazen korumaya çalışırken uzaklaşıyorum galiba.”Gül başını salladı.“Ben korunmak istemiyorum. Ben seninle yaşamak istiyorum.”Kara onu kendine çekti.“Haklısın,” dedi. “Bazen baktığımı sanıyorum ama bakmıyorum. Ama seni görmeden yaşayamam ben.”Gül gözlerini kapattı. Ona sarıldı.“Ben de seni.”
758🥀
O gece Ahsen uyuduktan sonra salonda oturdular. Televizyon açıktı ama kimse izlemiyordu.Kara Gül’ün elini tuttu.“Bizim bir kuralımız olsun mu?” dedi.“Nasıl bir kural?” diye sordu Gül.“Ne olursa olsun, birbirimize küsmeyelim. Konuşmadan uyumayalım. Tamam mı?”Gül gülümsedi.“Tamam.”Kara devam etti:“Bir de… haftada bir gün sadece seninle dışarı çıkalım. Telefonsuz. Sadece sen ve ben.”Gül şaşırdı.“Gerçekten mi?”“Gerçekten,” dedi Kara. “Çünkü ben en çok seni özlüyorum bazen. Aynı evde yaşarken bile.”Gül’ün gözleri doldu.“Ben de.”Kara elini öptü.“Biz birbirimizi kaybetmeyiz değil mi?”Gül başını salladı.“Biz birbirimizi kaybetmeyiz. Çünkü biz kaybolunca birbirimizi arayan iki insanız.”O gece küçük bir tartışma büyük bir kırgınlığa dönüşmedi.Çünkü ikisi de haklı çıkmaya çalışmadı.İkisi de sadece birbirini kaybetmekten korktu.Ve bazen bir evliliği ayakta tutan şey büyük aşk cümleleri değildir.Bazen sadece şu cümledir:“Özür dilerim.”
759🥀
Sabah olduğunda ev yine aynı evdi.Aynı masa, aynı sandalyeler, aynı mutfak.Ama bazen bir ev, içindeki insanlar konuşunca değişir.Kara o sabah erkenden uyandı.Mutfakta sessizce kahve yaptı.Sonra masaya oturdu ve bir kağıt çıkardı. Uzun uzun düşündü. Sonra yazmaya başladı.Gül uyandığında Kara çoktan işe gitmişti.Masada bir kağıt duruyordu. Üstünde Gül’ün adı yazıyordu.Kağıtta şunlar yazıyordu:“Gül,Dün akşam düşündüm.Ben hayatım boyunca birçok şeyden korktum. Parasız kalmaktan, işsiz kalmaktan, hasta olmaktan…Ama en çok bir gün eve gelip seni bulamamaktan korktum.O yüzden bazen çok çalıştım, bazen çok yoruldum, bazen dalıp gittim.Ama şunu anladım:Bir evi ayakta tutan şey para değilmiş.Bir evi ayakta tutan şey, içindeki insanların birbirini duymasıymış.Dün bana ‘Baktığını sanıyorsun ama bakmıyorsun’ dedin ya…Ben artık gerçekten bakacağım.Sana bakacağım.Bize bakacağım.Hayatımıza bakacağım.Çünkü ben bu hayatı en çok seninle seviyorum.Akşam erken geleceğim.Hazır ol. Seni bir yere götüreceğim.– Kara”Gül kağıdı okurken gülümsedi.Bazı insanlar çok güzel konuşamazdı.Ama doğru cümleyi bulduklarında her şey düzelirdi.Akşam olduğunda Kara gerçekten erken geldi.Ahsen kapıyı açtı.“Baba bugün çok erken geldin!” dedi.Kara eğilip onu öptü. “Anneni kaçırmaya geldim,” dedi.Ahsen gözlerini büyüttü. “Nereye?”Kara göz kırptı. “Gizli.”Gül hazırdı. Çok süslü değildi. Ama Kara onu görünce bir an durdu.“Ne oldu?” diye sordu Gül.Kara başını salladı. “Seni ilk gördüğüm gün gibi oldum bir an,” dedi.Ahsen hemen atladı: “Ben de geleyim!”Kara güldü. “Bugün gelme. Bugün annenle randevum var.”Ahsen kollarını bağladı. “Ben ne yapacağım?”Gül yanağını okşadı. “Sen büyüyorsun ya… Biz de biraz sevgili olalım dedik.”Ahsen düşündü. Sonra ciddi ciddi başını salladı.“Tamam,” dedi. “Ama geç kalmayın.”Kara ve Gül evden çıktılar.Arabaya bindiler.Bir süre hiçbir şey söylemeden sürdü Kara.“Merak ettim,” dedi Gül. “Nereye gidiyoruz?”Kara gülümsedi. “Bir yere değil. Bir zamana gidiyoruz.”Şehrin biraz dışına çıktılar.Küçük bir tepenin yanında durdular.Aşağıda şehir görünüyordu. Işıklar yanmıştı.Arabadan indiler.Kara bagajı açtı. İçinden küçük bir termos ve iki bardak çıkardı.“Hatırlıyor musun?” dedi.Gül etrafına baktı. Sonra birden hatırladı.“Biz buraya yıllar önce gelmiştik,” dedi.“Evet,” dedi Kara. “Ahsen daha yoktu. Paramız yoktu. Evimiz küçük bir kiralık evdi. Ama biz burada oturup saatlerce konuşmuştuk.”Termostan çay doldurdu.Yan yana oturdular.Aynı eskisi gibi.“Biz o zaman neden bu kadar mutluyduk?” diye sordu Gül.Kara düşündü. Sonra cevap verdi:“Çünkü o zaman sadece birbirimiz vardık.Sonra hayat geldi. İş geldi.
760🌹
Sorumluluklar geldi.Ama biz birbirimizi bırakmadık.Sadece bazen birbirimizi beklettik.”Gül başını onun omzuna yasladı.“Biz yine sadece birbirimiz olabilir miyiz bazen?” diye sordu.Kara elini tuttu.“Oluruz,” dedi. “Hatta olmalıyız.”Bir süre sessizce şehri izlediler.Sonra Gül konuştu:“Kara…”“Efendim?”“Bir gün yaşlanacağız.”“Evet.”“Saçlarımız bembeyaz olacak.”“Evet.”“Ahsen kendi hayatını kuracak.”“Evet.”“Biz yine böyle oturacak mıyız?”Kara hiç düşünmeden cevap verdi:“Biz seninle bir ömür yan yana oturacağız.”Gül gülümsedi.“Bizim hikâyemiz ne biliyor musun?” dedi.Kara bu soruyu artık biliyordu. “Kalmanın hikâyesi,” dedi.Gül başını salladı. “Evet. Ama bir şey daha var.”“Ne var?”“Bizim hikâyemiz… Her şeye rağmen birbirini seçen iki insanın hikâyesi.”Kara onun elini öptü.“Ben her gün seni seçiyorum,” dedi.Gül de aynı cümleyi söyledi:“Ben de her gün seni seçiyorum.”O sırada Gül’ün telefonu çaldı.Ahsen arıyordu.“Alo anne?”“Efendim?”“Ben sizi özledim.”Gül güldü. “Daha iki saat oldu.”Ahsen ciddi ciddi konuştu:“Ben büyüyünce evleneceğim ama size yakın oturacağım. Tamam mı?”Kara telefona doğru eğildi: “Neden?”Ahsen cevap verdi:“Çünkü biz aileyiz ya… Hani birbirimizi bırakmıyorduk?”Kara ve Gül birbirlerine baktılar.Aynı anda gülümsediler.Kara yavaşça fısıldadı:“Biz doğru bir şey yapmışız Gül.”“Ne yapmışız?”“Ahsen’e sevgiyi öğretmişiz.”Gül elini sıktı.“Sevgi öğretilir mi?” diye sordu.Kara başını salladı.“Öğretilmez,” dedi. “Yaşanır. Çocuklar bakar ve öğrenir.”Gece biraz daha karardı.Şehir ışıkları çoğaldı.Onlar yine yan yana oturuyordu.Çünkü bazı insanlar vardır,Hayat sana ne getirirse getirsin,Yanındaki insan değişmez.Ve insan hayatta en çok şunu ister:Gidecek çok yerin olsun amaDönecek tek bir evin olsun.Kara için o ev Gül’dü.Gül için o ev Kara’ydı.Ahsen için ise o ev,İkisinin yan yana olduğu her yerdi.
761🥀
Ertesi sabah Ahsen erkenden uyandı.Annesiyle babasının odasına gitti. Kapıyı yavaşça açtı. İkisi de uyuyordu. Yan yana, aynı yastığa doğru dönmüşlerdi. Ahsen bir süre kapıda durup onları izledi.Sonra yavaşça içeri girdi, yatağın yanına oturdu ve fısıldadı:“Ben büyüyünce de böyle uyumak istiyorum.”Gül gözlerini açtı. Gülümsedi.“Nasıl böyle?” diye sordu.Ahsen ciddi ciddi cevap verdi:“Yanında korkmadığın biriyle.”Kara da uyanmıştı, duydu. Elini uzatıp Ahsen’i yatağa çekti.“Gel buraya,” dedi. “Biraz daha küçüksün, şimdilik bizimle uyuyabilirsin.”Ahsen aralarına girdi.“Baba?”“Efendim?”“Siz hiç ayrılmayı düşündünüz mü?”Bu soru bir anda odayı sessizleştirdi.Gül ve Kara birbirlerine baktılar. Böyle sorular çocuklardan gelince insan daha dikkatli cevap verirdi.Kara yavaşça konuştu:“Düşündüğümüz zamanlar oldu.”Ahsen hemen doğruldu.“Gerçekten mi?”Gül Ahsen’in saçını okşadı.“Bak,” dedi, “İki insan uzun yıllar birlikte yaşarsa bazen çok sinirlenir, bazen kırılır, bazen yorulur. Bazen ‘Ben artık konuşmayacağım’ dersin, bazen ‘O konuşsun istemiyorum’ dersin. Ama…”“Ama ne?” diye sordu Ahsen.Kara devam etti:“Ama eğer gitmek mi zor, kalmak mı zor diye düşündüğünde… Kalmak daha değerliyse, o zaman ayrılmazsın.”Ahsen bunu düşündü.“Yani siz kalmayı seçtiniz?”Gül gülümsedi.“Biz her seferinde birbirimizi seçtik.”Ahsen tekrar yattı.“Ben de büyüyünce birini seçersem, hep onu seçeceğim,” dedi.Kara güldü.“Öyle kolay değil o işler,” dedi. “Bazen seçmek yetmez. Emek vermek gerekir.”“Emek ne?” diye sordu Ahsen.Gül cevap verdi:“Emek, canın istemese bile yanında kalmaktır.Emek, kırıldığında anlatmaktır.Emek, bazen özür dilemektir.Emek, bazen susup sarılmaktır.”Ahsen gözlerini kapattı.“Zormuş,” dedi.Kara başını salladı.“Zor. Ama güzel.”O gün pazar günüydü. Üçü birlikte kahvaltı yaptılar. Uzun uzun, acele etmeden.Sonra Kara, “Hadi bugün bir şey yapalım,” dedi.“Ne yapalım?” diye sordu Gül.“Bir kutu yapalım,” dedi Kara.“Nasıl kutu?” dedi Ahsen.“Kavga kutusu,” dedi Kara.Ahsen’in gözleri büyüdü.“Kavga mı edeceğiz?”Kara güldü.“Hayır. Ne zaman kavga edersek, ne zaman biri birine kırılırsa ama söyleyemezse… Bir kağıda yazıp o kutuya atacağız.”Gül düşündü.“Güzel fikirmiş,” dedi.Ahsen hemen koştu, eski bir ayakkabı kutusu getirdi.Birlikte boyadılar. Üstüne Ahsen kocaman yazdı:“Konuşamadıklarımız Kutusu”Kutuyu salondaki rafa koydular.Akşam olduğunda Ahsen bir kağıt alıp bir şey yazdı, katladı, kutuya attı.Gül gördü.“Ne yazdın?” diye sordu.Ahsen başını salladı.“Söylemem. Kutunun kuralı var.”Gece Ahsen uyuduktan sonra Gül kutuyu aldı.“Bugün atılanları okuyalım mı?” dedi.Kara başını salladı.Kutuyu açtılar. İçinden küçük bir kağıt çıktı. Ahsen’in yazısıydı.Kağıtta şunu yazıyordu:“Bazen siz kavga edince çok korkuyorum.Ama sonra barışınca dünyanın en mutlu çocuğu oluyorum.Lütfen çok kavga etmeyin.Ama barışmayı hiç bırakmayın.”Gül kağıdı okurken gözleri doldu.Kara derin bir nefes aldı.“Biz bazen sadece kendimizi düşünüyoruz,” dedi. “Ama o bizi izliyor.”Gül başını salladı.“Çocuklar en çok anne babasının birbirine nasıl baktığını hatırlar,” dedi.Kara Gül’e baktı.“Ben sana nasıl bakıyorum?” diye sordu.Gül gülümsedi.“Bazen yorgun, bazen dalgın… Ama en çok seviyor gibi bakıyorsun.”Kara elini tuttu.“Çünkü en çok seni seviyorum.”Gül aynı soruyu sordu:“Ben sana nasıl bakıyorum?”Kara hiç düşünmeden cevap verdi:“Ev gibi bakıyorsun.”“Ev gibi bakmak ne demek?” diye sordu Gül.Kara yavaşça açıkladı:“Yanına gelince dinlendiğim yer gibi.Korkmayacağımı bildiğim yer gibi.Hep döneceğimi bildiğim yer gibi.”Gül’ün gözlerinden bir damla yaş düştü.“Sen de benim evimsin,” dedi.Yıllar sonra…Ahsen gerçekten büyüdü.Gerçekten bir gün evden gitti.Üniversite için başka bir şehre taşındı.Evi topladıkları gün, Gül dolabı kapattı ve bir süre öylece durdu.Kara yanına geldi.“Boşaldı,” dedi Gül.Kara etrafa baktı.“Bir oda boşaldı,” dedi. “Ama bir sürü hatıra kaldı.”O akşam ev çok sessizdi.Alışmaları zaman aldı.Masada iki tabak vardı artık.Gül bir ara sessizce şunu söyledi:“Biz şimdi yine sadece iki kişi olduk.”Kara gülümsedi.“Biz hiç sadece iki kişi olmadık ki,” dedi.“Nasıl yani?”Kara kalbini gösterdi.“Biz artık üç kişiyiz. O sadece başka bir evde yaşıyor.”Gül başını onun omzuna yasladı.“Biz yaşlandık Kara,” dedi.Kara hafifçe güldü.“Yok,” dedi. “Biz yaşlanmadık. Biz sadece çok hatıra biriktirdik.”O gece balkona iki sandalye koydular.Yıllar önceki gibi yan yana oturdular.Gül sordu:“Hayat tekrar başa dönse, yine beni seçer miydin?”Kara hiç düşünmedi:“Her seferinde seni seçerdim.”“Her seferinde mi?”“Her seferinde.”“Zor günleri bile bile mi?”Kara elini tuttu.“İnsan bazen hayatı için değil, bir kişi için yaşar.Benim yaşadığım hayatın adı sendin zaten.”Gül gözlerini kapattı.“Bizim hikâyemiz bitti mi?” diye sordu.Kara başını salladı.“Bizim hikâyemiz bitmez,” dedi.“Niye?”“Çünkü bizim hikâyemiz bir günün hikâyesi değil.Bir ömrün hikâyesi.”Ve bazı hikâyeler mutlu sonla bitmez. Çünkü bitmez.Sadece devam eder.Onlarınki de öyleydi.
Kara& Gül ve Ahsen 🖤🌹🫶
762🥀
Birkaç ay sonra Ahsen üniversiteye alıştı. Yeni arkadaşları oldu, yeni bir odası, yeni bir hayatı…Ama her pazar akşamı saat sekizde telefon çalardı.Bu bir kuraldı.Pazar 20.00 – Aile telefonu.O pazar yine telefon çaldı.Gül açtı. “Alo?”“Anne!”“Ahsen’im, nasılsın?”“İyiyim. Siz ne yapıyorsunuz?”Kara arkadan seslendi: “Annenle çay içiyoruz, yaşlılar gibi.”Ahsen güldü.“Ben yokken sıkılıyor musunuz?”Gül ve Kara birbirlerine baktılar.Kara cevap verdi:“Ev sessizleşti. Ama biz sıkılmıyoruz.”“Ne yapıyorsunuz peki?” diye sordu Ahsen.Gül anlatmaya başladı:“Babanla akşamları yürüyüşe çıkıyoruz. Bazen eski fotoğraflara bakıyoruz. Bazen hiçbir şey yapmadan oturuyoruz.”Kara ekledi:“Geçen hafta annenle sen küçükken gittiğimiz parka gittik. Salıncağa bindik.”Ahsen şaşırdı.“Gerçekten mi?”“Gerçekten,” dedi Gül. “Baban çok korktu ama.”“Yalan söyleme,” dedi Kara. “Ben sadece hızlı sallanıyordu dedim.”Ahsen gülüyordu.Sonra birden sustu.“Ben sizi özledim,” dedi.Gül’ün sesi yumuşadı.“Biz de seni özledik.”Ahsen bir süre sustu, sonra şunu sordu:“Ev hâlâ ev gibi mi?”Kara bu soruyu hemen anladı.“Ev, içindeki insanlar birbirini seviyorsa evdir,” dedi. “Sen gelince daha çok ev oluyor.”Ahsen başını salladı.“Ben ne zaman eve gelsem hiçbir şey değişmemiş gibi oluyor,” dedi.Gül cevap verdi:“Çünkü bazı şeyler değişmez. Mesela senin odan, mesela babanın anahtarını kaybetmesi, mesela benim çok konuşmam…”“Sen çok konuşmuyorsun,” dedi Kara. “Sen evi dolduruyorsun.”Telefonun diğer ucunda Ahsen sessizleşti.“Ben böyle bir ev kurabilecek miyim?” diye sordu.Kara ve Gül aynı anda cevap verdi:“Kurarsın.”“Nasıl?” diye sordu Ahsen.Kara yavaş yavaş konuştu:“Ev büyük olunca mutlu olunmaz.Eşyalar yeni olunca mutlu olunmaz.Aynı evde yaşamakla aile olunmaz.Aile olmak için üç şey lazım:Biri gidecek gibi olunca tutmak,Biri susunca yanına oturmak,Biri yorulunca yükünü almak.”Gül ekledi:“Bir de aynı kişiyi her gün yeniden sevmek.”Ahsen derin bir nefes aldı.“Ben sizden çok şey öğrenmişim,” dedi.Kara güldü.“Biz sana bir şey öğretmedik. Sen bizim yaşadığımızı gördün sadece.”Yıllar geçti.Ahsen mezun oldu.Bir gün eve geldi ve mutfakta otururken şöyle dedi:“Ben galiba âşık oldum.”Gül hemen sandalyeyi çekti.“Anlat,” dedi.Kara sakin sakin çay içiyordu ama aslında dikkatle dinliyordu.“Nasıl biri?” diye sordu.Ahsen düşündü.“Yanındayken kendim gibi olduğum biri,” dedi.“Güzel,” dedi Gül.“Yanındayken susabildiğim biri,” dedi Ahsen.Kara gülümsedi.“Çok güzel,” dedi.“Yanındayken korkmadığım biri,” dedi Ahsen.Bu sefer Gül ile Kara birbirlerine baktılar.Kara yavaşça konuştu:“Tamam,” dedi. “Getir tanışalım.”“Bu kadar mı?” dedi Ahsen. “Sorgu yok mu?”Kara başını salladı.“Ben sana tek bir şey soracağım,” dedi.“Ne soracaksın?”Kara gözlerinin içine bakarak sordu:“Gidecek gibi olduğunda kalıyor mu?”Ahsen hiç düşünmeden cevap verdi:“Kalıyor.”Kara başını salladı.“Tamam,” dedi. “O zaman tanışabiliriz.”O gece Gül ve Kara yatakta konuşuyorlardı.“Biz ne ara bu yaşa geldik?” diye sordu Gül.Kara güldü.“Biz yaşa gelmedik,” dedi. “Biz hatıralara geldik.”“En sevdiğin hatıra hangisi?” diye sordu Gül.Kara düşündü. Uzun uzun düşündü.
763🥀
Sonra cevap verdi:“Tek bir hatıra yok.Ama tek bir şey var.”“Ne var?”“Sen hep vardın,” dedi Kara. “En sevdiğim hatıra bu.”Gül gözlerini kapattı.“Bir gün bu hayattan gideceğiz,” dedi.Kara onun elini tuttu.“Aynı gün gidelim,” dedi.“Olmaz,” dedi Gül. “Biri kalmalı. Biri diğerinin hatıralarını anlatmalı.”Kara sessizleşti.“Ben kalırsam,” dedi, “herkese seni anlatırım.”“Ben kalırsam ben de seni anlatırım,” dedi Gül.“Ne anlatırsın?” diye sordu Kara.Gül gülümsedi.“Şunu anlatırım,” dedi.“Ben hayatta çok büyük bir şey yaşamadım belki.Ama beni ömrü boyunca bırakmayan bir adam tarafından çok sevildim.”Kara’nın gözleri doldu.“Ben de şunu anlatırım,” dedi.“Ben hayatta çok zengin olmadım belki.Ama hayatım boyunca eve gelmek için bir sebebim vardı.”Işık kapandı.Oda karardı.Ama karanlıkta bile elleri birbirini buldu.Çünkü bazı alışkanlıklar hiç değişmez.Mesela uyumadan önce el ele tutuşmak.Mesela biri dönünce diğerinin üstünü örtmesi.Mesela gece uyanınca diğerinin hâlâ yanında olduğunu kontrol etmek.Ve bazı sevgiler vardır,Bağırmaz, göstermez, anlatmaz.Ama hep oradadır.Kara ile Gül’ün sevgisi öyleydi.Sessizdi.Ama hiç gitmedi.
764🥀
Aradan bir yıl geçti.Ahsen bir gün eve geldiğinde yanında birisi vardı.Kapıda durdular. Ahsen biraz heyecanlıydı.“Anne… Baba… Bu Karan.”Karan, kibarca gülümsedi.“Merhaba,” dedi.Gül hemen anladı. Bir annenin bazı şeyleri anlaması için uzun cümlelere ihtiyacı olmaz.“Hoş geldin Karan,” dedi. “Gel içeri.”Kara ayağa kalktı, Karan’la tokalaştı. Gözlerinin içine baktı.Bazı babalar çok soru sorar. Kara sormadı.“Hoş geldin,” dedi sadece.Akşam birlikte yemek yediler. Karan saygılıydı, sakindi, çok konuşmuyordu ama konuşunca dikkatle konuşuyordu.Ahsen konuşurken ona bakıyordu.Ve en önemlisi, Ahsen gülerken o da gülüyordu ama Ahsen susunca o da susuyordu.Yemekten sonra Ahsen mutfağa yardım etmeye gitti.Salonda Kara ile Karan yalnız kaldılar.Kara çay doldurdu, Karan’a uzattı.Sonra sordu:“Ahsen’i seviyor musun?”Karan hiç kaçmadan cevap verdi.“Evet efendim . Çok seviyorum.”Kara başını salladı.“Tamam,” dedi. “Ben sana başka bir şey soracağım.”Karan dikkatle dinledi.Kara yavaşça konuştu:“Bir gün tartışacaksınız.Bir gün birbirinize kırılacaksınız.Bir gün ‘Yoruldum’ diyeceksiniz.O gün geldiğinde… Gitmek mi isteyeceksin, kalıp düzeltmek mi?”Karan hiç düşünmeden cevap verdi:“Kalırım.”Kara bir süre ona baktı. Sanki doğru mu söylüyor diye değil de, bu cevabın ağırlığını biliyor mu diye bakıyordu.Sonra başını salladı.“Tamam,” dedi. “O zaman korkmuyorum.”Karan anlamadı.“Neden?” diye sordu.Kara hafifçe gülümsedi.“Çünkü insanın kızını, gitmeyecek birine vermesi lazım.”O sırada Gül mutfaktan onları izliyordu.Bu cümleyi duyunca gözleri doldu. Çünkü bazı babalar sevgisini sarılarak gösterir, bazıları böyle cümlelerle.O gece Ahsen kendi odasında, Gül ile konuşuyordu.“Anne…”“Efendim?”“Babam, Karan’ı sevdi mi?”Gül gülümsedi.“Baban birini sevip sevmediğini söylemez,” dedi.“Nasıl anlarız o zaman?”Gül cevap verdi:“Çay koyduysa sevmiştir. Soru sorduysa önemsiyordur. Sessiz kaldıysa düşünüyordur.Ama en önemlisi… Ona ‘kızım’ diyorsa kabul etmiştir.”Ahsen düşündü.“Bugün ‘Kızımı bırak gelme’ dedi,” dedi.Gül güldü.“O zaman tamam.”Aylar geçti.Bir akşam Ahsen eve geldi. Gözleri doluydu ama gülümsüyordu.“Anne…”“Efendim?”“Karan, bana evlenme teklif etti.”Gül bir an sustu. Sonra sarıldı.“Ne dedin?”“Evet dedim.”Kara salondaydı. Kapıdan duydu.Hiçbir şey söylemedi önce.Sonra yavaşça ayağa kalktı, Ahsen’in yanına geldi.“Mutlu musun?” diye sordu.Ahsen gözleri dolu dolu başını salladı.“Çok mutluyum baba.”Kara onu kendine çekti, sarıldı.Küçükken sarıldığı gibi sarıldı.“Tamam,” dedi. “O zaman ben de mutluyum.”Düğün günü geldi.Gül sabah erkenden kalktı.
765🥀
Ahsen’in gelinliğini görünce ağlamaya başladı.“Ben seni daha dün okula götürüyordum,” dedi.Ahsen sarıldı.“Ben nereye gidersem gideyim, senin kızınım.”Kara kapının önünde bekliyordu. Ahsen gelinlikle karşısına çıkınca bir an hiçbir şey söyleyemedi.Sadece baktı.“Baba…” dedi Ahsen.Kara yavaşça konuştu:“Ben seni ilk kucağıma aldığım günü hatırladım.Çok korkmuştum.Şimdi seni veriyorum… Yine korkuyorum.Ama bu sefer korkum farklı.Seni kötü birine veriyorum diye değil.Seni çok sevdiğim için korkuyorum.”Ahsen ağlayarak sarıldı.“Ben gitmiyorum baba,” dedi. “Sadece evim çoğalıyor.”Kara gözlerini kapattı.“Gitmek bu zaten,” dedi. “İnsan büyüyünce evi çoğalır.”Düğünden sonra ev yine sessizleşti.Gül bir akşam dolabı açtı. Ahsen’in eski bir oyuncağını buldu.Elinde tuttu. Kanepeye oturdu.“Ev yine boşaldı,” dedi.Kara yanına geldi.“Ev boşalmadı,” dedi. “Ev büyüdü.”“Nasıl yani?” diye sordu Gül.Kara gülümsedi.“Artık bir kızımızın evi daha var. Gidecek iki evimiz var.”Gül başını onun omzuna yasladı.“Biz şimdi ne yapacağız?” diye sordu.Kara hiç düşünmeden cevap verdi:“Yine aynı şeyi yapacağız.Yan yana yaşayacağız.Kavga edersek barışacağız.Haftada bir dışarı çıkacağız.Ve yaşlanacağız.”Gül gülümsedi.“Seninle yaşlanmak istiyorum,” dedi.Kara elini tuttu.“Biz zaten birlikte yaşlandık,” dedi.“Bundan sonrası… Birlikte hatırlama zamanı.”Ve gerçekten öyle oldu.Akşamları bazen eski albümleri çıkardılar.Bazen Ahsen aradı.Bazen hep birlikte yemek yediler.Bazen Kara ile Gül hiçbir şey yapmadan oturdular.Bir akşam Gül sordu:“Kara… Biz hayatımızı doğru yaşadık mı?”Kara düşündü.
766🥀
Uzun uzun düşündü.Sonra şunu söyledi:“Biz kimseye zarar vermeden yaşadıysak,Birbirimizi bırakmadan yaşadıysak,Kızımız korkmadan büyüdüyse,Ve aynı evde yıllarca sıkılmadan oturduysak…Biz doğru yaşamışız.”Gül gülümsedi.“Bizim hikâyemiz neydi?” diye sordu.Kara cevap verdi:“Bizim hikâyemiz…Gitmeyen bir adamla,Vazgeçmeyen bir kadının hikâyesiydi.”Gül başını onun omzuna yasladı.“Ve birbirini unutmayan bir ailenin hikâyesiydi,” dedi.Dışarıda rüzgâr vardı.Ev sessizdi.Ama o evde hâlâ hayat vardı.Çünkü bazı evler eşyalarla değil,Hatıralarla doludur.Ve bazı hikâyeler bittiği için değil,Tamamlandığı için susar.
Yıllar biraz daha geçti.Ev artık gerçekten sakindi.Saatlerin sesi duyuluyordu bazen.Çaydanlığın fokurtusu, rüzgârın camlara dokunuşu…Ve iki insanın aynı evde, birbirine alışmış sessizliği.Bir sabah Gül erkenden uyandı.Kara hâlâ uyuyordu.Yüzüne baktı uzun uzun.“Biz ne kadar uzun yaşadık birlikte…” diye fısıldadı.Kalktı, mutfağa gitti.Kahvaltı hazırladı. İki tabak koydu.Sonra durdu.Eskiden üç tabak koyduğu günleri hatırladı.Gülümsedi.“İnsan alışıyor,” dedi kendi kendine. “Ama unutmuyor.”Kara mutfağa geldi.“Günaydın,” dedi.“Günaydın,” dedi Gül.Masaya oturdular.Bir süre sessizce kahvaltı yaptılar.Sonra Gül birden sordu:“Kara…”“Efendim?”“Eğer bir gün beni unutursan ne yaparsın?”Kara kaşığını bıraktı.Bu soru ağırdı.“Unutur muyum?” dedi.Gül gözlerini kaçırdı.“İnsan yaşlanınca bazı şeyleri unutuyor…”Kara yavaşça elini tuttu.“Ben seni unutursam…” dedi, “yeniden âşık olurum.”Gül ona baktı.“Nasıl yani?”Kara gülümsedi.“Her gün sana yeniden âşık olurum.Sen bana kendini tekrar anlatırsın.Ben seni yeniden tanırım.”Gül’ün gözleri doldu.“Ya ben seni unutursam?” diye sordu.Kara hiç düşünmedi:“O zaman ben seni hiç yalnız bırakmam.Sen beni hatırlayana kadar yanında kalırım.Hatırlamazsan da… Ben seni hatırlamaya yeterim.”Gül başını onun omzuna yasladı.“Sen çok güzel seviyorsun,” dedi.Kara başını salladı.“Ben sadece gitmiyorum,” dedi.Bir gün Ahsen geldi.Ama bu sefer yalnız değildi.Kucağında küçücük bir bebek vardı.“Anne…” dedi.Gül kapıya geldi.Bebeği görünce bir an nefesi kesildi.“Bu…”“Senin torunun,” dedi Ahsen.Gül’ün gözlerinden yaşlar aktı.Bebeği kucağına aldı.“Merhaba,” dedi fısıldayarak. “Ben senin anneannenim.”Kara biraz geride durmuş izliyordu.Sonra yaklaştı.Bebeğe baktı.Eli titreyerek uzandı.Küçücük parmakları tuttu.“Ben de dedenim,” dedi.Sonra birden durdu.Gözleri doldu.“Ben bu anı daha önce yaşadım,” dedi.“Ne zaman?” diye sordu Gül.Kara gülümsedi.“Ahsen’i ilk kucağıma aldığım gün.”Gül ona baktı.“Yine korkuyor musun?”Kara başını salladı.“Evet,” dedi. “Ama bu sefer daha az.”“Niye?”“Çünkü artık biliyorum,” dedi.“Sevgi, korkudan daha güçlü.”O gün ev yeniden doldu.Bebek ağladı.Ahsen güldü.Gül telaşlandı.Kara çay koydu.Her şey aynıydı.Ama her şey yeniydi.Akşam olduğunda bebek uyudu.Ahsen annesiyle mutfakta konuşuyordu.“Anne…”“Efendim?”“Ben şimdi anlıyorum,” dedi Ahsen.“Ne anlıyorsun?”“Senin neden bazen durup bana baktığını.Babamın neden geceleri gelip üstümü örttüğünü.Neden kavga edip sonra barıştığınızı…”Gül gülümsedi.“Anne olunca anlaşılıyor bazı şeyler.”Ahsen başını salladı.“Ben de korkuyorum,” dedi.“Kaybetmekten mi?”“Evet.”Gül onun elini tuttu.“Hoş geldin,” dedi. “Anneliğe.”O gece Kara ve Gül yine yan yana oturuyordu.Salondan bebek sesi geliyordu arada.İkisi de gülümsüyordu.
767🥀
Gül yavaşça konuştu:“Bizim hikâyemiz bitmedi.”Kara başını salladı.“Hayır,” dedi. “Bizim hikâyemiz büyüdü.”“Nasıl yani?”Kara derin bir nefes aldı:“Biz iki kişiydik.Sonra üç olduk.Şimdi dört… belki daha fazla olacağız.Ama değişmeyen bir şey var.”“Ne var?” diye sordu Gül.Kara elini tuttu.“Biz hâlâ buradayız.”Gül gözlerini kapattı.“Ve hâlâ birbirimizi seçiyoruz,” dedi.Kara gülümsedi.“Her gün,” dedi.Gece ilerledi.Ev sessizleşti.Ama bu sessizlik eskisi gibi değildi.Artık bu evde sadece hatıralar yoktu.Yeni başlangıçlar da vardı.Bir odada bir bebek uyuyordu.Bir odada bir anne düşünüyordu.Ve salonda iki insan,Bir ömrü birlikte geçirmiş olmanın huzuruyla yan yana oturuyordu.Çünkü bazı hikâyeler…Sadece anlatılmaz.Devam eder.
Bebek büyüdü.Adını Deniz koydular.Deniz yürümeye başladığında evin içi yine oyuncaklarla doldu.Kara yerde dizlerinin üstünde araba sürüyordu, Gül mutfaktan sesleniyordu:“Kara, çocukla birlikte sen de ikinci çocuk oldun!”Kara gülüyordu.“Ben bu yaşa torun sevmeye değil, yeniden baba olmaya gelmişim,” diyordu.Deniz en çok dedesini seviyordu.Çünkü Kara onunla yere oturuyordu.Çünkü Kara onun anlamsız kelimelerini dinliyordu.Çünkü Kara acele etmiyordu.Bir gün Deniz, Kara’nın yüzünü tuttu ve sordu:“Dede… sen niye yaşlısın?”Gül mutfaktan güldü.Kara ciddi ciddi cevap verdi:“Çünkü ben çok yaşadım.”Deniz tekrar sordu:“Çok yaşamak ne demek?”Kara biraz düşündü.Sonra şöyle dedi:“Çok yaşamak, çok hatıra demek.Çok hatıra, çok sevdiğin insan demek.Yani ben yaşlıyım, çünkü çok sevdiğim insan var.”Deniz bu cevabı tam anlamadı ama başını salladı.Çocuklar bazen anlamasa da hisseder.O akşam Gül ile Kara balkonda oturuyordu.“Biz dede ile ananne olduk,” dedi Gül.Kara gülümsedi.“Ben hâlâ sana âşığım ama,” dedi.Gül güldü.“İyi. Çünkü ben de hâlâ sana âşığım.”Bir süre sustular.Sonra Gül sordu:“Kara… Eğer bir gün önce sen gidersen ben ne yapacağım?”Kara bu soruya hemen cevap vermedi.Uzun süre düşündü.“Her sabah kalk,” dedi sonra.“Çiçekleri sula.Kahveni yap.Fotoğraflara bak.Ahsen’i ara.Deniz’e masal anlat.Ve arada benimle konuş.Ben duyarım.”Gül ağlamaya başladı.“Ya sen ne yapacaksın ben gidersem?” diye sordu.Kara çok sakin cevap verdi:“Ben biraz beklerim.”“Ne için beklersin?”Kara ona baktı.“Sen gelene kadar.”Yıllar geçti.Saçları tamamen beyaz oldu.Yürürken yavaş yürümeye başladılar.Ama hâlâ birlikte yürüdüler.Bir gün hastane koridorunda yan yana oturuyorlardı.Doktor birazdan gelecek demişti.Gül elini tuttu.“Korkuyor musun?” diye sordu.
768🥀
Kara başını salladı.“Eskiden korkardım,” dedi. “Artık korkmuyorum.”“Niye?”“Çünkü çok güzel bir hayat yaşadım,” dedi.“Yarım kalmadı.”Gül’ün gözleri doldu.“Benimle ilgili en güzel şey neydi?” diye sordu.Kara hiç düşünmeden cevap verdi:“Hiç gitmedin.”“Seninle ilgili en güzel şey neydi biliyor musun?” dedi Gül.“Ne?”“Hiç vazgeçmedin.”Koridor sessizdi.İki yaşlı insan el ele tutuşmuş oturuyordu.Aslında gençlikte herkes sever.Ama yıllar geçtikten sonra hâlâ el ele tutuşuyorsan,İşte o zaman gerçekten sevmişsindir.O gece eve döndüler.Yorgundular.Salonda oturdular.Gül başını onun omzuna yasladı.“Bizim hikâyemiz neydi?” diye sordu son bir kez.Kara yavaşça konuştu:“Bizim hikâyemiz…Birbirini kaybetmekten korkan,Ama hiç bırakmayan iki insanın hikâyesiydi.”Gül gözlerini kapattı.“Güzelmiş,” dedi.Kara onun elini öptü.“En güzel yeri ne biliyor musun?” dedi.“Ne?”“Gerçek olması.”Gece oldu.Ev sessizdi.Duvarlarda fotoğraflar vardı.Albüm raftaydı.Bir odada torunun bıraktığı oyuncak duruyordu.Ve yatak odasında,Işık kapandıktan sonra,Karanlıkta iki kişi yine el ele tutuştu.Çünkü bazı alışkanlıklar ölmez.Bazı sevgiler bitmez.Bazı hikâyeler…Sonu yazılmadan da tamamlanır.
769🥀
Zaman biraz daha geçti.Artık günler daha yavaş akıyordu.Sabahlar erken başlıyor, akşamlar çabuk geliyordu.Ama bazı şeyler hâlâ aynıydı:Kara sabah çayı koyuyordu.Gül pencereyi açıyordu.Ve ev, her gün yeniden nefes alıyordu.Bir sabah Gül uyandı.Kara uyanmamıştı.“Uyuyor,” diye düşündü önce.Sessizce kalktı, mutfağa gitti.Çayı koydu. İki bardak hazırladı.Sonra geri geldi.Kara’nın yanına oturdu.Elini tuttu.“Uyan,” dedi yavaşça.“Çay soğuyacak…”Kara uyanmadı.Gül bir süre bekledi.Sonra biraz daha yaklaştı.Elini yüzüne koydu.İşte o an anladı.Bazı anlar vardır…İnsan anlamak istemez ama bilir.Gül hiçbir şey söylemedi önce.Sadece elini tuttu.“Tamam,” dedi fısıldayarak.“Anladım…”Ev sessizdi.Ama bu seferki sessizlik farklıydı.İçinde bir eksiklik vardı.Gül o gün çok ağlamadı.Çünkü bazı acılar sessiz olur.İnsan bağırmaz… sadece içine çöker.Kara’nın eşyaları yerindeydi.Bardağı masadaydı.Montu askıdaydı.Gül o montu aldı.Yüzüne götürdü.“Sen hâlâ buradasın,” dedi.Günler geçti.Ahsen geldi.Sarıldı.Ağladı.Deniz geldi.“Dede nerede?” diye sordu.Gül dizlerinin üstüne çöktü.Deniz’in yüzünü tuttu.“Deden…” dedi yavaşça,“Biraz uzağa gitti.”“Ne zaman gelecek?”Gül gözlerini kapattı.“Biz onu hatırladıkça… hep burada olacak.”Deniz tam anlamadı.Ama sarıldı.Bir akşam Gül yalnızdı.Salona geçti.Albümü raftan indirdi.Yavaşça açtı.İlk fotoğraf…Gül ve Kara.
770🌹
Gençler.Birbirlerine bakıyorlar.Gül gülümsedi.“Başka bakacak bir şey yoktu,” dedi kendi kendine.Sayfaları çevirdi.Ahsen bebek…Kara kucağında.Korku dolu gözler.“Çok güzel korudun,” dedi fısıldayarak.Başka bir sayfa…Üçü birlikte.Yeni evin önünde.“En mutlu günler…” dedi.Son sayfaya geldi.Altında Ahsen’in yazısı vardı:“Biz aileyiz çünkü birbirimizi bırakmıyoruz.”Gül parmağıyla yazıyı okşadı.“Ben bırakmadım,” dedi.“Sen de bırakmadın…”O gece Gül balkona iki sandalye koydu.Biri boştu.Diğerine oturdu.Gökyüzüne baktı.“Kara…” dedi.Sessizlik.“Ben buradayım,” dedi.“Sen de biliyorsun.”Rüzgâr hafifçe esti.Gül gözlerini kapattı.“Bugün çiçekleri suladım.Ahsen’i aradım.Deniz’e masal anlattım.Her şeyi yaptım…”Bir süre sustu.“Senin dediğin gibi.”Sonra hafifçe gülümsedi.“Bir tek şey eksik…”“Sen.”Aylar geçti.Gül yavaş yürümeye başladı.Ama yürüdü.Konuştu.Güldü.Bazen ağladı.Ama en çok hatırladı.Bir gün Deniz yanına geldi.“Anneanne…”“Efendim?”“Dede seni çok seviyor muydu?”Gül gülümsedi.“Evet,” dedi.“Çok seviyordu.”“Sen onu seviyor muydun?”Gül gözlerini kapattı.“Ben hâlâ seviyorum.”Deniz düşündü.“İnsan biri gidince de sevebilir mi?”Gül başını salladı.“Gerçek sevgi… gitmekle bitmez.”O gece…Gül yatağa yattı.Yastığın diğer tarafı boştu.Ama elini uzattı.Sanki hâlâ oradaymış gibi.“Ben geliyorum,” dedi fısıldayarak.“Ama acele etmiyorum.Biraz daha hatırlayacağım.”Gözlerini kapattı.Ve o an…Yalnız değildi.Çünkü bazı insanlar gider…Ama hayatından değil.Kalbinin içinde yaşamaya devam eder.Ve bir hikâye…İki kişiyle başlar.Bir aileye dönüşür.Sonra hatıralara…Ama asla bitmez.Çünkü gerçek sevgi…Zamandan uzun sürer.Aradan çok zaman geçti.Gül artık çok yavaş yürüyordu.Saçları tamamen beyazdı.Ama evi hâlâ kendisi topluyor, çiçekleri hâlâ kendisi suluyordu.Çünkü bazı insanlar, hayat devam etsin diye yaşamaya devam eder.Bir gün Ahsen geldi.“Anne, biraz bizde kal,” dedi.Gül gülümsedi.“Ben evimde iyiyim,” dedi.
771🥀
Ahsen etrafa baktı.Duvarlarda fotoğraflar.Koltuk.Kara’nın fincanı.Albüm.Balkondaki iki sandalye.“Burası artık çok sessiz,” dedi Ahsen.Gül yavaşça cevap verdi:“Burası sessiz değil. Ben duyuyorum.”“Neyi duyuyorsun?” diye sordu Ahsen.Gül gülümsedi:“Babanın anahtar aramasını.Senin küçükken koşmanı.Akşam yemeklerini.Kavgalarımızı.Barışmalarımızı…”Elini kalbine koydu.“Hepsi burada.”Ahsen ağlamaya başladı.“Sen çok yalnızsın,” dedi.Gül başını salladı.“Hayır,” dedi.“İnsan sevdiği biriyle bir ömür yaşarsa,Ömrünün geri kalanında yalnız kalmaz.”O akşam Deniz, anneanne ile kalmak istedi.Gece yatarken Deniz sordu:“ Anneanne, sana bir şey soracağım.”“Sor bakalım.”“Hayat nedir?”Gül bir süre düşündü.Sonra yavaşça konuştu:“Hayat…Biriyle tanışırsın.Sonra ona alışırsın.Sonra onsuz yapamam dersin.Sonra onunla bir sürü şey yaşarsın.Sonra bir bakarsın, koca bir ömür geçmiş.Hayat…Birini sevmekmiş aslında.”Deniz gözlerini açtı.“Bu kadar mı?”Gül gülümsedi.“Bu kadar. Ama çok zor.”“Sevmek mi zor?”“Kalmak zor,” dedi Gül.“Gitmemek zor.Kırılınca yine oturmak zor.Ama yapınca… Çok güzel.”Deniz düşündü.“Ben de büyüyünce biriyle kalacağım,” dedi.Gül onun saçını okşadı.“İnşallah,” dedi.“Kalacağın biri iyi biri olsun.”Gece herkes uyudu.Gül uyumadı.Salona gitti.Albümü aldı.Son kez bakar gibi baktı.Gençlikleri.Ahsen’in bebekliği.Okul günleri.Düğün.Deniz.Yıllar.Son sayfaya geldi.Boş bir sayfa vardı.
772🥀
Gül yavaşça bir kalem aldı.Ve titreyen eliyle şunu yazdı:“Bizim hikâyemiz burada bitmedi.Biz sadece başka bir yerde devam ediyoruz.” dedi. Kara ile gençlik yıllarında ilk tanıştıkları zamanın üçüncü gününde Kara’nın Gül’e olan aşkından yazdığı ilk yazıyı tekrar yıllarının mutlu geçmişinde ve hak ettikleri geleceğin buruşuk, titrek elleriyle hayatının ilk aşkı, vazgeçemediği adamı, son nefesine kadar sevdiği kalbi kocası Kara’nın o altından değerli sözlerini tekrar albüme koca harflerle aktardı. Sanki canının bedeninden çıkacağını hissetmişçesine vasiyetini yazar gibi son cümlelerini o kağıda döktü:
“ VE BU HİKAYENİN SONUNDA HERKES TOPRAK SAHİBİ OLACAKTIR!”
~ KARA
“ BİZ BİRBİRİMİZİN İÇİNDEN GEÇERİZ DE BİRBİRİMİZDEN GEÇEMEYİZ! “
~ GÜL
Albümü kapattı.Rafa koydu.Ertesi sabah…Gül uyanmadı.Yüzünde çok hafif bir gülümseme vardı.Sanki biriyle rüyasında konuşmuş gibi.Ahsen geldi.Annesinin elini tuttu.“Anne…” dedi.Sonra başını onun eline koydu.“Babam seni bekletmemiştir,” dedi.Birkaç gün sonra…Deniz albümü aldı.Son sayfayı açtı.Yazıyı okudu.Annesine sordu:“Anne, hikâye bitmiş mi?”Ahsen gözleri dolu dolu gülümsedi.“Hayır,” dedi.“Biz yaşıyorsak, hikâye devam ediyor.”Deniz düşündü.“Ben de yazabilir miyim?” dedi.“Yaz,” dedi Ahsen.Deniz kalemi aldı.Son sayfanın altına şunu yazdı:“Ben Deniz.Bu hikâye benimle devam ediyor.Çünkü biz aileyiz.Ve biz birbirimizi bırakmayız.”Albüm kapandı.Rafa kondu.Ama bu bir son değildi.
773🥀
Çünkü bazı hikâyeler kitaplarda bitmez.İnsanların hayatında devam eder.Ve bazı sevgiler…İki kişiyle başlar.Bir aileyle büyür.Hatıralarla yaşar.Ve nesiller boyunca devam eder.Kara ile Gül’ün hikâyesi de öyleydi.Büyük bir hikâye değildi belki.Ama tamamlanmış bir hikâyeydi.Ve hayatta en nadir bulunan şey şudur:Yarım kalmamış bir sevgi.
Yıllar geçti.Deniz büyüdü.Artık o da bir evin içinde dolaşan küçük bir çocuk değildi.Kendi kararlarını veren, kendi hayatını kurmaya çalışan biriydi.Ama bazı alışkanlıklar hiç değişmedi.Her pazar akşamı saat sekizde…Telefon çalardı.Bu sefer arayan Deniz’di.“Anne?”“Efendim?”“Ne yapıyorsun?”“Çay içiyorum.”“Yalnız mısın?”Ahsen gülümsedi.“Hayır,” dedi. “Hiç yalnız değilim.”Deniz bunu anladı.Çünkü bazı cevaplar kelimelerle değil, tonla anlaşılır.Bir gün Deniz eve geldi.Rafa baktı.Albüm hâlâ oradaydı.Yavaşça aldı.Açtı.İlk sayfa…Hiç tanımadığı kadar genç iki insan.Ama tanıdık.“Dede…” dedi kendi kendine.“Babaanne…”Sayfaları çevirdi.Her fotoğrafta bir şey fark etti:Herkes birbirine bakıyordu.Birbirine dokunuyordu.
774🥀
Birbirine yakındı.Son sayfaya geldi.Kendi yazdığı cümleyi okudu:“Bu hikâye benimle devam ediyor.”Bir süre düşündü.Sonra kalemi aldı.Altına bir şey daha yazdı:“Ve ben de birini seçtiğimde, gitmemeyi öğreneceğim.”O akşam Deniz dışarı çıktı.Birisiyle buluşacaktı.Kapının önünde durdu.Derin bir nefes aldı.Çünkü bazı kapılar sadece bir yere açılmaz.Bir hayata açılır.Kapıyı açtı.Karşısında biri vardı.Gülümsüyordu.Deniz de gülümsedi.“Geç kaldım,” dedi.“Önemli değil,” dedi karşısındaki.Deniz bir an durdu.Sonra sordu:“Bir şey sorabilir miyim?”“Tabii.”Deniz gözlerinin içine bakarak sordu:“Bir gün zor olursa… kalır mısın?”Karşısındaki kişi hiç düşünmeden cevap verdi:“Kalırım.”Deniz gülümsedi.Çünkü bazı cevaplar…Bir hikâyenin yeniden başladığını gösterir.Aynı akşam…Evde Ahsen balkonda oturuyordu.İki sandalye vardı.Birine kendisi oturdu.Diğerine baktı.Gülümsedi.“Anne…” dedi.“Baba…”“Ben anladım.”Rüzgâr hafifçe esti.Ahsen gözlerini kapattı.“Sevgi… gitmemekmiş.”Gökyüzü yavaş yavaş karardı.Ama bazı şeyler karanlıkta kaybolmaz.
775🥀
Bir evin içinde, bir albümün sayfalarında,Bir çocuğun cümlelerinde,Bir torunun seçimlerinde…Bir hikâye yaşamaya devam eder.Kara ile Gül’ün hikâyesi…Artık sadece onların değildi.Bir mirastı.Ve bazı miraslar para değildir.Ev değildir.Eşya değildir.Bazı miraslar şudur:Nasıl sevileceğini bilmek.Ve bir hikâye…Gerçekten asla bitmez.Sadece el değiştirir.Deniz o akşam eve döndüğünde annesi Ahsen mutfakta oturuyordu.Masada iki bardak çay vardı.“Anne, bana da koymuşsun,” dedi Deniz.Ahsen gülümsedi.“Bizde çay hep iki kişilik konur,” dedi. “Biri gelirse diye.”Deniz oturdu.Bir süre sessizce çay içtiler.Sonra Deniz sordu:“Anne… Dede nasıl biriydi gerçekten? Yani herkes ‘çok iyi biriydi’ diyor ama… nasıldı?”Ahsen bir süre düşündü.Sonra yavaşça konuştu:“Baban gibi değildi.Sessizdi.Çok büyük konuşmalar yapmazdı.Ama mesela… gece herkes uyuyunca kapıları kontrol ederdi.Ben küçükken üstümü örterdi.Annem yorulunca hiçbir şey demeden mutfağı toplardı.Ve en önemlisi…Hiç gitmedi.”Deniz dikkatle dinliyordu.“Anneanne nasıldı?” diye sordu.Ahsen gülümsedi.“Annem… evi bir arada tutan şeydi.Biz dağılmayalım diye bazen kendini toplardı.Bazen babama kızardı ama akşam çayını yine koyardı.
776🥀
Bazen yorulurdu ama belli etmezdi.Ve o da hiç gitmedi.”Deniz başını salladı.“Demek ki bizim ailede kimse gitmiyor,” dedi.Ahsen gülümsedi.“Evet,” dedi. “Bizim ailede insanlar gitmez.Sadece bazen çok yorulursa… biraz erken uyur.”Deniz annesinin ne demek istediğini anladı.Çünkü bazı cümleler açık değildir ama anlaşılır.Birkaç ay sonra Deniz yine albümü açtı.Ama bu sefer sadece bakmadı.Uzun uzun inceledi.Bir fotoğrafın altına Ahsen çocukken şunu yazmıştı:“Babam beni tutuyor çünkü düşmem diye.”Deniz o cümleye uzun süre baktı.Sonra altına küçük bir şey ekledi:“Sonra bırakıyor, çünkü yürümeyi öğrenmem gerekiyor.”Sayfayı çevirdi.Başka bir fotoğrafın altında şunu yazıyordu:“Biz aileyiz çünkü birbirimizi bırakmıyoruz.”Deniz onun altına da şunu yazdı:“Bazen bırakır gibi yapıyoruz.Ama aslında hep tutuyoruz.”Albümü kapattı.Yıllar geçti.
777🥀
Deniz bir gün eve geldi ve Ahsen’e şöyle dedi:“Anne… Ben galiba evleniyorum.”Ahsen gülümsedi.“Galiba mı?” dedi.Deniz güldü.“Evet. Çünkü korkuyorum.”“Korku iyidir,” dedi Ahsen. “İnsanın önemsediğini gösterir.”Deniz sandalyeye oturdu.“Anne, evlilik ne?” diye sordu.Ahsen uzun süre düşündü.Sonra annesinin bir zamanlar ona söylediği şeyi hatırladı.Yavaşça konuştu:“Evlilik…Aynı evde yaşamak değil.Aynı hayatı yaşamaktır.Biri hastalanınca uykusuz kalmaktır.Biri üzülünce yanında oturmaktır.Bazen aynı yemeği yıllarca yemektir.Bazen aynı tartışmayı yıllarca yapmaktır.Ama en çok da…Her şeye rağmen gitmemektir.”Deniz gözlerini indirdi.“Ben gidecek gibi olursam?” diye sordu.Ahsen elini tuttu.“O zaman geri dön,” dedi.“Çünkü bu ailede insanlar kaybolunca birbirini arar.”Deniz gülümsedi.“Bu cümleyi bir yerden hatırlıyorum,” dedi.
778🥀
Ahsen gülümsedi.“Evet,” dedi. “Çünkü bu ailenin hikâyesi aynı cümlelerle devam eder.”Deniz evlendi.Düğünden bir gün sonra Ahsen ona bir kutu verdi.“Bu ne?” diye sordu Deniz.“Bizim evin kutusu,” dedi Ahsen.Deniz açtı.İçinde eski, boyanmış bir ayakkabı kutusu vardı.Üstünde yazıyordu:“Konuşamadıklarımız Kutusu”Deniz gülümsedi.“Bu ne?”Ahsen cevap verdi:“Ne zaman eşine söyleyemediğin bir şey olursa, yaz ve içine at.Sonra birlikte açıp okuyun.Biz çok kavga etmeden bu kutu sayesinde konuştuk.”Deniz kutuyu elinde tuttu.“Anne…” dedi.“Efendim?”“Bizim ailemiz biraz tuhaf ama çok güzel.”Ahsen güldü.“Evet,” dedi. “Bizim ailemiz konuşa konuşa ayakta kaldı.”Yıllar sonra…Deniz’in de bir kızı oldu.Bir gün küçük kız albümü eline aldı ve sordu:“Anne, bunlar kim?”Deniz gülümsedi.Albümü açtı.İlk sayfayı gösterdi.“Bu,” dedi,“Gitmeyen bir adam.”Sonraki sayfayı açtı.“Bu da,” dedi,“Vazgeçmeyen bir kadın.”Sonra bir fotoğraf daha gösterdi.“Bu da onların kızı. Yani anneannem.”Sonra albümü kapattı.
779🥀
Kızını kucağına aldı.“Ve şimdi,” dedi,“Bu hikâye bizimle devam ediyor.”Küçük kız sordu:“Hikâyenin adı ne?”Deniz düşündü.Sonra gülümsedi.“Hikâyenin adı…” dedi,“Kalmak.”
Yıllar birbirinin içinden geçerek geçti.Deniz büyüdü, kızı büyüdü, evler değişti, şehirler değişti, eşyalar değişti…Ama bazı şeyler hiç değişmedi.Bir albüm vardı.Bir kutu vardı.Ve bir cümle vardı:“Biz aileyiz çünkü birbirimizi bırakmıyoruz.”Deniz bir gün artık iyice yaşlandığında, torunu yanına geldi.Elinde albüm vardı.“Babaanne, bunu bana anlatır mısın?” dedi.Deniz gözlüğünü taktı.Albümü açtı.İlk sayfada yine o fotoğraf vardı:Genç bir kadın ve genç bir adam.Birbirlerine bakıyorlar.Deniz gülümsedi.“Bunlar senin büyük büyük dedenle büyük büyük annen,” dedi.“Ne yapıyorlar burada?” diye sordu çocuk.Deniz cevap verdi:“Birbirlerine bakıyorlar.”“Niye?”Deniz çok yavaş cevap verdi:“Çünkü hayat uzun.Ve insan o uzun hayatı, gözünün içine bakabildiği biriyle geçirmek ister.”Sayfaları çevirdiler.Bir fotoğrafta küçük bir kız vardı.Altında yazı:“Babam beni tutuyor çünkü düşmem diye.”Çocuk sordu:“Sonra ne oluyor?”Deniz gülümsedi.“Sonra herkes büyüyor,” dedi.“Ve seni tutan eller bir gün yavaşça bırakıyor.Düş diye değil…Yürüyebilesin diye.”Son sayfaya geldiler.Orada üç farklı el yazısı vardı.
780🌹
Ahsen’in yazısı:“Biz aileyiz çünkü birbirimizi bırakmıyoruz.”Gül’ün yazısı:“Bizim hikâyemiz burada bitmedi. Biz sadece başka bir yerde devam ediyoruz.”Deniz’in yazısı:“Bu hikâye benimle devam ediyor.”Çocuk sordu:“Ben de yazabilir miyim?”Deniz kalemi ona verdi.“Bu hikâyede yerin var,” dedi.Çocuk uzun uzun düşündü.Sonra titrek harflerle şunu yazdı:“Ben daha küçüğüm.Ama ben de gitmem.”Deniz o yazıyı okudu.Gözleri doldu.Albümü kapattı.O akşam Deniz balkona çıktı.Balkonda iki sandalye vardı.Bu sandalyeler değişmemişti.Ev değişmişti. Şehir değişmişti. İnsanlar değişmişti.Ama iki sandalye hep vardı.Birine oturdu.Diğerine baktı.Ve yıllar önce duyduğu bir cümleyi fısıldadı:“Bizim hikâyemiz kalmanın hikâyesiydi.”Rüzgâr hafifçe esti.Deniz gülümsedi.“Merak etmeyin,” dedi.“Kimse gitmiyor.Hikâye devam ediyor.”Ve bu hikâyenin sonu aslında şuydu:Büyük aşk cümleleri değildi.Büyük fedakârlıklar değildi.Filmlerdeki gibi hayatlar değildi.Bu hikâye şunu anlatıyordu:Biri anahtarını ararken sinirlenmeyi,Diğerinin sessizce anahtarı uzatmasını,Kavga edip akşam aynı masaya oturmayı,Çocuğun üstünü örtmeyi,Yorulunca çay koymayı,“Özür dilerim” diyebilmeyi,Ve en çok da… Gitmemeyi.Eğer bir gün bu hikâyeyi okuyan biri olursa,Şunu hatırlasın:Sevgi bazen büyük şeyler değildir.Sevgi bazen şudur:Aynı evde, aynı kişiye,Yıllar boyuncaHer gün yeniden“Ben buradayım” demektir.
781🥀
Ve bazı insanlar bunu yapar.Onlar çok konuşmaz.Herkes bilmez.Ama onlar dünyadaki en zor şeyi yaparlar:Kalırlar.İşte Kara ile Gül’ün hikâyesi böyleydi.Birbirlerine bakarak başladı.Bir aile olarak büyüdü.Hatıralara dönüştü.Nesiller boyunca devam etti.Ve son cümlesi hiçbir zaman“Bitti” olmadı.Son cümlesi hep şu oldu:“Biz buradayız.”Hikâye aslında orada bitmedi.Çünkü bazı hikâyeler bir aileyle sınırlı kalmaz.Fark etmeden başka hayatlara da dokunur.Deniz’in torunu büyüdü.Bir gün okulda öğretmeni bir ödev verdi:“Bana ailenizin hikâyesini yazın.”Herkes akşam eve gidip sordu:“Anne, baba, biz nereliyiz?”“Dedem ne iş yapardı?”“Bizim soyadımız nereden geliyor?”Deniz’in torunu eve geldi.Albümü raftan indirdi.Kutuyu da yanına aldı.Masaya oturdu.Önce uzun süre düşündü.Sonra yazmaya başladı.Şöyle yazdı:“Benim ailem zengin değil.Ünlü değil.Tarih kitaplarında yok.Ama benim ailem gitmeyen insanlardan oluşur.Bizim ailede insanlar kavga eder ama giderken kapıyı çarpmaz.Bizim ailede insanlar yorulur ama birbirini bırakmaz.Benim büyük büyük dedem, büyük büyük annemi hiç bırakmamış.Onlar da çocuklarını bırakmamış.Onlar da birbirini bırakmamış.Sanırım bizim ailemizin işi bu:Birbirimizi bırakmamak.”
782🥀
Ertesi gün öğretmen ödevleri okudu.Bu yazıyı okuyunca durdu.Bir daha okudu.Sonra çocuğa sordu:“Bu hikâye gerçek mi?”Çocuk başını salladı.“Evet. Albümde yazıyor. Hepsi yazmış. Ben de yazdım.”Öğretmen gülümsedi.“Bu,” dedi,“çok önemli bir hikâye.”Yıllar sonra o çocuk büyüdü.Bir gün kendi çocuğu oldu.Hastanede, küçük bebeği kucağındaykenAnnesi (yani Deniz’in torunu) ona bir şey verdi.Eski bir albüm.Ve eski bir ayakkabı kutusu.Kutunun üstünde yazıyordu:“Konuşamadıklarımız Kutusu”Albümün son sayfasında ise birçok yazı vardı.En altta boş bir yer kalmıştı.Kalemi aldı.Uzun süre ne yazacağını düşündü.Sonra şunu yazdı:“Bizim ailemizde insanlar mükemmel değildir.Ama kalmayı öğrenirler.”Albümü kapattı.Bebeğine baktı.“Bak,” dedi,“Bu albümde çok önemli insanlar var.Ama en önemlisi ne biliyor musun?”Bebek hiçbir şey anlamadı tabii.Ama o yine de söyledi:“Bu albümdeki herkesin ortak bir özelliği var.”“Hiçbiri gitmedi.”Ve belki de bu hikâyenin gerçek finali şudur:Dünyada çok büyük hikâyeler vardır.Savaşlar, kahramanlar, zenginlikler, keşifler…Ama bir de kimsenin yazmadığı,Ama dünyanın ayakta kalmasını sağlayan hikâyeler vardır.Bir adamın her akşam eve gelmesi.
783🥀
Bir kadının sofrayı kurması.Bir çocuğun korkunca anne babasının yatağına gitmesi.Birinin diğerine “Ben buradayım” demesi.Dünya aslında bu küçük cümlelerle ayakta durur.Eğer bir gün bir yerde,Bir evde,Akşam ışığı yanıyorsa,Masada iki bardak çay varsa,Biri diğerine“Geç kaldın” deyipKızmak yerine gülümsüyorsa…Bil ki o evdeKara ile Gül’ün hikâyesiHâlâ devam ediyordur.Çünkü bazı hikâyeler bir aileye ait değildir.Kalabilen herkesin hikâyesidir.Yılların sonunda filizlenen bu değerli albüm artık bir hazineydi. Her sayfasında gülümsemeler, gözyaşları, “iyi ki”ler ve küçük ama derin cümleler vardı.Kara ve Gül çoktan aramızdan ayrılmıştı; ama bıraktıkları miras hâlâ yaşıyordu.Ahsen artık yaşlı bir kadındı.Torunlarıyla, bisikletleriyle, bahçesiyle, eski sandalyeleriyle… ev hâlâ aynıydı.Ama artık evi dolduran sadece yaşam değildi.Evi dolduran, nesiller boyu biriken sevgi ve hatıralardı.Bir gün Ahsen torunlarını yanına çağırdı.Masada eski albüm duruyordu. Kutular, küçük notlar ve çizimler…Torunlar heyecanla etrafında toplandı.Ahsen derin bir nefes aldı:“Size bir sır vereceğim,” dedi.“Bu hikâye sadece bir aile hikâyesi değil.Bu, kalmanın, sevmeye devam etmenin ve hiç vazgeçmemenin hikâyesi.
784🥀
Hikâye başladığında Kara ve Gül vardı.Sonra ben ve sizin babanız…Şimdi sıra sizde.Ve sonra, bir gün sizin çocuklarınızda…”Torunlardan biri sordu:“Anneanne, peki ya biz zorlandığımızda?”Ahsen gözlerini kapattı.“Zorlanırsınız. Ama hatırlayın: Kalmak, gitmemek demektir.Sevgi sadece kolay günlerde değil, fırtınalarda da dayanmak demektir.İşte bu yüzden ailemiz güçlü.Çünkü biz birbirimizi bırakmadık, bırakmayacağız.”O akşam, Ahsen bahçeye çıktı.Rüzgâr hafifçe esti.Güneş turuncu ve kırmızı tonlarını gökyüzüne seriyordu.Bahçedeki iki sandalye hâlâ yan yanaydı.Ahsen birine oturdu.Diğerine baktı ve hafifçe gülümsedi.“Biz buradayız,” dedi.“Ve burada kalacağız.Her zaman. Nesiller boyunca.Çünkü bazı hikâyeler bitmez.Sadece yeni ellerde, yeni gözlerde yaşar.Bize miras kalan şey, paradan ya da eşyadan çok daha değerlidir:Sevgi ve kalmak.”Aylar sonra torunlardan biri, artık kendi çocuğunu kucağına aldığında, albümü açtı.Son sayfada küçük bir boşluk vardı.Kalemi aldı ve titreyen elleriyle yazdı:“Ben de kalacağım.Bırakmayacağım.Hikâye benimle devam ediyor.”O an Ahsen gülümsedi.Ve biliyordu ki: Hikâye artık kendi zamanını aşmıştı.Geçmişin hatıraları, geleceğin umutlarıyla birleşmişti.Ve işte gerçek final şuydu:Bir ev vardı.Bir albüm vardı.Ve bir aile…Her nesil kendi kahkahasını, kendi gözyaşını, kendi “iyi ki”sini ekledi.Ve her nesil, eski neslin bıraktığı mirası büyüttü.Dünya ne kadar değişirse değişsin…Bazı hikâyeler hep yaşar.Bazı eller hep tutar.Bazı kalpler, nesiller boyunca aynı ritimde atar.Ve Kara ile Gül’ün hikâyesi…Hiçbir zaman sona ermedi.Sadece yaşamaya devam etti.
Her kahkahada, her sarılışta, her gözyaşında.Çünkü gerçek aşk, gerçek aile ve gerçek sevgi…Bitmez.Kalır.Ve büyür.İşte bu, sadece bir aile hikâyesi değil, tüm nesillerin hatırlayacağı bir mirastı.Bir sevgi mirası…Bitmeyen, büyüyen ve dünyayı sessizce ayakta tutan bir hikaye.
~ KARA’NIN VE GÜL’ÜN ÖLÜMSÜZ ANI DEFTERİ~
Nesilden nesile filizlenen sevgi tomurcukları…
Gül> Ahsen> Deniz çiçekleri…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

35okunma 13beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18