Bölümler 1Şu an: BÖLÜM 1 : ETİ VE KEMİĞİ GİYMEK
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
PLAYLİST
No time to die - Billie Eilish
TV - Billie Eilish
Once upon a dream - Lana del rey
Shameless - Camila cabelo
Karanlıktan doğanlar, bazen karanlığın kendisinden bile kurban seçilirdi... Bir kalbim olduğunu, onu kökünden söküp attıklarında anlamıştım. En büyük yarayı düşmanın değil, yoldaşın açar; çünkü hançer, ancak dost bellediğin kadar yakınına sokulabilir. Hançerin acısı falan yoktu. Yakıcı olan tek şey, kabzasındaki o tanıdık dost imzasıydı.
İhanetin zehrini tatmak öyle acıydı ki, belki de ilk kez göğsümün ortasındaki o et parçasının varlığını hissediyordum. Kalbim olduğunu bile unutmuştum. Ben bir şeytandım; şeytanların merhameti, duyguları, atacak bir kalbi olmazdı. Peki bana bir kalbim olduğunu hatırlatan o sahte dostlarıma teşekkür etmeli miydim? Oysaki bunu, kalbimi acımasızca paramparça ederek hissettirmişlerdi.
Suskundum. İçimdeki cayır cayır yanan acı, dudaklarımdan tek bir cümlenin bile dökülmesine izin vermiyordu. Sırtımdaki kanatlarımı söküp almışlardı. Ama asıl sızlayan, o koparılan etim değil, tam ortadan ikiye ayrılan yüreğimdi. Artık heybetli bir iblise benzemiyordum; soğuk taşların üzerinde yatan, ruhu çekilmiş cansız bir ölümlüden hiçbir farkım yoktu.
Zindanın paslı, ağır kilitlerinin gıcırtıyla açılma sesi yankılandı karanlıkta. Yorgun bakışlarımı o yöne çevirdim. İçeri girenler Yeraltı'nın muhafızlarıydı.
"Kalk ayağa, Karakafis!" dedi muhafız iblislerden biri. Sesi zindanın nemli duvarlarında yankılandı.
Dizlerimin üzerinde durup kalkmaya çalıştım. Fakat daha dengemi sağlayamadan karnıma inen ağır bir darbeyle yeniden soğuk zemine kapaklandım. İçimdeki acıyı henüz sindirememişken, boğazıma yapışan buz gibi bir el beni kavradı ve havaya kaldırdı. Nefesim kesildi, gözlerimin önü kararmaya başladı. Tam bilincim kapanmak üzereyken yanındaki diğer muhafız müdahale etti ve o eli sertçe kenara itti:
"Sinirine hâkim ol! Lordumuz Azazel onu canlı istiyor."
Buz gibi taşların üzerine düşer düşermez ciğerlerime hava doldurmak için şiddetle öksürmeye başladım. Beni hiç acımadan kollarımdan yakalayıp hırpalayarak ayağa kaldırdılar ve zindanın kasvetli koridorlarından çıkarıp Lord'un huzuruna doğru sürüklediler.
Yeraltı'nın o devasa, meşalelerle aydınlatılmış taht salonuna girdiğimizde, gözlerim ilk olarak tahttaki silüete değil... Bana bu iğrenç kumpası kuran, asıl hilekâr ve Karakafis olan sahte dostlarıma kaydı. Yüzümde nefretle karışık derin bir tiksinti belirdi. Ardından bakışlarım tahtın üzerine tırmandı.
Lordumuz Azazel, elindeki kadim, karanlık büyülerle bezenmiş asasına yaslanmış halde, mutlak bir kibirle tahtında oturuyordu.
Lord'un tam önüne getirildiğimde, Azazel baştan aşağı beni soğuk ve yırtıcı bakışlarla süzdü. Salondaki ağır sessizlik devam ederken birden Kael öne çıktı. Eski dostum, yüzüne yapmacık bir keder ve sahte bir mahcubiyet yerleştirerek Lord'un önünde diz çöktü.
"Efendim, izninizle... Yakın arkadaşımızın cezasını kesmenizden önce onunla son kez vedalaşmamıza müsaade edin," dedi. Sesi adeta üzüntüden titriyormuş gibiydi.
Hemen yanında duran Vespera da aynı sinsi tiyatroya katılarak Kael'in sözlerini başıyla onayladı. Lord Azazel, tahtında soğukkanlılıkla başını sallayarak izin verince, muhafızlar kollarımı bırakıp geriye çekildiler.
İkisi birden bana doğru yaklaştı. Muhafızların duyamayacağı bir mesafeye geldiğimizde, az önceki kederli ifadelerinden eser kalmamış, yerini zehirli ve alaycı bir gülümsemeye bırakmıştı. Kael kulağıma doğru eğilerek fısıldadı:
"Ne oldu Lilithia? Karanlıkta aydınlığı ararken, aydınlığın tam kalbindeki o mutlak karanlıkta mı boğuldun?"
Kael alaycı bir kıkırdamayla geri çekilirken, öfkeyle yumruklarımı sıktım. Sinirden genzime dolan sıcak hava dudaklarımın arasından süzüldü. Ardından Vespera yaklaştı. Sanki üstümü başımı düzeltiyormuş gibi sahte bir şefkatle elini omzuma koydu ve sinsice fısıldadı:
"İnan ki Lilithia, bu planı kurup varisi zehirlerken kendimi o kadar kaptırdım ki bir an gerçekten senin zihnine büründüm sandım. Ama asma suratını! Kim bilir, belki de Lordumuzun cezası o kadar da ağır değildir, hı? Yine gelirsin yanımıza..."
Son cümlesini zalimce, içimi ürperten bir tebessümle tamamladı.
Gözlerimi bürüyen kanla, parmaklarımı Vespera'nın boğazına kenetleyip nefesini söküp almak için hamle yaptığım an, taht salonunu sarsan o ses yükseldi. Lord Azazel'in asası sertçe taş zemine vurmuştu.
"Arkadaşınızla vedalaşmanız bittiyse," dedi Azazel, sesi salonun karanlık kemerlerinde gürlerken. "Cezasını açıklıyorum."
Vespera ve Kael, yüzlerindeki o tatmin olmuş sırıtışla geriye çekilip yerlerini aldılar. Lord Azazel asasını tahtın mermer zeminine bir kez daha vurdu. Çıkan gürültü, salonun yüksek tavanlarında patlayan bir gök gürültüsü gibi yankılandı.
"Lilithia..." dedi Azazel. Sesi nefes bile aldırmayan bir ağırlık taşıyordu. "Varisi zehirlemek, Yeraltı'nın kadim soyuna yapılmış en büyük ihanettir. Ceza—"
"Ben yapmadım!"
Sözünü kesen haykırışım, boğazımdaki tüm yırtılmaya rağmen salonun karanlık kemerlerinde patladı. İçimdeki son güç kırıntısıyla öne doğru bir adım attım. Dizlerimin bağı çözülmek üzereydi ama bakışlarımı bir an olsun Azazel'in soğuk gözlerinden ayırmadım.
"Yemin ederim ki ben yapmadım! Size, yeminlerimize asla ihanet etmedim!"
Sesim hiddetle titrerken parmağımla hemen arkamda duran Kael ve Vespera'yı gösterdim. "Eğer bir hain arıyorsan gölgelerin arkasına saklanan o iki yılana bak! Bana bu kumpası kuranlar onlar! Varisi zehirleyen de, üzerime bu lekeyi atan da Kael ve Vespera!"
Salona ölümcül bir sessizlik çöktü. Kael gözlerini büyük bir masumiyetle yere meyil ettirirken, Vespera acıyan bir tebessümle başını iki yana salladı. Azazel'in yüzünde ise tek bir kas bile kıpırdamadı. Şeytanların Tanrısı için gerçeklerin bir önemi yoktu; kararı çoktan verilmişti.
Azazel tahtından yavaşça doğruldu. Asasının ucundaki kapkaranlık taş, etrafa mor ve siyah kıvılcımlar saçmaya başladı.
"Yeminlerini çiğneyen bir iblisin çığlıkları, kulaklarımda sadece bir gürültüdür Lilithia," dedi Azazel. Sesi adeta bir kuyu derinliğinden geliyordu. "Seni öldürüp bu acıya son vermeyeceğim. Cezan, bir şeytan için ölümden de beter olacak!"
Asasını bana doğru doğrulttuğunda etrafımdaki hava aniden buz kesti.
"Kanatların sökülecek. Boynuzların kırılacak. Gücün, gururun ve kimliğin elinden alınacak. Yeryüzüne, o aşağılık ölümlülerin zindanına fırlatılacaksın!"
Azazel'in asasından çıkan kapkaranlık, mor kıvılcımlı sarmaşıklar aniden bileklerime ve boynuma dolandı. Beni havaya doğru kaldırdıklarında nefesim tıkandı.
Gözümden bir damla yaş süzülerek etrafımı bürüyen sislere karıştı... "Hayır!" diye bağırmak istedim ama sesim ciğerlerimde boğuldu.
Sarmaşıklar sırtıma, tam kanatlarımın omuriliğime bağlandığı o hassas et birleşimlerine yapıştı. Ve aniden, acımasızca gerilmeye başladılar. Önce bir çatırtı duyuldu; kemiklerimin zorlanma sesi tüm salonda yankılandı. Ardından sırtımdaki etin yırtıldığını, sıcak kanımın bacaklarımdan aşağı gürül gürül aktığını hissettim. Acı o kadar berbat, o kadar dehşet vericiydi ki zihnimdeki bütün düşünceler bir anda silindi. Sadece etimin kopuşunu duyuyordum.
İki devasa siyah kanadım, diri diri sırtımdan sökülüp alındı.
Boğazımdan yükselen çığlık bir insana ya da iblise ait olamazdı; bu, katledilen bir yaratığın son feryadıydı. Kanatlarımın koptuğu yerdeki açık yaralardan yayılan sıcaklık ve acı dalgası bilincimi sarsarken, Azazel asasını kafama doğru uzattı. Buz gibi bir güç alnıma çarptı. Kafamın içindeki kemiklerin un ufak olduğunu hissettim. Alnımdaki o heybetli, kıvrımlı boynuzlarım çatlayarak kırıldı; parça parça mermer zemine döküldü.
Gücüm, soyum, kimliğim... Her şeyim etimden sökülüp alınıyordu.
"Yeryüzünde sürün, Lilithia," dedi Azazel'in uzaklaşan soğuk sesi.
Ayağımın altındaki zemin çöktü. Yeraltı'nın tavanı yarıldı ve altımda dipsiz, kapkaranlık bir boşluk açıldı. Kanlar içinde, bilincimi kaybetmenin eşiğinde o sonsuz uçuruma doğru düşmeye başladım. Rüzgâr yaralarıma tuz gibi basarken gözlerim son kez yukarı kaydı. Tahtın kenarından bana bakıp zaferle sırıtan Kael ve Vespera'nın yüzleri gölgelerin arasında kayboldu...
Siyah bir sis beni yuttu. Ve dindi her şey. Sonu olmayan bir karanlığa teslim edildim.
.🕯️
"Ahsen, kızım biraz soğusun öyle yersin, hâlâ çok sıcak."
Küçük kız, küçücük elleriyle karnını tutup sevimli bir sitemle mırıldandı: "Ama anne, çok açım!"
Annesi, kızının bu tatlı sabırsızlığına dayanamayıp içten bir kahkaha attı. Tezgahtan temiz bir peçete alıp kurabiyenin etrafına sardı. "Al bakalım. Şu peçeteyle tut ki narin ellerin yanmasın."
Çocuk kurabiyeyi kaptığı gibi gözlerini parlatarak annesine baktı. "Anne, eğil bakayım kulağına bir şey söyleyeceğim."
Annesi merakla başını kızına doğru eğdi. Küçük Ahsen, kurabiyeyi tek eliyle sıkıca tutarken öbür eliyle annesinin boynuna sarıldı; yanağına sıcak, kocaman bir öpücük kondurdu. Kulağına fısıldadı:
"Ellerine sağlık anneciğim."
Kadın, kızının bu çocuksu narinliği karşısında eridi; o da kızını yanaklarından öpüp kokusunu içine çekti.
Ahsen elindeki kurabiyeden büyük bir iştahla ısırık alarak neşeyle odasına doğru koşturdu. Ahşap merdivenleri seke seke tırmandı, odasındaki oyuncakların ortasına bağdaş kurdu. Parmak uçlarında hâlâ annesinin şefkati, dudağında ise o taze kurabiyenin tatlısı vardı; o an dünyadaki en mutlu, en güvende çocuk oydu.
Derken... Zaman o odada, o neşeli gülüşün ortasında bıçak gibi kesildi, dondu.
Aşağıdan, evi temelinden sarsan o dehşet dolu çığlık koptu. Bu, annesinin sesiydi.
Hemen ardından porselen bir bardağın mutfağın taş zemininde tuzla buz oluşunun o keskin, kulak tırmalayan sesi yankılandı. Küçük Ahsen'in elindeki kurabiye parmaklarının arasından kayıp yere düştü; o kurabiye gibi, küçük kalbi de oracıkta bin parça oldu. Merdivenleri nasıl indiğini, çıplak ayaklarının tahtalara nasıl çarptığını, nefesinin boğazına nasıl düğümlendiğini bir türlü hatırlayamadı.
"Anne...?"
Salona koştu; ortalıkta kimse yoktu. Evi, nefesini kesen, o kulak çınlatan boğucu bir sessizlik kaplamıştı. Korkudan tir tir titreyen minik bacakları onu mutfağın kapısına kadar taşıdı. Küçük eli, duvara tutunmak ister gibi pervaza uzandı.
"Anne, ne oldu? İyi misin?"
Mutfak eşiğine adımını attığı o saniye, o küçük dünyanın bütün güneşleri, bütün ışıkları bir daha hiç açılmamak üzere söndü.
Annesi, masanın dibindeki soğuk fayansların üzerinde, etrafa yayılan koyu bir kan birikintisinin ortasında öylece yatıyordu. Daha birkaç dakika önce saçlarını okşayan, yüzünü güldüren o şefkatli eller şimdi cansızca iki yana düşmüştü. Karnındaki o derin, kara yaradan sızan sıcak kan, beyaz fayansları yavaş yavaş siyaha boyuyordu.
"Anne!"
Küçük kızın boğazından, canından bir parça koparılırcasına çıkan o tiz haykırış mutfağın duvarlarında çarpıp yine kendi yüreğine saplandı. Bu hayattaki tek sığınağı, tek evi olan kadın; gözleri yarı açık, öylece yerde yatıyordu. Ahsen ne yapacağını bilemeyerek panikle annesinin yanına diz çöktü. Küçük, tir tir titreyen elleriyle annesinin o kana bulanmış yanaklarını kavramaya, onu sarsmaya çalıştı.
"Anne, aç gözlerini! Bak, ben geldim... Anne uyan, ne olursun uyan anneciğim, lütfen..."
Minik kızın gözyaşları, annesinin kurumaya yüz tutmuş kana bulanmış saçlarına damla damla karıştı. Dünya artık onun için gri bile değildi; yeryüzünün en karanlık, en dipsiz rengiydi. Annesiyle gülmeyi henüz yeni öğrenen o küçük çocuk, hayatın en acı, en erken dersini almış, gülmeyi de o saniyede kalbinden söküp atarak unutmuştu.
Etraftaki hiçbir şeyi, akan o acımasız kanı umursamadan, annesinin hızla soğumaya başlayan cansız bedenine kollarıyla sıkıca sarıldı. Minik başını onun kanlar içindeki göğsüne bastırdı; ama ne bir kalp atışı vardı içeride ne de bir nefes... Sadece o dondurucu, o can yakan sessizlik.
Küçük Ahsen, annesinin kanlı tenine sığınmış halde, yalnızlığın ve kimsesizliğin o sonsuz karanlığında hıçkırıklara boğuldu. Çünkü o an anlamıştı; bir annenin cansız bedeniyle baş başa kalmak, insanın kendi çocukluğunu elleriyle toprağa vermesidir. Ve insanın eline bulaşan o ilk kan, ömrü boyunca ne kadar yıkarsa yıkasın, ruhundan asla çıkmayacak olan tek lekedir.
🕯️
"Anne!"
Boğazımdan kopan o çaresiz yırtılma, tanımadığım bir kız çocuğunun kan kokan anılarıyla birlikte zihnimi terk etti. Dehşet içinde gözlerimi açtım. Ciğerlerim yırtılırcasına derin bir nefes çektim; göğsüm, sanki az önce o kan havuzunda boğuluyormuşum gibi şiddetle kalkıp iniyordu.
Kimdi o çocuk? Neden hiç bilmediğim bir evin mutfağında, yüzünü bile seçemediğim bir kadının cansız, soğuk bedenine sarılıp hıçkırıklara boğuluyordum? Bir iblisin zihni, ölümlü bir veledin travmasıyla lekelenemezdi!
Ağır bir ahşap, yanık reçine ve kurumuş şifalı ot kokusu genzime doldu. Sıcaklık... Yeraltı'nın kemikleri eriten o ilahi kor ateşi değil; bir sobada çıtırayan odunların aciz, zavallı ısısıydı bu. Neredeydim ben? Burası da neresiydi?
Yatakta hızla doğrulmaya çalıştım ama bedenim, zihnimdeki o gururlu iblisle alay edercesine bana ihanet etti.
"Aah!"
Sırtıma, omuriliğimin tam ortasına saplanan yırtıcı bir acıyla inledim. Başımı arkadaki ahşap duvara vururken parmaklarım titreyerek arkama uzandı. Heybetiyle kralları diz çöktüren, gecenin karanlığını kabile gibi örten o simsiyah devasa kanatlarım... Yoktu. Ellerim sadece sarılmış, kanı sızan gazlı bezlere ve diri diri sökülmüş etimin o derin, iğrenç boşluğuna çarptı.
"Olamaz," diye fısıldadım. Sesim bir iblisin kükremesi değil, bir ölünün iç çekişi gibiydi. "Olamaz, hayır olamaz!"
Dehşetle ellerimi alnıma tırmandırdım. Parmaklarım kavisli, mermeri bile yaran boynuzlarım yerine pürüzsüz, savunmasız bir insan cildiyle karşılaştı. Soyum, heybetim, mutlak gücüm... Yoktu. Bir çöp gibi sökülüp atılmıştım.
Hızla yataktan kayıp kendimi yere attım. Bacaklarım bir pelte gibi büküldü, ahşap zemine kapaklandım. Ağzımdan çıkan acı dolu iniltiyi bastıramadan, sürünerek odanın köşesindeki tozlu, çatlak aynaya yaklaştım.
Yansımamı gördüğüm an nefesim boğazımda tıkandı. Kalbim öyle şiddetle çarptı ki kemiklerimi kıracak sandım.
Aynadaki yaratık ben olamazdım. Kan kırmızısı parlayan, karanlıkta dehşet saçan gözlerimin ateşi sönmüştü; yerini bir ormanın en kuytu köşesindeki solgun, pörsümüş yeşile bırakmıştı. Narin, kırılgan omuzlar... İncecik, tek bir hamlede kırılabilecek bir boyun... Karşımda, kendi heybetinden soyutlanmış aciz bir ölümlü, bir kemik torbası duruyordu. Bu bir ceza değildi. Bu, varoluşun en aşağılık küfrüydü.
"Sakin ol! Sakın kımıldama, dikişlerin patlayacak!"
Kapı gıcırtıyla açıldığında başımı o yöne kıracak gibi çevirdim. Elinde ahşap bir tepsi tutan, sade kıyafetli bir kız duruyordu. Ormanda, bilincimi kaybetmeden hemen önce gördüğüm o yüz...
"Sen," dedim. Sesim paslı bir demirin mermere sürtünmesi gibi kısıktı. "Beni buraya sen mi getirdin?"
Kız alelacele gelip hızla yanıma diz çöktü. Dokunuşu bir ölümlüye göre garip bir şekilde yumuşaktı. Beni omuzlarımdan tutup yatağa oturtmaya çalıştı. Yüzünde bir iblise bakarken hissetmesi gereken o ilkel korkudan eser yoktu; sadece aptalca, katıksız bir endişe okunuyordu.
"Ormanda kanlar içinde bayılmıştın," dedi, sesi odayı saran o boğucu gerilimi yumuşatmaya çalışarak. "Seni köylülerin yardımıyla buraya taşıdım. Günlerdir ateşler içinde kıvranıyordun. Sürekli rüyanda ağlıyor, bilmediğim dillerde isimler fısıldıyordun."
Onun bu insansı merhametini izlerken içimde nefretle karışık bir tiksinti büyüdü. Ölümlüler bizim gözümüzde ömrü bir kelebeğinki kadar kısa, ezilmeye mahkûm yaratıklardı. Ama şimdi... İlk kez bir ölümlünün acıyan bakışları karşısında eziliyordum.
"Sırtına ne olduğunu bilmiyorum," dedi, tepsideki sıcak bitki çayını bana uzatarak. "Ama artık güvendesin. Benim adım Maral. Peki ya sen, seni nasıl çağırmalıyım?"
Dokunmaya bile tiksindiğim pürüzsüz alnıma ve aynadaki o yabancı kaza saklanmış insana baktım. Zihnimde Azazel'in o kulakları sağır eden sürgün hükmü yankılanıyordu. Yeryüzündeki bu sahte maskeyi giymek zorundaydım.
"Ahsen," dedim, sesimdeki titremeyi nefretimle örterek. "Benim adım Ahsen."
Maral'ın yüzüne zayıf bir tebessüm yerleşti. "Tanıştığıma memnun oldum Ahsen. 'Benden çalınan her şeyi geri alacağım' derken neyi kastettiğini bilmiyorum ama sanırım önce bu bedeni ayağa kaldırmamız lazım."
Pencereden dışarıya, sisin bir kovan gibi sardığı Yenice Ormanları'na baktım. Kanatlarım ve boynuzlarım etimden sökülmüş olabilirdi ama içimdeki o kükürtlü yangın sönmemişti. Bir iblisin canı yanmaz sanırlardı; ta ki ruhunu bir kafese, etini ise çürümeye mahkûm edene kadar...
Bu zindanda, bu narin etin içinde kendimi nasıl kabullenecektim? Yeraltı'na nasıl dönecek, Kael ile Vespera'nın ciğerlerini ellerimle nasıl sökecektim? Çaresizlik bir yılan gibi boğazıma sarıldı. Çaresizdim. Gururum içimden sökülürken, zihnimdeki o çıldırışa daha fazla dayanamadım. Yatağın üstündeki ahşap kokulu ağır yastığı kavradığım gibi var gücümle duvara fırlattım.
Deliriyordum. Halbuki ben o uçuruma yuvarlandığım an çoktan akıl sağlığımı kaybetmiştim. Tam o sırada kapı sert bir gıcırtıyla ardına kadar açıldı. Bıçak gibi keskin bir soğuk hava odaya doldu ve beni zihnimdeki o kanlı cehennemden çekip çıkardı.
Gelen Maral değildi. Kapı eşiğinde devasa, heybetli bir gölge belirdi. Üzerinde ölümlülerin giydiği koyu renk, yıpranmış sert bir deri ceket vardı. Odaya adımını attığı an, omuzlarından süzülen o tekinsiz, avcı havası bütün odayı esir aldı. Bakışları üzerime kilitlendiğinde karanlık gözlerinde en ufak bir şefkat ya da merhamet kırıntısı yoktu. Beni bir misafir gibi değil... Ormanda köşeye sıkıştırılmış, ne zaman saldıracağı belli olmayan vahşi bir yaratık gibi süzüyordu.
"Maral'ın bahsettiği o kız sen olmalısın," dedi. Sesi, bir kayanın diğerine sürtünmesi kadar tok, pürüzlü ve tehditkârdı.
Cevap vermedim. Sadece başımı hafifçe eğerek onu onayladım. Bir ölümlüye sesimdeki o insansı zaafı dinletmek, boynumu kılıcının altına koymak gibi geliyordu.
Adam yavaş adımlarla ilerledi, masanın kenarındaki sandalye gıcırdayarak onun ağırlığı altında ezildi. Oturdu. Bakışlarını bir an olsun üzerimden çekmiyordu. Öyle derin, öyle tehlikeli bir şüpheyle süzüyordu ki beni; göğsümün altındaki o tekinsiz his yüzünden bakışlarımı kaçırıp yerdeki çatlak aynaya bakmak zorunda kaldım. Kendimi o yabancı cesedin içinde, bir avcının hedefinde yeniden sorguladım.
Derken kapı tekrar açıldı. Maral kucağında iki ahşap kaseyle içeri girdi.
Onun adımıyla birlikte odaya, Yeraltı'nın sülfür ve kan kokan atmosferinde daha önce hiç solumadığım, tamamen yabancı ama büyüleyici bir koku yayıldı. Maral kaseleri masaya, ağabeyinin tam önüne yerleştirip yapmacık bir neşeyle gülümsedi.
"Heh, yemekler de hazır! Haydi, oturun da yiyin."
O yoğun, sıcak koku burnuma doldukça içimdeki bir şeyler sertçe kıpırdadı. İblis gururum bu iğrenç ölümlü yiyeceğini reddetmek için bağırtıyla kasılsa da, içimdeki o yeni, aşağılık organ kontrolü ele geçirdi.
Merakıma ve tiksintime engel olamayarak, "O ne?" diye fısıldadım.
Koku o kadar davetkâr, o kadar yakıcıydı ki... Ben daha ne olduğunu anlayamadan, göğsümün altındaki o insansı organ —midem— odayı dolduran yüksek, rezil bir gurultuyla varlığını haykırdı.
Acziyetin ve aşağılanmanın getirdiği o ateşle dişlerimi birbirine kenetledim. Çenemi o kadar sıktım ki kemiklerim çatırdadı. Bütün heybetim, bir kase sıcak yiyeceğin kokusu karşısında yerle bir olmuştu. Maral sorduğum soruyla ve çıkan o gurultuyla aniden duraksadı. Yüzündeki gülümseme dondu. Önce bana, zihinsel bir rahatsızlığım varmış gibi derin bir şaşkınlıkla baktı; ardından bakışlarını masanın kenarında bir heykel gibi oturan, gözlerini benden ayırmayan ağabeyine çevirdi.
"Hiç tatmadın mı?" dedi Maral, sesinde neredeyse ürkütücü bir hayretle. "Çorba bu."
Ağabeyi Yağız, masanın üzerindeki kaseye tek bir bakış bile atmadı. Kaslı kollarını göğsünde birleştirdi, deri ceketinin gıcırtısı odadaki ölümcül sessizlikte yankılandı. Bakışları doğrudan gözlerimin içine kaydı; içimdeki o hapsedilmiş şeytanı söküp çıkartmak ister gibi fısıldadı:
"Hafızanı mı kaybettin, yoksa başka bir ülkeden gelen kaçkın mısın?" Yağız öne doğru eğildi, masadaki ahşap gıcırdadı. "Kimsin sen? Ve o ormanda ne arıyordun?"
Ah, insanoğlu... Her şeyi de sorgularlar. Hemen bir bahane aradım ve aklıma gelen ilk şeyi dile getirdim: "Sadece yolumu kaybettim bu ormanda ve eskiye dair hiçbir şey hatırlamıyorum."
Ardından Yağız'ın beni dakikalarca süzmesine maruz kaldım. Gözlerindeki o keskin ve şüpheci bakışlar üzerimde ağır bir yük gibi dururken, aniden konuyu değiştirdim: "Aa, çorbayı unutmuşum!"
Yataktan tam kalkıyordum ki belimdeki o keskin ağrıyla hemen yeri boyladım. Maral anında yanıma gelip beni kolumdan tutarak kaldırdı; Yağız'ın ise kılı bile oynamamıştı.
"Dikkatli ol," dedi Maral, beni yavaşça sandalyeye oturturken.
Zorlukla da olsa yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirmeye çalıştım. Maral elime kaşığı tutuşturdu. "Al kaşığı, afiyetle çorbanı iç." Kaşığı alıp çorbayı sessizce karıştırıyordum ki Yağız'ın soğuk sesi o anı böldü:
"Bu arada hareketlerine dikkat et. Eğer burada olanlar Kuzgun'un kulağına giderse üçümüzü de öldürür. Senin gibi gizemli bir kadını aramıza aldığımız için hesabını benden ağır sorar."
Kuzgun mu? O da kimdi?
Sırtımdaki dayanılmaz ağrıya zor katlanırken, bir de bu adamın tehditlerine maruz kalmıştım. "Kuzgun mu?" dedim hafif bir alayla kaşlarımı kaldırarak. "O da kim, lordunuz mu?"
"Ne lordu?" dedi Yağız, yüzüme tuhaf ve sorgulayan bir ifadeyle bakarak. "Senin ateşin falan mı var?"
Kaşlarımı çattım. Yanıt vermek yerine kaşığı çorbayla doldurup ağzıma götürdüm. Bu aptal ölümlülerin de yemekleri güzelmiş. Halbuki sen de bir ölümlüsün, seni aptal!
"Hangi akıl hastanesinden kaçtın sen?" Yağız'ın bu patavatsız sorusuyla çorba anında boğazımda kaldı. Gözlerim dolarak şiddetle öksürmeye başladım. Yağız başını iki yana sallayıp Maral'a döndü. "Bunun sahiden deli olduğuna emin misin?"
Maral, Yağız'ın bu sert tavrına karşı hemen arkadaşını savundu. "Abi, öyle deme. Kız ağır yaralanmış zaten, üstüne gitme."
Yağız derin ve sıkıntılı bir nefes alarak duvardaki saate baktı. Bu sırada ben de elime kalan son kaşığı alıp çorbayı bitirdim; sonunda karnım doymuştu. Ancak bu kısa süreli huzur, Yağız'ın sonraki sözleriyle yine bozuldu. "Neyse, hadi işe geç kalıyoruz."
Kaşığı masaya bırakırken kafamı kaldırdım. "Ne işi?" diye sordum, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeden.
Sorum karşısında arkasını dönüp bana baktı Yağız, ardından tek kelime etmeden, beni tamamen umursamazlığın ortasında bırakarak kapıya yöneldi. Arkasından dişlerimi sıkarak, "Öküz," diye fısıldadım içimden taşan sinirle.
Maral önümdeki boşalan tepsiyi toparlamaya başlarken, yüzündeki o hafif mahcup ifadeyle sessizliği bozdu: "Abimin bahsettiği Kuzgun'un barında çalışıyoruz biz," dedi tepsiyi ellerinin arasına alırken. "Seni burada bırakıp gitmek istemezdim. Aslında senin de gelmeni çok isterdik ama... yaralısın. Dinlenmen gerek. Evde kal, sakın dışarı çıkma, akşama döneriz. Dışarısı tehlikeli."
Son cümlesindeki o gizli uyarı, ormanın ve gecenin tehlikesini hatırlatırcasına odadaki havayı bir anda ağırlaştırdı. Maral tepsiyle birlikte kapıyı kapatıp çıktıktan kısa bir süre sonra, meraktan yerimde duramayarak camdan dışarı boylandım. Arabaya binip gözden kaybolduklarını gördüğümde, odadaki sessizlik üzerime bir ağırlık gibi çöktü.
Odanın köşesinde duran boy aynasına doğru baktım. Yansıyan silüetime baktığımda, yeşil gözlerimin karanlıkta adeta parıldadığını fark ettim; sanki bana ait olmayan, yabancı bir alev gibi parlıyorlardı.
Gözlerimi aynadan çekip odaya şöyle bir göz gezdirdim. Sırtımdaki acı biraz olsun hafiflemişti. Cesaretimi toplayıp ayağa kalktım; ancak adım attığım an binen sancıyla dişlerimi sıkıp sessizce bir küfür savurdum.
Ağrıya boyun eğmeyerek gardıroba ulaştım ve kapağını açtım. İçerisi çeşit çeşit giysilerle doluydu; benim üzerimde ise hâlâ uzun, sade beyaz bir tişörtten başka bir şey yoktu. Rafı biraz karıştırarak kahverengi bir bluz ile bordo-mavi tonlarında rahat bir pantolon seçtim. Sırtımı korumaya çalışarak yatağın kenarına oturdum, üzerimdekileri çıkarıp dikkatle giyindim.
İçimdeki o sıkışmışlık hissiyle yeniden pencereye yanaşıp camı araladım. İçeri doluşan buz gibi dağ havası tüylerimi anında diken diken etti. Dışarıda, sonbaharın tüm kasvetiyle kahverengiye bürünen ağaçlar vardı; birçoğunun yaprakları dallarından kopup rüzgârda yerlere savruluyordu. Gözüm ilerideki bir yapıya takıldı. Bizim kaldığımız kulübeden çok daha büyük, gösterişli ve lüks bir malikaneydi bu. Bir süre dışarıdaki sisli manzarayı izledikten sonra camı kapattım.
Bu evde daha fazla hapis kalamazdım.
Tekrar gardırobun önüne geçip bluzun üzerine giymek için kalın bir şeyler aradım. Askılıkta bulduğum siyah, ağır deri ceket tam da aradığım şeydi; üzerime geçirip merdivenlere yöneldim. Alt kata inip çıkış kapısını bulduğumda hemen kilide uzandım. Ne kadar zorlasam da kapı kıpırdamadı bile. Sanırım evden çıkıp gitmeyeyim diye dışarıdan kilitlemişlerdi.
Aklıma ilk uyandığım o üst kattaki oda geldi. Ancak burası iki katlı bir evdi; oradaki pencereden atlarsam en iyi ihtimalle bacağımı kırardım. Zaten yaralı sırtımla hayatta kalmaya çalışırken, bir de merdivenden veya balkondan düşmeyi göze alamazdım.
Düşünerek alt katı gözden geçirdim, odaları tek tek yoklayarak atlayabileceğim bir pencere aradım. Koridorda bir kapı buldum, aralayıp içeri girdim. İçeri girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey, bu odanın diğerlerinden çok farklı olmasıydı; burası sanki yıllardır unutulmuş, eski püskü bir mezbeleliği andırıyordu. Üstelik odanın camı bile yoktu, dışarıdaki soğuk rüzgâr doğrudan içeri üflüyordu.
Odayı dikkatle gözlemlerken duvarlardaki detay gözüme çarptı. Kağıda yazılmış ve duvara yapıştırılmış gibi duran, daha önce hayatımda hiç görmediğim, tanımadığım bir dilde yazılarla kaplıydı her yer. Okumaya çalıştım ama harfler gözümün önünde birbirine giriyor, bir türlü anlam kazanmıyordu. Tam gözlerimi başka yere çevirecekken, duvardaki yazılardan biri aniden netleşti ve aydınlık bir şekilde okundu:
Bizim yeraltında meleklere verdiğimiz isim: Ak Kanatlılar.
Kaşlarım benden izinsiz yukarı kalktı; şaşkınlığım kemiklerime işlerken, daha fazla düşünmeme izin vermeyen bir ses duyuldu. Koridordan, sert ve ağır adımlarla bu tarafa doğru yaklaşan ayak sesleri... Panikle geri adım attım ama o an ayağım sert bir nesneye çarptı.
"Siktir," diye fısıldadım dişlerimin arasından.
Hızla arkamı döndüm. Çarptığım şey, köşede duran metal bir kovaydı. Ve kovanın içine attığım bakışla kanım dondu: İçerisinde, kanattan yolunmuş bir melek tüyünü andıran uzun ve kar gibi beyaz tüyler vardı.
Bir meleğin tüyü müydü bunlar? Yoksa onlar melek mi yiyordu?
Ayak sesleri giderek yaklaşırken, düşünmeye vakit bulamayarak kendimi hemen odadaki eski gardırobun içine attım. Kapısını yavaşça çektim ve gelenin kim olduğunu görebilmek için aralıkta küçük bir boşluk bıraktım. İçeri giren kişiyi gördüğümde nefesim boğazımda düğümlendi: Yağız'dan başkası değildi.
Bunlar eve ne zaman dönmüştü?
Yağız sert adımlarla odaya girip etrafı gözden geçirdi. Gözleri odada şöyle bir gezindikten sonra yavaşça benim saklandığım gardıroba doğru yaklaşmaya başladı. Adımları tahtalarda gıcırdarken tam önümde durdu. Boşluktan içeriye, doğrudan saklandığım yere doğru baktı.
Korkudan kalbim kulaklarımda atarken anında nefesimi tuttum ve ellerimle ağzımı sıkıca kapatarak tek bir ses bile çıkmasına izin vermedim.
"Abi! Sanırım mutfaktaki camdan kaçmış, açıktı orası!" Maral'ın koridordan yankılanan endişeli sesiyle birlikte Yağız, gardırobun önünden uzaklaşıp kapıya doğru yürümeye başladı. Adımları uzaklaşırken göğsüm sıkışmış bir körüğü anımsatırcasına inip kalktı ve derin bir nefes verdim.
Sonunda o aptallardan kurtulmuştum.
Rahatlamayla gardırobun tahta arka paneline yaslanmışken, aniden arkamdaki zemin boşluğa bırakıldı. Ne olduğunu idrak etmeme bile izin vermeyen bir ağırlıkla geriye doğru devrildim. Gözlerimi açtığımda karşılaştığım manzara ne o evdi ne de odanın karanlığı... Başımın üstünde gri bulutlar, etrafımda ise o sisli ormanın devasa, kasvetli ağaçları vardı. Hızla ayağa kalkmaya çalıştım ama sırtımdaki taze yara ve keskin acıyla olduğum yerde afalladım.
Burası sıradan bir çıkış değildi... Ya duvardaki gizli bir geçitti ya da eski odanın o kör noktasını kapatmak için oraya sırf bu gardırobu yerleştirmişlerdi. Zihnimi kurcalayan soruları bir kenara itip kendimi topladım ve arkama bile bakmadan ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladım. Ciğerlerim yanıyor, nefes nefese kalıyordum ama duramazdım; kaçıyordum.
Hızla koşuyordum; arkamda Vespera ve Kael'in adımlarının uğultusunu duyuyordum sanki. Tam da sırtımdaki o lanet yara hafiflemeye başlamışken, bu delice kaçışla taze kabukları yeniden deşmiştim. Canımın yanmasını umursamadan koştum.
Neden korkuyordum ki?
Onlar bir meleğin kanadını koparmış canilerdi. Ben ise... Ben bir şeytandım. Ama ortada tuhaf bir çelişki vardı: Kanatlarım bile yoktu, ellerim bomboştu ve iliklerime kadar korkuyordum. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi küt küt atıyordu.
Bir şeytan bunlardan korkmamalıydı!
Peki o zaman ben neydim? Kimdim ben? Zihnimi bulandıran rüyamdaki o kadın kimdi? Ve Ahsen... O isim kime aitti?
"Ahsen, dur! Nereye gidiyorsun?!" diye yankılanan ses Maral'a aitti.
Arkasından gelen o suçlayıcı ve sert ton ise Yağız'ındı: "Ben dedim sana bu kadını eve alma diye, başımıza bela olacak!"
Koşarken kulaklarımdaki uğultu arttı; gözlerim karardı ve o an ayağım sert bir şeye takıldı. Kontrolümü kaybederek doğrudan yere çakıldım. Sert zemine çarpan sırtımdaki o derin yara, düşüşün şiddetiyle adeta alev aldı; acı dalga dalga tüm vücuduma yayıldı.
"Bırak artık beni..." diye fısıldadım toprağa doğru. "Azazel, eğer bu dünyadaysan peşimi bırak! Bırak ki huzuru bulayım!"
Dayanamıyordum artık. İçimdeki o bastırılmış duygular, o dipsiz kimsesizlik dalgası nihayet duvarlarımı yıktı. Sadece ağlamak, bu ağırlıktan kurtulmak istiyordum. Gözlerimden yaşlar birbirini izleyerek süzülmeye başladı. Hıçkırarak, çocuk gibi ağlamaya başladım...
Korkağın tekiydim ben. Kimsesiz, yapayalnız... Safın tekiydim; o kadar kolay kandırılmıştım ki!
Çaresizlikten titreyen ellerimi sıkıp tırnaklarımı sert toprağa geçirdim. Canımın acısını bastırmak istercesine parmaklarımı toprağa saplıyor, feryadımı içime akıtarak toprağı tırmalıyordum.
"Ahsen!" diye adımı haykırarak koşarak geldi Maral.
Beni yerde toprağı tırmalarken görünce adımları aniden yavaşlayıp durdu. Telaşla yanıma çömeldi, ellerini omzuma koydu. "Ahsen, iyi misin?" diye sordu, sesindeki o gerçek endişe ve gözyaşlarıyla.
"İyi değilim, tamam mı? Hiç iyi değilim!" diye bağırdım. Sesim ormanın sessizliğinde yankılanıp kayboldu. "Rahat bırakın artık beni!"
Maral şaşkınlıkla gözlerimi inceledi. "Neyin var? Neden bu haldesin?"
Bense hâlâ durduramadığım hıçkırıklarla ağlıyordum. Sanki en kıymetli oyuncağı elinden alınmış, dünyası başına yıkılmış küçük bir çocuk gibi hissetmiyordum sadece; ben çok daha derin, çok daha karanlık bir boşluğun kenarındaydım.
Keşke tek derdim o olsaydı...
Maral yumuşak ama kararlı bir sesle devam etti: "Seni ormanda bulduğumda, sırtında o ölümcül yara varken bile dik duruyordun, direniyordun. Ne oldu da bu hale geldin? Söyle bana, ama gerçeği söyle..."
Gözyaşlarımın arasından kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Hınçla, acı dolu bir sesle bağırdım: "Sana anlatsam anlar mısın ki? Anlatsam bile beni deli sanıp bir akıl hastanesine kapatırsınız!"
Maral başını iki yana salladı, gözlerindeki o samimiyet parıltısı bir an olsun sönmedi. "Yok öyle bir şey. Doğru, belki yaşadıklarını tam olarak anlayamam ama dinlerim. Sen anlat yeter ki."
O an ona baktığımda içimde tuhaf bir burkulma oldu. Bana adeta bir melek gibi şefkatle yaklaşıyordu... Peki ama, bir melek içindeki cehennemi saklayan bir şeytanı gerçekten anlar mıydı ki?
"Ben bir şeytanım! Rahatladın mı? Bak, itiraf ettim; Yeraltı'ndan sürgün edilmiş bir şeytanım!"
Sözlerim karşısında Maral irkildi, şaşırdı ama sanki çok normal, sıradan bir şey söylemişim gibi bana delirmişim muamelesi yapmadı. Gözlerindeki o sarsılmaz sakinlik içimi daha da tuhaf hissettirdi.
"Arkadaşlarımın ihanetine uğrayıp sürgün edildim," diye fısıldadım, sesim titreyerek. "Gerçek adım Lilithia. Siz ölümlülerin dünyasına sürgün edildim, anlıyor musun? Tabii ki anlamazsın, kim bilir beni deli zannetmişsindir bile! Sadece dışa vurmuyorsun."
Maral derin bir nefes alıp bana baktı. "Sen gerçekten bir iblis misin?"
"Evet," dedim.
Yerden kalkmak istedim ama sırtımdaki taze yaranın sızısıyla dengemi kaybedip tekrar düşecek gibi olduğumda, Maral hemen uzanıp elimden tuttu ve ayağa kalkmama destek oldu. Yüzünde garip, hafif şefkatli bir gülümseme belirdi.
"Deli olduğunu düşünmüyorum," dedi, gözlerini gözlerime dikerek. "Sen de bizdensin. Sonunda aramıza, bizim gibi olan biri geldi. Bu sensin, Ahsen."
Maral'ın sözleriyle kaşlarım şaşkınlıkla yukarı kalktı. "Sen de bizdensin" derken neyi kastediyordu? Zihnim bu bulmacayı çözmeye çalışırken, tam o sırada hemen arkamızda alaylı bir alkış sesi yükseldi.
Sanki bir tiyatro oyununun finalini kutlar gibi...
Sesin yankısı ormanda çarparken, Maral'la birlikte başımızı aynı anda o yöne çevirdik.
Devasa bir meşe ağacının gövdesine yaslanmış biri duruyordu. Uzun boylu, heybetli ve fazlasıyla tehlikeli bir yapısı vardı. Üzerinde siyah deri bir ceket vardı; dudaklarına ise bizi küçümser gibi alaylı, karanlık bir gülümseme yerleşmişti. Boynundaki o dikkat çekici dövme, loş ışıkta bile tehlike çanları çalıyor gibi parlıyordu.
Biz şaşkınlıktan donakalmış bir halde ona bakarken, yanımda duran Maral'ın zorlukla yutkunduğunu, renginin sapsarı kesildiğini gördüm.
Kimdi bu adam?
Bizi buraya kadar takip edip dinlemiş miydi? Kahretsin... Az önce anlattığım her şeyi, bir şeytan olduğumu, sürgün edildiğimi... Hepsini duymuş olmalıydı!
Bölüm etkileşimi
