8. bölüm · Kara Prenses

6. Bölüm: Savaş

Ela Tuana

Yeni bölüm zamanı.

Görselde Adira çok güzel olmadı ama bölüm size daha hızlı gelsin diye böyle yaptım.

Üsteki fotoğrafı görmek için üzerine tıklayın!

Adira pek de güzel bir gün geçirmiyor.

Iyi okumalar 👻👻

Hala belimden tutuyordu. Dilim tutulmuş gibi ona bakmayı sürdürüyordum.

"Gerçek değil."

Ne? Ne gerçek değil?

"Ne?"

"Baktığın şeyler yıldız. Ama gerçek değil. Sadece gösteriş için büyü kullanılmış."

Senin yıldızların kadar benğenmedik zaten.

Sussana sen! Ne biçim bir iç sesin sen yaa!?

O biçim bir iç sesim. Beğenmiyorsan git başka iç ses bul. Ben gidiyorum! Yanlız kal da aklın başına gelsin!

Git! Çok mutlu olurum!

Hala 'Yıldızlı Gecesine" bakıyordum. Durumu idrak ettiğimde hızla doğruldum. Ondan uzaklaşıyordum ki bileğimi kavradı.

"Yavaş." dedi ürkütücü bir sakinlikde. "Bir dahakine tutmam." Bileğimi çekmeye çalıştım.

Çekemedim...

Bileğimi çekmeye devam ederken, “Tutmanı isteyen yok zaten!” Dedim dişlerimin arasından.

Parmakları bir an bile gevşemedi.

"Fark ettim."

Sinirle gözlerimi devirdim.

"O zaman bırak."

"Bırakırsam ikinci adımını atamadan yine bir yerlere çarparsın."

"Derdim mi sanıyorsun?"

"Hayır."

Cevabı öyle hızlı vermişti ki bir an afalladım.

"Benim derdim."

Kaşlarım çatıldı.

"Ne saçmalıyorsun sen?"

Bana değil, önümde uzanan karanlık koridora baktı.

"Bu tüneller canlıdır." dedi alçak bir sesle. "Yolu bilmeyenleri sevmez."

"Masal anlatmayı bırak."

"Dilersen dene."

Tam ağzımı açacakken ayağımın altındaki taş hafifçe oynadı.

Refleksle geri sıçradım.

Taşın bulunduğu yer, gözlerimin önünde çatlayıp aşağı doğru çöktü. Altında ise sonunu göremediğim karanlık bir boşluk vardı.

Nefesim boğazımda düğümlendi.

Bir adım daha atsaydım...

Gerisini düşünmek bile istemedim.

Niklaus sonunda bileğimi bıraktı.

"Şimdi yürüyebilirsin."

Sesinde zafer yoktu.

Haklı çıkmanın verdiği kibir de...

Sadece alışmış birinin yorgunluğu vardı.

O önden yürümeye başladı.

İlk defa arkasından giderken kaçmanın değil, nereye götürüldüğümün daha korkutucu olduğunu hissettim.

Yolda baya bir ilerledik sonunda sonunda bir yere vardık. Ve...

Burası... bizim şatonun oraydı. Orda neler oluyordu. Bizim askerler ve avcıların askerlerinin savaştığını gördüm.

Dur bi dakika.

Abim! Lucy! Abim orda!

"Abi!!" Oraya doğru atıldım. Nicklaus elini, karnıma koydu. Ittirdim. Tam gidecekken tekrar tuttu. Abim oradaydı! Abim tekti iki kişiye karşı! Avluda neyin savaşıydı bu!

"Bekle! Seni buraya getirmeyecektik, ama olanları duyunca getirmek istedim." Ona baktım.
"Onları zor ikna ettim." Arkamızdakileri işaret ederek. "Geri gelicem ama seni şimdilik azad ediyorum."

Arkadan biri benim kılıcımı ve kalkanını getirdi. "Git. Yaralanırsan, seni öldürürüm! Senin kanı bana lazım. İşimiz var anladin mi?"

Kılıcımı ve kalkanımı kaptığım gibi oraya doğru ilerledim. Hatta koştum.

"Abii!" Sesimi duyunca bana doğru baktı. O sırada karşısındaki adam kılıcını onun, yüzüne savurdu. Abim çevik bi hareketle kaçtı ama yüzünde hafif bir kesik oluştu. "Adiraa! Kaç!" Diye bağırdı.

Kılıcımı savurup askerlerimizden birine doğru gelen kılıcı geri püskürttüm. Bana doğru inen bi kılıcı kalkanım sayesinde durdurdum. Karşımdaki adamın karnına doğru kılıcımı savurdum. Adam yavaşça yere düştü.

Başka biri kılıcını göğüs hizamda savurdu. Geriye doğru eğildim. Kılıç üzerimden geçerken başka birisi kılıcını üstüme savunmuştu ki birisi kalkanını kılıcın önüne koyarak engelledi.
Kim olduğuna baktım.

Morgan.

"Adira, hemen şatoya gitmelisin! Hem de hemen!" Dedi kılıç darbelerini engellerken.

"Olmaz! Sayıları çok fazla! Digerleri nerde?!" Derken koluma bir kılıç darbesi indi. Refleksle geri çekildiğim için çok ağır bir yara değildi.
Sadece biraz acıyordu.

Tamam çok acıyor!

Morgan bir yadan kılıç darbelerini savurup karşılık veriyordu, bi yandan da bana cevap veriyordu.

"Burda değiller. Kraliçeyle gittiler."

Annem!

Onları hangi cehenneme götürdü o öyle?!

Daha fazlasını sormadım. Daha fazlasını sormadım.

Buna fırsatım da olmadı.

Sağımdan yükselen metal sesiyle refleksle döndüm. Bir kılıç tam boynuma doğru iniyordu. Kalkanımı kaldırıp darbeyi karşıladım. Çarpışmanın şiddeti bütün kolumu uyuşturdu. Dişlerimi sıktım, kalkanı ileri iterek adamın dengesini bozdum ve kılıcımı çapraz savurdum. Omzundan aldığı darbeyle geriye sendeledi.

Nefes almaya bile fırsat yoktu.

Her tarafta bağırışlar, çelik sesleri ve toprağa düşen bedenlerin gürültüsü birbirine karışıyordu. Avlunun taşları kana bulanmıştı. Toz bulutları görüşü zorlaştırıyor, kimin dost kimin düşman olduğunu ayırt etmeyi her geçen saniye daha da güçleştiriyordu.

Morgan sırtını bana verdi.

"Arkamı kollayabilir misin?"

"Sonuna kadar."

Birlikte ilerlemeye başladık. O sağ taraftan gelen saldırıları karşılıyor, ben sol tarafta kalan askerleri uzak tutuyordum. Bir avcı mızrağını bana doğru fırlattı. Son anda yana atıldım. Mızrak arkamdaki taşa saplandı.

Tam doğrulacakken biri üzerime atıldı.

Kılıçlarımız birbirine kilitlendi. Yüzüme doğru bastırıyordu. Gücü benden fazlaydı. Dizlerim yavaşça bükülmeye başladı.

"Hadi..." diye homurdandı adam. "Bu kadar mi prenses?"

Dişlerimi sıktım.

"Gözlerin korkuyla güzel olsa da, beceriksizliğin iğrenç."

Kalkanımı aniden omzuna vurdum. Beklemediği darbe yüzünden geriye sendeledi.

"Prenses değilim ve senin sandığından çok daha fazlasıyım."

Kılıcımı üstüne savurdum e onu yaraladım. İçimde tuhaf bir his oluşmuştu.onu öldürmedim yaraladım.

Nefes nefeseydim.

Kolumdaki kesik yanıyor, avucum kılıcın kabzasında kaymaya başlıyordu.

Tam o sırada tanıdık bir ses duyuldu.

"Adira!"

Başımı çevirdiğimde abimi gördüm.

İki askeri daha yere sermişti ama nefesi düzensizdi. Yüzündeki kesikten süzülen kan çenesine kadar inmişti. Tam ona doğru ilerleyecektim ki üç avcı birden önünü kesti.

"Lanet olsun!"

Koşmaya başladım.

Karşıma çıkan ilk askerin kılıcını savuşturup dizine tekme attım. Düşer düşmez yoluma devam ettim. Bir diğeri önümden saldırınca kılıcımı yukarı kaldırıp darbeyi engelledim, ardından dirseğimle yüzüne vurup onu da geriye savurdum.

Aramızdaki mesafe giderek kapanıyordu.

Tam abime ulaşacakken havayı yaran tiz bir ıslık duyuldu.

"Ok!"

Bağırdığımı bile fark etmedim.

İçgüdüyle kalkanımı kaldırdım. Ok sert bir sesle kalkana saplandı. Ama arkasından ikinci... üçüncü... dördüncü ok geldi.

"Yere!"

Morgan'ın sesi avluda yankılandı.

Hepimiz eğilirken oklar üzerimizden geçip taş duvarlara saplandı. Birkaç asker o kadar şanslı değildi. Çığlıklar avluyu doldurdu.

Toz yeniden yükseldi.

Ve o tozun içinden ağır adımlar duyuldu.

Birileri daha geliyordu...

Toz yeniden yükseldi.

Ve o tozun içinden ağır adımlar duyuldu.

İlk başta kimse ne olduğunu anlayamadı. Kılıç sesleri bile bir anlığına azalmış gibiydi.

Sonra şatonun ana kapısı gürültüyle açıldı.

"Kraliçe!"

Bir asker bağırınca herkesin bakışları o yöne çevrildi.

Annem, siyah atının üzerinde dimdik duruyordu. Omuzlarına dökülen pelerini rüzgârda savrulurken yüzündeki ifade tek bir şey söylüyordu.

Öfke.

Arkasında seçkin muhafızlar ve saray birlikleri vardı. Elindeki yayı çoktan germişti.

"İleri!" diye haykırdı annem.

Bir anda bütün askerlerimiz yeniden canlanmış gibiydi.

"Kraliçe için!"

"Varelia için!"

Savaş naraları avluyu doldurdu.

Lucy peş peşe oklarını bıraktı. İlk ok bir avcının omzuna, ikincisi ise başka bir askerin bacağına saplandı. O sırada muhafızlar kalkanlarını öne sürerek düşman saflarına daldılar.

Abim derin bir nefes aldı.

"Sonunda..."

Yüzündeki yorgunluğa rağmen tekrar saldırıya geçti.

Ben de beklemedim.

Kalkanımı kaldırıp önümdeki askere doğru koştum. Kılıçlarımız çarpıştı. Kıvılcımlar gözümün önünde dans ederken darbeyi yana kırıp kılıcımı savurdum. Adam geriye sendeledi.

Sağımdan üzerime gelen başka bir askeri Morgan durdurdu.

"Odaklan, Adira!"

Başımı salladım.

Artık yalnız değildik.

Kraliçenin gelişiyle savaşın dengesi değişmişti ama avcılar hâlâ geri çekilmiyordu. Tam tersine, sanki bekledikleri kişi gelmiş gibi daha da saldırganlaşmışlardı.

Bu daha başlangıçtı.

Toz bulutu ağır ağır dağılırken şatonun ana kapıları gürültüyle açıldı.

Önce kraliyet muhafızları çıktı. Ağır zırhları güneş ışığında parlıyor, kalkanlarını tek bir duvar gibi öne sürüyorlardı. Arkalarından saray askerleri avluya yayıldı.

En arkada ise annem vardı.

Merdivenlerin en üst basamağında durmuş, tek kelime etmeden savaş alanını izliyordu. Yüzündeki ifade buz gibiydi. Kılıcını çekmemişti. Sadece olanları değerlendiriyordu.

Sağ elini kaldırdı.

"İleri."

Tek bir kelime...

Ama yeterliydi.

Muhafızlar düzenlerini bozmadan düşman saflarına çarptılar. Kalkanların birbirine vurduğu ses avluda yankılandı. Ön saftaki avcılar birkaç adım geriye savruldu. Hemen arkalarındaki askerler de saldırıya geçince savaşın dengesi yavaş yavaş değişmeye başladı.

Derin bir nefes aldım.

Yalnız değildik.

Morgan karşısındaki askeri geri iterken bana döndü.

"Şimdi!"

Başımı salladım ve yeniden saldırdım.

Kılıcımı yukarıdan savuran adamın darbesini kalkanımla karşıladım. Darbenin şiddeti kolumu titretti ama geri çekilmedim. Kılıcımı yana çevirip onun savunmasını açtım. Bir tekmeyle dengesini bozunca askerlerden biri gelip adamı etkisiz hâle getirdi.

Etrafımdaki çelik sesleri hiç durmuyordu.

Bir adım attığım anda başka biri karşıma çıkıyor, onu geçer geçmez bir diğeri önümde beliriyordu.

Bir an gözüm Lucy'yi aradı.

Onu muhafızların biraz ilerisinde gördüm. Yayı elindeydi. Arka arkaya ok gönderiyor, askerlerimizin önünü açıyordu. Attığı her ok hedefini buluyor, yaklaşan avcıları geri püskürtüyordu.

İçim biraz olsun rahatladı.

Tam önümdeki saldırıyı savuştururken kulaklarımı delen bir çığlık yükseldi.

Başımı çevirdim.

"Lucy!"

Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu.

Yayı elinden kayıp taş zemine düştü.

Dizleri titredi.

Bir eliyle yan tarafını tutmaya çalışırken sendeledi.

Hayır...

🖤🖤🖤

Nasıldı?

Sizce Lucy ölecek mi?

Adira ne yapacak?

'Gece Gözlü Adam' geri gelecek mi?

Yorumları bekliyorum.

Gelecek bölüm görüşürüz👻