1. bölüm / 1
Kara MahzenKara Mahzen
Bölümler 1Şu an: Kara Mahzen
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Herkese selamlar! 🖤 Öncelikle şunu söylemek istiyorum, bu hikâyeyi yazarken amacım sizlere biraz olsun kafa dağıtabileceğiniz, okurken yüzünüzde küçücük de olsa bir gülümseme oluşturabilecek eğlenceli bir şey sunmak. Bazen hayat yeterince yorucu oluyor ve insanın tek istediği, hiçbir şeyi fazla düşünmeden keyifli vakit geçirmek oluyor. Ben de Bahar ve Lyra'nın başlarına açtıkları türlü belalarla sizleri biraz olsun güldürmek istedim. 😂
Şimdiden söyleyeyim, bu ikiliden mantıklı davranmalarını beklemeyin; çünkü ben bile bazen onların bir sonraki saçmalığından emin değilim. Luna'ya da şimdiden sabır diliyorum, zira bu iki hatunla uğraşmak Kara Mahzen'in bütün lanetlerinden daha zor olabilir.
Okurken eğlenmeniz, yüzünüzde bir tebessüm oluşması ve hikâyenin sonunda içinizden ''İyi ki okumuşum!'' demeniz benim için yeterli. Yorumlarınızı, düşüncelerinizi ve en çok hangi sahnede güldüğünüzü okumayı da çok isterim. Herkese şimdiden keyifli okumalar...🥹🖤
Bahar Hatun ve Lyra Hatun, başlarında zonklayıcı bir ağrıyla gözlerini açtıklarında, kendilerini rutubet ve yosun kokan, zifiri karanlık bir odada buldular. Bileklerindeki kalın, kara demir halkalar tenlerini buz gibi yakıyordu. Normal bir insan böyle bir durumda nerede olduğunu anlamaya çalışır, efsanelerde geçen o uğursuz Kara Mahzen’e düşmüş olabileceğini düşünüp dehşetle çığlık atardı. Ama bu ikisi normal olmaktan kilometrelerce uzaktı çünkü salaklardı.
Uyanır uyanmaz ikiside kaçırıldığının farkındaydı...
"B-bahar," dedi Lyra, yüzünü soğuk ve yapış yapış taş zeminden güçlükle kaldırarak. Önce bir dirseğinin üzerine kalktı, sonra saçına yapışan yosun parçasını tiksintiyle üfledi. "Bizi kaçıran her kimse zevksizin teki. Şu tavanın haline bak, sıva tamamen dökülmüş. İnsan bir duvar kâğıdı falan kaplar. Rutubetten zemin balçık olmuş, benim en sevdiğim çizmelerim mahvoldu burada."
Bahar bileğindeki zinciri salladı. Metal halkalar hafifçe morumsu bir ışıkla parıldayıp vücutlarındaki tüm büyülü enerjiyi bir sünger gibi çekmeye çalıştı. "Bune gı!. Hatunum o değil de büyü yutan zincir takmışlar bize. Sanki çok büyük büyücüymüşüz gibi. Ben daha dün mutfakta çorbayı ısıtayım derken kendi kaşımı yaktım, neyimi emiyor bu zincir? Vücudumdaki radyasyonu falan mı alıyor acaba? Ayy kız hafif bir rahatlama geldi."
"Boş yapma Bahar, adamlar bütçeyi zincire yatırmış işte," dedi Lyra, bileklerini sarsarak. "Yalnız bu zincirin pası benim tenime alerji yapar. Yarın bir gün kabaracağım, sonra uğraş dur."
O sırada mahzenin yüksek, karanlık kubbesinde yankılanan, cızırdayan ve yankılı bir kadın sesi duyuldu. Büyülü bir ses küresi vasıtasıyla yukarıdaki lüks, kadife kaplı odasından aşağıyı izleyen Luna’ydı bu. Çaycı hüseyin gibi gürleyen, otoriter, karanlık ve iliklere kadar işleyen bir tonla konuşmaya başladı.
"Nihayet uyandınız, zavallı solucanlar!" dedi Luna, kötü adam kahkahası atmaya çalışarak kıkırdadı ardından hafif hıçkırık tuttu imajı bozulmaması için mikrofonu kapatti ve tekrar konusmaya basladi. "Karanlığımın derinliklerinde, çaresizliğinizle yüzleşeceksiniz. Ben Luna! Bu mahzenin tek hâkimi, sizin ise en büyük kabusunuzum!"
Bahar kafasını yukarı kaldırdı, tavanda zifiri karanlıktan başka bir şey yoktu. Elini gözüne siper eder gibi yapıp yukarı doğru seslendi: "Abla yüksekten bağırıyor ama nerede? Kız! Mikrofona biraz uzak konuş, cızırtı yapıyor! Bazı harfler patlıyor, 'r'lerde 'k'lerde kulağımız patladı burada!"
"N-ne?" Luna’nın sesi bir an afalladı, o havalı ve otoriter tonu anında sarsıldı. "Siz... Siz nerede olduğunuzun farkında değil misiniz? Gittiğiniz falcıdan kaçırdık sizi Büyü Yutan Zincirlerinizle hareket bile edemezsiniz! Ruhunuz çekilecek!"
Lyra zinciri kolunda ritmik bir şekilde sallayıp tempo tutmaya başladı. "Şıkır şıkır valla, düğünlerde takılan çakma burma bilezikler gibi. Yalnız Luna Abla, burası çok nemli. Benim saçlar fön tutmaz şimdi, elektriklenip kabardı bile. Zaten yarım aklım var, onu da nemde bırakıp çıkacağım buradan. Bize bir fön makinesi ya da en azından bir havlu uzatsan ölür müsün?"
"Büyü yutuyor dedik ya Lyra," dedi Bahar ciddiyetle. "Sözde benim içimdeki potansiyeli çekecek. Çeksin bakalım, en fazla sabahki açlığımı çeker. Karnım da guruldayıp duruyor zaten, hazırlıksız yakalandık kaçırılma olayına."
Lyra baharın yanında onun karın guruldaması sesini duyunca gözlerini birkaç kere kırpıştırdı. "O ney gı!. O ses senden mi geldi?"
Luna yukarıdaki odasında, antika kadife koltuğunun kollarını hırsla sıktı. Kristal küresinden aşağıya, zincirlere bağlı iki kıza bakıyordu. Ağlamalarını, yalvarmalarını, ayaklarına kapanıp "Bizi affet yüce Luna!" diye inlemelerini bekliyordu ama ikisi de bileklerindeki zincirleri birbirine vurarak halay havası uydurmaya çalışıyordu.
"Sessizlik bu kadar yeter!" diye kükredi Luna, hırsından sesi çatlayarak. "Sizi bu hücreden çıkarıyorum. Ama sevinmeyin! Sizi Sisli Koridor bekliyor. Yönünüzü kaybedecek, zihninizi kemiren, kulağınıza fısıldayan yanıltıcı seslerle çıldıracaksınız!"
Ağır demir kapı, sanki yüz yıldır yağlanmamış gibi büyük ve kulak tırmalayıcı bir gıcırtıyla açıldı. İkisi hiç acele etmeden, off puf ederek yerlerinden kalktılar ama kalkar kalmaz başları dönüp tekrar düştüler. Koridor zeminini kaplayan yoğun, gri ve soğuk bir sis kümesi ayak bileklerine kadar uzanıyordu. İçeri adım attıklarında sisin içinden uğultulu, fısıltılı, tüyler ürpertici sesler gelmeye başladı:
“Geri dönün... Buradan çıkış yok... Sevdikleriniz sizi unuttu... Burada çürüyeceksiniz... Mahvolacaksınız...”
Bahar durdu, başını hafifçe yana eğip kulağını sise doğru uzattı. "Anam bu ses Lyra... Şu fısıldayan ses senin eski nişanlın Ömer değil mi ya? O da böyle darlardı insanı arkadan arkadan. 'Neredesin, kiminlesin, niye geç yazdın, son çevrimiçi olman neden iki dakika önce' diye..."
"Harfiyen o!" dedi Lyra, sise doğru aniden böğürerek. "Ulan Ömer! Mahzen kayıplarına karıştın, elin ajanı oldun hâlâ mı fısıldıyorsun be adam! Sal artık beni!"
Bahar ise o anda arkadaşına destek vermek için yüksek sesle böğürerek Yıldız Tilbe'nin "Yürü Anca Gidersin" şarkısını söylemeye başladı Lyra da bahara eşlik etti.
Sis içindeki fısıltılar bir an duraksadı, sanki ne diyeceğini bilemeyen fısıltı ruhları birbirine baktı. Sonra tekrar toplarlanıp seslerini yükselttiler: “Aklınızı kaybedeceksiniz... Yön duygunuz yok olacak... Belaya yürüyeceksiniz...”
"Yönümüzü kaybedecekmişiz duydun mu bahar..." dedi Lyra gözlerini devirerek. "Bahar, biz zaten navigasyon açıkken bile ters yola giren, düz yolda yürürken kendi ayağımıza takılıp düşen insanlarız. Bizde yön duygusu mu vardı ki kaybedelim? Sis olmasa da kayboluyoruz biz!"
"Harfiden öyle bacım," diye katıldı Bahar, cebinde bir şey aradı ama bulamadı. "Geçen gün bakkala gidiyorum diye yan mahalleye geçtim ben. Sis bana sorsun yönü. Hem bu fısıltılar çok amatörce ya. 'Sevdikleriniz sizi unuttu' ne demek? Herkes bizi unutsa hasımlarımız instagramdan bize göndermeli repostlar yapıp duruyor zaten onlar bizi unutmaz merak etme.
Luna yukarıdan kristal küreye bakarken sol gözü seğirmeye başladı. Yanıltıcı seslerin kızları çıldırtan, saç baş yolduran bir çığlığa sürüklemesi gerekiyordu ama Bahar ile Lyra sise doğru laf yetiştirip Ömer’in dedikodusunu yapıyordu. Sorun şudur ki hiç susmuyorlardı.
"Yeter! Yeter artık!" diye bağırdı Luna ses küresinden, karizması tamamen yerle bir olmuştu. "Gölge Nöbetçileri! Yakalayın şu saftirikleri! Sürükleyin hücrelerine!"
Karanlığın içinden siyah, dumanı andıran pelerinli, ellerinde upuzun ve sivri tırnaklar olan devasa varlıklar belirdi. Gölge Nöbetçileri, yer çekimine meydan okurcasına süzülerek üzerlerine doğru geliyordu. Normal bir insan bu korkunç, cehennemden fırlamış görüntünün karşısında dehşete düşer, dizlerinin üstüne çöküp dualar ederdi.
Bahar bir adım geri kaçtı ama sonra durup, tam tepesinde dikilen Gölge Nöbetçisi'nin burunsuz, simsiyah yüzüne iyice yaklaştı.
"Aaa, kız Lyra bak!" dedi Bahar, parmağıyla yaratığın yüzünü göstererek. "Bunun cildi ne kadar pürüzsüz! Üstelik hiç gözenek yok, tek bir siyah nokta bile yok yüzünde. Ne kullanıyor acaba bu? Hyaluronik asit falan mı sürüyorlar ki bizim yüzümüz dünya haritasına benziyo"
"Gölge çünkü o salak," dedi Lyra, üstünü başını silkeleyerek. "Güneş görmüyor ki adamlar, nemli mahzende yaşıyorlar. Zaten güneş görse buharlaşır gider. Yalnız pelerinleri çok rüzgar alıyor, altlarına bir içlik falan giyselerdi keşke, valla üşütüp akciğer enfeksiyonu kapacaklar bu gidişle."
Gölge Nöbetçisi, karizmasının bu derece çizilmesine dayanamayarak hırladı ve tam Lyra’nın boğazına sarılmak üzere uzun, sipsiyah kolunu uzattı. Lyra tam o saliselik anda, "Ay çorabım mı kaydı benim?" diyerek aniden eğildi ve bağcığını bağlamaya çalıştı. Yaratığın tırnaklı devasa eli havayı ıskaladı. İvmesini alamayan Gölge Nöbetçisi dengesini kaybedip arkadaki taş duvara tost oldu.
"Ay çok affedersin süslü," dedi Lyra arkasına bile bakmadan, bağcığına kör düğüm atarken. "Formatınız bozuldu biraz ama dikkat et sen de, öyle pat küt dalınır mı insanların üstüne? Görgü kuralı da kalmamış karanlık güçlerde yazık sizi cimere şikayet edicem."
Luna yukarıdaki lüks odasında ayağa fırladı. Çayından bir yudum alırken izlediği manzara karşısında az kalsın boğuluyordu. Öksürük krizine girerek göğsünü yumrukladı. "Nasıl olur?! Nasıl?! Hiç mi korkmuyorsunuz?! Hiç mi gözünüzde bir damla yaş, yüreğinizde bir zerre dehşet yok?!"
"Abla valla gözüm kurudu nemden, ne yaşı?" diye bağırdı Bahar tavana doğru bakarak. "Ayrıca bizi düzgün bir yere götür, bu ne böyle kasketli kasketli adamlar salıyorsun üstümüze? Tip desen tip yok, iletişim desen sıfır. Sadece hırlayıp fıslayıp duruyorlar."
"D-demek öyle bunu siz istediniz..." dedi Luna, hırsından sesi titreyerek. Sesi büyülü küreden adeta cızırtılı bir nefret dalgası gibi yayıldı. "O zaman Lanetli Zemin’i geçin bakalım! Görelim o zaman o ukala tavırlarınızı!"
Sisli koridorun sonundaki devasa, karanlık bir salona ulaştılar. Yerlerde üzerlerinde garip, kırmızı ve mor ışıklar saçan rünler yazılı kare taşlar vardı. Luna yukarıdan gururla bağırdı: "Üzerine yanlış bastığınız her taş dehşet verici bir tuzağı tetikleyecek! Oklar, alevler, zehirli iğneler! Doğru sırayı ve antik bulmacayı çözemezseniz parçalara ayrılıp sonunda geberip gideceksiniz!"
Bahar taşlara şöyle bir baktı, sonra gözlerini kısıp Lyra'ya döndü. "Ay kız bildiğin seksek alanı yapmış kadın bize. Tek ayak üstünde mi geçsek?"
"Bahar ilk sen atla," dedi Lyra, ciddiyetle arkasına geçerek. "Senin kafa benden daha az çalışıyor ya, risk analizi yapmazsın, şansın daha yüksek olur. Düz mantık git sen hep yaptığın gibi."
"Mantığına tüküreyim senin," dedi Bahar ama hiç düşünmeden sol ayağını kaldırıp pat diye üzerinde göz şekli olan kırmızı rünlü bir taşa bastı.
Anında gıcırtılı bir mekanizma çalıştı ve duvardan devasa, paslı bir baltalı sarkaç hızla fırladı! Ancak Bahar tam o esnada ayağına takılan küçük bir taş yüzünden "Ayy ayağım!" diye öne doğru kapaklandığı için balta tam başının üstündeki boşluğu sıyırıp geçti ve karşı duvara güm diye saplandı. Lyra o esnada gözleri faltaşı gibi açılmıştı.
"Ohh, serinletti valla biraz daha esse hiç gam keder kalmayacak gibi," dedi Bahar yerden kalkıp dizlerindeki tozu silkeleyerek. "Zaten içeride sıcak basmıştı, fön etkisi yaptı. Lyra, şu üçgen taşa basma sakın, orada fön çekiyorlar adamın kafasını koparırlar."
"Sen ne yapıyorsun be?!" diye bağırdı Luna ses küresinden. Sesi tamamen çatlamış, sinir krizinin eşiğine gelmişti. "Mantık kullanmanız lazım! Antik sembollerin gizemini çözmeniz lazım! Neden rastgele basıyorsunuz?! Burası bin yıllık Lanetli Zemin manyakmısınız siz ya!"
"Ayy bahar kadın delirdi valla," dedi Lyra ve gözünü kapatıp "B-ben divayım" diyerek ileri doğru sekip üç taşa birden pat pat pat diye bastı.Bu kez tavandaki gizli kanallar açıldı ve üzerlerine buz gibi su püskürdu.
Suların şarıl şarıl dökülmesiyle birlikte salonun ağır demir kapıları güm diye kapandı. Mekanizma kilitlendi. Luna yüzüne memnun bir tavır takındı ve yukarıda zafer kazanmışçasına zevkle kahkaha attı. "Ha ha ha! İşte Kara Su Odası! Sular yavaşça yükselecek ve siz o karmaşık su tahliye bulmacasını çözemezseniz boğulacaksınız! Son anlarınızda bari bir parça pişmanlık, bir damla yalvarış göreyim!"
Su hızla ikisinin bileklerine, ardından dizlerine, çok geçmeden bel seviyelerine kadar yükselmeye başladı. Su gerçekten buz gibiydi ve oldukça derindi.
"Valla süper oldu," dedi Lyra, suda ayaklarını çırpıp sırtüstü yüzmeye çalışarak. "Bahar, sırtıma ulaşamıyorum ben, gel bir ovala gözünü seveyim."
"Şampuan var mı ki yanında?" dedi Bahar, ıslanan ceplerini kurcaladı. İçinden ıslanmış hamur gibi bir şey çıkardı. "Aman, cebimde sadece dünden kalma kurumuş bir leblebi buldum. Luna Abla! Şampuanınız ne markaydı? Burası biraz yosun kokuyor da, vanilyalı falan yok mu sizde?"
"Siz delirdiniz mi?!" diye kükredi Luna. Kürenin başında çıldırmak üzereydi, sinirden kendi saçlarını yollayacak raddeye gelmişti. "Boğuluyorsunuz! Ölüyorsunuz be salaklar! Çıkış yolunu arasanıza! Bulmacayı çözün!"
"Ay dur tahmin edeyim. Çıkış kapısını suyun dibine koymuşsundur kesin, çok klişe bir kadınsın Luna. Hiç yaratıcılık kalmamış siz kötü adamlarda," dedi Lyra. Suyun altına daldı. Mavi gözleri suyun altında açık bir şekilde dipte dolandı ve birkaç saniye sonra elinde kocaman, paslı bir demir anahtarla yüzeye çıktı.
"Bak ya," dedi Lyra, saçlarını arkaya atarak. "Kapının deliğine sokmuş anahtarı, üzerinde de bırakmış salak. Çevirdim anahtarı, kapı açıldı, su boşalıyor şimdi."
Su büyük bir gürültü ve gurultuyla dipteki devasa kanaldan boşalmaya başladı. Birkaç dakika içinde ikisi de sırılsıklam olmuş, ıslanmış tavuk gibi ortada kalmışlardı ama yüzlerindeki o umursamaz, hafif aptal ve gamsız gülümseme hiç değişmemişti.
"Tamam bu sefer..." dedi Luna, hırıltılı ve bitkin bir sesle. Odasındaki masanın üzerindeki iksir şişelerini, kristal kapları sinirden yere fırlattığı gürültüler aşağıya kadar geliyordu. Cam kırılma sesleri mahzende yankılandı."Tamam... Hakikat Aynaları’na geliyorsunuz. O aynalarda en derin korkularınızla, geçmişinizin en utanç verici, en karanlık anılarıyla yüzleşeceksiniz. Oradan asla kaçamayacaksınız! Zihniniz sizi yiyecek!"
Bir sonraki devasa salonda dev boyutlu, oymalı ve kasvetli çerçeveleri olan sıra sıra aynalar vardı. Bahar merakla aynalardan birinin önüne geçti. Ayna bir an sislenip dalgalandı, karardı ve içinden Bahar'ın geçmişte yaşadığı en utanç verıcı an belirmeye başladı.
Aynadaki görüntüde; Bahar'ın köy meydanında, herkesin gözü önünde kocaman bir çamura yüzüstü düştüğü, eteğinin kafasına geçtiği ve arkasından herkesin kahkahalarla güldüğü an gösteriliyordu. Normalde bir insan geçmişindeki bu rezillikle yüzleşince utançtan yerin dibine girer, ezilip büzülürdü.
Bahar aynaya burnunu yapıştıracak kadar yaklaştı. "Aaa! Bak Lyra! O gün giydiğim sarı puantiyeli çorabımı burada kaybetmiştim ben! Bak aynada görünüyor, çamurun altında kalmış! Bende yan komşuyu suçluyordum ki demek oradaymış ya! "
Lyra ise başka bir devasa aynanın karşısındaydı. Aynada simsiyah, gözleri kan çanağı gibi yanan korkunç bir canavar belirdi ve salonu inletecek bir sesle kükredi: “Ben senin içindeki en büyük korkuyum! Yalnız kalacaksın! Hiç kimse seni sevmeyecek! Sonsuza kadar tek başına çürüyeceksin!”
Lyra aynaya doğru eğilip üst dudağını büktü, canavarın yüzünü inceledi. "Abla senin dişlerinin arasında maydanoz kalmış ıyy... Ayrıca yalnız kalacaksam kalayım, ne güzel işte! Pazar günleri akşama kadar uyurum, kimsede darlık yapmaz, mis gibi kafamı dinlerim. Hem senin tipin niye böyle yamuk bu arada? Burnun sol tarafa kaymış, kontür yaparken ayarı mı kaçırdın?"
Aynadaki devasa canavarın bütün karizması sıfırlandı, morali bozuldu. Fısıldayarak "Harbi mi? Sol tarafa mı kaymış?" deyip patisiyle kendi burnuna dokundu ve utancından puf diye dumana dönüşüp ortadan kayboldu.
O sırada mahzenin en derin, en karanlık noktasında devasa, yeri göğü inleten metalik bir gürültü koptu.
Bölüm etkileşimi
