1. bölüm / 1
Kara Hare: Çifte BedelLanetli Görev
Bölümler 1Şu an: Lanetli Görev
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dışarıda, İstanbul’un bitmek bilmeyen uğultusu gri bir sis gibi binaların arasına çökmüştü ama benim küçük dairemde zaman durmuş gibiydi. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Odanın köşesindeki tekli koltuğun üzerine attığım koyu lacivert, yünlü hırkama uzandım. Kollarını parmak uçlarıma kadar çektim; bu hırka benim zırhımdı, dış dünyadaki soğuktan ziyade içimdeki o ürpertici boşluğu örtmek için giyiyordum. Altımdaki bol, gri pamuklu eşofmanım ile evin içinde bir gölge gibi, parmak uçlarımda dolaşmaya başladım.
Yatağımın üzerine yaydığım o simsiyah, askeri tip sırt çantası bana bir canavarın ağzıymış gibi bakıyordu. İçine koyacağım her parça, Nare Taşkan’ın son izleriydi.
Önce teknik ekipmanlara uzandım. Parmaklarımın ucuyla, sıradan bir makyaj malzemesi kutusuna gizlenmiş dinleme cihazlarını, bir ruj tüpünün içine saklanmış mikro-kameraları ve şifrelenmiş küçük diskleri tek tek yerleştirdim. Her bir parçayı yerleştirirken, zihnimde istihbaratın o tozlu odalarında verilen brifingler yankılanıyordu: "Aras Kanyeldar zayıf halkadır. Kadınlara dayanamaz, korumasızdır, dikkatsizdir. Ona sızmak, kaleye giden en kısa yoldur."
Çantanın fermuarını yavaşça çektim, çıkan o metalik ses boş odada yankılandı. Ardından mutfağa geçtim. Buz gibi olmuş ellerimi ısıtmak için bir bardak sert kahve koydum kendime. Kahve makinesinin çıkardığı o mekanik hırıltı, evdeki tek canlı sesti. Kupayı iki elimle kavrayıp pencerenin önündeki o eski mindere çöktüm. Gözlerim dışarıdaki sönük sokak lambalarındaydı ama aklımda tek bir görüntü vardı: İki kardeş.
Aras ve Uraz.
Aynı yüze sahip iki adamın nasıl bu kadar uçlarda olabildiğine dair dosyalar dolusu analiz okumuştum. Aras; partilerin, skandalların ve kadınların adamıydı. Uraz ise... Uraz bir muammaydı. Dosyasında fotoğrafı bile yok denecek kadar azdı. Hep o siyah gözlükler, hep o aşılmaz duvarlar. Teşkilat bile onun gözündeki o "Kara Hare"den habersizdi; bunu sadece bir söylenti, bir şehir efsanesi sanıyorlardı. Ama ben biliyordum. O maviliğin, bir insanın ruhunda açılmış bir çatlak gibi orada durduğunu hissedebiliyordum.
Kahvemden acı bir yudum aldım. Boğazımdan aşağı inen o sıcaklık beni kendime getirdi. Ayağa kalkıp banyoya yöneldim. Aynadaki aksime baktım. Yorgun gözler, hafifçe dağılmış saçlar... Yarın bu Nare olmayacaktı. Yarın, Aras’ın başını döndürecek olan o gizemli, cazibeli kadın uyanacaktı.
Yatak odasına geri dönüp dolabımın en gizli bölmesinden, yarınki operasyonda giyeceğim o elbiseyi çıkardım. Siyah, ipek, vücuda tam oturan ama bir o kadar da tehlikeli görünen bir parça. Onun hemen yanına ise Uraz’ın radarına girmemi sağlayacak o sahte belgeleri koydum.
Hırkamın önünü biraz daha kapattım, odadaki ışığı söndürdüm. Karanlıkta oturmak, birazdan başlayacak olan hayatımın bir provası gibiydi. Kalbim, göğüs kafesimi zorlayan ritmik bir davul gibi çarpıyordu. "Aras'a gideceksin Nare," diye fısıldadım kendi kendime. "Sadece Aras'a. Sakın o gözlüklerin arkasındaki maviliğe bakma. Sakın o hareye kapılma."
Ama içimdeki o huzursuz ses, her şeyin planlandığı gibi gitmeyeceğini, o gece o evde hazırladığım bu çantanın aslında beni bambaşka bir cehenneme taşıyacağını bağırıyordu. Saat sabaha karşı dört. Operasyon saati yaklaşıyordu. Nare Taşkan son kez derin bir nefes aldı ve kendi hayatının kapısını dışarıdan kilitledi.
Sabahın ilk ışıkları kentin üzerine gri bir tül gibi çökerken, aynadaki kadına son kez baktım. O ipek elbiseler, iddialı parfümler ve yüksek topuklular şimdilik dolabın karanlığına gömülmüştü. Üzerimde sade, beyaz bir bluz ve siyah, kumaş bir pantolon vardı. Saçlarımı sıkıca ensenizde toplamıştım; yüzümde hiçbir boya, hiçbir hile yoktu. Bugün Nare Taşkan, elit bir ajan değil, sadece işe ihtiyacı olan, sıradan bir kadındı.
Kanyeldar Malikanesi’ne giden yol, devasa çam ağaçlarının gölgelediği, ucu bucağı görünmeyen bir yokuştu. Teşkilatın verdiği sahte referans mektubu çantamda, avuç içlerimi terleten bir ağırlık gibi duruyordu. İki yılda bir yapılan bu "hizmetli seçimi", Kanyeldar imparatorluğuna sızmak için bulabildiğimiz tek açık kapıydı. Onlar için bu sadece bir personel alımıydı, benim içinse bir kurtlar sofrasına ilk adım.
Malikanenin o heybetli, dökme demir kapılarının önüne geldiğimde, sıradaki diğer kadınlarla birlikte beklemeye başladım. Herkesin yüzünde bir umut ama daha çok bir korku vardı. Kanyeldarların yanında çalışmak, çok para demekti; ama aynı zamanda ateşle oynamak olduğunu herkes içten içe biliyordu. Güvenlik görevlileri, ellerindeki dedektörlerle bizi en ince ayrıntısına kadar ararken, gözlerimi malikanenin taş duvarlarında gezdirdim. Kamera sistemleri kusursuzdu; her kör nokta, her gölge kontrol altındaydı.
"İçeri girin, tek sıra halinde!" diye gürledi bir ses.
Malikanenin devasa antresine adım attığımızda, içerideki o ağır, rutubetli ve pahalı koku genzimi yaktı. Yüksek tavanlar, kristal avizeler ve yerdeki mermerlerin soğukluğu... Burası bir ev değil, bir kaleydi. Biz yaklaşık yirmi kadın, devasa bir salonun ortasında, birer suçlu gibi dizilmiştik.
Dakikalar saatlere döndü. Ayaklarım sızlamaya başlamıştı ama dik duruşumu bozmadım. Aras’ı görmeyi bekliyordum; o çapkın gülüşüyle gelip kadınları süzecek, belki de beni o dikkatsizliği sayesinde seçecekti. Planımız buydu. Aras’ın dikkatini çekecek kadar masum ama işini iyi bilen bir hizmetli rolü...
Tam o sırada, merdivenlerin başında bir hareketlilik oldu. Herkes nefesini tuttu. Sert, ritmik ayakkabı sesleri mermer zeminde yankılanmaya başladı.
Tak. Tak. Tak.
Gelen Aras değildi. Olamazdı. Bu yürüyüşteki otorite, bu havadaki ağır baskı Aras’ın o gevşek tarzına ait değildi. Başımı yavaşça kaldırdım ve merdivenlerden inen adama baktım. Üzerinde jilet gibi siyah bir takım elbise vardı. Güneş henüz batmamış olmasına rağmen, yüzünde o meşhur siyah güneş gözlükleri duruyordu.
Uraz Kanyeldar.
Salona girdiği an, içerideki sıcaklık sanki on derece birden düştü. Kimse fısıldamaya bile cesaret edemiyordu. Uraz, elleri arkasında, sıranın önünde ağır adımlarla yürümeye başladı. Her bir kadının önünde duruyor, hiçbir şey söylemeden, o gözlüklerin ardındaki görünmez bakışlarıyla onları tartıyordu.
Sıra bana yaklaştığında kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. "Aras gelmeliydi," diye bağırdı içimdeki ses. "Uraz’la başa çıkamazsın, o her şeyi anlar."
Uraz tam önümde durdu. Aramızda sadece birkaç santim vardı. O kadar yakındı ki, pahalı tütünü ve soğuk bir parfümün karışımı olan kokusunu alabiliyordum. O siyah gözlükler tam gözlerimin hizasındaydı. Bakışlarımı yere indirmedim; bir hizmetli gibi itaatkar ama bir ajan gibi tetikte durdum.
"Adın ne?" diye sordu. Sesi pürüzsüz ama bir bıçak kadar keskindi.
"Nare," dedim, sesimin titremesine izin vermeyerek. "Nare Taşkan, efendim."
Uraz bir süre sessiz kaldı. O an, o gözlüklerin arkasındaki gözlerin benim en ince ayrıntıma, ruhumdaki o gizli görev dosyasına kadar her şeyi gördüğünü sandım. Elini yavaşça kaldırdı, gözlüğünün kenarını düzeltti. Bir anlığına, sadece bir saniyeliğine gözlüğü hafifçe aşağı kaydı.
İşte o zaman gördüm.
Sol gözünün tam ortasından, o simsiyah karanlığın içinden geçen ince, masmavi, elektrik gibi parlayan o çizgiyi. Kitaplardaki, efsanelerdeki "Kara Hare" tam karşımdaydı. O an anladım; bu adam sadece bir mafya lideri değil, o gözle baktığı her şeyi küle çevirecek bir fırtınaydı.
Gözlüğünü tekrar yukarı itti ve buz gibi bir ifadeyle yanındaki adama döndü:
"Bu kalsın," dedi. "Diğerlerini gönderin."
Arkasına bile bakmadan yürüyüp giderken, benim için geri dönüşü olmayan o karanlık kapı ardına kadar açılmıştı. Aras’ın yanına girmeyi planlarken, Kanyeldar imparatorluğunun asıl sahibinin, o gizemli gözlüklü adamın ellerine düşmüştüm.
Malikanenin devasa mermer koridorları, akşamın çökmesiyle birlikte iyice tekinsiz bir hal almıştı. Benimle birlikte seçilen diğer dört kadınla birlikte, başhizmetli tarafından askeri bir disiplinle görev yerlerimize dağıtıldık. Üzerimdeki siyah-beyaz üniforma tenimi kaşındırıyor, ruhumu daraltıyordu ama yüzümdeki o ifadesiz maskeyi bir an bile indirmedim. Görevim basitti: Göze batma, izle ve bekle.
Elimdeki gümüş parlatma beziyle salonun köşesindeki antika şamdanları ovarken, kulağım sürekli dışarıdan gelecek motor seslerindeydi. Aras Kanyeldar’ın eve dönüşü, malikanenin o ağır ve sessiz havasını bozacak tek şeydi.
Beklenen Misafir: Aras Kanyeldar
Gecenin sessizliğini, bahçede ani bir fren yapan spor arabanın lastik çığlığı böldü. Birkaç dakika sonra, malikanenin o devasa ana kapısı sanki bir kasırga çarpmış gibi gürültüyle açıldı. Diğer hizmetli kızların hafifçe ürperdiğini, hatta bir tanesinin heyecanla düzeltmeye çalıştığı saçlarını gördüm.
İşte oradaydı. Aras Kanyeldar.
Uraz’ın o jilet gibi, kusursuz ve soğuk duruşunun aksine, Aras içeriye bir kaos gibi girdi. Üzerindeki pahalı ceketi gelişigüzel bir şekilde omuzlarından sarkıtmış, beyaz gömleğinin üst düğmelerini göğsüne kadar açmıştı. Saçları rüzgardan ve muhtemelen hızdan dolayı darmadağınıktı. Gözleri yorgun ama bir o kadar da hareketliydi; sanki her an bir yerden bir eğlence çıkmasını bekler gibi etrafa bakıyordu.
"Sonunda ev denilen bu mezarlığa dönebildik!" diye bağırdı, sesi geniş salonda yankılanırken.
Yanındaki adama ceketini fırlattı ve ıslık çalarak salona doğru yürüdü. Tam o sırada, ben köşede şamdanı parlatmaya devam ederken göz göze geldik. Uraz’ın bakışlarındaki o dondurucu ağırlık onda yoktu; onun yerine yakıcı, arsız ve her şeyi hemen tüketmek isteyen bir merak vardı.
O İlk Karşılaşma
Aras, adımlarını yavaşlattı ve doğrudan benim olduğum köşeye yöneldi. Diğer hizmetliler başlarını eğmiş, heykel gibi dururken; ben stratejik bir hamleyle hafifçe başımı kaldırdım. İstihbaratın bana öğrettiği o "masum ama davetkar" bakışı gözlerime yerleştirdim.
"Vay canına..." dedi Aras, tam önümde durarak. Elini çenesine götürdü, beni yukarıdan aşağıya süzmeye başladı. "Sen yenisin galiba. Bu soğuk duvarlar arasında senin gibi taze bir yüz görmeyeli uzun zaman olmuştu."
Yüzüme sahte bir mahcubiyet yerleştirip fısıldadım: "Bugün başladım, efendim."
Aras, o meşhur çapkın gülümsemesini yüzüne yaydı. Tam bir adım daha atıp aradaki mesafeyi kapatacaktı ki, merdivenlerin en tepesinde o meşhur ayakkabı sesleri duyuldu.
Tak. Tak. Tak.
Aras’ın yüzündeki o neşeli ifade, bir anda gergin bir saygıya dönüştü. Bakışlarımı merdivenlere çevirdiğimde, Uraz’ın o simsiyah gözlüklerinin arkasından bizi izlediğini gördüm. Korkunç bir sessizlik oldu. Uraz, merdivenlerin tırabzanına elini koydu, aşağıya; tam olarak Aras’ın durduğu, benim ise hemen yanında olduğum o noktaya baktı.
İki Ateş Arasında
Aras hafifçe boğazını temizleyip geri çekildi. "Selam abi, sadece yeni çalışanımıza 'hoş geldin' diyordum," dedi sesi hafifçe titreyerek.
Uraz’ın sesi, salonun tavanından aşağı dökülen bir buz kütlesi gibiydi:
"Aras, odana git. Eğlence anlayışını kapının dışında bırakman gerektiğini sana kaç kez söylemem gerekiyor?"
Aras gözlerini devirip bana göz kırparak uzaklaşırken, Uraz’ın bakışlarının hala üzerimde olduğunu hissedebiliyordum. O siyah gözlüklerin ardındaki o mavi hare, sanki derimin altına işliyor, tüm sırlarımı birer birer okuyordu. Aras benim hedefimdi, ona yaklaşmam gerekiyordu; ama Uraz’ın o tekinsiz gölgesi, beni bu malikanenin en karanlık köşesine hapsetmeye yeminli gibiydi.
Elimdeki bezi sıktım. Bu evde hayatta kalmak, Aras’ı tavlamaktan çok daha zor olacaktı. Çünkü Uraz Kanyeldar, sadece kardeşini değil, nefes alan her şeyi kontrol ediyordu.
Bölüm Sonu
**********
Bölüm etkileşimi
