1. bölüm / 4
Kanlı Mühür:Uyanış1.BÖLÜM: TANIŞMA VE ŞÜPHELER
Bölümler 4Şu an: 1.BÖLÜM: TANIŞMA VE ŞÜPHELER
"Aşkın ezici büyüsü içinde kıvranıyorum. Bedenim, ruhum sanki ona çekiliyor... Aşkım için bedel öderken ruhumun bu kadar yalnız kalacağını bilmiyordum."
— Celeste Vance
Onu ilk o gün gördüm. Üzerinde beyaz bir tişört ve mavi bir jean vardı. Arabanın önünde, sanki yıllardır beni bekliyormuş gibi duruyordu.Gördüğüm an içim ürperdi çünkü onu gerçekten tanımıyordum. Sırf onun için yirmi dörd saatlik bir yolu geride bırakıp gelmiştim. İnternet üzerinden tanıştığınız birine ne kadar güvenebilirsiniz ki? Ama ben güvenmiştim. Edinburgh'daki üniversite yurdumda, o sıcak ve güvenli odamda oturmak varken, onun yanında olmayı seçmiştim.Evet, biliyorum... Bu kulağa çok çılgınca, hatta aptalca gelebilir.Korkunun içinde kaybolmuşken ve içimde bu durumun amansız müzakeresini yaparken kafamı kaldırdım. İşte o an onun derin, mavi gözleriyle karşı karşıya geldim. O gözlere baktığınızda dünyadaki tüm sesler kesilir, kendinizi sonsuz bir maviliğin içinde kaybolurken bulurdunuz. İçimdeki o karanlık korku, yerini garip bir mutluluğa bıraktı.Ona sarılmak istedim. Sıkıca... Kokusunu iliklerime kadar hissetmek istedim ama daha ilk kez yüz yüze geldiğim birine pat diye sarılmak fazla garip geldi, yapamadım. Kendimden emin, güçlü adımlarla yanına doğru yürüdüm. Kalbimin ritmi o kadar yüksekti ki, göğsümden taşıp sesi dışarıdan duyulacak diye tedirgin oluyordum. Bu havalı görüntümün altında kendimi rezil edemezdim.Yüzüme yerleştirdiğim tatlı bir tebessümle ona hafifçe selam verdim. Ancak Gabriel’in bana attığı o şaşkın bakışla, yaptığım bu mesafeli hareketin ne kadar saçma durduğunu anında fark ettim.Daha ne olduğunu anlayamadan beni tutarak kendine doğru çekti ve göğsüne bastırarak sımsıkı sarıldı. Bir an nefesim kesildi. Saçlarımı ellerinin arasında nazikçe gezdirirken fısıldadı:— Seni ne kadar çok beklediğimi biliyor musun?Sesindeki yumuşaklık, ruhumun en derinlerine işleyen büyüleyici bir müzik gibiydi. Kendimi onun kokusuna ve varlığına bu kadar kaptırmışken, kulağımın dibindeki yeni fısıltısıyla hafifçe irkildim:— Benden korkmana hiç gerek yok Celeste. Sana asla ama asla zarar vermem.Bunu söylerken beni tekrar kendine çekti ve alnıma yumuşacık, içimi ısıtan bir öpücük kondurdu. Ardından hemen ekledi:— Hadi artık gidelim, eminim yoldan yeni geldiğin için çok yorulmuşsundur. Ha, bir de şaşırma diye söylüyorum... Annemle birlikte geldim. O şimdi arabada bizi bekliyor.Kendi kendime, belki de annesinin oğlunun hiç tanımadığı bir yabancıyla buluşmasından haklı olarak endişelendiğini söyleyerek kendimi teselli etmeye çalıştım. Kafamın içi darmadağın olmuştu ama Gabriel’e bu panik halimi hiç hissettirmedim. Başımı hafifçe onaylar anlamda sallarken yüzüme sakin ve tatlı bir tebessüm yerleştirmeyi de ihmal etmedim.Elim ayağım birbirine dolaşarak arka koltuğa yerleştim. Annesi ön koltukta yerini almıştı. Kapıyı hafifçe çektim. İçimden panikle "Acaba annesine nasıl hitap etmeliyim?" diye düşünürken ilk adımı o attı. Yüzünü bana doğru dönüp sıcak bir tebessümle konuştu:— Merhaba tatlım, ben Kate. Yolculuğun nasıl geçti? O kadar saat trenle seyahat etmek seni epey bitirmiştir. Bir an önce eve gidelim de güzelce dinlen.Sesinde en ufak bir soğukluk veya yargı yoktu. Annesi son derece kibar ve anlayışlı bir kadındı. Bana karşı yaklaşımı, bir yabancıya hissettirilecek mesafeden çok uzak, samimi ve kucaklayıcıydı. Kendi kendime "Evet Celeste, şimdi artık derin bir nefes al ve sakin ol" dedim.Tanışma faslı bittikten sonra Gabriel sürücü koltuğuna geçti ve araba yavaşça hareket etti.Cama alnımı yaslayıp dışarıyı izlemeye başladım. Bu şehre ilk defa geliyordum. Aslında kitaplardan, filmlerden adını defalarca duymuştum ama burada olmak bambaşkaydı.Vampir şehri Transilvanya…Şehir gerçekten insanı büyülüyordu. Kendimi mimariye o kadar kaptırmıştım ki Gabriel'in dikiz aynasından bana baktığını fark edemedim bile. Arabanın ani fren yapmasıyla başımı öndeki koltuğun demirine çarptım. Ne olduğunu anlayamamıştım, canım gerçekten çok yanmıştı. Gabriel endişeli gözlerle bana dönüp fısıldadı:— Celeste iyi misin? Lütfen bir şey söyle. Hemen gidip o adamı öldüreceğim! İnsan araba kullanırken trafik levhalarına hiç mi bakmaz?Sinirden deliye dönmüş, adeta burnundan soluyarak bana bakıyordu. Elini uzatıp başımı çarptığım yeri nazikçe okşadı. O an acıya dair en ufak bir his bile kalmadı. Kendimi bir doktorun koltuğunda tedavi oluyormuş gibi hissettim; dokunuşunun verdiği o sıcaklık bile beni anında rahatlatmıştı. Birkaç saniye önce öfkeden gözü dönen adam, şimdi yüzünde masum bir tebessümle bana bakıyordu. Konuşmam, ona iyi olduğumu söylemem gerekiyordu. Zihnimdeki şaşkınlıktan sıyrılıp elini hafifçe okşadım:— Evet, iyiyim... Sadece başımı hafifçe çarptım. Lütfen sen de sakin ol Gabriel.İçten içe benimle ilgilenmesi beni mutlu ediyordu ama kafamı kurcalayan asıl şey, öfkelendiğinde kontrolden çıkan o tehlikeli tavrıydı.Zihnimde bu düşüncelerle boğuşurken aniden Kate’in ön koltukta olduğunu hatırladım. Ön kapının kolunu o kadar sıkı kavramıştı ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Bedeninin zangır zangır titrediğini fark ettiğimde içimi bir endişe kapladı. Usulca öne doğru eğilip elimi omzuna koydum:— Kate, iyi misin? Pek iyi görünmüyorsun... İstersen arabayı kenara çekelim, biraz hava almak sana iyi gelebilir.Aslında bunu sorması gereken kişi ben değil, oğlu Gabriel olmalıydı. Ancak Gabriel, gözünü bir saniye bile yoldan ayırmadan direksiyonu öyle bir sıkıyordu ki her an kırılacakmış gibi duruyordu.Kate başıyla iyi olduğunu işaret ettiğinde daha fazla üstelemedim, geriye çekilip emniyet kemerimi taktım. Tam ortam yatıştı derken, kendini tutamayan Kate bir anda oğluna öfke kusmaya başladı:— Seninle hız konusunda anlaşmıştık! Baban sana arabayı sırf bu şartla vermeyi kabul etti. Yakın zamanda yaşadığımız o kazayı ne çabuk unuttun? Yeter artık Gabriel!Kaza mı? Ne kazasıydı bu? Kafam iyice karışmıştı. Gabriel bana yirmi dört saatlik mesajlaşmalarımızın hiçbirinde böyle bir kazadan bahsetmemişti. Meraktan patlayacak gibiydim ama şu an soru sormak hiç de akıl kârı görünmüyordu. Kendime hâkim olup sessizce köşeme çekildim.Arabanın içindeki o ağır, basık hava içimi karartmıştı. Çantamdan kulaklığımı çıkarıp taktım ve zihnimi gürültülü düşüncelerden kurtarmak için kendimi müziğin ritmine bıraktım. Cama alnımı dayayıp dışarıyı izlemeye devam ettim. Araba, virajlı ve karanlık yollardan tırmandıkça etrafı saran sis daha da yoğunlaşıyordu. Yol kenarındaki devasa çam ağaçları, üzerimize çöken karanlıkta heybetli birer gölge gibi dikiliyordu.Gözlerimi açtığımda araba devasa, dökme demirden yapılmış yüksek bir kapının önünde yavaşlıyordu. Kapının iki yanında yükselen sarmaşıklarla kaplı taş sütunlar, sanki yüzyıllardır burayı koruyormuş gibi kasvetli duruyordu. Araba içeri girdiğinde geniş bir avluya adım attık. Tam karşımızda, kitaplarda gördüğüm gotik şatoları andıran, yüksek pencereli, sivri kuleli ve koyu renkli taşlardan inşa edilmiş büyüleyici bir malikane duruyordu.Gabriel motoru kapattı. Müziği durdurup kulaklıklarımı çıkardığım an, arabanın içindeki o ağır ve zifiri sessizlik tekrar üzerime çöktü.Kate, kemerini çözüp tek bir kelime bile etmeden arabadan indi. Adımları hızlı ve gergindi; malikanenin ağır ahşap kapısına doğru ilerlerken başını bir kez bile arkaya çevirmedi.Gabriel ise derin bir nefes alarak sürücü koltuğundan indi. Birkaç saniye içinde benim tarafımdaki kapı açıldı. Gabriel, yüzüne yerleştirdiği o mahcup ama içimi ısıtan tebessümle bana bakıyordu. Az önceki o öfkeli ve sert adam gitmiş, yerine yine o tanıdığım, nazik Gabriel gelmişti.— Geldik Celeste, dedi kısık ve yumuşak bir sesle.Arabadan inmeme yardımcı olmak için elini uzattı. Elini tuttuğumda, parmaklarındaki o aşırı soğukluk zihnimi bir kez daha kurcaladı. Birkaç dakika önce başımı okşadığında acımı yok eden o sıcacık dokunuşun yerini, şimdi buz gibi bir temas almıştı.— Yolculuk seni çok yordu, biliyorum, diye fısıldadı gözlerimin içine bakarak. İçeride harika bir oda hazırlattım. Artık güvendesin.Taş merdivenleri tırmanıp devasa ahşap kapıdan içeri adım attığımda, Transilvanya'nin dondurucu soğuğu arkamızda kaldı. Fakat malikanenin kasvetli ve gizemli atmosferi, içimdeki o ürpertici şüpheleri büyütmeye yetmişti bile.Girişteki yüksek tavan, duvardaki antika tablolar ve hafif nemli taş kokusu insana büyüleyici gelse de, içimdeki o görünmez alarm zillerini susturmaya yetmiyordu. Gabriel, valizimi taş merdivenlerden yukarı çıkarırken adımları o kadar hafifti ki, arkasından yürürken ayak seslerini neredeyse hiç duyamıyordum. Bu kadar iri yarı bir adamın ahşap basamaklarda hiç gıcırtı çıkarmadan ilerlemesi bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyordu.Koridorun sonundaki yüksek, oymalı ahşap kapının önünde durdu. Cebinden çıkardığı pirinç anahtarla kapıyı açıp kenara çekildi:— İşte burası... Umarım beğenirsin Celeste. Seni rahat ettirebilmek için her şeyi düşündüm.İçeri adım attığımda beni yüksek pencereli, koyu kırmızı kadife perdelerle kaplı ve büyük bir şöminesi olan oldukça geniş bir oda karşıladı. Oda tertemizdi, yatak özenle hazırlanmıştı ama garip bir şekilde oda buz gibiydi.Gabriel valizimi kenara bırakıp bana doğru yürüdü. Yüzündeki o şefkatli ifadeye bakınca kendimden utanasım geliyordu; benim için bu kadar çabalayan birine karşı böyle hissetmem haksızlıktı. Ama mantığım "burada yanlış bir şeyler var" diye bağırıyordu.— Sen biraz dinlen, dedi Gabriel sesindeki o büyüleyici tonla. Annem akşam yemeği için bir şeyler hazırlıyor. Birazdan seni almaya gelirim, olur mu?— Teşekkür ederim Gabriel... Her şey çok güzel, dedim zoraki bir tebessümle.Gabriel odadan çıkıp kapıyı arkasından hafifçe kapattığında, tık sesini duyar duymaz derin bir nefes verdim. Sırtımı kapıya yaslayıp gözlerimi kapattım.Tam o sırada gözüm odadaki büyük makyaj aynasına takıldı. Üzeri koyu renkli, ağır bir örtüyle kapatılmıştı. Şaşkınlıkla etrafa bakındım; komidinin üzerindeki o küçük el aynasının bile aynı özenle kaplanmış olduğunu gördüm.Aynalardan kaçınıyorlardı. Ya da birilerinin aynaya bakmasını istemiyorlardı.Usulca komidine doğru yaklaştım. Kalbim yine o tanıdık, gürültülü ritmiyle çarpmaya başladı. Elimi örtünün ucuna uzattım. Yavaşça örtüyü kenara çektim. Camın pürüzsüz yüzeyinde kendi solgun aksim belirdi. Ayna sağlamdı; çatlak ya da kırık değildi. O zaman bu örtüler nedendi?Tam örtüyü yerine kapatacakken arkamdaki kapı gıcırtıyla aralandı.Gelen Gabriel’di. Kapının eşiğinde durmuş, gözleri elimdeki aynaya takılmıştı. Yüzündeki o yumuşak tebessüm bir anda silindi. Bakışları öyle derin ve karanlık bir hal aldı ki, olduğum yere çivilendim.— Aynaları pek sevmeyiz Celeste, dedi.Sesi o kadar alçak ve gergindi ki, odadaki buz gibi havayı daha da dondurdu. Yavaş adımlarla içeri girdi, aramızdaki mesafeyi kapatıp elimdeki küçük aynayı nazik ama reddedilemez bir sertlikle parmaklarımın arasından aldı. Üzerindeki örtüyü tekrar örttü.— Annem... Aynaların uğursuzluk getirdiğine inanır, diye ekledi hemen. Sesine yeniden o tanıdık, sakin tonu oturtmaya çalışıyordu ama gözlerindeki o anlık panik izini kaçırmamıştım.— Özür dilerim, bilmeden bir şey yapmak istememiştim, diye fısıldadım.— Sorun değil tatlım, dedi alnıma soğuk bir öpücük kondurarak. Hadi gel, yemek hazır. Annem masada bizi bekliyor.Merdivenlerden aşağı, yemek salonuna doğru inerken kendi kendime fısıldadım: "Sakin ol Celeste. Burası sadece eski gelenekleri olan gotik bir malikane, bir korku filmi seti değil."Yemek salonuna girdiğimde, ortadaki devasa ahşap masanın ihtişamı karşısında bir an duraksadım. Masanın üzerinde gümüş şamdanlar ve cılız mum ışıkları vardı. Ancak sandalyeme oturup masayı incelediğimde tuhaflıklar gecikmedi.Önümde dumanı üstünde tüten, koyu kırmızı renkte, oldukça yoğun kıvamlı bir çorba ve neredeyse hiç pişirilmemiş, kanlı denebilecek biftek dilimleri duruyordu. Yemeğin kokusu aromatik ama garip bir şekilde metalikti. Masadaki gümüş çatalların ve bıçakların sapları gümüş olsa da, ağız kısımları ahşaptan yapılmıştı.Gabriel soluma, annesi Kate ise tam karşıma oturdu. Ancak ne Gabriel ne de annesi yemeklerine tek bir çatal bile dokundurmuştu. İkisinin de önündeki kadehlerde koyu kırmızı bir sıvı duruyordu.— Siz... Yemiyor musunuz? diye sordum kaşığımı yavaşça bırakırken.Gabriel hafifçe duraksadı:— Biz akşam yemeklerini genellikle çok erken yeriz Celeste. Seni beklerken acıkmadık... Ama sen lütfen çekinme.Sözlerinin hemen ardından salonun ağır kapısı açıldı ve içeri giren adım sesleriyle ortalık bir anda buz kesti. Bembeyaz teni, sarı saçları ve insanı içine çeken simsiyah gözleriyle bir adam masanın başköşesine ilerledi.— Orijinal bir davetli daha... dedi adam kibirli ve soğuk bir sesle. Karşımda duran kişi Gabriel’in babası Valerius’tu.Gelişiyle birlikte masadaki gerilim tavan yaptı. Valerius, eşi Kate’i herkesin içinde aşağılamaya başladığında içimdeki öfkeye hâkim olamadım. Hızla ayağa kalktım:— Hiç kimse, hele ki bu kişi eşiniz ise, bu şekilde aşağılanmayı hak etmez! Kesin şu saçmalığı artık!Sözlerimin ardından gelen anlık patlamada Valerius üzerime yürüyecek gibi oldu ama Gabriel bir hışımla araya girerek onu geriye doğru savurdu. O an Gabriel'in gözlerinde insani olmayan, karanlık bir parıltı gördüm. Şakaklarındaki damarlar genişlemiş, duruşu bir yırtıcıyı andırmaya başlamıştı.Yıllardır ezilen Kate ise ilk kez omuzlarını dikleştirip Valerius’a bağırdı:— Defol git bu evden, Valerius! Bu gece... Şimdi!Valerius, karşısındaki kararlılık ve Gabriel’in tehditkar duruşu karşısında dişlerini kenetleyerek kapıyı çarptı ve gecenin dondurucu karanlığına doğru çekip gitti.Gecenin yorgunluğunun ardından sabah uyandığımda sıcak bir duş aldım ve banyonun aynasındaki buharın üzerine yazılmış romantik mesajı gördüm:“Zamanın unuttuğu bu karanlıkta, güneşin doğuşunu senin yüzünde izledim... Aşağıda, zamanın ötesinde seni bekleyen bir sürprizim var sevgilim...”Giyinmek için yatağın kenarına baktığımda, orada duran zümrüt yeşili, derin sırt dekolteli elbiseyi gördüm. Elbiseyi giyip aşağı indiğimde Gabriel hayranlıkla beni karşıladı ve beni malikanenin arkasındaki sarmaşıklarla kaplı, büyüleyici kış bahçesine götürdü.Seranın ortasındaki mumlarla süslenmiş masada Gabriel cebinden koyu kırmızı takı kutusunu çıkardı. İçinde, damla şeklinde koyu kırmızı bir taş olan zarif gümüş bir kolye vardı. Kolyeyi boynuma takarken fısıldadı:— Bu ailemizin en eski parçalarından biri. Boynunda olduğu sürece seni her şeyden koruyacak. Bunu asla ama asla çıkarma...Ancak o büyülü an, Gabriel’in "Ölümlülerin korkuları..." lafıyla bir anda bozuldu. Masadaki çiğ yemekleri, buz gibi tenini ve insanüstü güçlerini sorgulayarak patladım: "Sen bir vampir misin?!" Gabriel’in alaycı gülüşü bardağı taşıran son damla oldu. Kolyeyi fırlatıp odama koştum ve valizimi toplamaya başladım.Eşyalarımı yerleştirirken titriyordum. Bir daha asla onun yüzünü görmek istemiyordum. Tam kapının kolunu tutup açmak üzereyken, ahşap kanat devasa bir patlamayla menteşelerinden söküldü ve odanın diğer köşesine fırlatıldı!Çıkan dehşet verici sesle çığlık atıp geriye doğru yalpaladım. Duvardan süzülen toz bulutunun arkasında Gabriel duruyordu. Gözlerinin içi koyu, tekinsiz bir kırmızıya bürünmüş, şakaklarından boynuna doğru beliren mor damarlar teninde kabarmıştı. Dudaklarının arasından sivri, uzun dişleri görünüyordu.— Nereye gittiğini sanıyorsun Celeste? dedi. Sesi odanın taş duvarlarını titreten yırtıcı bir hırıltıydı.Bedeninden yükselen dondurucu soğukluk yüzüme tokat gibi çarptı. Bir salise sonra tam karşımda bitti.— Ben... Ben sadece gitmek istiyorum Gabriel, diye fısıldayabildim güçlükle. Yanaklarımdan süzülen gözyaşları buz gibi olan yüzümü yakıyordu. — Sen... Sen insan değilsin.O an annemi, babamı ve küçük kız kardeşim Lisa'yı bir daha göremeyecek olmanın verdiği o amansız panikle gözyaşlarına boğuldum. Odanın bir köşesine sinip çaresizce ağlarken, Gabriel gözlerindeki o korkunç mor damarların çekildiğini hissetti. Ağlama krizimi ve Lisa'ya sarılma arzumu görünce o heykelsi sertliği yıkıldı.Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Elleriyle pes edercesine geriledi:— Seni buraya kapatmak için getirmedim Celeste... Ailenden, Lisa’dan haberim var. Seni onlardan koparmak benim en büyük kabusum olur. Sadece... benden kaçmandan dehşete düştüm ve kontrolümü kaybettim. Çok üzgünüm...Ayağa kalkıp parçalanmış kapıya doğru geriledi:— İstersen yarın sabah seni kendi ellerimle havaalanına götürürüm. Sadece... Benden nefret ederek gitme.O gece şömine başında kulaklığımı takıp uyuyakaldığımda kabusumda alev rengi kızıl saçlı, kan kırmızı gözlü adam beni kanlı gölden çıkardı: "Gabriel'in seni sakladığı kafesi yıkmaya geldiğimde öğreneceksin..."Sıçrayarak uyandığımda, rüyamdaki adamın odadaki berjerde oturduğunu gördüm!— Bir kabus olduğuna emin misin küçük kız? dedi, sesi odanın soğuk havasında alaycı bir melodi gibi yankılanırken. Büyüleyici bir zarafetle yerinden kalktı. Adımları ahşap parkede tek bir gıcırtı bile çıkarmıyordu. Bakışları boynumdaki kırmızı kolyeye kaydı: — Ben Dorian. Gabriel’in sevgili kuzeni... Şuna da bak, seni korumak için aile yadigârını boynuna asmış. Ne kadar acınası.Gayriihtiyari elim boynuma gitti ve parmaklarım kolyenin dondurucu taşına dokundu. O an zihnimdeki o kanlı rüya silinip gitti, garip bir sis perdesinin arkasında eridi.Tam o sırada kapı fırtınayla açıldı ve Gabriel içeri daldı! Gözlerindeki hiddeti ilk kez bu kadar koruyan ama bir o kadar da dehşete düşmüş gördüm. Dorian’ın varlığı onu tamamen felç etmiş gibiydi. Dorian'ı hışımla odadan çıkartıp aşağı indirdi. Geri döndüğünde Gabriel'in yüzü kireç gibi solmuştu, parmakları zangır zangır titriyordu.— Gidiyorsun Celeste, dedi nefes nefese. Yerdeki valizimi hırsla yatağın üzerine attı ve dolaptaki kıyafetlerimi toplamaya başladı. — Dorian buradayken seni bu şehirde tek bir saniye bile tutamam. O bir şeyin peşine düşerse onu elde edene kadar durmaz. Ve az önce sana bakışını gördüm... Seni onun insafına bırakamam!— Gabriel, ne oluyor? O senin kuzenin değil mi?— Dorian bu soyun en acımasız parçası! Benim gücüm bile onun zihin oyunlarına karşı durmaya yetmez. Seni korumak için her şeyi yaparım ama seni onun merhametine terk edemem. Buradan hemen gitmek zorundasın!Sabahın ilk ışıkları bile doğmadan beni arabaya adeta bindirdi. Yol boyunca ibre tehlikeli sınırlarda gezindi; direksiyonu kıracakmış gibi sıkıyor, gözlerini dikiz aynasından bir saniye bile ayırmıyordu. Arkamızdan gelen hayali bir gölgeden kaçar gibiydik. Korkusu o kadar gözle görülebilirdi ki bana bile sirayet etmişti.Havaalanının soğuk terminaline vardığımızda, pasaport kontrolünden hemen önce beni durdurdu. Sıcak, buz gibi titreyen avuçlarıyla yüzümü kavradı. Gözlerindeki o amansız çaresizlik ve aşk birbiriyle savaşıyordu.— Lütfen git ve beni bekle, dedi sesi bir yalvarış gibi çıkarken. Gözlerimden süzülen tek damla yaşı sildi. — Yarım kalan her şeyi tamamlayıp arkandan Edinburgh’a geleceğim. Söz veriyorum...Onu Transilvanya'nın o sisli havasında bırakıp uçağa doğru adımladım. İçim kan ağlıyordu ama uçağın merdivenlerini tırmanırken o tekinsiz malikaneden uzaklaştığım için mantığım hafif bir rahatlama nefesi alıyordu.Uçağa binip cam kenarındaki koltuğuma yerleştim. Kulaklıklarımı takıp gözlerimi kapattım. Gökyüzüne yükselirken içimden sürekli tekrarladım: "Güvendeyim... Artık güvendeyim."Ancak aramızdaki boş koltuğa birinin oturduğunu, deri ceketinin hafif hışırtısını hissettiğimde gözlerimi araladım.— Mükemmel bir zamanlama, değil mi?Duyduğum sesle kanım dondu, vücudumdaki tüm hücreler buz kesti. Başımı yavaşça sağa çevirdiğimde, kusursuz kesim ceketini düzelten o adamı gördüm. Alev rengi kızıl saçları omuzlarına dökülüyor, bembeyaz teninin ortasındaki o kan kırmızı gözleri sinsi bir tebessümle bana bakıyordu.Dorian tam yanımda, aramızda sadece birkaç santim mesafe varken oturuyordu!— O kadar şaşırma Celeste, dedi kadife gibi sesiyle. Bacak bacak üstüne atıp bana doğru hafifçe eğildi. — Gabriel seni benden kaçırabileceğini sandı... Ne kadar da masum. Edinburgh’a sırf senin için gelmiyorum ama bu uçuşta bulunmam tamamen harika bir tesadüf. Tabii kadere inanıyorsan.Sesi o kadar doğal ve rahattı ki, zihnimdeki o belirsiz korku bir anlığına hafifler gibi oldu. Yolculuk boyunca benimle son derece kibar, entelektüel ve sıradan bir insan gibi sohbet etti. Ancak bu büyüleyici havanın arkasında tehlikeli bir şeylerin gizlendiğini hissetmekten kendimi alamıyordum.Bir süre sonra koridordan geçen genç, güzel bir hostese gülümsedi. Dorian, kadına ufak bir iltifatta bulunup alçak sesle flört ettiğinde hostes yanakları kızararak arka taraftaki servis alanına doğru ilerledi. Çok geçmeden Dorian da "İzninle," diyerek yerinden kalktı ve uçağın arka tarafına doğru yürüdü.Aramızdaki sohbetin etkisiyle ben de lavaboyu kullanmak için birkaç dakika sonra yerimden kalktım. Koridor boyunca ilerleyip lavabo kapısına yaklaştığımda, kapının tam olarak kilitlenmediğini, hafifçe aralık kaldığını fark ettim.İçeri bakmamla kanımın çekilmesi bir oldu!Dorian, hostes kadını duvara sıkıştırmıştı. Kadının başı geriye düşmüştü. Dorian’ın bembeyaz tenindeki o sivri, kanlı dişleri kadının boynuna gömülmüştü! Aynadan yansıyan o sahnede, boyundan süzülen kırmızı kanı ve Dorian’ın kan kırmızısına dönmüş gözlerini net bir şekilde gördüm.Dehşetle geri çekildim. Boğazımdan yırtıcı bir çığlık koptu!— Yardım edin! Biri yardım etsin!Tam o an lavabonun kapısı açıldı. Dorian, mendiliyle dudaklarının kenarını silerek dışarı çıktı. Yüzünde en ufak bir telaş belirtisi yoktu. Saniyeler içinde yanıma ulaşıp buz gibi elini sıkıca bileğime geçirdi.Parmakları cildime temas ettiği an, zihnimde devasa bir dalga kopmuş gibi oldu. Göğsümdeki panik bir anda buharlaştı. Az önce ne gördüğümü, neden çığlık attığımı hatırlayamaz hale geldim. Gözlerim boşlukta sallanırken zihnim koyu bir sisle kaplandı.Dorian bana fırsat vermeden yönünü telaşla koşan diğer hostese çevirdi. Kadının gözlerinin tam içine, hipnotik bir güçle baktı. Sesi dondurucu bir emir gibi odada yankılandı:— Hiçbir şey olmadı. Buraya gelmedin, beni de o kadını da görmedin. Koridor tamamen boş ve sen görevine dönüyorsun.Hostes kadının gözleri bir anlığına donuklaştı. Robotik bir hareketle başını sallayıp arkasını döndü ve hiçbir şey olmamış gibi yerine geri yürüdü.Dorian, arkamızda kalan lavabonun kapısını tekrar araladı. Bilincini tamamen kaybetmiş olan kadını, insanüstü bir güçle uçağın acil durum/bagaj kapağının olduğu alana sürükledi. Kilidi tek bir hamlede açıp kadını binlerce metre yüksekteki o dondurucu hava boşluğuna bıraktı. Gökyüzünün karanlığı kadını bir saniyede yuttu.Dorian kapıyı aynı sessizlikle kapattı, üzerini düzeltti ve bileğimden tutarak beni koltuğumuza geri götürdü.Zihnim tamamen onun yönlendirmesi altındaydı. Karşı koyacak tek bir düşünce bile üretemiyordum. Beni koltuğuma oturtup üzerime battaniyeyi örttü. Eğilip kulağıma fısıldadı:— Şimdi dinlen küçük kız... Her şeyi unut ve güzel bir uyku çek.Göz kapaklarım onun bu emriyle ağırlaştı. Zihnim derin bir karanlığa gömülürken, Dorian koltuğuna kuruldu. Bacak bacak üstüne atıp, yolculuğun geri kalanı boyunca kımıldamadan, yüzündeki o sinsi tebessümle uyuyan yüzümü izlemeye devam etti…
Bölüm etkileşimi
