Bölümler 1Şu an: Oneshot
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Rüzgar saçlarını hafifçe dalgalandırırken ay, gökyüzünün karanlığını geride bırakıyor; ikisi o bankta, yan yana oturuyordu. Karnının aç olması, üç gündür bir damla su içmemesi hiç umurunda değildi. Doğduklarından beri hep beraberlerdi. Nereye gitseler, kiminle tanışsalar… Hiçbir zaman birbirlerinden ayrılmamışlardı. Çevrelerinden dolayı içlerine bastırdıkları duyguları onların mesafesini hem daha yakın hem de daha uzak yapıyordu. Ne oldukları net değildi. Bu konuyu hiç tartışmamışlar, belki de gerçekleri söylemekten korktukları için belki de önemli olmadığı için… Kim bilir? Şu anda tek önemli olan şey bu güzel gecede ikisinin de beraber olmasıydı. Bir hafta sonra tam bugün mezun olacaklardı.
‘’Lise ne kadar da kısaydı, değil mi? Sanki hiç yaşanmamış gibi.’’
Cevap gelmedi.
‘’Mezun oluyoruz. Heyecanlıyım. Peki ya sen?’’
‘’…’’
‘’Heyecanlı olduğunu söylemiştin.’’
Sabah öten kuşların sesi duyulmuyordu. Aksine, sadece birkaç böceğin cızırtıları vardı. Oldukları yer durgundu. Karşısına bakan genç, ölü hissettiren bu atmosferi canlandırmaya çalışıyordu. Yapması gereken şeyi yapıyordu. Kafasını karşıya doğrultup ya bir sokak lambasına ya da uzun bir çam ağacına baktı. Ayırt edememişti.
Aniden yanındaki kişinin elini tuttu.
‘’Beni hiç sevdin mi?’’
Karşı taraftan yine cevap gelmeyince kendini panikle düzeltti.
‘’Sevdiğini biliyorum fakat…Farklı bir anlamda, anlarsın ya..!’’ sesinin titremesi, yanındaki kişiyi etkilememiş gibi gözüküyordu.
Tuttuğu eli sıktı. Garip bir şekilde sıcak ve canlıydı. Elin bu garip sıcaklığını hissetmek onu rahatlattı. Sanki onun bir şeyi fark etmesini ister gibi rüzgar, daha da şiddetleniyordu. Ağaç yapraklarının sallanışı, kulaklarında bir melodi gibi duyuluyordu.
‘’Cevap versene…’’
Karşı tarafın cevabını duyamayınca tuttuğu eli bırakmaya yeltendi fakat yüreği buna izin vermedi. Gözleri, ayın aydınlığına dikkatini verdi. Gökyüzünün karanlığı onu yutsa fark etmez, birisi arkasından gelip boynunu kırsa umursamazdı. Başını istemsizce yere doğrulttu. Sonra tekrardan tuttuğu ele baktı.
‘’Bugün sence de ay çok güzel değil mi?’’
Bu kelime yığınını söylediği için utanmışa benziyordu. Yüzünün solmuş olmasına rağmen, tepki vermeyi başardı. Yanakları kızarmıştı. Elini tuttuğu kişinin yüzüne yavaşça baktı. Sadece saçlarını görüyordu.
Yanındaki kişinin yüzü rüzgardan dolayı ona doğru döndü. O sırada da o, ona bakıyordu. Tam kendi yalanına inanacakken… Kaçtığı gerçekle sonunda göz göze geldi. Gözleri titredi, istemsizce gülümsedi. Onlar için sessizleşen gece felakete dönecekti. Sıktığı eli bırakmak istermiş gibi elini yavaşça hareket ettirdi. Fakat bırakamadı. Tuttuğu el soğuktu, çok soğuk. Buz gibi. Tuttuğu elin kendi elinin içinde eridiğini hissetti. Yanında olan kişinin yüzüne bakmak istemiyordu. Her zaman gerçeklerden uzaklaşıp kendi yalanlarına inanmak istemişti. Tam başardım derken… Yine, gerçekler, onu en hassas noktasından vurdu. Yavaşça ve korkarak yüzünü kaldırdı, gözlerini ona doğrulttu. Çürümüş bir beden ve yüz, bitlenmiş saçlar ve kafasında uçuşan sinekler… Yanında bir cesetle beraber gökyüzünü seyrediyordu. Hem de ilk ve son arkadaşının cesediydi. Onun ölümünü kabul edemediği için kimseye haber vermeden cesedini çalıp sürüklemiş, ardından da buraya taşıyıp onunla gökyüzünü izlerken, ona bunca zamandır bastırdığı hislerini söylemişti. Aslında çaldı demek doğru olmaz. O, ikisi birlikteyken ölmüştü. Üç gündür eve gitmemiş burada onun uyanmasını bekliyordu. Eğer bu hafta yaşasaydı… Yanındaki ceset değil, arkadaşı olacaktı. Lisenin ilk başlarında kendilerine bir söz vermişlerdi. Yanında duran gerçekten kaçmak için, gözlerini başka bir yere doğrulttuğunda zihni aniden o sözü verdikleri güne, geçmişin o soğuk ama içleri ısıtan anına sürüklendi...
...
‘’Dünya’nın sonu yarın gelseydi, bugün ne yapardın?’’
İçinde bulundukları atmosfere kıyasla, içleri sıcaktı ve bu sıcaklık ikisine de yetiyordu. Bu soruyu bulutlarla kaplı havaya bakarken sormuştu. Yanındaki kişinin oturduklarından beri telefona bakmasından rahatsız olmuştu. Arkadaşının davranışı, bu güzel ve serin günde neden buluştuklarını sorgulatıyordu. Sorduğu şeyi duyduğundan emin olmak için kafasını ona doğru çevirdi. Gözleri hala o küçük alete gömülmüştü. Soruyu duyan arkadaşının sallanan ayakları duraksadı. Dudaklarını birbirine bastırıp mırıldanmaya benzer bir ‘’Hımm…’’ sesi çıkardı. Aniden sorulan bu soruyu önceden hiç düşünmemişti. Parmakları ekranın üstünde amaçsızca gezinmeye devam ediyordu. Cevabı geçiştirmeye çalışıyormuş gibi bir hali vardı. Kafasını ona çeviren diğer kişiye bakma ihtiyacı bile duymamıştı. Soruyu soran kişi bu yüzden kaşlarını biraz çattı.
Hem de duyduğu soruya bir cevap arıyormuş gibi gözükmüyordu.
‘’Bilmem…’’
Bu kelimeyi duyan karşı taraf sabrı taşmış bir öğretmen gibi derin bir şekilde iç çekti.
‘’Başka bir şey demeyecek misin yani? Cevabın bu mu?’’
Bakışı yumuşak olan ve bir o kadar da keskin olan gözleri hala ellerindeki küçük ekrana takılı kalmıştı. Sözde birlikte zaman geçireceklerdi fakat diğer kişi, telefonunu arkadaşından daha çok önemsiyor gibiydi.
‘’Herhalde normal bir günmüş gibi davranırdım. Dünyanın gerçekten ne zaman sona ereceğini kimse bilemez.’’ diye mırıldandı.
Çatık kaşları, biraz daha yumuşamıştı. Dönük kafasını öne çevirdi.
‘’Yani, hafta sonu olsaydı evinden çıkmazdın, hafta içi olsaydı sadece okula gider ve tekrardan kendini eve kapatırdın öyle mi?’’
Karşı taraf başını salladı. Aralarında yeniden sessizlik oluşmuştu. Tekrardan gökyüzüne baktı, hafif esinti saçlarının gözlerini kapamasına yol açıyordu. Bulutlar daha da çoğalmıştı, hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Göz ucuyla yana baktı. Parmakları hala hiçbir şey olmamış gibi yazıyordu. ‘’Bu çocuk bunca şeyi kime yazıyor ki?’’ diye düşünmeden edemedi. Artık bu davranışı tahammül edecek sabıra sahip değildi. Vücudunu ona çevirdiği anda eli telefona uzandı.
Aniden soğuk bir el, telefonun üst kısmını kavrayıp ekranı kapatarak yavaşça aşağıya indirdi. Gözlerinin içine baktı. Kendisine bakması için yalvarıyordu... Arkadaşının pürüzsüz parmakları onun parmaklarına değmişti. Bu ani hareketten dolayı kafasını kaldırıp arkadaşının gözlerine bakmak zorunda kaldı. Gözleri birbirine kilitlenmişti. Devam etmeye karar verdi.
‘’Ben ne yapardım biliyor musun?’’
Söylerken, arkadaşının telefonunu sertçe kendine doğru çekti. Yanındaki kişi rahatsız olduğunu gösterdiği bir davranışta bulunmadı.
‘’İlk iş, o telefonu elinden alıp ulaşılması en uzak okyanusa doğru atardım.’’ Sözüne devam edecekti ki yanından bir kahkaha patladı.
‘’S-sen… Sence de fazla abartmadın mı?’’ Gülmeye devam ediyordu.
‘’Hayır tabi ki de.’’
‘’Bende yenisini alırdım o zaman. En uzak okyanusa atman hiç de mantıklı değil.’’
Devam etmedi. Sadece bir anlığına gözlerine bakmak istiyordu. Söylediği sözlerin ciddiye alınmadığını hissetmişti. İstemeden dudakları büzüldü.
Küçük bir köpeğin tatlılığını andıran gözlerin ona dik dik baktığını görünce, ne diyeceğini bilemedi. Arkadaşının sessizleşmesine de anlam verememişti. Sakince onun gözlerine bakmaya devam etti. Esen rüzgar şiddetlendi. Yüzüne çarpan rüzgar sayesinde ancak kendine gelebildi. Sadece birkaç saniyeliğine de olsa yüzüne bakmak istemişti. Karşısındaki kişinin gözleri yumuşamıştı. Hiçbir şey olmamış gibi arkasına yaslandı, vücudunu geri döndürdü. Zorla aldığı telefona göz gezdirdikten sonra elinde tuttuğu telefonu kendince çevirmeye başladı.
‘’O gün sadece benimle ilgilenmeni isterdim. Telefonunu atma sebebim o olurdu.’’
Ağzından çıkan lafı kendi kulağı duyunca, duraksadı. Ne dediğini tam olarak algılayamamıştı. Elindeki telefonu çevirirken hareketlerini yavaşlattı. Bakışlarını tamamen kaçırmak için yerdeki karıncaları izlemeye başladı. Böyle bir şeyi hiç düşünmeden söylediği için kulakları kızarmış, bacağını istemsizce titretiyordu. Aklına diyecek başka bir şey gelmiyor, cidden onun duyup duymadığını merak ediyordu. Neden hiçbir şey söylemiyordu? Aralarındaki sessizlik uzayınca, arkadaşının duymadığını zannetmiş olsa gerek, elindeki telefonu ona uzattı. Kafasını hafifçe yana çevirdi.
Ona uzatılan telefonu görünce bir kaşını havaya kaldırdı. Az önce azarlanmasına sebep olan telefon şimdi ona geri veriliyordu. Arkadaşının bu ani geri adımına bir anlam verememişti. Gözleri, küçük aletten kopunca kafası diğer tarafa dönmüş arkadaşının ipeksi ve hafif görünen saçlarına daldı. Esen rüzgar, saçlarının altındaki deriyi örtmesine izin vermiyordu. İşte o an, kulağının kızardığını fark etmişti. Bildiği kadarıyla, arkadaşı hiç kolay kolay utanmazdı. Bu yüzden gördüğü bu manzara onu hazırlıksız yakalamıştı. İnatla onu aşağıdan dürten telefonu yavaşça eline aldı. Hala yüzünü bu tarafa çevirmemişti. Başka bir zaman olsa onunla dalga geçip rahatlayana kadar gülerdi fakat şimdi, bunu yapacak cesareti yoktu. İçinde oldukları atmosfer tuhaf bir hal almaya başlamıştı.
‘’Nereye bakıyorsun?’’
Tamamen alakasız bir şey söyledi. İkisi için en uygun seçeneğin bu olduğunu düşünmüştü. Sorduktan sonra vücudunu hafifçe öne götürdü ve başın hafifçe yana eğdi. Arkadaşının yüzü gözükmüyordu.
Kendinden utanmaya devam eden kişi ise kafasını bir türlü diğer kişiye döndürmüyordu. Bacaklarının titremesi geçmemişti. Telefonu verdikten sonra parmakları da titremeye başladı. Kalbi göğsünden çıkacakmış gibi hissediyordu. İçinde olduğu durumun farkına varmak istemiyordu. Daha zar zor nefes alırken kendini konuşmaya zorladı.
‘’Hiç.’’
‘’Orda öpüşen çifte mi yoksa?’’
Dayanamamıştı. Eğer böyle bir şey demeseydi, anın daha da ciddileşeceğinden endişelenmişti. Soğuk terler ellerinden süzülürken, durumu kurtarmak için uyduruğu bu saçma espriye kendisi bile inanmadı. Meraklı gözlerini arkadaşının görünmeyen yüzüne dikti.
Arkadaşı bu lafla birlikte nihayet başını çevirdi. Yüzündeki o şaşkın ve sinir bozucu ifade, az önceki utancını bastıramamıştı. Duyduğu bu sözle daha fazla kızarmıştı. Kaşlarını çatıp arkadaşının omzuna hafifçe vurdu.
‘’S-sen söylemesen onları fark etmiyordum bile!’’
Nefesini düzeltmeye çalışırken, bacaklarının titremesi geçmişti. Avuç içleri hiç olmadığı kadar terli, kulakları da bir o kadar kırmızıydı. Geçmek bilmiyordu.
Neredeyse hiç utanmayan arkadaşını bu şekilde görmek göğsünde tam olarak açıklayamadığı tatlı bir gıdıklanma hissi yayılmasına neden oldu. Çoğu zaman ölü gibi gözüken yüzü, şu anda ilkbaharda açan çiçekler kadar canlıydı. Kendi gözlerine inanamayacak, rüyada olduğunu sanacak kadar canlı. Havanın karardığını fark edince daha fazla vakit kaybetmeden bunca zamandır düşündüğü şeyi söyledi. Zorla hafiflettiği atmosferin devam etmesini istemiyordu.
‘’Düşündüm de… Senin yanında telefona baktığım zamanları telafi edebilirim.’’
Ses tonunu düzeltti. Söylerken, fark etmeden elleriyle ceketinin kenarıyla oynuyordu.
‘’Lisenin bitmesine daha var ama derler ya, lise göz açıp kapayana kadar biter, düşünüyordum ki… Mezuniyetimizden bir hafta önce istediğimiz yerde ve saatte buluşalım. Hatta saat… 6’da olsun!’’
Bu kadar erken bir saat duyan arkadaşı gözlerini devirdi.
‘’Neden altı? O saatte uyanmak çok zahmetli.’’
Mırıldanarak söylediğinden arkadaşı kafasını ona biraz daha yaklaştırdı. Duymadığını anladığında, söylediği cümleyi tekrarladı. Bu sefer de ses tonu uykuluydu.
‘’Sana olan borcumu böylece kapatmış olurum. Kapiş?’’
Havanın tamamen karardığını gören arkadaşı ayağa kalkıp esnedikten sonra başını salladı. Bulutlar, konuştukları vakit süzülerek başka bir yere gitmişlerdi fakat rüzgar sessizliğini koruyamamıştı. İkisi, ailelerinden nasıl bir azar yiyeceğini düşünerekten yürümeye başladılar.
…
İşte böylece mezun olmadan tam bir hafta önce istedikleri bir yerde ve saatte buluşacaklarını söz vermişlerdi. Yanında olan ceset, belki de o günlerin hepsini unutmuştu ve sözünü tutmayacaktı. Artık öğrenme şansını kaçırmıştı. O zamanlar bu günün geleceğinden eminlerdi fakat o gün hiçbir zaman gelmeyecekti.
Bütün hayatı boyunca bastırdığı hisleri bir cesede söyledi. Cansız bir varlığa. Cansız olmasına rağmen bu dünya da hala var olan canlıya. İçindeki acıyı dışarı çıkarmak istese de bunu yapacak kadar cesareti var mıydı ki? Hayatı boyunca etrafındaki insanların sözünü dinlemekten başka hiçbir şey yapmamıştı.
‘’Ay, sen niye bu kadar güzelsin bugün… Belki de sen olmasaydın canım bu kadar yanmayacaktı. Ondan önce ölüp gidecektim! Neden o an telefona bakıyordum ki... O sözü verdiğimiz gün bile…’’ Daha fazla dayanamadı. Hayatı boyunca kabullenemediği şeyi şimdi hiç kabullenemezdi.
Tuttuğu eli sertçe bıraktı. Eskiden yaptığı şeylerden iğrendi, özellikle de kendinden. Tam kendisini toparlamış, kalkıp gidecekken ceset, dengesini kaybedip ona doğru yaslandı. Ürperdi. O sıcaklığı yeniden hissediyordu. Kendi kafasında uydurduğu o sıcaklığı… Yavaşça kolunu cesedin çürümüş bedeninin üzerindeki kıyafete, beline, doladı. Başını omzuna yasladı. Sinekler artık onunda kafasının üstündeydi.
‘’Yalanlar dünyanın en güzel şeyi ise, sen de mi yalandın ay?’’
…
Bölüm etkileşimi
