2. bölüm · Kan ve Ay : Uyanış

2.Bölüm : Çağrı

Mustafa Şenk

Uyandığımda ter içindeydim. Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu. Saate baktığımda sabahın 04.00’üydü. Daha okula gitmeme dört saat vardı. Bir süre öylece yatağımda uzanıp ne olduğunu anlamaya çalıştım. Rüya hâlâ zihnimdeydi; karanlık, gözler ve o ses…

Ayağa kalktım ve lavaboya gittim. Suyu açıp kendime gelmek için elimi yüzümü yıkadım ama faydası olmadı. Aynadaki yansımama bakmaktan çekiniyordum. Yine de odama dönünce, köşede duran aynanın önünde durdum. Daha doğrusu, rüyamda sarıya dönen gözlerimi merak ediyordum. Daha önce hiç böyle bir renk görmemiştim. Gözlerimi kontrol ettim… ama her şey normaldi. Kahverengiydiler. En azından şimdilik.

Göz ucuyla pencereye baktığımda havanın yavaş yavaş aydınlandığını gördüm. Aşağıdan gelen seslerden dedemin uyanmış olduğunu anladım; okula gitmeden önce her zamanki gibi kahvaltı hazırlıyordu. Yukarıda biraz daha oyalandıktan sonra derin bir nefes aldım, üstümü düzelttim ve aşağı indim.

Mutfakta dedem masayı hazırlıyordu. Bir süre kapının eşiğinde durup onu izledim. Dalgındım. Bunu fark etmiş olacak ki başını kaldırdı.

— Bir şeyin mi var, Arven? dedi.

Sesiyle birden kendime geldim.

— Hayır… yok, dedim. Kötü bir rüya gördüm sadece.

Dedem kaşlarını hafifçe çattı.

— Ne rüyası?

Bir an duraksadım. Rüyamdaki kurdun söyledikleri aklıma geldi: “Dedene git.” Her şeyi anlatmak istedim. Ama saate baktım, zamanım yoktu.

— Okuldan gelince konuşabilir miyiz? dedim.

Dedem kısa bir süre sustu, sonra başını salladı.

— Tamam, dedi.

Hızlıca kahvaltımı yaptım. Sonra yukarı çıkıp hazırlandım. Eğer biraz daha oyalanırsam geç kalacaktım. Evden çıkar çıkmaz her zamanki gibi bisikletime bindim ve yola koyuldum.

Okula giderken dünkü cesedi gördüğümüz yoldan geçmek zorundaydım. En kısa yol buydu. Diğer yol kasabanın etrafından dolanıyor, okulun arkasına çıkıyordu. Oradan gidersem kesin geç kalırdım. Keşke sabah o kadar oyalanmasaydım ama kendime biraz da olsa gelmem için şarttı.

Yolda ilerlerken, cesedin bulunduğu yere yakın bir alanın polisler tarafından sarı bantlarla çevrildiğini gördüm. Olay yeri inceleme vardı. Frene bastım, istemsizce yavaşladım. Yanlarından geçerken cesedin araca kaldırıldığını gördüm. Burnuma hâlâ o ağır, pis koku geliyordu. Midem bulandı. Hızlanıp oradan uzaklaştım.

Okula vardığımda bisikletleri kilitlediğimiz alanda Lucan’ı gördüm. Bisikletimi onun yanına bağlamak için yanına gittim.

— Günaydın, Lucan, dedim gülümseyerek.

Bana döndü, o da gülümsedi.

— Günaydın, Arven.

Birlikte okulun kapısına doğru yürümeye başladık. Dünkü olaydan bahsettik. Konuşurken kapıda Arya’yı gördük. Bizi fark edince el salladı. Yanına gittik.

— Günaydın çocuklar, dedi gülerek.

— Günaydın, dedik.

Gülümsemesi o kadar güzeldi ki bir anlığına içim ısındı, sonra kendimi toparladım.

Arya merakla sordu:

— Ne konuşuyordunuz?

— Dünkü olay hakkında, dedim.

Bir an durup devam ettim:

— Çok garipti. Sanki vücudundaki bütün kan emilmiş gibiydi. Diş izleri vardı… ve bembeyazdı.

Arya’nın yüzü gerildi.

— Ciddi misin? dedi, biraz tedirgin bir sesle.

— Evet. Bugün yolda gelirken polisleri gördüm. Cesedi alıyorlardı, olay yeri inceleme yapıyorlardı.

Konuşma esnasında sınıfa varmıştık bile. Sıralarımıza oturduk. Bayan Evelyn Moore’u beklerken konuşmaya devam ediyorduk. Lucan bana doğru döndü.

— Sence kim yaptı? dedi.

— Bilmiyorum, dedim. Ama çok garipti.

Tam o anda sınıfın kapısı açıldı. Öğretmen içeri girdi.

— Günaydın çocuklar, dedi.

Biz de karşılık olarak hep bir ağızdan “Günaydın” dedik.

Bayan Evelyn sınıfa göz gezdirdi. Yüzündeki ifade her zamankinden daha ciddiydi. Elindeki defteri masasına bıraktıktan sonra konuşmaya başladı.

— Çocuklar, dedi, dün gece kasabada bir cinayet işlendi.

Sınıfın içi bir anda buz kesti. Fısıltılar kesildi, herkes pür dikkat ona bakıyordu.

— Polis, kimin yaptığını hâlâ araştırıyor. Bu süreçte sizden bir ricam var: Daha dikkatli olun. Mümkün olduğunca tenha yerlere gitmeyin ve tek başınıza dolaşmamaya çalışın.

Sınıftaki herkesin yüzünde aynı ifade vardı: endişe. Kimisi korkmuştu, kimisi meraklıydı. Ben ise istemsizce arkamdaki sıralara doğru baktım. Kalbimde garip bir sıkışma hissettim.

Bayan Evelyn arkasını döndü ve sanki hiçbir şey olmamış gibi derse başladı.

Lucan’la fısıltıyla konuşmaya devam ediyorduk ama ben sık sık dönüp etrafı süzüyordum. Nedense içimdeki o karanlık his, rüyamdaki o varlık, bir şey anlatmaya çalışıyormuş gibiydi.

“Ya yanlış hissediyorsam?” diye düşündüm.
“Ya sadece kafam karışıksa?”

Ama içimdeki şüphe durmuyordu. Sanki bir şeyler yerli yerine oturmuyordu.

“Saçmalama,” dedim kendi kendime. “Boş bir yanılgı bu.” Yani umarım öyledir diye dua ettim.

Kafamdaki düşünceleri dağıtmak istercesine Lucan’a döndüm, ona sorular sordum. Annesinin kasabanın hastanesinde doktor olduğunu söyledi.

— İstersen bir ara bize gelebilirsin, dedi. Ders çalışırız, oyun oynarız.

— Olur, dedim. Ben dedemle yaşıyorum ama sorun olmaz. Sen de istediğin zaman gelebilirsin.

Lucan gülümsedi.

Tam o sırada zil çaldı. Üçümüz birlikte sınıftan çıktık. Bahçeye doğru yürürken Arya bir anda bana döndü. Gözlerinde merak vardı.

— Daha önce hiç sevgilin oldu mu? diye sordu.

Bir an afalladım.

— Hayır, dedim dürüstçe.

Yüzünde küçük bir tebessüm belirdi.

— Benim de olmadı, dedi.

Tanrım…
Kız bunu açık açık söylüyor ama ben hâlâ adım atamıyorum. Aptal ben.

Hoşuma gidiyordu. Hem de fazlasıyla. Ama konuşamıyordum. Kelimeler boğazımda düğümleniyordu. Konuyu değiştirmek için ailesini sordum.

— Senin ailen ne yapıyor?

— Annem ev hanımı, dedi. Babam ise avcı.

— Avcı mı? dedim şaşkınlıkla.

— Evet, dedi gülerek. Bildiğin av işte. Hayvanlar, silahlar falan.

Bir an durduk. Göz göze geldik. O kısa sessizlik garip bir şekilde uzun gelmişti. Sonra Arya telefonunu çıkardı.

— Numaranı verir misin? dedi.

Kalbim hızlandı.

— Tabii, dedim.

Lucan da dönüp:

— Bana da ver, dedi.

İkisine de numaramı verdim. Arya gülümseyerek:

— Artık bağlantı kopmaz, dedi. Daha iyi planlar yapabiliriz.

Bahçede biraz daha dolandık, konuştuk. Ama içimdeki huzursuzluk geçmiyordu. Sanki yaklaşan bir şey vardı ve ben henüz adını koyamıyordum.

Zil tekrar çaldı.

Üçümüz birlikte sınıfa geri döndük.

Kapıdan içeri girdiğimizde Alex, Lilith ve Livia’yla karşılaştık. Üçü de yan yana duruyordu, bizi görünce Alex eliyle selam verdi.

— Hey, dedi. Siz de mi buradasınız?

— Evet, dedim. Derse giriyoruz.

Ayak üstü sohbete başladık. Alex etrafa bakıp biraz alçak sesle konuştu.

— Bence bir ara hep birlikte dışarı çıkmalıyız. Böyle dağınık dağınık değil de… toplu hâlde. Hem daha iyi tanışırız.

Lilith hemen lafa girdi.

— Mantıklı aslında, dedi. Okulda herkes gergin zaten.

Livia omuz silkti.

— Cinayet yüzünden, değil mi? Herkes aynı şeyi konuşuyor.

— Garip olan şu, dedi Alex. Kasaba küçük. Böyle bir şeyin gizli kalması imkânsız.

— Sanki biri özellikle korku yaymak istiyor gibi, dedim farkında olmadan.

Lilith bana baktı.

— Aynı şeyi düşündüm. Kim yaptıysa tek bir kişiyi hedef almamış gibi.

— Ya da mesaj vermek istemiştir, dedi Livia.

Bir anlık sessizlik oldu. Hepimiz aynı anda sustuk. Sonra Alex gülerek konuyu dağıttı.

— Neyse, dedi. Daha ilk haftadan korku filmi yaşadık zaten. Sırada ne var, en aptalımız mı ölecek? Hahaha.

Dedi bayat espriyle.

Hepimiz sıralarımıza geçtik. Oturur oturmaz başım zonklamaya başladı. Gözlerimi kapatmamla her şey koptu.

Aman Tanrım… yine mi?

Bu seferki hayal farklıydı. Daha netti. Daha gerçekti. Her şeyi sanki hissedebiliyordum.

Bir savaşın tam ortasındaydım. Vampirleri gördüm. Kurt adamları gördüm. Çığlıklar, metal sesleri, kan kokusu…

Sonra bir kapı belirdi. Siyah, devasa bir kapı.

Kapıdan geçtiğimde kendimi dün gece konuştuğum kurt adamın yanında buldum. Yanımdaydı. Zincirleri yoktu. Serbestti.

— Dikkat et, Arven, diyordu.
— Etrafına dikkat et.

Bir şey söylemeye çalıştım ama sesim çıkmadı. Tam ona dönüp “Neye dikkat?” diyecekken geri çekiliyordum. Sanki biri beni zorla çekiyordu.

Bir anda kendime geldim.

Nefes nefeseydim. Kalbim deli gibi atıyordu.

Ne demek istiyordu?
Neye dikkat etmeliydim?

Sorular kafamın içinde birbirine giriyordu.

Bir an önce dedemle konuşmalıyım, dedim içimden.

Tam o sırada Lucan bana döndü.

— Çıkışta nereye gidelim? dedi.

Bir an donup kaldım. Dün gece evlere dağılırken buluşma planı yaptığımızı hatırladım. Lanet olsun… Tamamen aklımdan çıkmıştı. Üst üste yaşanan onca şeyden sonra normaldi ama yine de suçluluk hissettim.

— Bilmiyorum, dedim Lucan’a.

Arya hemen sohbete girdi.

— Bir kafeye gidebiliriz, dedi. Yeni açılan bir yer var.

— Bana uyar, dedi Lucan.

— Bana da, dedim istemeden.

Herkes için iyi bir seçenekti. Karar verilmişti.

Okulun son zili çaldığında bahçeye çıktık ve bisikletlere doğru yürüdük. Arya’nın dediğine göre evlerimize çok da uzak olmayan, kütüphane tarzı yeni bir kafe açılmıştı. Sessiz, sakin bir yermiş. Sanki kasaba o kadar sessiz değilmiş gibi…

Bisikletlere bindik ve yola koyulduk.

Yolda ilerlerken sabah gördüğüm polis araçlarının hiçbiri yoktu. Sarı bantlar kaldırılmıştı. Yol temizdi. Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibiydi. Ama koku hiç gitmemiş gibiydi, sanki cesedin orada silüeti vardı…

Lucan ve ben yolu bilmediğimiz için Arya’yı takip ediyorduk.

Ama içimdeki huzursuzluk geçmiyordu.

Sanki fırtına henüz başlamamıştı.

Kafeye vardığımızda kapıyı Arya açtı. İçeri adım atar atmaz garip bir his sardı içimi. Burası sıradan bir kafe değildi. Doğa temalı, fantastik bir yerdi; sanki bir ormanın tam ortasında kahve içiyormuşuz gibiydi. Duvarlarda sarmaşıklar vardı, ahşap masalar eski ama bakımlıydı. Tavandan sarkan loş ışıklar, ortamı daha da gizemli kılıyordu.

— Burası çok güzelmiş, dedi Lucan etrafa bakarak.

Başımı salladım. Güzeldi… ama huzurlu değildi. Burnuma hoş kokular gelmiyordu…

Orta tarafta, duvara yakın bir masa seçip oturduk. Garsonun gelmesini beklerken sohbet ediyorduk. Arya heyecanlıydı, Lucan rahat görünüyordu. Ben ise istemsizce etrafı izliyordum. Arya bize dönüp

— Buraya arkadaşlarımla ilk gelişim, çok heyecanlıyım, dedi.

Bunu demesi içimde bir burukluk yaşattı. Normalde her yere arkadaşlarımla giderdim ama burada yeni yeni kaynaşıyorduk. Döndüm Arya’ya. O sırada Lucan soru sordu:

— Önceki arkadaşlarınla ne yapardın?

Arya da cevap verdi:

— Hiç arkadaşım olmadı. Sizler benim doğru düzgün edindiğim ilk arkadaşlarım oldunuz…

Onlar Lucan’la konuşmaya devam ederken ben etrafa bakınıyordum.

Bir süre sonra fark ettim…
Yine olmuştu.

Uzak sesleri duyabiliyordum. Normalde seçilemeyecek fısıltılar kulaklarımda netleşiyordu. Yan masalardan biri dikkatimi çekti. İki kişi alçak sesle konuşuyordu ama söyledikleri kelime kelime zihnime kazınıyordu.

— Bu şehirle ilgili bir efsane varmış, diyordu biri.
— Çok eskiden… burada canavarlar yaşarmış. İnsanlar kaybolur, ölürmüş.
— Büyük bir olay olmuş. Sonra herkes gitmiş. Şehir terk edilmiş neredeyse.

İçimden kısa bir gülüş geçti.
Tabii ya… efsane.

Tam o sırada garson geldi. Siparişlerimizi verdik. Lucan ve Arya kendi aralarında konuşmaya devam ederken ben hâlâ etrafa bakıyordum. Kulaklarım istemsizce her sese takılıyordu.

Kahvelerimiz geldi.

Bir yudum aldım.

Mideme ani bir bulantı çöktü. Başım hafifçe döndü. Boğazım sıkıştı.

— Ben bir lavaboya gideyim, dedim ayağa kalkarken.

Lucan başını kaldırdı.

— İyi misin?

— İyiyim, dedim ama sesim pek inandırıcı değildi. Sabahtan beri düzgün bir şey yemediğim aklıma geldi, bu yetersiz beslenme iyi değildi.

Ayağa kalkıp garsona doğru yürüdüm.

— Lavabo nerede? diye sordum.

Elini arka tarafa doğru uzattı.

— Koridorun sonunda.

Teşekkür edip oraya yöneldim. Tek isteğim elimi yüzümü yıkayıp kendime gelmekti.

Lavabonun kapısını açtım.

İçeri girdiğim anda duraksadım.

Ayna… kırılmıştı.

Camın bir köşesi çatlamış, yüzeyi örümcek ağı gibi dağılmıştı. Daha kötüsü, aynanın kenarında kurumuş gibi duran kan izleri vardı.

Kalbim hızlandı.
Bu da ne…

Refleksle aynaya yaklaştım. Kontrol etmek ister gibi elimi uzattım. Tam o anda keskin bir acı hissettim.

— Ahh!

Bir cam parçası elimin içini kesmişti. Lanet olsun. Geri çekildim. Avucuma baktım. Kesiği net bir şekilde görebiliyordum.

Ama sonra…
Bir şey oldu.

Kesik… kapanıyordu.

Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Kan akması gerekirken deri yavaş yavaş kendini toparlıyordu. Sanki zaman geri sarılıyordu. Birkaç saniye içinde kesikten eser kalmadı. Sadece hafif bir sızı…

Nefesim tutuldu.

— Bu… mümkün değil, diye fısıldadım.

Aynaya baktım.

Yüzüm solgundu. Gözlerim… normaldi. Ama içimdeki şey kıpırdanıyordu. Sanki bir parçam uyanmıştı.

Demek bu yüzden…
Duyularım… rüyalar… hepsi gerçekmiş.

Bir anlık sessizlikte kendi kalp atışımı bile duyuyordum.

Arkamdan bir ses gelirse diye korkarak lavabodan çıktım. Koridordan geçerken içimde tek bir düşünce vardı:

Bu artık inkâr edilemezdi.
Ve bu olanları dedemden saklayamazdım.

Bizimkilerin yanına geri döndüm ve sessizce oturdum. Kahvelerimizi içmeye devam ettik. Saat ilerlemişti; telefonuma baktığımda 19.30’a geliyordu. Dışarıda hava tamamen kararmıştı. Kafenin camlarından yansıyan loş ışıklar içeriye tuhaf bir huzur veriyordu ama içimdeki sıkıntı hâlâ dinmemişti.

Kahveler bitince ayağa kalktım.

— Hesabı ben ödeyeyim, dedim.

Lucan itiraz edecek gibi oldu ama elimi kaldırdım.

— Sorun yok, dedim gülümseyerek. Arkadaşlar arasında böyle bir şey aramazdım.

Kasaya gidip hesabı ödedim. Ardından hep birlikte kafeden çıktık. Serin hava yüzüme çarptı. Bisikletlerimize bindik ve evlere doğru yola koyulduk. Yol boyunca kendi aramızda espriler yaptık, şakalaştık. Arya’nın kahkahası gecenin sessizliğinde yankılanıyordu. Ay ışığında gamzesi çok güzel görünüyordu. Bir an için her şey normal gibiydi.

Yol ayrımına geldiğimizde durduk.

— Yarın görüşürüz, dedi Lucan.

— Kendinize dikkat edin, dedi Arya. Bakışlarında korku vardı ama şimdilik bir şey demeyecektim.

Vedalaştık. Onlar ayrılırken ben eve doğru pedallamaya başladım. Ama içimdeki huzursuzluk yine geri dönmüştü. Artık nefes alamayacağım kadar ağırlaşmıştı.

Evin önüne vardığımda dedemi terasta otururken gördüm. Sanki beni bekliyordu. Bisikletten indim, arka tarafa bağladım ve terasa çıktım.

— Arven, dedi.

— Efendim dede?

Saatine baktı.

— Saat 19.30. Nerede kaldın?

— Arkadaşlarımla yeni açılan kafede kahve içmeye gittik, dedim.

Kaşlarını çattı.

— Bana haber vermedin.

Omuz silktim.

— Büyük bir şey değildi, o yüzden haber vermek istemedim.

Yüzü biraz sertleşti.

— Daha 17 yaşındasın, dedi. Haber vermelisin.

Sonra durdu. Sesi ağırlaştı.

— Annenle babana söz verdim. Seni koruyacağıma… başına bir şey gelmemesi için her şeyi yapacağıma.

Bu cümle içime oturdu.

Başıma ne gelebilir ki? diye geçirdim içimden.

Dedem içeri girmek için kapıyı açtı. Ardından ben de girdim. Birkaç adım attıktan sonra dayanamadım.

— Dede, dedim.

Durdu. Bana döndü.

— Efendim evlat?

— Seninle bir şey konuşmam lazım.

Masaya doğru yürüdü ve oturdu. Ben de karşısına geçtim. Ellerim istemsizce titriyordu.

— Dinliyorum, dedi.

Derin bir nefes aldım.

— Dün gece… bir rüya gördüm dede. Ama her zamanki rüyalarımdan değildi.

Bir an duraksadım, biraz soluklandım ve devam etmek için kendimi zorladım.

Gözlerini ayırmadan beni dinliyordu.

— Bir köprü vardı. Köprünün karşısında büyük bir kapı… Bir ses beni çağırıyordu. Yavaş yavaş yürümeye başladım.

Dedemin yüzünde şaşkınlık belirdi.

— Kapıdan geçtiğimde… büyük bir boşluk vardı, mağara gibi ama sonu yoktu. Ortasında devasa bir gölge vardı. İnsan gibiydi ama… kurttu.

Yutkundum.

— Bana “Korkma” dedi. Yanına gittim. Konuştuk.

Dedem nefesini tuttu.

— “Tehlikedesin,” dedi. “Sen ve sevdiklerin tehlikedesiniz. Biliyorlar,” dedi.

— Kim? diye sordum.

Sesim kısıldı.

— “Vampirler,” dedi.

Dedemin yüzündeki ifade değişti. Endişe… korku… ve tanıdık bir ağırlık.

— Bana gerçekleri anlatacağını söyledi. Annemle babamın bir kazada değil… bir savaşta öldüğünü söyledi. Artık her şeyi öğrenme zamanımın geldiğini, sana sorarsam anlatacağını söyledi.

Bir an duraksadım.

— Zincirleri çözmemi istedi. Güvenmezsem ne olacağını sordum.

Sesim titredi.

— Gözleri sarı parladı. Yere sertçe vurdu. “O zaman ölürüz,” dedi.

— Yer sallandı… ve ben uyandım.

Sustuğumda evin içi ölüm sessizliğine büründü.

Dedem bana bakıyordu. Ama artık tanıdığım o sakin bakış yoktu. Yüzünde endişe ve korku vardı. Bir süre konuşmadı. Sonra kısık bir sesle mırıldandı:

— Demek… zamanı geldi ha.

Kaşlarımı çattım.

— Neyin zamanı, dede?

Gözlerini bana dikti.

— Gerçekleri bilmenin, dedi. Seni artık hazırlama zamanı, Arven.

Ayağa kalktı. Omzuma elini koydu.

— Savaş kapıda.

Bir an durdu, sonra ağır bir sesle ekledi:

— Her şeyi öğrenme zamanı. Eğitim zamanı, Arven.